Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Şubat 2015

13 yazı

3 Şubat 2015, 21:05

Nazif Gürdoğan

Nazif Gürdoğan MAVERA’YA GİDEN YOL’DA RASİM ÖZDENÖREN Anadolu insanı yirminci yüzyılda, büyük bir kültürel çoraklaşma sürecinden geçti. Avrupa ülkeleri karşısında ekonomik üstünlüğünü yitiren Türkiye, üretim gücünü büyütmenin çaresini, mağlupların galipleri taklit etmesinde aradı. Batı ve Doğu dünyası arasındaki değer çatışması, Türk toplumunun hem kültürel dokusunda, hem de ekonomik yapısında, onulmaz yaralar açtı. Anadolu insanı her alanda, büyük bir üretim güçsüzlüğüne düştü. Mavera dergisi, Türkiye’de devletin estirdiği kültürel yabancılaşma fırtınasına karşı duran sanatçıların toplandığı, bir döşünce platformu oluşturdu. Mavera, yüzyılların birikimi olan zengin kültürüyle, bağları koparılan Anadolu insanının, kültür ve sanat dünyasına, yeni bir renk ve tat kazandırdı. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Akif İnan, Bahri Zengin, Alaeddin Özdenören ve ben Mavera'nın kurucuları arasında yer aldık. Mavera dergisinin kurucusu değil, kurucuları, girişimcisi değil, girişimcileri, öncüsü değil, öncüleri, şairi değil, şairleri vardır. Anadolu insanının düşünce dünyasında yedi sayısı önemli bir yer tutar, yedi isim kolay ezberlenir, birbirine karıştırılmaz ve çabuk unutulmaz. Bu yüzden, Zarifoğlu'nun ''Yedi Güzel Adam''ı, Mavera'nın kurucularını çağrıştırdığı için, Mavera'yı sevenler tarafından benimsendi ve kuruculara ''Mavera''nın Yedi Güzel Adamı'' denildi. Nerede Mavera sözkonusu olursa, yedi kurucusunun adı akla gelir, hepsi birlikte konuşulur. Ne zaman birinin ismi anılırsa, yedisinin ismi de tek tek anılır. Mavera bir edebiyat dergisi olarak kuruldu. Ancak sayfalarında, hikayeden şiire, gezi yazılarından düşünce yazılarına, sinemadan televizyona ve teknolojinin etkilerinden çevre sorunlarına kadar her alana yer verdi. Kısa zamanda, bütün dünyadan okuyucuları ve yazarları olan, küresel bir düşünce ve eylem dergisine dönüştü. Düşüncede eylemi, eylemde düşünceyi görmek ve iki dünyayı bütüncü bir gözle bakmak, Mavera kurucularının ana misyonunu oluşturdu. Mavera'nın dört kurucusu, dört güzel şairi, şiirden hiç kopmadan, sendikadan siyasete, hayatın her alanıyla ilgilendiler. Onlar Sezai Karakoç'un yazılarında sürekli vurguladığı gibi, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağının bilincindeydiler ve edebiyatı medeniyet için bildiler. Mavera'nın kurucuları ve çevresinde toplanan aydınlar, Türkiye'nin ve dünyanın geleceğini Moskova ve Washington'da değil, Kudüs'te aradılar. Kudüs iki dünyanın medeniyet başkentidir. Gelecek yıllarda, dünyanın Atinalaşması değil, Kudüsleşmesi tartışılacaktır. İnsanlığın geleceği, Batı'nın fizik dünya odaklı değerlerinden önce, Doğu'nun metafizik dünya odaklı değerlerinde aranacaktır. Yirmibirinci yüzyılda dünya, edebiyatla ya kutsal kültürün zenginliklerini yeniden keşfedecek, ya da seküler kültürün nükleer silahlarıyla yok olup gidecek. Edebiyatın kutup yıldızları, Mavera'ya dönük iki dünya medeniyetinin kilometre taşlarıdır. Seküler kültür tek dünya, kutsal kültür iki dünya medeniyetidir. Edebiyat iki dünya medeniyetinin şiirini yakalamaktır. Mavera iki dünyayı kucaklayan şiirdir. EDEBİYATSIZ TOPLUM OLMAZ Türk toplumu Cumhuriyet döneminde, tarihinde benzeri görülmemiş bir kültürel yabancılaşma süreci yaşadı. Batı karşısındaki üstünlüğünü yitiren Türkiye, üretim gücünü büyütmenin yolunu, yüzyılların birikimi olan kendi kültürünü yeniden üretme yerine, Batı kültürüne dört elle sarılmada buldu. İki dünya arasındaki değer uyuşmazlığı, Türk toplumunun kültürel dokusunda olduğu kadar ekonomik yapısında da onulmaz yaralar açtı. Bunun sonucu, Türk toplumu ürün, hizmet ve bilgi üretim gücü büyük ölçüde yitirdi. Türkiye'de yüzyılı bulan yabancılaşma sürecinin sonunda yönetim ile toplum arasında bir dil farklılaşması ortaya çıktı. Dil ayrılığını gidermede en büyük görev, edebiyat ve sanata düşüyor. Bir kültürünün, bir toplumun yeniden yapılanmasında, Sezai Karakoç edebiyat ve sanatın payını, "ruhun vücuttaki payı"na benzetir. Nasıl vücut ruhsuz diriliğini koruyamazsa, edebiyatsız bir toplum da canlılığını koruyamaz. Sanat ve edebiyatsız toplum, çorak toprak gibi, hiçbir alanda, verimli ve doğurgan olamaz. Bütün dünyada, sanat ve edebiyatın doruklarına, hayatın içinden bakışları, düşünceleri, davranışları ve değerleriyle, insanlar arasında sevgi ve dostluk köprüleri kurmanın, yorulma bilmez ustaları ulaşır. Onlar meyvede ağacı gören vizyonlarıyla iç dünyalarında kopan fırtınaları, toplumu dalgalandıran bahar rüzgarlarına dönüştürürler. Toplumun ortak bilincinin yansıtıcısı olarak, onların bir eli yönetenlerde, diğer elleri de yönetilenlerdedir. Düşünce ve duygular arasında kurdukları uyum ve düzenle onlar, sanatlarına hem derinlik, hem de zenginlik kazandırmanın yolunu açarlar. Çünkü düşüncesiz sanat sığ, sanatsız düşünce de kaba olur. Gerçeği aramada olduğu kadar gerçeğe giden yolları açmada da, sanat ve sanatçıların, bütün toplumlarda vazgeçilmez bir önem ve işlevleri vardır. İyilikleri özendirme ve kötülükleri önlemede, sanat Necip Fazıl'ın tanımlamasıyla "mutlak hakikati arama işidir". Sanatçının görevi, insani dünyadan görünen dünyadan görünmeyen dünyaya çekerek, "İnsan her şeyi ister, ancak her istediğiniz yapamaz" diye, Schopenhauer'ın ustaca özetlediği, büyük açmazla karşı karşıya getirmektedir. Onlar A. Cahit Zarifoğlu'nun "İsmimim baş harflerinde kimliğim" diyerek bilgece tanımladığı dizelerinde dile getirdiği, Rasim Özdenören'in "kutsanası" dediği, insanın Allah karşısındaki "acz"ini ayrıntılarıyla anlatabildikleri ölçüde, metafizik dünyanın ışığı fizik dünyaya taşırlar. MAVERA'YA GİDEN YOL Türkiye'de her alanda büyük bir çoraklaşmaya yol açan düşünce ve kültür bunalımının kaynağında, aşkın değerlerden koparak, seküler değerlere bağlanmanın, bir devlet politikasına dönüştürülmesi yatmaktadır. Türkiye'de kültür değişimi "gönüllü" değil, "devletten" gelen bir baskıyla gerçekleştirildi. Mavera baskı ve şiddetle özgürlük alanının daraltılmasına karşı çıkan sanatçıların toplandığı bir edebiyat dergisidir. Amaç anlamını yitiren yeniden yapılandırarak, aşkın kültürünün perdelerini aralamaktır. Mavera aşkın dünyayla bağları koparılan Anadolu insanın anlamsızlaşan dünyasına, yeniden anlam kazandırma amacıyla Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Alaaddin Özdenören, Erdem Beyazıt, Hasan Seyithanoğlu ve benim gayretimle Edebiyat dünyasına katıldı. Mavera, Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat dergileriyle büyük bir derinlik ve zenginlik kazanan edebiyat ve medeniyet anlayışını savunanlara geniş bir buluşma ve tartışma ortamı sağladı. Mavera edebiyatı insanlığın ortak malı olarak gördü, evrensel değerleri yakalamak için, sonuna kadar yerli olmak gerektiğini savundu. Mavera bir edebiyat dergisi olarak düşünüldü ise de, sinemadan mimariye sanatın her dalına yer verdiği gibi, teknolojiden çevreye kadar diğer alanlarında göz ardı etmedi. Mavera bir aileydi, öyle bir aile ki, her yeni sayıyla biraz daha genişliyordu. Mavera'nın yazarları, kurucuları vardı, hiçbir zaman son sözü söyleyen bir sahibi olmadı. Kurucuları gibi, edebiyatı, medeniyet savaşının en güçlü, en etkili, silahı olarak gören yazar ve okuyucuları, elinden geleni fazlasıyla yapmaya çalıştılar. Mavera bir grup hareketiydi, ancak hiçbir zaman tek yöneticisi olmadı. Mavera'ya gönül veren herkese, dergi ve yayınların sorumlusu gözüyle bakıldı. MAVERA'NIN YAZARLARI VARDI Mavera geniş vizyonuyla hem uzun ömürlü, hem de çok etkili oldu. Dünyada ulaşmadığı ülke yok gibiydi. Avustralya'dan Amerika'ya kadar dergiyi özenle izleyen okuyucu ve yazarları vardı. Ayrıca, Mavera’nın kurucuları "edebiyatı amacı kendinden ibaret olan bir çalışma alanı" olarak görmüyorlardı. Bu yüzden de, dergide hiçbir zaman başkalarının, edebiyat alanındaki yanlış ve kusurlarını ele alan yazılara yer verilmedi. Mavera’yı yönetenler için başkalarının yanlışları değil, derginin "ortak misyonu", "ortak vizyonu" ve "ortak doğru"ları önemliydi. Derginin "ortak doğru"su da adında gizlidir. Mavera pozitif alanı normatif alanda içselleştirerek, bilginin tek ve değişmez kaynağının "Vahiy" olduğuna inananların dergisiydi. Mavera edebiyat ve sanata baktığı gibi, dünyaya da bütüncü bir gözle bakıyordu. Mavera yazarları dünyada öte dünyayı, öte dünyada da dünyayı görüyorlardı. Yöneticilere insanın olduğu her yerde Mavera olmalı diyerek, dünyayı öte dünyanın olduğu kadar sanatın da kaynağı olduğunu düşünüyorlardı. Bunun için, Afganistan'dan Filistin'e Keşmir'den Doğu Türkistan'a bütün İslam dünyasının sorunlarına geniş yer veriliyordu. Suriye'deki olaylar yakından izleniyor, Hatay ile Halep arasında ayrım yapılmadığı gibi, Berlin ile Bursa arasında da fark gözetilmiyordu. Mustafa Kutlu "Maveranın yazarları vardı, başka edebiyat dergileri bu konuda onun kadar şanslı olmadı" demişti. Gerçekten Mavera’nın kurucularıyla birlikte çok sayıda yazarları vardır. Talat Halman, Zarifoğlu’na Amerika'dan yazdığı bir mektupta "Mavera şairleri" isimli bir kitap hazırlamayı düşündüğünü yazmıştı. Ancak Halman bu kitap çalışmasını gerçekleştiremedi. Mavera’nın şairlerini şiirleri gibi, hikayecilerinin hikayeleri; denemecilerin denemelerini toplayan kitaplar hazırlanabilir. Böyle bir çığır açmak için dergide yayınlanan konuşmalar ve açık oturumlar Zarifoğlu’nun gayretiyle yayınlanmıştı. Parçada kaybolmama ve bütüncü bir gözle bakma amacı ile, Maveranın yazarları edebiyatın her alanına eğildi. Bütün kaygısı, Zarifoğlu’nun da öncülük yapmasıyla, Mavera’nın yazarlarını insanın her sorunuyla ilgilenmeye zorladı. Özdenören hikayeden, Zarifoğlu şiirden hiç kopmadı. Ancak onlar gazete köşe yazarlığından, roman ve çocuk kitaplarına kadar değişik alanlarda başarılı çalışmalar yaptılar. Denemede Sezai Karakoç'un yolu izlenerek geniş bir çığır açıldı. O günlerden bugünlere, Mavera yazarları hala gazetelerde köşe yazıları yazıyorlar. Mavera ötedünyaya kapalı, "metafizik gerilim" olmadan, zengin bir edebiyat geleneği oluşturulamayacağının bilincindeydi. ŞİİR YAKALAMANIN GÜCÜ Zarifoğlu'nu yetmişli yılların başında Ankara'da tanıdım. Ben bir yıl kadar kaldığım İngiltere’den yeni dönmüştüm. Küçükkesat’ta Erdem Bayazıt'ın kaldığı evde Rasim Özdenören'in yerine geçti. Özdenören evlenmiş ve yakında bir eve taşınmıştı. Zarifoğlu "İşaret çocukları"ndan sonra ikinci şiir kitabı "Yedi Güzel Adam"ı hazırlamış, yayınevi arıyordu. O yıllarda arkadaşlarıyla birlikte Gelişme dergisini yöneten Nabi Avcı çok sevdiği Zarifoğlu’nun kitabının ortak arkadaşlarımızın kurduğu Akçağ’da yayınlanabileceğini söyledi. Onun ihtiyacı olan parayı telif olarak ben ödedim. Özdenören ile Bayazıt'ın şahit olduğu bir tutanak da imzaladık. Ancak Akçağ hiç şiir yayınlamamıştı. Kitabın Nuri Pakdil'in büyük bir coşku ve özveriyle sürdürdüğü Edebiyat Dergisi Yayınları arasında yer almasını uygun bulduk. Zarifoğlu uyurken değil, uyanıkken rüya görür ve gönlünün derinliklerine uzun yolculuklar yapardı. O rüya görmeyen, hayal kurmayan ve dünyada bir yolcu gibi yaşamayanların gönüllerinde yatan "şiir"i yakalayamayacaklarını bilirdi. Onu olmayacak hayaller kurmakla suçlayanlara da "Allah insana gerçekleştirmeyeceği rüyayı uykuda göstermez" derdi. Herkesi ya yazmaya ya da yazanları desteklemeye çağırırdı. Ancak kendisi hiçbir zaman önde görünmezdi. Hiç kimse onu bir toplantıda konuşurken görmemiştir. Zarifoğlu kalabalıktan sürekli kaçardı. Her yerde görülür, herkese yardım eder, hiçbir zaman öne çıkmazdı. Çünkü onun durmadan yeni dünyalar kurabilmesi, kalabalıkta bile olsa, ayrı dünyalarda yaşamasına bağlıydı. Çoğu zaman yanındakilere bırakır, kendi dünyasına dalardı. Geri döndüğünde elinde şiir, elinde eylem olurdu. O şiirle eylemi birbirinden ayırmaz, eylemsiz şiirin, şiirsiz eylemin de yüzeysellikten kurtulamayacağına inanırdı. Zarifoğlu "şiir"i yakalayamayanların arasından toplumları peşinden sürükleyecek öncülerin çıkmayacağını söylerdi. Bu yüzden de her gördüğüne "şiir sever misiniz?" ya da "Dostoyevski'yi okudunuz mu?" diye sormadan edemezdi. Şiire ilişkin tek bir soruyla özellikle politikacılar arasında soruşturma yapmak isterdi. Ancak çoğu zaman onlardan cevap alamaz, aydınlara yönelmek zorunda kalırdı. O ayaküstü onlarca soruşturma dosyası hazırlar, yazı ve kitap konuları belirlerdi. Zarifoğlu şiirin olmadığı yerde barış ortamının oluşturulamayacağını düşünürdü. EDEBİYATI MEDENİYET İÇİN BİLMEK Anadolu insanının düşünce tarihinde, yenilenme ve yabancılaşma akımlarının öncüleri edebiyatçılar olmuştur. Edebiyat ile medeniyet arasında kendine özgü, bir iletişim ve etkileşim vardır. Medeniyet edebiyatı, edebiyat medeniyeti zenginleştirir. Türkiye'nin geleceğini kendi medeniyetlerinde arayan edebiyatçılar, Anadolu insanının, düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandırmışlardır. Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri çevresinde toplanan edebiyatçılar, Batı medeniyetinin değerlerine karşı İslam medeniyetinin değerlerini savunmuşlardır. Söz konusu dergilerin öncüleri olan Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören ve onları izleyen sanatçılar, medeniyetsiz edebiyat, edebiyatsız medeniyet olmayacağına inanmışlar ve edebiyatı medeniyet için bilmişlerdir. Edebiyat sevdalısı Mehmet Nezir Eryarsoy, edebiyatı medeniyet için bilenlerden, Rasim Özdenören'in hayatını, sanatını ve eserlerini “Gül Yetiştiren Adam” isimli çalışmasında ele alarak, Türkiye'nin, dönüştürücü edebiyatçılarının düşünce ve eylem dünyalarını, büyük ölçüde aydınlatıyor. Rasim Özdenören, hayatını sanatıyla, sanatını hayatıyla bütünleştirmiştir. Denemeleriyle, hikayeleriyle, Anadolu insanına yol gösteren bir kutup yıldızı olmuştur. Türk dünyasının büyük edebiyatçısı Cengiz Aytmatov'un dediği gibi, her yazar “kendi toplumunu” anlatır, kalıcı olanlar, “ulusal olanın ötesine geçerek” evrensel değerleri yakalayanlardır. Özdenören de, edebiyatçının, kendi toplumunun, kendi çağının “türküsünü söylediğini”, bunu yaparken, çağındaki gelişmelerden sorumlu olduğu gerçeğini, unutmaması gerektiğini vurgular. O kutup yıldızları için, yolun hiçbir zaman kalabalıkların yolu olmadığının bilincindedir. Çığır açan edebiyatçılar, yazmanın olduğu kadar okumanın da ustasıdırlar. Onlar bir sayfa yazmak için, kırk sayfa okumak gerektiğini çok iyi bilirler. Bazan bir cümle kırk cümle yazdırır. Bu yüzden, usta yazarlar, bir kuyumcu titizliğiyle, bir kelime, bir cümle, bir sayfa ve bir kitap ararlar. Özdenören hem “oku”, hem de “yaz” emri var diyenlerdendir. Ben kendi payıma, pek çok kitabı, Pakdil ve Özdenören'in tavsiyeleriyle okudum. Özdenören, her usta yazar gibi, yazdıklarıyla yetinmez. O her zaman, esas yazmak istediklerini yazamadığını düşünür. Bunun için, yazmaya hiç ara vermedi. Ömrünü okumaya ve yazmaya adadı. Bildiklerini ve düşündüklerini paylaşmak için sürekli yazmaktadır. Eryarsoy, Özdenören ile birlikte çevresini de anlatarak, onun denemeleri, hikayeleri ve düşünceleriyle, Türk edebiyatında, kendisine geniş ve sağlam bir yer açtığını kanıtlıyor. Edebiyatla silahlanan bir medeniyet, hiçbir savaşta üstünlüğünü yitirmez. Köklü medeniyeti olanın, edebiyatı zengin olur. Edebiyatı zengin olanın, medeniyeti güçlü olur. BİZİM ROMANIMIZ Kanal 7 kültür, sanat ve düşünce dünyamızın silinmeyen yüzlerini anlatan bir dizi içerisinde önce hikâye ve denemeleriyle Anadolu insanını kasabadan şehire taşıyan Rasim Özdenören’i anlattı. Özdenören'in adının anıldığı her yerde, Mavera'nın da adı anılır. Mavera uzun ömürlü edebiyat ve kültür dergilerinin öncülerindendi. Ancak Mavera denilince akla Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat dergilerinde olduğu gibi tek isim akla gelmez. Mavara denilince akla, düşünce ve sanat hayatımızda kendisine sağlam bir yer tutmuş çok sayıda isim akla gelir. İlk sayısı 1976 yılının Aralık ayında çıkan dergi, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Erdem Bayazıt, Alaaddin Özdenören, Bahri Zengin ve benim gayretlerimle yayın hayatına başlamıştı. Dergiye isim olarak Mavera, Akabe, Furkan ve Mağara isimleri de düşünülmüştü. Yayın politikasına Mavera isminin daha uygun olabileceği kabûl edildi. Yayınevine de Akabe adı verildi. Mavera'da yazanlar için, bilginin hiyerarşisinin üst noktasında, bilim, akıl ve teknoloji değil, Kutsal kitaplar vardı. Derginin yolunu bilimin doğrularından önce Vahiy'le haber verilen doğrular aydınlatıyordu. Özdenören'in Mavera'da sessiz ama derin bir etkisi vardı. Ben kendi payıma pekçok yazarı onun aracılığıyla tanıdım. Kendisi "Gül Yetiştiren Adam" dışında roman yazmadı ama dünya romanını da çok iyi bilir. Onu yakından tanıyan rahmetli Fethi Gemuhluoğlu "Rasim'i görürseniz, söyleyin roman yazsın" derdi. Bizim geleneğimizde roman pek yok. Yahya Kemal "Bizim romanımız türkülerimizdir" diyor. Gerçekten türküler hayattır. Anadolu'da türküsüz hayat düşünülemez. Anadolu insanı hayatı romana dönüştürecek yazarlarla dünyaya açılacak. ŞİİRİ YAKALAMAK "Gebe Bırakan Söz"ün ustası olanlar edebiyatı amacı kendinden ibaret bir eylem alanı olarak görmezler. Onlar için "Sanat Allah''ı aramaktır." Kültürler arasındaki savaşın hız ve yoğunluk kazandığı günümüzde, edebiyat ve sanat, gerek teorik, gerekse pratik alanda vazgeçilmez bir yer tutmaktadır. Görünmeyen dünyanın kapıları şiirle aralanır. İç ve dış dünyanın hazineleri şiirde gizli. O şiiri yakalayanlar, toplumları dönüştürecek gücü kolaylıkla ateşleyebilirler. Karakoç, "Bugün şiir ve edebiyata giren, yarın hayata girecektir" derken, sanat ve hayat arasındaki diyalektik ilişkiye dikkat çekiyor. Sanat insanı, insan da ekonomiyi dönüştürür. Başlangıçta ekonomi değil, sanat vardır. Özdenören hikaye ve denemelerinde çalkantılı dönemlerin Anadolu insanının serüvenini anlatır. O "Çözülme"den "Denize Açılan Kapı"ya doğru uzun bir yürüyüşe çıkmıştır. O insanı, aşağıdan değil de, yukarıdan gelen bir kültür değişiminde, yılların ürünü bir medeniyetin değerlerinin ekonomik, sosyal ve kültürel yapıdan bir bir söküldüğünü görmüştür. O, Anadolu'yu doğusu ve batısıyle bir baştan diğer başa kasıp kasıp kavuran dehşet fırtınasını göğsünde olanca varlığıyla duyar. Ancak hiçbir zaman umutsuzluğa düşmez. Anadolu insanının dünyasında umutsuzluğa, karamsarlığa kesinlikle yer yoktur. Umutsuzluk ve karamsarlık fırtınaları edebiyat ve sanatla dağıtılır. Bir medeniyet kelam ya da söz eğitiminden geçmeden, teoriyi pratiğe geçiremez. Her medeniyetin düşünce ve yaşama biçiminin hayata geçirilmesinde edebiyat önemli bir yer tutar. Usta edebiyatçıları olmayan bir toplumun, güçlü politikacıları ve dünyayı hallaç pamuğu gibi atan girişimcileri de olmaz.

12 Şubat 2015, 18:15

Bir vefa örneği

Bir vefa örneği Sayın Alim Kahraman’ın rahmetli Cahit Zarifoğlu için hazırladığı kitap Kaknüs Yayınevi tarafından okuyuculara sunuldu. Her şeyden önce, Hak’kın rahmetine kavuştuğu yıllar olan bir dostu hatırlamak, onun hatıralarını tazelemek, yazdıklarının gündemden düşmemesi için çaba göstermek alkışlanmaya değer bir olaydır. Hele “vefa”nın çoğumuzca, sadece İstanbul’da bir semti ifade ettiği bir dönemde böyle bir çalışma bambaşka bir önem taşımaktadır. Cahit Zarifoğlu ile Marmara kahvesinde karşılaşırdık. Şiirle meşgul olduğu için daha çok Sezai Karakoç ağabeyimizin masasını tercih ederdi. Sonra onu Rasim Özdenören, Akif İnan, Erdem Bayazıt, Bahri Zengin, Hasan Seyithanoğlu, Nazif Gürdoğan ve Alaaddin Özdenören’le Mavera Dergisi’nde görmeye başladık. Milli ruhla bezenmiş bu dergi, edebiyatı yerli figürlerle dokunan insanın ortak malı olarak görürdü. Dünyaya bakışı da sıradan dergilerden farklıydı; Büyük Doğu, Diriliş gibi bütüncü bir anlayışla bakıyor, fiziği metafizikte, metafiziği fizikte idrak ediyordu. Bu idrakte olanların sanatçıyı değerlendirmeleri de elbette farklı olacaktır. Nazif Gürdoğan’ın şu cümleleri sanatçıdan ne anladıklarını veciz bir şekilde özetlemektedir: “Onlar meyvede ağacı gören vizyonlarıyla, iç dünyalarında kopan fırtınaları, toplumu dalgalandıran bahar rüzgarlarına dönüştürür. Toplumun ortak bilincinin yaratıcısı olarak, onların bir eli yönetenlerde, diğer eli de yönetilenlerdedir. Düşünce ve duygular arasında kurdukları uyum ve düzenle, sanatlarına hem derinlik hem de zenginlik kazandırmanın yolunu açarlar. Çünkü düşüncesiz sanat sığ, sanatsız düşünce de kaba olur.” Kitapta Zarifoğlu’nu anlatan Sayın Talat Halman’ın, İlhan Berk’in, Nursel Duruer’in, daha pek çok değerli kalem erbabının yazıları bulunuyor. Turan Koç’un “Cahit Zarifoğlu ve Şiiri”, Mehmed Can Doğan’ın “Dönemi içinde Cahit Zarifoğlu şiiri” değerlendirmeleri, şairimizin iç dünyasını tanımamız bakımından dikkat çekici. “İşaret Çocukları” kitabına dair Yılmaz Taşçıoğlu’nun yazısı beni çok eskilere götürdü; Zarifoğlu’nun o şiirleri yayınladığı derginin nüshaları gözlerimin önüne geldi. Mehmed Maraşlıoğlu’nun “Cahit Zarifoğlu’nun Poetikası” yazısında, naklettiği bir konuşmasından onun şiir anlayışını öğreniyoruz: “Benim şiir yazarken prensibim yoktur. Daha doğrusu kendi sanatımın teorisini de yapmış değilim. Yapmaya kalkarsam tatsız gelir bana. Küçük çocuklarda bilinçsiz fakat değişmeyen bir sevimlilik vardır.” Kanaatimizce Zarifoğlu en sağlam ölçüyü şiirde ideoloji konusunda söylüyor: “Sanat eseri verirken peşin peşin oturup ideolojik tavır almaya gerek yoktur. Her şeyden önce o zaten vardır. İşte onun üzerine basa basa şiirinize, hikayenize giydirmeye çalışırsanız, ideolojik acele, sanatı yiyiverir. Bu nedenle hep sanatı düşünün bir sanatkar olarak, ideolojiyi değil.” M. Fatih Andı, Ömer Say, M. Ruhi Şirin, İlhan Kutluer, Ali Haydar Haksal, Hasan Akay, Rıdvan Çınar, Zarifoğlu’nun ayrı yönlerini ele almışlar; hepsi de okunmaya değer şeyler yazmışlar. Keşke imkan olsaydı, hepsine birkaç cümlecik de olsa yer ayırabilseydik. Ünlü hikayecimiz Rasim Özdenören de “Acının Köşeleri” yazısıyla kitaba renk katmış. “Ne çok acı var” alıntısını şöyle tamamlıyor: “Cahit Zarifoğlu’nun hayatı, bir başına bu tarafsız cümlenin içine sıkıştırılmış gibidir. Mutluluklar, umutlar, mutsuzluklar ve umutsuzluklar da bu kısa ünlem cümlesinin içinde düşünülebilir.” Kimseyi kimseye benzetmeyi kendime yakıştıramam; çünkü herkesin bende ayrı bir değeri var. Hele eli kalem tutanların gönlümdeki yerleri ayrıdır; zira onlar milletimin geleceğini yazıyorlar; insanlığı zenginleştiriyorlar. Fakat Rasim Özdenören’in ne zaman bir hikayesini okusam; “Niçin Rasim dünyada Kafka kadar ünlü değil?” sorusuna cevap ararım. Her fırsatta Zarifoğlu’nu gündeme getirmesi de, dostuna sadakatinden dolayı, yüreğinin farkında olan herkeste mutlaka saygı uyandırıyordur. Cahit Zarifoğlu deyince akla şiir gelir; ne yazık ki şiiri hakkında bir şeyler söylemeye kendimi yetkili bulmuyorum; çünkü yazdıklarını yeterince anlayabildiğimi zannetmiyorum. Değersiz olduklarını kesinlikle söylemek istemiyorum. Değersiz olsaydı, Talat Sait Halman gibi bir kültür insanı, Kültür Eski Bakanı şiirini İngilizceye çevirmezdi. Halman’ın çevirdiği şiirin bir kısmıyla okuyucularımızı baş başa bırakmak için aradan çekiliyorum: “Namlular aralanıyor bir sabah rüya dan bir şey salıyorsun Yitti yolun hakkı Her kadın çıplak kürkler cam her biri beylik istasyonu Gıybetleniyor düşünmek dostum Soru var içi çelişkisiz ucu dosdoğru adaletli.”

13 Şubat 2015, 22:36

NE OLMADIKLARINI ORTAYA KOYMAYANLAR NE OLDUKLARARINI KİMSEYE ANLATAMAZLAR. GÜÇLÜ DÜŞMANLARI OLAYAN MEDENİYETLERİN

GÜÇLÜ DOSTLARI OLMAZ.NECİ FAZIL'IN DEDİĞİ GİBİ:"EY DÜŞMANIM SEN BENİM İFADEM HIZIMSIN/ GÜNDÜZ GECEYE MUHTAÇ BANA DA SEN LAZIMSIN".

14 Şubat 2015, 17:06

Kirlenme görünen ve görünmeyen boyutlarıyla

Kirlenme görünen ve görünmeyen boyutlarıyla bir buzdağına benzer.Çevre kirlenmesi buzdağının su üstünde kültür kirlenmesi su altında kalan kısmıdır. İnsana dost olmadan çevreye dost olmak mümkün değildir.

14 Şubat 2015, 17:17

Dünya barışının mimarları,varlığa sevinmeyen

Dünya barışının mimarları,varlığa sevinmeyen yokluğa yerinmeyen,iyilikler özendiren,kötülükleri önleyen "GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE"ler olacaktır. Onlarda bilgi bilgeliğe dönüşür.Kimseye diploma verilmez,kimseden diploma istenmez.Herkes öğretmendir,herkes öğrencidir,ya öğreten olunur ya öğrenen olunur."TEK BEDEN HERKESE UYMAZ" denilir.Oralarda"KOŞU BİTTİKTEN SONRA KOŞAN ATLAR"olunur.Dünyayı öğrenmesini öğrenenler dönüştürür.

15 Şubat 2015, 14:50

ENDÜLÜS AVRUPA TARİHİNDE BİR EFSANE DEĞİL,BİR BİR İNKAR EDİLEMEYEN GERÇEKTİR. ENDÜLÜS OLMASAYDI AVRUPA RÖNESANSI OLMAZDI

DOĞRU DÜŞÜNMEYİ,DOĞRUYU ARAMAYI AVRUPA ENDÜLÜS'TEN ÖĞRENDİ.ELHAMRA EN BÜYÜK TANIKTIR.

15 Şubat 2015, 15:16

İSLAM DÜNYASININ SİYASAL İSLAM'DAN ÖNCE DEMOKRATİK İSLAMA İHTİYACI VAR.HRİSTYAN,YAHUDİ,BUDİST,ŞİNTOİST DEMOKRATLAR VAR.İSLAM DÜNYASINDA MÜSLÜMAN

DEMOKRATLARIN DA OLMALARI GEREKİR.MÜSLÜMAN OLMAK KADAR DEMOKRAT OLMAK DA ÖNEMLİDİR.İSLAM DEMOKRASİNİN DIŞINDA DEĞİL,ÜSTÜNDEDİR.dEMOKRATİK YÖNETİMLER ARAYIP DA BULAMADIKLARINI İSLAM'IN ZENGİN DÜŞÜNCE VE EYLEM KAYNAKLARIDA BULURLAR.DEMOKRASİ BİR YÖNTEMDİR.İSLAM BİR DİNDİR.BİRBİRİNİN ALTERNATİFİ DEĞİLDİR.HERKESİN KENDİNEDİR.DEMOKRASİ HERKESEDİR.

17 Şubat 2015, 22:16

HORASAN ERENLERİ GİBİ ASYA'DAN AVRUPA'YA AKMAK

================================================ Herkesin, atalarının yitirdiği cenneti iki dünyada yeniden bulabilmesi için, yeryüzünü bir yolcunun gözüyle görmesi ve algılaması gerekir. Dünyada bir yolcu gibi yaşayana sınır yoktur. Toplumları dönüştürenler, dünyada bir yolcu gibi yaşamasını bilenlerdir. Onların dönüştürü gücü, yeri ve zamanı gelince, bir ülkeden başka bir ülkeye geçmesini bilmelerinden kaynaklanır. Toplumların kültürel ve ekonomik alandaki canlılığı, üretim faktörlerinin akışına kazandırılan hız ve yoğunluğa dayanır.

*

Anadolu insanı, tarihin her döneminde Doğu'dan Batı'ya sürekli hareket halinde olmuştur. O ekonomik, siyasal ve kültürel alandaki yolculuklara yeni boyutlar kazandıran gönüller sultanı Mevlana gibi: "Her gün bir yerden göçmek ne iyi/Her gün bir yere konmak ne güzel/Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş" diyerek, görünen ve görünmeyen zenginlikleriyle bütün dünyayı fethedilecek bir "Mekke" gibi görmüştür.

*

Hicret kültürüyle yoğrulan Türklerin Doğu'dan Batı'ya yolculuğu Avrupa Birliği'ne giden yolda yeni boyutlar kazanarak devam ediyor. Artık Avrupa'nın kapılarını açacak güç ordular değil, pazarlarda aranılan ürün ve hizmet üretmesini bilen kurum ve kuruluşlardır. Onların dönüştürü gücü, ürettikleri ürün ve hizmetlerin kusursuzluğundan kaynaklanır. Kusursuz ürün ve hizmet üretimi de, her alanda kusursuz yönetime dayanır.

*

Osmanlı döneminde Rumeli'de buluşan Doğu ve Batı, yeni dönemde Avrupa'nın doğusunda değil, batısında buluşacaktır. Artık bütün Avrupa, kültürlerin harman olduğu coğrafyadır. Türklerin Doğu'dan Batı'ya yolculuğu devam ediyor. Altmışlı yıllarda başlayan işgücü göçüyle, Batı Avrupa ülkelerindeki Türklerin nüfusu, Balkan ülkelerindekileri aşmıştır. Artık "Yeni Rumeli" Balkanlar değil, "Batı Avrupa" ülkeleridir.

*

Yeni süreçte Türkiye'deki bütün kurum ve kuruluşların rakipleri sanayi toplumundan daha çok bilgi toplumun içinden çıkacaktır. Türkiye Çin ve Hindistan ile değil, Almanya İngiltere ve Fransa'yla rekabet etmek zorunda kalacaktır. Bunun için de, Türkiye'deki bütün kuruluşlar, bilgi toplumun ilkeleriyle yeniden yapılanacaklardır. Yeniden yapılanmada rakipler, futbol takımlarında olduğu gibi, yıkıcı değil, yapıcı bir işlev yükleneceklerdir.

*

Yolculuk yapmasını bilenler, önüne çıkan engelleri aşmak için, kendileriyle birlikte kuruluşlarını da değiştirmesini bilirler. Onların elinde pamuk tarlaları, entegre tekstil tesislerine dönüşür. Çünkü dönüşüm bir sermaye değil, trendleri okuma işidir.

*

Yolculuk, toplumların kültürel olduğu kadar ekonomik dinamiklerine de büyük canlılık kazandırır.

*

Hayatı yaşanır kılanlar, dünyada bir yolcu gibi olanlardır.

18 Şubat 2015, 08:52

KARE DÜNYADA SAVAŞLAR CEPHELERDEN PAZARLARA KAYDI. ARTIK ORDULAR DEĞİL,MARKALAR SAVAŞIYOR.DÜNYA PAZARLARINDA YERİ OLMAYAN ÜLKELERİN DÜNYA POLİTİKASINDA SÖZÜ OLMAZ

YERLİ MALI DEĞİL DÜNYA MALI ÜRETEN ÜLKELER GÜÇLÜDÜR.

19 Şubat 2015, 15:45

KUDÜS'TE

KUDÜS'TE: MUHAMMED HABİBULLAH İSA RUHULLAH MUSA KELİMULLAH İBRAHİM HALİLLUHLAH ADEM TÜRABULLAH DENİLİR.BUNUN İÇİN, KUTSAL KÜLTÜRÜN ODAĞINDA MEKKE,MEDİNE,KUDÜS VARDIR. KUDÜS KUTSAL KÜLTÜRÜN BAŞKENTİDİR.

20 Şubat 2015, 14:03

İSTENEN SAVAŞ İSTENMEYEN BARIŞ YOKTUR. BARIŞTA ÇOÇUKLAR BABALARINI,ŞAVAŞTA BABALAR ÇOÇUKLARINI MEZARA KOYARLAR

BARIŞIN GEÇTİĞİ YOLLARA GÜL DÖKÜLÜR. SAVAŞIN GEÇTİĞİ YOLARDA KAN DÖKÜLÜR. NURİ PAKDİL BİR BARIŞ DEVRİMCİSİDİR. BARIŞIN GÜVERCİNİ SAVAŞIN KARTALINDAN GÜÇLÜDÜR.

26 Şubat 2015, 11:12

ONYILLARCA AMERİKA'DA TEXSAS İSLAM MERKEZİ'NİN DİREKTÖRLÜĞÜNÜ YAPAN Prof.Dr.YUSUF ZİYA KAVAKÇI AMERİKA'YI

FETHETMENİN YOL VE YÖNTEMLERNİ ANLATTI. KURUMSALLAŞAN "ALTUNİZADE BULUŞMALARI" BÜTÜN HIZ VE YOĞUNLUĞUYLA DEVAM EDİYOR.

28 Şubat 2015, 15:28

"SERBEST PAZAR" DEĞİL "ETİK PAZAR" EKONOMİSİ ÖNEMLİDİR

==================================================== İnanmayı afyon olarak gören Komünizm onbeş yıl önce uygulanabilirliğini bütünüyle yitirdi. Ekonomiyi inanç ve etikten bağımsız olarak ele alan Kapitalizm'in de hayat damarları kurudu. Oysa sağlam ekonomi, sağlam insan ve sağlam topluma dayanır. Ekonomi toplumun üretim ve tüketime dönük yüzüdür. Güzel insanın üretimi gibi, tüketimi de güzel olur.

*

Matematik'ten Felsefe'ye kadar birçok bilim gibi, Ekonomi bilimi de Batılılar'ın tekelinde değildir. Pazar mekanizmasının işleyişine ilişkin ilk önemli çalışmaları başta Gazali ve İbn Haldun olmak üzere, Müslüman düşünürler yapmıştır. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasında açgözlü, çıkarcı insan değil, tokgözlü, dürüst insan vardır. Komünizm ve Kapitalizm'in "ekonomik insanı"nın iflas ettiği bir dönemde, kendisi için istediğini başkası için de isteyen "güzel" ve "güvenilir" insan odaklı bir ekonomik yapı oluşturmadan, yüksek kaliteli ve düşük maliyetli üretim ve tüketim yapmak mümkün değildir. Pusulanın Kuzey'i göstermesi gibi, dürüstlük ve özveriye dayanan güven ekonomisinin ilkeleri de, üretim ve tüketimde mutluluk ve başarının evrensel yönünü gösterirler. Bütün ömrünü üniversite ve akademisyen yetiştirmeye adayan Prof. Dr. Sabahaddin Zaim İslam Ekonomisi konusunda öncü çalışmalar yapmışır. O yıllarca lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde binlerce öğrenci yetiştirmiştir. Onun alanında başeser olmuş "Çalışma Ekonomisi" kitabının Türkiye'de ana kaynak olarak okutulmadığı üniversite yoktur. Erbakan ve Özal Türk siyasi hayatına yeni isimler kazandırmada nasıl bir görev yüklenmişse, Zaim Hoca da aynı görevi üniversite hayatında yüklenmiştir.

*

Zaim Hoca,kitaplarında dengeli gelir dağılımı ve ilkeli bir kültürel doku oluşturmada başarısızlığa uğrayan seküler ekonomi ile İslam ekonomisi arasındaki farkları ayrıntılı olarak ortaya koymuştur. Ekonomi biliminin "lâ-ahlâki" olmayıp, tam tersine "normatif" değer ve ilkelere dayandığının üzerinde önemle durmuştur. Paradan para kazanmanın değil, ürün ve hizmet üretiminden kazanç sağlamanın yolunu açan faizsiz finans sisteminin Türkiye ve dünyadaki gelişmesinde büyük katkıları olmuştur.

*

Bütün dünyada sanayiden hizmet kesimine geçişin hızlandığı bir dönemde, finansal işlemler en hızlı gelişen sektörlerin başında geliyor. New York, Londra, Frankfurt ve Tokyo gibi dünya ekonomisinin merkezlerinde ürün ve hizmet alışverişinden kat kat fazla para ve kıymetli kağıt alışverişi yapılıyor. İslami ilkelere göre yönetilen fonların hacmi de trilyon dolarlara yaklaşıyor.

*

Müslümanların tasarruflarını çekmek için, büyük Batı bankaları, faizsiz işlemlerde değerlendirilen büyük fonlar oluşturdular. Amerika ve Avrupa'da İslami ilkelere saygılı kurum ve kuruluşlardan oluşan borsalar kuruldu. Dünya bilgisayar yazılım sektörü ve ileri teknolojinin merkezi "Silikon Vadisi"nde "risksiz" faize değil de, "risk" ve ortaklığa dayanan "Venture Capital" şirketleri, yeni teknoloji geliştirme ve ekonomide yenilik yapmada bütün dünyaya örnek oluyorlar. Zaim Hoca, risk sermayesi şirketlerinin İslam'da ana ortaklık biçimi olan "mudarabe"ye dayandığını sürekli vurgulamış, Bill Gates ve Michael Dell gibi ünlü girişimcilerin varlıklarını İslam'a borçlu olduklarını söylemekten hiç geri kalmamıştır.

*

Elbirliği olmadan güçbirliği olmaz.Ekonomide paylaşmasını bilmeyenler,paylaşmasını bilenler tarafından paylaşılır.

*

Güzel insanların gücü "kazan ve kazandır" ilkesine dayanan ortaklık kültüründen kaynaklanır.

*

Güzel ekonomi güzel insanların kurdukları ortaklıklarla inşa edilir.

*

Güzel insanların ortaklıkları ve ekonomileri güzel olur.