Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Kasım 2016

63 yazı

2 Kasım 2016, 13:27

GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE'NİN BİR ÖNCÜSÜ DAHA GİTTİ

================================================ İnsanlar gönül zenginlikleriyle, akıl zenginliklerini altın oranda harmanlayarak, kültürel dokuyu ve ekonomik yapıyı dönüştürürler. Dönüşüm sürecinde, gönül zenginliği akıl zenginliğine, akıl zenginliği gönül zenginliğine yeni açılımlar kazandırır.

*

Gönül zenginliğiyle akıl zenginliği arasında diyalektik bir iletişim ve etkileşim vardır. Gönül dünyasında ekilenler, akıl dünyasında, akıl dünyasında ekilenler, gönül dünyasında biçilir. İki dünyada birden ekilmeyen, iki dünyada birden biçilmez.

*

Gönül zenginliğiyle akıl zenginliğini birbirinden kesin sınırlarla ayıran toplumlar, iki dünyanın zenginliklerini birden yitirirler. Nasıl iki kılıç tek elle tutulmazsa, aşılmaz duvarlarla birbirinden bağımsız iki dünyaya bölünmüş bir dünya da tek elde toplanmaz.

*

Gönül zenginliğiyle akıl zenginliğinin, birbirini destekleyip büyütmesi için, iki bağımsızlaştırılmış dünyanın bir dünyaya dönüştürülmesi gerekir. İki dünyayı da hem akıl hem gönül gözüyle görenler bütünleştirir.Bilgeler hem akıl hem gönül gözüyle görürler.

*

İster gönül ister akıl zenginliği olsun, insanlığın bilgi ve bilgelik kaynakları, tarih içinde geçmişten geleceğe bir bütünlük ve süreklilik içinde uzanır. Akıl zenginliği bilgiye yeni boyutlar kazandırırken, gönül zenginliği bilgeliğe yeni boyutlar kazandırır.

*

Gönül zenginliğinde kazanılan başarı, akıl zenginliğinde kazanılacak başarının yol haritasını verir. Her iki alanda ulaşılan başarının seviyesi, birleşik kaplar yasasıyla belirlenir, zaman içinde birbiriyle eşitlenir.Gönül yoksulu olanlar akıl zengini olmazlar.

*

Asya ve Avrupa arasında mekik dokuyan Türkler, hem Asyalı hem Avrupalı olarak Anadolu'ya yerleştiler. Cumhuriyet tarihinde iki gönül insanı, MZK ile iki akıl insanı, Turgut ve Korkut Özal kardeşler, çok önemli bir yer tutarlar.

*

İki Özal,iki kardeş Türkiye'nin devlet ağırlıklı ekonomi ve siyasal yapısını millet ağırlıklı ekonomik ve siyasal yapıya dönüştürdüler. Özal kardeşler,Erbakan kardeşler,Osman Çataklı,Mehmet Bilge, Recai Kutan,Fehim Adak,Recai Kutan,Muammer Dolmacı,Cevat Ayhan,Bahri Zengin,Kahraman Emmioğlu ve yüzlercesi,binlercesi "Görünmeyen Üniversite"nin , akılları hem başlarında hem gönülleride olan, öğrenirken öğreten öğretirken öğrenen, öğrenmesini öğrenen öncüleridir. **** Cumhuriyet döneminde gelmiş Horasan Erenler gibi, düşünce ve eylem sevdalısı Anadolu'nun gönül ve akıl zenginlerini siyasal alana çekerek Türkiye'nin ekonomik,siyasal ve kültürel yapısına en büyük katkıyı yaptılar. Onlar iki dünyayı bir dünyaya dönüştürerek, Türkiye'yi kuşatan gönül ve akıl yoksulluğunun çelik çemberini parçaladılar.Onlarla ordu millet girişimci millete dönüştüler.

*

Gönül ve akıl zenginliği arayanlar uzaklara gitmesinler, çarşılara ve camilere baksınlar. Nerede iyilikler özendiriliyor, nerede kötülükler önleniyorsa, orada gönül insanları vardır, orada akıl insanları vardır. Kültür ve ekonomiyi güzelleştiren, bilgi ve bilgelik oradadır.

*

Bilgiyi bilgeliliğe dönüştürenler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata canlılık getirmekle kalmazlar, büyük bir dönüşümün de lokomotifi olurlar. Onlar eğitimlerine hiç ara vermeyen, Kıyamet'e kadar açık kalacak, bütün insanlığın “Görünmeyen Üniversite”leridir.

*

Dünyanın görünmeyen üniversitelerinin kapıları bütün insanlara ardına kadar açıktır. Onların sürekli yeni açılımlarla, zenginleştirilen, bilgi ve bilgeliklerinden, farkında olsunlar ya da olmasınlar, herkes yararlanır.

*

Görünmeyen üniversitelerde ya Ebu Hanife ya İbrahim Ethem olmanın değil, hem Ebu Hanife hem İbrahim Ethem olmanın sırları öğretilir.

*

Akıl dünyasının zenginlikleri gönül dünyasının zenginlikleriyle yoğrulmuştur.

*

Akıl işi güzel yapmaya gönül güzel işi yapmaya vurgundur.

*

Akıl zenginlikleri ırmak gönül zenginlikleri denizdir.

*

Dünya herşeyiyle güzel olmalıdır.

*

Gönül dünyanın vicdanıdır.

*

NOT:"Görünmeyen Üniversite"nin Öncülerinden Korkut Özal'ı yitirdik.Kendisine rahmet,yakınlarına sabır diliyoruz.

3 Kasım 2016, 19:47

KELEBEK ETKİSİYLE BİR ÖLÜM BİR MİLYON ÖLÜME YOL AÇAR

==================================================== Adını Meteoloji Uzmanı Edward Lorenz''in hava tahminleriyle ilgili çalışmalarından alan “kelebek etkisi, bir sistemin girdilerindeki küçük değişikliklerin, çıktılarında büyük ve öngörülemez değişikliklere, yol açtığını anlatan bir kavramdır. Türkiye''de Toros dağlarında bir kelebeğin kanat çırpmasının havada oluşturduğu dalgalar, Pakistan''da, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmasına sebeb olabilir.

*

Dünyada ülkeler, kurumlar, kuruluşlar ve kişiler arasındaki ilişkilerde sebebler ve sonuçlar, her zaman birbirleriyle uyum ve düzen içinde olmayabilirler. “Kelebek etkisi”, dünyadaki büyük sistemle, onun alt sistemleri arasındaki ilişkilerde de geçerlidir. Çünkü, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan alt sistemler, büyük dünya sistemini oluştururlar. Büyük sisteme odaklanmıyanlar, odaklandıkları küçük sistemlerini de yitirirler.

*

Ülkeler arasındaki sınırların önemini yitirmesi, iletişim ve etkileşimin büyük bir hız ve yoğunluk kazanması, kelebek etkilerinin dünyada yol açtıkları, kasırgaları, selleri ve ekonomik krizleri, herkesin gözlerinin önüne serdi. Artık Güney''de ya da Kuzey''de, dünyanın herhangi bir ülkesindeki iklim değişikliği ve ekonomik kriz, bütün ülkelerde beklenmeyen ve öngörülmeyen etkilere yol açıyor.

*

Yirminci yüzyıl siyasal ve ekonomik bağımsızlık savaşlarının verildiği bir yüzyıldı. Yirmi birinci yüzyıl ise, hem siyasal, hem de ekonomik bağımlılıkların yüzyılı olacaktır.Dünyada her ülkenin her ülkeyle iletişim ve etkileşimi geçmişte görülmedik seviyeye çıkmıştır.

*

Yeni yüzyılda, ülkelerin gücü, ekonomik bağımsızlıklardan daha çok ekonomik bağımlılıklarından kaynaklanacaktır. Bir ülke ne kadar çok ülkeden ithalat yapar ve ne kadar çok ülkeye ihracat yaparsa, üretim gücünü o kadar büyütür.

*

Ülkelerin hem siyasal, hem de ekonomik açıdan bu kadar birbirlerine bağımlı hale gelmesi, birbirleri arasındaki iletişim ve etkileşimi, geçmişte görülmedik boyutlara taşımıştır. Amerika''da ortaya çıkan, finansal krizin, yalnızca Çin''de değil, bütün ülkelerde ekonomik çöküntülerin tetikleyicisi olmuştur.

*

Bütün dünyada açıkça gözlenen kelebek etkileri, her ülkeyi ekonomik ve siyasal alanda aldıkları ve alacakları kararlarda çok dikkatli davranmaya zorlamaktadır.Hangi ülke öksürürse öksürsün bütün ülkeler nezle olur ve yatağa düşer.

*

George Akerlof ve Rachel Kranton''un “Identity Economics” isimli kitaplarında, ortaya koymaya çalıştıkları gibi, insanların kimlikleri de kültürel değerleriyle birlikte ekonomik kararlarda hesaba katılmalıdır.

*

Ekonomik çalkantılar ve iklim krizlerinden kurtulmak için, her kültür, oluşturduğu kimliği, bütün dünyaya benimsetmeye çalışmaktan vazgeçmelidir.

*

Kriz dönemlerinde eski ekonomik ve kültürel yaklaşımlar, büyük ölçüde sorgulanırlar. Bu sorgulanmaların yol açtıkları kelebek etkileriyle, her alanda yeni yaklaşımlar geliştirilir.

*

Türkiye''deki bir halk oylaması, Arap dünyasında, büyük demokratik depremlerin habercisi olur.

*

Kare dünyada hiçbir ülke bağımsız değildir.Her ülke her ülkeye bağımlıdır.

*

Savaşlardan bütün ülkelerin yöneticileri sorumludur.

*

Hiçbir ülke yöneticisi masum değildir.

3 Kasım 2016, 20:03

EKONOMİNİN KÜRESEL DİLİNİ BİLEN YOKSUL DÜŞMEZ

=============================================== Ekonomi dünyada, Adam Smith ya da Karl Marx ile ortaya çıkmış, bir bilgi dalı değildir. Ekonomik konular, ilk insandan bugüne, hayatın her alanında, insanın karşısına çıkarlar, toplumsal, siyasal ve kültürel boyutlarıyla hayatı dönüştürürler. Her bilim dalı gibi, Ekonomi de, insanların karşılaştıkları sorunları çözmeye yarayan, herkesin anlayacağı, evrensel bir dildir. Her dil gibi, Ekonomi''nin dili de, sindire sindire öğrenilmelidir.

*

Arz ve talep yasası, Ekonomi dilinin anası ise, maliyet ve fayda analizi de babasıdır. İnsanlar ister farkında olsunlar, isterse olmasınlar, aldıkları kısa ve uzun vadeli kararlarda, Ekonomi''nin olduğu kadar işletme bilimlerinin de temeli olan bu iki analiz tekniğini büyük ölçüde uygularlar. Hayatın her alanındaki önemli kararlarda, bu iki temel yöntemden yararlanmasını bilenler, üretim güçlerini büyüterek, iki günlerini birbirlerinden farklı kılmasını da bilirler

*

Matthew Arnold, “Şiir, bir şeyi en güzel, en etkileyici ve en gerçek şekilde ifade etme sanatıdır”, demektedir. Ekonomi de, şiire benzer, bir ürünü, bir hizmeti, bir bilgiyi, en düşük giderle üretme ve en uygun gelirle pazarlama sanatıdır. Bu bağlamda, Ekonomi de, şiir gibi, buütün insanlığın konuştuğu ve anladığı, en çok bilinen küresel bir dildir. Ekonomi''nin öğrettiği yalın dille, her toplum, kültür ve ekonomi arasındaki altın oranı yakalar ve dünyayı dönüştürür.

*

Kültür ve ekonomi arasında, hayatın şiirini yakalayabilmek için, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, fayda ve maliyet ya da nimet ve külfet arasında tutarlı bir karşılaştırma yapmasının bilmek gerekir. Bir üretim konusunun, değişik ürün ve hizmetlerin arz ve taleplerinde yol açtığı değişmelerin, ekonomik ve kültürel etkilerini ayrıntılı olarak araştırmadan, sağlıklı bir kültürel doku ve sağlam bir ekonomik yapı oluşturulamaz.

*

Bir ürün, bir hizmet ya da bir bilginin üretimi, şehirler arasında olduğu kadar ülkeler arasında da, ekonomik ve kültürel alışverişe, önemli bir hız ve yoğunluk kazandırır. Ekonomik faaliyetler “çoğaltan” ve “hızlandıran” etkileriyle, toplumun bütün kesimlerinde olumlu ve olumsuz değişmelere yol açarlar.

*

Hayatın temel yöntemiMaliyet ve fayda analizleriyle, bütün kurum ve kuruluşların, iki günleri, iki ayları ve iki yılları arasındaki, değişmeler değerlendirilir.

*

Ekonomilerin canlılığı, insanların, kurumların ve kuruluşların, dünyadan aldıklarından daha fazlasını dünyaya vermelerinden kaynaklanır.

*

Dünya öteki dünyanın gizemli atölyesidir.

5 Kasım 2016, 11:24

DOĞU'DAN BATI'YA GİDEN KERVAN DURMAYACAKTIR

=============================================== Arapların sekiz yüzyıl kaldıkları İspanya’dan Afrika’ya çekilmelerinden sonra Müslümanların Avrupa’ya açılan kapısı Balkanlar oldu. Türkler 1354’te ayak bastıkları Doğu Avrupa’ya bir daha geri dönmemek üzere yerleştiler.

*

Kırk yıl önce Anadolu’dan Avrupa ülkelerine yapılan iş göçü, Türklerin Avrupa’daki varlıklarını iyice perçinledi. Anadolu insanı sürekli Doğu’dan Batı’ya gitmiş, Batı’dan Doğu’ya gitmek, Türklere suların yokuşa akması gibi gelmiştir.

*

Tarih boyunca Anadolu insanının gözü Asya’da değil, Avrupa’da olmuş. Onlar Avrupa’ya giderek Asya’yı yeniden bulabileceklerin inanmışlar. Avrupa’da olmak, Türkler için, Asya’yı güvenceye almanın yolu olmuş. Avrupa’da olmadan Asya’da olunamaz diye düşünmüşler.

*

Ülkelerin şeffaflaşması, Türkiye’deki bütün kurum ve kuruluşları devlet yönetiminden üniversite yönetimine kadar her alanda Avrupa’da olmanın gereğini yerine getirmeye zorluyor.

*

Avrupa'dakiTürkiye’nin pek çok Avrupa Birliği üyesi ülkeden daha büyük olması, Türklerin tarih içindeki Doğu’dan Batı’ya yürüyüşlerinin yeniden başladığını gösteriyor.

*

Türk ve İslam dünyasının Avrupa'daki varlığını güvence altına alabilmesi için, dünya standartlarında ürün, hizmet ve bilgi üretmesini öğrenmesi gerekir. Dünya pazarlarında payı olmayan ülkelerin uluslararası sorunların çözüldüğü masalarda yeri olmaz.

*

Batılılar, Türk ve İslam dünyasıyla sağlıklı bir ilişki kurmadan, dünya barışına giden yolun açıklamayacağını gördüler.Ülkeler arasında uzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı dünyada İslam dünyasının yardımı olmadan,dünyadaki savaşların önüne geçmek mümkün değildir.

*

İslam dünyasında savaş olursa Batı dünyada barış olmaz.Türkiye Ortadoğu barışının en büyük,en güçlü ve en önemli güvencesidir. Doğu’dan Batı’ya doğru uzun bir yürüyüşe çıkan Anadolu insanı, Viyana'da duran yürüyüşüne yeniden başlamalıdır.

*

Bir toplum ya da bir ülke ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan bir hamle, bir sıçrama yapmak istiyorsa, üretkenliği kendisinden daha büyük ülkelerle iş birliği yapmak zorundadırlar. Bunun için, Anadolu’da" büyük yerin sorunları gibi, fırsatları da büyük olur" denilir.

*

Dünyadaki gelişmeler, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasının gerekli, ancak hiçbir zaman yeterli olmadığını gösteriyor. Artık Atlantik’in Doğu yakasında olmak, Türkiye’yi bir dünya devleti yapmaz.

*

Güç Atlantik’in Batı yakasında, oradan da Pasifik yakasına doğru kayıyor.Dünyanın yeni güç merkezi Atlantik okyonusu değil,Pasifik okyonusudur.Çin dünyanın yeni üretim ve tüketim merkezidir.

*

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılması, artık Anadolu insanına büyük bir dinamizm sağlamaz. Türkiye’nin zaten her Avrupa ülkesinde bir Anadolu’su var.

*

Avrupa ülkelerinde İslam dünyasının Fransa'da birCezayir'i, Almanya'da bir Türkiye'si,İngiltere'de bir Pakistan'ı ,İspanya'da bir Fas'ı,İtalya'da bir Libya'sı vardır. Avrupa'da bütün İslam dünyası vardır.

*

Anadolu insanı geçmişte Viyana’dan yarım bıraktığı fethi, altmışlı yıllarda yaptığı iş gücü göçüyle tamamlandı.

*

Türkiye'nin yeni hedef Atlantik’ten Pasifik olmalıdır.

*

Asya’dan Avrupa’ya giden kervan durmamalıdır.

*

Yeryüzü Müslümanlara mescit kılınmıştır.

*

Bütün dünya Müslümanların vatanıdır.

6 Kasım 2016, 11:08

BİLİMLER BİLGELİK ARAYIŞI FELSEFEDEN DOĞMUŞLARDIR

================================================== Felsefe dünyasının büyük bilgelerinin, bütün insanlığa bıraktıkları en büyük mirasları, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatı yaşanır kılmada yararlanılan yol haritalarıdır. Onların bıraktıkları yol haritalarını doğru okuyamayanlar, hayatın derinliklerine inerek, hayatı bütün boyutlarıyla kavramakta güçlük çekerler. Bu bağlamda, kaynakları değerlendirme ustalığı olan ekonomi bilimi de, bütün bilimler gibi, felsefe biliminin ayak izlerinden doğmuştur.

*

Felsefe hayatı yaşanır kılmanın değerlerini insanda arar, insan hayatın hem özü, hem de özetidir. Çünkü evrensel etik ve hukuk ilkeleri içinde, insan için yararlı olan, toplum için yararlıdır. Başta ekonomi olmak üzere bütün bilimlerin amacı, hem insana, hem de topluma yararlı olan ürün, hizmet ve bilgileri üretmektir. İnsanların ihtiyaçlarını karşılayanlar, toplumun da ihtiyaçlarını karşılarlar. İnsandan topluma, toplumdan insana gidilir, insan toplum, toplum insandır.

*

Seküler Batı kültürü "Çatışma olmadan gelişme olmaz"a odaklanırken, kutsal kaynaklardan beslenen Doğu kültürü ise, "Yarışma olmadan gelişme olmaz"a odaklanır.İyilikte,doğrulukta, güzellikte yarışma olmazsa , ekonomik,siyasal ve kültürel alanların hiç birinde hiçbir gelişme olmaz. Üniversiteler bilimin özünü yitirmeden, canlı bir tartışma ortamı oluşturururmazlarsa, işlevlerini yerine getiremezler.Çünkü, iletişim ve etkileşimi kolaylaştıran, özgür bir tartışma alanı oluşturmadan, hiçbir alanda çoraklaşmanın önüne geçmek mümkün değildir.

*

Ekonomi ile birlikte bütün bilimler, insanın yararını toplumun yararıyla, toplumun yararını da insanın yararıyla bütünleştirmek zorundadırlar. Yalnızca uzun dönemde değil, kısa dönemde de, topluma zarar verenler, farkında olmadan kendilerine zarar verirler. Bunun için, sağlıklı bir toplum, herkesin iyilikleri özendirmeye, kötülükleri önlemeye çalıştığı toplumdur. Hayatın her alanında, insan için iyi olan, toplum için, toplum için iyi olan, insan için iyidir.

*

Doğru olan güzeldir diyen, felsefe ile doğru olanın peşinde olan Ekonomi''yi bütünleştirmek, bütün bilimlerin en başta gelen görevleri olmalıdır. Aslında felsefe, sanat ve bilim arasında amaç farkı değil, yöntem farkı vardır. Onların birleştikleri ortak alanları, ayrıldıkları alanlardan çok daha büyüktür. Üçü de, insanı toplumdan, toplumu insandan ayırmadan, gerçeğin, iyiliğin ve güzelliğin peşindedirler. Onların bulgularından, bütün insanlık yararlanır.

*

Felsefe, sanat ve bilim, insanın yararını gözetme, hayatını kolaylaştırma ve dünyasını güzelleştirme yolunda, ortak alanlarını sürekli büyütürler. Bu yüzden, hangi alanda uzman olursa olsun, başarılı ve tutarlı olmak isteyen her akademisyen, üç alanla birden ilgilenmek zorundadır. Birbirini bütünleyen üç alanın ortak sesi, insanın sesidir, toplumun sesidir, sağduyunun sesidir, ortak aklın sesidir.

*

İnsanlığın ortak birikimine dayanmayan doğrular, genel kabul görmeyecekleri için, uzun ömürlü olmazlar.

*

Felsefe, Sanat ve Bilim''de üçlü gerçeğe yer yoktur. Her üçünün ortak amacı gerçeği aramaktır.

*

Hayatı yaşanır kılanlar, gerçeği arayanlardır.

*

Gerçek güzeldir, güzel gerçektir.

6 Kasım 2016, 17:07

AMERİKA VE AVRUPA NUH TUFANINA DAVETİYE ÇIKARIYOR

=================================================== Dünyanın iklimi değişti ve dengesi sarsıldı. Sıcak güney ülkelerinde kar, soğuk kuzey ülkelerinde sel var. Amerika"da kış beklenen şehirlerde yaz, yaz beklenen şehirlerde kış yaşanıyor. Mississippi, Missouri ve Ohio nehirleri taşıyor. Taşan her nehir çevresinde büyük yıkımlara yol açıyor. Amerika"nın değişmesine öncülük yaptığı dünya iklimi, en büyük zararı Amerika"ya veriyor.

*

Dünya iklim değişikliğinin yol açtığı doğal yıkımlar zincirinin son halkası, Sandy kasırgası oldu. Sandy kasırgasıyla, dünyanın gökdelen ormanı ve finans merkezi New York"ta sular beş metre yükseldi. New York"un Las Vegas"ı Atlantic City yerle bir oldu. Milyonlarca New York"lu elektriksiz kaldı. Üniversiteler, hastaneler ve gökdelenler boşaltıldı, metro çalışmaz hale geldi.

*

Amerika"nın Hollywood"tan bütün dünyaya ihraç ettiği tüketim kültürü, Japonya"dan Arjantin"e, Katar"dan Singapur"a bütün ülkelerin aile yapısını, çalışma hayatını değiştirdi ve şehirlerini New York"a benzetti. Bir şehir doğal hayattan ve topraktan ne kadar uzaklaştı ise, o kadar Los Angeles ve Chicago"ya yaklaştı. Amerikan yaşama tarzı, dünya ölçeğinde benimsendi.

*

Dünyanın neresine gidilirse gidilsin, gökdelensiz şehir, nükleer santralsız ülke yok. Amerika"nın peşinden giden ülkeler, dünyanın en yüksek gökdelenine, en büyük süpermarketine, en çekici kumarhane şehrine, en güvenilir nükleer enerji santraline sahip olmak için kıran kırana yarışıyorlar. Bu yüzden, tüketim kültürünün en büyük ve en önemli sürükleyici gücü olan enerji kaynaklarını denetmek, her ülkenin vazgeçilmez politikası haline geldi.

*

Geçen yüzyılda ülkeler petrol kaynaklarına ulaşmak için savaştı. Yeni yüzyılda petrole, doğal gaz yataları ve nükleer enerji santralleri eklendi. Chernobil, Three Mile Island ve Fukushima santrallerindeki korkunç kazalar, kasırgalardan çok daha tehlikeli olmalarına rağmen, nükleer enerji yarışını yavaşlatmadı. "Bugün nükleer santrali olanın, yarın nükleer silahı olur" denildi.

*

Tüketim kültürünün yol açtığı, çağdaş Nuh Tufanlarına karşı, bütün insanlığın elinde Tasavvuf kültüründen başka güçlü ve etkili bir silah yok. Yirmi birinci yüzyılda, Tasavvuf kültürü nasıl anlaşılmalı, sorusuna verilebilecek en güzel cevap, Mesnevi"nin bütün insanlığı kucaklayan dünyasındadır.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, neye inanırlarsa inansınlar, insanları iyilik peşinde koşarlarsa, kutsal kültürün bütün bilgelerinin, önlerinde kendilerine yol gösterdiklerini görürler.

*

Kutsal kültür doğal kültürdür.Doğal hayatta uyum vardır,düzen vardır,denge vardır.

*

Sınırlı doğal dünyada sınırsız tüketim olmaz.

*

Doğal hayatta açgözlülüğe yer yoktur.

*

Doğallık yalınlıktır, yalınlık bilgeliktir.

7 Kasım 2016, 15:27

FETHİ GEMUHLUOĞLU CUMHURİYET DÖNEMİNDE İSTANBUL'A GELMİŞ BİR HORASAN BİLGESİDİR. SON HALİFE ALİ'NİN "DÜNYA BENİ HARAMLARINDAN

MEN ETTİ.BEN DÜNYANIN HELALLERİNDEN DE GEÇTİM" SÖZÜNÜ BİR KUŞAĞIN GÜZEL İNSANLARINA VASİYET OLARAK BIRAKMIŞTIR.MÜLK DEĞİL DOST ZENGİNİYDİ.

8 Kasım 2016, 17:33

MARX YANILDI BELİRLEYİCİ OLAN EKONOMİ DEĞİL KÜLTÜRDÜR

==================================================== Değişik alanların uzmanlarınca, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, son değerlendirmede ekonomi, insanlığın kültürel birikiminin, hayatın değişik boyutlarındaki yansımasıdır. İnsanlık tarihi boyunca, üretim gücünü belirleyen, en büyük ve en etkili kaynak kültür olmuştur. Yoksulluk gibi, zenginlik de bir sorun kaynağı olduğu için, üretim peşinde koşmak kadar tüketimden kaçınmak da, bütün kültürlerde, en başta gelen erdemdir.

*

Dünyanın her yerinde ülkelerin üretim güçlerinin yeni boyutlar kazanmasının kaynağında, gerek üretici gerekse tüketici olarak, insan vardır. Öncesi kültür olduğu gibi, sonrası da kültür olan ekonominin tarihi insanla başlar, insanın olduğu yerde, ya kültür ya da ekonomi değil, hem kültür hem de ekonomi vardır. Einstein'in enerji formülüne benzetilerek söylenirse: Ekonomi eşittir insan çarpı kültürün karesidir. İnsanda gizlenen gücü, kültür gün ışığına çıkarır.

*

Dünyada yoksulluğun oludğu kadar zenginliğin de kaynağı ekonomiden önce kültürdür. Üretilen el olmaya özendiren kültürler de, yoksulluğun kapılarını açarlar. Dünyanın her yerinde kültürel güç, üretilen ürün, hizmet ve bilgilere yansır. Üretim peşinde koşan kültürler, üretimde yarışanların, tüketim peşinde koşan kültürler ise, tüketimde yarışanların sayılarını çoğaltırlar.

*

Ekonomilerin canlılığı, üretim ve tüketim peşinde koşan insanların yarışmasına dayanır. Üretimde yarışanlar, tasarruflara yeni alanlar açarken, tüketimde yarışanlar da savurganlığa yeni alanlar açarlar. "Teknolojinin Ötesi" kitabımız da vurguladığımız gibi, teknoloji hayatı kolaylaştırmanın olduğu, kadar zorlaştırmanın da aracıdır. Benzer şekilde ekonomi de dünyadaki zenginlikleri büyüttüğü kadar yoksullukları da büyütür.

*

Ekonomik güç, iki yanı keskin kılıç gibi, bir toplumda tasarrufları artırmakla kalmaz, savurganlıkları da artırır. Bunun için, hem üreticilere hem de tüketicilere kutup yıldızı olma görevini ekonomi değil, kültür yüklenmelidir. Çünkü kazanmanın herşey olduğu bir kültürde, kazanmak için herşey yapılır. Sağlıklı bir toplumda en düşük gelirliler, en yüksek gelirliler gibi değil, en yüksek gelirliler, en düşük gelirliler gibi yaşarlar.

*

Hayatın kültürel boyutu gözardı edilirse, ekonomik boyut bütün sorunların kaynağı olur. Anadolu insanının kültüründe, sürekli tekrarlandığı gibi: "En düşük gelirliler gibi yaşamak bir erdemdir, ancak toplumun en düşük gelirlisi olmak bir erdem değildir." Bu yüzden, bir toplumda tüketimden önce üretim peşinde koşmak bir kültürel görev, aynı zamanda kültürel bir sorumluluktur.

*

Kültürel görev ve sorumluluklarının bilincinde olmayanlar, ekonomik görev ve sorumluluklarını eksiksiz olarak yerine getiremezler.

*

Kültürde iyilik ve kötülük yarışı nasıl sonuç verirse, ekonomide üretim ve tüketim yarışı aynı sonucu verir.

*

Ekonomi akılla, kültür gönülle düşünür.

*

Ekonomide aranılan kültürde bulunur.

*

Ekonomiden önce kültür gelir.

8 Kasım 2016, 19:47

AMERİKA YİRMİ BİRİNCİ YÜZYIL DÜNYASININ DELİ DUMRULUDUR

==================================================== Doğu ile Batı dünyası arasındaki çatışmaların, doruk noktasına ulaştığı, Orta Çağ sonrası dünyanın, en büyük silahlı gücü Amerika’dır. Pentagon denizleri ve karalarıyla, dünyanın her yanına yetişebilecek bir ordunun yönetim merkezidir. Kendisini dünyanın başkenti olarak gören Washington’da, Pentagon Capital’den beş kat daha büyük bir fiziksel altyapıya sahiptir. Her biri birer yüzen hava ve kara orduları olan uçak gemileriyle, Pentagon dünyanın bütün ülkelerine ulaşacak güçtedir.

*

Pentagon Amerika’nın elinde, her yere yetişen büyük bir çekiçtir. Güç sarhoşu Amerika, dünyadaki her sorunu çekice ihtiyaç duyan bir çivi olarak görür. Bunun için, Amerika pek çok ülkede, demokratik yolla seçilmiş yönetimleri, silahlı güçlerle değiştirmenin, sayısız örneğini verdi. Yirminci yüzyılda, Nazi Almanya’sında Hitler’in başaramadığını, Amerika başardı. Amerika kare dünyada hedeflerine ulaşmış bir “Nazi İmparatorluğu”dur. Ancak Amerika’nın düşmanları Yahudiler değil Müslümanlardır.

*

Capitol’un emrindeki Pentagon, sürekli barıştan daha çok sürekli savaş için inşa edilmiş, devasa bir uçak gemisine benzer. Amerika için barış, yanında yer almayanları öldürmeye muktedir olmaktır. Terörü devlet politikası haline getiren İsrail’in, dehşet verici boyutlara ulaşan, Müslüman düşmanlığı, Pentagon’un savaşta herşey mübahtır” diyen “topyekun yıkım” stratejisinden kaynaklanır. Amerika dünyanın, İsrail Orta Doğu’nun silah geliştirme ve deneme merkezidir.

*

Almanya’nın savaş yıllarında, “Avrupa’da Almanya herşeyin üstündedir” çılgınlığı, Yirmibirinci yüzyılda, “Dünyada Amerika, Orta Doğu’da İsrail herşeyin üstündedir” çılgınlığına dönüştü. Almanya’nın gurur ve kibir dolu, “güç zehirlenmesi” on iki yıl sürdü. Amerika ve İsrail’in Pentagon’un gölgesindeki “silah körlüğü”nün kaç “on iki yıl” süreceğini, bütün dünya merak ediyor. Onlar ise “önleyici savaş” stratejileriyle, yeni saldırılar planlamakla meşguller.

*

“Terörü önleyici” amaçlı savaş, aslında Amerika’nın, karşısında olan ülkelere, istediği zaman, istediği yerde saldırmak için, geliştirdiği bir savunma stratejisidir. Amerika istemediği yönetimleri, oy atarak değil, kurşun atarak değiştirir. Amerikan yönetiminin en çok sevdiği demokrasi, her önüne gelen seçmenin oy vermediği demokrasidir. Pentagon’un seçmenlerin oylarını sayacak kadar zamanı yoktur. Zaman kazanmak için, oy verecekleri öldürmek, en kestirme yöntemdir.

*

Amerika ve İsrail başta olmak üzere, dünyadaki bütün saldırgan devletlerinin önünü kesmenin yolu: Varlığa sevinmeden, yokluğa yerinmeden, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemektir.

*

Küresel ve yerel yönetim sorunlarının üstesinden gelmek için, kimsenin bilmediği mucizevi bir yöntem yok. Savaşsız bir dünya için, barış savaşı, yitirile yitirile kazanılır.

*

Anadolu’da denildiği gibi: “İnanan insan tekeden süt çıkarır” ve “sabırla koruk helva olur.”

*

Zamanı gelmiş bir barışın tekerine kimse çomak sokamaz.

*

Amerika İsrail’in yükünü daha fazla taşıyamaz.

*

Savaşın yükü barışın yükünden daha ağırdır.

*

Güzel savaş çirkin barış yoktur.

*

Barış aranır savaş bulunur.

*

İnsan aradığını bulur.

8 Kasım 2016, 19:59

IRAK'I İŞGAL EDEN AMERİKA'YI IRAKLILAR İŞGAL EDECEKTİR

================================================== Amerika'nın kuruluşu sözkonusu olunca akla hemen Colomb sonrası Amerika'yı işgal etmeye başlayan, Avrupalı göçmenler gelir. Amerika İspanyol, İngiliz, İtalyan, Alman, Fransız ve Hollandalı göçmenlerin kurduğu, bir göçmenler ülkesidir. Amerika'da Kızılderililerin dışında herkes göçmendir, hiç kimse Amerika'nın yerlisi değildir. Kızılderililerin atalarının da, Bering Boğazı'ndan Amerika'ya geçen Moğollar olduğunu ileri süren kaynaklar vardır. Amerika'nın işgali, birbirleriyle savaşan Avrupalıları, büyük bir zenginliğe kavuşturmuştur.

*

Avrupalı işgalciler, Aztek, İnka ve Maya kültürlerinin vatanı Amerika'da; Arapların İspanya ve Sicilya'da, Türklerin Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan'da gösterdikleri, dinlere saygı ve hoşgörüyü göstermediler. “Bizden olmayan bize karşıdır” diyen, ellerinde silahla gelen Avrupalılar, Amerika'daki geleceklerinin güvencesini, yerli kültürleri bütünüyle yok etmede buldular. Aynı “topyekün yok etme” odaklı savaş stratejisini, İspanyollar Endülüs'te, Amerikalılar Vietnam'da, Fransızlar Cezayir'de uyguladı.

*

Avrupa'dan Amerika'ya göç edenlerin çoğunluğunu, savaşlardan kaçanlar ve yoksullar oluşturuyordu. Avrupalı göçmenler Amerikalı yerlilerin, topraklarını zorla ellerinden aldılar, akıl almaz baskı ve şiddet yöntemleri uyguladılar. Amerika Avrupalılar için, herkesin kısa yoldan zenginlik peşinde koştuğu “vaad edilen altın ülke” olarak görüldü. Zengin doğal kaynakları, tarıma elverişli geniş topraklarıyla, Avrupalılar Amerika'yı Avrupa'nın tahıl ambarı yapmak için, Afrika'nın siyah insanını köleleştirdiler. Alex Haley Kökler kitabında siyah insanın Amerika serüvenini ayrıntılı olarak anlatır.

*

Amerika'nın kısa tarihinde, derin yaralar açan, bağımsızlık savaşının ardından gelen, büyük bir iç savaştan sonra, ulaştığı çok kültürlü toplumsal ve siyasal yapısının mimarları, Avrupa, Afrika ve Asya'dan gelen göçmenlerin torunlarıdır. Ortadoğu'nun omurgasını oluşturan Araplar ve Türkler olmasaydı, bugünkü Avrupa olmazdı. Rönesans Avrupa olmasaydı, dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücü olan Amerika, başka bir Amerika olurdu. Ortadoğu bugünkü Avrupa'nın, Avrupa bugünkü Amerika'nın temelindeki en güçlü dinamiktir. İbrahim Peygamber'in ülkesi Ortadoğu, medeniyetlerin ana kaynağıdır.

*

Halford Mackinder'in Asya, Avrupa, Afrika'dan oluşan “Dünya Adası”nın tarihi, fetihler ve yeniden fetihlerin, yol açtığı kıyımlar ve göçlerle doludur. İslam'ın doğuşuyla büyük bir dinamizm kazanan Ortadoğu yüzyıllarca üç kıtanın belirleyici gücü oldu. Avrupa'nın birbiriyle savaşan ülkelerinin aralarındaki sınırları ortadan kaldırarak, ortak para birimine geçmeleri, Avrupa'da “tarihin sonu”nu getirmedi. Yalnızca kendine demokrat, yalnızca kendine adil Avrupa'da, tarih yeni başlıyor.

*

Avrupa'nın tarihi yeniden yazılacak, yeniden yorumlanacaktır. Tarihte yeni açılımlar, yeni yaklaşımlar, yeni yorumlar, bugün olduğu gibi, büyük göç dalgalarının olduğu, çalkantılı dönemlerde görülür. Yeni dönemde Amerika'yı işgal eden Avrupa, Endonezya'dan Endülüs'e büyük Ortadoğu tarafından işgal edilecektir.

*

Geçmişte Ortadoğu Yunan ve Roma'yı içselleştirerek, dünyaya Endülüs'ü armağan etti. Avrupa Endülüs'ü içselleştirerek, Rönesans dönemindeki atılımların temellerini attı. Büyük ve Engin Ortadoğu, Avrupa ve Amerika'yı içselleştirerek, yeni dünyanın “Dünya Adası”nı inşa edecektir.

*

Yeni dünyanın mimarları “kurşun atana gül atan”, şiddet karşıtları, yeni Yunus'lar, yeni Thoreau'lar, yeni Tolstoy'lar, yeni Schweitzer'ler, yeni Gandi'ler olacaktır.

*

Dünyada medeniyet adına ne varsa hepsi Ortadoğu kökenlidir.

*

Ortadoğu zehirle pişmiş aşı bal eyleyenlerin coğrafyasıdır.

*

Ortadoğu'da ateş alanı gül bahçesine dönüşür.

9 Kasım 2016, 07:53

Şiirde gizemli bir güç vardır.Geleceğin barış ve sevgi

Şiirde gizemli bir güç vardır.Geleceğin barış ve sevgi dünyasını, Şakir Kurtulmuş ve Nurettin Durman gibi güzel şairlerin izinden giden güzel şairler kuracaktır. Şiirin konuşulduğu yerde savaş değil barış konuşulur, nefret değil sevgi konuşulur,Yunus konuşulur,Necip Fazıl konuşulur,Sezai Karakoç konuşulur,Cahit Zarifoğlu konuşulur.

9 Kasım 2016, 22:39

COLUMBIA MİMARLIK FAKÜLTESİYLE İSTANBUL'DA

==================================================== STUDİO X DÜNYA ŞEHİRLERİNİN GELECEĞİNİ ARAŞTIRIYOR ==================================================== SABAH GAZETESİNDEN ŞELELE KADAK'IN STUDIO-X YAZISI ==================================================== Columbia Üniversitesi'nin bir girişimi olan Studio X İstanbul'a geldi ve New York, Amman, Bombay, Pekin, Rio de Janeiro, Johannesburg ve Tokyo'dan sonra İstanbul'un da gelecekteki sorunlarını tanımlayarak çözümler üretmeye çalışacak.

*

Studio X'in İstanbul'daki mekânını ziyarette öğrendik ki bu girişime bir tesadüfün sebep olmuş. Borusan Holding CEO'su Agah Uğur, müdavimi olduğu Davos'ta bir başkasıyla randevulaştığını sanıp, dünyanın en iyi üniversitelerinden biri olan Columbia Üniversitesi'nin Mimarlık Fakültesi Dekanı Mark Wigley ile buluşmuş. İ

*

kili bir araya geldiğinde, Uğur hatasını anlamış ama bu onların proje konuşmalarını engellememiş. Agah Uğur, Studio X'i Türkiye'ye taşıma projesi olan Mark Wigley'i İstanbul'a davet etmiş ve tabii ki gelişmeler birbirini izlemiş.

*

Studio X, Salı Pazarı'nda Borusan'a ait olan ilerde yıkıp yeni medya müzesi yapmayı düşündükleri binanın iki katına yerleşmiş. Mekânı mükemmel dokunuşlarla yalın ,bir o kadar etkileyici hale getiren ikili ise Superpool isimli mimarlık şirketinin sahibi mimar karıkoca Selva Gürdoğan ve Gregers Tang Thomsen.

*

Selva Gürdoğan aynı zamanda İstanbul'daki Studio X'in direktörü. Hollanda ve New York'ta çalışmalar yapan ve 2006'da Türkiye'ye dönen Gürdoğan ve Thomsen ile yollarının nasıl kesiştiğini sorunca, Mark Wigley övgü dolu cümleler kuruyor: 'Benim pozisyonumdaysanız ve Superpool'u bilmiyorsanız, ahmaksınız!'

*

Borusan'ın hem bina hem de proje için destek verdiği Studio X'in ilk projelerinden biri İstanbul'da yaygın olan Diyabet hastalığı ile şehrin ilişkisine dair araştırmalar, bir diğeri yürünebilirlik. İki yıldır Türkiye'de bululan Columbia Global Araştırma Merkezi'nin direktörü İpek Cem Taha ile koordineli çalışacağını öğrendiğim Studio X, şehir laboratuvarı olarak çalışacak.

*

Mark Wigley şehir konusuna kafa yoran bir isim: "İstanbul'da karşılaştığımız sorunlar her yerde var. Trafik berbat. Çünkü çok başarılı bir şehir, trafik sıkışıyor. İnsanları sürekli kendine çekiyor. Demek ki İstanbul'un fikriyle ilgili imajı gerçeğinden daha güçlü. İnsanoğlunun ürettiği en güzel şey şehir. Cömert. Sizin gibi olmayan insanlarla paylaşmayı sağlıyor' diyor ve şehrin en büyük laboratuvar olduğunu, üniversitelerden daha deneysel olduğunu söylüyor.

*

Wigley'e göre Studio X'in gelecekte üniversitelerin neye benzediğini gösteren bir örnek. Şehrin içinde bir şehir laboratuvarı. "Geleceğin şehrinde kimin nerden geldiği önemli değil, kaç yaşında olduğunuz da. Önemli olan fikriniz" diyor.

*

Şehir konusuna çok farklı bir açıdan çözüm odaklı yaklaşan ve kapısını tüm sivil toplum kuruluşlarına, yerel yönetime, üniversitelere ve şirketlere açan Studio X'in İstanbul şehrinin sağlıklı büyümesine ve gelişmesine yardımcı olmasını dileyelim.

10 Kasım 2016, 12:06

HER AİLE BİR HOLDİNG HER İNSAN BİR ŞİRKETTİR

============================================ Yirmi birinci yüzyıl, özel, kamu ve gönüllü kuruluşlarıyla bir şirketler yüzyılıdır. İster kar amaçlı olsun, isterse kar amaçsız olsun, bütün ülkelerin, ekonomik, siyasal ve kültürel güçlerin kaynağında şirketler gibi örgütlenmiş kurum ve kuruluşlar vardır. Bu yüzden, bütün dünyada tartışılan sorunların başında: Şirketlerin, yönetimi, denetimi, kurumsal, kamusal ve kültürel sorumlulukları gelmektedir. Şirketlerin özel bilançoları yanında, çevreye etkilerini gösteren, toplumsal bilançolar da hazırlamaları istenmektedir.

*

Şirketler yüzyılında, ömrünü kurum ve kuruluşlara danışmanlığa adayan ve yönetimi bir bilime döndüren Peter Drucker'ın vurguladığı gibi: “Her insan bir şirkettir. Etkin olmak yöneticinin işidir.” Şirketlerin yol açtıkları, olumlu ve olumsuz dışsal etkilerden, bütün insanlar sorumludur. Herkes ürettiği bilgi, ürün ve hizmetlerle, kişisel ve kurumsal şirketine değer kazandırmak zorundadır. Dünyanın her yerinde, bütün şirketlerin toplumsal katkısı, dünyadan aldıkları girdilerle dünyaya verdikleri çıktılar karşılaştırılarak hesaplanır.

*

Sosyal ve teknik bilimlerdeki gelişmelerle, bütün dünyada bilinen işletme ve yönetim fonksiyonları, yeni açılımlar ve yeni boyutlar kazandı. Şirketler dünyasında “benim şirketim benim, senin şirketin senin” diyen “Ben AŞ”ler ve “Sen AŞ”ler olduğu gibi, “benim şirketim senin şirketin yok, bizim şirketimiz var” diyen “Biz AŞ”ler de vardır. Paylaşmasını bilen şirketler, dünyanın ortak kültür ve ekonomi havuzuna aldıkları sudan daha fazlasını taşırlar. Paylaşmasını bilmeyen şirketlerse kaynak israfına yol açarlar.

*

Çok okunan “Mükemmeli Arayış” kitabının yazarı Tom Peters, bir “çalışan”dan bir “marka”ya, bir “insan”dan bir “şirket”e dönüşmenin, en az “elli” yolunu ayrıntılı olarak anlatır. “Şirket insan”ların önem kazandığı bir yüzyılda, her insan kendisini bir şirkete dönüştürecek, bir işin rüyasını görür. Her rüya gören insan, bir İhsan Doğramacı olmaz. Ancak bir İhsan Doğramacı olacak insan, rüya gören insanlar arasından çıkar. Dünyanın her yerinde, rüyası olan insan bir şirket olmasını bilir. Rüyası olanın şirketi olur. Her insan bir rüyadır.

*

Katılıma ve paylaşmaya dayanan şirketler için iyi olan, Türkiye için iyidir, dünya için iyidir. “Üretentüketici” ve “tüketenüretici”lerin şirketleri, “vikipedi” gibi, dünyanın ekonomik yapısında olduğu kadar kültürel dokusunda da köklü dönüşümlere yol açar. Onlar yalın yönetimleri, yalın üretimleri, yalın tüketimleriyle, doğrusal ekonomiden dairesel ekonomiye geçişe hız ve yoğunluk kazandırırlar. Tüketmeden önce üretmeye odaklanan şirketler, dünyanın ortak geleceğinin sigortasıdır.

*

Karşılık bağımlılıkla birlikte kültürel ve ekonomik etkileşimin doruk noktasına çıktığı şirketler dünyasında, “alışveriş” ekonomik zenginliğin ve kültürel derinliğin temelidir. Ülkelerin yeni güç kaynağı, doğal zenginlik değil, her insanı üreten bir şirkete dönüştüren kültürel zenginliktir. Yitirilen Cennet, tüketmeden üreten şirket insanların başları üstündedir.

*

Ülkelerin ekonomik zenginliği ve kültürel derinliği, tüketmeden üreten şirket insanlarla, yeni açılımlar kazanır.

*

Tüketmeden üretenlerin çoğunluk olduğu bir dünyada işsizlik, savurganlık, yoksulluk ve yolsuzluk olmaz.

*

Doğrusal ekonominin “ekonomik insan”ı gitti, dairesel ekonominin “sorumlu insan”ı geldi.

*

Şirket insan olmak sorumluluk sahibi insan olmaktır.

*

Her insan tükettiklerinden sorumludur.

*

Gereksiz tüketim cinayettir.

10 Kasım 2016, 13:37

GÖÇMEDİ KERVAN KALINMADI DAĞLAR BAŞINDA

=========================================== DOĞULAN ŞEHİR DEĞİL DOYULAN ŞEHİR ÖNEMLİDİR Toplumların canlılıkları, coğrafyadan coğrafyaya göç etmesini bilen, bir kervan gibi olmalarından kaynaklanır. Mehmet Kaplan''ın vurguladığı gibi: “Coğrafya sadece iskan ve istihsal şartlarını tayin etmekle kalmaz, sabit iklim şartları dolayısıyle milletlerin fizyolojileri ve psikolojileri üzerinde de tesir eder.” Ülkelerin kültürel dokuları ve ekonomik yapıları, coğrafyalarından beslenir.

*

Coğrafyaları zengin olmayan ülkelerin kültürleri gibi, ekonomileri de zengin olmaz. Coğrafyalarının zenginlikleri, ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel hayatlarınn bütün boyutlarına yansır. Türklerin uzun ömürlü, büyük devletler kurmalarının kaynağında gönülleri kadar coğrafyalarının da büyük olması vardır. Türkler dünyada ülkeden ülkeye göç eden bir kervana benzerler.

*

Türkler geçen yüzyılın başlarında çekildikleri Avrupa''ya, aynı yüzyılın ikinci yarısında göç ettiler. Geçen yüzyıllarda gönül güçleriyle gittikleri coğrafyalara, Yirminci yüzyılda Türkler kol güçleriyle gittiler. Anadolu coğrafyasında yoğrulan Türkler, üretim gücü küçük Türkiye''den üretim gücü büyük Almanya''ya göç ederek, hem birinci, hem de ikinci vatanlarının, ekonomileriyle birlikte kültürlerine de yeni boyutlar kazandırdılar.

*

Göçün ellinci yılında, hiç kimse, Almanya''daki Türklerin Almanlaşmasını, Almanların da Türkleşmesi istemiyor. “Milletlerin aynı düşünmesini istemek söz konusu olamaz, onlar yeter ki, birbirinden haberdar olsunlar, birbirlerini anlasınlar ve birbirlerini karşılıklı sevmeseler, birbirlerine toleranslı olmayı öğrensinler” diyen, Goethe''ye, herkesin kulak vermesi bekleniyor. Çünkü, göçe kapalı toplumlar, üretim güçlerini yitirirler.

*

Düzleşen dünyanın kültür taşıyıcıları, bilimsel gelişme ve teknolojik yenilik öncüleri, kale toplumlarıl değil, kervan toplumlarıdır. Dünyanın düzleşmesine hız ve yoğunluk kazandıracak olanlar, kapalı kale ülkelerinden önce açık kervan ülkeleridir. Ülke içindeki dönüşüm hızlarının, başka ülkelerdeki dönüşüm hızlarının gerisinde kalan devletlerin, düz dünyadaki gelişmelerin, lokomotifi olması mümkün değildir.

*

Köln''de yoğunlaşan Almanya''daki Türkiye ile Antalya''da yoğunlaşan Türkiye''deki Almanya arasında güzel olma ve güzelliği aramadaki iletişim ve etkileşim, yirmibirinci yüzyılın göç kültürüne yeni boyutlar kazandıracaktır.

*

Düz dünyanın insanları için, doğdukları ülkeler kadar doydukları ülkeler de önemlidir. Pakistanlıların ikinci vatanları İngiltere, Cezayirlilerin ikinci vatanları Fransa, Türklerin ikinci vatanları da Almanya''dır.

*

Zenginliklerin paylaşıldığı ikinci vatanlar, yoksullukların paylaşıldığı birinci vatanlardan geri kalmazlar.

*

Bütün insanlığın ana vatanı atalarının yitirdiği Cennet''tir.

*

Yitik Cennet kervanın Kızıl Elma''sıdır.

10 Kasım 2016, 13:48

TRUMP SAVAŞ AMERİKA'SINI KORKU AMERİKA'SINA ÇEVİRECEK

==================================================== İngiltere'nin öncülüğünde Batı dünyası, Asya ve Afrika'nın zengin hammadde kaynaklarına el koyarak, dünya tarihinde benzeri olmayan bir bolluğa kavuştu. Batı'nın bilgi toplumları zenginliğin doruk noktasına ulaştılar. Batılı insan metafizik alanda ciddi bir yoksulluk çekse de, fizik alanda büyük bir varlık içinde yüzüyor.

*

Batılı insanın istediği önünde, istemediği de ardında. O dünyada herkesin gözünü kamaştıran endüstriyel ürünlerle donatılmış durumda. Ancak Batılı korkuyor. Batı tam bir korku ülkesi oldu. Sözkonusu korku, Camus, Faulkner ya da Malraux'nun sözünü ettiği türden bir korku değil. Batı, dünyada ulaştığı zenginliği tırpanlayacak, her kıpırdanıştan dehşete kapılıyor.

*

New York'ta "11 Eylül 2001" İkiz Kuleler'e yapılan saldırıdan sonra Batı'nın korkusu üstsel bir biçimde arttı. Bütün Batı dünyası korkuyla doldu. Amerika, İngiltere ya da Almanya'da bir nükleer enerji santralına yapılabilecek sabotaj Washington, Londra ya da Berlin'i büyük bir harabeye dönüştürebilir.

*

Amerikalılar'ın İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki'ye attıkları atom bombası, iki Japon şehrini neredeyse haritadan silmişti. Amerika ya da Avrupa'daki bir nükleer enerji santraline yapılabilecek intihar saldırısı da büyük Batı kentlerini toz ve duman bulutuna çevirebilir.

*

Batı dünyası İspanya'nın Latin Amerika'nın altınları üzerine kurduğu zenginlik gibi, başka toplumların kaynaklarıyla büyütülen zenginliğin ne denli zayıf temellere dayandığını görmenin dehşetini yaşıyor. İyiliğin ve kötülüğün Allah'tan geldiğine inanmayan Batı insanı, kusuru güvenlik önlemlerindeki eksiklikte görmenin cinnetini yaşıyor. Avrupalılar Asya ve Afrika'nın hammadde kaynaklarını ucuza kapatabilmek için, soğuk ya da sıcak her savaşa başvurmaktan çekinmediler. Çünkü sözkonusu hammadde kaynaklarının Batı'ya akmasında ortaya çıkabilecek bir darboğaz "bolluk" ekonomilerinin rüyalarını karabasana çevirebilirdi. Ancak şimdi daha tehlikeli bir düşmanla karşı karşıya geldiler: Etkileri öngörülemeyen intihar saldırıları.

*

Kim ne derse desin, terör dinin değil, şiddet ve dayatmanın bir türevidir. Köşeye sıkıştırılmış, kendisine hiçbir çıkış yolu bırakılmayan bir kedi ölümü göze alarak, kendisini çaresiz bırakan insana saldırır. Filistin'de çaresiz insanlar nasıl saldırganlaşıyorlarsa, İrlanda'da, İspanya'da ve Korsika'da da dayatmadan bunalan insanlar da aynı şekilde saldırganlaşıyorlar.

*

İntihar eylemcileri Dostoyevski'nin kahramanları gibi düşünüyor: "Allah yoksa insan özgürdür. Özgürlüğün doruk noktası da intihardır." İnanan bir insan için, intihar hiç düşünülemeyeceği gibi, suçsuz bir insanı da öldürmek akıldan bile geçirilemez. Bu yüzden, inanmayan biri için intihar gibi, cinayet de en doğal eylemdir.

*

Korkuyu yenmenin yolu, iyiliğin olduğu kadar kötülüğün de Allah'tan geldiğine inanmaktır. Allah'ın verdiği canı O'ndan başka kimse alamaz. Elbette hem bireysel, hem de toplumsal düzeyde, güvenlik tedbirleri alınmalıdır. Ancak, tedbirin takdiri bozmadığı da gözden kaçırılmamalıdır. Aksi halde korku Batı'da olduğu gibi, paranoyaya dönüşür.

*

Çifte standardın olduğu bir toplumda korku ve saldırganlığın önüne geçilmez.

*

Trump'ın seçilmesi Amerika'yı Suriyelileştirecektir.

*

Korkutanları korkutulanlar korkuturlar.

*

İşgal edenler işgal edilirler.

11 Kasım 2016, 22:10

DÜNYADA DEMOKRASİNİN EN BÜYÜK DÜŞMANI AMERİKA'DIR

Bu yazı daha önce 17.09.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

==================================================== İslam dünyasının olduğu kadar Batı dünyasının da, geçen yüzyıllarda döşenmiş mayınlardan arındırılmasında, demokratik yönetimlerin hayati bir önemi vardır. Hristiyan ülkelerde olduğu gibi, Müslüman ülkelerde de, katılımcı demokrasi kültürünü zenginleştirmek ve yeni boyutlar kazandırmak, Veysel’in deyişiyle: Gece ve gündüz gidilmesi gereken, uzun ve ince bir yoldur. İslam dünyasında doğmakta olan demokrasi hareketleri desteklenmezse, Batı dünyası kandan elbiseler giyer.

*

Demokrasinin patentinin kendisinde olduğunu iddia eden, demokrasi misyoneri Amerika, Müslüman ülkelerdeki demokratik yönetimlerin, her zaman karşısında yer aldı. Filistin’de özgür ve adil seçimlerle iktidara gelen Hamas desteklenmediği gibi, dünya kamuoyuna “terörist” ilan edilerek, eli ve kolu bağlandı. Orta Doğu’da Amerika “Tamamen özgür bir seçime güvenmiyor ve bundan kaygı duyuyorum, çünkü dini partiler çok önemli bir üstünlüğe sahipler” diyen, Bernard Lewis gibi düşünüyor ve İhvan'ı durdurmak için, herşeyi mübah görüyor. Amerika Müslüman ülkelerdeki demokrasi düşmanlığı, Arap dünyasında İslam düşmanlığına dönüştü. Batı’da İslam düşmanlığı, demokrasi düşmanlığını, demokrasi düşmanlığı İslam düşmanlığını doğurdu. Amerika, İngiltere ve Fransa’yı peşine takarak, Türkiye başta olmak üzere Cezayir’den Pakistan’a bütün darbeleri destekledi. Seçilmiş Başbakanların idam edilmesine, İslam’dan korkan “Endişeli Batı” adına onaylamakta hiç tereddüt etmedi.

*

Amerika’nın demokrasi düşmanlığı, Arap dünyasında esen güçlü demokratik yönetim rüzgarları sırasında da kendini gösterdi. Mısır’da demokratik yönetim yörüngesinden çıkarıldı. Suriye’de çok partili yönetim yönetime geçme istekleri, kanlı ve yıkıcı bir iç savaşa dönüştü. Demokrasi misyonerliği adına Irak’ı işgal eden Amerika, .ütün bölgeyi Filistinleştirdi. Libya’da demokratik yönetim Cezayir’de olduğu gibi, evinde öldürüldü. Yalnız Tunus’ta, Demokrasi rüzgarı esmeye devam ediyor.

*

İslam dünyası, çifte standartlı Batı dünyasının önüne çıkardığı bütün engelleri bir bir aşarak, kendi demokrasisini kendisi inşa etmek zorundadır. Endonezya’dan Fas’a İslam dünyası, çok boyutlu bir Demokrasi sınavından geçiyor. Müslüman ülkeler, ya çok güçlü ve çok köklü olan istişare geleneklerinden yola çıkarak, Batı’nın seküler kültürünün üstünde yeni bir demokrasi dili oluşturacaklar, ya da değişik isimler altında devam eden, iktidar savaşlarında, kan dökmeye devam edecekler.

*

İslam dünyasında, demokrasinin bütün kurum ve kurallarının sağlıklı bir altyapısının olması, toplumun bütün kesimlerince kabul görmesi için, gerekli tarihsel, kuramsal ve yönetimsel araştırmalar yapılmasına yetmedi.

*

Tarihin her döneminde yönetimlerin başarış, küresel hukuk ilkelerine ve dünya ölçeğinde geçerli etik değerlere, bağlılık ve saygıdan kaynaklanır.

*

“Batı dünyası için kötü olan, İslam dünyası için iyidir,” diyen Amerika, Ortadoğu’da cam ürünleri satan bir mağazaya giren bir boğa gibi, her şeyi kırdı döktü.

*

Demokrasilerin en büyük düşmanı, demokrasi misyoneri Amerika’dır.

*

Amerika ve Avrupa dünyanın “Demokrasi Deli Dumrulları” dır.

*

Avrupa önceki Amerika’dır.Amerika sonraki Avrupa’dır.

*

Amerika ve Avrupa kendine demokrattır.

11 Kasım 2016, 23:16

DÜNYA YENİ BİR HİLAL HAÇ HESAPLAŞMASI DÖNEMİNE GİRDİ

=================================================== Devletler gelir geçer, ancak İslam gelip geçmez ölümsüzdür. Türkiye'de, Batılılara el açma dönemi, kim ne derse desin kesinlikle kapandı. Yeni bir dönem başladı. Yeni dönemin belirleyici özelliği kendi kimliğini inkar değil, tam tersine kendi kimliğine, dört elle sarılma dönemidir.

*

Haklının değil de, üretim imkanlarını elinde tutanların güçlü kabul edildiği Batı dünyasında, yeni dengeler oluşuyor. Sovyet İmparatorluğu'nun dağılmasıyla yirminci yüzyılın "Roma İmparatorluğu" olan Amerika bütün dünyayı Iraklaştırmak için elinden geleni yapıyor.

*

Müslümanların tarihi, Hıristiyanların kurdukları Roma İmparatorluklarıyla her alanda, kıran kırana devam etmiş savaşlarla doludur. Bu yüzden,Müslümanların ve Türklerin tarihi, Haçlılarla hesaplaşma tarihidir. Bu hesaplaşma de bütün şiddetiyle devam etmektedir.

*

Müslümanların Hıristiyanlarla ilk karşılaşmaları Dört Halife döneminde oldu. Emeviler ve Abbasiler döneminde Müslümanlar, Suriye. Mısır, Kuzey Afrika ve İspanya'yı ele geçirerek, Fransa'nın içlerine kadar uzandılar. Müslümanlara karşı papalığın öncülüğünde "Haçlı Seferleri" içinde birleşen Avrupalıların savaşı yüzyıllarca sürdü.

*

Hıristiyanlar yedi yüzyıl sonra da olsa Avrupa'dan Müslümanları uzaklaştırarak İspanya ve Sicilya'yı yeniden ele geçirdiler. Müslümanların İspanya ve Sicilya'daki eşsiz zenginlikleriyle, Ortaçağ'ın karanlıklarından sıyrılan Hıristiyanlar, Müslümanları Kuzey Afrika'dan da silmeye çalışırken, karşılarına Osmanlılar çıktı.

*

Osmanlılar iki yüzyıl içinde, Asya, Afrika ve Avrupa'nın önemli bir bölümüne sahip olarak, yüzyıllar boyu Akdeniz Ticaretin! kontrol altında tutmayı başardılar. Türkler yüzyıllarca, bütün Akdeniz çevresindeki ülkeleri, Osmanlı Devleti içinde birleştirdiler.

*

On beş, on altı ve on yedinci yüzyıllar içinde, Roma'nın söz sahibi olduğu bütün ülkeler Osmanlı Devleti'nin yönetimine geçti. Osmanlılarda kılıcını İslam için kullanan insanın bilinci, kılıçtan daha keskin olduğu için, kurdukları devlet yirminci yüzyılın başına kadar devam etti. Osmanlıların tarih sahnesinden çekilmesiyle, ortaya on beş yeni devlet çıktı.

*

Arapların İspanya'dan, Osmanlıların Balkanlar'dan ve Kuzey Türkleri'nin Rusya'dan Avrupa'ya akınları birbirleriyle, Viyana, Paris ya da Moskova'da buluşabilseydi, Hıristiyanlık varlığını, belki Amerika'da bile sürdüremeyecekti. Haçlı orduları adı altında birleşen Hıristiyanlar, Arapları Kuzey Afrika'ya, Osmanlıları, Anadolu'ya, Kuzey Türklerini de Orta Asya'ya çekilmeye zorladılar.

*

Hıristiyanların yoğun saldırıları karşısında geri çekilen Müslümanlar, Avrupa'dan bütünüyle çekilip, gitmediler. Avrupa'da kalan Müslümanlar, Haçlı fırtınası karşısında eğildiler ama köklerinden de kopmadılar.

*

Hıristiyanların Balkanlar ve Kafkaslardaki saldırılarıyla, söz konusu hesaplaşma, günümüzde de bütün yoğunluğuyla devam ediyor. Ve Kıyamet'e kadar da devam edecektir. Çünkü, yüzyıllar içinden bakıldığı zaman, tarihin iki dünya arasında devam eden bir hesaplaşma olduğu görülür.

*

Hilal ile Haç'ın hesaplaşma tarihinin önemli doruk noktalarından birinin arefesindeyiz. Her ne kadar Fukuyama, "Liberal Demokrasi" ve "Pazar Ekonomisi"nin insanlığın düşünce gelişmesi içinde ulaşılabilecek son nokta olduğunu ileri sürüyorsa da, ahlaki ölçü ve değerlerden arındırılmış, içi boş seküler bir dış çerçevenin oluşturduğu, tablonun uzun ömürlü olmasını beklemek mümkün değildir.

*

Liberal demokrasi ve pazar ekonomisinin oluşturduğu toplum tablosunda, dış çerçeveyi oluşturan kuralların iyi belirlenmesi, tablonun sağlıklı olduğunu göstermez. Seküler, dünyacı, aklın dışında bir kaynak kabul etmeyen Batı'da, aslında tarihin sonu gelmiyor, tam tersine, Batılılar için,tarih yeni başlıyor.

*

Marx'ın dediği gibi insanların afyonu "din" değil, "dünya" oldu. Ve dünyayı bütün kaynaklarıyla ele geçirerek, fazlasını almaya kalkan Batılılar, farkında olmadan da dünyayı topyekün ölüme sürükleyebilecek bir konuma geldiler. Batının elindeki nükleer silahlar, dünyayı bin defa yok edecek güce ulaştı. Bir kıvılcım bütün dünyayı ateşe verebilir.

*

Kutsal değerlerden arındırılan, Liberal demokrasi ve Pazar Ekonomisinin dış çerçevesini çizdiği tablonun, içini, dinin dışında hiçbir ideolojinin doldurması mümkün değildir. Çünkü demokrasi ve pazar ekonomisi, ülkede yönetimin, pazarda da fiyatların belirlenmesinde kullanılan yöntemler yığınıdır. Bu yöntemlerin değer üretmesi söz konusu değildir.

*

Demokratik ve ekonomik yöntemler yalnızca Batılıların geliştirdiği teknikler değildir. Bu yöntemlerin sağlıklı olarak uygulanabilmesi için, aklı hem başında hem de gönlünde bilgin ve bilgelere ihtiyaç vardır. Nietzsche'nin dediği gibi, "Tanrı" değil, "ruh" öldü.

*

Müslümanlar ve bütün insanlık için "Tarihin sonu" Son Peygamberle geldi. Biz bu yüzden, insanlığa yeni bir ölçü, yeni bir değer değil, yalnızca inanmış insan lazımdır. Kur'an'da "inanıyorsanız güçlüsünüz" deniliyor,Allah sözünden dönmez.

*

Şam'da,Halep'te,'taş üstünde taş kalmasa da, İslam Kıyamet'e kadar, ışığını saçmaya devam edecektir. O'nun koruyucusu Allah'tır. Bugün Halep yıkılır, yarın Paris'te yeni bir Paris, Berlin'de yeni bir Berlin kurulur.

*

Amerika ve Avrupa ilk "Roma" imparatorluğuna benzemektedir. Nasıl Roma bir iç ya da dış saldırıyla yıkılmadıysa, Avrupa ve Amerika'da bir savaş sonucu yıkılmayacaktır. Onlar aynen birinci "Roma"da olduğu gibi bir "ahlak" krizi sonunda yok olup gideceklerdir.

*

Tarihe bakıldığında her peygamberden önce bir ahlak krizinin yaşandığı görülür.Seküler Batı dünyasında yoğun bir ahlak krizi yaşanmaktadır. Ve İslam'dan önce bir ahlak krizi gelir. Seküler kültür ölür, kutsal kültür ölmez.

*

Dün sosyalizmin cenaze töreni yapıldı. Bugün pozitivizmin cenaze töreni yapılıyor. Yarın liberalizmin cenaze töreni yapılacak. Sosyalizm, kapitalizm, komünizm ve liberalizm hiç yıkılmayacak sanılan "Roma İmparatorluğu" gibi yok olur gider.

*

Kim Allah'ın bildirdiği dışında doğru arıyorsa, bulduğunu sandığı doğru ile birlikte er ya da geç yok olmaya mahkumdur.

*

Kim Allah'ın bildirdiğine sarılıyor ve güveniyorsa, o mutlaka kurtulacaktır.

*

Allah'ın gücünün üzerinde güç yoktur. .

12 Kasım 2016, 10:38

Ateş çemberi içindeki bir akrep gibi,yok olmakla karşı karşıya olan dünyada

Ateş çemberi içindeki bir akrep gibi,yok olmakla karşı karşıya olan dünyada Amerika'dan Rusya'ya,Türkiye'den İran'a bütün ülkeler büyük savaşların peşinde değil,"büyük soruların peşinde koşmalıdır",diyen İstanbul "Tasarım Bienali"nin tasarımcı ve yöneticileri BEATRIZ COLOMINA & MARK WIGLEY bütün dünyaya soruyorlar:"BİZ İNSAN MIYIZ?" Her gün bütün insanlığın binlerce defa öldürüldüğü bir dünyada bu sorunun cevabını verecek insanlar bekleniyor

12 Kasım 2016, 16:57

"YÜRÜMEK + HİÇ DURMADAN + ÖDÜNSÜZ + NAMLUSUNDAN KURŞUN - HALA ÇIKAN - SİLAH SICAKLIĞINDA YÜRÜMEK" VE SAVAŞ DÜNYASINI BARIŞ DÜNYASINA ÇEVİRMEK İÇİN "DÜŞSEL

YÜRÜŞLER" YAPAN NURİ PAKDİL İLE TELEFONDA SELAMLAŞMA

12 Kasım 2016, 17:16

YENİ YÜZYILDA DÜNYA BİR ÜLKEDİR HER ÜLKE BİR DÜNYADIR

==================================================== İyi bilinen küre dünya gitti. İyi bilinmeyen kare dünya geldi. Kare dünya bir ülkedir, bir ülke her ülkedir. Kare dünyada zaman, mekan ve teknoloji farkı kalktı. Artık dünyada birbirine uzak ülke yok. Bir ülke kurum ve kuruluşlarıyla, her ülkede olmazsa, kare dünyada kendine kalıcı bir konum elde edemez. Bir ülkede olmak için, her ülkede olmak gerekir. Bir ülkeyi her ülkeye, dünya değeri olan, ekonomik ve kültürel kurum ve kuruluşları taşır.

*

Yirminci yüzyılın başında kurulan Harvard Business School, Yönetim ve İşletme Bilimlerinin Harb Akademisi ve en önemli, kültür taşıyıcısı kuruluşların başında gelir. Kare dünyanın bütün kurum ve kuruluşları, HBS''u izlerler. Harvard Business Review, HBS''un kuramsal ve uygulamaya dönük, öncü çalışmaların yer aldığı, yılda on sayı yayınlanan yarı akademik dergisidir. Dünyada onu aşkın dilde okuyucularına ulaşan derginin, dilleri arasına Türkçe de katıldı. Kasım sayısında, benim ''Küre Dünyanın Kare Dünyaya Dönüşmesi ve Yeni Vizyon Arayışları'' başlıklı bir yazım var.

*

Peter Drucker''dan Gary Hamel''e, yönetim bilimleri çevresinden ustaların, çalışmalarına önem veren HBR, dünyayı kareleştiren odakların önde gelenlerindendir. İlk defa Harvard Üniversitesi''nde düzenlenen MBA eğitimleri, bütün dünya üniversitelerinin, vazgeçilmez yönetim ve işletme yüksek lisans programları haline geldiler. Artık dünyanın hiçbir yerinde, MBA programlarının olmadığı İİBF''si ve HBR dergisinin girmediği üniversite yok.

*

Dünyanın kareleşmesi ve üzerindeki örtülerin kaldırılması, sanayileşmeden daha önemli ve daha etkili değişmelere yol açan, bir ekonomik ve kültürel dönüşümdür. Kare dünya bırakın babaları, büyük kardeşlerin, küçük kardeşleri tanımakta zorluk çektikleri bir dünyadır. Hiyerarşi ve bürokrasinin sıfırlandığı, kurum ve kuruluşlar, her gün yeniden doğuyorlar. Ürün, hizmet ve bilgi üretimine yeni boyutlar kazandırmak için, işletmeler verimliliğin peşinden, olimpiyat rekorları kılan atletler gibi koşmaktadırlar.

*

Küre dünyanın deniz gemilerinin kaptanları, Amerika gibi, dünyada yeni kıtalar buldular. Kare dünyanın uzay gemilerinin astronotları da dünya gibi, evrende yeni gezegenler bulacaklar. Küre dünya kıtaların dünyası oldu. Kare dünya ise, gezegenlerin dünyası olacak. Kare dünyanın bütün ülkelere dağılan tedarikçi, ortak, çalışan ve müşteri ağları, küre dünyayı yeniden yapılandıracaklar. Yeni kaldıraç, savurganlıktan bütünüyle arındırılmış, mükemmel ötesi bir verimlilik ve yenilik yolculuğudur.

*

Kare dünyada coğrafya belirleyici olmaktan bütünüyle çıktı. Ülkelerin iç ve dış politikalarını coğrafyaları belirlemiyor. Çin Amerika''ya komşu oldu. Amerika''daki yabancı öğrencilerin başını Çinliler çekiyor. MBA programları ve HBR''nün Çincesi, Çin''de büyük ilgi görüyor.

*

Kare dünyanın yolları, küre dünyanın yollarından daha hızlı ve daha akışkandır. İpek Yollarının yerlerini havayolları, kervansarayların yerlerini de havaalanları aldı. Limanlar dünyanın sahillerine, havaalanları ise, dünyanın heryerine kurulur.

*

Küre dünyada herkesin bildiği sorunlara, kare dünyada kimsenin bilmediği çözümler aranır.

*

Küre dünyada bir akıldan yararlanılırsa, kare dünyada bin akıldan yararlanılır.

*

Kare dünya, eksiksiz bir takım oyunudur.

*

Kare dünyada herkes herkese bağımlıdır.

13 Kasım 2016, 18:44

BATI'NIN SEKÜLER HAÇLI SEFERLERİ

================================== Bütün ülkelerde insanlar, ele geçirdikleri zenginlikleri korumanın değil, ele geçiremedikleri zenginlikleri yakalamanın peşinden koşarlar. Batı dünyasındaki teknolojik gelişmelerle, Batılı seküler insanın açgözlülüğü katlanarak arttı. Seküler kültürün yol açtığı sarhoşlukla, Batı dünyasında, Peygamberlerden kaynaklanan kutsal kültürün, evrensel değerleri, hayatın bütün boyutlarından sökülüp atıldı.

*

Seküler kültürü dünyaya ihraç etmeye çalışan Amerika ve Avrupa ülkeleri, ifade özgürlüğü adı altında, başta İslam Peygamberi olmak üzere, bütün peygamberlere saygısızlıkta birbirlireyile yarışıyorlar. Batı dünyası, İslam dünyasına karşı seküler haçlı seferlerini başlattı. Yirminci yüzyılın ekonomik emperyalizminin yerine, Yirmibirinci yüzyılda sekülerizm emperyalizmi geçti.

*

Batı dünyasının Hristiyanlığın misyonerliğini bırakıp, sekülerizmin misyonerliğine soyunması, bütün dünyada coşkuyla karşılanan İslam dünyasının 'demokrasi baharı'nı, 'demokrasi kışı'na çevirdi. Batı dünyası, Doğu dünyasına yalnızca sekülerizm ihraç etmeyi değil, demokrasi etmeyi de bırakmalıdır. Türkiye gibi, her İslam ülkesi, kendi demokrasisini, kendi kültürüyle inşa edecek, tarihi birikime sahiptir.

*

Devletlerden daha çok kültürlerin savaştığı düz dünyada, ülkelerin en büyük ve en önemli sermayeleri 'senin kültürün sana, benim kültürüm bana' demesini bilen, adil yönetimlerdir. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, adil ülkeler, 'kültürde zorlama yoktur' diyenlerin anavatanlarıdır. Artık her ülke, kapılarını başka kültürlere açmak zorundadır. Hiçbir ülke, başka bir ülkenin kültürünü küçümseyemez.

*

Kültürlerin bir tarağın dişleri gibi, yan yana ve bir arada yaşadıkları bir dünya oluşuyor. Başta Amerika başkanı olmak üzere, her ülkenin başkanı, adil yönetimde ve kültüre saygıda, yüzyıllar öncesinden yaşayan Necaşi'yi yakalamaya çalışmalıdır. Yönetimde adalet, ulusal değil, uluslararası bir sorundur. Hangi kültürden gelirse gelsin, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, her seçmen seçme sorumluluğu taşır, kararı dünyayı etkiler.

*

Tarihin her döneminde, ülkelerin gücü, adil yönetimlerinden, erdemli devletlerinden, sorgulayıcı yönetilenlerinden kaynaklanmıştır. Adalette dünyayla yarışan ülkeler, adil yönetimde, bütün ülkelerin ana ve değişmez örneği olurlar.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, adalette yarışmanın olmadığı ülkelerde, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, hiçbir gelişme olmaz.

*

Adil yönetim seküler kültürden değil, kutsal kültürden beslenir.

*

Adaletin gücü kutsal kültürden kaynaklanır.

*

Kutsal kültürün kestiği parmak acımaz.

13 Kasım 2016, 19:11

SAVAŞ VE NEFRET ÇAĞINDAN BARIŞ VE SEVGİ ÇAĞINA

=============================================== İnsanların birbirlerini sevdikleri ve birbirleri tarafından sevildikleri sevgi toplumunda, bütün boyutlarıyla hayat, ömür boyu süren, uzun soluklu bir yarıştır. Kültürel, siyasal ve ekonomik hayatın canlılığı, sevgiyi sevgiyle tartmaktan kaynaklanır. Sevgiden terazi tutulan bir toplumda, sevgi sevgiyle büyütülür. Sevginin sevgiyle, yeni boyutlar kazandığı bir toplumda, sevgi alınır, sevgi satılır.

*

Sevgi toplumunda hiçbir sevgi, daha derini hayal edilmeyecek kadar büyük değildir. Nefret çağında, sevgide sınır tanımayanlar, sınırsız sevginin kaynağı olurlar. Sevgi toplumunda insanlar, ulaşılmayacak sevgiyi hayal etmezler. Onlar ne hayal ediyorlarsa, hayal ettiklerine ulaşırlar. Çünkü, Albert Einstein'in vurguladığı gibi: 'Hayal gücü, bilgi gücünden daha önemlidir.' Hayal gücü, bilgi toplumlarında değil, sevgi toplumlarında zenginleşir.

*

Bilgi toplumu, insanları tabiatın sevgi dolu bağrından aldı, göklere savaş açarcasına uzanan, gökdelenlerin bağrına attı. İnsanlar tabiatın sınırsız zenginliklerinden uzaklaşarak, gökdelenlerin sınırlı dünyalarına kapandılar. Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün büyük kentlerde, insanlar tabiattan uzaklaştıkça, insanları bir arada tutan sevgiden de uzaklaştılar ve birbirlerine büyük ölçüde yabancılaştılar.

*

Bilgi toplumunun büyüttüğü, gökdelen ormanına dönüşen kentlerde, insanlar nereye giderlerse gitsinler, karşılarına dışarıya bütünüyle kapalı cam duvarlar çıkıyor. İnsanları birbirine yabancılaştıran bilgi toplumunda, sevginin yerini akıllı telefonlar aldı. Hayatın hangi alanında çalışırsa çalışsın, insanların yüzleri artık telefon ekranlarında görülüyor. Ekranlı telefonlar, küçülen aileleri iyice küçülttüler.

*

Bilgi toplumunda akıl gözüyle, sevgi toplumunda gönül gözüyle görülür. İnsanlar ne hayal ederlerse, onu görürler, onunla yaşarlar. Ancak akıl gözüyle, gönül gözüyle görülenler görülmez. Bunun için, Anadolu'nun bilgileri, 'Akıl hesap yaparken, göjnül güler' derler. Sevgi toplumun gücü, akıl gözünden önce, gönül gözüyle görülmesinden kaynaklanır. Gönül gözü, sevginin gözüdür.

*

Bilgi toplumu, insansız üretim peşinde koşarken, sevgi toplumu insanla üretim peşinde koşar. Bilgi toplumunda akıl alınır, akıl satılır. Sevgi toplumunda gönül alınır, gönül verilir. Sevginin gücünü bilenler, hem kendilerini, hem çevrelerini değiştirirler.

*

Sevgi toplumunda, insanlar hayatın dış yüzünü gördükleri kadar iç yüzünü de görürler. Bu yüzden, sevgiyle silahlanan sevgi toplumlarında, insanların hem akıl, hem gönül gözlerinin görme güçleri, ufuk ötesi açılımlar kazanır.

*

Sevgiyle yoğrulan toplumlarda, insanların dış dünyalarından önce iç dünyaları zenginleşir.

*

Gönül dünyalarını zenginleştiremeyenler, akıl dünyalarını, zenginleştiremezler.

*

Hayatın içn zenginliği dış zenginliğinden daha önemlidir.

*

İnsanın iç dünyası dış dünyasına yansır. 15 Paylaşım

13 Kasım 2016, 19:19

MALAZGİRT VE ÇANAKKALE İKİ ÖLÜM KALIM SAVAŞI

============================================= Türklerin tarih içinde Asya'dan Avrupa'ya yüzyıllarca süren yolculuğunda Anadolu'nun vazgeçilmez bir yeri vardır. Anadolu'nun Türklerin değişmez vatanı olmasında belirleyici olan şehir İstanbul'dur. İstanbul'un Osmanlılar tarafından alınmasıyla, Türklerin Avrupa'daki varlıkları süreklilik kazanmıştır. Malazgirt Anadolu'ya gelmenin savaşı ise, Çanakkale'de İstanbul'da kalmanın savaşıdır. Çanakkale savaşıyla Türklerin Asya ve Avrupa'daki varlıkları perçinlenmiştir. Çanakkale Savaşı'nın doksanıncı yıldönümünde yalnızca savaşın geçtiği alanlarda değil de, bütün Anadolu şehirlerinde düzenlenen kültür ve sanat programlarıyla anılması, Türkiye'de tarih ve coğrafyaya bakışını büyük ölçüde değiştiğini gösteriyor. Cumhuriyet tarihinde ilk defa Özal, Osmanlı sonrası Türkiye'nin temellerinin Çanakkale'de atıldığını anlatmak için, savaşa katılan ülkelerin yöneticilerini de davet ederek, savaşı bütün boyutlarıyla ele alan anma programları düzenlemişti.

*

Özal Çanakkale Savaşı'nın anılmasını ulusal alandan uluslararası alana taşıdı. Çanakkale'de Türk ordusu Alman subayların stratejik desteğiyle İngiliz, Fransız, Avustralya ve Yeni Zelanda ordularına karşı savaştı. Malazgirt savaşı Anadolu'nun kapılarını Türklere açtı. Çanakkale Savaşı da, Türkiye'nin kapılarını Avrupa ülkelerine bir daha açılmayacak bir biçimde kapadı. Çanakkale yeni Türkiye'nin olduğu gibi, yeni İngiltere, yeni Fransa ve yeni Almanya'nın da temellerinin atıldığı savaştır.

*

Özal'ın başlattığı uluslararası anma toplantıları devam ettirilerek, Çanakkale savaşları tek yanlı duygusal boyuttan, gerçek boyuta taşınarak, eski ve yeni Avrupa'da Müslümanların yerinin açıkça ortaya konulması gerekir. Avrupa toprakları Müslüman ve Hristiyan dünyanın kıran kırana hesaplaştığı büyük bir savaş alanı olmuştur. Doğu ve Batı hesaplaşmasında Çanakkale bir dönüm noktasıdır. Osmanlıların Balkanlar'dan çekilmesinden sonra Avrupalılar da Orta Doğu ve Kuzey Afrika'dan çekilmişlerdir.

*

Çanakkale'den sonra Avrupa ülkeleri Müslüman ülkelerle değil, kendi aralarında savaşmışlardır. Bugünkü Avrupa'nın temelleri de İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra atılmıştır. Son savaşta büyük bir yıkıma uğrayan Almanya, Fransa ve İngiltere Avrupa Birliği şemsiyesi altında biraraya gelerek, aralarındaki sorunları ordularla değil, görüşmelerle çözmenin yolunu açtılar. Türkiye ise, savaşların döneminin kapandığını Çanakkale'de gördü. Çanakkale Türk tarihinde orduların dönemini kapatmış, her alanda yeniden yapılanmanın temeli olmuştur.

*

Çanakkale Savaşı yalnızca Türkiye için değil, Avrupa devletleri için de, bir dönüm noktasıdır. Çanakkale Savaşı İngiliz donanması ile Rus donanmasının Marmara Denizi'nde buluşmasını önlemiştir. Osmanlı devleti küçülmüş, buna karşılık da İngiliz imparatorluğu dağılmış ve Çarlık Rusya'sı yıkılmıştır. Malazgirt'te savaşan ordu gibi, Çanakkale'deki ordu da, Türklerin tarihinde yeni bir dönem başlatmıştır.

*

Türk Milli Marşı'nın şairi Mehmet Akif Ersoy "Şu Boğaz Harbi nedir? /Var mı dünyada eşi? En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,/ Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya/ Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.../ Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer/ Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mehşer,/ Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,/ Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!/ Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk" diyerek, Çanakkale Savaşı'nı destanlaştırmıştır.

*

Çanakkale Savaşı'yla Anadolu insanı, hem karada, hem denizde güçlü Avrupa ülkelerinin ordularının üstesinden gelmesini bilmiştir. AB'ye tam üyelik sürecinde Türkiye'nin Avrupa ülkeleriyle ilişkilerinde yeni bir sayfa açılmaktadır. Yeni dönemde Anadolu insanı Avrupa'da üniformalı generalleriyle değil, üniformasız generalleriyle savaşacaktır. Onların başında da aydınlar gelir.

*

Shakespeare'siz İngiltere, Geothe'siz Almanya ve Rousseau'suz Fransa olmayacağı gibi, Yunus'suz da Türkiye olmaz.

*

Çanakkale'de güçler yer değiştirdi.

14 Kasım 2016, 09:52

GİRİŞİMCİ DOKTORASINI TEKNOPARKLARDA YAPAR

============================================= Başta üniversiteler olmak üzere, bütün kurum ve kuruluşların karşı karşıya olduğu ana sorun, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, verimliliğin artırılmasıdır. Üretim sürecinde, daha az girdi ile daha kısa zamanda, daha çok çıktı elde etme, bütün dünyada işletmelerin, en önemli ve en etkili sermayesi haline geldi. Bunun için, üniversite ile sanayi arasında köprü olan ve teoriyle pratiğin el ele verdiği, teknoparkların sayısı her ülkede hızla artmaktadır.

*

Yenilik ve verimlilik peşinde koşan teknoloji merkezleri denilince, bütün dünyada akla, ellili yılların başında Amerika'da etkili olmaya başlayan, Silikon Vadisi gelir. Bu köşede sık sık söz edildiği gibi, Vadi dünyada düşlerin gerçeğe dönüştüğü, yenilik ve teknoloji merkezidir. Dünyanın en önemli teknoparkı olan Vadi'nin buluşları, hangi alanda faaliyet gösterirse göstersin, bütün işletmelerde verimliliği, büyük ölçüde artırmışlardır.

*

Dünyada her ülke, Vadi'yi örnek alarak, üniversite ve sanayi bölgelerinde kurulacak teknoparkları, ekonomide verimliliği artırmanın, vazgeçilmez kuruluşları olarak görmektedir. Amerika, Japonya, İsveç, İngiltere ve Malezya gibi, ülkelerin teknoloji şirketlerinin başarıları, üniversitelerle sanayi kuruluşları arasında bir köprü olan teknoparklarından kaynaklanmaktadır. ***: Teknoparkların çalışmaları, genellikle sekiz alanda yoğunlaşır:

*

Üniversitelerde yapılan teorik araştırmaları pratik alana taşımada yardımcı olmak.

*

Değişik üretim konularında verimliliği artıracak çalışmalara öncülük yapmak.

*

Teknoloji şirketlerinin buluşlarına destek olmak ve onları dünya pazarlarına açmak.

*

Yeni kurulan işletmelerin, finansman, üretim, pazarlama ve insan kaynakları sorunlarına çözüm üretmek.

*

Üniversiteler ile sanayi bölgeleri arasında köprü olmak ve iş birliğini geliştirmek.

*

Sanayi kuruluşlarında yenilikci uygulamaların yolunu açmak ve özendirmek.

*

İşletmelerin öğrenen kuruluşlar olmaları için, üniversitelerle birlikte sürekli eğitim programları düzenlemek.

*

Ülkedeki işletmelere uluslarası pazarlarda rekabet üstünlüğü kazandırmak.

*

Sermaye yoğun olmaktan daha çok bilgi yoğun olan teknoloji şirketleri, bütün teknoparklarda ilk sıralarda yer almaktadırlar.

*

ODTÜ ve İTÜ'nün başarılı teknokentlerini, diğer üniversitelerin kuruluşları izlemektedir. Teknoparkların başarısı, sanayi ve üniversiteyle bütünleşmelerine bağlıdır. **** Bacon “bilgi güçtür” demişti. Einstein, “hayal gücü, bilgi gücünden daha önemlidir” demektedir.

*

Dünyadaki bütün teknoparkların beslendikleri en önemli kaynakları, hayal gücü, bilgi gücünü aşan, yenilik yapmada ve risk almada sınırları zorlayan girişimcileridir.

*

Türkiye'nin Michael Dell'leri teknoparklarda yetişeceklerdir. Her üniversitenin bir “Silikon Vadisi” olmalıdır.

15 Kasım 2016, 17:23

Amerika Yirmi birinci yüzyılın Roma İmparatorluğudur

Amerika Yirmi birinci yüzyılın Roma İmparatorluğudur. Neron Roma'yı yakmıştı.Trump da Washington'u yakacak. Dünya New York'u İstanbul'a dönüştürecek bir' İkinci Roma Fatih'i bekliyor.İstanbul hem Birinci hem de İkinci Roma'dır,Üçüncüsü olmayacaktır.

16 Kasım 2016, 13:13

GURURLANMA AVRUPALI RÖNESANS'IN ORTADOĞULU

============================================== Müslümanların İspanya ve Orta Asya’ya ulaşmalarıyla, büyük bir canlılık kazanan ekonomik, siyasal ve kültürel hayat, mezhep savaşlarıyla yakılıp yıkılan, Avrupa ülkelerine de yansıdı. Orta Asya’nın büyük bilginleri Hint ve Yunan kültürünü İslam kültürünün ışığında özümseyerek, fizikten kimyaya kadar sosyal, sağlık ve teknik bilimlerin her alanında, özgünlüğünü hiç yitirmeyen, eşsiz eserler ortaya koydular ve bilim dünyasının kutup yıldızları oldular.

*

Bilim tarihçisi Fuat Sezgin’in ayrıntılı olarak ortaya koyduğu gibi: Orta Çağ Müslümanları, kendilerinden önceki bilimleri geliştirdiler, yeni bilimler kurdular ve bugün Batı dünyasında geliştirilen pek çok bilimin de temellerini attılar. Günümüzde dünyanın bilimsel alandaki başarısı: Müslümanların öncülüklerini yaptıkları, temel eserlerini verdikleri bilimlerin geliştirilmesi, zenginleştirilmesi ve yeni boyutlar kazandırılmasına dayanır. Bilim, gelişme kesintisiz bir süreçtir.

*

İbn-i Sina, Biruni ve Farabi bilim dünyasının parlaklıklarını hiç yitirmeyen kutup yıldızlarıdır. Aynı dönemde Orta Asya’da yaşayan üç büyük bilgin ve düşünür, felsefe, tıp, astronomi ve matematik alanlarında verdikleri eserlerle, dünya bilim tarihinde kendilerine vazgeçilmez bir yer açtılar. Dünya düşünce tarihinde Farabi’nin adı, Aristo’dan önce anılır. Farabi Batı dünyasını aydınlatan, “Muallimi Sani” olarak ünlenen, ilk Türk ve Müslüman düşünürdür.

*

Aydın Sayılı ve Seyit Hüseyin Nasr’ın doktora hocası, Harvard’ın bilim tarihçisi George Sarton aşılmamış “Bilim Tarihi” kitabında bilimsel gelişmeleri, her biri elli yıl süren dönemlere ayırır ve her dönemi ismini veren, bir düşünürle açıklar. Dünya bilim tarihinde Yunanlı bilginler “450 ve 300” arasında üç dönem, Avrupalılar “1100 ve 1200” arasında iki dönem, Müslümanlar “750 ve 1100” ile “1200 ve 1350” yılları arasında beş ve üç dönemlik yer tutarlar. Dünyadaki bilimsel gelişmelerin lokomotifi Yunanlı bilginler değil, Müslüman bilginlerdir.

*

İslam’ın doğuşunun üzerinden bir yüzyıl bile geçmeden, Müslümanların Çin Denizi’nden Atlantik Okyanusu’na kadar uzanan mucizevi açılmaları olmasaydı, bilinen Avrupa başka bir Avrupa olacaktı. Yunanlı bilginlerin çalışmaları, çok dar bir coğrafyada kalırken, Müslüman bilginlerin çalışmaları, çok geniş bir coğrafyaya yayıldı. Ticaretin özendirildiği, üreten el olmanın erdem kabul edildiği, Müslüman toplumlardaki bilimsel canlılık, ekonomik ve sosyal yapıda da köklü dönüşümlere yol açtı.

*

Orta Çağ Müslümanlardan daha çok Hristiyanlar için karanlık çağdır. Orta Çağ’da Avrupa şehirleri yoksullukla boğuşurken, Şam, Bağdat, Kurtuba, Buhara ve Semerkant, her alanda altın dönemlerini yaşıyorlardı. “Roma gölü” olan Akdeniz, “Müslüman gölü”ne dönüştü.

*

Batı düşüncesinin temellerini Yunanlı bilginlerden önce Müslüman bilginler attı. Müslümanlar için “Muallimi Sani” olan Farabi, Hristiyanlar için “Muallimi Evvel”dir.

*

Avrupalılar Rönesans’larını Yunanlılardan değil, Müslümanlardan ödünç aldıklarıyla gerçekleştirdiler.

*

Avrupa Rönesans’ında İslam’ın payı Yunan, Roma ve Hristiyanlık'tan geri kalmaz.

*

Avrupa’da Rönesans adına ne varsa, hepsi İslam’dan borç alındı.

*

Önüne bak Avrupalı izlediğin öncü Asyalı.

16 Kasım 2016, 19:09

İSLAM DEMOKRASİYE KARŞI DEMOKRASİ DÜŞMANI DEĞİLDİR

===================================================== İnsanlık tarihinin her döneminde, dinler yönetim kültürlerinin temelini ve ana kaynağını oluşturmuşlardır. Köklü bir dini gelenekleri olmayan devlet yönetimleri, uzun ömürlü olmadıkları gibi, kalıcı da olamazlar. Dinleri toplumların afyonu olarak gören, Marxist devrimlerin, bütün kutsal değerleri, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın dışına sürmeye çalışmaları, bütün ülkelerde, büyük şiddet fırtınaları estirdi. Kuralları ve kurumlarıyla, kutsal değerlere toptan savaşçıldı.

*

Tanrı'yı öldüren devrimler, seküler kültürü kutsallaştırmakla kalmadılar, dünyanın her yerinde, liderlerini tanrılaştıran, faşist yönetimlerin ortaya çıkmasına yol açtılar. Liderlere tapılan yönetimlerde demokrasiler, dünyanın en kötü, en tehlikeli yönetim biçimleri olarak suçlandı. Bütün insanların içi boş insanlara eğilimli, açzgözlü, kıskanç, kinci varlıkları ileri sürüldü. İnsanların, iki seçenekle karşı karşıya kaldıklarında, hiç düşünmeden, hemen yanlışın yanında yer aldıklarına inanıldı.

*

Dünya tarihinde Yirminci Yüzyıl, “Devrimlere Karşı Devrimler Çağı” ya da “Birbirleriyle Savaşan Komünist ve Kapitalist İdeolojiler Çağı” oldu. Demokrasi, özgürlük, eşitlik, savaş ve barış konularına ilişkin, yeni yaklaşımlar, farklı açılımlar ve özgün yorumların büyük bir çoğunluğu, Yirminci Yüzyılda yapıldı. Çünkü düşünce ve yönetim tarihinde, tarihin akışını değiştiren en önemli teoriler, en çalkantılı dönemlerde ortaya çıkmıştır. Yirminci yüzyıl Hristiyan dünyasının en çalkantılı yüzyılı olmuştu. Yirmibirinci yüzyıl İslam dünyasının yeniden inşa edildiği yüzyıl olacaktır.

*

Dünyanın yeniden, seküler kültürün çorak verimsiz topraklarından, kutsal kültürün bereketli verimli topraklarına dönmesinde, İslam dünyası Doğu ile Batı arasında, gelip geçilen bir köprü değil, düzenlyeici bir merkez olmalıdır. Çünkü, İslam büyük dinlerin en sonunda gelmesine rağmen, en başında olanıdır. Kur'an, İncil'ler gibi bir Peygamberi, Tevrat gibi bir soyu değil, Ademoğullarının tamamını ela alır, bütün insanlık için, savaşa son veren barışın, engelerle dolu yol haritasını verir.

*

Büyük dinlerin farklı yanlarından daha çok ortak yanlarının, çok büyük önem kazandığı Yirmibirinci yüzyılda, bütün insanlığın, sarsılmaz inancıyla, “ateş” alanını “gül” bahçesine, “savaş” dünyasını “barış” dünyasına dönüştüren, İbrahim Peygamber'de buluşması, kucaklaşması, el ele vermesi gerekir. Marx dinleri, Nietzche Tanrı'yı öldürdü. Üç büyük dinin bağlıları, iyilikleri özendirerek, dünyayı Cennet'e yaklaştıracak, kötülükleri önleyerek de Cehennem'i dünyadan uzaklaştıracaklardır.

*

Üç kitaplı dinin önde gelen bilgin ve bilgelerinin, Yirmibirinci yüzyılda en büyük görevleri : Mermerdeki heykeli bulur gibi, kutsal kitaplardaki demokrasiyi bulmaktır. Çünkü kutsal kitaplar yeryüzünden gökyüzüne çekildi ve demokratik kültür can damarlarını yitirdi. Dinler demokrasilerin hayat kaynaklarıdır. Demokrasiler, dinlerle yaşar. Ancak dinden önce dindar olmak önemlidir.

*

Kutsal değerleri öldüren seküler kültür, demokratik kuralları yaşatamaz. Demokratik kurallar, din ile dünya arasına girmez. Demokrasi bir yönetim tekniğidir.

*

Din bilimlerin demokrasi yönetimlerin anasıdır.

*

Ülkeler demokrasilerine göre güçlenirler.

*

Demokrasinin sesi sağduyunun sesidir.

*

Demokratik toplum açık toplumdur.

*

Açık toplumda etiksizlik olmaz.

17 Kasım 2016, 19:46

EDEBİYAT KUDÜS İÇİN BİLİNİR.KUDÜS'SÜZ EDEBİYAT EDEBİYATSIZ KUDÜS OLMAZ.BATI DÜNYASINDA KUTSAL KÜLTÜR ADINA NE VARSA

HEPSİ HEPSİ KUDÜS'TEN ÖDÜNÇ ALINMIŞTIR: KUDÜS DEYİNCE AKLA KUDÜS'Ü GÖĞSÜNDE KURŞUN GİBİ TAŞIYAN NURİ PAKDİL AKLA GELİR. KUDÜS'TE SAVAŞ OLURSA DÜNYADA BARIŞ OLMAZ.

18 Kasım 2016, 10:33

NURİ PAKDİL KUDÜS'Ü GÖNLÜNDE KURŞUN GİBİ TAŞIR

================================================ Güneş altında dillendirilmemiş söz yoktur. İnsana iki göz, iki kulak, bir dil, görmesi, dinlemesi, gördüklerini, dinlediklerini, dillendirmesi, söze dökmesi için verilmiştir. Edebiyat hayatı görme, hayatı dinleme, hayatı dile dökme eylemidir. Edebiyatçı hayatta insanı, insanda hayatı görür. İnsana karşı hayat, hayata karşı insan, edebiyatla savunulur. Edebiyat hayatı yaşanır kılma ustalığıdır.

*

Nuri Pakdil’in yazdıklarında ve söyleşilerinde sürekli vurguladığı gibi, edebiyatçının görevi: “İnsana karşı insanı savunmaktır.” Edebiyatçı çağının savaşlarından, çağının cinayetlerinden sorumludur. Hayatın hiçbir alanında hiçbir kazanım, bir insanın hayatından daha değerli değildir. Bu yüzden, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun, her edebiyatçı, barış istemek, barışın peşinde koşmak zorundadır. Hayatı, barışla silahlananlar, yaşanır kılarlar.

*

Edebiyatların dilleri, insanların dilleridir. Edebiyatçıların sözleri insanların sözleridir. Bu bağlamda, eski edebiyatlar, yeni edebiyatlar yoktur, yeni diller, yeni sözler vardır. Her dönemin edebiyatları, kendilerinden önceki dönemlerin edebiyatlarının geçtikleri yollardan geçerler, insanları savunan özlerini koruyarak, insanların savunulmasına yeni boyutlar kazandırırlar. Çünkü tarihin bütün dönemlerinde, her “kent pusuda”dır, “avı insan”dır.

*

Nuri Pakdil, Rimbaud gibi, Necip Fazıl gibi, metafizik sancı çeken bir edebiyatçıdır. Sezai Karakoç gibi, Nuri Pakdil de, “metafizik gerilim” olmadan, metafizik verim olmayacağının bilincindedir. Metafizik kaygı taşımayanlar, metafizik boyut taşıyan eserler veremezler. Bunun için, Türk Edebiyatı’nın “Yedi Güzel Adam”ı, dünyada çatışmanın, Washington ile Moskova arasında değil, Kudüs ile Atina arasında olduğunu sürekli gündemde tuttular. Türkiye’nin geleceğini kapitalizm ve komünizmde değil, İslam’da aradılar.

*

Nuri Pakdil, hiç ödün vermeyen, kökten “devrimci” düşünce ve eylemleriyle, oyunu her zaman Kudüs’ten yana kullandı. “Gel / Anne ol / Çünkü anne / Bir çocuktan bir Kudüs yapar / Adam baba olunca / İçinde bir Kudüs canlanır / Yürü kardeşim / Ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin” diyerek, bütün insanlığı oyunu Kudüs’ten yana kullanmaya, dünyanın edebiyatçılarını hayatı savunmaya çağırır. Kudüs’e oy vermek, ekonomiden önce kültürün yanında olmaktır.

*

Dünyayı seküler dünyanın başkenti Atina değil, kutsal kültürün başkenti Kudüs değiştirir. Savaş dünyasını, barış dünyasına dönüştürmek için, insanların Atina’dan daha çok Kudüs ile barışmaları gerekir. Kudüs bütün insanlığı kucaklayan peygamberler ülkesidir. Dünya barışının en büyük güvencesi, edebiyatı iman için bilen, ufukları peygamberler olan, edebiyatçılardır. Atina’nın burçlarına Kudüs’ün bayrağını onlar çekecektir.

*

Kudüs barışı, yüzyıldan yüzyıla, toplumdan topluma, edebiyatın insanı dönüştüren, küresel diliyle taşınır. Edebiyat barış dünyasının kapısıdır.

*

Elinde kılıç taşıyan bir Mevlana, bir Shakespeare, bir Geothe yoktur.

*

Edebiyat ölümsüzlüğün arandığı sonu olmayan yolda olmaktır.

*

Edebiyatçı kıyısı olmayan denizde yolunu arayan kaptandır.

*

Hayat edebiyattır, edebiyat hayattır.

*

İnsan edebiyatla savunulur

18 Kasım 2016, 20:01

AMERİKA RUSYA İSRAİL ÜÇ ÇAĞDAŞ DELİ DUMRUL

============================================ Şiddetin doğurduğu şiddetle Amerika, Rusya ve İsrail başta Orta Doğu olmak üzere, bütün dünyayı büyük bir savaşa sürüklüyor. Kızıl Ordu'nun dağıldığı bir dünyada, yeni Kızıl Ordulara yer olmadığının farkında olmayan Amerikalılar ve Ruslar, dünyayı yangın yerine çevirerek, yeni bir dünya kurabileceklerini sanıyorlar. Oysa düzenli ordular güçlerini büyük ölçüde yitirdiler. Artık dünyanın her yerinde düzenli orduların karşısına düzensiz ordular çıkıyor.

*

Amerika,Rusya ve İsrail, dünyanın güvenliğinin kendi güvenliklerine bağlı olduğunu ileri sürüyorlar. Onlar "bizim güvenliğimize destek olmayanlar, bize karşıdır" diyerek, dünyayı ikiye ayırıyorlar. Onların güvenliğini savunmak, değerlerini benimsemek olarak sunuluyor. İki büyük, bir de küçük, üç ülke, dünyanın yeni Deli Dumrullarıdır. Dede Korkut'un Deli Dumrul'u, kuru bir çayın üzerine yaptırdığı köprüden geçenden otuz, geçmeyenden de döve döve kırk akçe alıyordu.

*

Dünyaya demokrasi ihraç etmek, özgürlük alanlarını genişletmek ve terörle savaşmak iddiasında olan Amerika,Rusya ve tetikçileri İsrail, aynı Deli Dumrul gibi davranıyorlar. Demokratik yönetimi benimsemeyen ülkelere büyük destek verirken, benimseyen ülkelere de düzenli ordularını göndererek, Bağdat,Halep ve Gazze'de olduğu gibi, yaşlı, kadın ve çocuk demeden öldürüyor, altyapılarını tahrip ediyor ve herkesin evlerini başlarına yıkıyorlar.

*

Uçak ve tank gibi ağır silahlara hafif silahlarla karşı durulamayacağı için, dört duvar arasına sıkıştırılmış bir kedi gibi, büyük bir açmaza düşürülen insanlar, canları pahasına saldırmaktan başka çözüm yolu bulamıyorlar. Her gün, Orta Doğu'da, suçlu suçsuz ayrımı gözetilmeden, bütün yerleşim birimlerinin üzerine bomba ve mermi yağdıran Amerika,İsrail ve Rus uçak ve tankları, düzenli orduların iflasının en önemli göstergeleridir.

*

Düzenli orduların şiddetine karşı, düzensiz ordular yeni şiddet yöntemleri geliştiriyorlar. Amerika,Rusya ve İsrail'in güçlü orduları, vurkaç savaşı yapan düzensiz güçler karşısında güçlerini bütünüyle yitirdiler. Amerika,Rusya ve İsrail'in büyük askeri gücü, kendi varlıklarına yöneltilen önemli bir tehdite dönüştü. Onlar bütün dünyada, nefret doğuran nefret rüzgarları estirerek, kendi kaynaklarıyla birlikte dünyanın kaynaklarını da sorumsuzca tüketiyorlar.

*

Çeçenistan, Filistin, Irak,Yemen ve Suriye'de düzenli orduların yürüttüğü savaşlarda, bütün dünya, düzensiz ordulara uçak ve tanklarla karşı koyulamayacağını gördü. Onlara ateşli silahlarla değil, ateşsiz silahlarla karşı konulabilir. Ateşsiz silahların başında da, kültürel ve ekonomik silahlar gelir. Tarihin her döneminde, kültürlerin fethi ülkelerin fethinden çok daha önemli ve çok daha etkili olmuştur.

*

Gönülleri fethedenler, düzenli ordular değil, düzensiz ordulardır. Onlar toplumun dışında kışlalarda değil, toplumun içinde mahallelerde yaşarlar.

*

İster düzenli, isterse de düzensiz olsun, bütün ordulara karşı en etkili güç, sağduyu sahibi, toplumun çoğunluğunu temsil eden demokratik güçlerdir.

*

Orta Doğu ülkeleri bir bütündür. Yeni Deli Dumrullar onları birbirinden ayıramaz.

18 Kasım 2016, 20:15

"VE NECİP FAZIL"SEZAİ KARAKOÇ'UN ÖLÜMÜNDE YAZDIĞI YAZI

==================================================== Yaş kemale ermişti. Bu bakımdan hazır olmalıydık Üstadın gidişine. Fakat alışmak kolay değil. Ancak zamanın geçmesiyle tahammül gücüne eriyor insan böyle acıya.

*

Bu yazımda da, elimden geldiğince, rahmetli Üstadın bir cephesini anlatayım istiyorum. Bunu bir vazife biliyorum.

*

Şüphesiz büyük bir şairdi. Şiiri hakkında en uzun incelemeyi yapmış biri olarak burada onun üzerinde durmayı fazla bulurum. O inceleme ki, nice incelemelerin, doktora tezlerinin hazırlanmasında bir kaynak oldu.

*

Yalnız ona mahsus olan bir özellik.

*

Bir düşünürdü Üstad. Önemli bir piyes yazarıydı. Polemik yanı, tartışma kalemi ve cesareti ünlüydü. Nice tabu konulara el atmıştı.

*

Fakat asıl özelliği bunların ötesinde. Çünkü şair olarak, piyes yazarı olarak geçmişte ya da çağda, bizde ya da dışarıda emsali bulunabilir. Ama, öyle bir özelliği var ki, bu, geldiği çağ gereği, yalnız ona mahsus olan bir özellik. Misyonu da bu noktada gizli Üstadın.

*

O özellik, o misyon neydi?

*

Bu misyon, ülkemizde, entelektüel planda, sadece bilim alanında değil, yaşama planında “İslam”ın gündeme getirilmesidir.

*

Entelektüellerin İslam’a dönüp bakmaları sağladı

*

1930’lardan sonra, şiirde, romanda ve felsefede mistik eğilimler baş göstermişti. Bunları Peyami Sefa’da, Necip Fazıl ve o günün şairlerinde görebiliriz. Unsurlar halinde doğu-batı sentezi cinsinden düşüncelere de rastlanabilir. Yahya Kemal’in sohbetinde de bu nevi düşünceler vardır. Ancak İslam idealini tüm bir tez olarak alıp savunan kimse yoktu. Halk, İslam’ı yaşıyordu kendi gücünce. Din alanı bilginleri vardı. Fakat, entelektüel planda artık gizli açık başka tezler savunuluyordu. İşte, Türkiye’de, entelektüellerin İslam’a dönüp bakmaları gerektiğini ilk haykıran ve tezini sistemleştirmeye çalışan ilk O oldu diyebiliriz.

*

İslam’ı bir hayat tarzı olarak seçmemiz gerektiğini söyledi

*

İslam’ı çağımız insanı için de, gelecek zaman insanı için de yaşanacak bir hayat tarzı olarak seçmemiz gerektiğini O söyledi. O, bunu bir bilim konusu gibi değil, canlı bir savaşım şeklinde sürdürdü. Yani, İslam onun için ekzistansiyel bir sorundu. Var olmak ve yok olmak sorunuydu. Hem kendisi, hem toplum için. Bu yüzden, hem kendi nefsiyle, hem karşı düşüncelerle savaştı. Bütün bunlar gözümüzün önünde oldu. Ve derken, bu ekzistansiyel kaygı topluma aşılandı.

*

Donmuş taş terliyor artık

*

Onu, evvelsi gün Fatih Camii’nden uğurlayan kitle, bu ürpertiyi hisseden kişilerdi.

*

Toplum entellicansiyasında İslam’a ekzistansiyel ilgi ve toplum ruhunda bir ürperti uyandırmıştı Üstad.

*

Sonra bu yol açıldı.

*

Donmuş taş terliyor artık. Sezai Karakoç

18 Kasım 2016, 20:51

KIZIL ELMASI OLMAYAN KURULUŞLAR UZUN ÖMÜRLÜ OLMAZ

==================================================== Milliyetçilik hareketlerinin doruk noktasına ulaştığı Yirminci yüzyılda, ülkelerin sınırları, kurum ve kuruluşların ellerini ve kollarını bağlayan unsurların başında geliyordu. Yönetim dünyasının öncüleri, ürün ve hizmet üretiminde üstünlük sağlamanın en geçerli yolunun, yerel kaynaklara dayanarak, ihracat yapmak olduğunu düşünüyorlardı. Eğer bir ülke İtalya ya da Türkiye gibi, tekstil sektöründe başarılıysa, konfeksiyon ürünleri ihraç edebilirdi.

*

Yirmibirinci yüzyılda, yerel kaynaklara dayanılarak, ihracatta rekabet üstünlüğü sağlanabilir anlayışı, geçerliliğini büyük ölçüde yitirdi. Artık araba üretimi sözkonusu olduğunda, herkesin aklına Almanya ve Fransa işletmelerinden önce Japonya ve Kore işletmeleri geliyor. Geleceğin dünyasında bir işletmenin dünya lideri olabilmesi için, mutlaka bir Batı kuruluşu olması gerekmiyor. Bilgisayar üretimi sözkonusu olduğunda, bir Tayvan kuruluşu da dünya lideri olabiliyor.

*

Hangi alanda ürün ya da hizmet üretirse üretsin, bir kuruluşun Türk işletmesi olması, onun alanında dünya lideri olmasına engel değildir. Dünyanın her ülkesinde olduğu gibi, Türkiye'de de, dünya lideri olmaya yakın, dünya lideri olabilecek kurum ve kuruluşlar vardır. Onlar üretimlerinde Doğu ülkelerini aratmayan maliyetleri ve Batı ülkelerini yakalayan kaliteleriyle, dünya pazarlarında kendilerine sağlam bir yer edinebilirler.

*

Türkiye'deki işletmelerin bütün dünyada aranan ürün ve hizmet üretebilmeleri için, kaynaklardan önce kızıl elmalara ihtiyaçları vardır. İster Doğu'da, isterse Batı'da bir ülkede olsun, kurum ve kuruluşların dünya lideri olmalarında, belirleyici ve sürükleyici güç, kaynakları değil, ulaşmak istedikleri kızıl elmalarıdır. Kızıl elma sıkıntısı çeken işletmeler, kaynak sıkıntısı çekmeseler de, kuşaklardan kuşaklara geçecek kadar uzun ömürlü olamazlar.

*

Kızıl elmaları ve kaynakları birbirinden farklı, aynı alanda ve aynı ülkede üretim yapan iki işletmeyi ele alalım. Birincisinin kaynakları büyük, pazardaki payını ve büyüme hızını korumaya çalışıyor, kızıl elma olarak belirlediği hedefler ulaşılmayacak kadar uzakta değil. İkincisinin kaynakları birincisinin kaynakları kadar büyük olmasa da, ulaşmak istediği hedefler, ilkinin hedeflerinden kat kat daha büyük, kendisine kızıl elma olarak, dünyaya açılmayı ve alanında lider olmayı seçmiş.

*

İki işletme arasındaki fark İstanbul holdingleriyle Anadolu holdingleri arasındaki farka benzemektedir. Başarılı olacak olanlar, kaynakları değil, kızıl elmaları büyük olanlardır. Dünya lideri olmak, bir kaynak sorunu değil, bir kızıl elma sorunudur. Dünya lideri olmak, bir kaynak sorunu değil, bir kızıl elma sorunudur. İşletmelerin ulaşmak istedikleri büyük bir hedefleri varsa, hedeflerini yakalamak için, gecelerini gündüzlerine katarlar, kimsenin aklına gelmeyen yenilikler yaparlar.

*

Hedefleri olmayan kurum ve kuruluşların, kızılelmaları olmaz.

*

Kızılelma işletmeleri ufukların ötesine taşıyan kanatlı eşsiz bir attır.

*

İşletmelerin başarılarının şifresi kızı lelmalarında gizlidir.

19 Kasım 2016, 08:46

EDEBİYATLAR MEDENİYETLERİN AYNALARIDIR

========================================= Yirmi birinci yüzyılın başında, dünya artık Doğu, Batı, Güney ve Kuzey ülkeleri olarak sınıflandırılmıyor. Dünyada merkez ülkelerle çevre ülkeler arasındaki fark da büyük ölçüde ortardan kalktı. Bilginin, bilgisayarın ve iletişimin zaman ve mesafeyi öldürmesi, çevre ülkelerini merkeze taşıdı. Büyük ya da küçük, dünyadaki her ülke, hem merkez, hem de çevre ülkedir. Çin ve Hindistan, sınırsız dünyanın atölyesi haline geldiler. * * * İletişim araçlarındaki inanılmaz gelişmelerin, akılalmaz boyutlar kazanması, hayatın her alanındaki, bilgi, hizmet ve ürün üretim ve tüketim çalışmalarını demokratikleştirdi. Oluşan demokratik ortamda, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, herkes bir ürün, bir hizmet ve bir bilginin hem üreticisi hem de tüketicisi olabilir. Yeni yüzyılda, bütün insanlar bir kitabın okuyucusu, bir televizyon dizisinin izleyicisi ve bir radyo programının dinleyicisi olabilir. * * * Sınırlı dünyanın sınırsız dünyaya ve yavaş dünyanın hızlı dünyaya dönüşmesi, ölümsüz edebiyat eserlerini de demokratikleştirdi. İsteyen herkes, Mevlana''nın, Shakespeare''nin, Goethe''nin kitaplarını kendi dilinden okuyabilir, filmlerini izleyebilir ve radyoya uyarlamalarını dinleyebilir. Yeni yüzyılda Mesnevi yalnızca bağrında doğduğu ülkeyi değil, dünyanın her ülkesini etkilemekle kalmıyor, kültürü yeniden yoğuruyor. Onun erdem sofrası, bütün insanlığa açıldı. * * * Sınırlı dünyada bir kitap bir milyon hayattı, sınırsız dünyada ise, bir kitap bir milyar hayattır. Yirminci yüzyılda savaşların oluşturamadığı barış ortamını, Yirmibirinci yüzyılda kitaplar oluşturacaktır. Yeni yüzyılda, duvarsız ve kapısız açık bir sınıfa dönüşen dünyanın fatihleri ölümsüz eserler veren edebiyat ustaları olacaktır. Bunun için, Anadolu''da Yunus''un bir şiiri, Sinan''ın bir kubbesi ve Fuzuli''nin bir kasidesi, Çin''den ve Hint''ten üstün görülmüştür. * * * Türkiye''nin geçmişin görkemli yüzyıllarını, yeni yüzyıla taşıyabilmesi için, edebiyatın her alanında zamanın ritmini yakalayan eserler veren sanatçıların yanında olması gerekir. Her edebiyat eseri, bağrından doğduğu toplumu anlatır. Bir edebiyat eserini anlamada, anlattığı toplumu anlamak önemlidir. Bunun için, edebiyat eserleri, geçmişte söylenenleri, yaşadıkları toplumdan yola çıkarak, yeni bir dil, yeni bir söylem ve yeni bir yorumla, söylenmemiş bir biçimde, yeniden söylemek zorundadırlar. Edebiyatta güneş altında söylenmemiş bir söz yoktur. * * * Ölümsüz edebiyat eserleri, yalnızca kendi ülkelerinin insanlarına değil, bütün insanlığa kurtuluş yolunu gösteren kutup yıldızları olurlar. İnsanlık tarihinin bütünlüğüyle birlikte sürekliliği de edebiyat eserleriyle sağlanır. Edebiyatlar medeniyetlere tutulmuş aynalardır. Edebiyatçıları olmayan toplumların medeniyetleri olmaz. Toplumlar hayatın “Sırat Köprüsü”nden, yöneticilerden daha çok edebiyatçıların değerleriyle geçerler. * * * Kuşaktan kuşağa kalan, en büyük, en kalıcı ve en değerli miras, edebiyatın ölümsüz eserleridir. Edebiyatlar medeniyetlerin habercileridir.

*

Edebiyat medeniyet, medeniyet edebiyat kaynağıdır.

*

Edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmaz.

19 Kasım 2016, 09:01

CLAUSEWITZ'İN SAVAŞINDAN KANT'IN BARIŞINA GEÇMEK

================================================ İnsananlığın dört bin yıllık birikimine dayanan kültürün, iki ana boyutu vardır. İnsanla yaşıt kültürün bir boyutunu savaş, bir boyutunu da barış oluşturmaktadır. Habil ve Kabil''den bu yana, dünyada Ademoğulları savaşmaktadır. Dünyada savaşsız bir yüzyıl yoktur. Savaşların tarihi, insanlığın tarihi olmuştur. Bu yüzden, Yirmi birinci yüzyılda da, savaşlar birbirini izlemekte, uluslararası kuruluşlar, savaşları önleyememektedir.

*

Yirmi birinci yüzyılın en büyük ve en önemli sorunu, sürekli savaş ortamından çıkıp, kesintisiz barış ortamına geçmektir. Geçiş sürecinin sancısız olabilmesi için, bütün ülkelere önemli görevler ve büyük sorumluluklar düşmektedir. Dünyanın neresinde olursa olsun, her ülke savaşları önleme yolunda, yorulma bilmez bir çalışma, ortaya koymak zorundadır. Yeni yüzyılda her ülkenin misyonu, barışı özendirmek, savaşları önlemek olmalıdır.

*

M.Cevat Yıldırım, “AB''de Federalist Yaklaşımın Bütünleşme Perspektifine Etkisi ve Türkiye Tartışması” başlıklı çalışmasında, Immanuel Kant''ın 1795''de yayınlanan “Daimi Barış” isimli felsefi denemesinin, AB''nin temelini oluşturduğunu vurgular. Clausewitz''in “Savaş kültürü”ne karşı Kant''ın “Barış Kültürü” yalnızca Avrupa bütünleşmesinin değil, Amerika, Asya ve Afrika ülkeleri arasındaki bütünleşmenin de ana kaynağı olmalıdır.

*

İnsanlığın geleceğinin güvencesi, sürekli savaş değil, sürekli barıştır. Gelecekteki savaşların önüne geçmek için, savaş kültüründen önce barış kültürüne, yeni açılımlar ve yeni boyutlar kazandırılmalıdır. Tarihin her döneminde barış kültürünü anlatmak, savaş kültürünü anlatmaktan çok daha güç olmuştur. Ülkelere barışı sevdirmek, savaşı sevdirmekten daha zor gelmiştir. Bunun için, dünyada savaş yüzyılları barış yüzyıllarından daha uzundur.

*

Barıştan uzaklaşanlar, hayattan uzaklaşırlar. Barışta gençler yaşlıların, savaşta yaşlılar gençlerin ölümlerini görürler. Savaşta bir gencin ölümü, bütün insanlığın ölümüdür. Tabiatta savaş değil, barış vardır. Hayata savaştan önce, barış egemen olmalıdır. Bir hayatı yok eden, bütün hayatı yok eder. Bir hayatı kurtaran, bütün hayatı kurtarır. Hayatın anlamını kavrayan insan, barışın gücünü kavrar. Sürekli barışın güvencesi insandır.

*

“Vurana elsiz” ve “sövene dilsiz” olmayı öneren, barışın evrensel simgesi, Yunus''a benzetilerek söylenirse, “barış barış bilmektir” ve “barış insanı bilmektir”. Dünyada insanı bilmeyenler, barışmaktan daha çok savaşmayı bilirler. İnsanı bilmeyenlerin, yönetici oldukları bir dünyada savaşların sonu gelmez.

*

İnsanlar gökyüzünden yeryüzüne savaşmaktan daha çok barışmak için gönderilmişlerdir. Kesintisiz barış zor, sürekli savaş kolaydır. Savaş küçük, barış büyük eylemdir.

*

İnsanlara sevgiyle silahlanmış bir gönül, savaş yapmak için değil, barış yapmak için verilmiştir. İnsanı aramayanlar, barışı bulamazlar.

*

Barış büyük, savaş küçük insanın işidir.

*

Savaş bilgi, barış bilgelik ister.

19 Kasım 2016, 12:52

KUDÜS'E BARIŞ YENİ HALİFE ÖMER'LERLE GELİR

=========================================== Filistin topraklarında İsrail devletinin kurulması, dünyadaki Yahudi sorununu çözmesi bekleniyordu. Aradan yarım yüzyılı aşan bir zaman geçmesine rağmen, Kudüs dünyada barışın değil savaşın kenti oldu. İki bin yıldır topraksız, devletsiz, vatansız ve bayraksız olan Yahudiler, İsrail''in kurulmasıyla, Kudüs''ü değişmez başkentleri ilan ederek, Müslümanlarla birlikte Hristiyanları da karşılarına aldılar.

*

Savaşı bir devlet politikası haline getiren ve Filistinlilerle sürekli savaş halinde olan İsrail, Orta Doğu''nun kalbine saplanmış bir hançere benzemektedir. İsrailli politikacılar ve askerleri, savaş halinde oldukları Filistinlileri yaşlı, kadın ve çocuk olup olmadıklarına bakmadan öldürmeyi, kahramanlık olarak görmektedirler. Filistin topraklarında her gün onlarca Filistinliyi öldürmek, dünya Yahudileri için, en büyük vatanseverlik göstergesi olmaktadır.

*

Güvenliğinizi sağlamak, kendinizi savunmak ve varlığınızı korumak için, her türlü şiddete yer vardır diyen İsrail yöneticileri, bütün dünyada lanetlenmektedirler. Onlar, en gelişmiş silahlarla donatılmış, dünyanın güçlü ordularından birine sahip oldukları için, Filistinlileri öldürerek, şehirlerini yakıp yıkarak, İsrail devletini ayakta tutacaklarını sanıyorlar. İsrail de Amerika gibi, şiddetin daha büyük şiddete yol açtığını görmüyor ya da görmek istemiyor.

*

Kudüs yalnızca Müslümanların, yalnızca Hristiyanların ve yalnızca Yahudilerin değil, bütün İbrahimoğullarının şehridir. Kudüs peygamberlerin vatanıdır, bütün peygamberlerden silinmez izler taşır. Bu yüzden, Müslümanlar, Hristiyanlar ya da Yahudilerin, Kudüs''ün hazinelerine tek başlarına sahip olmaları mümkün değildir. Hangi dinden olursa olsun, yalnızca biri, Kudüs''ün bütün hazineleri üzerinde hak iddia edemez. Bunun için, Türkler, kendilerini Kudüs''ün sahipleri olarak değil, koruyucuları olarak görmüşlerdir.

*

Fiistinliler ile İsrailliler arasında yıldan yıla şiddetlenerek artan savaş, ulusal olmaktan çıktı uluslararası boyutlar kazandı. Savaşla varlığını korumaya çalışan İsrail''in durdurulması, bütün dünyadaki barış gönüllülerinin iş birliği yapmaları ve el ele vermelerine bağlıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun, şiddet şiddeti, nefret nefreti büyütür. Şiddetin doğurduğu şiddet şiddetle, nefretin doğurduğu nefret nefretle önlenmez.

*

İsraillilerin öldürmekten, Filistinlilerin ölmekten usanmadığı Filistin''de, akan kanı durdurmak için hem İsraillilere hem de Filistinlilere, kan dökerek, sorunların çözülemeyeceğini gösterecek, yeni Gandi''lere ihtiyaç vardır. Gandi Hindistan''da İngilizlere karşı yakın tarihte “pasif direnme”nin en büyük ve en önemli örneklerinden birini vermiştir.

*

İsrail tanklarına karşı ellerindeki taşlardan başka silahları olmayan Filistinlilerin en güçlü silahları, şiddete dayanmayan savaş yöntemleri bulmaktır.

*

Yardım gemilerinde olduğu gibi, bütün dünyanın barış gönüllüleri, Filistinlilerin yanında yer alırlarsa, İsrail bütün gücünü yitirir.

*

Kudüs''e barış savaşsız savaşla gelir.

19 Kasım 2016, 13:17

CAMDAN DÜNYADA İKİ YÜZLÜLÜĞE YER YOKTUR

=========================================== Yirmi birinci yüzyılın başında, dünyanın çatısının uçtuğu ve ülkelerin üzerindeki örtülerin kalktığı, camdan bir dünya ortaya çıktı. Karanlık kıtaların aydınlandığı, her ülkenin gün ortasında yaşamak zorunda kaldığı bir dünyada, artık hiçbir kurum ve kuruluşun kusurlarını gizlemesi mümkün değildir. Yıldan yıla giderek, şeffaflaşan dünyada, her kurum ve kuruluş, güneş altında sürekli kendini yenilemesini bilmelidir. * * * Doktora Programı”nda, “Küreselleşme ve Kültürel Dönüşümler” dersinde, yirmiye yakın doktora öğrencisiyle, her biri bir “Beyin Fırtınası Oturumu” olan derslerde, küreselleşmeyle, büyük bir hız ve yoğunluk kazanan, aşağıdaki kültürel, ekonomik ve siyasal dönüşümleri tartışıyoruz. * * * Küreselleşmeyle Batı''dan Doğu''ya doğru, bütün ülkelerde siyasal yapılar, gönüllü yapılara dönüşüyor. Oy peşinde değil, hizmet peşinde koşan kuruluşlar daha tekili oluyor. * * * Pek çok ülkede temsili demokrasi yeterli görülmüyor, toplumların bütün kesimleri,kendileriyle ilgili kararlara katılabilmek için, katılımcı demokrasi istiyor.Seçimler katılan kararlara da katılmalıdır deniliyor. * * * Çatısız dünyada bütün ülkeler, "Serbest Pazar Ekonomisi''nden, "Etik Pazar Ekonomisi''ne geçilmesini destekliyor ve istiyorlar. Etiksiz ekonomi ekonomisiz etik olup olmayacağı tartışıyor * * * Küreselleşme tarım toplumlarını sanayi toplumlarına, sanayi toplumlarını da bilgi toplumlarına dönüşmeye zorluyor. Bütün ülkeler katma değeri yüksek ürün, hizmet ve bilgliler peşinde koşuyor. * * * Bütün örtülerin kaldırıldığı bir dünyada, hiçbir kurum ve kuruluşta “başka yerde şubemiz yok” anlayışına kesinlikle yer olmadığını herkes öğreniyor.Dürüstlüğün en büyük sermaye olduğu sürekli vurgulanıyor. * * * Camdan bir dünyada her kurum ve kuruluş ürettiği ürün, hizmet ve bilginin arkasında durması gerektiğini biliyor. Kimsenin “satılan mal geri alınmaz” diyemeyeceğini görüyor. * * * Küreselleşmeyle şekillenen dünyada bilimin, sermayenin ve teknolojinin vatanı olmadığını, onların bütün insanlığın ortak birikimi olduğunu herkes kavrıyor.Kalitenin pasaport taşımadığı biliniyor. * * * Sınırların anlamını yitirmesiyle, dünyada savaşların cephelerden pazarlara kaydığını, orduların savaştığı bir dünya değil, girişimcilerin yarıştığı bir dünya oluştuğunu herkes biliyor. * * * Küreselleşmenin hız kazanmasıyla, üretim gücünün büyütülmesinde öncelik, finansal sermayeden entellektüel sermayeye geçiyor. Bütün ülkeler insana yatırım yapıyor. * * * Küreselleşme dünyanın bütün şehirlerini, kurum ve kuruluşlarının ürettikleri ürün, hizmet ve bilgilerle fethedilecek, bir “Kızıl Elma”ya dönüştürüyor. * * * Çatısız dünyada hiçbir şey eskisi gibi değildir, ülkeler arasında zaman farkıyla birlikte mesafe farkı da ölmüştür. Kurum ve kuruluşların sınırlarının nerede başlayıp, nerede bittiğini kimse bilmiyor.

*

Amerika''da bir Boeing uçağı, dünyanın yirmi ülkesinde,bine yakın tedarikçiden satın alınan üç milyon parçanın bir araya getirilmesiyle gemi inşa edilir gibi inşa ediliyor.

*

Çatısız dünyanın kurum ve kuruluşları, bütün ülkelerle işbirliği yapmasını ve birlikte yaşamasını öğrenmek zorundalar. * * * Düz ve kare dünya her kurum ve kuruluşa eşit fırsatlar sunuyor. * * * Çatısız ve camdan dünyada kimse haksızlık yapamaz.

20 Kasım 2016, 14:11

"ESKİ SAVAŞLAR POLİTİKANIN CEPHELERE TAŞINMASI" idi, "YENİ SAVAŞLAR POLİTİKANIN PAZARLARA TAŞINMASI"dır

"ESKİ SATANLARIN ZAMANI GEÇTİ BİZ YENİLER SATIYORUZ BUGÜN PAZAR BİZİMDİR"diyenler hiçbir zaman savaşmadıkları gibi,hiçbir zaman yoksul da düşmezler.

20 Kasım 2016, 21:08

DEĞERSİZ ETİK ETİKSİZ DEĞER OLMAZ

===================================== İster kültürel, ister siyasal, isterse de ekonomik olsun, toplumun ve hayatın bütün katmanları, değerlerle örülmüştür. Genç ya da yaşlı, kadın ya da erkek, bütün insanlar, hayatlarının her aşamasında karşılaştırma, değerlendirme ve seçme sorunlarıyla karşı karşıya kalırlar. Hiçbir karşılaştırma, hiçbir değerlendirme ve hiçbir seçme sorunu, değerlerden bağımsız değildir. Hayatın hiçbir boyutu, değerlere duyarsız kalamaz.

*

İnsanların olduğu yerde değerler, değerlerin olduğu yerde de sorunlar vardır. Değerler, iyiliklerle kötülüklerin, doğruluklarla yanlışlıkların ve güzelliklerle çirkinliklerin ayrıştıkları ve örtüştükleri alanların sınırlarını gösterirler. Hayatın hiçbir ayrım gözetmeden toplumun bütün kesimleri için yaşanır kılınması, herkesin değerlerle yoğrulmuş etik ilkeleri içselleştirerek özümsemesine bağlıdır.

*

Hayatın her aşamasında, her boyutunda, insanların doğru düşünmeleri, iyi düşünmeleri, doğruyu aramaları, iyiyi aramaları etik bir sorumluluktur. Çünkü dünyanın neresinde olursa olsun doğru düşünenler, iyi düşünenler, doğruluk bulurlar, iyilik bulurlar. Doğrulukta yarışmanın, iyilikte yarışmanın olmadığı toplumlarda, hayatın hiçbir aşamasında, değerlerin hiçbir alanında hiçbir gelişme sağlanmaz.

*

Değerlerle yoğrulan etik, hayatla bütünleşen eğitimle zenginleşir. Eğitim düzeyini yükseltemeyen toplumlar, hayat standartlarını yükseltemezler. Dünyanın heryerinde, eğitim düzeyiyle üretim düzeyi arasında doğru orantılı bir bağlantı vardır. Eğitim düzeyleri yüksek olan toplumların, üretim düzeyleri yüksek olur. Bu yüzden, temel eğitim hakkı, insan haklarının başında gelir. Bütün ülkelerde, zorunlu olan temel eğitime, büyük önem verilir.

*

Eğitim bütün bilim ve sanatların toprağıdır. Sanat ve bilimlerin binbir çeşit ağacı eğitimin toprağında yetişir. Eğitim dünyasında verimlilik değerlerle artırılır. Verimsiz topraklarda, değerli ağaçlar yetişmez.

*

Ülkelerin çorak toprakları, değerlerle zenginleşen eğitimle, verimli topraklara dönüşürler. Değerli toprakların değerli ürünleri olur. Eğitimin yol haritası değerlerle hazırlanır.

*

Değerle ekilen eğitimle biçilir.

*

Değersiz eğitim yoktur.

20 Kasım 2016, 21:22

DÜNYADA EKONOMİ BEDENSE ETİK DE CANDIR

========================================= Etik değer olmadan ekonomik değerin etkinliği olmaz Son iki yüzyılda özellikle Batı dünyasında ekonomik ve kültürel alanda büyük bir değer kayması yaşandı. İnsanın özel ve sosyal hayatında etik değerler anlamını yitirirken, ekonomik değerler önem kazandı. Geçen yüzyılda, etik değerler bütünüyle gözardı edilerek, ekonomik değerlerin, eğitimden politikaya bütün alanların tek ve değişmez belirleyicisi olduğuna inanıldı. Bütün bilimler, hayatın etik boyutunu yok sayarak, ekonomik boyutu üzerinde yoğunlaştı.

*

Habil ve Kabil'den bu yana insanların bir arada ve barış içinde yaşayabilmeleri için, değişmez ekonomik ilkelerden önce, tartışılmaz ahlak ilkelerine ihtiyaç vardır. Çünkü kutsal kitaplarda sürekli vurgulandığı gibi: İnsan yalnızca ekonomik değerlere dayanarak, bütün boyutlarıyla hayatı yaşanır kılamaz. Bir insanın başka bir insanın kurdu olmaması için, Marx ve izleyicilerinin iddia ettikleri gibi, ekonomik değerlerin değil, etik değerlerin yönlendirici ve belirleyici olması gerekir.

*

Etik ya da ahlaki değerler, farklı din ve kültürden toplumların bir arada yaşamasında herkesin benimseyebileceği evrensel hukuk ve adalet ilkelerini oluşturur. Onlar toplumlar arasındaki ilişkilerde yardımlaşma ve dayanışmanın en önemli güvencesidir. Ekonomik değerlerin üretilebilmesi için, etik değerlerin hayatın bütün boyutlarına egemen olması gerekir. Ekonomik alanda başarı, toplumun bütün kesimlerinde iyilikleri özendirme yanında kötülükleri de önlemesini bilmeye dayanır.

*

Türkiye'nin Avrupa ile bütünleşme sürecinde sermaye ve insan gücü gibi, özgürlük ve hoşgörü gibi değerler de, birlik ülkeleri arasında vizesiz dolaşacaktır. Bütün canlılar arasında yalnızca insana özgü olan etik değerler, insanla birlikte ortaya çıkmıştır. İnsanın olduğu yerde ekonomik ve kültürel faaliyet vardır. Her iki alandaki başarı da, herkesin dört elle sarıldığı ortak etik değerlerin canlılığına bağlıdır. Dünyanın hiçbir yerinde etiksiz bir ekonomi güçlü olamayacağı gibi, ekonomisiz bir etiğin de anlamlı olması mümkün değildir.

*

Etik değerlerin başında iyilik yapmasını bilmek gerekir. Çünkü, kendisi için istediğini başkası için de, istemeyen bir kimse etik olgunluğa erişemez. Henry David Thoreau'nun dediği gibi: "İyilik asla başarısız olmayacak tek yatırımdır." Bunun için Anadolu'da "İyilik yapan iyilik bulur" denilir. Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda iyilikleri büyütmeyen, her alanda kötülüklerle karşılaşmaktan kurtulamaz. Bunun için, dünyanın her yerinde, getirisi en yüksek olan yatırım, iyilik yapmasını bilmek olmuştur.

*

Aristo ünlü kitabı Politika'da "şehirleri iyi yaşamak için kurulmuş bir ortaklık" olarak görür. Şehir insanların hoşgörü içinde, birbirlerinin hak ve hukukuna saygı göstererek, yaşamak zorunda oldukları yerleşim alanıdır. Şehirlerin temelini de aileler oluşturur. Ailenin güçlü olduğu şehirde, etik değerler ile birlikte ekonomik değerler de güçlü olur. Aileyi de, hayatın bütün boyutlarında iyilik yapma imkanları güçlü kılar.

*

Toplumların gücünün kaynağında ekonomik değerlerden önce etik değerler vardır.

*

Değerlerin eğitimine yapılan yatırım, toplumun ekonomisine yapılan yatırımdır.

20 Kasım 2016, 21:39

SAVURGANLIĞIN EKONOMİK ÇEVRESEL KÜLTÜREL ETKİLERi

==================================================== 1. SINIRLI DÜNYADA SINIRSIZ TÜKETİM OLMAZ Değişik sektörlerde faaliyet gösteren özel ve kamu işletmelerinin ekonomik büyümeyi tek amaç haline getirmelerinin sonucu, üretilen ürün ve hizmetlerin parasal değeri yıldan yıla belirli bir oranda artıyor. Üretimde toplam maliyetleri düşürebilmek için, işletmelerin yatırımları genellikle büyük kentlerin çevresinde yoğunlaşıyor. Yatırımlar ekonomik büyümenin vazgeçilmez unsuru olarak kalmıyor, işletmelerin ve ülkelerin gelecekteki başarılarının da belirleyicisi oluyor. Yeni yatırımlarla işletmeler üretim kapasitelerini artırırken, kentlerin çevresinde yoğunlaşan işletmelerle de kentlere her yıl yeni kentler ilave ediliyor. Bunun sonucu ülkeler, işletmeler, kentler, fabrikalar, yollar ve bütçeler her yıl bir önceki yıla oranla daha büyük bir hale geliyor. Üretilen ürün ve hizmetlerin hacmini artırabilmek için; neyin, nerede, nasıl üretildiği değil, ne kadar üretildiği ve hangi reklam araçlarıyla, nasıl satılacağı daha çok önem kazanmaya başlamıştır. Çünkü ekonomik büyümede önemli olan, milli gelirin her yıl belirli bir hızla artmasıdır. Artık toplumların gelişmişlik düzeylerinin belirlenmesinde, hayatın kalitesinin ölçülmesinde, kişi başına düşen üretim ve tüketim istatistikleri kutsal ölçüler haline gelmiştir. Üretimdeki artışlara paralel olarak, endüstriyel ürünler bir yandan bir örnekleşirken, diğer yandan da üretim rakamları büyük bir hızla artıyor. Bunun sonucu kentler ve binalar daha büyük boyutlarda yapılmak için, yıkılıp yeni baştan inşa ediliyor. Oluşan ekonomik yapı içinde, sürekli artan üretim hacmi, zihinsel kültürel üretimden daha önemli kabul edildiği için, fabrikalar, otoyollar, hızlı trenler, bilgisayarlar ve nükleer santraller ilgi alanları ne olursa olsun, bütün uzmanların gözlerini kamaştırıyor. Büyük kentlerin gürültüsünden uzak, ihtiyaçlarını suni olarak artırmayan, iç zenginliği arayan kişiler, ekonomik büyümenin en büyük engeli olarak görülüyor. Çünkü ekonomik büyümenin hiç aksamadan sürekli olarak gerçekleşebilmesi için tüketicilerin sonu gelmez bir gösteriş tüketimi yarışma girmeleri gerekir. Tüketimin her yıl belirli bir oranda artabilmesi de, özel ve kamu işletmelerinin yatırımlarının yıldan yıla büyümesi zorunludur. Üretim ve tüketim ekonomik yapı içinde birbirini büyüten bir ilişkiyle biri ötekini kamçılar. Ekonominin böylesine hacminin büyümesi bir yandan haberleşme ve ulaşım araçlarının gelişmesine diğer yandan yeraltı ve yerüstü kaynaklarının hızla tüketilmesine yol açıyor. Bu aslında, her yıl ekonominin hacminin belirli bir oranda artırılmasının doğal ve kaçınılmaz bir sonucudur. Oysa sınırlı bir dünyada yaşıyoruz. Sınırlı bir dünyanın kaynaklarına dayanılarak, sınırsız bir ekonomik gelişme sağlamak mümkün değildir. Ekonomi ve benzeri bilimlerin sınırsız büyüme ve sınırsız ihtiyaçlar varsayımına dayanması, ekonomik çevresel ve kültürel bunalımları yoğunlaştırmaktadır. Yapılan araştırmalar ekonomik büyüme hızı aynen devam ederse, önümüzdeki yüzyılda yenilenmeyen kaynakların bütünüyle tükeneceğini göstermektedir. İnsanlık ilk defa uydu çalışmalarıyla dünyayı uzaydan görme imkanını elde etti. Dünyanın uzaydan küçük bir nokta olarak görülüşü, sınırlı bir büyüme olamayacağının bilincine varılmasını kolaylaştırdı. Artık bütün bilim dalları, çevre sorunlarıyla ekonomik büyümenin birbirinden ayrılmaz bir bütünün iki değişik yüzü olduğunu daha açık olarak görür hale geldi. 2. PAZAR EKONOMİSİNİN FİYATLARA YANSIMAYAN ETKİLERİ Ekonominin düzenli bir biçimde büyüyebilmesi için, kişilerin gerek üretici, gerekse tüketici olarak, ellerindeki kaynaklan en verimli alanlarda değerlendirmeleri gerekir. Çünkü sınırlı bir dünyada yaşıyoruz, hem ülkelerin, hem de işletmelerin sahip oldukları kaynaklar belirlidir. Bu yüzden ne tüketiciler ne de işletmeler istedikleri her yatırımı gerçekleştirme imkanına sahipler. Bunun için hem kişiler, hem de işletmeler alternatifler arasında en uygun olanı seçme sorunuyla her zaman karşı karşıyadırlar. Pazar ekonomilerinde en uygun alternatifi seçmede fiyatlar oldukça Önemli bir rol oynar. İster gelişmiş, isterse gelişmekte olsun, hiçbir ekonomide pazar ekonomisinin kuralları bütünüyle geçerli olmadığı gibi, uygulamada büyük azalmalar ortaya çıkar. Ancak pazar ekonomisi modeli ekonomik olayları açıklamada ve kavramada sağlıklı bir yaklaşım sağladığı için bugün de işlerliğini korumaktadır. Pazar ekonomisinin işleyişindeki aksaklıklar toplum ve çevre üzerinde ekonomik sosyal ve kültürel etkiler doğurur. Çünkü, işletmelerin çalışmaları ve insanların davranışları başka işletmeler ve kişiler, üzerinde hesaba katılmayan önemli olumlu ve olumsuz etkiler ortaya çıkarır. Bir ürün yada hizmetin pazar ekonomisi içinde oluşan fiyatı, dışsal ekonomiler yüzünden bütün üretim maliyetlerini yansıtmaz. Çünkü Üretim sırasında kullanılan hava ve su gibi girdilerin pazar ekonomisi içinde oluşmuş bir fiyatı yoktur. İşletmeler ekonomik değeri yok kabul edilen bu girdiler için bir bedel ödemezler. İşletmeler kullandıkları su ve havanın çoğu kez bedelini ödemedikleri gibi, baca gazlan ve benzeri artıklarla çevreye verdikleri zararları da karşılamazlar. İşletmelerin dışsal etkileri nükleer kazalarla daha bir önem kazandı. Çünkü nükleer kazalar milli sınırların dışına taşarak uzun dönemde çevreyle birlikte dünyadaki bütün canlı hayatını etkilemektedir. Dışsal ekonomiler, bir işletmenin yada kişinin, başka işletmeler ve kişiler üzerinde üretim, gelir, boş vakit ve refah bakımından ortaya çıkardığı olumlu veya olumsuz etkiler olarak tanımlanır. Sözgelimi bir petrol rafinerisini yada petrokimya tesisinin artıkları havayı ve sulan kirletir. Kimyasal artıklar yüzünden canlıların hayatı tehlikeye girer. Aslında değişik dışsal etkiler bir üretim veya tüketim faaliyetinin sonucunda ortaya çıkar. Ve bu etkilerin pazar ekonomisi içinde oluşmuş bir fiyatı yoktur. Bu yüzden ortaya çıkan zararları bütün insanlar öder. Etkiler, ekonomik, çevresel ve kültürel olmak üzere üç ana guruba ayrılabilir. 3. EKONOMİK ETKİLER 3.1. TEKELLERİN ORTAYA ÇIKMASI Pazar ekonomisinin işleyişindeki aksamlar ticari fiyatlar ile sosyal fiyatların farklılaşmasına yol açar. İşletmelerin belirli alanda yatırımlarını yoğunlaştırmaları, pazar içindeki tekelci eğilimleri hızlandırır. Pazar ekonomisi içinde sürdürülen yoğun rekabet, rekabet eden işletmelerin sayısını azaltır. Bunun sonucu, küçük işletmelerin ve tüketicilerin. fiyatları denetleme ve etkileme güçleri ortadan kalkar. Belirli sayıdaki büyük firmalar pazarın ve hammadde kaynaklarının önemli bir kısmım denetler bir konuma gelir. Büyük işletmeler eksik rekabette, fiyatları serbestçe belirleyerek, marjinal gelirlerini fiyatlara değil, marjinal maliyetle eşitlemeye çalışır. Fiyatlar marjinal maliyetin üzerinde oluşur. Ve işletmelerin karları tekelleşme derecelerine göre katlanarak artar. Pazar içinde rekabet eden işletmelerin sayısı azaldıkça karları artacaktır. Böylece ekonomik büyümenin tek amaç edinilmesi bir yandan büyük işletmelerin kârlarını artırırken, diğer yandan da üretilen ürün ve hizmetlerin fiyatlarını da artırır. Pazar ekonomisi içinde ortaya çıkan tekelci firmalar, tüketicilerin pazarlama çalışmalarıyla davranışlarını yönlendirme üzerinde yoğunlaşır. Ekonomik büyüme hızlandıkça suni ihtiyaçlar üretilen ürün ve hizmetler içinde önemli bir yer tutmaya başlar. Üretimin arzu edilen hızda artırılabilmesi için, tüketimin değişik pazarlama ve finansman teknikleriyle özendirilmesi ağırlık kazanır. Suni ihtiyaçlara dönük tekelci firmaların gösteriş üretimi ve kitlelerin gösteriş tüketimiyle bir yandan fiyatlar artar, diğer yandan da üretim ve tüketim sırasında ortaya çıkan artıklarla çevre sorunları yoğunlaşır. 3.2.KAMU YATIRIMLARININ AKSAMASI Tekelci eğilimlerin güçlendiği pazar ekonomilerinde işletmeler yatırımlarını kısa zamanda geri dönen ve karlılığı yüksek alanlara kaydırır. İşletmeler kolay gelir sağlamanın bütün dünya ölçüsünde geçerli yolu olan arsa ticareti ve inşaat alanlarına ağırlık verirler. Arsa ve konut yatırımları işletmelere büyük gelirler sağlarken, kentlerdeki yeşil alanların azalmasına ve kent merkezlerinin çok katlı binalarla doldurarak, kent içi ulaşımı güçleştirirler. İşletmelerinin yatırımlarını kısa vadeli ve yüksek kârlılık sağlayan alanlarda yoğunlaştırmaları, özellikle kentlere dönük kamu mallan üretiminin aksamasına yol açar. Çünkü parklar ve benzeri kültür yatırımları pazar ekonomisi içinde çekici değildir. Bu yüzden söz konusu alanlardaki yatırım harcamaları büyük ölçüde kısılır. Kamu mallarının genellikle pazar ekonomisi içinde oluşmuş fiyatları yoktur. Çünkü kamu ürünleri ve hizmetlerinden bir kesimin yararlanması, başka bir kesimin de aynı imkanlardan yararlanmasını önlemez. Karma olmayan salt kamu mallarına örnek olarak; ilk öğretimi, savunma ve güvenlik harcamalarını, parkları, bazı ülkelerdeki üniversite eğitimini, radyo ve televizyon yayımlarını ve sağlık harcamalarım olarak verebiliriz. İşletmeler karlarım en yüksek düzeye çıkarmayı tek ve nihai amaç haline getirdiklerinde, gösterişe dönük tüketim ürünlerinin üretimi artarken, toplumun sosyal dokusunu yakından ilgilendiren sağlık, eğitim ve kültürel alandaki yatırımlar büyük ölçüde göz ardı edilir. 3.3.PAZARLAMADA ALDATICI UYGULAMALAR Pazar ekonomisi içinde işletmeler satışlarını her yıl belirli oranda artırmak için, tüketicilerin davranışlarını etkilemede değişik aldatıcı uygulamalara başvururlar. Aldatıcı uygulamalar göz yanılmalarından başlıyarak, indirimli satışlara kadar büyük bir çeşitlilik gösterir. İşletmeler çoğu kez fabrikalarda üretim yaparlar ancak reklamlarında ve satış yerlerinde gösteriş, hayal ve umut satarlar. Satışları artırmak için, aldatıcı ambalajlardan, ürünü abartan reklamlara kadar çok değişik ikna etme yöntemleri geliştirilmiştir. Normal fiyatların indirimli olarak gösterilmesi çok sık başvurulan uygulamalardan biridir. Çoğu kez, birbirini tamamlayan iki üründen birinin fiyatı düşük gösterilirken, diğeri de yüksek tutularak karlılık düşürülmez. Böylece bir taraftan satışlar diğer taraftan da karlar artırılır. Pazar ekonomisi içinde, tüketimin daha hızlı artırılabilmesi için, endüstriyel ürünlerin ömürleri programlı bir biçimde kısaltılır. Fiziksel olarak daha fazla düşürülemeyen endüstriyel ürünlerin ömürleri, moda ve model değişiklikleriyle düşürülür. Otomobillerin modelleri her yıl küçük değişikliklerle yenilenerek, satışlar artırılmaya çalışılır. Aynı pazarlama politikaları buzdolabı, çamaşır makinesi ve televizyon gibi diğer dayanıklı tüketim ürünleri için de geçerlidir. Çoğu durumlarda bir endüstriyel ürünü tamir etmek, yenisini satın almaktan daha pahalı olur. Otomobil gibi bir endüstriyel ürün aslında uzun yıllar kullanılabilir. Ancak pazar ekonomisi içinde satışların sürekli artırılması zorunluluğu, endüstriyel ürünlerin ömürlerini fiziksel olarak kısa ömürlü dizayn etmeye zorluyor. Bir endüstriyel ürünün ana işlevine göreceli olarak daha basit bir yan işlev yükleyerek, ömrü kısaltılır. Çoğu kez de ürünün bazı parçaları kısa ömürlü üretilir. Böylece bir yandan üretim yapay olarak artırılırken diğer yandan da üretim ve tüketim sırasında ortaya çıkan artıklar çevre sorunlarını çoğaltır. 4. ÇEVRESEL ETKİLER 4.1. HAVA KİRLENMESİ Yeryüzünün etrafı hava ile çevrilidir. Bu hava tabakasının kalınlığı 150 kilometre civarındadır. Yeryüzünden uzaklaştıkça hava tabakasının yoğunluğu azalır. Hava tabakasının yalnız beş kilometre kadarı canlıların yaşamasına elverişlidir. Üretim ve tüketim sırasında ortaya çıkan artıklarla hava tabakası kirlenerek, yeryüzündeki canlı hayatını tehdit eder bir konuma geliyor. Yeryüzündeki canlı hayatın sürmesi için vazgeçilmez bir yere ve öneme sahip olan hava tüm hayatı etkileyecek biçimde endüstriyel artıklarla değişik yollardan kirleniyor. Hava içinde başta nitrojen ve oksijen olmak üzere birçok gaz bulunur. Hava kirliliğine yol açan unsurlar ya doğrudan fabrika bacalarından ve egzoz gazlarından havaya karışıyor yada havadaki diğer gazlarla birleşerek, havanın kirlenmesine yol açarlar. Hava kirliliği toz, duman ve gazların havada yoğunlaşması biçiminde ortaya çıkar. Bunların tabiattaki canlı hayatı etkiler seviyeye yükselmesi, hava kirliliğini doğurur. Sanayi işletmelerinin çıkardığı baca gazları havadaki oksijen ve su buharı ile birleşerek, bir dizi kimyasal reaksiyonlar sonucu asit yağmurlarına dönüşür. Asit yağmurları toprağın yavaş yavaş eşitlenmesine yol açarak, ağaçların ve bitkilerin topraktan beslenmesine engel olur. Asit yağmurları sulara karışarak sulardaki canlı hayatını da etkiler. Havadaki karbon tozları, katı parçacıklar, karbon monoksit, kükürt dioksit, doymamış hidrokarbonlar, aldehitler ve diğer kanserojen maddeler insanlarda solunum yolları hastalıkları, nefes darlığı ve akciğer kanseri gibi değişik hastalıklara yol açarlar. Sanayileşme ile büyük hız kazanan hava kirlenmesi kentlerin çevresinde yoğunlaşıyor. Çünkü büyük kentler ve onların çevresinde yoğunlaşan üretim ve tüketim faaliyetleriyle artıklar hızla çoğalıyor. Ayrıca egzoz gazlan, trafik tıkanıklıkları ve gürültü hayatın kalitesini hızla düşürüyor. Havanın gaz halinde ve sürekli hareket içinde olması rüzgarlarla kirlenmeyi yeryüzü ölçüsünde yaygınlaştırıyor. Nükleer santrallerdeki kazalar ve benzeri kirlenmeler milli sınırların da dışına taşıyor. Hava, kirliliği suya ve toprağa da yayma açısından önemli bir konuma sahip. Asit yağmurlarıyla büyük kentlerde hava ile birlikte su ve toprak da yoğun biçimde kirleniyor. Büyük kentlerde alt yapı yatırımlarının hazır olması, deniz, hava ve kara yolu ulaşımının kolaylığı yatırımların büyük kentler çevresinde yoğunlaşmasına yol açıyor. İşgücü ve pazar açısından çok uygun olan büyük kentler, üretim ve tüketim faaliyetlerinin en yoğun olduğu yörelerdir. Bu yoğunluk, hava kirlenmesini büyük kentlerde ileri boyutlara ulaştırıyor. 4.2. SU KİRLENMESİ Çevre sorunları, sanayileşme politikasında üretim ve tüketim sürecini yeniden gözden geçirerek, artıkları azaltma gereğini dünya ölçüsünde gündeme getirdi. Endüstride değişik sektörlerde üretim yaparken, büyük ölçüde su kullanılır. Susuz ne tarımsal üretim ne de endüstriyel üretim gerçekleşir. Bu yüzden, sanayi işletmeleri genellikle denizlerin ve göllerin çevresinde yoğunlaşır. Sanayi işletmeleri üretim teknolojisinin bir gereği olduğu kadar, üretimdeki maliyetleri de minimuma indirebilmek için, su kaynaklarına ve kentlere yakın yerlerde kuruluyor. Fabrikaların kuruluş yeri seçimine etki eden çok sayıda unsur varsa da en önemli olanlar hammadde kaynaklan île pazara olan yakınlıktır. Öte yandan, kağıt ve kimyasal madde üretimi de petrol gibi sanayilerin göl ya da deniz kenarında kurulması, üretim maliyetlerini büyük ölçüde düşürür. Sanayi işletmelerinin denizlerin ve göllerin yakınında kurulması, denizleri ve gölleri hızla kirletiyor. İzmir, İzmit ve Gemlik körfezleri artık canlıların yaşaması için elverişli değil. Bursa, İstanbul ve İzmit çevresinde tarımsal üretim durma noktasına geldi. Bunlar ülkemizdeki çevre kirlenmesinin boyutlarını gösterme bakımından önemli örneklerdir. Çevre kirlenmesinin kaynağı ister baca gazları, isterse tüketim sonrası atıklar olsun, sonuçta üretim ve tüketim değerleri artsa bile, hayatın kalitesi hızla düşüyor. Hava gibi su da hayatın sürmesinde vazgeçilmez bir yere ve öneme sahiptir. Dünyanın yaklaşık olarak, dörtte üçü sularla kaplıdır. Dünyadaki suların yalnızca %3 tatlı su geri kalanı ise tuzludur. Tatlı suların büyük bir kısmı da dağ doruklarında kar ya da kutuplarda buz halindedir. Suların kullanılmaz hale gelmesi, hayatın kaynağının kuruması canlı hayatın yok olmasıdır. Sanayi artıklarının ve kanalizasyon sularının deniz, göl ve nehirlere karışması suların özelliklerini, kalitesini büyük ölçüde yok ediyor. Suyun kalitesi, rengi ve kokusu sulardaki canlı hayatı etkiliyor. Bunun sonucu sularda yaşayan canlıların türü ve sayısı giderek azalıyor. Çünkü bir litre petrolün, bir milyon litre suyu içilmez hale getirdiği hesaplanmıştır. Bu yüzden endüstriyel üretim ve tüketim sırasında ortaya çıkan artıklar denizleri ve gölleri hızla kirletiyor. 4.3. TOPRAK KİRLENMESİ Dünyadaki toprakların yalnız onda birinde tarımsal üretim yapmak mümkündür. Ayrıca yeryüzündeki toprakları endüstriyel üretimle artırmak mümkün değildir. Karaların önemli bir kısmı çöller ve buzullarla kaplıdır. Bu yüzden, tarımsal üretime uygun topraklar çok sınırlıdır. Toprak bitki örtüsünün beslendiği kaynakların ana deposudur. Toprağın üst tabakası insanlarla birlikte diğer canlıların da beslenmesinde temel kaynaktır. Bitkiler ve hayvanlar birbirini toprağın üst tabakasına dayanarak besler. Bitkiler hayvanların yaşaması için gerekli oksijen ve su buharını sağlar. Ayrıca bitkiler, insanlarla birlikte tüm canlıların ihtiyacı olun güneş enerjisini toplar. Yeryüzündeki her canlı hayatını sürdürebilmek için, başka canlılara dayanır. İnsanlar da varlıklarını sürdürebilmek için diğer canlılara muhtaçtır. Bu yüzden, insanlığın varlığının devam edebilmesi için, önce havaya ve suya, sonrada toprağa ihtiyaç vardır. Toprağa aşırı miktarda verilen kimyasal gübreler ve diğer endüstriyel artıklar, toprak ile birlikte suların doğal yapısını bozuyor. Sanayi kuruluşlarının çok geniş alanlara yayılması yüzünden tarıma elverişli topraklar azalıyor. Ormanlar, çayırlar ve sulak topraklar endüstriyel üretimin artıklarıyla faydalanılamaz hale geliyor. Üretimin, dolayısıyla tüketimin her yıl belirli oranda artırılması; doğal kaynakları olumsuz yönde etkiliyor. Ağaçlar kesiliyor, ormanlar azalıyor. Çayırlar aşırı otlanmayla verimsizleşiyor. Erozyon toprağın en önemli tabakasını alıp götürüyor. Bunun sonucu, bitkilerle birlikte hayvanlar da yok olmakla yüz yüze geliyor. 5. KÜLTÜREL ETKİLER 5.1. KÜLTÜREL ZENGİNLİĞİN YİTİRİLMESİ Pazar ekonomisi içinde işletmeler bir yandan üretimlerini artırırken, diğer yandan da tüketicilerin davranışlarını etkilemek için pazarlama faaliyetlerine büyük ağırlık verirler. Pazar ekonomisinde üretimi artırmak için, kitlesel üretim teknikleri büyük önem kazandı. Sanayileşmiş toplumların önemli özelliklerinden biri, kitlesel üretimdir. Kitlesel üretim, kitlesel tüketimi zorunlu hale getirdi. Kitlesel tüketim çok boyutlu ve kültürel zenginlikten daha çok, tek boyutlu tüketime dönük kitle kültürü içinde hız ve yoğunluk kazanır. Kitle kültüründe, değerlerle biçimlenen kültürel zenginlik yerine, tüketimle yönlendirilen kitle kültürü egemen olur. Bu kültürde reklamlar kişilerin sağduyularına değil, tutkularına seslenir. Kitle kültürünün gücü de buradan kaynaklanır. Günlük gazete ve dergilerin önemli bir bölümü resimlerle, ilanlarla ve yapay ihtiyaç üreten reklamlarla dolduruluyor. Televizyonun günlük yayınları arasında reklam kuşakları küçümsenmeyecek bir yer tutuyor. Artık ne televizyon kanallarında ne de gazetelerde insanın kültürel zenginliğini artıracak çalışmalara yer veriliyor. Çünkü yapay ihtiyaçların öne çıktığı pazar ekonomilerinin en önemli dayanaklarından biri televizyondur. Sanayi toplumundaki iş ilişkileri ve daha çok kazanmak için sürdürülen acımasız yarışı anlatan diziler, en çok izlenen programlar oluyor. Böyle bir ortamda pazarlamacılar, kişiler adına, okunması gereken kitapları ve gazeteleri belirliyor. Ayrıca ne giyilmesi ve nasıl giyilmesi gerektiğine de pazarlamacılar karar veriyor. Kitle kültürü içinde yitirilen kültürel zenginlik, tüketim tutkusunun kamçılanmasıyla doldurulmaya çalışılıyor. Tüketim tutkusunun giderek yoğunlaşması, gerçek ihtiyaçları gidermekten daha çok, insanın iç dünyasındaki boşluğun giderilmesi gayretli oluyor. Kitle kültürü içinde pazar ekonomisi, insan tabiatının saldırgan yanının dışa vurulduğu bir savaş alanına dönüşüyor. Bu tüketme yarışı içinde bilgiler kirlenmekle kalmıyor, insanlar tek tek kültürel derinliklerini yitirerek sıradanlaşıyorlar. 5.2. BİLGİ KİRLENMESİ Ekonomik büyümeye paralel olarak, üretilen bilginin hacmi de hızla büyüyor. Bilgi hacminin artması bir yandan üretimi artırırken, diğer yandan bilginin bütünle olan bağını koparıyor. Hücre çoğalması gibi üstsel bir biçime artan teknolojik bilgi birikimiyle, uzmanlaşma ve bilgi alanlarının çeşitlenmesi, büyük bir hızla artıyor. Böylesine bir çeşitlenmenin sonucunda, bilgi ağacı öylesine dallandı budaklandı ki, bilgi dallan gövde ile olan bağlarını yitirdi. Bilimler durmadan alt bilimlere, alt bilimler tekrar alt bilimlere bölünüyor. Bunun sonucu belli bilgi dallarının uzmanları, kendi alanlarının bütünün tek belirleyicisi olduğuna inanıyor. Ayrıca bir bilim dalının sorunları ve çözüm önerileri bütünün sorunları ve çözümleriymiş gibi sunuluyor. Bilgi dallarındaki çeşitlenmeye paralel olarak kitle haberleşme araçları da hızlı bir gelişme gösterdi. Kitle haberleşme araçları tutum ve davranışları yönlendirmenin, zihinleri karartmanın, bilgiyi bulandırmanın önde gelen araçları oldular. Kitle haberleşme araçları günlük hayatı, gösteriş tüketimine göre ayarlayan değişik bilgi alanlarındaki uzmanların düşüncelerinin biçimlendirildiği merkezler oldu. Günümüzdeki bilgi kirlenmesinin ve kültürel çoraklaşmanın artmasında kitle haberleşme araçları önemli bir yer tutuyor. Ticari ürünler gibi, bilgi de pazar mekanizması içinde alınıp satılan bir nesne haline geldiği için, üretime ve tüketime katkısı olmayan bilgi değerini yitirdi. Bunun sonucu kitle haberleşme araçları etik değerlere kapalı, insanları daha çok tüketmeye özendiren, bilgiyi sığlaştıran odaklar haline geldi. Dinamizmini ürettiği yapay ihtiyaçlarda bulan pazar ekonomisi, tüketim uyarılarına açık, reklam ve propagandayla bilgisi kirlenmiş kitle insanıyla büyük bir canlılık kazanıyor. Ayrıca, insanın daha erdemli olmasında önemli bir katkısı olmayan, yalnızca tüketim çarkının daha hızlı dönmesine yarayan bilgiler, değişmez gerçekmiş gibi sunuluyor. İnsanların değerleri sahip oldukları teknik bilgilerle ölçülüyor. Toplum kitle haberleşme araçlarıyla gerçek hayattan, doğruyu arama kaygısından ve ölümden soyutlanarak tüketim ekonomisinin gönüllü tutsakları haline geliyor. 5.3. RUHSAL KİRLENME Ekonomik büyümenin etik ölçülerden koparılarak, geçmişte görülmedik bir seviyeye yükseltilmesinin sonucunda, Batı ülkeleri için bunalmışız bir topluma ulaşılacağı bekleniyordu. Beklenenin tam tersine, Batı ile birlikte bütün dünya başta ahlaki çözülme ve çevre sorunları olmak üzere büyük sorunlarla karşılaştı. Kültürel ve sosyal bunalımlar birbirini büyüterek, ekonomiden kültüre kadar her alanda etkilerini göstermeye başladılar. Sanayileşmeyle hızlanan ekonomik büyüme çevre ile birlikte değerleri de tahrip ediyor. Sınırsız büyüme ve sınırsız ihtiyaçlar varsayımına dayanan ekonomik büyüme, daha çok kazanmak adına toplumu acımasız ve sonu gelmez bir üretim ve tüketim yarışına itiyor. Sonu gelmez tüketim yarışı içinde, etik değerler önemini bir bir yitiriyor. Daha çok kazanma adına sürdürülen yarış, öyle bir insan tipi ortaya çıkardı ki, bu insan için kısıtlayıcı hiçbir ahlaki ölçü kalmadı. Sınırsız büyüme adına sürdürülen en karlı yatırım alanlarından biri, insanların cinsel yanlarını istismar eden hayasız yayınlardır. Özellikle gelişmiş Batı ülkelerinde başlı başına bir endüstri haline gelen hayasız yayınlar, ruhsal kirlenmenin ana kaynağı haline geldi. Uyuşturucu madde bağımlılığı gibi, hayasız yayınların doğurduğu bağımlıkla insan ruhu kirlenmekle kalmıyor, zamanla tutkularının tutsağı bir robota dönüşüyor. Pazar ekonomilerini, rasyonellik adına, daha çok kar sağlama yarışı, insanları da özgürlük adına, "libido" yönlendiriyor. Bunun sonucunda, bir yandan tabiat, diğer yandan da ruh tahrip oluyor. Bütün dünya çevre kirlenmesinin üzerinde duruyor. Oysa ruhsal kirlenmenin ortaya çıkardığı sorunlar yanında çevre kirlenmesiyle gelen sorunlar daha kolay çözülebilir. Çünkü çevre kirlenmesiyle tabiat tahrip olurken, ruhsal kirlenmeyle bütün insanlık zarar görmektedir. Ve ruhsal kirlenme sonucu, aile dağılıyor, uyuşturucu alışkanlığı yaygınlaştırılıyor, hayasız yayınlar çoğalıyor ve haksızlıklar katlanarak artıyor. 6. SONUÇ Kültürel kirlenme ve kültürel kirlenmeyle ortaya çıkan çevre sorunları, ekonomik ve sosyal bunalımlar; ekonomik büyümeyi, dolayısıyla tüketimi artırmayı değişmez amaç edinmiş ekonomi politikalarının doğal ve önlenmesi güç sonucudur. Çünkü kirlenme olgusu, üretim ve tüketim sırasında yan etkilerden ve istenmeyen artıklardan meydana gelmektedir. Çevre ve kültür sorunları ihtiyaçlar sonsuzdur, dolayısıyla ekonomik büyüme sınırsızdır, diyen pazar ekonomilerinin, hiçbir sınırlayıcı etik ölçü ve değer tanımayan büyüme politikalarının, yeryüzü ölçüsünde ortaya çıkardığı bir faturadır. Topluma ödettirilen bu faturanın eğitimi, mesleği ve sosyal statüsü ne olursa olsun herkesi çok yakından ilgilendirmektedir. Çünkü toplumda her kesim ister üretici, ister tüketici olsun, bu faturanın oluşmasına dolaylı ya da doğrudan rol almaktadır. Çevre kirlenmesi derken, insanın özel ve sosyal çevresinde istenmeyen olumsuz etkiler söz konusu ediliyor. Bu insanın çevresi, evi, arabası, soluduğu hava, içtiği su, içinde yaşadığı kenttir. Sosyal çevre ise toplumun bütün fertleri tarafından paylaşılan denizler, göller, nehirler, yollar, dağlar ve havadan oluşmaktadır, Hava, su ve toprak toplumun bütününün sahip olduğu ortak kaynaktır, İnsan hayatının devam etmesi için vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Kişiler evlerini ve kentlerini seçmede özgürdürler ama havayı, suyu ve toprağı kullanmada büyük ölçüde özgür değildirler. Sanayileşmenin sonucu ortaya çıkan üretim ve tüketimle gelen sorunlar, tabiatı maliyeti sıfır olan bir öz kaynak gibi görüp, ondan sonuna kadar faydalanmayı bir ekonomi politikası haline getiren zihniyetten kaynaklanıyor. Ekonomi kitaplarında hava ve su hala ekonomik açıdan kıt olmayan kaynaklara örnek olarak veriliyor. Havanın veya suyun pazar mekanizması içinde oluşmuş bir fiyatı olmadığından, ekonomik değeri yok sayılır. Ancak önümüzdeki yıllarda, havanın da bir maden cevheri gibi sağlığı önem kazanacaktır. Üretim ve tüketim sonucu ortaya çıkan kirlenmeler bir aysberg gibi, su, hava ve toprak kirlenmesi aysbergin yalnızca görünen kısmını oluşturuyor. Aysbergin deniz altında kalan görünmeyen kısmı ise, daha çok ekonomik büyüme adına, her şeyi yasal gören ekonomi anlayışının yol açtığı kültürel kirlenmedir. Kültürel kirlenme elektrik gibi, tanımlamak zor ancak varlığını, ekonomik, sosyal alanda ve tabiatta ortaya çıkardığı olumsuz etkilerle ortaya koymaktadır. Ailenin çözülmesi, alkol ve uyuşturucu tutkunluğu, terör olayları gibi sorunlar kültürel kirlenmenin gözle görülen sonuçlarıdır. Kültürel kirlenme kendini en yoğun biçimde modern insanın değerlerinde gösteriyor. Modern insan aynen Ivan Karamazof gibi düşünüyor: "Allah yoksa her şey mubah." Bu yüzden modern insan elinde çevre, tabiat ve insan acımasız bir şekilde tahrip ediliyor. Aslında tahrip edilen yalnızca çevre ve tabiat değil, onlarla birlikte ruhtur. Sanayileşmeyle gelen sorunların en alt düzeye indirilmesi için, daha az kola, daha az sigara ve daha az araba ile yetinmek gerekir. Çünkü çevre sorunları üretim ve tüketim sırasında ortaya çıkan artıklardan kaynaklanmaktadır. Bunun için de ekonomide köklü zihniyet değişikliği gerekir. Dünyaya maliyeti sıfır olan hammadde deposu olarak görmekten vazgeçmek için yerleşik değerler bütünüyle değiştirilmelidir. KAYNAKLAR 1.D.H. Meadows, Vd, The Limits to Growth, NewYork, 1975. 2.E .J. Mishan, The Cost of Economic Growth, London, 1973. 3.J.K. Galbraith, The Industrial State, London, 1970. 4.B. Ward and R. Dubos, Only One Earth, London, 1974. 5.R. Carson, Silent Spring, London, 1965. 6.E, Gürdoğan, Teknolojinin Ötesi, İstanbul, 1985. 7.E. Gürdoğan, Kirlenmenin Boyutları, İstanbul, 1989. 8.N. Gürdoğan, Ticari ve Sosyal açıdan Proje Değerlendirme Yöntemleri, Ankara, 1987. 9.A.V. Kneese, Economics and the Environment, London, 1977. 10.R.H. Wagner, Environment and Man, NewYork, 1978 11.S. N. Nath, A Perspective of Welfare Economics, London, 1973.

21 Kasım 2016, 13:57

SAĞLAM ŞİRKET OLMADAN SAĞLAM EKONOMİ OLMAZ

============================================== Anadolu'da sermayenin geniş tabana yayıldığı çok ortaklı şirketlerin öncülüğünü Konya yaptı.

*

Konya'yı Denizli, Kayseri ve Uşak gibi Anadolu kentlerindeki girişimcilerinin kurduğu büyük ortak tabanlı şirketler izliyor.

*

Anadolu insanına hesap yapmayı öğrendi. Artık başta Avrupa'daki Anadolu olmak üzere, bütün Türkiye üretim yapmasını biliyor.

*

Yatırımcılar, siyasi partiler arasında seçim yapar gibi, şirketler arasında da seçim yapmasını öğrendiler.

*

Oyunun değerini bilmeyenler, parasının da değerini de koruyamazlar.

*

Dünyayı değiştirmede, en etkili ve en güçlü iki silah "oy" ve "para"dır.Para ekonomiye,oy devlete katılmayı sağlar.

*

Anadolu insanı, bu iki silahının gücünü ve değerini biliyor. Bu bağlamda,görev ve sorumluluğunu yerine getiriyor.

*

Ayrıca Anadolu'da karın, zararın kardeşi olduğu bilinir. Zararın olmadığı yerde kar da olmaz.

*

Uzmanlar, "Bir ekonomide iflas eden şirket yoksa, bu, ekonomide işlerin iyiye gitmediği anlamına gelir" derler.

*

Yeni kurulan şirket sayısı, iflas eden şirketten daha çok ise, ekonomi iyiye gidiyor demektir.

*

İflas eden şirket sayısı, yeni kurulan şirketlerin sayısını aşması, ekonominin kötüye gittiğini gösterir.

*

Ayrıca şirketler iflas etmez, kişiler iflas eder. Şirketleri iyi yönetemeyen kişiler gider, iyi yönetecek kişiler gelir.

*

Şirketlerin iflas etmesiyle toplum değil, kişiler kayba uğrar. Ortaklarını değiştiren şirketlerin tüzel kişilikleri devam eder.

*

Türkiye'deki bankalar gibi, her kurum ve kuruluşun zararını devlet karşılarsa, kimin iyi, kimin kötü çalıştığı belli olmaz.

*

Politikada olduğu gibi, ticarette de risk almasını bilenler başarılı olur.En büyük risk hiç risk almamaktır.

*

Korkak tacir gibi, korkak sanayici de ne kar eder ne de zarar. Ticaret dünyasında kar garantisi yoktur.

*

Anadolu''nun çok ortaklı şirketlerinin başarısı Türkiye'nin başarısı olacaktır.Ortaklık kültürü paylaşma kültürüdür,

*

Ekonomi dünyasında paylaşmasını bilmeyenler,paylaşmasını bilenler tarafından paylaşılırlar.

*

Şirketler güçlü olursa, ekomi de güçlü olur.

*

Bir ülkenin gücü şirketlerinden gelir.

*

Üretimi şirketler yapar.

21 Kasım 2016, 14:47

HİÇBİR TAKLİT HİÇBİR ÖZENTİ ASLININ YERİNİ TUTMAZ

============================================== Küreden kareye dönüşen dünyada gece ve gündüz farkı yoktur. Ekonomi,siyaset ve kültür dünyasında,başarılı olmak için,herkes olduğu gibi görünmek,göründüğü gibi olmak zorundadır.

*

Türkiye'nin Özal ve Manço' nun ölümlerinde gösterdiği sevginin arka planınında onların doğallıkları vardı.Onlar hiçbir zaman, gösterişe kapılmadılar ve doğallıklarını da yitirmediler.

*

Her ikisi de oldukları gibi görünmeye,göründükleri gibi olmaya büyük özen gösterdiler.Kapıların olmadığı bir dünyada yaşandığını biyorlardı.

*

Özal ile Manço'nun, Mevlana''nın ünlü pergel benzetmesinde olduğu gibi, bir ayakları Anadolu''da, diğer ayakları da Japonya'dan Amerika''ya bütün dünyayı dolaşıyordu.

*

Onlar, Anadolu'ya sağlam bastıkları için, ayaklarının altındaki toprak kayıp gitmedi.

*

Onlar,sürekli kendileri olmaya çalıştılar, hiçbir zaman başkası olmaya heveslenmediler.

*

Onlar, en zayıf ve en güçlü dönemlerinde doğallıklarını korudular.

*

Onlar, Anadolu''nun geleceğini başka kültürlerde değil, kendi kültürlerinde aradılar.

*

Kendi kültürünü iyi özümleyenler, başka kültürlerden korkmazlar. Onlar, kendi kültürlerini iyi bildikleri için, diğer kültürlere de sonuna kadar açık olmasını bildiler.

*

Manço benim yönetici olduğum , Amerika''dan Malezya''ya kadar değişik ülkelerden uzmanların katıldığı bir panelde konuşmacıları kendi dilleriyle selamlamıştı.

*

Japonya''daki konserlerinde, Japonlar,Manço'ya "Japonca biliyorsanız Japonca konuşun, bilmiyorsanız Türkçe konuşun biz çeviririz" demişler.

*

Kendi dilini güzel kullanamayanlar, başka dillerden gereğince yararlanamazlar.

*

Manço diliyle birlikte kültürünü de müziğine yansıtmasını bildi.

*

Özal ve Manço, hiçbir zaman şöhrete yenik düşmedi.

*

Onlar ömürlerini ünlü olmaya değil, Anadolu insanının yolunu ve vizyonunu açmaya adadılar.

*

Onlar için önemli olan ünlü olmak değil, kalıcı eserler bırakmaktı, bıraktılar da.

*

Ben dört yıl Planlama''da Özal ile birlikte çalıştım.Onun döneminde Türkiye'yi tarım toplumundan sanayi toplumuna dönüştürecek yatırımlar yapıldı,

*

Özal, devlette, ordu gibi, katı bir hiyerarşinin yaşandığı bir dönemde, hiyerarşinin olmadığı, kapıların ardına kadar açık olduğu bir yönetim sergiledi.

*

Özal aynı yönetim anlayışını devletin bütün kademelerine taşıdı. O devleti, millet için bildi.

*

Manço müziğini yediden yetmiş yediye bütün bir topluma açtı.

*

Biri vizyonuyle, biri müziğiyle, bütün bir toplumu kucakladı.

*

Onlar başkaları değil, kendileri oldular.

*

Anadolu insanı onlarda kendini buldu.

*

Son yolculuklarında yalnız kalmadılar.

*

Bütün bir Türkiye yanlarındaydı.

21 Kasım 2016, 15:26

GÖRÜNMEYEN DÜNYANIN PERDELERİ EDEBİYATLA AÇILIR

================================================= "Gebe Bırakan Söz"ün ustası olanlar edebiyatı amacı kendinden ibaret bir eylem alanı olarak görmezler. Onlar için "Sanat Allah''ı aramaktır."

*

Kültürler arasındaki savaşın hız ve yoğunluk kazandığı günümüzde, edebiyat ve sanat, gerek teorik, gerekse pratik alanda vazgeçilmez bir yer tutar.

*

Görünmeyen dünyanın kapıları edebiyatla aralanır. İç ve dış dünyanın hazineleri şiirde gizlidir. O şiiri yakalayanlar, toplumları dönüştürecek gücü kolaylıkla ateşleyebilirler.

*

Karakoç, "Bugün şiir ve edebiyata giren, yarın hayata girecektir" derken, sanat ve hayat arasındaki diyalektik ilişkiye dikkat çekiyor. Sanat insanı, insan da ekonomiyi dönüştürür. Başlangıçta ekonomi değil, sanat vardır.

*

Özdenören hikaye ve denemelerinde çalkantılı dönemlerin Anadolu insanının serüvenini anlatır. O "Çözülme"den "Denize Açılan Kapı"ya doğru uzun bir yürüyüşe çıkmıştır.

*

O insan, aşağıdan değil de, yukarıdan gelen bir kültür değişiminde, yılların ürünü bir medeniyetin değerlerinin ekonomik, sosyal ve kültürel yapıdan bir bir söküldüğünü görmüştür.

*

O, Anadolu''yu doğusu ve batısıyle bir baştan diğer başa kasıp kasıp kavuran dehşet fırtınasını göğsünde olanca varlığıyla duyar. Ancak hiçbir zaman umutsuzluğa düşmez.

*

Anadolu insanının dünyasında umutsuzluğa, karamsarlığa kesinlikle yer yoktur. Umutsuzluk ve karamsarlık fırtınaları edebiyat ve sanatla dağıtılır.

*

Bir medeniyet kelam ya da söz eğitiminden geçmeden, teoriyi pratiğe geçiremez.

*

Her medeniyetin düşünce ve yaşama biçiminin hayata geçirilmesinde edebiyat önemli bir yer tutar.

*

Usta edebiyatçıları olmayan bir toplumun, güçlü politikacıları ve dünyayı hallaç pamuğu gibi atan girişimcileri de olmaz.

*

Nasıl kurumuş pınarlardan can suyu kaynamazsa,derinliğini yitirmiş bir edebiyattan zengin bir medeniyet çıkmaz.

*

Edebiyatsız medeniyet güçsüz,medeniyetsiz bir edebiyat etkisiz olur

*

Edebiyatlar medeniyetlerin binbir çiçeğin açtığı gizemli bahçeleridir.

22 Kasım 2016, 10:35

"Hakikat Medeniyeti"yolunda bir kişiyi etkileyen

"Hakikat Medeniyeti"yolunda bir kişiyi etkileyen bütün insanlığı etkiler,bir kişiyi uyandıran bütün insanlığı uyandırır,bir kişiyi dirilten bütün insanlığı diriltir.Diriliş Er ve Erenlerinin "Bir elinde Mesnevi bir elinde Mukaddime"olacaktır.

22 Kasım 2016, 10:40

"HAKİKAT MEDENİYETİ"nde insanlar

"HAKİKAT MEDENİYETİ"nde insanlar: GÜL ALIRLAR GÜL SATARLAR.GÜLDEN TERAZİ TUTARLAR. GÜLÜ GÜLLE TARTARLAR.ÇARŞI PAZAR GÜLDÜR GÜL" HAKİKAT MEDENİYETİ GÜL MEDENİYETİDİR.HAKİKAt MEDENİYETİ İLK PEYGAMBERLE BAŞLAR SON PEYGAMBERLE TAMAMLANIIR,GÜNEŞİ ASLA BATMAZ

22 Kasım 2016, 22:41

DOĞRULUKTA GÜZELLİĞİ GÜZELLİKTE DOĞRULUĞU BULMAK

==================================================== Günden güne bütün boyutlarıyla hayatın zenginleştirilebilmesi için, her toplumun denizi arayan ırmaklar gibi, güzellik ve doğruluğu araması gerekir. John Keats'ın çok yalın bir biçimde vurguladığı gibi: "Güzellik doğruluktur, doğruluk da güzelliktir." Dünyada herkes, güzelliği tanıma ve doğruluğu yakalama gücüne sahiptir. Barajların enerji üretme potansiyellerini yapılarında taşıdıkları gibi, insanlar da çığır açma ve öncü olma güçlerini yüreklerinde taşırlar.

*

Güzelliği arayan, doğruluk bulur. İyiliklerin özendirilmesi, kötülüklerin önlenmesi, herkesin güzellik peşinde koşması ve doğru düşünmesini öğrenmesine bağlıdır. Herkesin kendisinden etkilendiği, bilgeliğin simgesi, güzelliği aramanın yorulma bilmez yolcusu, düşünce ve eylem ustaları vardır. Onların yolu, doğruluğun, güzelliğin ve iyiliğin yoludur. Her biri, iki dünyada da denize açılan ırmakların yönünü gösteren kutup yıldızlarına benzerler..

*

Çirkinliğin güzelliğe, yanlışlığın doğruluğa ve kötülüğün iyiliğe üstün gelmeye başladığını düşünüyor ve eğitimsizliğin bütün sorunların ana kaynağı olduğunu görüyorsanız, bilgi ve hikmet sevgisinin duraklarına ulaşanların tuttuğu ışığa yönelin ve onlara bağlanın. İnsan kendi gücünün farkına onları izleyerek varır. Onların yardımı olmadan hayatı yaşanır kılacak güzelliğin kapılarını aralamak oldukça zordur. Güzelliğin yolunda olanlar, güzelliği arayanların ışığı ve destekçisi olurlar.

*

Her insanın yapısında güzellik tutkusu ve doğruluk arayışı doğuştan vardır. İnsanın iç dünyasından dış dünyasına doğru uzanan öğrenmesini öğrenme süreciyle, gönlünün derinliklerinde uyuyan arslanlar bir bir uyandırılabilir. Bunun için de, büyük bilgi ve hikmet sahiplerinin yol ve yöntemlerinin inceliklerinin kavranılması ve bütün zenginlikleriyle bugüne taşınması gerekir. İnsan içinde taşıdığı gücün büyüklüğünün bilincine, gönül mimarlarının çığır açan eserleri ve ilham veren hayat öyküleriyle varır.

*

Anadolu insanı, yanlışlığın üstesinden doğrulukla, kötülüğün üstesinden iyilikle, çirkinliğin üstesinden güzellikle ve ümitsizliğin üstesinden de ümitle gelmesini bilmiştir. İnsanın doğru düşünme ve doğruluğu bulma yolunda, kendisiyle savaşmasından daha büyük bir savaş yoktur. İnsan için en büyük başarı da, kendi sınırlarını aşarak, büyük gönül ustalarıyla bütünleşmesini bilmektir. Geleceğin büyükleri, geçmişin büyüklerinin omuzlarında yükselir.

*

Her insan iç dünyasının olumlu güçlerini değil, olumsuz güçlerini harekete geçirdiği için, dünyada savaşlar birbirini izliyor. İç dünyalarını Cehennem'e çevirenlerin, dış dünyalarını bir Yeryüzü Cenneti'ne dönüştürmeleri mümkün değildir. Dış dünya tek tek bütün insanların iç dünyasının, kültür ve ekonomideki yansımasıdır. İnsanlar tek tek iç dünyalarındaki güzellikleri yakalayabilirlerse, dış dünyanın bütün çirkinlikleri bir bir yok olup gidecektir.

*

Dışarıda görülen dünya içerideki dünyanın aynasıdır. Onu güzelleştirmek için, insanın gönlündeki "Yusuf"un uyandırılması gerekir.

*

Yusuf olmasını bilenlerin önüne bütün dünyanın hazineleri serilir.

22 Kasım 2016, 22:52

EĞİTİMLİLER AVUÇLANAN TOPRAĞI ALTINA DÖNÜŞTÜRÜR

================================================== Yirminci yüzyılın ilk yarısı, Türkiye'yi yönetenlerin, kendi tarih ve kültürleriyle bağlarını kopararak, Batı'nın eğitim sistemiyle birlikte bütün kurum ve kuruluşlarını hiçbir uyarlama yapmadan, olduğu gibi benimsediği yıllar oldu. Aşağıdan, toplumun içinden, yönetilenlerden değil de, yönetenlerden, yukarıdan gelen baskıyla yapılan kültürel değişme, başta eğitim kurumları olmak üzere, her alanda büyük bir yoksullaşmaya yol açtı.

*

Tabandan daha çok tavandan gelen kültürel değişmeyle, üniversiteler Anadolu insanının değerlerinin değil, Batılı insanın değerlerinin misyonerliğine soyundular. Edirne'den Kars'a, merkezi bir yönetim altında toplanan üniversiteler, Batı kültürünün değerlerine dört elle sarılarak, devlet kurum ve kuruluşlarını milletin kültür ve değerlerinden uzaklaştırarak, yönetenleri yönetilenlere, yönetilenleri de yönetenlere yabancılaştırdılar.

*

Bütün ömrünü Anadolu insanının eğitimine adayan, eğitimden hiç kopmayan Prof. Dr. Ferruh Müftüoğlu "Maarif Meseleleri" isimli kapsamlı çalışmasıyla, "Türk eğitim sistemi"nin ayrıntılı bir analizini yaparak, geçmişten geleceğe güçlü bir ışık tutuyor. Müftüoğlu anekdotlarla zenginleştirdiği kitabında, tarihin derinliklerinden bakarak, eğitim sistemini bütün boyutlarıyla sorgulamakla kalmıyor, uygulanabilir çözümler de öneriyor.

*

Üniversiteler Müftüoğlu'nun vurguladığı gibi: "Hakikatın arandığı", hayatın bütün boyutlarıyla yaşanır kılınmasının güvencesi ve eğitimli insanların yetiştirildiği kurumlardır. Onlar bir yandan ülkenin eğitim seviyesini yükseltirken, diğer yandan da yaptıkları araştırmalarla, her alandaki bilgi birikimine de yeni boyutlar kazandırırlar. Üniversitelerin gücü ve zenginliği, ülkenin bütün kurum ve kuruluşlarının ana sermayesini oluşturur.

*

Türkiye gibi, üniversiteleri güçlü olmayan ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel alanda hiçbir kurum ve kuruluşu güçlü olmaz. Çünkü eğitimli insanlar ile eğitimsiz insanların yönettiği kurum ve kuruluşların başarısı, mutlaka birbirinden farklıdır. Eğitimli insanların elinde toprak altına dönüşürken, eğitimsizlerin elinde de altın toprağa dönüşür. Avuçladıkları toprağı altına dönüştürenler, her ikisini birbirinden ayırmasını bilenlerdir. Dünyanın her yerinde altın toprakla birlikte bulunur.

*

Türkiye'yi yönetenler, bugüne kadar yönetilenlere ne verebileceklerini değil, yönetilenlerin kendilerine ne verebileceklerinin hesabını yaptılar. Artık hem yönetenler, hem de yönetilenler, Türkiye'nin kendilerine ne yapabileceğini değil, onların Türkiye'ye ne yapabileceklerini düşünmelidirler. Bunun için de, başta eğitim sistemi olmak üzere, her alanda köklü zihniyet değişikliğine ihtiyaç vardır.

*

Türkiye'de eğitimin amacı, Anadolu insanının gönlünde yatan aslanları uyandırmak olmalıdır. Onları uyandırmak bir sermaye işi değil, bir eğitim işidir.

*

Eğitim gücü, sermaye gücünden çok daha önemlidir.

*

Eğitimli olan hiçbir zaman yoksul düşmez.

23 Kasım 2016, 13:51

ORTADOĞU'DA BARIŞIN YOLU MEVLANA'NIN YOLUDUR

============================================== Endonezya''dan Fas''a kadar geniş bir coğrafyaya yayılan İslam ülkeleri, dünyanın orta kuşağını oluştururlar. Müslüman ülkeler, Kuzey''in yüksek gelirli ülkeleriyle, Güney''in düşük gelirli ülkeleri arasında en büyük ve en etkili denge gücüdürler. İslam dünyasında savaş olursa, dünyada barış olmaz. Bütün savaşları durdurmak isteyen ülkeler, Müslüman ülkelerdeki barış hareketlerini desteklemek zorundadırlar.

*

Savaş kuşağı İslam dünyasını barış kuşağı İslam dünyasına dönüştüreceklerin başında Mevlana gelir. Mevlana Ortadoğu''dur, Ortadoğu dünyadır.Ortadoğu'da Türkiye dört tarafındaki ülkelerle sınırlarını kaldırarak, ekonomik yapıları zenginleştiren Türkiye, dünya barışının, başka ülkeler tarafından yeri doldurulması mümkün olmayan, en güçlü güvencesidir. Ortadoğu''da Araplarsız savaş, Kürtlersiz barış olmaz. Ortadoğu'da yol barış isteyen yeni Mevlana'ların yoludur.

*

Müslüman ülkelerdeki savaşların ve sivillere yönelik intihar saldırılarının kaynağında, Batı dünyası vardır. Batı ülkeleri, İslam dünyasındaki demokrasi düşmanı dayatmacı yönetimleri destekleyerek, hem İslam dünyasına, hem de demokrasiye ihanet ettiler. Batılılar bağımsızlık savaşlarıyla, terörist eylemleri arasındaki sınırları birbirine karıştırdılar. Batılıların, başka açık kapı bırakmayan, baskı politikalarına karşı cevap olan intihar saldırılarıyla, Ortadoğu kan gölüne dönüştü.

*

Mısır''dan Endülüs''e kadar bütün insanlığın ortak kaynağı olan, bilimsel ve teknolojik birikimi değerlendirerek, Batı dünyası son iki yüzyılda, geçmişte benzeri olmayan, büyük bir zenginliğe kavuştu. Zengin Kuzey ülkeleri ulaştıklarını üretim gücünü, dünyaya barış getirme yolunda kullanabilirlerdi. Ancak, Mısırlıların Nil''in sularından yararlanarak ulaştıkları üretim güçlerini, piramitleri inşa ederek, yok etmeleri gibi, Batılılar da zenginliklerini dünya savaşlarında yok ettiler.

*

Müslüman ülkeler el ele vererek, önce Ortadoğu''da, ardından Kafkaslar ve Balkanlar''da çıkar odaklı dış politikadan, etik odaklı dış politikaya geçişin öncülüğünü yapmalıdırlar. Son yüzyıllardaki savaşlarda milyonlarca insan hayatını kaybetti. Ancak savaşlarda tarafların kazançlarının toplamı, ölen suçsuz insanların hayatlarının karşılığı değildir. Bu bağlamda, insanlık tarihi içinde, suçsuz insanların ölmediği bir savaş neredeyse yoktur. Her ülke barışa katkıda bulunarak, kanlı ellerini temizlemelidir.

*

Ortadoğu''nun yol gösteren kutup yıldızı, savaş değil, barış olmalıdır. Savaş isteyen devletler, savaşın bedelini, kendileriyle birlikte bütün dünyaya ödetirler. Devletler barışa hizmet ederek büyürler. Dünyada defteri kapanmayan güçlü devlet, savaştan önce barışa hizmet eden devlettir. Yol savaş isteyenlerin yolu değildir.

*

Dış politikanın olduğu kadar iç politikanın da odak noktasında, savaş peşinde koşanlardan daha çok barış peşinde koşanlar vardır. Savaş peşinde koşanlar savaş, barış peşinde koşanlar barış bulurlar.

*

En iyi devlet en az savaş yapan devlettir.

*

Savaş eken devlet ölüm biçer.

*

Güçlü olan devlet savaşmaz.

*

Barışta güç vardır.

23 Kasım 2016, 21:44

SAVURGANLIK BÜTÜN KÖTÜLÜKLERİN ANASIDIR

========================================== SAVURGANLIĞIN BÜYÜSÜNE KAPILAN YOKSUL DÜŞER İnsansız tüketim, tüketimsiz insan olmaz. Günlük hayatın karmaşık bir yapı kazanmasında olduğu kadar yalınlaştırılmasında da tüketimin oldukça önemli bir yeri vardır. Her kültür kendine özgü bir tüketim ve yaşama biçimi geliştirir. Kutsal kaynaklardan beslenen kültürlerde, insanlar yaşamak için tüketirler. Ölümden sonra dirilmeye inanmayan kültürlerle yoğrulan insanlar ise, tüketmek için yaşarlar.

*

Kutsal kültürün belirleyici olduğu bir toplum yapısında, Allah dışında herşeyin gelip geçici olduğuna inanılır. Yalnızca görünen dünyaya inanan insan için, tüketim herşeyin ölçüsüdür. Onlar mutluluğu, durmadan artırmaya çalıştıkları tüketimde ararlar. Onlar için, gece gündüz durmadan tüketmek, mutluluğun olduğu kadar başarılı olmanın da en önemli göstergesidir.

*

Modern toplumda, hayatın her alanına egemen olan israf, gerekli gereksiz durmadan tüketimi körüklemenin önlenmesi mümkün olmayan doğal sonucudur. İsraf, tüketim ekonomilerinin lokomotifidir. Tüketim ekonomisinin odak noktasında ise, insanı israf bağımlısı kılan pazarlama yöntemleri ve medya vardır. İsraf bağımlısı olmak, sigara tiryakisi olmaktan çok farklı değildir.

*

Parçalardan bütüne, bütünden parçalara bakmanın oldukça güçleştiği bir dönemde, israfın yol açtığı sorunlar katlanarak artıyor. Gösteriş yarışı içinde kutsal kültürle bağlarını yitiren modern insan, aynı Goethe'nin Faust'u gibi, sınırsız isteklerinin peşine düşerek, hem iç hem de dış dünyasında onulmaz yaralar açıyor. Kutsal değerlerden soyutlanan tüketim çılgınlığı, bütün insanlığın ruhunu öldürdü.

*

Faust'a özenerek, sonu gelmez tüketim tutkusuyla kıvranan modern insan, dünyayı yoksullaştırdı. İsraf içinde hayat bütün boyutlarıyla anlamını yitirdi. Gelecek nesillerin modern insanı anlatmak için, "İsraf içinde yüzer ve televizyonda Hollywood ya da Brezilya dizileri izlerdi" demeleri yeterli olacaktır. Medya bulaşıcı bir hastalık gibi, israf hastalığını bütün dünyaya yayıyor.

*

Yirminci yüzyılın ana sorunu, her alanı kuşatan israf salgınının kontrol altına alınmasıdır. İsrafın yol açtığı yoksulluğun önüne geçmeden, hayatın yaşanır kılınması mümkün değildir. İsraf yoksulluğun olduğu kadar yolsuzluğun da anasıdır. Kaynaklarla birlikte zamanı da israf edenler, hayatın zenginleşmesine hiçbir katkısı olmayan yapay ihtiyaçların peşine düşerler.

*

İsrafın kaynakları kurutulursa, gerçek ihtiyaçları karşılamakta hiçbir güçlük çekilmez. Toplumdaki harcamalar beslenme, giyinme ve korunma gibi karşılanması zorunlu ihtiyaçları aşmazsa, herkes için, tedirginlikten uzak, huzurlu bir hayatın kapıları kolaylıkla açılabilir.

*

Dünyadaki yoksulluğun kaynağı, tüketmek için yarışanlardır.

23 Kasım 2016, 21:58

ÖĞRENEN ÖĞRETMEN ÖĞRETEN ÖĞRENCİ OLMAK

============================================= İlk öğretimden yüksek öğretime kadar bütün eğitim kurumları, öğrenen öğretmenleri, öğreten öğrencileriyle, ülkelerin omurgasını oluştururlar. Eğitim öğrencilere bilgi kazandırma, kazanılan bilgiyi yararlı hale getirme sürecidir. Ömür boyu devam eden bu süreçte, yaşı ve işi ne olursa olsun, herkes hem öğreten öğretmen, hem de öğrenen öğrencidir. Öğrenme ve öğretmenin yeri ve zamanı yoktur. Toplum öğrenmesini öğrenmek zorundadır.

*

İnsan hayatını öğrenmeye ve öğretmeye adamalıdır. Bir insanın en büyük ve getirisi en yüksek varlığı, bilgi ve tecrübe birikimidir. Bir insan sahip olduğu bütün varlıkları kaybedebilir. Bilgi ve tecrübesi ise, insanın kaybetmeyeceği tek varlığıdır. Bu yüzden, her ülkede eğitim günlük politikanın dışında tutulur. Öğrencileri ve öğretmenleriyle eğitime yapılan yatırım, bir ülkede getirisi en yüksek olan yatırımıdır.

*

Anadolu insanının ümit ve güven kaynağı ve her dönemin öğretmeni Yunus Emre''nin bilim için söyledikleri, eğitim için de söylenebilir. Ülkelerin geleceğini aydınlatan eğitim, eğitimi bütün boyutlarıyla kavramaktır. Eğitimin, derinden kavranabilmesi için de, insanın kendisini bilmesi, iç ve dış dünyasını güzelleştirmesi gerekir. İnsanın kendisiyle birlikte çevresini de güzelleştirmeyen eğitim, eğitim değildir.

*

Eğitim bir ülkenin kültür ve ekonomisine yeni boyutlar kazandırarak, hem zenginleştirme, hem de güzelleştirme ustalığıdır. Ülkelerin geleceğini inşa etmede, eğitim kültür ve ekonomi yanında üçüncü temel taşını oluşturur. Ülkelerin gelecekteki başarısı temellerinin sağlamlığına bağlıdır. Bu temellerden birinin zayıflığı diğer alanlarda da etkisini gösterir. Eğitim, kültürün kınından çıkan ekonominin kılıcıdır.

*

Eğitimsizlik ekonomik ve kültürel alanda verilmesi gereken savaşı, cephelere taşır. Bu yüzden, bir ülkede eğitimsizliğin bedelini, toplumun bütün kesimleri çok pahalı bir biçimde öderler.

*

Bütün ülkelerin en büyük ve en önemli sorunu, eğitimsizliğin üstesinden gelmektir. Bu sorunu çözmenin yolu da, herkesin hayatını eğitime adamasından geçer.

*

Öğrenen öğretmenler, öğreten öğrenciler, düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştürerek, hem kültüre hem de ekonomiye katkıda bulunurlar.

*

Eğitimle insan çorak toprakta akıp gitmekten kurtulur.

24 Kasım 2016, 18:09

BATI ORTADOĞU'YA ZEHİRLİ BİR HANÇER GİBİ SAPLANDI

================================================= İnsanlığın bilinen dört bin yıllık medeniyet tarihi içinde, Habil ve Kabil'den bu yana iki ana akımın sürekli bir hesaplaşma içinde oldukları görülür. Bir yanda Habil'in yolundan gidenler vardır, bir yanda da Kabil'in yolundan gidenler. Habil'in izleyicilerinin inşa ettikleri medeniyetler, kutsal kaynaklardan beslenirken, Kabil'in izleyicilerinin inşa ettikleri medeniyetler, seküler kaynaklardan beslenirler. Habil uzlaşmanın Kabil çatışmanın simgesidir.

*

Medeniyetlerin harman olduğu Avrupa'da, Ademoğullarıyla, insanlığın gündemine giden “Ana Akım Medeniyet”ler, kendi aralarında hesaplaştıkları gibi, kendi içlerinde de hesaplaşmaya devam ediyorlar. Bu bağlamda, Ortadoğu'da, hem aynı medeniyet içinde, hem de medeniyetler arasında kanlı bir savaş yaşanıyor. Seküler medeniyetlerin misyonerliğini yapan Batı, Ortadoğu'nun kalbine zehirli bir hançer gibi saplandı. Bütün Avrupa büyük bir Ortadoğu'ya dönüştü. Avrupa Ortadoğu'ya Ortadoğu Avrupa'ya taşındı.

*

Kutsal kitapların anavatanı Ortadoğu'nun bir ülkesinde savaş olursa, Batı'nın hiçbir ülkesinde barış olmaz. Ortadoğu'nun kutlu kentlerinin kapıları Cennet'e açıldıkları gibi, Cehennem'e de açılırlar. Ortadoğulular sevdiklerine Cennet, sevmediklerine Cehennem kesilirler. Ortadoğu'da savaş çığırtkanlığı yapan Avrupa ülkeleri, hiçbir Batı ülkesinde barışın bekçiliğini yapamazlar. Filistin Cehennem olursa, ne Avrupa, ne de Amerika Cennet olur. Savaş ekilen Ortadoğu'dan barış biçilmez.

*

Tarihin her döneminde, Kabil'in kartalları gecenin karanlığında uçarken, Habil'in güvercinleri gündüzün aydınlığında uçarlar. Ortadoğu'nun tarihi, bütün insanlığın tarihidir. Ortadoğu Adem “Turabullah”, İbrahim “Habibullah”, Musa “Kelimullah”, İsa “Ruhullah”, Muhammed “Habibullah” diyerek, bütünlük ve süreklilik içinde, bütün insanlığı kucaklar. Ademoğullarının, tarih içindeki düşünce ve eylem birikimleri, Ortadoğu'nun kutsal kitaplarının bol dipnotlu bir yorumudur.

*

Ortadoğu'da tarih yeniden yazılıyor. Ortadoğu seküler Kabil medeniyetinin arka bahçesi olmaktan çıktı, kutsal Habil medeniyetinin ön bahçesi oldu. Ortadoğu Orta Çağ'da “Ana Akım Dünya Medeniyeti”nin nasıl öznesi olmuşsa, yeniden aynı işlevi görmeye adaydır. Ortadoğu'daki savaş, Ortadoğu'nun demokrasiye isyanı değil, Ortadoğu'nun dayatmaya isyanıdır. Ortadoğu Batı'nın iki yüzlülüğüne karşı, Kabil'de, Bağdat'ta, Şam'da Kahire'de yürüttüğü savaşı, Paris'e, Moskova'ya, Londra'ya, New York'a taşıdı. Artık dünyada her ülke Ortadoğu'dur.

*

Ortadoğu'nun yeni kuşakları, kendi medeniyet tarihleriyle birlikte dünya medeniyet tarihini de yeniden yorumlamak zorundalar. Dünyada dar açıdan, uluscu gözle yazılan yerel tarihler değil, geniş açıdan, uluslarüstü gözle yazılan küresel tarihler önemlidir. Geçmişin ayrıştırıcı tarihlerinin yerini, çağdaş bütünleştirici tarihler almalıdır. İnsanlık tarihi bölünmez bir bütündür. Yitirilen Cennet yalnız bulunmaz.

*

İnsanlık tarihi içinde eline kan bulaşmamış bir devlet yoktur.

*

Devlet kaçınılması mümkün olmayan bir zorunluluktur.

*

Adaletin devleti bütün devletlerin üstündedir.

*

Devletsiz adalet adaletsiz devlet olmaz.

*

Adalet devletin vicdanıdır.

*

Medeniyet adalettir.

25 Kasım 2016, 23:12

SAĞLAM KÜLTÜR OLMADAN SAĞLAM EKONOMİ OLMAZ

============================================== Cumhuriyet yönetimi kurtuluşu, kendi kültürünü yeniden üretmek yerine, Batı kültürünü bir ayıklamaya tabi tutmadan bütünüyle benimsemede buldu.

*

Devletin kuruluş yıllarında çarşıları, camileri medreseleri, dergahları, müziği, mimarisi ve yaşama biçimiyle yüzyılların birikimi Osmanlı kültürü toptan reddedildi.

*

İlk Peygamberden son Peygambere kadar İslam kültüründen iz taşıyan herşey ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel yapıdan bir bir sökülüp atıldı.

*

Batı değerleriyle birlikte yaşama biçimi, tartışılması sözkonusu olmayan kutsal ölçüler olarak kabul edildi. Bu bağlamda, Batı hukuku olduğu gibi benimsenerek İslam dünyasının çok renkli bir mozaiği olan Anadolu, İslam medeniyeti havzasından çıkarak, Batı medeniyeti havzasına katılmayı bir devlet politikası haline getirdi.

*

Türkiye'de İslam'ın ölçü ve değerleri, çağdışı ilan edilirken, Batının ölçü ve değerleri kutsal normlar olarak kabul edildi. Cumhuriyet yönetimi, Batılılar gibi yaşamada büyük başarı sağladı. Ancak Batılılar gibi üretmesini öğrenemedi. Arap harflerini bırakıp latin harflerim almak, fesi çıkarıp şapka giymek, Türk toplumunu Avrupalıların üretim gücüne ulaştırmadı.

*

Ekonomi ve yönetimdeki tıkanmanın ana sebebi, Cumhuriyetin temelindeki bu hatalı seçimdir. Bir ülke kendi olmayı bırakarak, başka bir topluma benzemeye kalkarsa, özendiği dünyanın üretim gücüne ulaşamadığı gibi, onların yardımı olmadan da ayakta duramaz. Yardım alanlar da, yardım aldıklarının verdikleri talimatlara uymak zorunda kalırlar.

*

Türkiye'deki ekonomik tıkanmanın önünü açmak için, yardım alan bir ülke değil, yardım eden bir ülke konumuna gelmek gerekir. Bunun için devlet ile toplum arasında Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne devam eden soğuk ve sıcak savaşın mutlaka durması gerekir.

*

Toplumlarıyla savaşan yönetimlerin, ekonomide başarılı olmaları mümkün değildir. Çünkü ekonomi insanın gölgesine benzer. İnsan yoksa, gölgesi de olmaz.

*

Farabi, erdemli şehiri, sağlıklı bir bedene benzetir. Erdemli ülke de erdemli şehir gibidir. Bir ülke yönetenleri ve yönetilenleri, üretenleri ve tüketenleri, ithalatçıları ve ihracatçılarıyla aynı gaye doğrultusunda bir vücudun organları gibi, birbirleriyle yardımlaşarak çalışamazlarsa, üretim gücünü büyütmede başarılı olunamaz.

*

Türkiye'de ekonomik tıkanmanın önüne geçmek için, yürürlükteki zihniyetin topyekün değişmesi gerekir. Ekonomi, zihniyetin, daha açık bir deyişle, değer ve düşünce sisteminin ekonomik yapıdaki yansımasıdır. Yürürlükteki zihniyeti değiştirmeden, ekonomik tıkanmayı gidermek ve üretim gücünü arttırmak mümkün değildir.

*

Dünyada soğuk savaş döneminin kavramları gibi, iki yüz yıllık pozitivizmin değerleri de geçerliliğini büyük ölçüde yitirdi. Artık ekonomide, politikada ve yönetimde geçmişte söylenenler, yarına ışık tutmuyorlar. Başta ekonomi olmak üzere her alanda Mevlana'nın dediği gibi, yeni sözler söylemek gerekir.

*

Marks'ın "altyapı" ve "üstyapı" modeli ile Adam Smith'in "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" anlayışı Anadolu insanına coşku vermiyor. Sovyetler Birliği'nde ekonomik yapıyı güçlendireceğiz diye, inancı yok edenler, üretimde büyük bir başarısızlığa uğradılar. Toplumların "afyon"u, Sovyetler Birliği'nde din değil, dinsizlik oldu.

*

"Din afyondur" diyen Komünizmin cenaze töreni yapıldı. "Allah yoksa herşey mübahtır" diyen liberalizmin de cenaze töreni yakında yapılacak. İktisat kitaplarında, bir papağana arz ve talebi öğretebilirseniz, onu iyi bir iktisatçı da yapabilirsiniz, denilir.

*

Ekonomide başarının yolu arz ve talep yasasını kavramaktan geçer. Arz ve talep yasalarının işleyişi üzerinde ilk ciddi çalışmaları başta Gazali ve İbn Haldun olmak üzere müslüman düşünürler yapmıştır.

*

Diğer bilimler gibi, ekonomi de Batılıların tekelinde değildir. Türkiye'nin sorunu Anadolu insanını harekete geçirerek mal, hizmet ve bilgi üretim gücünü artırmaktır. Bunun için devletin Anadolu insanıyla barışık olması gerekir. Üretim gücünü büyütecek olanlar, Anadolu'nun inanmış, erdemli insanlarıdır.

*

Erdemli bir insandan daha güçlü bir kaynak olmadığı gibi, daha verimli bir üretim girdisi de yoktur. Önümüzdeki yıllarda üretim gücünün kaynağı, sermaye ve ham madde kaynaklarından daha çok, kendini bilen, vizyon sahibi ve dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen inanmış insan olacaktır.

*

Şeyh Galip' in dediği gibi, evrenin özü olan insan orta ve uzun vadeli ekonomi politikalarının da özü ve özetidir. Gelecekteki ekonomik başarı, Batı'da olduğu gibi, başkalarının kaynaklarına el koymak için savaşanların değil, kendi kaynaklarını en verimli bir biçimde kullanmak için yarışanların olacaktır.

*

Türkiye ekonomide yapısal bir dönüşümü gerçekleştirebilmek ve döviz dar boğazını aşabilmek için yönünü dış dünyaya döndürmek zorundadır. Dünyası dar ve sınırlı olanların, ekonomileri de küçük ve sınırlı olur. Artık dünyada sınırlar anlamını büyük ölçüde yitirmiştir. Avrupa ülkeleri kalitesinde ve pasifik ülkeleri maliyetlerinde üretim yapamayan Türkiye'nin dar boğazdan çıkması çok zordur.

*

Dünyada ülkelerden daha çok ekonomik, siyasal ve kültürel örgütler yarışıyor. Ülkelerin akıncı güçleri ordulardan daha çok şirketler. Ülkeler, ordularla değil, örgütlerle işgal ediliyor.

*

Hilton Otel zincirinin kurucusu Conrad Hilton, şirketinin uzun vadeli politikasını, ülke içinde oteller kurmadan, bütün dünyada oteller açmaya çeviriyor. Bu bağlamda ilk oteli 1953'de Madrid' de, ikincisini de 1955'de İstanbul'da açıyor. Bugün, sözkonusu otel zincirinin dünyada olmadığı büyük şehir yoktur.

*

Conrad Hilton 1955'de İstanbul'daki otelini açarken, kurdukları her otelin "Küçük Bir Amerika" olduğunu söylüyor. Gerçekten bu oteller, Amerikan yaşama biçiminin, dilinin, müziğinin mutfağının ve değerlerinin sergilendiği, yirmi dört saat açık fuarlara benziyor. Hilton ve benzeri oteller, dünyada hangi şehirde olursa olsunlar, Batı hayat tarzının ihraç edildiği merkezlerdir.

*

Müslümanların kurdukları örgütler ve işletmeler, Hilton' un stratejisini uygulayarak, bu ürün ve kültür ithali sürecini, ürün ve kültür ihracı sürecine çevirmelidirler. Kültürü ihraç etmenin yolu, Hilton örneğinde olduğu gibi, sermaye ihraç etmekten geçer.

*

Sermayelerini, daha yerinde bir deyişle örgütlerini dışarıya açmayan ülkeler, ürün ve hizmetlerine dış pazarlarda yer bulamadıkları gibi, başkalarının ürün ve hizmetlerini kültürleriyle birlikte ithal etmek zorunda kalırlar.

*

Türkiye dışa açık büyüme stratejilerini yenileyerek sürdürmelidir. Çünkü ürün ve hizmetlerini ihraç eden ülkeler, sermayelerini de ihraç etmeye başlarlar. Sermayelerini ihraç edenler, sermayeleriyle birlikte, dillerini, müziklerini, mutfaklarını, işçilerini, mühendislerini ve medyalarını da götürürler.

*

Türkiye Batı'dan yardım değil, ticarette işbirliği istemelidir. Özal ile başlayan dışa dönük ekonomi politikaları, tekrar ele alınarak yenilenmelidir. Bunun için de Anadolu insanının yönü ve gözü dışarıya çevrilmelidir. Dünyası küçük olan toplumların, görüşleri de kısır olur.

*

Son yıllarda geliştirilen kaos teorisi, "düzensizlikte düzen" olduğunu savunuyor. Türkiye'deki ekonomik ortama bakılırsa, büyük kaos olduğu görülür. Yönetimin toplumu, mal ve hizmet üretiminden daha çok, paradan para kazanmaya yönlendirmesi kaosu büyütüyor.

*

Sağlıklı bir ekonomi için, "paradan para" kazanmanın yolu mutlaka kapatılmalıdır. Çünkü Batılı iktisatçı Keynes'in vurguladığı gibi, sağlıklı bir ekonomide faiz oranları sıfır olur. Sağlıklı bir ekonomide faiz oranlarıyla birlikte, enflasyon oranı da sıfır olur. Türkiye'ye bakılırsa, her iki oranın da yüksek olduğu görülür.

*

Sağlıklı bir ekonomi için, her iki oranın da sıfırlanması gerekir. Ancak bu oranların sıfırlanarak, sağlam bir ekonomi kurulabilmesi için erdemli insanlara ihtiyaç vardır. Her alanda olduğu gibi, ekonominin odak noktasında da inanmış erdemli insan vardır. Ekonomiyi sağlığına kavuşturacak olanlar, erdemli insanlardır.

*

İhracat politikaları üzerine değil de, ithalat politikaları üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Batılılar gibi tüketmesini öğrendi ama Batılılar gibi üretmesini öğrenemedi. Bugün yüz yüze olunan ekonomik sorunlar üretmeyi değil, tüketmeyi amaçlayan politikalardan kaynaklanmaktadır.

*

Üretimi, tüketimini karşılamayan bir ülkenin dış borçtan ve enflasyondan kurtulması mümkün değildir. Türkiye büyük bir ekonomik potansiyele sahiptir. Dışa açılmada önemli adımlar atılmıştır. Söz gelimi Türk yapı şirketlerinin başta Rusya Federasyonu olmak üzere, yabancı ülkelerde aldıkları ihalelerin toplam değeri, Türkiye'nin dış borçlarından daha fazladır.

*

Türkiye'nin sorunları, her şeyden önce, iyi yetişmiş vizyon sahibi, erdemli insanların güç sahibi olmalarında odaklanmaktadır. Sağlıklı ve dengeli bir ekonomik yapılanma için iki yüz yıl boyunca egemenliğini sürdüren pozitivist değerlerin terk edilmesi gerekir.

*

Ekonomi ahlaktan bağımsızdır diyerek, ekonomik modellerden sökülüp atılan ahlakî ölçü ve değerlere dönmek zorunludur. Çünkü ahlak dışı yollardan, ahlaki sonuçlar elde edilemez. Artık rant ekonomisiyle milyonların canı pahasına dolar biriktirme, biriktirenlerin de huzurunu kaçırıyor.

*

Gelecekte ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel gücün odak noktasında paradan para kazanma değil, mal, hizmet ve bilgi üretiminden getiri sağlama olacaktır.

*

Hz. Ali'nin dediği gibi: "Derman sende... Derdim sendendir" Erdemli insanı gözden uzak tutan hiçbir ekonomik politikanın başarılı olması mümkün değildir. Sorunlar insandan kaynaklanıyor. Çözümleri de insanlar bulacaktır.

*

Gazali, toplumların bozulması yöneticiler, yöneticilerin bozulması aydınlar, aydınların bozulması da para ve makam tutkusundandır, derken, bugün de tartışılan sorunlara evrensel bir vizyon getirmektedir.

25 Kasım 2016, 23:24

DEMOKRATİK OLGUNLUK KÜLTÜREL DERİNLİK İSTER

=============================================== Demokrasi çağında, başta İslam dünyası olmak üzere, bütün ülkeler demokratikleşme sancıları çekiyorlar. İslam dünyasının demokratik yönetimleri benimsemesi, Rusya ve Çin'in de demokratikleşme sürecini hızlandıracaktır. Yirmi birinci yüzyılda, demokratik olgunlaşma yolunda atılan adımlarla, İslam dünyasındaki yönetim değişiklikleri, dünyanın ekonomik yapısında olduğu kadar kültürel dokusunda da köklü dönüşümlere yol açacaktır.

*

Dünyada pekçok insan için, Birleşmiş Milletler bayrağı gibi bilinen Einstein'in ünlü enerji formülüne benzetilerek ifade edilirse: "Demokratik olgunluk eşittir, ekonomik yapı çarpı kültürel dokunun karesidir." Yüzyılların içinden süzülerek gelen ve bütün insanlığın ortak değerlerinde gizlenmiş, demokratik enerjiyi açığa çıkarmak için, sağlıklı bir kültürel geleneğe ve sağlam bir ekonomik yapıya ihtiyaç vardır.

*

Yirminci yüzyılın başında dünyada demokratik olgunluğa erişmiş hiçbir yönetim yoktu. Komünizm, Faşizm ve Kapitalizm geçerliliklerini bütünüyle yitirdiler. Artık Küba da, Kuzey Kore de, Bahreyn de, demokratikleşmek zorundadır. Yirmi birinci yüzyılda dünyanın hiçbir ülkesinde demokratik olmayan yönetimlere yer yoktur. Artık dünyada demokratik yönetimlerin seküler kaynaklarından daha çok kutsal kaynakları tartışılacaktır.

*

Kültürel doku ve ekonomik yapı ne kadar demokratikleşirse, demokratik yönetimler de o kadar zenginleşirler. Demokratik olgunluk, bütün kurum ve kuruluşların kabul ettiği, ancak hiçbir kurum ve kuruluşun tek başına değiştiremediği, dünya ölçeğinde benimsenen evrensel kurallara dört elle sarılarak kazanılır. Demokratik kurum ve kuralların en büyük güvencesi, açık, özgür ve adil seçimlerdir. Seçimler demokratik yönetimlerin toplumu duyan kulaklarıdır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, demokratik olgunluğa erişmiş ülkelerde, tedirginlikten uzak, huzur ve güvenlik vardır. Her yüzyılda karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan, güven ortamlarında huzur ve özgürlük en büyük ekonomik ve kültürel güç ve zenginlik kaynağı olmuştur. Huzursuzluğun olmadığı toplumlarda, insanlar hayatın her alanında üretici güçlerinin doruk noktalarına ulaşarak, bolluk toplumunun en güzel örneğini verirler.

*

Nasıl tek bir fakülteyle, güçlü bir üniversite kurulamazsa, bir siyasi partiyle de sağlıklı bir demokratik yönetim inşa edilemez. Bunun için, Anadolu'da "Bir dükkanla çarşı olmaz" denilir. Rakipleri olmayan hiçbir kurum ve kuruluş, kendisini yenileyemez. Demokratik olgunluk, bütün kurum ve kuruluşların doğrulukta yarışmalarından kaynaklanır. Demokratik yönetim doğrulukta yarışanların sayısını çoğaltan yönetimdir.

*

Demokratik olgunlaşmada, kültür ve ekonomi en önemli ve en etkili, birbirini tamamlayan iki ana kaynaktır.

*

Demokratik ülkeler, bütün aydınların vatanlarıdır.

*

Demokrasilerde aydınlara kimlik sorulmaz.

25 Kasım 2016, 23:45

DERİN EDEBİYAT OLMADAN ZENGİN MEDENİYET OLMAZ

================================================ Anadolu insanının düşünce tarihinde, yenilenme ve yabancılaşma akımlarının öncüleri edebiyatçılar olmuştur. Edebiyat ile medeniyet arasında kendine özgü, bir iletişim ve etkileşim vardır. Medeniyet edebiyatı, edebiyat medeniyeti zenginleştirir.

*

Türkiye'nin geleceğini kendi medeniyetlerinde arayan edebiyatçılar, Anadolu insanının, düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandırmışlardır. Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri çevresinde toplanan edebiyatçılar, Batı medeniyetinin değerlerine karşı İslam medeniyetinin değerlerini savunmuşlardır.

*

Söz konusu dergilerin öncüleri olan, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören ve onları izleyen sanatçılar, medeniyetsiz edebiyat, edebiyatsız medeniyet olmayacağına inanmışlar ve edebiyatı medeniyet için bilmişlerdir.

*

Mehmet Nezir Eryarsoy, edebiyatı medeniyet için bilenlerden, Rasim Özdenören'in, hayatını, sanatını ve eserlerini, “Gül Yetiştiren Adam” isimli çalışmasında ele alarak, Türkiye'nin, dönüştürücü edebiyatçılarının düşünce ve eylem dünyalarını, büyük ölçüde aydınlatıyor.

*

Özdenören, hayatını sanatıyla, sanatını hayatıyla bütünleştirmiştir. Denemeleriyle, hikayeleriyle, Anadolu insanına yol gösteren bir kutup yıldızı olmuştur. Türk dünyasının büyük edebiyatçısı Cengiz Aytmatov'un dediği gibi, her yazar “kendi toplumunu” anlatır, kalıcı olanlar, “ulusal olanın ötesine geçerek”, evrensel değerleri yakalayanlardır.

*

Özdenören de, edebiyatçının, kendi toplumunun, kendi çağının “türküsünü söylediğini”, bunu yaparken, çağındaki gelişmelerden sorumlu olduğu gerçeğini, unutmaması gerektiğini vurgular. O kutup yıldızları için, yolun hiçbir zaman kalabalıkların yolu olmadığının bilincindedir.

*

Çığır açan edebiyatcılar, yazmanın olduğu kadar okumanın da ustasıdırlar. Onlar bir sayfa yazmak için, kırk sayfa okumak gerektiğini çok iyi bilirler. Bazan bir cümle kırk cümle yazdırır. Bu yüzden, usta yazarlar, bir kuyumcu titizliğiyle, bir kelime, bir cümle, bir sayfa ve bir kitap ararlar.

*

Özdenören hem “oku”, hem de “yaz” emri var diyenlerdendir. Ben kendi payıma, pek çok kitabı, Pakdil ve Özdenören'in tavsiyeleriyle okudum. Özdenören, her usta yazar gibi, yazdıklarıyla yetinmez. O her zaman, esas yazmak istediklerini yazamadığını düşünür.

*

Özdenören yazmaya hiç ara vermedi. Ömrünü okumaya ve yazmaya adadı. Bildiklerini ve düşündüklerini, paylaşmak için, sürekli yazmaktadır. Eryarsoy, Özdenören ile birlikte çevresini de anlatarak, onun denemeleri, hikayeleri ve düşünceleriyle, Türk edebiyatında, kendisine geniş ve sağlam bir yer açtığını kanıtlıyor.

*

Edebiyatla silahlanan bir medeniyet, hiçbir savaşta gücünü ve üstünlüğünü yitirmez.

*

Köklü medeniyeti olanların, edebiyaları zengin olur.

*

Edebiyatı zengin olanın, medeniyeti güçlü olur.

26 Kasım 2016, 00:09

DEMOKRATİK YÖNETİMLER AÇIK KAPI YÖNETİMLERDİR

=============================================== Bütün ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de her kuşak, demokrasi yolunda yeni açılımlar yapmak istiyor. Ancak söz konusu demokrasi olunca, daha önce söylenenleri, tekrarlamak yerine geliştirmek ve yeni boyutlar kazandırmak gerekir. Hiçbir ülke durduğu yerde sürekli kalamaz. Her ülke, ekonomik, siyasal ve kültürel varlığını koruyabilmek için, demokrasinin geleceğini geçmişinden daha güçlü kılmak zorundadır.

*

Demokratik kültüre katkılarıyla tanınan Giovanni Sartori, “Demokrasi Teorisine Geri Dönüş” kitabında vurguladığı gibi: “Tarih bir Sisyphus mitidir, her kuşak yeniden başlamak durumundadır”. Türkiye demokrasi tarihinde yeni bir yol ayrımına gelmiştir. Demokrasi kültürünü zenginleştirmeye yeniden başlaması gerekmektedir. Bu bağlamda herkese büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir.

*

Demokrasi ve ekonomi, evrensel hukuk ve doğal etik ilkelerinin oluşturduğu büyük referans dairesinin içinde birbirleriyle ortak alanı olan iki ana daire oluştururlar. Gönüllü kuruluşlar iki daire dışında kalan alanda yer alırlar ve her iki kesim arasında uyum ve düzeni sağlarlar. Demokrasiyi siyasi partiler, ekonomiyi şirketler ayakta tutarlar. Büyük referans dairesinin merkezindeki ortak alan güçlü olursa, hem demokrasi, hem de ekonomi güçlü olur.

*

Demokrasi ve ekonomilerin sağlamlığı, ortak alanlarında yer alan, özgürlükler kadar farklılıklara da saygılı, misyon ve vizyon sahibi liderlere dayanır. Ülkelerin geleceklerinin, geçmişlerinden daha başarılı olmasında, belirleyici olan, doğal kaynak yoksunluğu değil, doğal lider yoksunluğudur. Sağlıklı demokrasi ve güçlü ekonomilerde bir değil, binlerce lider vardır. Onlar çekirdekte meyvayı, meyvada ağacı görürler.

*

Her ülkede hem demokrasi, hem de ekonomi, göründüğü gibi olan, olduğu gibi görünen, oyunu ve parasını, doğru yerde, doğru zamanda ve doğru yöntemle değerlendirmesini bilenlerle zenginleşir. Onlar doğruluğun elinde kar gibi eridikleri için, onların elinde de, demokrasi ve ekonominin kusurları kar gibi erir. Oyları ve paraları, onların paha biçilmez silahlarıdır.

*

Demokrasi ve ekonomide seçenler ve seçilenler görev ve sorumluluklarının bilincinde olmalıdırlar. Bir kurum ya da kuruluş, baskı ve şiddetle rakiplerinin saha dışına çıkarılmasına seyirci kalırsa, önünde ya da sonunda kendisini sahanın dışında bulur.

*

Dostoyevski'nin “Karşıtlar olmadan, gelişme olmaz: Çekme ve itime, akıl ve gönül, sevgi ve nefret, insanların varoluşunda aynı derecede gereklidir” görüşü, demokrasinin partileri ve ekonominin şirketleri için de geçerlidir.

*

Demokrasi ve ekonominin kurum ve kuruluşları arasında, büyük referans dairesi içinde rekabet olmazsa, zenginleşme de olmaz.

*

Yarışmasını bilmeyenler, kendilerini yarışma dışında bulurlar.

*

Demokrasi yarışmaya dayalı, açık kapı yönetimdir.

26 Kasım 2016, 13:18

AVRUPA'YI AYDINLATAN İSLAM'IN GÜNEŞİ BATMAZ

=========================================== İslam kültürü Avrupa''ya İspanya, Sicilya, Balkanlar ve Kafkaslar olmak üzere, dört ayrı yönden girmiştir. Kazan, Bahçesaray, Üsküp, Saraybosna, Mostar, Priştine, İşkodra, Palermo, Kurtuba ve Gırnata yüzyıllarca Avrupa''daki İslam kültürünün merkezleri olmuşlardır.

*

Akdeniz ve Karadeniz''e kıyıları olan bütün Avrupa ülkelerinde İslam kültürünün eserleri varlıklarını koruyorlar. Avrupa bütünüyle Müslüman kültürüne dayanmadığı gibi, bütünüyle Hristiyan kültürüne de dayanmaz.

*

Bugün İtalya sınırları içinde yer alan Sicilya adası, Müslümanların Akdeniz''den Güney Avrupa''ya ana giriş kapılarından birisi olmuştur. Kuzey Afrika''dan gelen Müslümanlar, İspanya''dan sonra Sicilya''ya 829''da, ada bir Doğu Roma eyaletiyken gelmişler.

*

Aynı yüzyılın sonunda adanın tamamı ve Güney İtalya''nın bazı kısımları Müslümanların yönetimine geçmiş. Roma kapılarına kadar gelen Araplar bütün İslam dünyasının “Kızılelma”sı olan İstanbul''a İtalya üzerinden ulaşmayı düşünmüşler.

*

Müslümanların Sicilya''daki yönetimi İspanya''daki kadar uzun ömürlü olmamış. Ancak adanın yönetimi binli yılların sonunda Normonlara geçince yeni yöneticiler, Müslümanların mirasını sahiplenerek, onların yönetim geleneklerini benimsemişler.

*

Sicilya''da İbn Haldun''un dediği gibi: “Mağluplar galipleri” değil, “galipler mağlupları” taklit etmişler. Normon yönetimi, Müslümanların adadaki üç yüzyıla yakın birikimlerine güvenerek, üst düzey yöneticileri onlardan seçmiş ve çevresine Müslüman bilgin ve sanatçıları toplamıştır.

*

Kral Fredrik ve oğlu Manfred Arapça biliyorlardı. Onlar İslam bilim ve sanatının Latince''ye aktarılmasına öncülük yaptılar. Onların Müslüman ve Yahudilere açık yönetiminde Palermo, Floransa ve Roma''da Avrupa Rönesansı''nın temelleri atılmıştır.

*

O dönemde Latince ve Yunanca gibi, Arabça da ülkede ana dildi. Sigrid Hunke''den, “Avrupa''nın Üzerine Doğan İslam Güneşi” isimli kitapta, Sicilya ve İspanya''da yeni boyutlar kazanan Müslümanların bilim ve sanatının, Avrupa''yı nasıl dönüştürdüğü ayrıntılı olarak anlatılır.

*

Sicilya''daki Normon yönetimi bir Hristiyan ülkeden daha çok bir Müslüman ülke yönetimine benziyordu. Çünkü ada yüzyıllarca Müslümanların yönetiminde kalmıştı. Onların döneminde Sicilya, her yanından sular akan, bütün yerleşim birimlerinin, portakal, hurma, limon ve muz bahçeleriyle kuşatıldığı, bir bolluk ve barış adasına dönüşmüştür.

*

Hunke, kitabında, coğrafyacı İbni Havkal''ın 970''de yalnızca Palermo''da 300 cami saydığını aktarır.Büyük bulvarlar ve geniş caddelerle süslü Palermo''da 300 cami varsa, mutlaka 300 okul ve 300 de çarşı vardır.

*

Müslümanların kurduğu şehirlerde okul, cami ve çarşı birbirinden ayrılmayan ve birbirini tamamlayan bir bütünün parçalarıdır. Ekonomik ve kültürel hayatın odak noktasında bu üç kurumlu bütün vardır.

*

Sicilya''daki ekonomik ve kültürel canlılık, Müslümanların görünen dünyayı, görünmeyen dünyanın Cennet bahçesi olarak gören değerlerinden kaynaklanır. Ekonomik ve kültürel zenginlik de, bilim ve sanata yeni boyutlar kazandırırlar.

*

Avrupa kültürü, yitirdiği kutsal boyutu Atina ve Roma''da değil, Palermo ve Kurtuba''da aramalıdır.

*

Sicilya ve İspanya Avrupa kültürünün Avrupa''da kaybolmuş Yusuf''larıdır.

*

Yusuf'ların rüyaları önünde ya da sonunda gerçekleşir.

*

Allah gerçekleşmeyecek rüyayı göstermez.

26 Kasım 2016, 13:35

MESLEKSİZLİK EĞİTİMSİZLİKTEN KAYNAKLANIR

================================================ EĞİTİM DÜZEYİ YÜKSELİRSE ÜRETİM DÜZEYİ YÜKSELİR Dünyanın her yerinde eğitimsizlik, sorunların anasıdır. Eğitimsizlik mesleksizliktir, mesleksizlik eğitimsizliktir. Başta gelen meslekleri, mesleksizlik olan toplumlar, yoksulluğun demir kafesinden dışarı çıkamazlar. Mesleksizliğin büyüttüğü yoksulluğun, oluşturduğu demir kafesin kapıları, eğitimle açılır. Eğitim öğrenmesini öğrenmektir. Öğrenmenin yeri, yaşı ve zamanı yoktur. Öğrenmesini öğrenme, beşikten mezara kadar devam eden kesintisiz bir süreçtir.

*

Türkiye''de mesleksizliğin üstesinden gelmek için, eğitimsizliğin üstesinden gelmek gerekir. Bu bağlamda, hem mesleksizlerin sayısını azaltmak, hem de yetişkinlerin ortalama eğitim seviyesini yükseltmek, Türkiye için hayati önem taşır. Türkiye, okullarıyla, on yılın altında olan ortalama eğitim süresini, gelecek beş yılda, on yılın üzerine çıkarmak zorundadır. Eğitim seviyesi düşük bir Türkiye''nin, üretim gücü büyük ve sözü geçerli olmaz.

*

Hayatın bütün alanlarında, her talep kendi arzını ortaya çıkarır. Talep ortadan kalkınca, arz da kendiliğinden ortadan kalkar. Arz ve talep yasası, ekonominin olduğu kadar hayatın da ana ve doğal yasasıdır. Ancak talebin kaynağını kurutmadan, arzın kaynağının kurutulamadığı gibi, arzın kaynağını kurutmadan talebin kaynağı da kurutulamaz.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasını oluşturan, arz ve talep olgusu, çok karmaşık bir ekonomik yapı ve çok katlı bir kültürel dokudur. Arz ve talep, yasasının, sağlıklı sonuçlar verebilmesi için, toplumdaki bütün kesimlerin, iyilikleri özendirme ve kötülükleri önleme yolunda birbirleriyle sürekli yarışmaları gerekir. Arz ya da talebi, haksız kazançlarını artırmak için, yönlendirmek isteyenler, kendileriyle birlikte, bütün bir toplumun dengesini altüst ederler.

*

Türkiye''de üniversitelerin sayısı hızla artıyor. Geçmiş yıllarda üniversite az, üniversiteye gitmek isteyen öğrenci çoktu. Gelecek yıllarda üniversite çok, öğrenci az olacaktır. Bir ya da iki yıl içinde üniversiteye giriş sınavları kaldırılacak, her üniversite kendi öğrencisini kendisi seçecek ve yeni öğrenci seçme yöntemleri geliştirecektir. Üniversite eğitimi almak isteyen her öğrenciye, dünyanın her yerinde, üniversitelerin kapıları sonuna kadar açılacaktır.

*

Eğitim kurumları öğretmenleri ve öğrencileriyle, öğretimi duvarların dışına taşımalı, kazandırdıkları vizyonla, hayatı hem kolaylaştırmalı, hem de güzelleştirmeliler. Mesleksizliğin önlenmesi ve yoksulluğun ortadan kalkması için, özel, kamu ve gönüllü, bütün kurum ve kuruluşların, eğitim sürecinde yer almaları gerekir.

*

Eğitimle teori pratiğe, pratik teoriye dönüşür. Üniversiteler teori ile pratik arasında köprü fonksiyonu görürler.

*

Girişimciler projelerini, rüya dünyasından gerçek dünyaya üniversitelerden aldıkları desteklerle taşırlar.

*

Öğrenciler hazır olduklarında, üniversiteler onları ararlar ve bulurlar.

*

Geçmişin yöntemleriyle, geleceğin sorunları çözülmez.

26 Kasım 2016, 22:55

KÜRESELLEŞME DÜNYAYI KIZIL ELMAYA DÖNÜŞTÜRDÜ

================================================ Sınırların giderek buharlaştığı bir dünyada, bütün Türkiye, başta Amerika olmak üzere Batı'nın dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel yapısındaki belirleyiciliğini açıkca görüyor. Ancak Türkiye'de Batı'nın gücünün kaynakları hakkında Tanzimat'tan bu yana, yüzlerce çalışma yapılmış olmasına rağmen, oluşmuş ortak bir görüş bulunmuyor. Çünkü Batı'nın gücünün en başta gelen kaynağının hızlı ve sürekli bir değişim olduğu için, bulunan cevaplar da geçerliliğini kısa zamanda yitiriyor.

*

Amerika'daki hızlı değişimi vurgulamak için, ünlü üniversitelerden birinde ekonomi hocası ile eski öğrencisi arasında geçen bir konuşmaya göndermede bulunulur. Bir ekonomi öğrencisi mezun olduktan uzun bir süre sonra hocasına gider. İlk sorusu "Ekonomi konusundaki son gelişmeler neler" olur. Hoca da cevap olarak, öğrenciye en son yaptığı imtihanın soru kağıdını verir. Öğrenci hayretle "Hocam bunlar bize on sene önce sorduğunuz soruların aynısı" der. Hoca da "Evet sorular aynı, ancak cevaplar çok değişti" diye, karşılık verir.

*

Amerika kırk yıl önce tek başına dünyada üretilen ürün ve hizmetlerin yarısını üretiyordu. Doksanlı yıllarda bu oran, yüzde otuzlara düştü. Yine de Amerika dünyanın en dinamik ve en üretgen ekonomik gücüdür. Buna karşılık, Amerika'nın toprakları toplam dünyanın yüzde yedisini, nüfusu da yüzde altısını aşmaz. Böylesine az bir nüfus ve doğal kaynakla dünyanın en büyük üreticisi olmanın sırrını çözmeden, Türkiye'nin dünyadaki gelişmelerin önünde gitmesi mümkün değildir.

*

Bir ülke ister "Tarım", ister "Sanayi" isterse de "Bilgi" toplumu aşamasında olsun, ekonomik, siyasal ve kültürel alandaki sorunlarına çözüm aramada sorulan sorular değişmiyor. Her toplumun cevap aradığı soruların başında, "Ülkenin ürün, hizmet ve bilgi gücü nasıl büyütülür" gelir. Bunun ardından "Üretimin toplumun değişik kesimleri arasında adil olarak, nasıl bölüşüleceği" sorusu gelir. Bu sorular temel ya da uygulamalı, normatif ya da pozitif bütün bilimlerin ana konusudur. İster ürün, ister hizmet isterse de bilgi üretimi olsun, üretilmeden bölüşülmez, bölüşülmeden de büyümez.

*

Bütün dünyada üretim gücünü büyüten, toplumların ekonomik güçsüzlüğünü gideren teknolojik gelişme, herşeyden önce örgütleme, yönetme ve eşgüdüm ustalığına dayanır. Toplumları değiştiren teknolik yenilik ve yönetim ustalığının tek ve değişmez kaynağı öğrenmesini öğreten eğitimdir. İnsanın içinde taşıdığı zenginlikleri sonuna kadar kullanmasına imkan verecek, eğitim kurum ve kuruluşlarına yatırım yapmadan, toplumun üretim güçsüzlüğü giderilemez. Üretmenin güç ve coşkusu eğitimle kazanılır.

*

Bugünlerde Amerika deyince, doğal olarak, herkesin aklına, Irak'a demokrasi ihraç etme adına, binlerce suçsuz insanın kanına giren, bir dayatmacı yönetimi yıkmak için, dayatmacıdan daha dayatmacı olan iktidardaki Amerikan yönetimi geliyor.

*

Tek bir Amerika değil, birçok Amerika var. Bütün Amerika, yeni seçimi kazanması çok şüpheli olan iktidar partisi olarak görülemez. Amerika'nın büyük üretim gücünün kaynağında siyasi partileri değil, dünya ölçeğinde eğitim ağı oluşturan üniversiteleri vardır.

*

Ulaşılması gereken tek Kızıl Elma varsa, o da Afrika, Asya ve Avrupa'dan daha çok Amerika'da aranmalıdır.Artık tek Kızıl Elma yoktur.Bütün dünya,bütün ülkeler Kızıl Elma'dır.

*

Yeni Kızıl Elma tek tek kıtalar değil,bütün kıtalardır.Türkiye'nin bir kıtada olması için bütün kıtalarda olması gerekir.

*

Her kıtada olmayan Türkye bir kıtada olamaz.

27 Kasım 2016, 10:16

GİRİŞMCİLER AKILLARIYLA ARAR GÖNÜLLERİYLE BULUR

=============================================== Küre dünyanın yerini alan kare dünyada, mükemmeli arayanlar, yöneticilerden daha çok genç girişimciler olacaktır. Dünyanın sınırlı kaynaklarını, en verimli, en yararlı ve en adil biçimde değerlendiren girişimciler, kare dünyanın yeni fatihleridir. Simyacıların metalleri altına çevirmeye çalışmaları gibi, girişimciler de rüyaları, ürünlere dönüştürmeye çalışırlar. Mükemmeli arayan girişimcinin avuçladığı toprak altın olur.

*

Sanayi sonrası, yenilik ekonomilerinde, kuruluşların gücü; sahip oldukları çok katlı binalarından değil, değişik yönetim kademelerinde yer alan, girişimci nitelikli çalışanlarından kaynaklanır. Mükemmeli arayış yarışında, binalara verimsiz yatırım yapan kuruluşlardan daha çok genç girişimcilerin buldukları yenilikleri destekleyen kuruluşlar başarı kazanırlar. Yeniliğe yapılan yatırım, en önemli verimlilik kaynağıdır.

*

Kurum içi ya da kurum dışı, genç girişimcileri yenilik yapmaya özendirmeyen kuruluşlar, kendilerini yenileyemezler. Kuruluşlar yenilik yapmasını bilen girişimcilerle, yeniliğe giden yolları açarlar. Kuruluşlarda her girişimci bir yöneticidir, ancak her yönetici bir girişimci değildir. Her kuruluşta yöneticiler birbirlerine benzerken, girişimciler birbirlerine benzemez, özgündürler.

*

Kuruluşlar yenilenerek gelişirler, gelişerek yenilenirler. Kuruluşlarda yenilenmeye direnilmez, yenilenme yönetilir. Yenilenebilirliği yönetemeyen yöneticiler, kuruluşlarına sürdürülebilirlik kazandıramazlar. Yenilik yapmasını bilen girişimciler bütün ülkelerde, üretimde köklü dönüşümleri başlatan, yeniliklerin lokomotifleri olurlar. Kare dünyanın simyacıları girişimcilerdir.

*

Kare dünyada, çok büyük kuruluşlardan önce, çok yenilikçi kuruluşlar, ekonomik yapıyla birlikte kültürel dokuyu dönüştürmede çığır açarlar. Nasıl sürat tekneleriyle, dev kravaziyerlerin yarışması mümkün değilse, yenilikçi küçük kuruluşlarla, yenilikten korkan büyük kuruluşların, rekabet etmeleri mümkün değildir. Küre dünyada ''Büyük balık, küçük balığı'', kare dünyada ''yenilikçi balık, büyük balığı'' geçer.

*

Girişimciler, kare dünyayı pasaportsuz dolaşırlar. Onların pasaportları, rüyalarını gördükleri ürünleri, hizmetleri ve yenilikleridir.

*

Girişimcilerin rüyaları gerçekleşir. Girişimciler, gerçekleşmeyecek rüyaları görmezler.

*

Girişimcilik sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisidir.

*

Girişimci aklıyla arar, gönlüyle bulur.

*

Girişimcilikte karamsarlık yoktur.

28 Kasım 2016, 16:25

YUVARLAK KÜRE DÜNYA GİTTİ DÜZ KARE DÜNYA GELDİ

================================================ Düz bir bilgisayar ekranında,bütün ülkelerin buluşabildiği kare bir dünyada, ekonominin paradigmaları büyük ölçüde değişti. Ülkelerin dış ticarette ekonomik bağımsızlık stratejilerinin yerine ekonomik bağımsızlık stratejileri geçti. İşletmeler değişik endüstriyel ürünlerin girdilerini hem ihraç, hem de ithal ederek, dünya ölçeğinde, alırken de, satarken de kazanan, tedarikçiler zincirinin halkalarına dönüştüler.

*

Kare dünyanın yeni ekonomisini öncü kuruluşları, değişmine direnen stratejilerinden daha çok değişimi yöneten stratejiler geliştirmeyi bilenlerdir. Çünkü dünyaya açılmaya direnen kuruluşların, kaynaklarını verimli bir biçimde dağıtmaları ve değerlendirmeleri mümkün değildir. Kare dünyaya kapalı kuruluşların,bilimsel ve teknolojik gelişmelerden yararlanmaları ve yenilik yapmaları oldukça güçtür.

*

Kare dünyada kuruluşlar tedarik zincirlerinin oluşturduğu ağlara göre büyürler. Bir işletmenin tedarik zinciri ne kadar büyükse, verimliliğini artırma ve pazarını genişletme gücü de, o kadar büyük olur. Bu yüzden, dünyanın önde gelen kuruluşları, yüzlerce ülkede, binlerce tedarikçiden yararlanarak, ürün ve hizmetlerde dünya standartlarını belirliyorlar. Düz ekonomide, dayanışma rekabetten önce gelir, yarışma değil, yardımlaşma vardır.

*

Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, bir işletmenin, kare dünyanın tedarik zincirlerine katılması ve zincirin halkalarından yararlanabilmesi için, ülkeler arasındaki sermaye hareketlerinin hızlandırılması gerekir. Yeni ekonomide belirleyici ve önemli olan, sermayenin ülkesinden önce ilkesidir. Kare dünya da işletmeler oldukları gibi görünmek, göründükleri gibi olmak zorundadırlar. Kare dünya gecesi olmayan, sürekli gündüz olan bir dünyadır.

*

Kare dünyanın düz ekonomisinde, sınırsız tüketim,sınırsız üretim olmaz. Nasıl küre bir dünyada öklitçi matematikçiler varsa, kare dünyada da öklitçi olmayan iktisatçılar var. Birinciler iki paralel doğru,'' küre dünyada niye kesişiyor'', ikincilerde ''kare dünya da niye kesişmiyor'' diye dünyayı krizden krize sürüklüyor. Matematikçiler paralel doğruların küre dünya da kesişeceklerini, iktisatcılar ise, kare dünyada kesişmeyeceklerini bildikleri halde, küre ve kare dünyanın doğrularından şikayet etmeye devam ediyorlar.

*

Matematikçiler, iktisatçılar, işletmeciler ve mühendisler, dünyadaki krizlere öfkelenmek yerine, krizlerin kaynağını kurutmak zorundalar. Hepsi sınırlı bir dünyada, sınırsız bir tüketim olmayacağını bilirler, yine de temel varsayımlarını değiştirmeye yanaşmazlar. Ancak, dünyanın her yanından çığlık sesleri yükselmeye başlamıştır. Bir kıvılcım, bütün dünyayı, büyük bir ateş topuna dönüştürebilir.

*

Kare dünyanın ekonomisinin sorunları, küre dünya ekonomisinin yöntemleriyle çözülmez.

*

Bugünün krizleri, dünün değerlendirilmeyen fırsatlarından kaynaklanır.

*

Kare dünyada Öklitci varsayımlara meydan okunmaz.

*

Küre dünya yok, kare dünya var.

*

Varsayımlar değiştirilmelidir.

28 Kasım 2016, 16:41

PARADAN PARA KAZANMAK KRİZLERE DAVET ÇIKARMAKTIR

==================================================== Seküler kültürün, hepsi faiz odaklı olan, paradan para kazanma yöntemleri, bulaşıcı bir hastalık gibi, New York’tan bütün dünyaya yayılmıştır. Seküler değerlerin, bütün boyutlarıyla hayata yön verdiği Batı dünyasında, para ticareti ekonomik yapı ve kültürel dokunun omurgasını oluşturmaktadır.

*

Dünyada her şeyin parayla değerlendirildiği, en büyük ticaretin para alıp, para satmak olan şehirlerin başında New York gelmektedir. New York’ta para, hayatı kolaylaştıran bir araç olmaktan çıkmış, hayatın değişmez amacı haline gelmiştir.

*

Kutsal kültürde para insana hizmet ederken, seküler kültürde insan paraya hizmet etmektedir. New York borsası, dünyada tahvil ve hisse senedi alınıp satılan pazarların en büyüğüdür. Borsada şirketlerin ürün ve hizmetleri değil, sanal Pazar değerleri alınır satılır.

*

Nobel ödüllü iktisatçı Maurice Allais “Gerek döviz, gerekse hisse senedi üzerinden yapılan spekülasyon, dünyayı büyük bir kumarhaneye çevirmiştir” demektedir. New York borsasının, bir şubesi gibi çalışan bütün dünya borsalarında, katma değer üretmeden, bir kesim milyarlarca dolar kazanır ve kaybeder.

*

Seküler ekonominin “Deli Dumrul”ları olan borsa oyuncularının yüksek riskli yatırımlarının yol açtıkları zararları bütün ülkelerdeki tasarruf sahipleri ödemektedir. Onlar öz varlıklarının onlarca katı borçlanarak, reel ekonomiyi değil, sanal ekonomiyi büyütürler. Onların dünyasında, ürün ve hizmet üretim değerleri değil, borsa endeksleri ve döviz kurları önemlidir.

*

Sağlıklı ve sağlam bir ekonomi için, herkes ticaretin olduğu kadar paranın da dilini, bir yabancı dil öğrenir gibi öğrenmelidir. Çünkü önde gelen iktisatçı J.K.Galbraith’in vurguladığı gibi “Dünyada para kadar kötülüğe yol açabilen, başka bir buluş yoktur” Paranın ekonomideki görevini iyi bilmeyenler, onu toplum yararına kullanmakta büyük güçlük çekerler.

*

Anadolu’da “Para iyi bir köle, kötü bir efendidir” denilir. Parayı denetlemesini bilmeyenler, paranın denetimine girerler. Ekonomiyle birlikte paranın karmaşık dilini öğrenmeden, herkesin gözünü kamaştıran ve aklını başından alan, para ticaretinin yol açtığı krizleri önlemek mümkün değildir. Dünyadaki bütün krizlerin kaynağında, üretmeden tüketen para sihirbazları vardır.

*

Bütün dünyanın ekonomik dengelerini alt üst eden finansal krizleri önlemek için, her ülke kaynaklarını paradan para kazanmaktan daha çok ürün ve hizmet üretiminden para kazanma yolunda değerlendirilmelidir. Tarihin her döneminde para ticareti, kaynakların israf edilmesi yanında toplumun bütün kesimlerinin açgözlülüğünü büyütmüştür.

*

Tarih boyunca faiz, din, felsefe ve ekonominin ana tartışma konularından, en önemlisi olmuştur. Ürün odaklı reel ekonominin yerine faiz odaklı sanal ekonominin geçmesi, ekonomik, siyasal ve kültürel yapıda dengesizlere yol açar. Bunun için, kutsal kültürde ticaret özendirilirken faiz yasaklanmıştır. Ünlü İktisatçı J.M. Keynes’in ortaya koyduğu gibi, sağlıklı bir ekonomide faiz oranları sıfır olur.

*

Kutsal kitapların doğrularının dışında doğru bilinenler, zamanla geçerliliklerini yitirebilecekleri için, uzun ömürlü olmaları da beklenemez. Doğrular ile yanlışların birbirinden ayrılması için, kutsal kitapların kılıcından daha keskin bir kılıç yoktur. Bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminde, doğruluğunu yitirmeyen ne varsa, hepsi kutsal kitaplardan ödünç alınmıştır.

*

Seküler kültürün ışığı söner, kutsal kültürün ışığı sönmez. Dünyanın dört bin yıllık düşünce ve eylem birikimi, kutsal kitaplara düşülmüş, uzun bir dipnottur. Sağlıklı bir kültürel doku ve krizsiz bir ekonomik yapı için, hayatın odak noktasında, seküler kültürün değişen değerleri değil, kutsal kültürün değişmeyen değerleri yer almalıdır.

*

Soğuk savaş sonrası dünyada “ekonomi odaklı” siyasal sistemler yerine “kültür odaklı” ekonomiler geçti. Sağlam kültürleri olmayan toplumların, sağlam ekonomilerinin olması mümkün değildir. Kutsal kitapların ışığında yüzyılların içinde oluşan sağlam kültürün evrensel simgesi, tartarken doğru tartan terazidir. Terazileri eğri olan kültürlerin, ekonomileri doğru olmaz.

28 Kasım 2016, 16:53

REEL EKONOMİ ÜRETİM SANAL EKONOMİ KRİZ DEMEKTİR

================================================ Para denilince akla bankalar gelir. Paranın ve bankaların, ekonomik, siyasal ve kültürel hayat içinde vazgeçilmez bir yerleri vardır. Tarihin her döneminde, paranın çokluğu gibi, azlığı da sorun olmuştur. Paranın çokluğu enflasyona, azlığı durgunluğa yol açar. Para ekonomide değer ölçme aracıdır. Paranın değeri korunamazsa, üretimin değeri korunamaz. Paranın yönetimi, bütün boyutlarıyla hayatın yönetimidir.

*

Hayatın karmaşık bir yapı kazanmasıyla, metal paraların yerini kağıt paralar aldı. Ülkeler bir bir altın para sisteminden kağıt para sistemine geçtiler. İtalyanların ilk uygulamalarıyla ekonomik hayata katılan bankalar, kazandıkları yeni işlevlerle, tüketimin sürükleyici gücü haline geldiler. ”Kuşku Çağı” kitabında J.K. Galbraith”ın anlattığı gibi, para ticaretiyle zenginleşen bankalar, güven ticaretiyle de sermayelerinin çok çok üstünde ”banka parası”na sahip oldular.

*

Düşük faizle para alıp, yüksek faizle para satan bankalar, güven ticaretinde sınırlarını aşarlarsa, büyük krizlerin tetikleyicisi olurlar. Bir bankanın para ve güven ticaretinin sürdürülebilir olması için, para sahiplerinin, bankaya aynı günde birlikte değil, farklı günlerde tek tek gelmeleri gerekir. Tasarruf sahipleri bankalardaki paralarını hep birlikte almaya kalkarlarsa, hiçbir banka ayakta kalamaz.

*

Dünyada pek çok ülke ve Türkiye örneklerinde görüldüğü gibi, tasarruf sahipleri bankalardaki paralarının güvenliğinden kuşkuya düşerlerse, hepsi birden paralarını geri almak isterler. Güvenlik konusunda ortaya atılan bir söylenti, bir şüphe bütün hesap sahiplerinin bankaların kapılarında toplanmalarına yol açar ve kimse parasını geri alamaz. Bankacılık tarihi, güvenin sarsılmasının yol açtığı krizlerle doludur.

*

Güven sarsılmasını anlatmada, bankaya giden müdürün küçük oğlunun öyküsü örnek verilir. Çocuk annesiyle beraber babasını görmeye gider. Bir banka çalışanı çocuğun elindeki parayı alarak, kendisine bir tasarruf hesabı açmak ister. Ancak o parasıyla oyuncak almak istediği için, vermek istemez. Durmadan ”paramı geri isterim” diye bağırır. Çocuğun sesini duyan müşteriler telaşlanırlar. Hepsi birden paralarını geri almak için, birbirleriyle yarışırlar.

*

Dünyaya, metal para Yunanlıların, banka parası Avrupalıların, kağıt para Amerikalıların armağanıdır. Paradan para kazanma tutkusu, bütün krizlerin anasıdır. Banka parasının kaynağı, bankalara duyulan güvenden daha çok tasarruf sahiplerine duyulan güvendir. Hesap sahiplerinin güvenini istismar eden bankalar, toplumun bütün kesimlerine çok büyük bedel ödetirler.

30 Kasım 2016, 09:16

DÜNYADA NE ÇOK ÖLÜM VAR

============================== İnsan hayatı bir ağaçtan toprağa düşen bir meyvaya benzer. Ağaç ölüme hazırlanırken, meyva hayata hazırlanır. Hayat ölümü, ölüm hayatı, meyvanın ağacı içinde taşıdığı gibi taşır. İnsanın doğum ile ölüm arasındaki yolculuğunda, hayat ölümden, ölüm hayattan ayrılmaz.

*

Doğum ve ölüm bir bütünün iki yüzüdür. Sonu ölüme çıkan yolculukta, kimse ölümün, nerede, nasıl geleceğini bilmez. Bu yüzden, yaşı ve işi ne olursa olsun, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, ölümün beklenmedik ziyaretine, herkes hazır olmalıdır. **** Savaş ve korku çağında, ölüm insana Hama''da silahla geldiği gibi, Soma''da kazayla,Adana'da yangınla gelir. Topraktan gelen insan, geldiği toprağa döner. İster yerin altına, ister yerin üstüne doğru olsun, topraktan uzaklaşan, ölüme yaklaşır.

*

Ölüm doğum gibi, insanın değişmez gerçeğidir. Kaan H. Öktem''in, insanlık tarihi boyunca, düşünce öncülerinin görüşlerini topladığı, ''Ölüm Kitabı''nda vurguladığı gibi, ölüm karşısında insanın çaresizliği, Felsefe''nin tartıştığı en önemli sorunlardan biridir.

*

Açgözlülüğü baştacı edinen, gösteriş harcamasında yarışan, estirdiği kazanç fırtınasında insanı unutan ve para herşeydir diyen, tüketim kültürüyle, şekillenen hayatın, bütün boyutlarından ölüm ve ölümü hatırlatan herşey sökülüp atıldı.

*

Dünyanın her yerinde, akan kanlar, dökülen gözyaşları ve ansızın gelen ölümler karşısında, kimsenin yüreği sızlamıyor, kimse kılını kıpırdatmıyor. Değişik biçimlerde gelen ölümlerle, insanlık büyük bir sessizliğe gömülüyor.

*

Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, bir intihar saldırısıyla, bir trafik kazasıyla, bir maden ocağının çökmesiyle,bir yangınla bir insan ölüyorsa, o insanın ölümünden, bütün ülkeler, bütün yönetimler, bütün aydınlar ve bütün insanlar sorumludur.

*

Ölüm ölümlü dünyanın, ölümsüz dünyaya açılan kapısıdır. Görünmeyen dünyanın kapısının ecelle açılmasını önleyenler, iki dünyadaki hayatı altüst ederler ve iki dünyayı birden yıkarlar.

*

''Ölürse tenler ölür, ruhlar ölmez'' diyen, Yunus''un dünyasında, bırakın bir insanı kırmayı, bir gönül kırmanın bile, iki dünyada kapanması çok zor ve çok güç hesabı vardır. İnsan dünyanın özü ve özetidir.

*

Ölümün insana hem çok yakın, hem çok uzak olduğu dünyada, bir insanı kırmakla, bütün insanlığı kırmak arasında bir fark olmadığı gibi, bir insanı korumakla, bütün insanlığı korumak arasında da bir fark yoktur.

*

Dünyadaki hiçbir kazanç ya da kayıp bir insan hayatının karşılığı değildir.Dünyanın kaynakları herkesin karnını doyurmaya yeter,dünyada herkese yer vardır.

*

Aklı hem başında, hem gönlünde olan insanlar, her gece ölümün dostluk ziyareti olan uykuya dalmadan önce, kendi iç dünyalarında, kendi ölümlerini yaşarlar.

*

Dünyada ölmeden önce ölmesini bilmeyenler, dünyanın her yerinde birbirini izleyen savaşları ve ölümleri önleyemezler.

*

Ölümün anlamını kavramak için, hayatın anlamını kavramak gerekir. Ölümün ve hayatın tekrarı yoktur.

*

Ölümü güzelleştiremeyenler, hayatı güzelleştiremezler.

*

Her insan iç dünyasında bütün insanlığı taşır. **** Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürür.

*

İnsan güzel olursa ölüm güzel olur.

*

İnsan dünyanın özetidir. Reklamı kapat