Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Ocak 2017

57 yazı

1 Ocak 2017, 22:09

ŞAİR ŞAKİR KURTULMUŞ'TAN BİR GÜRDOĞAN YAZISI

=================================================== Ersin Nazif Gürdoğan; Görünmeyen Üniversite’nin yazarı… Kültür adamı.İnsani ilişkiler konusunda sayısız kazançlar üreten, bereketli ve iyi ilişkileri çoğaltan bir gönül insanı.

*

Yüzünden tebessümü eksik olmayan bir güzel adam. Üniversite hocalığı süresince bütün öğrencilerini girişimci olmaları konusunda motive etmeye çalışmış bir iktisatçı… Bir mühendis, aynı zamanda bir edebiyatçı.

*

12 Şubat 2016 Cuma günü Ali Emiri Kültür Merkezi’nde Eskader ve İBB Kültürel Etkinlikler Müdürlüğü’nün katkıları ile düzenlenen saygı gecesinde Gürdoğan Hoca çeşitli yönleri ile anlatıldı.

*

Eskişehir Mihalıçcık doğumlu olan Nazif Gürdoğan ile biz de Eskişehir’de lise öğrenciliğimiz sırasında tanıştık. O dönemde Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde öğretim üyesiydi ve çeşitli vesilelerle ve yaz tatillerinde geldiği Eskişehir’de sıklıkla görüşüyorduk.

*

Eskişehir’de Atasoy ağabeyin gayretleriyle sanat ve edebiyatla da ilgili olan bir grup dava adamı bir araya gelip bereketli çalışmalara öncülük etmişler genç arkadaşların yetişmeleri konusunda büyük çaba göstermişlerdir. Nazif Gürdoğan da bu gurubun içindedir ve Eskişehir’e sık sık gidip gelmeleri bu yüzdendir.

*

Gündüzleri Atasoy ağabeyin bürosunda akşamları Odunpazarı’nda Alaeddin Parkı'ndaki cafede oturulur, sohbet edilirdi. Bu halka gittikçe genişlemeye başlayınca bir evde bu tür çalışmaların yapılmasının daha uygun olacağı düşünüldüğü için Yediler’de bir kiralık ev bulundu ve bütün arkadaşların katılabileceği, dışarıdan gelen misafirlerin ağırlandığı mütevazi bir şekilde donatıldı.

*

Uzun bir süre devam eden bu ev sohbetlerine Eskişehir’e gelen herkes gibi mutlaka o da katılır ve orada çok güzel konuşmalar gerçekleşirdi. Bizler de lise öğrenimimiz sırasında bu ev sohbetlerine katılmaya gayret ettik ve o sohbetlerin feyzinden, edebinden, etkisinden yararlanma çabasında olduk.

*

Nazif ağabeyin o dönemde Erzurum’da görev yapıyor olması çok önemliydi. İmam Hatip Lisesi mezunları üniversitelere giremiyordu fakat yalnızca Ankara’da ODTÜ, Erzurum’da da Atatürk Üniversitesi kabul ettiği için büyük bir talep oluyordu. İmam Hatip Lisesi’nden mezun olan arkadaşlarımız ilk sıralara mutlaka Erzurum’u yazıyordu. Kazanan arkadaşlar Erzurum’a yolcu edilirken orada Nazif ağabeyin ismi verilir mutlaka kendisiyle tanışması istenirdi.

*

Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde düzenlenen saygı gecesinde çeşitli özellikleriyle ele alındı Ersin Nazif Gürdoğan. Oturum yöneticiliğini Mehmet Kamil Berse’nin yaptığı panele Ali Haydar Haksal, Recep Garip, Recep Bozdoğan, Ali Arslan, Emin Üstün konuşmacı olarak katıldılar.

*

Nazif Gürdoğan’la 40 yıllık dostlukları olduğunun altını çizen Ali Haydar Haksal, O’nun hem bir ağabey, hem bir entelektüel yazar, hem de bir hoca olarak kendilerine çok şey kattığını dile getirerek şunları söyledi: "Sığınaklarımız sınırlıydı. Basılı kitaplar pek yoktu. Düşünce hayatına devlet destekli sol düşünce hakimdi, her yerde onların eserleri vardı. Böyle bir dönemde tanıdığımız yazarlarımızın kitapları ise çok azdı ve daha yeni yeni yayınlanmaya başlıyordu. Bu manada bizim bulup alabildiğimiz 3-5 kitap çok değerliydi bizim için."

*

Mavera Dergisi kurucuları gibi Nazif Gürdoğan’ın da kendileri için her şeyden önce bir ağabey olduğunu vurgulayan Haksal, kendisinin de içinde bulunduğu kuşağın bu dergiden çıktığını, dergideki ağabeylerin hayata bakış noktasında çok büyük katkıları olduğunu söyledi.

*

Teknik bir okulda okuyan Nazif Gürdoğan üniversite tahsili için İstanbul’a geldikten sonra edebiyat çevreleriyle burada tanışıyor. Edebiyatı seviyor ve bu sevgi Mavera Dergisi’ni birlikte kurup çıkardıkları Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Akif İnan, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören’le sıkı bir dostluğa ve birlikteliğe götürüyor.

*

Bir kültür insanı olmasına rağmen teknoloji, bilim, sanayileşme ve yenilikçilik üzerinde çalışıyor ve eser ortaya koyuyor. Bir Müslüman olarak bunlara nasıl bakacağımızı Nazif abinin eserlerinde gördüğümüzü söylüyor Haksal ve ekliyor: "Bizim kuşağımız, Müslüman aydının nasıl tavır alacağını O’nun eserlerinde gördü. Batı düşüncesine, üretim ve tüketime dayalı bu sisteme nasıl bakacağımızı onda gördük."

*

Dergilerin sanat ürünlerine tamamen sayfalarını açtığını fakat düşünce yazılarına pek yer verilmediğinin altını çiziyor Haksal. Diriliş, Edebiyat, Mavera gibi dergilerimizde yer alan düşünce yazılarının kuşakları besleyici olmasının önemini dile getiriyor. Yeni kuşakları besleyecek olan bu oluşumu sürdürmenin önemine işaret eden Ali Haydar Haksal, Nazif abinin önemli özelllklerinden birisinin de, kültür-sanayileşme, kültür ve teknoloji, vahiy ve dine dayalı ürün ve paylaşım konularında eserlerinde çokça açılımlara ve yorumlara yer vermesi, olduğunu söylüyor.

*

Abdülhakim Arvasi Hazretlerini Üstad Necip Fazıl sayesinde öğrendiğimizi dile getiren Haksal, onu bize, topluma anlattığını kaydederek, Nazif Gürdoğan’ın da Mehmet Zahit Kotku Hazretlerini ‘Görünmeyen Üniversite’ kitabıyla topluma ve genç kuşaklara anlattığını vurguladı.

*

Yetiştirdiği talebelerden birisi olan Prof. Recep Bozdoğan da Görünmeyen Üniversite kitabının önemine değindiği konuşmasında bu eseri okuduğumuzda, manevi hayatla, kuşatılmış olduğumuz günlük hayat ilişkisini kurmada ne kadar zorlandığımızı dile getirerek, Nazif Hoca’nın bu eseriyle bu konuda bize yol gösterici olduğunu söyledi.

*

Nazif Gürdoğan’ın şehre bakışımızı medeniyete bakışımızı kökünden değiştiren isimler arasında yer aldığını belirtiyor Bozdoğan. Turgut Cansever, Sadettin Öktem ve Nazif Gürdoğan’ın bu konuda en etkin 3 önemli isim olduğunu ifade eden Prof. Bozdoğan, Abdurrahman bin Avf’ı zihnimize nakşeden kişinin Nazif Hoca olduğunu vurguluyor ve ne zaman onu görse ashaptan hemen Abdurrahman bin Avf’ı hatırladığını söylüyor.

*

Mavera’da ve Yeni Devir Gazetesi’nde yazdığı yazılar ve çeşitli sohbetlerinde yaptığı konuşmalarla kendisini tanıdığını dile getiren Recep Garip, son yıllarda kendisiyle birlikte pek çok konferansa katıldıklarını ve orada yaptığı konuşmalarda Nazif Hoca’nın iktisadi konularda ne kadar yetkin olduğunu gördüklerini anlatıyor.

*

Entelektüel bir edebiyatçı olarak da meselelere tek taraflı bakmıyor. Eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşıyor. Bir yere araçla birlikte seyahat ederlerken kendisine çeşitli konuları aktararak, meselelerimizi anlatmaya çalıştığını söyleyen Garip, Hoca’nın hiç bunlarla ilgilenmediğini, hatta Endülüs’ten, Kurtuba’dan, Kudüs’ten bahsettiğini aktarıyor.

*

Hocanın hem kalemi hem de kelamıyla özdeş bir duruş sergilediğini dile getiren Recep Garip, düne takılmayan fakat geçmişini de mutlaka daha iyi tanımamız gerektiğini vurgulayan bir görüşte olduğunu söyleyerek daha sonra şöyle konuştu:

*

‘’Edebiyatımız varsa medeniyetimiz de vardır. Büyük bir medeniyet mensubuyuz. Sanatın, edebiyatın, şiirin varlığı bizi geçmişle birlikte besliyor ve gelecek yıllara taşıyor. Medeniyete ilişkin edebi yolculuğun edebiyatla, şiirle olacağını yine bu üstadlarımızdan öğreniyoruz.’’

*

Nazif Hoca’nın bir başka talebesi Prof. Ali Arslan da Hoca’nın çok yönlü bir kişiliğe sahip olduğunu, sadece edebiyatçı kişiliğiyle görülmediğini, dikkatli bir gözle bakıldığında onun sosyolojik eserler verdiğini dile getiriyor. Sosyolog olduğunu söylüyor. Eserlerinde toplum hayatını ilgilendiren her konuyu işlediğini ifade ediyor.

*

Hocanın gözlem gücünün yüksek olduğunu ifade eden Prof. Arslan sözlerini şöyle tamamlıyor: "Kendinizi yenilemek için sürekli okumalısınız, der. Eylem adamıdır. Çok çabuk projeler üretir ve uygulamaya başlar. İlişkileri canlı tutar. Girişimcilik, temel karekteridir. Girişimci olmadığımız zaman gerek fert olarak gerekse toplum olarak öne geçemeyiz, o nedenle çok güçlü olmalıyız. Güçlü olmak için girişimci olmalıyız, çok okumalıyız, proje üretmeliyiz ve sorumluluk taşıyabilmeliyiz."

*

Girişimcilik konularındaki önerilerini ciddiye alan ve bu alanda önemli çalışmalar ortaya koyan işadamı Emin Üstün de Hocanın girişimcilik üzerinde neden bu kadar durduğunu iş hayatının her safhasında daha iyi anladığını dile getirerek, başarılı olmalarının altında samimiyet ve girişimci ruha sahip olmalarının yattığını anlatıyor.

*

Nazif Gürdoğan; geleceğe dönük gülen yüzüyle her vakit iyi insan yetiştirme gayreti içinde olmuş önemli bir isim. Entelektüel bir kimlik. Bir kültür adamı.

*

Kim olduğun değil, kiminle birlikte olduğun önemlidir, diyen Nazif Gürdoğan’ın şu güzel sözüyle bitirelim: "İbn-i Haldun’un Mukaddime’sini okumadan kimse devleti yönetmeye kalkmasın."

3 Ocak 2017, 14:25

İbn Haldun,devletleri canlılara benzetir,devletler de canlılar gibi

İbn Haldun,devletleri canlılara benzetir,devletler de canlılar gibi, doğarlar,büyürler,ölürler.İbn Haldun Mukaddime'de devletlerin nasıl doğduklını,nasıl büyüdüklerini ve nasıl öldüklerini ayrıntılı olarak anlatır.Farabi'nin "Erdemli" devleti,erdemli yönetenler istediğinden daha çok erdemli yönetilenler ister.Ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir yönetim yönetilenlere meydan okuyamaz.

3 Ocak 2017, 17:56

YENİ GÜÇ KAYNAĞI BİLGİ DÜZEYİ YÜKSEK İNSANDIR

============================================== Bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye''de de üniversiteler öğrenme ve öğretme fonksiyonlarını giderek yitiriyor. Onların yerine gönüllü kuruluşlarla birlikte işletmeler geçmeye başlıyor. Artık her her kurum ve kuruluş,ister kamu, ister özel, isterse gönüllü olsun, başarılı olmak için, öğrenen bir kuruluş olmak zorundadır.

*

Kurum ve kuruluşlar, çalışanlarına dönük seminerler yanında, yurt dışından ve içinden davet ettikleri uzmanların yaptığı çalışmalarla, eğitim ve öğretime bir üniversite kadar katkıda bulunuyor.Bütün ülkelerde bütün kurum ve kuruluşlar öğrenmesini öğrenmeye büyük yatırımlar yapıyor.

*

Öğrenme ve öğretme çalışmalarında, bütün dünya yeni bir dönüşümün arifesindedir. Son elli yıl içinde ekonomiler, sermayenin etkili olduğu bir dönemden, öğrenme ve öğretmenin etkili olduğu bir döneme giriyor.Üretim artırmak,bir bilgi işi olmuştur.

*

Son bir kaç yılda öğrenen kurumların öne çıkması ve öğrenmenin üniversitelerden kurum ve kuruluşlara taşınması, söz konusu olan dönüşüm ve değişimin ne kadar hızlı ve yoğun olduğunu gösteriyor.

*

Dünyada toplumların üretim gücü, ekonomi kitaplarında anlatıldığı gibi,üretim faktörlerinin başında gelen toprak ve sermayeden daha çok yenilik yapmasını ve risk almasını bilen girişimci insanlarından geliyor.

*

Fernand Braudel ve Henri Pirenne gibi tarihçilerin ayrıntılı olarak anlattıkları gibi, üretimde ağırlığın topraktan sermayeye geçtiği süreç de tamamlanmıştır.Toprak, doğal kaynak ve sermaye büyüklüğü yeterli olsaydı,Rusya'nın dünyanın en büyük ekonomisi olması gerekirdi.

*

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, özellikle Batı dünyası sermaye ağırlıklı ekonomiden, bilgi, birikim, misyon ve vizyonun ağırlık ve güç kazandığı ekonomik bir ekonomik yapının ve kültürel dokunun temellini attılar.

*

Günümüzün güçlü kurum ve kuruluşları, öğrenmesini olduğu kadar öğretmesini de başaran kurum ve kuruluşlarlardır.Üretim gücünü büyümede eğitim sermayesi kazancı en büyük olan sermayedir.

*

Öğrenmenin özü değişmeyen amaçlarla, değişen araçları görebilme yeteneğidir. Araçların hızla değiştiğini görenler, yeri ve zamanı gelince, kurum ve kuruluşlarını değiştirirler.

*

Dünyanın pas tutmuş siyasal, ekonomik ve kültürel yapısını değiştirecek olanlar, öğrenirken öğretmesini, öğretirken de öğrenmesini bilen kurum ve kuruluşlar olacaktır.

*

Yirmibirinci yüzyılda, ister fiziksel, isterse de zihinsel olsun, üretim gücünün kaynağı öğrenen insan ve öğrenen kurumlar olacaktır.

*

Güç kaynakları içinde herkesin kolaylıkla erişebileceği tek kaynak bilgidir.

*

Bilgi sahibi olmak için sermaye sahibi olmak gerekmez.

*

İnternet dünyanın en büyük açık üniversitesidir.

*

Erişilmeyecek bilgi,ulaşılmayacak insan yoktur.

4 Ocak 2017, 23:26

ÖKTEN:MÜSLÜMANLAR KAPİTALİZMDEN KAÇAMADILAR

============================================== Sadettin Ökten'in 'Fincanımda Cola Var' adlı kitabı, köklü bir medeniyet inşâ etmiş olan Müslümanların modernite ve kapitalizme karşı nasıl bir tavır sergilediklerini konu ediniyor.

*

Türkiye’de kültür, medeniyet, şehir gibi kavramlar üzerinde durmak gerektiği zaman şüphesiz müracaat edebileceğimiz bazı referans isimler söz konusudur. Bu isimlerden belki de en önemlisi Prof. Dr. Sadettin Ökten’dir.

*

Sadettin Ökten hoca o tatlı üslubuyla okuyucu ve dinleyiciyi medeniyetin derinliklerinde uzun ve doyurucu bir yolculuğa çıkarır. Anlattığı meseleler her ne kadar derin olursa olsun; öylesine tatlı ve nezih bir üslup tercih eder ki okuyucu ve dinleyicinin o konulara kendini yabancı hissetmesine imkân yoktur.

*

O nezih üslubun sahibi Sadettin Ökten hoca Mayıs ayı içerisinde Tuti Kitap etiketiyle yeni bir kitaba imza attı: Fincanımda Cola Var. Kitap daha isminden başlayarak hocanın mizacını, üslubunu, hayata bakış tarzını ele veriyor.

*

İlla ki somutlaştırmak gerekirse; Doğu’yu temsil eden fincan ve Batı’yı temsil eden kolanın bir kitap isminde bir araya getirilmiş olması, esasında kitabın konusunun da aşağı yukarı ne olduğunu ortaya koyuyor.

*

Doğu ya da başka bir ifadeyle İslam medeniyeti ve Batı ya da Hıristiyan uygarlığının günümüz insanının hayatında yankı bulduğu karışık durumu ifade eden bir kitap.

*

Batı’nın reform hareketlerinden itibaren geçirmiş olduğu değişim ve dönüşüm, aydınlanma düşüncesi, sömürge kültürünün yaygınlık kazanması, sanayi devrimi ve hızlı bir şekilde kentleşme, bütün bunların bir neticesi olarak kapitalist bir yaşam tarzının yerleşmiş olmasını Ökten hoca, kitaptaki denemelerinde ayrıntılı bir şekilde ele alıyor.

*

Bütün bu hadiseler cereyan ederken Doğu’da köklü bir medeniyet inşâ etmiş olan Müslümanlar nasıl bir tavır sergilemişlerdir? Batıda ortaya çıkan modernite ve modernitenin hocanın deyimiyle haylaz çocuğu kapitalizmin tüm dünyada hızla yaygınlaşmaya başlaması ve İslam medeniyetinin bu hadise karşısındaki tutumu da uzun uzun izah edilmeye çalışılmış.

*

Müslümanlar, modernitenin haylaz çocuğu kapitalizmden kaçamamışlardırMüslümanlar her ne kadar yine hocanın ifadesiyle medeniyetlerinden tam olarak vazgeçmemiş olsa da bünyesine Batı uygarlığını ya da başka bir ifadeyle modernite ve onun haylaz çocuğu kapitalizmin dâhil olmasına engel olamamışlardır.

*

Modernite ve kapitalizm denilen bu hadiseler insanlara daima cazip gelecek teklifler sunmuştur. İşte Doğu’nun bu direnci sergilemeye çalışıp diğer taraftan da Batı uygarlığına zorunlu bir kapı aralayışı, her iki medeniyeti temsilen “Fincan” ve “Cola” gibi birbiriyle uyumsuz iki sembolü de bir araya getirebiliyor.

*

Batı dünyasının kapitalizm anlayışıyla yerleştirmeye çalıştığı faydacılık ve İslam medeniyetinin bunu reddedip tamamen İslam ahlakına uygun olarak benimsediği hizmet anlayışı elbette kolay kolay yan yana gelebilecek kavramlar değildir. Fakat uygarlaş(tırıl)an ülkemizde zamanla işler tersine evrilivermiş ve meseleye faydacılık nazarıyla bakılmaya başlanmıştır. Cumhuriyet aydınlanması millette “toplumsal mutabakat”ı yerleştirememiştir

*

Sadettin Ökten hoca, kitaptaki bir denemesinde medeniyetin yerleşebilmesi ve herkes tarafından ortak kabul görmesini “toplumsal mutabakat” olarak ifade ediyor. Buradan Cumhuriyet aydınlanması meselesine geliyor. İşte tam bu noktada bahsi geçen ifadeleri okurken belki çoğumuzun aşağı yukarı farkında olduğu ama ifade edemediğimiz bir meseleyi de çok sade bir ifadeyle açıklığa kavuşturuyor.

*

Cumhuriyet aydınlanmasının bir önceki medeniyeti reddetmekle beraber yeni bir medeniyet tasavvuru oluşturamaması ve bunun da doğal neticesi olarak bir arada yaşayan millet arasında “toplumsal mutabakat”ın oluşmaması… Türkiye’de günümüzde bile hâlâ etkisini gösteren derin fikir ayrılıkları ve çatışmaların temelinde de hocanın bahsetmiş olduğu medeniyet tasavvurunun yerleşmemesi ve toplumsal mutabakatın oluşmaması yatıyor.

*

Medeniyet tasavvurunun şehre yansıması, hâkim medeniyet meselesi, müstakil yapılardan apartman kültürüne geçiş, menfaat, gücün gölgesinde yerleştirilmeye çalışılan medeniyet, sanayi devrimi, modernite, kapitalizm gibi birçok konuya değinilen “Fincanımda Cola Var” adlı eserde, okuyucunun zihnindeki soru işaretleri de büyük ölçüde ortadan kalkacaktır. Bu açıdan eser, bu alandaki önemli bir boşluğu kapatıyor.

*

Ercan Köksal yazdı

5 Ocak 2017, 00:55

AKİF İNAN'DA URFA KUDÜS KARDEŞTİR

=================================== Kudüs şairi olarak tanınan Akif İnan her yıl Anadolu'nun değişik kentlerinde düzenlenen kültür ve sanat etkinlikleriyle anılır.

*

İnan bir şiir sevdalısı olduğu kadar bir Urfa sevdalısıdır.Onun bir ayağı Urfa'da bir ayağı Kudüs'te yüzü de Mekke'ye dönüktür.O şiirleriyle Kudüs'ü Anadolu insanının gündemine taşımıştır.

*

İnan'ın anısını yaşatmak için hazırlanan "Akif İnan Kitabı" Cumhuriyet dönemindeki düşünce ve sanat hareketlerini araştıracaklara önemli bir kaynak olmuştur.

*

İnan'ın şiir ve düşüncesindeMekke, Medine ve Kudüs'ün neden bu kadar büyük yer tuttuğunu, Urfa'yı görmeyenler anlayamaz. Hicret yurdu Medine,şehirlerin anası Mekke ve barış şehri Kudüs gibi, Urfa da bir 'Peygamber'ler şehridir.

*

"Medeniyet"lerin harman olup, bütün yeryüzüne savrulduğu bir dünyada Urfa'nın yeri ve önemi bir kat daha artmaktadır. Urfa "güzel" ile "çirkin", "doğru" ile "yanlış", "haklı" ile "güçlü", "bilen" ile "bilmeyen" çatışmasının evrensel simgeleri olan Hz. İbrahim ile Nemrut'un şehridir.

*

"İbrahim" ile "Nemrut"un çatışması 'Kıyamet'e kadar devam edecektir. Kimsenin bu çatışmadan kaçması mümkün değildir. Çünkü Nemrut'suz İbrahim olunmaz. Bu yüzden, dil ve gönül ustası Mustafa Seçkin "Nemrud'u olmayan İbrahim'e Nemrutça bir bela gerek" demekten geri duramaz.

*

"İyi" ile "kötü", "doğru" ile "yanlış" ve "haklı" ile "güçlü" çatışmasının insanlık tarihi içindeki dönüm noktalarından biri Urfa'dır. Medeniyetlerin savaşı Urfa'sız açıklanamaz. Tarih boyunca "İbrahim" ve "Nemrut"lar bir arada oldu. Olmaya da devam edecektir. Urfa'da olduğu gibi, "İbrahim"ler her zaman üstün gelecektir.

*

Allah isterse, ateş dağları 'Cennet' bağlarına dönüşür . İnananların elinde "kor", "gül"e olur.Urfa "Millet-i İbrahim"in "başşehri"dir. Medine ve Kudüs gibi, Şam ve Bağdat'a el uzatmak da ona düşer.

*

Dünyayı kuşatan Nemrut'lara karşı verilen savaşın öncüleri şairlerdir. Onlar bütün dünyayı pasaportsuz dolaşırlar. Hiçbir güç onlara engel olamaz.

*

İnan Urfalı olduğu kadar Kudüslü'ydü,Mekke'liydi,Medine'liydi.

*

Filistinliler Mescid-i Aksa'nın tapusu ona verdiler.

5 Ocak 2017, 02:06

"AYDINLAR,ROMAN VE HAKİKAT"ÜZERİNE BİLGİYİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜREN MUSTAFA ÖZEL İLE Y.EMRE TOZAL,CEMİL ÜZEN,İSA KARAASLAN'IN SÖYLEŞİSİ

================================================= Geçen yıl “Aydınlar, Roman ve Hakikat” başlıklı uzun bir konuşma yaptınız. Orada romancıların (kurgucuların) modern gerçekliği toplum bilimcilerden (tarihçiler dahil) daha iyi görebildiklerini; hatta ön-görebildiklerini söylediniz. Biz sizi genelde bir iktisatçı olarak biliyoruz. Romanlarla bu denli içli dışlı olmanız yadırganmıyor mu? Kim yadırgayacak? Keşke dar ideolojik tartışmaların ötesinde, insanlığın temel meselelerini konuşabilen seçkin insanlarımız olsaydı da, Don Kişot gibi “romanlarla kafayı yemiş” bir iktisatçıyı tefe koysalardı!

*

Geçen yıl yüz kadar iktisatçı Bilim Sanat Vakfı’nda bir araya geldi. Gün boyu para ve sermaye piyasalarındaki gelişmeleri tartıştılar. Sağ olsunlar, iki saatlerini de “eski iktisatçı” ağabeylerini dinlemeye ayırdılar. Borsada, menkul kıymet şirketlerinde, bankalarda, merkez bankasında ve üniversitede görev yapan bu genç ve dinamik arkadaşlara Faust ile Kumarbaz’ı anlattım. Önce haftada kaç roman okuduklarını sordum, bir roman diyenlerin oranı yüzde bir oldu. Ayda bir roman okuyanlar? Yüzde beş. Ortalama, yılda iki veya üç. Bunlar da klasikler değil, “şişirilmiş” piyasa metinleri.

*

Çok sevdiğim genç bir iktisatçı, romanları keçi boynuzuna benzetti. Benim romanları hep çizerek, not düşerek okuduğumu bildiğinden, sizin çizdiğiniz yerleri okumamız daha ekonomik olmaz mı, diye sordu. “Benim çizdiğim yerler başkasının da ilgisini çeker belki, fakat herhangi bir kitabı on kişi okusa, bunların yarıdan fazlası farklı satırların altını çizer. Mesela Kumarbaz’da benim çizdiğim yerleri borsacıların çoğu çizmezdi sanırım.”

*

Neden?

*

Karşı bir soruyla cevap verdim onlara: “İnsanlar, özellikle de küçük yatırımcılar İstanbul Borsası’nda ne arıyorlar?” Umumi cevap: Tabii ki kazanmak için oradalar. Hayır, dedim. Onların ne yaptığını Dostoyevski sizden daha iyi biliyor. Kaybetmek için oradalar! İslamda kumar yasağı olmasaydı, Türkiye’de insanlar kumarhanelere rahatça, “mahalle baskısı” olmadan gidip gelselerdi, belki borsaya bu kadar üşüşmezlerdi. İnsan oyun oynayan, oynamayı seven, spekülasyondan haz duyan bir varlıktır. Borsa onların bu tutkularına cevap veriyor büyük ölçüde.

*

Peki, neden kaybetmek için oynasınlar? İşte onu anlamak için de Dostoyevski’yi okumak lazım. Bu Rus Don Kişot, kumar borcunu kapatmak için, kitabı 25 günde yazmak zorunda kaldı. O çapta bir yazar, bu kadar kısa zamanda bir eser verecekse, ancak hayatının en esaslı fikrini işleyerek bu yükten kurtulabilirdi. O da bütün ruhuyla kumarı işledi. Benim çıkardığım ana fikir şu: İnsan kaybetmek için oynar! Kazanırken seviniyor gözükmesi, daha büyük kayıp için bir nevi hazırlıktır.

*

İktisatçıları ikna etmek mümkün mü? İnsan neden kaybetmek için oynasın ki? Çünkü (demeye getiriyor Dosto, yahut ben öyle anlıyorum!), kaybetmek istediği para veya servet değildir. İnsan, kendini kaybetmek için oynar. Kumarın büyük zevki, mukayese edilmez hazzı buradadır. Kur’an-ı Kerim’de kumar yasağıyla ilgili ayetlere bakın, hepsi “Allah içki ve kumarı size yasaklamıştır” şeklindedir. İçki ve Kumar hep yan yana anılıyor. Aslında hiç de birbirine benzemeyen iki fiil. Her bekrî kumar oynamaz; her kumarbaz da içkiye düşkün değildir. Fakat Allah ikisini sürekli beraber anıyor; çünkü bunlar insanın “kendini kaybetme” vasıtalarıdır. Her şeye izin verilebilir, kendini kaybetmeye asla. Kendini kaybeden, Tanrı’yı bulamaz. Tanrı, kendindedir!

*

Roman, ahir zamanda insanın kayboluş hikâyesidir. İnsan ölürken, birey doğuyor. (İnsan, elif, nun, sin. Enese, yaklaşmak demek. İnsan yaklaşan, birey ise uzaklaşandır.) Zamana ve paraya, insanoğlunun bu iki büyük kurgusuna tutunarak toplumdan kopmanın hikâyesidir roman. İngilizler romana fiction diyor; daha yerinde bir adlandırma olamazdı. Bu bakımdan “klasikler” hiçbir zaman elimden düşmedi. Onlarda çağdaş insanlık durumunun açmazlarını en net biçimde görmem bir yana, kopuşun yol açtığı evrensel insanlık meselelerinin de gene en iyi romanlarda tartışıldığını “görmeye” başladım. O kadar ki artık kurgu olmayan hiçbir metni okuyamaz hale geldim. Modern insanın aklını sanki roman biçimlendirmiş. Sadece aklını değil, duygularını ve vicdanını da. Yeni çağa uygun yeni bir Kitab-ı Mukaddes.

*

Roman tutkum için bu gerekçe yeterli bence. İlk büyük roman kahramanı Don Kişot da o günün romanları olan şövalye kitaplarına kafayı takan bir “mecnun” değil miydi? Siyasî, ekonomik ve kültürel ortam sanki kurgusal gerçekliğin, içinde yaşadıklarımızdan “daha gerçek” olduğu hissini veriyor bana. Melville 160 yıl önce Jet Fadıl’ı yazmış. Balzac 175 yıl önce beni, Herman Hesse 75 yıl önce Ahmet Davutoğlu’nu yazmış. J Türkiye’de “Büyük Sermaye” denince aklınıza kimler geliyorsa, hepsinin en orijinal hikâyesi Faust’un ikinci cildinde.

*

Nostradamus gibi bir şey anlattığınız. İyi romancılar büyük birer kâhin galiba.

*

Batılılar prophet kelimesini hem peygamber hem de kâhin için kullanıyorlar. Bence Cervantes’ten Daniel Defoe’ya, Balzac’tan Melville’e uzanan büyük kurgucular hattı için bu sıfatı kullanmak yerindedir. Roman hem bir uyarıcı, hem bir uyuşturucudur. Bu iki işlevi aynı anda icra ediyor. Bazı romanları bonzai niyetine okurum . J Kur’an-ı Kerim’de “Kalpler ancak Allah’ı anmakla yatışır” buyuruluyor. Andre Gide, Kalpazanlar’ın sonunda “kelimeler (tıpkı piyasadaki para gibi) o kadar çoğaldı ki, çıkardıkları gürültü yüzünden Tanrı’nın kelimeleri işitilemez oldu” diyor. Bu gürültü içinde teskin olmak kolay mı?

*

Naif bir soru: Neden bir tarikata girmeyi denemiyorsunuz? İnanan bir insansınız, belki daha kolay teskin olursunuz?

*

Lisedeyken bir Nakşi şeyh efendiye bağlanmıştım. Ülkücü yanımı dengeliyordu. Ülkü ocaklarından soğumaya başladığım süreçte Erbakan zuhur etti. Babam Selamet Partisi Ağrı ilçe başkanı, ağabeyim (Prof. Ahmet Özel) gençlik kolu başkanı oldular. Bu heyecanla 1973 seçimlerinde MSP’yi iktidara taşıma mücadelesi verdik. (Bize sonradan “Yüzde Altılılar” diyeceklerdi!) Aa, bir baktık, Efendi Hazretleri Turhan Feyzioğlu’nun Güven Partisi için oy topluyor.

*

Siz de bir daha uğramadınız tekkeye, öyle mi? Tasavvuftan kopmadım. Hâlâ namazda belli ayetler okunduğunda cezbe gelir; kendinizi tutamazsınız. Fakat her türlü örgütsel harekete karşı, ister dinî ister siyasî karakterli olsun, içime bir kurt düştü. Nitekim üniversite yıllarında sabah namazlarında kalabalıktan avlusuna bile girmekte zorlandığımız malum camiiye şimdi gidin, iki saf ancak doluyor. Çünkü tekke, holdinge inkılab etti. Hayır, inkılab değil, ihtilal oldu. Tekkenin ruhuna halel geldi.

*

Aynı tekkeden yetişen eşim bazen sabah namazı sonrasında elimde roman görünce, bey roman yeter, biraz Kuran oku diye takılır. “Roman okudukça, Kuran’ı daha iyi anlamaya başladığımı düşünüyorum!” derim. İnanmaz, tebessüm eder. Ben de o tebessümü hayra yorarım.

*

Biz de tebessüm etsek?

*

Onu da hayra yorarım! Romanı yüceltmiyor, fakat çok önemsiyorum. Rousseau daha 18. yy ortalarında, fesada uğramış toplumlara roman lazım, diyordu. Bir nevi röntgen. Röntgencilik sevimsiz bir meslek, fakat marazın (hastalığın) teşhisinde de vazgeçilmez. Geçen yıl Merkez Bankası başkanımız para kurulu üyeleri ve diğer bazı TCMB üst yönetici ve danışmanlarıyla yapacakları bir toplantıda konuşmamı talep ettiğinde, size Faust’u anlatayım dedim. Faust mu, ne alaka? Valla, dedim, geçenlerde Avrupa Merkez Bankası başkanına neden piyasayı rahatlatmak için biraz para basmıyor ( devalüasyon yapmıyor)sunuz diye sorduklarında, “Yapayım da Faust’un başına gelen benim de başıma gelsin, öyle mi?” diye cevap verdi. O halde dinleyelim sizi hocam dediler ve o hafta mevzuyu bitiremedik; ertesi hafta tam takım tekrar İstanbul’a geldiler de Faust’a noktayı koyabildik.

*

Bankacılar zor ikna olur derler. Sizi iki hafta dinlediklerine göre, epey yararlanmışlardır.

*

Bir iki ay sonra, Boğaziçi’nden sınıf arkadaşım Prof. Vedat Akgiray geldi (SPK eski başkanı). Sohbet sırasında laf Merkez bankası politikalarına gelince, ya Mustafa dedi, dün Erdem Başçı Boğaziçi’ndeydi. Ben Erdem’i tanırım ama bu kadar derin entelektüel olduğunu bilmezdim. Konu para politikaları olduğu halde, konuşmasına Faust’tan bir girdi ki, dinlemeni isterdim!

*

Faust’u bize de anlatmanız şart oldu artık. Fakat bir an Rousseau’ya geri dönelim. Şu roman-röntgen ilişkisi çok dikkat çekici.

*

Ruso yazdığı zaman henüz büyük roman çağı başlamamıştı. Don Kişot, Robinson Crusoe gibi münferit büyük eserler olsa da, bir nevi hazırlık dönemiydi. Buna rağmen çok önemli tespitler yapabildi. Zaten Ruso’nun hayatını okursanız, Cervantes’in kitabından çıkmış bir deli dersiniz. Ona göre medeniyet bir yozlaşmayı, bozulmayı, kötülüğü temsil ediyor. Medeni milletlere roman lazım diyor. Çünkü o bozulmanın mahiyetini bize kavrattıracak en önemli düşünsel araç romandır. Bunu sosyal bilimleri küçümsemek veya itibarsızlaştırmak maksadıyla söylemiyorum pek tabii.Tanpınar büyük romancı ise, bunu ciddi tarih ve sosyoloji okumalarına borçludur. Fakat sosyal bilimlerde genelde monolojik tezler yazıyoruz. “Ben diyorum ki…” diyerek ortaya bir tez atıyoruz. Sadece “attığımız” halde, noktayı koyarken, “tuttuk” diyoruz! Yoksa doktoramızı kabul etmezler. Abdülhak Hamid’in dediği gibi, “Risto nedir bu? Zafer yahut hiç!”

*

Ben o yüzden bütün doktoraların kaldırılıp yerine roman yazılmasını öneriyorum. J Çünkü, romanda “ben diyorum ki…” yok. En iyi romancı, kendini en fazla geriye çekebilendir. Bir yaşanmışlık var, yaşanmakta olan var; biz bunu kavramaya ve daha da mühimi “anlamlandırmaya” çalışıyoruz. Fakat süreçte çok yönlülük var. Çok sayıda deneyim var. Bu deneyimleri algılayan çok sayıda özne var, çok sayıda mantık var. Bakhtin, diyalojik bir ilişki diyor buna. Multilojik demek belki daha doğru. Yani, çok-mantıklı, çok sesli bir etkileşim var. İyi romancı bütün bunları görüyor/gösteriyor. Dostoyevski’nin Ecinniler’ini okuduğunuz zaman, orada her tür insanın kendini ifade edişini (veya edemeyişini) hissediyorsunuz. Yaşıyorsunuz onlarla beraber. Dostoyevski bunların hangisi? Hepsi ve hiçbiri. O yüzden büyük romancı aslında kendisini en fazla geri çekebilendir; romanında en az görünendir.

*

Roman-iktisat meselesine gene dönmek istiyoruz. İktisat sosyal bilimler içinde en sağlam olanıdır derler; yani yöntem bakımından fen bilimlerine en yakın olanı. Öyle ise, neredeyse pozitif bir bilimci olan iktisatçı romanla niçin ilgilensin? “Hayal ürünü” eserlerden iktisatçı ne dersler çıkarabilir ki?

*

Hayal ürünü olmayan ne var? Hayat bir hayal, zaman bir hayal, iktisat bir hayal.Bütün bilimler hayal edilmiş kavramlara dayanıyor. “Tabiat hali” bir hayal, “sosyal sözleşme” bir hayal, “görünmeyen el” bir hayal. Bu üç hayal olmasaydı ne modern siyaset felsefe/bilimi, ne modern iktisat gelişebilirdi. Tabiat hali (state of nature), insanlığın ilkel bir durumundan ziyade, Hobbes’un içine doğduğu 17. yüzyıl İngilteresi’ni yansıtıyor. Tabiat halinde insan hayatına korku egemendi diyor Hobbes; herkes birbirinin mezarını kazmaya çalışıyordu. İnsan insanın kurduydu.

*

Tarihî/antropolojik çalışmalar onu değil, Rousseau’yu haklı çıkarıyor: Tabiat halinde insanoğlu gayet iyi ve barışseverdi. Bu iyi toplumu zıvanadan çıkaran şey özel mülkiyet oldu. Hobbes’un tasvir ettiği korku toplumu, insanlığın başlangıcındaki bir doğal halde değil, erken modern (yani kapitalistleşmekte olan) Avrupa’daydı. Aynı şeyi modern iktisatın zembereği olan “görünmeyen el” için de söyleyebiliriz. Görünmediğine göre, hayal ediyoruz demektir! Adam Smith bu kavramı bir tek defa kullandığı halde, sonraki liberaller için adeta bir can simidi oldu. Liberal/kapitalist mitolojinin anahtar kavramı haline getirildi. Kuzu postuna bürünmüş militan bir kavram.

*

Roman ne kadar hayalî/kurgusal ise sosyal bilimler de o kadar hayalî kavramlarla örülü diyorsunuz. Arada ciddi bir fark yok mudur?

*

Var. Roman mert kurgudur, sosyal bilimler namert kurgu. Roman kendine fiction diyor, yani kurgusal olduğunu açık seçik beyan ediyor; diğerleri ise “gerçeği” dile getirdikleri iddiasını hiç elden bırakmıyorlar. Aslında sosyal bilim yerine bilim de diyebilirdim. Bütün doğa yahut fen bilimleri de kurgulara dayanıyor.

*

Romanı daha önceki edebi türlerden, mesela destan ve trajediden veya hikâyeden ayıran ne? Onlarda olmayıp romanda olan şey ne? Zaman ve para! Önceki türlerin kurgusal yapısında zaman yoktur. Kahramanlar adeta zamanüstü, evrensel yaratıklardır. Ve asla para uğruna yaşamaz, para için mücadele etmezler. İstisnalar bir yana, zamanı ve parayı edebiyata sokan roman oldu. Tuhaf olan şu ki, modernlerin nazarında bu ikisi de aynı şeydir. Biri diğerine tahavvül ediyor. İktisat diye adlandırdığımız, bilim olma iddiasındaki modern simyacılığın özü bu dönüşümün analizidir. Fakat dönüşümün kendisi gerçek değil, kurgusaldır. “Let’s imagine” demişlerdir…

*

Nasıl yani?

*

Benjamin Franklin “Time is Money” demiyor mu? Vakit nakittir! Niye ki? Bu sözün Türkçeye ne zaman girdiğini araştıran bir iktisat tarihçimiz var mı? Romanın daha önceki edebî türlerden farkı zaman ve para ise; ve bunlar da çağımızda aynı gerçekliğin tersi ve yüzü sayılıyorsa; iktisatçı romanla uğraşmaz da ne yapar Allah aşkına?

*

Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanını hatırladık birden… Zamanın modern durumla bağını ilk kavrayan romancımız, hayır düşünürümüz, Tanpınar’dır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü 20. yüzyılın en büyük romanlarından biridir. Attila İlhan haklı: Hele Türkiye iktisaden bir dünya gücü olsun, siz o zaman Tanpınar’ların kaç dile çevrildiğini görürsünüz. Tam yirmi yıl önce Yeni Şafak’ta, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü ders kitabı olarak okutacak iktisat hocasının elini öpeceğim diye yazmıştım. Henüz dudaklarıma değen bir el olmadı maalesef. (Buna sonradan Huzur’u da ekledim ve hâlâ sözüme sadığım!)

*

Romana mert, (sosyal) bilime namert dediniz. Hakikaten romancının gerçekliği bilim adamlarından daha iyi kavrayıp aktarabildiğini mi düşünüyorsunuz?

*

Düşünen insanları çok farklı kategoriler altında tasnif etmenin bile çok yakın bir tarihe ait olduğunu göremeyecek kadar körleştik. Modernler bu körleşmeye uzmanlık diyorlar. Bugünkü sosyal bilimlerin çoğu ancak 19. yüzyılda kurumsallaştı; kurumsallaşınca da kurumlarından geçilmez oldu. Her biri monolojik bir yaklaşımla, gerçeği kavrama ve dillendirme yarışına girdi. Yukarıda değindik: Roman mültilojiktir. Romancı hem çok farklı bakışaçılarına sahip kişileri konuşturur, hem kendi konuşur, hem de okuyucunun konuşmasına kapı açar. Sosyal bilimciler hâlâ “bu makalenin amacı” diye başlayıp, “tezimi ispat için” diyerek devam eden yazılar kaleme alıyorlar. Bunları “bilimsel” dergilerde yayınlayıp puan topluyor; o puanlarla doktor, doçent, profesör filan oluyorlar. İstisnalar bir yana, bunların birçoğunun gerçek amacı hakikatın dile gelmesine kapı aralamak değil, kendilerine terfi sağlayacak olan “tez”lerini bir tek bakış açısıyla “kanıtlamak”tır. Bunun içindir ki Cemil Meriç, 19. yüzyılın bütün toplum bilimcilerini toplasanız bir Balzac etmez diyordu. Karl Marx da, kapitalist sistemi anlama arayışımda Balzac’tan öğrendiklerim, bütün diğer tarihçi ve sosyal bilimcilerden öğrendiklerimden daha ağır çeker, demiyor muydu?

*

lİki otoriteye sığınıp toplum bilimcileri biraz kolay harcamış olmuyor musunuz?

*

Üçüncü bir otorite şart diyorsanız, bu sefer size bir romancı önereyim: Tolstoy. Savaş ve Barış baştan sona bir hesaplaşmadır. Sadece Napolyon’la değil, tarihçi ve sosyal bilimcilerle. Romancının, aradan uzun yıllar geçse bile, mesela bir savaşı, o savaşı yaşayan askerlerden ve onu inceleyen tarihçilerden çok daha iyi anlayabileceğini/anlatabileceğini söylüyor.

*

Hocam biraz “nesnel” olalım lütfen: Bir savaştan yıllar sonra, hiçbir zaman titiz bir tarihçi veya toplum bilimcinin kılı kırk yaran araştırmacılığıyla mukayese edemeyeceğimiz bir kurgu çalışmasının, gerçeği daha doğru dile getirebileceğine nasıl itimat edebiliriz? Ben de biraz “öznel” olalım lütfen, diyorum! Savaşmış askerler kadar öznel değil, pek tabii. Romancının daha az güvenilir bir malzemeyle yola çıktığı ve hayal gücüne fazlaca bel bağladığı doğrudur. Tolstoy arada bir “Öykümün asıl kahramanı hakikattır, “ der. Ve ilave eder: “Ruhumun bütün gücüyle sevdiğim ve olanca güzelliğiyle canlandırmaya çalıştığım hakikat.”

*

Bir yazarın, yani düşgören bir insanın, hakikatı, onu yaşayan (asker) veya enine boyuna araştıran (tarihçi) insandan daha iyi anlatabileceği bize ilk elde inandırıcı gelmez. Kendisi de bir düşgören olan Hemingway, romancının hakikate bağlılık ölçüsü o denli yüksek olabilir ki, kurgusu her türlü gerçeğin olabileceğinden daha doğru bir izah üretebilir, diyor. Yaşayan, gerçekleri kötü biçimde gözlemleyebilir; fakat “iyi bir yazarın, bir şey yaratırken, onu mutlak hakikat yapmak için bol vakti ve görüş sahası vardır!”

*

Romancının anlattığı savaşın hakikatı değil de, kendi hakikatı olmasın?

*

İnsanın hakikatı. Önemli olan bu, savaş bu hakikatın yüzlerce tezahüründen biri.

*

Peki, nedir Tolstoy’un Savaş ve Barış’ta “canlandırdığı” insanlık hakikatı?Tarihin akışının büyük insanların iradesine bağlı olmadığı! “Büyük Adamlar” tarihin akışına yön veriyor olsalardı; yahut sonuçlar esas olarak, bu büyük adamların hükmettiği bir takım güçlü sistemlerin mantığına tâbi olsaydı, beşerî iradenin hiçbir anlamı kalmazdı. Napolyon veya Çar, tarihin efendileri değil, köleleridir.

*

Biz romanın başlangıcına geri gidelim, en iyisi. Don Kişot’u çok önemsiyorsunuz.

*

Son dört asrın en ciddi kahramanıdır bu “komik” adam! Ciddiyeti hüznünde saklı, hüzün ve aşkında. Haydar Ergülen’in bazı şairler için söylediği “Vazifeli” ifadesini en çok hak eden kurgu kahramanı Don Kişot’tur. İkinci cildin sonlarında, silahtarına şöyle diyordu: “Sen uyu Sanço, sen uyumak için doğmuşsun. Ben nöbet beklemek için doğmuşum!”

*

Ne nöbetidir bu?

*

Adalet nöbeti. İlk İngiliz romancı sayılan Daniel Defoe’nun roman kahramanlarını harekete geçiren, büyük ölçüde, paradır. Don Kişot’u harekete geçirense aşkıyla sarıp sarmaladığı adalet duygusudur. Yaşadığı çağ, şövalye ideallerine uygun değildir. Hiç unutmam, onbeş yıl kadar önce MÜSİAD’ın düzenlediği İslam ülkeleri fuarındaydık. Galada beni Amerika ve Avrupa’dan gelen Müslüman işadamlarının masasına oturttular, Türkiye ile iş imkanlarını konuşuyoruz. Derken kılıç kalkan ekibiyle program başladı; ardından hançer barı. Bir an baktım, işadamlarının beti benzi solmuş, hepsi gerilmiş vaziyette, iki adım ötemizde uzanan bir delikanlıya, ağzıyla hançer fırlatan başka bir delikanlıyı seyrediyorlar. Gülümseyerek, nasıl buldunuz dedim. Cevap net oldu: “Brother, we thought we had come for business!” (İş yapmak için geldiğimizi sanmıştık!)

*

Cervantes, yeni bir çağa girdiğimizi, bu çağda şövalye idealleriye yaşamanın, tıpkı Müslüman ama modern işadamlarına kılıç kalkan seyrettirmek gibi, gülünç kaçtığını hissettirmek istiyor. Fakat pek matah bir çağ da değildir bu. Eskiye tutunmak komik, yeniye teslimiyet berbat. Cervantes bu çelişkiyi farkeden ilk büyük Avrupa’lıdır. Böylesine bozulmuş, fesada uğramış bir dünyada, hakikatı dile getirmek ve adaleti savunmak ancak delilerin harcı olabilir, diyor!

*

Don Kişot’u delirten, kitaplar. Kendisine sabit bir ücret ödenmesini talep eden Sanço’ya ateş püskürür: “Hangi kitapta yeri var?” Don Kişot, ilkeli yaşamanın, Kitab’a göre yaşamanın timsalidir. Bunun içindir ki ne İsa’ya yaranır, ne Musa’ya. Zalimler kadar mazlumlardan da hakaret görür. Geçen yıl Sivas’ta bir sohbette bunları anlatırken emekli bir öğretmen “Bana Gulibik’i hatırlattınız” dedi. Gulibik 1950’lerde Sivas’ta yaşayan bir meczup. “Dünya bir tuhaf oldu dostlar,” dermiş; “guçükken yalan söylemeye gorkardık. Böyüdük, şimdi doğruyu söylemeye gorkuyok!” Don Kişot’luk Doğrucu Davut’luktur; doğruyu söylemeye korkmamanın adıdır.

*

Bize Don Kişot’la alakalı müstakil bir yazı veya söyleşi sözü verin de, Daniel Defoe’ya geçelim. 18. yüzyıl İngilteresinin en ilginç edebî karakteri belki Daniel Defoe’nun kendisidir. Girişimci (daha doğrusu, projeci), gazeteci, romancı, casus ve şair.

*

Şair mi?

*

Defoe’nun hiç te yabana atılamayacak “roman tadında” şiirleri hacım olarak Alexandre Pope’tan aşağı kalmaz. Kısa bir örnek çevireyim size (Anadan Doğma İngiliz, 1703):

*

Nereye bir mabed kursa Tanrı Şapelini yanıbaşına kondurur Şeytan Şöyle bir göz atanlar görüverir ki İkinciye girilmez kalabalıktan Aklı ilk çeldiği günden beri Avucuna almıştır ben-i ademi Tekdüze bir hizmetle yürüyor İşini umum seçkinlerle görüyor Etmiyor hükmüne hiçbir hizip itiraz Boyunduruğundan şikayetçi olanlar pek az.

*

Dünya bu şairi Robinson Crusoe ile tanıyor daha çok. Don Kişot gibi, Faust gibi, Robinson Crusoe da modern dünyanın birkaç etkili mitinden biri oldu. Birkaç tema birden işleniyor kitapta: Babaya (Geleneğe) isyan, serüven ruhu, kazanç hırsı, emperyalizm. Babaya isyanla atılıyor hayata Crusoe. Babası kendisine “geleneksel” orta halli, risksiz hayatı öneriyor; alt ve üst tabakadakilerin genelde yıkıma uğradıklarına işaret ediyor.

*

Babasına kulak vermeyen Crusoe, ilk seferinde fırtınaya yakalanıyor. Fakat “komşulara karşı mahçup olmamak”, “ana babanın karşısında yüzü kızarmamak” için eve dönmekten yan çiziyor. “Bireyliğinde” ayak diriyor, yani.

*

Bir akrabadan borçlanarak yeniden yola çıkıyor, bu parayla süs eşyası alıyor. Kaptanın yardımıyla bu eşyayı satıyor, dönüşte altın tozu getiriyor ve Londra’da 300 Pound kazanmış oluyor. Bu serüven sayesinde “hem bir denizci, hem bir tüccar” olup çıkıyor. Ve bu kazanç aklını, gözünü boyayıp sonraları yıkımıma yol açan, o göz kamaştırıcı düşüncelerle dolduruyor. Serveti arttıkça hırsı da artıyor. Kafası gücünün ötesinde tasarılarla dolup taşmaya başlıyor. Brezilya’da çiftlik sahibi olması yetmiyor; Afrika’da köle ticaretine sulanıyor. Malum adaya düşüyor. Adadaki serüvenini İbn Tufeyl’in Hayy bin Yakzan hikâyesiyle karşılaştırmak, iki medeniyetin insan ve tabiata bakışını karşılaştırmak bakımından çok öğreticidir.

*

Nihayet dergisinde bunları yazdınız. Robinson Crusoe için aynı zamanda sömürgeciliğin destanı deniyor. Öyledir. Adada neredeyse çokuluslu bir imparatorluk kuruyor kahramanımız. Tebası arasında Protestanlaştırlmış bir siyah adam (Cuma), onun putperest kalmış babası, Katolik bir Portekizli gemici filan var. Adayı terkedeceği zaman, araziyi bunlara paylaştırıyor. Fakat tapusunu elde tutuyor!

*

Bu kitap 1719 yılında yayınlandı, yaklaşık 300 yıl önce. Kitapta yazılan “senaryo” üç asırdır milyonlarca İngiliz tarafından oynanıyor. Büyük romancılar geleceğin tarihini yazarlar!

*

Hem Dostoyevski’yi hem de Tolstoy’u çok önemsiyorsunuz. Hangisi daha büyük desek, çok mu acemice bir soru olur?

*

Acemilik büyük sanattır. Çocuklar bu bakımdan en özgün sanatçılardır. Ben de çocukça bir duyguyla, ikisinden de önce Gogol diyorum. O tarz bir toplumda Gogol’ün ortaya çıkması neredeyse bir mucizedir. Şu oda dolusu bembeyaz kimyasal madde düşünün; bir çay kaşığı boya maddesi hepsini kıpkırmızı yahut masmavi yapıyor. O kısacık Palto ve bilhassa Burun hikâyesi de sonraki tüm Rus edebiyatına bu şekilde renk vermiştir. “Hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık” sözü sırf laf olsun diye söylenmemiştir. Yarım kalmış Ölü Canlar dünya edebiyatının zirvelerinden biridir.

*

Dosto ile Tolstoy da Gogol’e çok şey borçludurlar. Özellikle Dostoyevski. Tolstoy’la mukayese ettiğim zaman, insan ve düşünür olarak tercihimi Tolstoy’dan yana kullanıyorum. Daha evrensel bir kafa, daha sevimli bir insan. Fakat bir romancı olarak Dostoyevski’yi öne alıyorum. Çünkü Tolstoy çok fazla kendini gösteriyor, Kemal Tahir gibi çok konuşuyor. Kendilerine katlanıyoruz, çünkü çok konuşuyor ama boş konuşmuyorlar. Çok ve öz konuşuyorlar. J

*

Nabokov “sıkıcı vaiz” diyor Tolstoy için… Vaiz ama sıkıcı değil. Nabokov’un aksine, bir derdi var. Kafası ulusuyla, insanlıkla meşgul. Nabokov gibi gamsız da değil, milyonlarca yahudi soydaş veya dindaşı yok edilirken, sadece bireysel bunalımlarına odaklanmıyor. ‘Toplumcu’ bir fikir adamı pozisyonu var. Tolstoy’un bizdeki o türde devamcıları Kemal Tahir ile Necip Fazıl’dır. Kemal Tahir’i, Necip Fazıl’ı okuduğunuz zaman, ikisinin de önemli birer mütefekkir olduğunu hissediyorsunuz. Fakat ortada çoğunlukla sağlam kurgular yok; bir vaaz var, sürekli konuşuyorlar. Necip Fazıl’ın bütün kahramanları birer ağır ceza reisi; Kemal Tahir’inkiler birer gardiyan. Halid Ziya öyle mi, Yakup Kadri öyle mi? Bunlarda kurgu, fikri önceliyor. Yahut fikir kurguda eriyor. Gerçekliğin tercümanı kurgudur, fikir değil. Ben fikrî bakımdan Necip Fazıl ile Kemal Tahir’i diğerlerine tercih ediyor olabilirim. Fakat çağının ruhunu, ruh ve sıkıntısını derinliğine aksettirenler diğerleridir. Romanın kendisinin, romandaki beşerî etkileşimin bize o devrin mesele ve mesajını iletmesi lazım, buyurgan romancının değil. “Batıcı” ama gerçekçi Halid Ziya ilk İslamî romanımızın yazarıdır, mesela!

*

Yapmayın! Büyük Doğu’cular bu sözlerinize çok kızabilir

*

Benden âlâ Büyük Doğucu olan varsa, beri gelsin. Lise yıllarım neredeyse Necip Fazıl’ı ezberlemekle geçti. Eee, hep lisede kalacak değiliz ya! Üstad, “Batıcılar” karşısında bize başımızı dik tutmayı öğretti. Bunun sevabı onun dünya ve ahiretini şenlendirmeye yeter bence. Fakat aşırı öfkesi, Namık Kemal’den Halid Ziya’ya kadar birçok önemli şahsiyeti tarihsel bağlam içinde doğru kavramamızı imkânsızlaştırdı. Sahte kahramanlar diye etiketleyip, hepsini bir kalemde silip attık. Benim neslimin dindarları, Halid Ziya’ları sadece sınavlarda çıkabilecek edebiyat sorularını bilebilmek için okudu. Öfkemiz haklı, hükmümüz hatalıydı!

*

Zira Halid Ziya’sız Türk romanı ve romansız modern Türk düşüncesi muhaldir. Dickens’ı gözünüzün önüne getirin bir an. Bu “fantastik” hikâyeciyi görmezseniz, 19. asır İngiltere’sinin sanayileşme tarihini de, düşünce tarihini de “gerçekçi” bir gözle okuyamazsınız. Evet, fantastik Dickens 19. asrın en büyük gerçekçisi olduğu gibi, 20. asır gerçekliğini bile birçok yönüyle öngörebilmiştir. Mesela Zor Günler’deki (Hard Times) sendikacı tipi adeta daha sonraki onyıllarda ete kemiğe bürünmüştür. Biz son yarım asırda böyle nice sendikacı gördük. O mert işçi ve kendi annesine bile tahammül edemeyen bencil patron, manzara-i umumiyenin mütemmim cüzleri. Dickens gibi, Balzac gibi romancılar, kendilerini kurgularına öylesine kaptırırlar ki, sanki daha sonraki “olaylar” onların öngördüğü gibi gelişmek “zorunda” kalır. Bireysel ve toplumsal gelişmenin ruhuna öylesine nüfuz ederler.

*

İslamî romanımıza döneceğiz, merakımızı zaptedip Dickens’ın bizde devamcısı var mı diye soralım?

*

İngiltere’de var mı? Dickens o kadar nevi şahsına münhasır ki, onu taklit ederek dişe dokunur bir şey söylemek çok zor. Fakat bizde bildiğim üç roman var ki, ancak onlardan “Dickens tadı” alabildim diyebilirim. Gerçeğin en iyi matraklık yoluyla ifşa edilebileceğinin üç modern Türk destanıdır bunlar: Araba Sevdası, Miskinler Tekkesi, Fahim Bey ve Biz. Tabii, bir bakıma Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile Tutunamayanlar’ı da bu listeye ekleyebiliriz. Başka? Bilmiyorum gerçekten. Ben fukara bir iktisatçıyım, kaç roman okudum ki? Selim İleri’ye sorun!

*

İslamî roman meselemize geri dönecek olursak…

*

Bana göre Hançerli Hanım Hikayesi’nden İntibah’a kadar Halid Ziya öncesi yazılanlar, kendisinin ilk üç hikâyesi de dahil, ilk romanımız olan Mai ve Siyah’a hazırlıktır. İlk romanımızın bir “intihar ilacı” olarak kurgulanması ise, henüz berhayat olan İslam/Osmanlı ruhuna uygundur. Yazarın fikriyatını değil, cemiyetin hissiyatını yansıtıyor. Türk realizminin başlangıcı ve hala zirvelerinden biri. İntihar, 18/19. asır Avrupa romanının başat temalarından biridir. Bireyliğini, yani herhangi bir ilahî ve/veya içtimaî bütünün parçası olmadan da var olabileceğini kanıtlamanın trajik eylemidir intihar. O kadar yaygındır ki, modern toplumbilim bile bir intihar kitabıyla başlama ihtiyacı duymuştur. (Durkheim, Le Suicide, 1897.)

*

Mai ve Siyah’ın Ahmet Cemil’i mahçup bir Werther, arlı bir Faust, müstağrib bir Don Kişot’tur. Werther, kalbinin sırrını Lotte’ye açabilmişti; Ahmet Cemil, Lamia’ya açılamadı. Faust, Şeytanla imzaladığı akitten sonra her türlü ahlakî endişeden uzak davrandı; Ahmet Cemil şöhret isterken bile ikbal emellerinden utandı. Don Kişot, şövalye romanları okuyarak sınırı aşmıştı; Ahmet Cemil modern şairleri sayıklayarak ummana daldı. Hiçbir emeli gerçekleşmedi. Böylece Batılı benzerleri için tek yol olarak görünen intihara yaklaştıkça yaklaştı. Fakat içinde yaşadığı toplum (henüz) intiharı benimsemeye hazır değildi; o da bütün edebiyle hatt-ı memnu’da kaldı. Unamuno’nun Sis romanına nispet edersek, yazarı, ilk roman kahramanımızı intihar ettirtemedi!

*

Oysa romanın yayın tarihinden iki yıl evvel, devrin en etkili üdebasından Beşir Fuad elim bir tantana ile hayatına son vermişti. Fakat, Ahmed Midhat Efendi’nin romantizmine bayrak açtığı, onun batakhanelerden kurtarmaya çalıştığı kötü yola düşmüş kızları gerçek yüzleriyle resmettiği halde, Halid Ziya bu münferit vakanın büyüsüne kapılmadı. Osmanlı bireyinin intiharına daha vakit vardı. On yıl sonra Bihter (Aşk-ı Memnu), yirmi yıl sonra ise Süleyman Nüzhet (Nesl-i Ahir) canlarına kıydıklarında, kimse garipsemeyecekti.

*

Ahmet Cemil vakıa bütün yönleriyle “birey”dir. Müslüman bir toplum içinde ne namaz kılıyor, ne dua ediyor; hiçbir dinî referansı yok. İçtimaî bir referansı da: “Herkesten uzak, herkese yabancı.” Fakat intihar etmiyor, edemiyor. Son anda “anne sesi” imdadına yetişiyor. Düşünebiliyor musunuz: İntihara karşı, anne sesi! Üzerinden Aydınlanma silindiri geçmiş hiçbir Avrupalı romancı tasavvur edemezdi bunu. Bundan ileri dinî hassasiyet, bundan sahici İslamî roman olur mu? Evet, ilk İslami romanımızı ilk Batıcı romancımız yazmıştır. Gerçekçiliği bunu gerektirmiştir…mustafa-ozel-3

*

Werther, Faust demişken, en başa dönelim izninizle. Faust’un büyük sermayedarlarımızın hikâyesini neredeyse iki asır önce anlattığını söylüyorsunuz. Biraz açalım bu konuyu.

*

Goethe 1749’da doğmuş. 25 yaşlarında Werther’i yazmış ve bir anda büyük bir şöhret olmuş. Büyük bir şair ama Werther bile tek başına onu bir “kurgu yazarı” olarak bir anda Avrupa’nın gündemine taşımaya yetmiş. Herkes Werther gibi giyinmeye, hatta Werther gibi intihar etmeye başlamış. Yani muazzam bir toplumsal, kültürel etki yaratmış. Bütün bu etkilerin sebebi Goethe mi? Hayır. Toplum bütün bunlara hazır; Goethe tetiği çekmiş belki, tabanca dolu ve hazır. Silahı kullanmak elbette kabiliyet istiyor; herkes o romanı yazamaz. Daha sonra Wilhelm Meister kitaplarını yazıyor. Bir ticaret medeniyetinin sanatla hesaplaşması, bu hesaplaşmanın bir nevi destanı. Kapitalist girişimci, modern medeniyetin motorudur. Goethe bu tipin basit anlamda bir girişimci değil, aynı zamanda bir sanatçı olduğunu ifşa ediyor. Söz konusu olan şey, şu veya bu işadamının şu veya bu sanat dalına olan ilgisi değildir. Biri klasik müzik dinler, diğeri tablo toplar, vesaire. Hayır. Modern girişimciler, işlerini yaparken birer sanatçıdırlar.

*

Ayn Rand prototipi gibi mi?

*

Ondan çok ileride. Ayn Rand bir nevi propagandist. Tabii çok geç, 150 yıl sonraki bir olay. 1780’lerde Faust’u yazmaya başlıyor Goethe, 20 yılda ancak birinci cildi bitiriyor; 40 yıl da ikinci cildine harcıyor. Bir yandan böyle bir kurgu üstadı kimliği var; bir yandan da iktisatçı kimliği. Weimar Dükünün maliye ve bayındırlık bakanı. Ali Babacan, Binali Yıldırım, Mehmet Şimşek; hepsinin toplamı. Yol, su, köprü gibi projelerden ve bunların finansmanından sorumlu. Gününü bunlarla geçiriyor. Dolayısıyla iktisadî realiteyle, edebi, düşünsel, felsefi realite arasında çok rahat köprü kurabiliyor. Biz Faust’un genellikle birinci cildini okuruz. Ama iktisadi açıdan, genelde modernliğin tarihi ve kaderi bakımından daha büyük öneme sahip olan ikinci cilttir.

*

Faust, ruhunu Şeytana satan adam. Genelde bilinen bu. Bu birinci cildin meselesi. İkinci ciltte, ruhunu Şeytana satan devlet ile karşı karşıyayız. İlkinde, aşağı yukarı ben yaşlarda bir adam. Felsefe, hukuk, tıp “ve hatta ilahiyat” okumuş; fakat hayatın anlam ve amacına dair hiçbir güvenilir bilgiye sahip değil. Ayrıca, ne mal mülk edinebilmiş; ne doğru doğru dürüst zevk alabilmiş. O zaman nedir bu hayatın anlamı? Böyle bir açmaz içinde. Derken şeytan giriyor, diyor ki, bunların çaresi bulunur. Madem böyle bir açmazdasın ben sana bütün bunları sağlayayım. Güveneceğin bilgi vereyim, hemen uçup gitmeyen haz vereyim. 24 yıl sana hizmet edeyim, karşılığında ruhun benim olsun. Ruhunu, bilgi ve haz karşılığında şeytana satmış oluyor; sonuç hüsran.

*

İkinci ciltte ferdin fikrî ve manevî iflasından sistemin iflasına geçiyoruz. İkinci cilt kapitalist sistemin mahiyetini, açmazlarını, açmazdan çıkmayı ve o çıkışın da niçin daha büyük bir açmaz olduğunu en iyi gösteren kurgudur. Goethe bu yönüyle 19. yüz yılın en büyük iktisatçısıdır. Goethe’nin iktisadi derinliğine ne Adam Smith, ne David Ricardo, ne John Stuart Mill ulaşabilmiştir.

*

Marx?

*

Marx’ı harcadık. O da buna çanak tuttu belki. Yazdıklarının yüzde 99’u kapitalizmin tahlili olduğu halde, bir sosyalizm filozofu olup çıktı. Halbuki sosyalizme dair, son derece afaki bir iki spekülasyondan başka bir şey söylemiyor. Kimse söyleyemez! Marx’ı kapitalizmi anlamak için okumalıyız, sosyalizm hakkında ileri geri konuşmak için değil. Ancak o şartla Goethe ile mukayese edebilirim! :)

*

Bir karnavalla başlıyor ikinci ciltteki olaylar, memleket ahalisi isyan halinde; askerler sokaklarda bağırıp çağırıyor. İmparator kızgın, neden yapıyorlar bunu diyor? Maaşlarını ödeyemedik haşmetmeab. Niye ödeyemedik Mehmet Şimşek? Efendim, saraydaki simyacılar hâlâ altın yapamadılar; masraflar da çoğaldı. Bu sıkıntı içindeyken, Mefisto (Şeytan) ve çırağı Faust giriyorlar. Elinde bir kâğıt; şuna bir imza atıverin haşmetmeab, bütün dertler çözülsün. Ne var kağıtta, kim niçin kabul edecek bunu? Efendim, siz bir imparatorsunuz; yerin üstünde çok sayıda derdiniz var ama buna karşılık yerin altı size ait hazinelerle dolu. Yeraltı zenginliklerinizi rehin gösterip, bu kağıt parçalarını askerlere maaş olarak dağıtacağız. Bi imza atıverseniz, gerisi kolay.

*

Faust II’deki bu sahne 19. yüzyılın bütün iktisat kuramlarından ağır çeker. İktisat bu asra kadar bir “siyasî” iktisat idi, yani “siyasetin belirlediği iktisat” idi. Bundan sonra cari olan “iktisadî” siyasettir diyor Goethe, belirleyici olan iktisat ve özellikle paradır. Hem de kâğıt para! İmparator hafif çakırkeyftir, olan biteni farkedecek durumda bile değildir neredeyse. Fakat durumu tam kavramasa da imzayı basar ve memleket bir anda kurtuluverir! Luther, para insan ile Şeytan arasında imzalanan bir akittir demişti. Goethe, kâğıt paranın devlet ile Şeytan arasında imzalanan bir akit olduğunu ilave ediyor. Siyasi liderler, para gücüne (mahiyetini pek de kavrayamadan) itaat eden yarı esrik oyunculardır, Goethe’ye göre…

*

Siyasiler tam anlamasa da, kağıt para iktisadi sorunu çözüyor ama! Sadece geçici olarak! Goethe şunu haber veriyor: Kapitalizm (o bu kelimeyi kullanmıyor, pek tabii) öyle bir sistem ki, onu ancak sanal/simgesel araçlarla ayakta tutabiliriz. Fakat bu şekilde geliştirdiğimiz her çözüm, başlıbaşına bir problem olup çıkar. Nitekim İmparatorun imzaladığı kâğıdın hemen o gece binlerce kopyası çıkarılıp askerlere maaş olarak dağıtılır. Böylece ayaklanma önlenir. Paraları alan asker hanımları çarşılara hücum ederler; ekonomi canlanır. Nereye kadar? Yolun sonunda “enflasyon canavarı” bekliyor…

*

Kâğıt para, ilm-i simyanın son nefesidir. Goethe’nin kendisi de bir simyacıydı; ömrünün son yıllarına kadar laboratuvarında adi metallerden altın elde etme ümitlerini sürdürdü. Simya fizik düzlemde altın, metafizik düzlemde ise ölümsüzlük arayışıydı. Jung, Faust’un baştan sona simya süreçlerine göre kurgulandığını söylüyor. Goethe, kâğıt paranın devreye girmesiyle simyanın sona erdiğine, simyacılara artık ihtiyaç kalmadığına işaret ediyor.

*

“Büyük Sermaye”ye de sıra gelecek herhalde. Faust onların da hikâyesi demiştiniz…

*

Mefisto ile Çırağı Faust sadece kâğıt para ile yetinmiyor, İmparator’a düzmece bir imparatorla savaşında da yardımcı oluyorlar. Bu hizmetlerine karşılık, İmparator “dile benden ne dilersen ey Faust!” deyince, o da bir iki çuval para istemiyor. Aslında isteyecek gibi oluyor, fakat soytarı imdadına yetişiyor; parayı boş ver, toprak iste diyor! Goethe’nin kurgusunda soytarı, akıllı insanlara nispetle gerçeğe daha yakın duruyor. *Sonuçta aslolan reel şeylerdir, fiktif (kurgusal) şeyler değil, öyle mi? Aynen. Romanlara (fictions) dalıp gitsek de, aslolan hayattır. Faust, soytarının ikazıyla, İmparator’dan kağıt para (fiction) değil arazi (hayat sahası) istiyor. “Benim sadık yarim kara topraktır” diyor. Hem de denizden doldurulmuş toprak. Şu denize kafam bozuluyor diyor. Azgın dalgalar boyuna güzelim kıyıları dövüp duruyor. Bunlara hadlerini bildirmek lazım. Denizi dolduracak, şu yamaca da bir köşk kurup, büyük bir zevkle dalgaların nasıl dizginlendiğini seyredeceğim. Küçücük bir sorun çıkıyor: Yamaçta yaşlı bir çiftin minnacık bir kulübesi var. TOKİ’ye haber verin, şu yaşlı amcayla teyzeye yirmi katlı bir apartman yapsın, bir katında oturup diğer katlarını da kiraya versinler, diyor. :)

*

Trajedi bu ya (Faust’un alt başlığı: Bir Trajedi), yaşlı çift kulübelerinden ayrılmak istemiyorlar. Böyle bir fikir onlara o kadar anlaşılmaz geliyor ki, dilleri tutuluyor adeta. “Bizim bütün işimiz kıyıya vuran kazazedelere yardım etmek. Onları yaşatmakla hayat buluyoruz. Başka yerde nasıl yaşarız?” Bu “akıldışı” gerekçe Faust’u küplere bindiriyor, gereğini yapın diyor adamlarına. Onlar da kulübeyi yakıyorlar, içinden çıkmayı kabul etmeyen (= kapitalizmin yeni dilini anlamayan) çağı geçmişlerle beraber! Sonradan suçu da kabullenmiyor tabii, ben yakın demedim ki, gereğini yapın dedim!

*

Zola Kadınların Cenneti’nde aynı hikâyeyi anlatıyor bir bakıma. Alışveriş mağazası büyüdükçe etrafındaki binaları yutmaya başlıyor; arada sıkışıp kalan şemsiyeci, kendisine teklif edilen çok yüksek bir parayı, zanaat ve şerefine hakaret sayarak reddediyor: “Ben orospu değilim!” Zola Tazı Payı’nda 1860’ların Paris’inin yeniden inşasının sosyo/ekonomik romanını yazıyor; Dreiser Kız Kardeşim Carry’de 1890’ların Chicago’sunun. İkisinin de naturalizm ve materyalizmini paylaşmıyorum. Daha doğrusu eksik buluyorum; hayat bunlardan ibaret değil. Ama ikisini de okuyun, yüz yıl sonrasının İstanbul’unu “görüyor” gibi olursunuz. Romancılar toplumun radarlarıdır; olan kadar, olacağı da haber verirler. Çünkü asıl inceleme alanları insan ruhudur. Not: Arka Kapak dergisinin 4. sayısında (Ocak 2016) yayınlanan röportajın tam metnidir.

5 Ocak 2017, 11:32

KUDÜS'TE SAVAŞ OLURSA ORTADOĞU'DA BARIŞ OLMAZ

================================================ Kudüs büyük savaşlar görmesine rağmen, yine de savaş değil, barış şehridir.Kudüs Peygamberler tarafından kurulmuştur. Kudüs''ü Yafa''ya Hicaz demiryolu bağlar. Yafa Kudüs''ün Akdeniz''e açılan kapısıdır. Her ikisi de tarih kadar,zaman kadar eskidir.

*

Yafa''nın yanıbaşında, sahil boyunca Tel Aviv uzanır. Tel Aviv sıra sıra gökdelenleriyle Akdeniz''de bir New York''dur.New York'ta Tel Aviv'den büyük bir Tel Aviv vardır.Amerika''da New York olmasaydı, İsrail''de Tel Aviv olmazdı.

*

Tel Aviv dünyanın her kentinde yatırımları olan üç merkezli büyük bir holdingdir. Merkezlerin merkezi New York'tur.New york'u Londra ve Paris izler. İsrail holdingin Kudüs'ün kalbine saplanan zehirli kılıcıdır.

*

İskenderun ne kadar Anadolu ise, Yafa da o kadar Anadolu'dur.b Yafa''nın simgesi Sultan Abdülhamit''in saat kulesidir.Yafa Kudüs gibi,Anadolu'ya Yavuz'un emanetidir.Yavuz Kudüs'ün sahibi değil, koruyucusu olmuştur.

*

"Taçlı Diplomat" Sultan, Yirminci yüzyılda,zamanı mekanla,mekanı zamanla bütünleştirmeden Kudüs'ün korunamyacağını görmüştür. Sultan Hicaz Demiryoluyla İstanbul ile Kudüs arasındaki mesafe farkını kaldırmak istemiştir.

*

Sultan Hicaz demiryoluyla Mekke, Medine, Kudüs, Amman, Bağdat, Şam ve İstanbul''u birbirine bağlamaya çalışmiştır.İstanbul Eyüp Sultan'ıyla Anadolu'nun Medine'si,Ortadoğunun başkentidir.

*

Özal Sultan''ın rüyasını "Barış Suyu" projesiyle gerçekleştirmek istemiştir. Bu yüzden, Erdem Bayazıt Özal''ı Sultan''a benzetir. Onun gözünde Özal hep ikinci Abdülhamit oldu. Ancak onlar kendilerini anlatmada başarılı olamadılar.

*

Hicaz demiryoluyl Kudüs Konya'ya,Konya Kudüs'e taşınmıştır. Bu yüzden Türkler , Mekke ve Medine''nin olduğu kadar, Kudüs''ün de "hakim"ler değil "hadimi"leri olmuşlardır.

*

Mekke, Medine ve Kudüs Anadolu insanına Konya, Bursa ve İstanbul kadar yakındır. Osmanlı onlarsız Osmanlı olamazdı. Öyle de oldu. Onlar elden çıktı. Osmanlı da çöktü.

*

Yafa''dan Kudüs''e aralıksız 400 yıl süren Osmanlı döneminin içinden geçerek gidilir. Yirminci kilometredeki Osmanlı Hanı, bu tarihe ışık tutmakla kalmaz, şahitlik de eder.Yafa Kudüs''ün limanı, *Kudüs de Yafa''nın yaylasıdır.

*

İstanbul gibi, Kudüs de yeditepe üzerine kurulmuş.Kudüs büyük savaşlar görmesine rağmen, yine de savaş değil, barış şehridir. Çünkü Kudüs Peygamberler tarafından kurulmuş. Taşı ve toprağı Hz. Davut ve Hz. Süleyman''ın alınteriyle yoğrulmuştur.

*

Mekke''nin Nur, Medine''nin Uhut dağıyla el ele verdiği gibi, Kudüs de Zeytin dağıyla el ele verir. Kudüs ve Zeytin dağı eşsiz bir uyum ve düzen sergiler. Kudüs Zeytin dağına bütün sırlarını açar.

*

Kudüs''ün simgesi Hz.Peygamberin yedi kat göklere yükseldiği muallak taşının üzerine yapılan Kubbetü''s Sahra Camisidir. Kudüs''e hangi yönden gelinirse gelinsin, ilk önce onun göklere bir dua gibi yükselen mavi çinili sekizgen gövdesiyle sarı kubbesini görülür.

*

Kudüs, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa''nın olduğu gibi, Hz. Muhammed''in de şehridir. O Mukaddes Beyt''te 124.000 Peygamberle namaz kılmıştır. Hz. Adem''le başlayan İslam, Hz. Muhammed''le tamamlanmıştır. Kudüs, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed ümmetlerinin başşehridir. İslam milletinin kalbi Kudüs''tür.

*

Dünya barışına giden yol Kudüs''ten geçer. Kudüs''te barış olmazsa, dünyada da barış olmaz.

*

Küdüs'te iki dünya el ele verir.

*

Barışın başkenti Kudüs''tür.

6 Ocak 2017, 00:39

BELGRAD HEM BARIŞA HEM BRÜKSEL'E AÇILAN KAPIDIR

================================================= Tuna ve Sava nehirlerinin buluştuğu ve el ele verdiği yerde kurulan, Balkanların “Beyaz Şehir”i Belgrad, Semerkant'tan Saraybosna'ya, uzun bir yolculuğa çıkan, Anadolu insanının Orta Avrupa'daki Edirne'si oldu. Belgrad şehrinin can damarlarını oluşturan Kale meydan'dan bakıdığında bir yanınızda Bursa ve Bağdat, bir yanınızda Budapeşte ve Berin vardır.

*

Novi Belgrad'ın dört bir köşesinden yükselen çokkatlı binalar, Yirmibirinci yüzyılda akıncı beylerinin yerine, akıncı girişimcilerin geçtiğini gösterir.Belgrad, iyi bir eğitim gören, kalemi kadar kılıcı da güçlü olan, Kanuni diyarıdır. Kanuni İstanbul'u Belgrad ile, Sırp taş ustaları da, yaptıkları su kemerleriyle, Belgrad'ı İstanbul ile bütünleştirdi. Belgrad İstanbul'a, İstanbul Belgrad›a Anadolu kenti, Trabzon gibi, Erzurum gibi, Diyarbakır gibi yakınlaştı.

*

Osmanlı Devleti'ni en geniş sınırlarına ulaştıran, döneminin zirvesine taşıyan Kanuni'nin gücü, ordusunun büyüklüğünden değil, adaletinin tarafsızlığından geliyordu. O Farabi'nin “Erdemli Devleti”nin, az bulunan bir örneğini vedi. “Osmanlı Millet Sistemi”, Sırpların, Boşnakların, Hırvatların, Macarların, Bulgarların, Arnavutların ve Yunanlıların din ve dillerinin koruyucusu oldu.

*

Kınalızade Ali Efendi'nin kitabının sonunun sonu, sözünün mühürü dediği “Adalet Dairesi”nin ilk iki halkasında, önemle vurguladığı gibi: “Adalet bütün dünyanın düzenini temin eder” ve “Halkı idare altına cihan padişahının adaleti alır.” Türklerin Balkanlarda yüzlerce yıl kalmasının sırrı, ayrımcılık yapmayan, kimseyi dinini ve dilini değiştirmeye zorlamayan, herkesin zorunlu ihtiyaçlarını karşılayan, temel hak ve özgürlüklere saygı gösteren, hukuku her şeyin üstünde tutan, adalet odaklı yönetimlerinde gizlidir.

*

Tarihin her döneminde, ordu odaklı devletler değil, adalet odaklı devletler uzun ömürlü olmuştur. Bu bağlamda, İbn Haldun'un Mukaddime'de tekrar tekrar vurgluadığı gibi: “Gelecek geçmişe suyun suya benzediği gibi benzer.” Nasıl ülkeleri birbirine bağlayan, Avrupa'da Tuna'nın, Afrika'da Nil'in, Asya'da Fırat'ın, Amerika'da Missisipi'nin suları, birbirinden büyük bir farklılık göstermezse, dünyanın geleceği de, savaşları ve barışlarıyla, geçmişten önemli bir değişiklik göstermeyecektir.

*

Yirmi birinci yüzyılda, politika cephelerden pazarlara taşınacak, üniforma giyen generaller değil, forma giyen girişimciler savaşacaktır.Yeni savaşlar cephelerde değil,pazarlarda olacaktır. Amerika'nın Irak'ta, Rusya'nın Suriye'de Fransa'nın Libya'da olduğu, ülkeler arasındaki uzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı bir dünyada, demokratik olmayan yönetimlere kesinlikle yer yoktur.

*

Rusya'dan Mısır'a, Cezayir'den Çin'e, dünyadaki bütün ülkeler, savaş odaklı dayatmacı yönetimlerden, barış odaklı demokratik yönetimlere dönüşmek zorundalar. Bu yüzden, yakılıp yıkılan Avrupa, İkinci Dünya Savaşı'nın üzerinden yüzyıl geçmeden, AB şemsiyesi altında birleşmek zorunda kalmıştır.

*

Aralarındaki sınırları kaldıran, ortak paraları ve ortak kimlikleri olan ülkeler, hiçbir zaman birbirleriyle savaşmazlar. “Osmanlı Millet Sistemi”nin, Yirmibirinci yüzyılda, yenilenmiş ve geliştirilmiş bir uyarlaması olan AB, dünya barışının en büyük ve en önemli güvencesidir.

*

Devletler arasında sürekli düşmanlıklar ya da sürekli dostluklar olmaz, karşılıklı yararlar olur.Türkiye girişimcileriyle, “Yeni Balkan Barışı”nın temellerini atarak,Orta Doğu barışının yol haritasının hazırnmasına öncülük yapmalıdır.

*

Savaşta herkesin elinde silah vardır, komşusunu düşman görür, barışta ise herkesin elinde çiçek vardır, komşusunu dost görür.

*

Ülkelerin iç ve dış politikalarına komşu ülkeler yeni boyutlar kazandırır.

*

Savaşta herkes asker barışta herkes girişimcidir.

*

Barışta silahla, savaşta çiçekle dolaşılmaz.

*

Yirmi birinci yüzyıl Yunus yüzyılı olmalıdır.

6 Ocak 2017, 00:57

MARX FENA HALDE YANILDI WEBER AÇIKCA DOĞRULANDI

================================================= Toplumların ekonomik ve sosyal dönüşümlerinde etkili olan dinamikler, Marx ve Weber''den bu yana bütün bilimlerin ana ve değişmez tartışma konusu olmuştur. Onlar toplumların dönüşümünü açıklamaya çalışırken, dinlerin yerini belirlemede, farklı iki ana görüşü dile getirirler.

*

Marx ekonomik ve sosyal dönüşümde, dini toplumların önündeki en büyük engel olarak görür. Weber''e göre din, ekonomik ve sosyal dönüşümün en önemli sürükleyici gücüdür.Marx''ın görüşlerinin tartışmasız iktidar olduğu, baskı ve şiddetle uygulanmaya çalışıldığı Moskova, Rus toplumunu dünyaya açmada başarısızlığa uğradı.

*

Dini toplumların afyonu olarak görmeyen Weber''in saygı gördüğü, Berlin, Londra ve Washington, ekonomik ve sosyal dönüşümünde, çığır açıcı bir güce ulaştılar. Artık dünyada Marx''ın izleyicileri ile Weber''in izleyicileri çatışmıyor. Çatışma, Weber''in izleyicileri arasında farklı dinlerden olanların yarışmasına dönüştü. Türkiye''de sayıları hızla artan iş adamı dernekleri, yeni yarışın en önemli göstergesidir.

*

Paris''te Institute d''Etudes Politiques''te, “MÜSİAD üyelerinin Türk Ekonomisindeki Yeri ve Etkileri” konusunda doktora çalışması yapan Dilek Yankaya, ile Anadolu girişimlerinin globalleşen dünyada, rekabet üstünlüklerini, nasıl koruyacaklarını araştırıyor. Yankaya''nın tez danışmanlığını, Türk toplumun anlam dünyasını ortaya çıkaran çalışmalarıyla, hem ulusal hem de uluslararası akademik çevrelerde büyük yankı uyandıran Prof. Dr. Nilifer Göle yapmaktadır.

*

Türk toplumun ekonomik yapı ve sosyal dokusundaki köklü dönüşümlerin yolu, Ankara ve İstanbul''un dinamikleriyle Londra ve Washington''un dinamiklerini, doğru okumasını bilen Özal ile açılmıştır. Seksenli yıllardan sonra, Anadolu girişimcileri, “başka şehirde şubemiz yok” anlayışından, “Türkiye''nin her şehrinde şubemiz var” anlayışına odaklanmışlardır.

*

Doksanlı yıllardaki gelişmelerle, Anadolu girişimcileri, Türkiye''nin her şehrinde olabilmek için, dünyanın her şehrinde olmak gerektiğini öğrendiler. Bütün kurum ve kuruluşlarıyle, Türkiye dünyaya açılmıştır.Michal Albert''in “Capitalism Contra Capitalism” isimli kitabında ayrıntılı olarak anlattığı gibi: Demir perdenin ortadan kalkmasıyla, iki kutuplu dünya ile birlikte Komünist ve Kapitalist ekonomik bloklar da çökmüşlerdir.

*

Bütün dünya Marx''ın yaklaşımının yanlışlandığına, Weber''in yaklaşımının ise, doğrulandığına şahit olmuştur. Artık merkezi plana dayanan Komünizm''den önce, pazar mekanızmasına dayanan Kapitalizm gelmeyecektir. Çünkü, toplumun üretici gücünü harekete geçiremeyen, Komünizm öldü,Kapitalizm de eski Kapitaizm değildir.

*

Ülkelerin üretim güçsüzlüğünü giderecek dinamiklerin başında, kaynağını dini değerlerin dışında değil, içinde bulan yanlışlanamaz doğrular gelmektedir. Ekonomik gücün ruhunu, sarsılmaz bir güvenle, inançlarına sımsıkı bağlanan girişimciler ordusu besler. Onlar, sınırların dışına çıkma gücünü, yüzyılların içinde oluşan kutsal kültürden alırlar.

*

Tarih boyunca gelmiş ve gelecek hiçbir seküler sistem, girişimcilere inançlarının verdiği gücü veremez.

*

İnançların kaynağı altyapı kurumları değil, üstyapı kurumlarıdır.

*

Toplumlar inançlara saygı gösterilerek dönüştürülür.

*

İnançlar yaşlanırlar, ancak hiçbir zaman ölmezler.

6 Ocak 2017, 01:05

SINIRSIZ İSTEKLER DEĞİL SINIRLI İHTİYAÇLAR EKONOMİSİ

==================================================== Kültür ve ekonomi kişisel ve toplumsal hayatın, birbirinden bağımsız olmayan iki boyutudur. İki boyutun oluşturduğu alanda, insanın istekleri ile ihtiyaçları birbirleriyle hem yarışırlar, hem de çatışırlar. İnsanın her isteği, bir yanıyla ihtiyaçtır. Her ihtiyacı da bir yanıyla istektir. Bir tüketim konusunun ne oranda ihtiyaç ve ne oranda da istek olduğunu, ekonomiden daha çok kültür belirler.

*

Hayatın herkes için, yaşanır kılınabilmesi için, öncelikle ihtiyaçların karşılanması gerekir. Ekonomi, bütün boyutlarıyla hayatı hem yaşanır, hem de anlamlı kılma ustalığıdır. Hayat ekonomiyle yaşanır, kültürle de anlamlı kılınır. Ekonomi kültürden ne kadar uzaklaşırsa, o kadar istekleri karşılamaya odaklanır. Kültürle bağlarını koparmayan ekonomi için, ihtiyaçları gidermek önem ve öncelik kazanır.

*

Ekonomiyi kültürden soyutlayan Batı dünyası, insanların açgözlülüğünü kamçılıyarak, sınırlı ihtiyaçların karşılanmasından daha çok sınırsız isteklerin karşılanmasına odaklandı. İhtiyaçlardan önce isteklere odaklanan ekonomi, bütün dünyayı yağmalanacak bir hazine olarak gördü. Dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, sınırsız isteklerini karşılamaya çalışanların yol açtıkları krizler, insanlığa yeni bir “Nuh Tufanı” hazırlıyorlar. Bütün dünyada, tufan öncesi bir sessizlik yaşanıyor.

*

Aşırı yoksulluk gibi, aşırı zenginlik de, tufan kaynağıdır. Tarih boyunca, insanların ihtiyaçlarını değil de, isteklerini karşılamaya odaklanan toplumlar, açgözlülüklerinin bedellerini çok ağır biçimde ödemişlerdir. Çünkü, kimse sınırlı dünyada sınırsız isteklerini karşılama gücüne sahip değildir. İnsanların istekleri gibi, boyları da sınırsızca büyüyebilseydi, herkesin başı yıldızlara değerdi. İnsanlar boylarını aşan isteklerinin peşlerine düşerlerse, tufanları ne kapalı Bilderberg ne de açık Davos toplantıları önleyebilir.

*

Seküler ekonomi, isteklerin karşılanmasını, bütün dünyaya tek mutluluk kaynağı olarak sundu. Dünyada herkes, dokunduğu her şeyi, altına dönüştürecek, bir sihirli değnek peşinde. Oysa bugüne kadar isteklerin peşinde koşmak, üretmeden tüketmek, kimseyi mutlu etmemiştir. İnsanların ihtiyaçları karşılanabilir, ancak istekleri karşılanamaz.

*

Bir insan ne kadar çok varlığa sahipse, her gün sahip olduğu varlıklardan daha fazlasını ister. İnsanın sahip olduğu her varlık, onun hayatında bir isteğini karşılamaktan daha çok, onun yeni isteklerine kapı açar. İnsanın istekleri, doğum ile ölüm arasında, günden güne artarak devam eder. Onun gözünü topraktan başka hiçbir şey doyuramaz.

*

Barış içinde bir dünya için, başta Batı ülkeleri olmak üzere her ülke, istek odaklı ekonomi stratejilerinden, ihtiyaç odak ekonomi stratejilerine yönelmelidir.

*

İnsan topraktan geldi, yine toprağa dönecektir. Toprak en büyük varlıktır.

*

Gökdelenlerde yaşamak, toprağa dönüşü geciktirmez.

6 Ocak 2017, 21:37

AMERİKA DÜNYANIN EN BÜYÜK TERÖRİST DEVLETİDİR

=============================================== Amerika’nın öncülüğünde, Batı dünyasının sürekli büyüttüğü terör korkusu, bütün dünya ya dalga dalga yayılan, İslam korkusuna dönüştü. Avrupa ülkelerinin bilinç altında önemli bir yer tutan İslam korkusu, Amerika’nın Irak, Afganistan ve Suriye başta olmak üzere, bütün İslam dünyasını Filistinleştirmesiyle, dünyanın her yanında, yeni boyutlar kazandı. Batı'da İslam terörle özdeşleştirildi.

*

Avrupa ve Amerika, iki milyarlık İslam dünyasının gözardı ederek, dünyayı Batı dünyasından ibaret sanıyor. Dünya deyince, onların aklına yalnızca Batı dünyası geliyor. Afrika’yı, Hindistan’ı ve Çin’i arka bahçeleri olarak görülüyorlar. Bu yüzden, durmadan körükledikleri İslam korkusunun, Batı dünyasında, çok daha büyük yıkımlara yol açacağının farkında değiller. Anadolu’da denildiği gibi: “Korkunun ecele faydası yoktur.” Batı dünyası istemese de, İslam'ın güneşi Avrupa’da yeniden doğacaktır.

*

Büyük iki Dünya Savaşıyla yakılıp yıkılan Yalta Avrupa’sı, Amerika’nın peşine takılarak, İslam dünyasını büyük bir yangın alanına çevirdi. Onlar ellerindeki silahlara güvenerek, İslam dünyasındaki demokratik yönetimleri, hiçbir zaman desteklemediler, Bütün yönetim sorunlarını, silahla çözmeye kalkıştılar. Batılılar elli yılı aşkın bir süredir, Filistin’deki savaşı durduramadıkları gibi, İslam ülkelerinde yeni savaşların başlatıcıları oldular.

*

İslam dünyası, coğrafya olarak Hristiyan Batı ile Budist ve Konfüçyanist Doğu’nun ortasında, büyük bir denge gücüdür. İslam düşünce dünyasının “Yedi Güzel Adam”’ından biri olan Sezai Karakoç’un vurguladığı gibi: “İslam geçmişte imtihan vermiş bir medeniyettir. Yüz akıyla vermiştir imtihanını. Güçlü olduğu zaman insanlığı ezmemiş, ihya etmiştir. “ Dünya barışının güvencesi, Batı ile Doğu arasında uyum ve düzeni sağlayacak medeniyet, İslam medeniyetidir.

*

Dünyanın sabırsızlık ve özlemle beklediği barışı, dünya bütün insanlığı kucaklayan, İslam medeniyeti getirecektir. İslam medeniyeti olmasaydı, Avrupa Amerika’ya ulaşamayacak ve Ortaçağ’ın savaş çığlıkları arasında yok olup gidecekti. İslam Ortaçağ’da nasıl yeni bir doğuşun ateşleyicisi olmuşsa, Modern çağda da, yeni bir yenilenmenin öncüsü olacaktır. İslam dünyasında yaşanan krizler, yeni bir dünya barışının habercileridir.

*

İslam medeniyeti, Doğusu ve Batısıyla, bütün dünyayı, savaş çağından barış çağrına geçmeye çağırıyor. İslam dünyasının bilgelerinin hep tekrarladıkları gibi: “Hiçbir savaş yoktur ki, onda barış olmasın. Hiçbir barış yoktur ki, onda bir savaş olmasın.” Bütün insanlığın başta gelen görevi: Barışı desteklemek ve savaşları önlemektir.

*

Yeni yüzyılda İslam Avrupa’nın parlayan yıldızı olacaktır. “ Fethedenler fethedilirler” yasası, yeniden işlerlik kazanacak. Avrupa, Afrika ve Asya tarafından bütünüyle fethedilecektir. Bu fetih savaşla değil, barışla yapılan bir fetih olacaktır.

*

İslamda büyük cihat barış, küçük cihat savaştır.

*

Savaşın yapamadığı dönüşümü barış yapar.

*

Barış her kapıyı açan anahtardır

*

Savaşın iyisi barışın kötüsü olmaz.

*

Barış devletin hazinesidir.

*

Gücün kaynağı barıştır.

7 Ocak 2017, 12:39

BİLİM VE BiLGELİK, İYİLİKLERİ ÖZENDİRMEK, KÖTÜLÜKLERİ ÖNLEMEKTİR.İKİSİ DE HAYATI KOLAYLAŞTIRMAK,GÜZELLEŞTİRMEK VE YAŞANIR KILMAK İÇİN VARDIR.BİLİM VE

BİLGELİK İNSANI BİLMEKTİR,HAYATI BİLMEKTİR. GÜÇ BİLGİYİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜRMEKTE GİZLİDİR.

8 Ocak 2017, 00:09

BAŞKENT BRÜKSEL BARIŞ AVRUPA'SININ YENİ KURTUBA'SIDIR

===================================================== Atlantik''in nasıl iki yakası birbirine akraba ise, Akdeniz''in de Güney''i ile Kuzey''i birbirine akrabadır. Dünyada kutsal ve seküler kültürü ayakta tutan ne varsa, hepsi Akdeniz kaynaklıdır. Akdeniz''in Güney''i ile Kuzey''i arasında kutsalla seküler kültürün hesaplaşması, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de devam edecektir. Ancak bu hesaplaşma, yalnızca silahla yapılan bir hesaplaşma değildir.

*

Avrupa tarihinin geçmişinde İslam vardı, geleceğinde de İslam olacaktır. Akdeniz''in iki yakası, birbirine hiç tanımıyormuş gibi bakarak, Yirmi birinci yüzyılda, Çin ve Hindistan karşısında ekonomik ve kültürel üstünlüklerini koruyamazlar. Bunun için, Akdeniz''in dört yanında, çatışma stratejilerinden daha çok dayanışma stratejileri geliştirilmelidir. Yardımlaşma stratejisinin en güzel örneği Endülüs''de verilmiştir.

*

Avrupa''da Kuzey Akdeniz''de İspanya, İtalya, Bosna, Arnavutluk ve Yunanistan bir yanda, İngiltere, Fransa, Hollanda, Danimarka, Almanya ve İsveç diğer yanda olmak üzere iki Avrupa vardır. Onlar Avrupa medeniyetinde iki ayrı kültürü temsil ederler. Akdeniz Avrupası ve Doğu Avrupa ülkeleri, Sicilya, Endülüs ve Osmanlı ile ortak bir geçmişe sahipler. Müslümanlar 711''den bu yana, Avrupa''dalar, iki dünya birbiriyle her alanda sürekli alışveriş içinde olmuştur.

*

Müslümanlar Hristiyanlar ile İslam''ın ilk yıllarından bu yana zaman zaman çatışarak, zaman zaman yardımlaşarak, birlikte yaşamışlardır. İki kültür birbiriyle hem dost, hem düşman olmuştur. İki kültür AB çatısı altında yeniden bir araya gelmezse, Avrupa ülkeleri, tanıdıkları Müslümanlarla değil, tanımadıkları Çinliler ve Hintlilerle birlikte yaşamak zorunda kalacaklardır. S.Huntington yanıldı, Batı İslam''a düşman olamaz. İslam olmazsa Batı olmaz.

*

İsveçli Ingmar Karlsson''ın “İslam ve Avrupa” kitabında vurguladığı gibi, Avrupa dünya barışında aktif bir görev almak istiyorsa, geçmişte başarıyla uygulanmış “Elhamra Modeli”ni Gırnata''dan AB''nin başkenti Brüksel''e taşımalıdır. Elhamra Avrupa''ya model olursa, Kudüs de dünyaya model olur. Endülüs''te Arapların sağladığı barışı, Kudüs''te Türkler sağlamıştır. Türkler ve Araplar olmadan, hem Avrupa, hem de dünya barışı sağlanamaz.

*

Avrupa Yeni Endülüs olmalı, Endülüs''ün tarihi yeniden yazılmalıdır. Avrupa''nın geleceğinde İslam vardır.

*

AB'nin Başkenti Brüksel Avrupa'nın Yeni Kurtuba'sı olacaktır.

*

Kurtuba barış içinde bir arada yaşamanın simgesidir.

*

Saraybosna Avrupa'da Türklerin Kurtuba'sıdır.

8 Ocak 2017, 10:50

Yunus Kültürü Barış Kültürüdür.Savaş "Dövelim Dövülelim"derken

Yunus Kültürü Barış Kültürüdür.Savaş "Dövelim Dövülelim"derken Barış "Sevelim Sevilelim"der.İnsan dünyaya kavga etmek için değil, sevmek için gelmiştir.Tarihin her döneminde sevenler sevilirler. ANADOLU'NUN GEÇMİŞİNDE YUNUS VARDI GELECEĞİNDE DE YUNUS VARDIR.YUNUS'U BULAN "BALLAR BALINI" BULUR.

10 Ocak 2017, 12:11

DÜNYA OSMANLI ORTADOĞU'SUNU ÖZLÜYOR

======================================== Dil, tarih ve coğrafyanın derinliklerine inmeden, Ortadoğu'nun, ekonomik, siyasal ve kültürel zenginliklerinin değerini kavramak mümkün değildir. İnsanlık tarihi içinde, Ortadoğu'nun yeri doldurulamaz bir önemi vardır. İnsanlığın düşünce ve eylem serüveninde kutsal kültür adına ne varsa hepsi Ortadoğu kaynaklıdır. Ortadoğu dinlerin, dillerin ve ırkların birlikte yaşadığı, birbirine karıştığı, yerüstü ve yeraltı kaynaklarıyla, çekim merkezi olmuş, zengin bir coğrafyadır.

*

İslam'ın ilk yıllarından, Romalılar, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Eyyübiler, Mısır Memlukları ve Osmanlılar dönemlerine kadar Ortadoğu, stratejik ve kültürel önemini hep korumuştur. Kendisini Ortadoğu'nun “hakimi” değil “hadimi” olarak gören, Yavuz Selim'le Suriye, Hicaz ve Mısır Anadolu ile bütünleşmiştir. Beyrut, Şam ve Kahire; Üsküdar ile Mekke, Eyüp ile Medine, Kadıköy ile Kudüs kapısı olan İstanbul'un güvencesi altına alınmıştır. Ortadoğu'da 1517'de başlayan “Osmanlı Barışı”, 1917'ye kadar fasılasız dört asır sürmüştür.

*

Üst düzey yönetimde etnik köken gözetmeyen, kimseyi dinini ve dilini değiştirmeye zorlamayan Osmanlı insanının gücü; “Sinan akıllı” ve “Yunus gönüllü” olmasından kaynaklanır. Osmanlı insanı gittiği her yerde “Ya sinan ya Yunus” değil, “hem Sinan hem Yunus” olmayı bilmiştir. Bu yüzden, Ortadoğu ve Balkanlar en başta olmak üzere, Osmanlılar gittikleri her coğrafyayı; çarşılar, çeşmeler, camiler, dergahlar, hamamlar ve hanlarla donatarak, ekonomik ve kültürel hayata büyük bir canlılık kazandırmışlardır.

*

Yüzyıl önce, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, Osmanlıların Ortadoğu'dan çekilmesiyle, açgözlü Avrupalılar Amerika'nın altınlarına hücum eder gibi, Ortadoğu'nun petrollerine hücum etmişlerdir. Sahip oldukları petrol yataklarına göre; Ortadoğu coğrafyası, kaynaklarına kolay el konulabilecek, küçük devletlere bölünmüştür. İngilizler Almanya'dan sürülen Yahudilere, bir vatan bulmak amacıyla, Filistin'de İsrail devletinin kurulmasına öncü oldular. Birbirinden ayrılmaz ikili Amerika ve İsrail, el ele vererek, Ortadoğu'yu dehşet verici bir kan gölüne çevirdiler.

*

Türklerin tarihinde ve hafızasında çok canlı ve çok güncel olan Ortadoğu, yüzyıl sonra yeniden dünya güçlerinin, hesaplaşma ve doğal kaynakları paylaşma coğrafyası olmuştur. Amerika Osmanlı insanının yüzyılların içinde inşa ettiği ve özenle koruduğu barış ortamını dinamitlemiştir. İsrail'in peşine takılarak, bütün bir Ortadoğu'yu Balkanlaştırıldı. Ortadoğu ülkeleri, birbirlerinden nefret eden, birbirleriyle kanlı bıçaklı olan Balkan ülkeleri oldular. Dünyanın yeraltından kültür fışkıran coğrafyası, gökyüzünden ölüm yağan coğrafyaya dönüşmüştür.

*

Ortadoğu'nun simgesi Kudüs, dünyanın “Açık Hava Müzesi” ve kutsal kültürün “Açık Öğretim Üniversitesi”dir. Bunun için Kudüs, Osmanlı insanın elinde, bütün sorunları çözen ve kapalı kapıları açan bir altın anahtar olmuştur. Kudüs peygamberler şehridir. Osmanlılar kendilerini Kudüs'ün sahipleri olarak değil, koruyucuları olarak görmüşlerdir. Kudüs'ün sahipleri peygamberlerdir. Kudüs'te kan dökenler döktükleri kanda boğulurlar.

*

Ülkelerin birbirleriyle savaştığı, canlı bombaların ölüm yağdırdığı Ortadoğu'da, Osmanlı unutulmaz, aranır ve özlenir olmuştur.

*

Osmanlı Devleti'nin en büyük zenginliği “Adalet Dairesi”ne odaklanan adil yönetimidir.

*

Osmanlı insanı “senin dinin sana benim dinim bana” demesini bilen bir Yunus insanıdır.

*

Adalette hiçbir devlet başkanı Neçaşi'den geri kalmamalıdır.

*

Adil yönetilen her ülke hher aydının ikinci vatanıdır.

*

Barışın en önemli güvencesi aydınlardır.

*

Barış aydının kendisidir.

*

Barışın adı İstanbul'dur.

*

Yeni İstanbul Ankara'dır

10 Ocak 2017, 12:23

ORTADOĞU OSMANLI KARDEŞLİĞİ İSTİYOR

======================================== Osmanlı Kudüs Valisi Haşim El-Hüzeyni, kenti 1918'de İngiliz General Edmund Allenby'ye teslim ettikten sonra, Ortadoğu'da dört yüzyıl süren “Osmanlı Barışı” dönemi kapanmıştır. O yıldan bu yıla, Ortadoğu'da, Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Edvard Munch'un, “Çığlık Tablosu”nda tuvale yansıttığı, çığlığın dehşetini yaşıyor. Kudüs'te barışın yollarını kapatanlar, savaşın yollarını açtılar. Savunmasız kalan Ortadoğu'da, kardeşler kardeşliği kendi evlerinde öldürdü.

*

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Fransa ve İngiltere'nin gelmesiyle, Ortadoğu'nun kültürel dokusu ve siyasal yapısı dinamitlenmiştir. Soğuk Savaş ertesinde Amerika'nın Irak'a, Rusya'nın Suriye'ye silahlı güçleriyle müdahaleye kalkışması, Ortadoğu'daki Osmanlı kardeşliğiyle birlikte, demokratikleşme hareketlerine de, en büyük darbeyi vurarak, bütün kazanımları yok etmiştir. Batılı ülkelerin körüklediği din, mezhep ve ırk ayrımcılığı, Ortadoğu'da çok kanlı bir tarihin yazılmasına yol açmıştır.

*

Osmanlı Ortadoğusu'nun üzerindeki örtü kaldırılmalı, dört yüzyıl süren, Kudüs odaklı, başkenti Kudüs olan, “Osmanlı Millet Sistemi”, ayrıntılı olarak, tarihin derinliklerinden çıkarılıp, Yirmibirinci yüzyıla taşınmalıdır. Dilleri, dinleri ve ırklarıyla Ortadoğu'yu, Kudüs'ten tanıyan Michelle U. Campos'un, “Osmanlı Kardeşler” kitabı, Yirminci yüzyılın başlarındaki Kudüs'ten yola çıkarak, dünya barışının en önemli güvencesi olan, Ortadoğu üzerindeki savaş bulutlarını büyük ölçüde dağıtıyor.

*

Ortadoğu'nun güzel yılları, Batılıların savaş yılları değil, Osmanlıların barış yıllarıdır. Barışın mimarları da “Osmanlı Kardeşler” olan Müslümlar, Hristiyanlar ve Yahudilerdir. Hem içerden hem de dışardan baskılarla Osmanlı kardeşliğinin parçalanması, Ortadoğu'nun paramparça olmasına yol açmıştır. Karşılıklı zorunlu göçler, geniş Ortadoğu coğrafyasındaki savaşların ana kaynağını oluşturmuştur. Ortadoğu'nun bütün zenginlikleri bir şans oyununda harcanır gibi, sorumsuzca harcanmıştır.

*

Petrol denizinin üzerindeki Ortadoğu, Allenby'den bu yana, ekonomik, siyasal ve kültürel zenginleşmeye, en önemlisi barışa hasret kalmıştır. On beşinci yüzyılda İspanya ve Portekiz Yahudilerine kapılarını açan, “İkinci Beyazid Ortadoğusu”, Yirmi birinci yüzyılda, savaştan kaçan göçmenlerine, Avrupa ülkelerinin kapılarını açmasını bekliyor. Avrupaların geçen yüzyılda, Ortadoğu'ya getirdikleri çözümleri, gelen yüzyılda üstesinden gelinemez sorunları olmuştur. Barış coğrafyası Ortadoğu, savaş coğrafyasına dönüşmüştür.

*

Ortadoğu'nun yeni kardeşliği: Eşitlik ve özgürlük odaklı, “bir insan bir oy” diyen “demokrasi kardeşliği” ve “kazan kazandır” diyen “ekonomi kardeşliği”dir. Ekonomisiz demokrasi güçsüzlüğün, demokrasisiz ekonomi ilkesizliğin üstesinden gelemez.

*

Ortadoğu'da geçmişten geleceğe giden yol, dağları taşları olmayan düz bir yol değildir. Osmanlı kardeşliği, tavandan tabana doğru değil, tabandan tavana doğru elbirliğiyle inşa edilecektir.

*

Her insan hem yöneten hem yönetilendir. İnsanların azınlığı yönetmek, çoğunluğu yönetilmek için doğmaz.

*

Ortadoğu dünya için, çaydaki süt ve şeker gibidir, dünyaya hem tat hem renk kazandırır.

*

Ortadoğu'da milliyetten daha çok marifet önemlidir.

*

Kudüs'te peygamberler arasında ayrım gözetilmez.

*

Kudüs “İbrahim mileti”nin başkentidir.

11 Ocak 2017, 00:13

IRAK'TA UÇAN KELEBEK AMERİKA'DA DEPREME YOL AÇAR

=================================================== Adını Meteoloji Uzmanı Edward Lorenz'in hava tahminleriyle ilgili çalışmalarından alan “kelebek etkisi", bir sistemin girdilerindeki küçük değişikliklerin, çıktılarında büyük ve öngörülemez değişikliklere, yol açtığını anlatan bir kavramdır. Türkiye''de Toros dağlarında bir kelebeğin kanat çırpmasının havada oluşturduğu dalgalar, Pakistan''da, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmasına sebeb olabilir.

*

Dünyada ülkeler, kurumlar, kuruluşlar ve kişiler arasındaki ilişkilerde sebebler ve sonuçlar, her zaman birbirleriyle uyum ve düzen içinde olmayabilirler. “Kelebek etkisi”, dünyadaki büyük sistemle, onun alt sistemleri arasındaki ilişkilerde de geçerlidir. Çünkü, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan alt sistemler, büyük dünya sistemini oluştururlar. Büyük sisteme odaklanmıyanlar, odaklandıkları küçük sistemlerini de yitirirler.

*

Ülkeler arasındaki sınırların önemini yitirmesi, iletişim ve etkileşimin büyük bir hız ve yoğunluk kazanması, kelebek etkilerinin dünyada yol açtıkları, kasırgaları, selleri ve ekonomik krizleri, herkesin gözlerinin önüne sermektedir. Artık Güney''de ya da Kuzey''de, dünyanın herhangi bir ülkesindeki iklim değişikliği ve ekonomik kriz, bütün ülkelerde beklenmeyen ve öngörülmeyen etkilere yol açıyor.

*

Yirminci yüzyıl siyasal ve ekonomik bağımsızlık savaşlarının verildiği bir yüzyıldı. Yirmibirinci yüzyıl ise, hem siyasal, hem de ekonomik bağımlılıkların yüzyılı olacaktır.Yeni yüzyılda, ülkelerin gücü, ekonomik bağımsızlıklardan daha çok ekonomik bağımlılıklarından kaynaklanacaktır. Bir ülke ne kadar çok ülkeden ithalat yapar ve ne kadar çok ülkeye ihracat yaparsa, üretim gücünü de o kadar büyütecektir.

*

Ülkelerin hem siyasal, hem de ekonomik açıdan bu kadar birbirlerine bağımlı hale gelmesi, birbirleri arasındaki iletişim ve etkileşimi, geçmişte görülmedik boyutlara taşımıştır. Amerika''da ortaya çıkan, finansal krizin, yalnızca Çin''de değil, bütün ülkelerde ekonomik çöküntülerin tetikleyicisi olmuştur. Bütün dünyada açıkça gözlenen kelebek etkileri, her ülkeyi ekonomik ve siyasal alanda aldıkları ve alacakları kararlarda çok dikkatli davranmaya zorlamaktadır.

*

George Akerlof ve Rachel Kranton''un “Identity Economics” isimli kitaplarında, ortaya koymaya çalıştıkları gibi, insanların kimlikleri de kültürel değerleriyle birlikte ekonomik kararlarda hesaba katılmalıdır. Ekonomik çalkantılar ve iklim krizlerinden kurtulmak için, her kültür, oluşturduğu kimliği, bütün dünyaya benimsetmeye çalışmaktan vazgeçmelidir.

*

Kriz dönemlerinde eski ekonomik ve kültürel yaklaşımlar, büyük ölçüde sorgulanırlar. Bu sorgulanmaların yol açtıkları kelebek etkileriyle, her alanda yeni yaklaşımlar geliştirilir.

*

Türkiye''deki yayınlanan bir siyasal hareket Ortadoğu'da büyük dönüşümlere yol açabilir.

*

Bir kitap bütün dünyayı değiştirecek dinamikleri harekete geçirir.

*

Bir şiir bir ülkeyi bir ülke bir kıtayı yerinden oynatır.

12 Ocak 2017, 00:05

ORTADOĞU ATİNA DEĞİL MEDİNE DEMOKRASİSİ İSTİYOR

================================================= Amerika'nın Ortadoğu'ya Atina demokrasisi götürmek bahanesiyle, petrol ülkesi Irak'ı işgal etmesi, dünyadaki demokrasi tartışmalarının merkezini değiştirdi. Artık dünyada “Batımerkezci” bir demokrasiden daha çok “Doğumerkezci” bir demokrasi tartışılıyor. Arap “Demokrasi Baharı”nın Mısır'da “Darde Kışı”na dönüşmesi, İslam dünyasındaki demokrasi tartışmalarına yeni açılımlar kazandırdı. Dünyada yalnızca Atina demokrasisinin olmadığı, Medine demokrasinin de olduğu Ortadoğu gündemine girmiştir.

*

Ortadoğu'da “Atina merkezli demokrasi” tartışmalarının yerine “Medine merkezli demokrasi” tartışmaları geçti. Medine'nin, kısa zamanda Endonezya'dan Endülüs'e, bütün dünyayı bir hilal gibi kuşatan, özgün ve parıltılı dünyasının temellerindeki demokratik değerler, bütün sosyal bilimlerin ana araştırma alanı oldu. Dünya, P Andre G. Frank'ın kitabının adıyla söylenirse: “Yeniden Doğu”ya yönelmiştir. Ortadoğu'da dünya tarihi yeniden yazılacak, yeniden yorumlanacak, Fazlur Rahman'ın kavramlaştırmasıyla en önemli araştırma konusu, demokrasinin “meşrulaştırılması” değil, “keşfedilmesi” olacaktır.

*

Dünya demokrasi tarihinde, yalnızca “Avrupamerkezci” bir süreç yoktur. Doğu'dan Batı'ya doğru, birlik içinde farklılığı içselleştiren, farklılık içinde birliği yaşatan çoğulcu, bütün ve sürekli bir tarih vardır. Bu bağlamda, Tarihçi Marc Bloch'un vurguladığı gibi: “Avrupa tarihi diye bir tarih yoktur, var olan yalnızca dünya tarihidir.” Tarih için doğru olan, demokrasi için de doğrudur. Var olan, Atina ve Medine demokrasisinden önce demokrasidir. Demokrasinin ilkeleri ülkelerinden önce gelir. O ilkeler İslam'ın ilkeleriyle çatışmaz.

*

Medine demokrasinin odak noktasında, iyilikleri özendirmede ve kötülükleri önlemede, birbirleriyle yarışan “demokrat insan” vardır. Kötülükle yarışan insanlar, kötü insanların sayılarını, iyilikte yarışan insanlar, iyi insanların sayılarını çoğaltırlar. Bu yüzden, iyilikte yarışmanın olmadığı bir demokraside, hiçbir alanda hiçbir gelişme olmaz. Demokrasi: Uzun soluklu bir iyilikte yarışmadır. İyilikte yarışanları seçme, sıralama yolu ve yöntemidir. Seçilenler, seçenler tarafından sürekli denetilir. Herkes birbirine hesap vermek zorundadır.

*

İster Doğu'da olsun isterse Batı'da, demokraside mükemmeli arama süreci, statik bir süreç değil, dinamik bir süreçtir. Demokratik süreçte gelen yılların geçen yıllardan daha iyi olması için, yoksulluğun ve yolsuzluğun üstesinden gelinerek, ekonomik, siyasal ve kültürel özgürlük alanlarının genişletilmesi gerekir. Demokratik zenginleşme olmadan, ekonomik zenginleşme olmaz. Toplumun bu iki ayrı eylem alanı, karşılıklı iletişim ve etkileşimle birbirini besler büyütür.

*

Demokratik süreçte “yerel düşünen küresel davranan” her ülke, kendi demokrasini kendisi zenginleştirir. Demokratikleşme süreci hızlandıkça, ayrışmanın yerine işbirliği geçer, çatışma uzlaşmaya dönüşür. Bilgi bilgeliğe evrilirken, düşünce eyleme, eylem sevgiye evrilir. Sevgiyle silahlananlar, demokratik sürecin en güçlü, en önemli, en etkili mimarları olurlar.

*

Demokratik yönetimlerde, çoğunluk toplumun vicdanıdır.

*

Sevgiyle silahlanan çoğunluk yanlışta birleşmez.

*

Seçimlerde her oy kurşundan daha etkilidir.

*

Seçilenler seçenlere meydan okuyamaz.

*

Demokrasinin dili yalındır.

*

Seçen seçilir.

*

Seven sevilir.

12 Ocak 2017, 10:40

ORTADOĞU'NUN SAVAŞILMAYACAK STRATEJİK ZENGİNLİĞİ

=================================================== Ortadoğu'daki yerel savaşların küresel savaşlara dönüşmesi, bütün kurum ve kuruluşları, stratejik düşünmeye, geleceğe ilişkin öngörülerde bulunmaya, planlar hazırlamaya zorluyor. Stratejik düşünmek, dünyanın bugünü değil, yarınını düşünmektir. Dünya bugüne dünden geldi, yarına bugünden gidecektir. Bu bağlamda, dünyanın bugünün sağlıklı olarak değerlendirilmesi, geçmişin ayrıntılı araştırmalarıyla, geleceğin stratejik planlarına bağlıdır.

*

Ortadoğu'da esen savaş rüzgarlarının, dünyada etkilemediği hiçbir ülke, hiçbir kurum, hiçbir kuruluş yoktur. Ortadoğu'da bir orman yangını gibi genişleyen savaşlar, bilinen Ortadoğu'nun sonunu getirirken, bilinmeyen Ortadoğu'nun da kapılarını açmıştır. Artık Ortadoğu'da sorunların geçmişteki çözümleri, gelecekteki barışın güvencesi olmayacaktır. Batı dünyasının, Ortadoğu'nun sorunlarını anlaması, Ortaçağ İslam dünyasını derinlemesine araştırması ve resmin bütün olarak görmesine bağlıdır.

*

Gelecek hakkında kesinlikle bilinen tek görüş, geleceğin kesin olarak bilinmeyeceği görüşüdür. Gelecek ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, tam olarak bilinmese de, stratejik bakış ve yöntemlerle büyük ölçüde öngörülür. Stratejik bakış, geçmiş ile gelecek arasında, uyum ve düzeni sağlayacak, altın oranı yakalamanın yol haritasıdır. Geleceğe dönük bir yol haritası olmayan ülkeler, ormanda çevre yoluna çıkmış bir ceylan gibi, er ya da geç bir kazaya kurban gitmekten kurtulamazlar.

*

Dün Avrupa'da bugün Ortadoğu'da, savaşların yol açtığı büyük yangınları, önceden görmek mümkün değildir. Savaşların yolaçtığı yıkımları ve katliamları kesinlikle bilmek mümkün olsaydı, dünyada bu kadar çok savaş olmazdı. Savaşsız bir dünya için, her ülke, İslam Peygamberi'nin Mekke'de yönetimi ele almasında olduğu gibi: “Savaşacak kadar değil, savaşılmayacak kadar güçlü olunan” barış stratejileri geliştirmelidir. Barış staretjisi olan bir ülke, savaşın yalnızca cephelerde ordularla yapılmadığını bilen ülkedir.

*

Dünyada sonu gelmeyen savaşların odak noktasında, dış güç çatışmalarından daha çok iç göç çatşmaları vardır. Güç herşeydir diyen yönetimler, güçlerini korumak için, savaş başta olmak üzere, her riski göze alırlar. Silah teknolojisindeki gelişmeler, güç için savaşanların gücüne güç katmıştır. Bu yüzden, her savaş, bir önceki savaştan çok daha büyük ölümlere, çok daha büyük göçlere yol açıyor. Dünyanın her yerinde savaş demek, kan ve gözyaşı demektir.

*

Dünyadaki bütün savaşların kaynağında, bilgisizlik, vizyonsuzluk ve öğrenme özürlü stratejistler vardır. Bilgisizliğin olduğu yerde stratejik bilgelik olmaz. Batıda ve Doğuda bilge lider, bilge yönetici, bilge aydın kıtlığı çekilmektedir.

*

Bütün insanlığı barışa götürecek yol haritasının şifreleri, dünyanın stratejik derinliğinde ve kutsal kültürün doğum yeri Ortadoğu'nun stratejik zenginliğinde gizlidir.

*

Stratejik zenginliğin olmadığı dünyada stratejik derinlik olmaz.

*

Dünyanın uzak geleceğini görenler uzak geçmişten bakanlardır.

*

İnsanlığın geleceğinde savaş değil barış vardır.

*

Dünya barışla yıkılmaz savaşla yıkılır.

*

Barış sevgiyle silahlanmaktır.

13 Ocak 2017, 08:23

USTA YAZAR CİHAT ZAFER'İN YAZISI: FAKİRLİĞİMİZ CEBİMİZDE DEĞİL!

============================= Kanal A'daki canlı yayınlarımızda hiç değilse ayda bir, Prof. Dr. Nazif Gürdoğan'la gündemi konuşurduk. Dilin, düşüncenin, kalbin penceresinden Türkiye'ye ve dünyaya bakardık.

*

İyi bir gönül iktisatçısı olan Gürdoğan, Yeni Şafak'ta yazdığı dünkü yazısına, "Bir roman, bir deneme, bir şiir, insanı yeryüzünden alır, gökyüzüne taşır." diye başlamış.

*

Sosyal medyada yaklaşan seçim dolayısıyla yapılan yorumlardan cehaleti, sığlığı, yozluğu, kin, nefret ve iftirayı çıkarın, kuru bir kavgadan başka geriye ne kalıyor? Birbirimize üstün gelmeye çalışırken insanlığımızı alçaltıyoruz!

*

Gürdoğan, "Edebiyat düşünce ile eylem arasındaki duvarları yıkmak için vardır. Eylem ustası Nuri Pakdil, hayatın önemini ve anlamını kavrasınlar diye, Dostoyevski'yi okumayanlara, "sürücü belgesi" verilmesini istemez. Kazalarıyla hayat söndüren sürücüler gibi, elinde silah olanlar için de sürekli Dostoyevski okumak zorunlu olmalıdır. Roman hayatın şiiridir. Şiir seven kan dökmez. Roman okuyan elini kana bulaştırmaz. İnsanı bilen hayatın değerini bilir." diyor.

*

Rahmetli Selahaddin Şimşek, tehlikeyi yıllar evvel görmüştü. "Bize inşaat değil insan mühendisleri lazım!" diyordu.

*

Gürdoğan Hoca da, "Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, Mevlana'yı, Yunus'u, Shakespeare'i Goethe'yi, Hacı Bektaş'ı okuyanlar, yaşadıkları dünyanın çok boyutlu, çok kültürlü, çok renkli bir dünya olduğunu görürler. Edebiyat ürünleriyle insanlar, düşünülmeyenleri düşünürler, bilinmeyenleri bilirler, algılanmayanları algılarlar.

*

Ebediyat dünyasının içinde olmayanlar, zamanın akışının dışında kalırlar. Edebiyat'a yabancılaşanlar, insana yabancılaşırlar. İnsana yabancılaşanlar, hayata yabancılaşırlar. Hayata yabancılar için, hayat hem önemini hem anlamını yitirir." diyor dünkü yazısında.

*

1 Kasım'da tekrar seçim var. Bu seçimde adayların kimler olduğundan çok ekonomi ve terör sandığa etki edecek. Yani huzur! Yani ekonomik açıdan gelecek kaygısı kadar terör bakımından da bugün korkusu.

*

Ben geldiğim yer, inandığım değerler, ortak kültürel ufkumuz ve taşıdığım sorumluluktan oluşan vicdanımla acil insanlık çağrısını gerekli görüyorum.

*

Prof. Gürdoğan, "Barış nerededir, gören var mı" diye soranlara, verilecek güzel cevap: Yunus'un şiirlerini oku,görür ve nerede olduğunu öğrenirsin" demek olur." demiş yazısında.

*

Ben, "Fakirliğimiz Cebimizde Değil" diyorum. Yahut bizden çok önce Mustafa Kutlu'nun söylediği gibi söylersek: "Yoksulluk İçimizde" Prof. Dr. Nazif Gürdoğan, "Sözün dervişi olmayanlar barışın velisi olamazlar." demiş aynı yazıda.

*

Peki, ekonominin velisi olabilirler mi? Bilimin? Teknolojinin? Demokrasinin? İnsan haklarının?

*

Sözün dervişi olmayanların dünyanın neresinde sözü geçiyor? Hangi alanda?

*

Bakmayın kendilerinden başkasının refahına tahammül edemeyen sömürgeci zalimlerin zorbalıklarına. Kendi çocuklarına ne öğrettiklerine bakın. Nobel'lerin, Oscar'ların, Pulitzer'lerin arkasındaki kan ve zulüm bizi yanıltmasın.

*

"Dünya 5'ten büyüktür" dediysek, dünyanın ve insanlığın ortak değerlerini, o kandan ve zulümden kurtarmak da bizim görevimiz oldu demektir.

*

Dünya, yine, şimdi ve daima, kendi çölünde yanıp kavrulan insana, Hira'dan göklerin serinliğini armağan eden o kelimeye muhtaç: "İkra!"

*

Gönlü zengin olanların cebi de fakirlik nedir bilmez!

*

Kitaba, insana ve Allah'a dönenlerin yurdu, barış ve esenlik yurdudur!

*

Hakikati seçenler için bütün seçimler kolaydır!

13 Ocak 2017, 14:34

İbn Haldun halefi ve selefi olmayan en büyük düşünürdür

İbn Haldun halefi ve selefi olmayan en büyük düşünürdür. Marksistler,Liberaller,arayıp da bulamadıkları ne varsa hepsini İbn Haldun'un,içinde tartışılmamış hiçbir ekonomik,siyasal ve kültürel konu olmayan MUKADDİME'sinde bulurlar.

13 Ocak 2017, 14:50

ORTADOĞU'DA AMERİKA RUSYA KAN DÖKMEYE DOYMUYOR

==================================================== Doğulan ülkelerle, doyulan ülkelerin birbirine karıştığı kare dünyada, küresel çatışma ekseni, ülkelerarasından kıtalararasına kaydı. Küre dünyanın ülkelerarası çatışmalarının yerine kare dünyanın kıtalararası çatışmaları geçti. Dünyadaki çatışmalarda bir tarafta seküler dünyanın öncüleri Avrupa ve Amerika, bir tarafta da, kutsal dünyanın öncüleri Asya ve Afrika yer alıyor. Avrupa tek dünyalı seküler, Asya iki dünyalı kutsal kültürün vatanıdır.

*

Ondokuzuncu yüzyılın sonunda, Avrupa ordularıyla Asya’ya geldi. Yirminci yüzyılın sonunda Avrupa, Asya’nın ordularıyla Asya’dan Avrupa’ya, geri dönmek zorunda kaldı. Avrupa Asya’da çekilirken, Asya Avrupa’ya gelmeye başladı. Yeni Asya Avrupa’ya ordularıyla değil, iş görenleri ve işverenleriyle yerleşti. Artık Asya’da Avrupa yok. Ancak Avrupa’da Asya var. Asya’da Avrupa’nın varlığı geçiciydi. Avrupa’da Asya’nın varlığı ise kalıcıdır.

*

Asya ve Avrupa, bir daire üzerinde yan yana olan başlangıç ve bitiş noktaları gibi, aynı yöne bakarlarsa birbirlerine çok yakın, farklı yöne bakarlarsa, birbirlerine çok uzaktırlar. Uzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı kare dünyada, önemli olan, iki farklı dünyada yer almak değil, iki dünyayı bir bütünün iki ayrı yüzü olarak görmektir. Kare dünyayı, hem Asya hem Avrupa için yaşanır kılacaklar, iki dünyayı bir bütünlük ve süreklilik içinde ele alanlar olacaktır.

*

Teröre karşı savaşta Ortadoğu'da Doğu ve Batı dünyasını birlikte görmek, her ikisine birden dokunmak bilgeliğini, gösteremeyenler, her iki dünyaya da çok büyük bedeller ödetirler. Kare dünya, ya Asyalı ya Avrupalı insanların dünyasından daha çok, hem Asyalı hem Avrupalı,hem de Amerikalı olanların dünyasıdır.Amerikalı, Asyalı ve Avrupalı bütün bilgelerin vurguladığı gibi: Hayatın canlılığı, farklı olanların birlikte bulunmalarından kaynaklanır. Farklılığın olmadığı yerde canlılık olmaz.

*

Kare dünyada güneş Asya’dan doğmaz, Avrupa’dan batmaz. Bilginin ve bilgeliğin vatanı yoktur. Gece ve gündüz farkı ortadan kalkmıştır. Kare dünya duvarların ve kapıların olmadığı, açık bir üniversitedir. Herkes içten olmak zorundadır. Kare dünyanın en büyük erdemi içtenliktir. Kimse kimseye inancını değiştirmeye zorlayamaz. Hiç kimseye inancını değiştirmeye zorlayamaz. Hiç kimse kendi inancını başkasına dayatamaz. Herkesin inancı kendinedir, kimse kimsenin inancını tartışma ve yargılama hakkına sahip değildir.

*

Kare dünyanın mimarları, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşmada bir futbol takımı gibi yapılananlardır. Onlar küresel hukuk kurallarının, evrensel etik ilkelerinin en güçlü ve en etkili savunucularıdır.

*

Küre dünyanın yöntemleriyle, kare dünyanın sorunları çözmek mümkün değildir. Sürekli başkalarını suçlayanlar, açıklık içinde yeniden yapılanamazlar.

*

Kare dünya herkesin pay sahibi olduğu çok ortaklı anonim şirkettir.

*

Kare dünyanın kapılarını açan anahtar tatlı dil ve güler yüzdür.

*

Kare dünyada insan sevdiğinin büyüklüğünce büyüktür.

*

İnsanı seven herkesten büyüktür.

*

İnsan kare dünyanın şiiridir.

*

Şiir insanın erdemidir.

*

Şiir öldürülmez.

13 Ocak 2017, 15:05

Bir kuşağa fotoğrafını sürekli yanında taşıdığı Abdülaziz Bekkine'yi

Bir kuşağa fotoğrafını sürekli yanında taşıdığı Abdülaziz Bekkine'yi, Necip Fazıl'ı,Nurettin Topçu'yu,Tanpınar'ı,Ahmet Mithad'ı sevdiren ve her biriyle ilgili ayrıntılı çalışmalar yapan ve defteri Kıyamete kadar kapanmayacaklardan olan Prof.Dr. ORHAN OKAY'ı yitirdik. KENDİSİNE RAHMET YAKINLARINA,SEVENLERİNE SABIR diliyoruz.

13 Ocak 2017, 18:08

Prof.Dr.AHMET BİLGİLİ'nin Düzenlediği "EDEBİYAT MECLİSİ"inde

Prof.Dr.AHMET BİLGİLİ'nin Düzenlediği "EDEBİYAT MECLİSİ"inde Prof.Dr.ORHAN OKAY "DOĞU İLE BATI ARASINDA EŞİKTEKİ ADAM:AHMET HAMDİ TANPINAR"başlıklı bir konuşma yapmıştı, Kendisine rahmet okunması dileğiyle paylaşıyorum.

13 Ocak 2017, 18:26

ORHAN OKAY:MEVLEVİ AYİNLERİ ve MESNEVİ DERSLERİ

=============================================== Aralık ayının on yedinci gecesini, yani ‘Şeb-i Arus’u, Kombassan Vakfı’nın lütufkar davetiyle Konya’da geçirdik. Kombassan Holding’in, Konya’yı merkez alarak belki bütün bir Türkiye ekonomisine hayat veren sanayi tesislerini gezerken, Yirmi Sekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Avrupa’daki yenilikleri ilk gördüğü zamanki hayretiyle, biz de “gözle görülmedikçe anlatılır gibi değildir” diye şaşkınlığımızı gizleyemedik.

*

Bu vesileyle gecemizi ihya eden ve millet olarak çeşitli dünya gaileleriyle bunalan ruhlarımıza tasavvufun, mistik tecrübenin, şiirin, musikinin ve raksın bu harikulade terkibiyle taze bir nefes veren Mevlevi ayini ile ilgili olarak hatırladıklarımı yazacağım.

*

Çocukluk ve gençliğimiz, tekke ve zaviyelerin kapatılması ile ilgili kanunun, gösteri niyetiyle bile bu gibi mistik temaşalara izin vermediği yıllarla geçti. Mevlevi ayinini ilk defa, zannedersem orta okul öğrencisi iken, Reşat Nuri’nin tiyatrosundan aktarılmış olan “Taş Parçası” adlı filmin bir sahnesinde seyretmiştim. Bu sahne harikulade bir hazla uzun süre hafızamda yer etti. İkinci Dünya Savaşı, yani 1945’ten önceki yıllardı.

*

Savaşın son yıllarında kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na üye olmamızla beraber Türkiye’de de tedrici bir zihniyet değişmesi yaşanmaya başlandı. Çok partili demokrasi tecrübelerine girişildi. Önce Milli Kalkınma Partisi, arkasından Demokrat Parti kuruldu. Özellikle Demokrat Parti’nin her alanda devletçi doktrin karşısına liberal görüşler ileri sürmesi, haliyle dini yayın, eğitim ve diğer faaliyetlerin de nisbi bir serbestliğine yol açmaktaydı. Daha 1946-1950 arasında Halk Partisi iktidarı zamanında, imam-hatip kurslarının açılması gibi, bir dizi ‘dini taviz’in asıl sebebi milletin hayrına gayretten değil, birtakım siyasi kozları muhalefete kaptırmamak kaygısından kaynaklanıyordu.

*

İşte bu rahatlama yıllarında bir gün Süleymaniye Camii’nde Mesnevi dersleri okutulmaya başlanacağını işittik. Yıl 1948. Ben Vefa Lisesi’nin ikinci sınıfındayım. O zamanlar cumartesi günü de mesai var ve okullar açık, fakat öğleye kadar. Mesnevi dersleri öğle namazından sonra verilecek. Okulumuz Süleymaniye’ye çok yakın olduğu için dersleri takip etmekte güçlük çekmedim. Hemen ilk dersten itibaren, zannederim aksatmadan devam ettim.

*

Mesnevi derslerini Tahir Olgun, edebiyat dünyasındaki yaygın adıyla Tahirü’l-Mevlevi veriyordu. Böylece her cumartesi yazları Süleymaniye, kışları bir az daha ılık olur ümidiyle Laleli Camii’nde olmak üzere herhalde ölümünden bir müddet öncesine kadar üç yıla yakın mesnevi derslerine devam etti. Bu derslerin metni bir süre sonra da “Mesnevi Dersleri” adıyla forma forma basılmaya başlandı. Tahirül-Mevlevi’nin ölümüyle dersler de, kitap da eksik kaldı.

*

Dersi dinleyenler arasında benim gibi genç, yaşlı meraklılar dışında, bir süre sonra, Mevlevi veya Mevlevi terbiyesi almış kişilerin bulunduğunu fark ettim. Bunlardan bazılarının ellerinde büyük bir itina ve saygıyla taşıdıkları hacimli Mesnevi ciltleri bulunuyor. Tahir Bey ders verirken onlar da parmaklarını beyitler üzerinde gezdirerek takip ediyorlardı. Daha da dikkatimi çeken, bunların, vaiz kürsüsünün önüne diz çöküp otururlarken, dikkat edilmezse fark edilmeyecek kadar bir belirsizlikle eğilip yeri öpmeleriydi.

*

Tahir Olgun, ilk derste Mesnevi dersi vermenin geleneğinden, Süleymaniye’deki bu dersin Kubat Çavuş adlı bir zatın vakfetmiş olmasından, kendisinin de Cumhuriyet’ten evvel yine bu dersleri verdiğinden bahsetti. Sonra Dibace’sinden başlayarak mesnevinin beyit beyit önce Farsça aslını, sonra tercümesini, sonra da kendi şerhlerini, gerektikçe Ankaravi, Abidin Paşa gibi kendisinden önceki mesnevi şarihlerinden de nakiller yaparak, araya kendi hatıralarından ilaveler, fıkralarla derse devam etti. Bir süre sonra bu derslerin kendine mahsus klasik bir yapıya ulaştığını anladım. Bilmem eski Mesnevi dersleri de böyle miydi? Tahir Olgun, “euzübesmele”den sonra “Rabbi’şrahlisadri..” ayetlerini daha sonra Mesnevi’den

*

Tu megu mara bedan şah bar nist Ba keriman karha düşvar nist

*

“Bize o şahın yük olmadığını söyleme. Ancak keremli kişilerle iş yapmak zor değildir.” beytini okur, “Ders-i sabıkta şurada kalmıştık.” diyerek yeni beyitler okumaya başladı. Bitirirken de yine Mesnevi’den olduğunu tahmin ettiğim bir beyit okurdu ki sadece ikinci mısraı aklımda kalmış:

*

Vahy-i Hak, vallahü a’lem bissavab (son ibare, doğrusunu Allah bilir, demektir.)

*

Dersler epey ilerledikten sonra, belki altı ay kadar sonra merhum bestekar Sadettin Kaynak da derslere devama başladı. Galiba o sıralarda Sultan Ahmed Camii’nin baş imamı idi. Ders bitince Tahir Bey gözleriyle cemaatin içinde onu arar, bulunca “Sadettin Bey, bir aşır lütfeder misiniz?” der. Sadettin Kaynak da, kocaman gövdesiyle bağdaş kurmuşken zorla doğrulur, diz çöker ve bir aşır okurdu.

*

Cemaat dağılırken ben de özentiyle, birçokları gibi Tahir Olgun’un yanına yaklaşır, elini öperdim. Yaşınız ne olursa olsun o da eğilip sizin elinizi öperdi. Bunun bir Mevlevi adabı olduğunu o zaman öğrenmiştim.

*

Tahirü’l-Mevlevi 1951 senesi haziranında vefat etti. Merhum kitapçı Muzaffer Ozak’ın gür sesiyle okuduğu tekbirlerle Merkez Efendi Kabristanı’na defnedildi.

*

O tarihten birkaç yıl sonra ilk defa, devlet eliyle ve aleni olarak bir Mevlevi ayini tertip edildi. 1954 senesi 17 Aralık gecesi, Harbiye Spor Salonu’nda. benim neslim böyle bir manzaraya ilk defa şahit olmuştu. İsimlerini bilemeyeceğim; fakat o yıllarda bu ayinin Osmanlı döneminin henüz hayatta olan son şeyhleri, semazenleri ve neyzenleri tarafından icra edildiğini duymuştuk. Orada da dikkatimi çeken şey, o mahşeri kalabalığın içinde, aralarda tek tük birtakım insanların ayinin başlamasından sonuna kadar ayakta, ellerini kavuşturmuş ve başları eğik olarak huşu içinde takip etmeleriydi.

*

Bugün artık “Şeb-i Arus” törenlerinin dışında da sık sık tekrar edilen, hatta ayin olmaktan çok, zaman zaman turistik gösteri haline gelen, bazen Türkiye dışına da taşan Mevlevi ayininin o yıl yapılan ilk gösterisi olağanüstü bir ilgi görmüştü. Tabii gazeteleri ve dergileriyle ‘bir kısım basın’ın “laiklik elden gidiyor, irtica geliyor” gürültüleri dışında.

13 Ocak 2017, 21:48

SOHBET KONUŞARAK ÖĞRENMEK ÖĞRENEREK KONUŞMAKTIR

===================================================== Kültürel ve ekonomik boyutlarıyla, hayatı yaşanır kılmak için, insanın gönül dünyasıyla birlikte akıl dünyasının da zenginleştirilmesi gerekir.Öğrenmesini öğrenmek için insanın aklı hem başında hem de gönlünde olmalıdır.Öğrenmesini öğrenenler için sohbetin yeri,yaşı ve zamanı yoktur.Sohbette öğretirken öğrenilir,öğrenirken öğretilir.İnsanlar kitaplardan daha çok sohbetlerden öğrenirler.

*

Sohbetin özü, bilgiyi bilgeliğe, bilgeliği bilgiye dönüştürmek için, karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde öğrenmesini öğrenmektir. Sohbet halkalarına katılanlar hem öğreten, hem de öğrenen olurlar. Onlar öğretirken öğrenirler, öğrenirken öğretirler. Sohbetlerde konuşanların bilgileriyle birlikte davranışları da dinleyenlere aktarılır. Sohbetlerle ortak akıl ve ortak değerler, yeni boyutlar kazanarak zenginleşirler.

*

Sohbetlerde katılımcılar dinlemesini öğrendikleri gibi, konuşmasını da öğrenirler. Sohbetlerle herkesin bilgisi ortaya dökülür, katılanlar yüzlerce yıl yaşamış gibi, birikim sahibi olurlar. Katılımcılar, kırk saat dinlemeden bir saat konuşulmayacağını bilirler. Onlar dinlemekten yorulmadıkları gibi, konuşmaktan da yorulmazlar. Sohbetin gücü ve etkisi, ümitsizlik ve karamsarlık bulutlarını dağıtmasından kaynaklanır.

*

Sohbet denilince akla hemen Yahya Kemal gelir. Onun sohbet halkasında, Ahmet Hamdi Tanpınar, Prof. Dr. Mustafa İnan, Prof. Dr. Vehbi Eralp, Prof. Dr. Cahit Tanyol, Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken ve Prof. Dr. Mustafa Şekip Tunç gibi, Cumhuriyet döneminin önde gelen aydınları yer almıştır. Onlar Türklerin Anadolu'daki bin yıllık tarihlerini Yahya Kemal'den dinlemişler, bin yıl yaşamışcasına bilgelik kazanmışlardır.

*

Öğrenmesini öğrenme yolunda, sohbetler güneş gibidirler, herkese ışık saçarlar, yağmur gibidirler, dinleyenlere canlılık kazandırırlar.

*

Sohbette konuşan, dinleyenin okunan kitabı, yazılan defteri ve yazan kalemi olur.

*

Öğrenen ile öğreten sohbette özdeşleşir.

13 Ocak 2017, 22:20

ORHAN OKAY'DAN DOĞU İLE BATI ARASINDAKİ TANPINAR

================================================ Uçakla Atlantik''i geçerken, sürekli Doğu''dan Batı''ya gidildiği için, yol boyunca güneş hiç batmaz. Atlantik yolunda, güneş Doğu''dan değil, Batı''dan doğuyormuş gibi görünür. Atlantik''te uçak içinde bugünden yarına geçme, tam günde değil, yarım günde gerçekleşir. Akdeniz saatinden Atlantik saatine geçme, tarih içinde bir yüzyıldan, başka bir yüzyıla geçme gibi, insana korku ile karışık bir ürperti verir.

*

Tarih içinde de, toplumların bir kültürden başka bir kültüre geçmeleri, hep sancılı olmuştur. Türkiye''nin de, Cumhuriyet döneminde, tabandan daha çok tavandan gelen bir baskıyla, büyük bir kültür değişimine zorlanması, Anadolu insanının bağrında onulmaz yaralar açmıştır. Kültür değişiminin getirdiği travma, Türk toplumun ekonomik yapısını altüst ederek, her alanda büyük bir üretim güçsüzlüğüne yol açmıştır.

*

Prof. Dr. Orhan Okay, son kitabı, “Bir Hülya Adamının Romanı: Ahmet Hamdi Tanpınar” kitabında hocasını,çok akıcı bir dille,Doğu ile Batı arasında gidip gelmelerini anlatmıştır.Tanpınar Türkiye gibi değişmeden değişmesini başaramamıştır.Okay'ın tespit ettiği gibi eşikte duran bir edebiyatcı izlenim vermiştir.Ancak Tanpınar Türkiye'nin geleceğini Paris'te değil,Anadolu'da aramıştır.

*

Tanpınar, Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl gibi, Anadolu insanının bir gömlek değiştirircesine, kültür değiştirmeye zorlandığı dönemlerde yaşamıştır. Tanpınar Yahya Kemal''in, Okay Tanpınar''ın öğrencisi olmuştur. Düşünür, romancı, şair ve denemeci olan Tanpınar, zaman zaman Doğu ile Batı arasında “eşik”te duran bir izlenim verse de, O her iki dünyaya, bir uçak yolcusu gibi, sınırların birbirine karıştığı yerden bakmasını bilmiştir.

*

Prof. Dr. Mehmet Kaplan''ın vurguladığı gibi: “Tanpınar, Türk edebiyatının, bugüne kadar yetiştirdiği en zengin kültürlü yazarıdır”. Tanpınar “Beş Şehir” isimli kitabıyla, dünyanın sayılı denemecilerinden biri olduğunu göstermiştir. Beş Şehir''de Tanpınar, tarihin “parçalanmaz akışında”, İstanbul, Bursa, Konya, Ankara ve Erzurum''dan yola çıkarak, “muradına ermiş, abasız, postsuz bir derviş” gibi, Anadolu insanını yoğuran bin yıllık kültürün, evrensel değerlerini büyük bir ustalıkla anlatmıştır.

*

Kültürler ne kadar Batı''ya giderlerse, Doğu''yu buldukları gibi, ne kadar Doğu''ya giderlerse, Batı''yı bulurlar. Uçaklarda, binlerce metre yükseklikten bakıldığında, sınırlar önemlerini yitirirler. Büyük düşünürlerde iki kültür birlikte bulunur, biri yıkılırken, diğeri yapılır. Eşik''teki Tanpınar''da da, Batı kültürü önemini yitirirken, Doğu kültürü önemini artırmıştır. O Batı gözüyle bakmış, Doğu gönlüyle yazmış ve değişmeden değişmeyi savunmuştur.

*

Tanpınar Batı''ya bakarak Doğu''yu görmüştür. Yahya Kemal gibi, Tanpınar da kökleri geçmişte olan, bir geleceğin özlemini çekmiştir. Onların bozgun yıllarında gördükleri rüya, Özal sonrasında gerçekleşmiştir.

*

Yirmibirinci yüzyılın Türkiye''si Batı''nın peşinde koşan değil, onu aşmaya çalışan bir Türkiye''dir.

*

Dünya artık Batılaşmayı değil, Doğululaşmayı tartışıyor.

13 Ocak 2017, 22:46

ORHAN OKAY NECİP FAZIL'IN ŞİİRİNE VURGUNDUR

============================================ Anadolu insanının düşünce, sanat ve eylem dünyasında, Necip Fazıl''ın gözardı edilmesi mümkün olmayan bir etkisi vardır. Necip Fazıl, bin yıllık Anadolu tarihinin kültürel dinamiklerini, bütün boyutlarıyla, Yirminci yüzyıla taşımıştır. Cumhuriyet döneminin canlı bir aynası olmuştur. Onun bir ömür boyu devam eden, med ve cezirlerle dolu şiir dünyası, Türkiye''nin yaşadığı siyasal ve kültürel çalkantıların, entelektüel düzlemdeki tarihidir.

*

Anadolu insanının edebiyatının karakutusu olan Prof. Dr. Orhan Okay: ''Bir faninin hayatı içinde 60 yıl, adeta durup dinlenmeden yazı yazmak, hem de Necip Fazıl gibi şiir, tiyatro, hikaye, roman, deneme, fıkra; tarihi, dini, tasavvufi incelemeler; siyasi ve sosyal makelelerle çok değişik türlerde ve alanlarda yazmak; 42 yıl süreyle, hem tek başına denebilecek bir azimle dergi ve gazete çıkarmak, bir milletin kültür tarihinde nadir görülen bir hadisedir.'' diyerek, çok haklı ve çok yerinde bir değerlendirme yapmıştır.

*

Necip Fazıl Anadolu insanın yaşadığı büyük kriz dönemlerinde, öncüsü olmayan öncüdür. Eylem sevdalısı Nuri Pakdil''in vurguladığı gibi: ''Onunla sözcüklere kurşun gibi ağır, ama öldüren değil, inşa eden bir yük yüklenmiştir.'' Soğuk Savaş dönemindeki sağ ve sol çatışmalarının doruk noktasına çıktığı yıllarda, O Türkiye''de yaşanılan siyasal ve kültürel krizlerin çözümünü, Washington ve Moskova''da değil, Ankara''da, içinde yaşadığı toplumda, Anadolu''da aramıştır.

*

Tarihin her döneminde, kültür ve ekonomi arasındaki ilişkiler ile kültür ve ekonominin altın oranda harmanlanması, büyük sorunların başında gelir. Bunun için, dünyada ekonomist olmayan ekonomistlerin, büyüklerinden kabul edilen J. K. Galbraith, ''Kapitalizm''de insan insanı, Komünizm''de ise, insanı insan sömürür'' demekten kendini alamaz. Necip Fazıl da, bütün dünyaya ''Kapitalizm ve Komünizm arayıp da bulamadığı ne varsa, gelsin onu İslam''da bulsun'' çağrısında bulunur.

*

İslamın özü tasavvuftur, tasavvufun özü sohbettir, sohbetin özü şiirdir. İlk şiiri 1923''te 18 yaşında yayınlanan, 23 yaşında bütün edebiyat çevrelerinde saygı gören, 1983 yılında ölümüne kadar şiir yazan, Necip Fazıl''a göre: ''Şair Allah''ın beni ara diye ok attığı insandır.'' Necip Fazıl düşünce, sanat ve eylemi, İslam için bilir. O İslam''ın hizmetinde olduğunu ve islam ile ödüllendirildiğini hiçbir zaman ne unuttu ne de çevresinde yer alanları unutturdu.

*

Necip Fazıl Anadolu insanının şiirini Yunus''ta aradı ve Yunus''ta buldu. Anadolu''nun sesi Yunus''a: ''Rüzgara bir koku ver ki, hırkandan / Geleyim, izine doğru arkandan / Bırakmam, tutmuşum artık yakandan,'' diye seslenir. O şiiriyle, görünmeyen dünyanın balını, görünen dünyanın peteğine taşıdı. Dergisi Büyük Doğu, gerçeği arama yolunda, büyük rüya görenlerin ve beyaz haber verenlerin dergisidir. Bütün insanlığın, canhıraş bir telaşla aradığı gerçek şiirdedir. Gerçeği aramak, iki dünyanın üzerindeki örtüyü kaldırmaktır.

*

Gerçeğin örtüsünü kaldıran, kendini bulur, kendini bulan, Allah''ı bulur.

*

Şiirle bilinen sorulara bilinmeyen cevaplar aranır.

*

Şair arıdır şiir baldır.

*

Şiir iman için bilinir.

*

Dünya şiirle değişir.

14 Ocak 2017, 13:43

İSLAM MEDENİYETİ MESNEVİ MEDENİYETİDİR

====================================== Türkiye'de devlet yönetiminde ağırlığın İstanbul''dan Ankara''ya kaymasıyla, Türk toplumu tarihiyle olan bağlarını büyük ölçüde yitirmiştir. Zengin tarihiyle bağları dinamitlenen Anadolu insanı, gövdesi köklerinden koparılmış bir ağaç gibi, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatında beklenen gelişmeyi gösterememiştir.

*

Tarihteki süreklilik ve bütünlüğün kesintiye uğraması, Türk toplumunun üretim gücünü baltalamış ve Türkiye''yi Avrupa''nın en yoksul ülkesi konumuna düşürmüştür.Türkiye yıllarca Avrupa'dan yardım istemek zorunda kalmıştır.

*

Toplumlar ağaçlar gibi, süreklilik ve bütünlük içinde, dönüşerek gelişirler, gelişerek dönüşürler. Önemli kırılma ve darbelerin yaşandığı ülkelerde, toplumun bütün kesimlerinin üretici güçlerinde büyük çöküşler ortaya çıkar. Geçen yüzyılın son on yıllarında Türkiye büyük ekonomik çöküntüyle karşı karşıya kalmıştır.

*

Tarihiyle bağlarını yenileyen Anadolu insanı, düşüşü yükselişe çevirmeyi başarmıştır. Türk toplumu İstanbul''u fetheden Anadolu insanı gibi, Türkiye''yi bütünüyle yeniden inşa etmektedir. Türkiye dünyaya Anadolu insanının bin yıllık tarihinin özü ve özeti olan İstanbul''dan açılmıştır.

*

Tarihin derinliklerinde büyük yolculuklara çıkmasını bilen, Sadettin Ökten “Türk tarihinde İstanbul''un Önemi ve Cumhuriyet Döneminde Osmanlı Rüyası Gören Yahya Kemal'e vurgundur. Yahya Kemal için, İstanbul ölümsüz bir sevgili ve hayat kaynağıdır.

*

Yahya Kemal, İstanbul'un alınışını, dünya tarihinin dönüm noktalarından biri olarak görmüştür. Türkler sur içine kapanmış İstanbul'u genişleterek, Eyüb'ü Medine, Üsküdar'ı Mekke toprağına çevirirmişlerdir.

*

“Kuruluş ve Fetih Destan”nı yazan Cahit Tayol''un benzetmesiyle Yahya Kemal, “Yakup Peygamberin oğlu Yusuf''u gömleğinin kokusundan tanıması gibi” İstanbul''u taşından ve toprağından tanır. O İstanbul''u karış karış dolaşmış, gezmediği ve görmediği hiçbir yer bırakmamıştır. Üsküdar ve Eyüb''ün O''nun medeniyet dünyasında ayrı bir yeri vardır.

*

Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal ile Bağlarbaşı''ndan Karacaahmet''e doğru inen yolda, O''nun “Medeniyetimiz Mesnevi ve cihad medeniyetiydi” dediğini aktarır. Türkler''in Doğu Roma''dan, sur içinde küçük ve yıkık bir kent olarak aldıkları İstanbul''u, alınışının üzerinden bir yüzyıl geçmeden, Avrupa''nın en büyük ve en görkemli kenti haline getirmelerinin sırrı, Yahya Kemal''in bir cümleyle özetlediği, medeniyet anlayışında gizlidir.

*

Bin yıllık tarihinde Anadolu insanı cihadı iman için bilmiştir. Onun için, gönüllerin kazanılması, ülkelerin kazanılmasından çok daha önemlidir. Gönülleri de, görünen silahları değil, görünmeyen silahları kuşananlar kazanırlar. Görünmeyen silahlar karşısında görünenler susar.

*

Anadolu insanının görünmeyen silahlarının başında Mesnevi gelir. Türkler Semerkant''tan Saraybosna''ya kadar gönül sultanlarının şiirlerini okuyarak gitmişlerdir.

*

Anadolu insanı, gücünü gönül sultanlarının şiirlerinden alır. O hayatın şiirini yakalamıştır.Anadolu insanı Yunus insanıdır.

*

Yunus insanı savaş için değil, barış için vardır.

*

Yunus insanı barışı iman için bilir.

*

İstanbul Kabe toprağıdır.

*

Kabe''de kan dökülmez.

15 Ocak 2017, 23:36

TERÖRÜ DEVLETLERİN DESTEKLEDİĞİ CİNAYETLER ÇAĞI

================================================ Batı dünyası İsrail''in peşinden giderek, devlet terörüyle bütün İslam dünyasını, büyük bir Filistin''e dönüştürdü. Artık Irak''tan Afganistan''a, Yemen''den Mali''ye, her Müslüman ülke, her gün onlarca insanın öldürüldüğü bir Filistin. İsrail''in saldırı odaklı, sözde savunma stratejileriyle, hem Yirminci, hem Yirmibirinci Yüzyıl, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, bir ''cinayetler yüzyılı'' oldu.

*

Geçen yüzyılda İsrail''in Lübnan''ı işgal ederek yakıp yıkması gibi, yeni yüzyılda Amerika Irak''ı işgal etti, yaktı yıktı. Her iki işgalde de, sayısız cinayet işlendi. Irak''ı Afganistan izledi, ardından Libya ve Mali geldi. Geçmişte, Avrupalıların, Endülüs ve Balkanlar''da işledikleri cinayetleri, İsrailliler ve Amerikalılar, bir bir Filistinleştirdikleri, Müslüman ülkelerde tekrarlıyorlar.

*

İsrail''in Filistin''de izlediği stratejiyi, Amerika dünyada izleyerek, devlet terörünü, dış politikasının temeline yerleştirdi. Nasıl Yahudiler Almanya''da gördükleri baskı ve şiddeti, sürekli gündemde tutarak, Filistin''de işledikleri cinayetleri gözden uzak tutmaya çalışıyorlarsa, Amerikalılar da, New York''a yapılan saldırıyı bahane ederek, bütün dünyada terör rüzgarları estiriyorlar.

*

Müslümanlar Avrupa''da kendilerine karşı işlenen cinayetleri, sürekli tekrar ederek, başkalarına baskı ve şiddet uygulamayı doğru bulmazlar. İslam kültüründe, çekilen sıkıntıları, karşı karşıya kalınılan güçlükleri, her yerde durmadan anlatmak, iyi karşılanmaz. İnananlar için şikayet etmek, kusuru başkalarında aramak sorumluluktan kaçmaktır. İslam kültürde, Cehennem dışarıda aranmaz, içeride aranır. Kimse kötülükleri başkalarında bilmez.

*

''Cinayetler yüzyılı''nın sonunu getirmek için, Müslüman ülkeler kendi sorunlarıyla ilgilendikleri kadar, komşu ülkelerin sorunlarıyla da ilgilenmelidirler. İslam dünyasında işlenen cinayetleri önlemede ve uluslararası gündeme taşımada, en büyük sorumluluk Türkiye''ye düşmektedir. Komşularının dertleriyle dertlenmeyen Türkiye''nin sorunlarını, hiçbir ülke kendi sorunları olarak görmez.

*

Cinayetlerin her yıl katlanarak arttığı yüzyılda, Müslüman ülkelerin sorunları, kendilerini gündüz gözüyle yenileyememekten kaynaklanıyor. Türkiye ile birlikte bütün İslam dünyasının kendisini yenileyebilmesi, kültürünün küllerini değil, kor ateşini geçmişten geleceğe taşıması gerekir. Aydınların ana görevi, hayata renk ve tad veren kültürlerin küllenmesini önlemektir.

*

Tarih içinde, terörü savunma politikası haline getiren devletlerin, uzun ömürlü oldukları görülmemiştir. İsrail döktüğü kanların oluşturduğu gölde boğulur.

*

Batı, ''öldürüyorum öyleyse varım'' diyerek, varlığını koruyamaz.

*

Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürür.

*

Hiçbir kazanım bir hayatın bedeli değildir.

16 Ocak 2017, 20:51

İSRAİL ORTADOĞU'DA GELECEĞİ OLMAYAN BİR ÜLKEDİR

================================================== Ülkelerin iç ve dış politikadaki ağırlıkları, hatırı sayılır bir nüfus ve üretim gücüne sahip olmalarından kaynaklanır. Bunun için, ülkelerin büyük şehirleri, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın ana dinamiğini oluştururlar. Şehirler ülkelerin ekonomik gücünün olduğu kadar entellektüel gücünün de, en somut göstergeleridir. Büyük şehirleri olmayan ülkelerin, etkili iç ve dış politik güçleri olmaz.

*

Ortadoğu''nun kalbine bir bıçak gibi, saplanan İsrail, dünyanın ne kadar güçlü ordusuna sahip olursa olsun, uluslararası ilişkilerde sözü olan bir ülke olamaz. Çünkü, Tevrat bir ırkın kutsal kitabı olduğu gibi, Yahudilik de Yakupoğulları''nın inancıdır. Müslümanlık ve Hristiyanlık evrenseldir, her soy ve her renkten insanın katılımına açıktır. Yahudilerde ise, anne önemlidir. Annesi Yahudi olmayan Yahudi olamaz.

*

Yahudilerin milliyetçileri Siyonistler, mavi Nil ile yeşil Fırat arasında güçlü İsrail devletinin rüyası görmektedirler. Ancak iki bin yılda, bütün dünyaya dağılmış Yahudilerin on beş milyonluk bir nufusa ulaşmaları, onların Kıyamete kadar büyük devlet olmalarının mümkün olamayacağını göstermektedir. Zaten İsrail Filistin topraklarındaki varlığını, Amerika'nın kayıtsız şartsız desteğiyle sürdürmektedir. Çünkü Amerika''da İsrail'den daha çok Yahudi yaşamaktadır.

*

Amerika'nın Irak'ı, İsrail''in Gazze''ye işgalinin arkasından açıkça ortaya çıktı ki, silah gücüyle, ülkelerin varlıklarını korumaları korumaları mümkün değildir. Ülkelerin gelecekteki en büyük güvenceleri, ordularından önce genç nufuslarıdır. İsrail gibi, Filistinlilerle iç içe yaşayan ve belirli bir nüfus büyüklüğüne ulaşmayan ülkelerin, silah gücüyle varlıklarını korumaları çok çok zordur. İsrail''in en büyük tehdit sınırları içinde yaşayan Filistinlilerdir.

*

İsrail iç ve dış politikasını Yahudi geleneği değil, Yirminci Yüzyıl''ın en büyük ve en bulaşıcı hastalığı olan ırkçılık belirliyor. Irkçılığın anası da Nazizm''dir. Filistin topraklarını kan ve gözyaşı göllerine çeviren, dünyanın en kanlı ırkçılık hareketlerinden biri olan Siyonizm''dir. Nazizm''i aratmayan Siyonizm, son iki yüzyılın en kanlı, en dehşet verici ırkçılık hareketidir. Yahudiler Almanlar''ın kendilerine uyguladıkları soykırımı Filistinliler''e uygulamışlardır.

*

İsrail izlediği ırkçı politikalar yüzünden büyük bir yalnızlığa itilerek, bütün ülkeler tarafından dışlanmaktadır. Bunun için, Batı ülkelerinden Yahudiler''in İsrail''e göçü büyük ölçüde durmuştur. Gelecek yıllarda, Yahudiler İsrail''de, nufustaki çoğunluklarını yitireceklerdir. Ayrıca dünyada Yahudi diasporasını aratmayacak, bir Filistin diasporası da oluşmuştur.

*

Müslümanlarla Yahudiler yüzyıllarca bir arada yaşamışlardır. Ancak hiçbir zaman İslam dünyasında bir Yahudi karşıtlığı olmamıştır.

*

Siyonizm, bütün dünyayı karşısına almıştır.

*

İsrail kendi bindiği dalı kesmektedir.

16 Ocak 2017, 22:27

YALNIZ NE EKMEKLE YAŞANIR NE DE KILIÇLA

======================================== İslam dünyası, Batı dünyasını ister sevsin, isterse sevmesin, yalnızca Batı''nın son ikiyüz yıllık demokratik birikimini görmezlikten gelmesin. Başta Türkiye, Pakistan ve İran olmak üzere, bütün İslam dünyası, yeni bir döneme uyanmak zorundadır. Yirminci yüzyıl savaş odaklı, dayatmacı yönetimlerin yüzyılıydı. Yirmi birinci yüzyıl barış odaklı, demokratik yönetimlerin yüzyılı olacaktır. Artık dünyanın hiçbir ülkesinde, ordulara dayanan, dayatmacı yönetimlere yer yoktur.

*

Yeni yüzyılda Yeni Türkiye Avrupa'daki pek çok ülkeden, daha güçlü bir ekonomiye sahip olduğu gibi, daha başarılı bir demokratik yönetime de sahiptir.Ancak Türkiye aynı zamanda hala seçimle gelmiş hükümetleri darbelerle yönetimden uzaklaştırma peşinde koşanların da ülkesidir.Teröristler her gün Türkiye'de bütün insanlığı öldürmeye devam etmektedirler.

*

Tarihin her döneminde kan dökenlerin, kanları dökülmüştür. Fiziğin değişmez etki tepki yasası uyarınca, ne kadar şiddete başvurulursa, o kadar şiddetle karşılaşılır. Bunun için, yüzyılların içinde oluşan İslam kültüründe, yönetilenlerin şiddete başvurmadan, yönetenleri eleştirme hakkı çok büyük önem taşır.Her toplumda iyilikeri özenirmek ve kötülükleri önlemek, yaşı ve işi ne olursa olsun, herkesin hem görevi, hem de sorumluluğudur.

*

Yirmi birinci yüzyılda, insanlar ister Müslüman, ister Hristiyan, isterse de Yahudi olsun, inançlarını, yönetimlerin darbelerle değil, seçimlerle değiştirildiği ülkelerde koruyabilirler. Bugünkü yapısıyla, iki yüz yıllık bir tarihe sahip olan demokratik gelenek bir inanç sistemi değil, bir yönetim sistemidir. Her kesim, bu yönetim sistemi içinde kendisine güvenli bir yer bulmakta güçlük çekmez. Her ülkede demokratik yapı, inanca en sağlam güvenceyi sağlar.

*

Dayatmacı ülkelerin, yönetilenlerden uzak devletlerine karşılık, demokratik yönetimlerin, yönetilenlere yakın devletleri vardır. Dayatmacı devletlerde yönetenlerin, demokratik devletlerde yönetilenlerin değerleri önemlidir. Bu yüzden, dayatmacı yönetimlerde yöneticilerin, demokratik yönetimlerde yönetenlerin inançları belirleyicidir.

*

Dayatmacı yönetimlerde bir ırka ve bir inanca, demokratik yönetimlerde ise, her ırka, her inanca yer vardır. Biri yönetenlerin doğrularını şiddetle, diğeri yönetilenlerin doğrularını oyla savunur. Birinde hayati kararlar alınırken, yönetilenlerin kafalarına vurulur, diğerinde görüşleri alınır.

*

Elektrik ampulü gibi, ileri bir teknoloji ürününden, gaz lambası gibi, geri bir teknoloji ürününe nasıl dönülmezse, hiçbir toplum da, demokratik yönetimden, dayatmacı yönetime geri dönmeyi istemez ve düşünmez.

*

Demokratik yönetimlerde güç, seçmenlerin kılıçlarından değil, oylarından kaynaklanır.

*

Demokrasilerde oy kılıçtan daha keskindir.

*

Oy kullanılan yerde, kılıç kullanılmaz.

17 Ocak 2017, 23:44

BARIŞ PARADİGMASININ YOL HARİTASI ORTADOĞU'DADIR

================================================= Doksanlı yılların başında uç veren dönüşümlerle, ekonomi ve politikadaki sağ ve sol paradigmalar, tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini büyük ölçüde yitirmişlerdir. Sağ ve sol paradigmaların dışında, birbirinden bağımsız devletleri, birbirine bağımlı devletlere dönüştüren yeni yapılanma, gelip geçici bir ekonomik ve siyasal akım değildir. Yaşanan, geri döndürülmesi mümkün olmayan, dünya dengelerini altüst edecek, yeni bir paradigmanın oluşum sürecidir. Yeni paradigmaya taraftar ya da karşı olmak, dönüşüm sürecini tersine çevirmeye hiçbir ülkenin gücü yetmez. Süreç 11 Eylülle ve Irak'ın işgaliyle aksasa da hızını hiç kesmeden devam etmektedir.

*

Sağ ve sol paradigmalar, birbirinden bağımsız devletleri, siyasal sınırlarını genişletmek için, silahlanmaya ve savaş ekonomisine büyük yatırım yapmaya zorlamıştır. Söz konusu paradigmalarla, devletler arasındaki sınır savaşları, büyük bir hız ve yoğunluk kazanmıştır. “İki Dünya Savaşı”nın öncesinde ve sonrasında yapılan savaşlarla, dünyada yakılmadık, yıkılmadık ülke kalmamıştır.Devletlerin doğal kaynaklarıyla birlikte insan kaynaklarının da yitirilmesiyle, savaşın hiçbir ülkeye yarar sağlamadığını, bütün dünya görmüştür. Savaşlar dünyaya yarardan daha çok zarar getirmiştir.

*

Sağ ve sol paradigmalar savaşa dayanan, savaşlardan beslenen, savaş paradigmalarıdır. Onlar savaşı, ekonomik gelişmenin ve siyasal başarının ana kaynağı olarak görmektedirler. Onlara göre, savaşlarda kazananların kazancı, kaybedenlerin kaybından, her zaman daha önemlidir ve daha büyüktür. Bu bağlamda, sağ ve sol paradigma arasında hiçbir fark yoktur. Sol “savaş kazandırır” derken, sağ “savaş kaybettirmez” der. Her ikisi de, barışa değil savaşa önem verir, barışı değil, savaşı kutsar.

*

Savaşların yol açtığı yıkımlara ve büyük göç dalgalarına şahit olan, Yirmi birinci yüzyılın yeni paradigması, “savaş odaklı” olmaktan “barış odaklı” olmaya geçmek zorundadır. Artık sağın ya da solun içinde olmak değil, onların önünde olmak, onların üstünde olmak önemlidir. Bütün ülkelerin ekonomik açıdan birbirine bağımlı hale geldiği bir dünyada, bir ülkedeki iç savaş, Ortadoğu'da olduğu gibi, bütün ülkeleri etkileyen, ülkelerarası yıkıcı bir savaşa dönüşür. Kendisiyle savaşan ülke, farkında olmadan dünyayla savaşır.

*

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, sol paradigma gibi, sağ paradigma da tarihe gömüldü. Eşitlikten yola çıkan sol paradigma dehşet verici bir baskı ve şiddet düzenine dönüşmüş ve yıkılmıştır. Özgürlükten yola çıkan sağ paradigma da, Batı dışındaki dünyada dayanılmaz bir yoksulluğa, benzeri görülmemiş bir soyguna yol açmıştır. Her iki paradigmanın da, başta Ortadoğu olmak üzere birbiriyle iletişim ve etkileşim içinde olan ülkelere, söyleyecek sözü, önerilecek çözümü kalmamıştır.

*

Sağ ve sol paradigmaların hem “homo economicus”u, hem de “homo sovyeticus”u, insanlığa barış getirmede, büyük bir başarasızlığa uğramıştır. Başarısızlıklarından hiç ders almayan, sağ ve sol paradigma dünyalarının mimarları, el ele vererek, bütün bir Ortadoğu'yu büyük bir yangın yerine çevirmişlerdir. Ortadoğu bir ateş topuna dönüşmüştür.

*

Petrol denizinin üzerinde yüzen Ortadoğu, Amerika'nın Irak'ı işgalinden sonra yoksulluk denizinde yüzmeye başlamıştır. Ortadoğu hazine sandığı üzerinde oturan dilenci konumuna düşmüştür.

*

Ortadoğu “yoksul olduğu için yoksul” değildir, işgal altında olduğu için yoksuldur. Yitirilen cennet Ortadoğu'da aranmalıdır.

*

Ortadoğulular yitirdiklerin cennetin sürgünleridir.

*

Yitirilen cennet barışla silahlanarak bulunulacaktır.

*

Ortadoğu'da barış sevgiyle inşa edilir.

*

Sevginin güneşi Ortadoğu'dan doğar.

*

Nuh'un Gemisi Ortadoğu'dadır.

*

Bilgeliğin vatanı Ortadoğu'dur.

18 Ocak 2017, 23:19

YENİ YÜZYILDA İSKENDERUN BİR SİNGAPUR OLMALIDIR

================================================ İkibinli yıllarda dünya Doğu''su, Batı''sı, Güney''i ve Kuzey''i ile global bir çarşıya dönüştü. Artık, Samsun, Stockholm ya da Sydney''de yaşamak arasında önemli bir fark yoktur. Global çarşı, dünyanın neresinde olursa olsun, bütün şehirleri birbirine benzemeye zorluyor.

*

Yeniden yapılanan dünya şehirlerinin kendilerine örnek aldığı kentlerin başında Paris ya da Londra değil, simgesi gökdelen ormanı Manhatten olan New York gelmektedir.

*

İster Japonya''ya, ister Çin''e, isterse de Avustralya''ya gidin, karşınıza merkezini gökdelenlerin oluşturduğu küçük New York''lar çıkar. Yeni yüzyılda dünyanın ağırlık merkezi, Atlantik Okyanusu''ndan Pasifik Okyanusu''na kaymaktadır.

*

Pasifik havzasının odak noktasında Japonya vardır. Onu Hong Kong, Tayvan, Singapur, Güney Kore, Malezya ve Endonezya izlemektedir. Avustralya ve Yeni Zelenda pasifik bölgesinin iki Avrupalı ülkesidir. Çin havzanın yükselen yeni gücüdür.

*

Türkiye''den Avustralya''ya giden yolda, Singapur global çarşıya açılan ana kapılarından biri olan küçük bir New York''tur.O Malezya ve Endonezya arasında, dört milyon nüfuslu bir ada cumhuriyetidir. İzlenen ekonomik ve kültürel stratejilerle Singapur, Türkiye''den daha çok ihracat yapan bir ülke olmayı başarmıştır.

*

Singapur''un ekonomik güçlü, ülkede yaşayan dört faklı etnik topluluğun pazar ekonomisinin kuralları içinde sürdürdükleri ihracat artırma yarışından kaynaklanmaktadır. Singapurlular farklılıkların korunmadığı ülkelerde, canlı bir yarışma ortamının oluşmayacağını bildikleri için, Çin, Malay ve Hint kültürlerinin korunmasına büyük özen göstermektedirler. Kültürel farklılıkların korunmadığı ülkelerde, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde sürdürülebilir bir artış sağlanamaz.

*

Singapur dağınık ve düzensiz bir küçük liman kentiyken, 1959 ve 1991 yılları arasında başbakanlık yapan Lee Kuan Yew''un, Doğu ve Batı''nın değerlerini, ustaca harmanlamasını bilen ekonomik ve kültürel politikalarıyla, dünyanın örnek alınan bir ülkesi haline geldi.

*

Özal da, Uzakdoğu ülkelerinin dışa dönük büyüme stratejilerinin benimseyerek, tarım ürünleri ihraç eden Türkiye''yi sanayi ürünleri ihraç eden Türkiye''ye dönüştürdü. Onun döneminde Anadolu insanı büyük düşünmeyi öğrendi.

*

Singapur, New York, Londra, Frankfurt, Amsterdam, İstanbul, Hong Kong, Tokyo ve Sydney gibi, global çarşıya açılma kapıları olan en büyük havaalanlarından birine sahiptir. Onun limanı da pasifik bölgesinin en büyükleri arasındadır.

*

Türkiye''de Çeşme, İskenderun, Trabzon, Zonguldak ve Tekirdağ''da Singapur gibi, global çarşıya açılma kapılarından biri haline getirilmelidir.

*

Son iki yüzyıl Atlantik yüzyılları oldu. Dünya deyince akla Avrupa ve Amerika geliyordu. Yirmibirinci yüzyıl Pasifik yüzyılı olacaktır.

*

Türkiye Pasifik''teki Anadolu''yu büyütmelidir.

*

Melbourne Pasifik Türklerinin başkentidir.

18 Ocak 2017, 23:24

İSRAİL'DE TERÖR DEVLET POLİTİKASIDIR

====================================== İsrailrailliler Filistinli çocukların taşlarına kurşunla karşılık vermeselerdi, "barış süreci" çocukların acımasızca öldürüldüğü kanlı bir "iç savaş"a dönüşmezdi. İsrail yönetimi Filistinliler''i horlamadan, temel hak ve özgürlüklerine saygılı davranmayı başarabilseydi, hiçbir genç askerlere taş atmayı aklından bile geçirmezdi.

*

Dünyada terör ve şiddeti devlet politikası haline getirmiş tek ülke İsrail''dir. İsrail ordusu önde gelen bir Filistinli''ye daha suikast düzenledi. İsrail''in güvenlik bahanesiyle işleyemeyeceği hiçbir cinayet yok. Onlar için, suikast başta olmak üzere, her şey yasal.

*

Yahudiler Hristiyanlar''ın kendilerine yaptıkları baskı ve şiddetin bütün acısını Müslümanlar''dan çıkarmaya çalışıyor.

*

İsrailli seçmenler oylarını Yahudi Nazilere vererek, barış sürecini sürekli dinamitlemektedirler. İsrail'in kırk yıldan beri işlediği akıl almaz cinayetlere yenilerini eklemesi için, Bir Nazi Başbakan gider,bir Nazi Başbakan gelir.

*

Macbeth gibi, Yahudi Nazilerin elindeki kan lekelerini denizlerin bütün suları toplansa yine de temizleyemez.Filistinliler''le "barış süreci" devam ederken, İslam dünyasının kutlu mescitlerinden Aksa''ya giderek, yeni "intifada"nın başlamasına yol açtılar.

*

Nazi Başbakanlar seçilir seçilmez Kudüs''ü İsrail''in "bölünmez başkenti" ilan ederek, yalnızca Filistinliler''in değil, bütün İslam dünyasının tepkisini toplarlar. İsrail Kudüs''ün dört yüzyıl Osmanlı yönetiminde kaldığını hiç hatırlamaz.

*

Doğu Kudüs''ü İsrail 1967 Savaşı''nda işgal etti. Hiçbir ülke, ne kadar güçlü orduya sahip olursa olsun, işgal ettiği topraklarda uzun süre kalamaz.

*

İsrail Lübnan''dan çekildiği gibi er ya da geç Doğu Kudüs''ten de çekilecektir. Dünya kamuoyu bu çekilmenin kanlı değil, kansız olmasını istiyor. Herkes biliyor ki, dünyada terör savaştan daha tehlikelidir. Çünkü savaşın kuralları vardır. Terör ise, bütün insanlığı karşısına alan kuralı ve etiği olmayan bir canavardır.

*

İsrail'in karşısında artık olayları televizyon ekranlarından saat saat izleyen bütün dünya kamuoyu var.

*

Televizyon ağlarının bütün dünyayı kuşattığı bir dönemde, hiçbir ülke dünya kamuoyuna savaş açamaz. İsrail'in Nazileri önünde ya da sonunda, barış masasına oturacaktır.

*

Batı kökenli Yahudiler İsrail''i bir bir terkediyor. Çünkü hiçbir baba çocuklarını kendi elleriyle mezara koymak istemez. Filistin''deki iç savaşta çocuklar babalarını değil, babalar çocuklarını mezara koyuyor.

*

Amerikan kamuoyu geçmişte olduğu gibi, kayıtsız şartsız İsrail''in yanında değil. Eğer her gün olduğu gibi, çocuklarla birlikte Filistin''in önde gelenleri bir bir İsrail tarafından öldürülecekse, hiç kimse bu cinayetlere duyarsız kalamaz.

*

Nazizmin cenaze töreni elli yıl önce yapıldı.

*

Siyonizmin cenaze töreni yarın yapılacak. Hiçbir ülkede Nazilere yer yoktur.

19 Ocak 2017, 11:03

OSMANLI İNSANI ACYIYI BAL EYLEYEN YUNUS İNSANIDIR

================================================= Tarihin hiçbir döneminde, hiçbir erdemli toplum, hiçbir erdemli şehir, hiçbir erdemli yönetim, güçle, alan el anlayışıyla oluşturulmamıştır. Çünkü dünyanın neresinde olursa olsun, güçle kurulan yönetimler, güçle yıkılmışlardır. Hiçbir erdemli yönetimin temelleri, şiddetle, kinle ve kanla atılamaz. Erdemli yönetimler, hayatı zorlaştırmaktan daha çok kolaylaştırırlar. Onlar nefret ettirmeden önce sevdirmenin ustasıdırlar.

*

Dünya tarihinin parlayan yıldızlarından olan Osmanlı yönetiminin gücü ve başarısı, ekonomik, siyasal ve kültürel, her alanda alan el değil, veren el olmasından kaynaklanır. Osmanlı insanı için, üretmek bir amaç değil, bir araçtır. O alan el olmaktan daha çok veren el olabilmenin peşindedir. Onun kültür ve ekonomi dünyasında, dünyanın hiçbir yerinde saygınlığı olmayan, el açmaya yer yoktur.

*

Osmanlı insanının düşünce ve eylem dünyasında, kültürel alanın veren elleri, ekonomik alanın veren ellerinden daha çok saygı görmüştür. Çünkü, kültürel üretimde başarılı olmayan toplumların, ekonomik üretimde başarılı olmaları mümkün değildir. Hiçbir toplum kültürel derinlik kazanmadan, ekonomik zenginlik kazanamaz. Bunun için, Osmanlı insanı, gittiği her coğrafyayı, veren el olmanın simgesi olan, hanlarla, dergahlarla ve çarşılarla donatmıştır.

*

Osmanlı insanı, bir coğrafyaya ekonomik güçle gidildiğine, ancak gidilen coğrafyada kültürel güçle kalındığına inandığı için, kültürel üretime ekonomik üretimden çok daha büyük önem vermiştir. Osmanlılar kültürel alanın öncülerinin yüzyıllarca konuşulacak eserler bıraktıklarını görmüşlerdir. Bu yüzden, bugünün üniversiteleri olan dergahlara ayrı bir önem vermişler ve camileri dergahlarla bütünleştirmişlerdir.

*

Osmanlı insanının yıldızının parladığı dönemlerde Konya, Bursa, Edirne ve İstanbul, Avrupa''nın en önemli kültür merkezlerinin başında geliyordu. İslam dünyasının bütün aydınları, Osmanlı şehirlerinde toplanmışlardı. Müzikten mimarlığa kadar sanatın her alanında eşsiz eserler verilmiştir. Osmanlıların Avrupa topraklarına ayak bastıkları yıllarda, İngiltere ile Fransa, Avrupa''da “Yüzyıl Savaşları” ile birbirlerine büyük zararlar veriyorlardı.

*

Osmanlıların Avrupa topraklarına ayak bastıktan sonra, oldukça kısa sayılabilecek bir zaman diliminde, Balkanlara yerleşmeleri, Osmanlı insanının, ırk, din ve renk ayrımı gözetmeden, veren el olmasından kaynaklanmaktadır. Osmanlı insanı, vermeyene verilmeyeceğini, acımayana acınmayacağını ve sevmeyenin sevilmeyeceğini biliyordu.

*

Osmanlı insanı, gittiği ülkelerde kimseyi küçümsemediği için, hiç kimse tarafından küçümsenmemiş ve on beşinci yüzyılda gücünün doruk noktasına ulaşmıştır.

*

Osmanlı insanı için, acı çektirmektense, acı çekmek daha iyidir. O acıyı bal eylemesinin yolunu bulmakta, hiçbir zaman güçlük çekmemiştir.

*

Anadolu insanı, Osmanlı insanı olduğunu unutmamalıdır.

*

Osmanlı insanı acıyı bal eyleyen Yunus insanıdır

20 Ocak 2017, 15:43

ÜÇ KİTABIN ÜÇ PEYGAMBERİN MANASI BİR ELİF'TEDİR

=============================================== Doğusu ve Batısıyla, dünyanın birbirini tamamlayan bir bütün olduğu gibi, hayat da fizik ve metafizik boyutlarıyla, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Yaşanabilir bir dünya, inanılabilir bir din, sürdürülebilir bir ekonomi için, Doğu’dan Batı’ya, Batı’dan Doğu’ya, bütüncül bir vizyonla bakmak gerekir. Doğu hayatın metafizik alanının, Batı ise, hayatın fizik alanının vatanıdır. Fizik alan görünen dünyayı, metafizik alan görünmeyen dünyayı ele alır.

*

Fizik dünya sınırlı bir alanda yoğunlaşırken, metafizik dünya sınırsız bir alanda yoğunlaşır. Bu bağlamda, metafizik alan, fizik alanı da kuşatan, çok geniş bir alana ışık tutar, iki dünyayı birlikte aydınlatır. Fizik alanda bilimin yöntemleri, metafizik alanda dinin yöntemleri geçerlidir. İki alan birbirini dışlamaz, birbiriyle çatışmaz, birbirinin iki ayrı yüzüdür. Ancak iki alan arasındaki işlev kaymaları, alaniçi ve alandışı yorum farklılıkları, hala büyük çatışmalara yol açmaya devam etmektedir.

*

Dinin ana ve değişmez kaynakları, kutsal kitaplar ve başta kitap verilen peygamberler olmak üzere, bütün peygamberlerdir. Dünyadaki varlıkları on bin yılı bulmayan insanlar, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, aynı anne ve babanın çocuklarıdır. Bütün insanların, dinsel ve bilimsel birikimi, kutsal kitapların taşıdıkları bilgilere yeni açılımlar, yeni boyutlar kazandırılmasıdır. Aslında bilgi Bir’dir. Bilgiyi dillerinde bilgeliğe dönüştüren bilgeler çoktur.

*

Metafizik alanın odak noktasında üç kitap ve üç peygamber vardır. Felsefenin vatanı Atina, hukukun vatanı Roma, dinin vatanı Kudüs’te, kim ne tartışmışsa, kendi ana diliyle, üç kitap ve üç peygamberin getirdiği bilgiyi tartışmıştır. İnsanlık tarihi boyunca, ne yapılmışsa, üç kitap ve üç peygamberi doğrulamak ya da yanlışlamak için yapılmıştır. Habil ve Kabil ile başlayan doğrulama ve yanlışlama çatışması, bugün de hızını yitirmeden sürüyor. Doğrulayanlara karşı yanlışlayanlar her zaman olacaktır.

*

Dünyanın her ülkesinde, insanlar bilmedikleri ve tanımadıkları insanlara daha katı, daha acımasız davranırlar. Bunun için, üç kitap ve üç peygamberi izleyenler, kendi kitaplarından başka kitap, kendi peygamberlerinden başka peygamber tanımak istemiyorlar. Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler, üç kitabın, üç peygamberin ortak vatanı Kudüs’te de, birbirlerini tanıma zahmetine katlanmadan, birlikte yaşıyorlar. Oysa kare dünyada her şehir bir Kudüs’tür. Paris’te olduğu gibi, bir dine yapılan saygısızlık, bütün dünyayı ateşe vermeye yeter.

*

Hristiyanların kusurları Peygamber İsa’ya, Yahudilerin kusurları Peygamber Musa’ya yüklenemeyeceği gibi, Müslümanların kusurları da Peygamber Muhammet’e yüklenemez. Bütün dünya bütün peygamberlere saygı göstermek zorundadır. Peygamberlerin ve kutsal kitapların ışığını kimse söndüremez.

*

İnsanlık tarihi boyunca ne yapılmışsa, üç kitap ve üç peygamberi doğrulamak ya da yanlışlamak için yapılmıştır.

*

Kutsal kitapların bilgilerini doğrulama ya da yanlışma çatışması Kıyamet’e kadar devam edecektir.

*

Avrupa için İslam hem bir algı hem bir olgudur.

*

Endülüs olmasaydı Avrupa olmazdı.

*

Eşsiz Elhamra en büyük tanıktır.

*

İspanya Avrupa’nın geleceğidir.

*

Kudüs’ün güneşi hiç batmaz.

*

Barışın başkenti Kudüs'tür.

20 Ocak 2017, 23:27

AMERİKA TRUMPÇILARA BIRAKILMAYACAK KADAR ÖNEMLİDİR

==================================================== Dünyanın "Yeni Roma İmparatorluğu" Amerika, bütün dünyadan gelen göçmenlerin kurduğu, bir göçmenler ülkesidir. Kızılderililerin dışındaki Amerikalılar, Colomb"tan sonra gelmişler. Amerika, İngilizlerin bir İngilteresi, Almanların bir Almanyası, İspanyolların bir İspanyası, İtalyanların bir İtalyası, Hollandalıların bir Hollandası, Yahudilerin bir İsraili olan, büyük bir ülkeler ülkesi, ırklar mozayiğidir.

*

Avrupalı göçmenler, Amerika"nın yerlilerine, Arapların İspanya"da, Türklerin Doğu Avrupa"da davrandıkları gibi davranmadılar. Avrupalılar Amerika"ya ellerinde güçlü silahlarla gittiler, Avrupa"nın Haçlı kültürünü Amerika"ya taşıdılar ve her sorunu silahla çözmeye çalıştılar. New York, Avrupalıların Amerika"daki Kudüsleri oldu. Onlar Kudüs"ü ele geçirmek için, her savaşı mübah gördüler.

*

Avrupa"nın ekonomik, siyasal ve kültürel tarihinde, savaşın vazgeçilmez bir yeri vardır. Avrupa"nın tarihi, savaşların tarihidir. Avrupa zenginliğinin ana kaynağı savaşlar oldu. Amerika Avrupa"nın savaş odaklı geleneğini sürdürüyor. Amerika, Vietnam, Irak ve Afganistan"a ordularıyla, cam ürünleri satan bir supermarkete, kırmızı gören bir boğa gibi girdi, herşeyi kırıp döktü. Amerika"nın yolaçtığı savaşların faturasını, bütün dünya ödüyor.

*

Amerika"da Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında kıran kırana geçen bir seçimde,Amerikanın ulusalcıları kazandı. Aslında, yalnızca Amerika"da değil, bütün Batı'da ulualcılar güç kazanıyor. Amerikan seçimleri Amerikalıları ilgilendirdiği kadar dünyadaki her ülkeyi de ilgilendirir. Amerika yüzen ordularıyla, bütün ülkeleri etkiler. Amerika yalnızca Amerikalılara bırakılırsa, dünya Irak"a dönüşür. Bu yüzden, Amerika Amerikalılara bırakılmamalıdır.

*

Bütün dünyada savaş rüzgarlarından daha çok barış rüzgarlarının estiği bir dönemde, Amerika"nın büyük ekonomisi ve güçlü ordusuyla değişime direnmesi mümkün değildir. Dünyanın hiçbir ülkesinde, zamanı gelmiş bir değişime direnilmez. Toplumun ana kesimlerine zarar vermemek için, değişim süreci ustaca yönetilir. Çünkü, barış içinde değişmesini bilmeyen ülkeler savaş içinde değişmek zorunda kalırlar.

*

Deri değiştirmeyen yılanların yaşayamadıkları gibi, değişmesini bilmeyen ülkeler de yaşayamazlar. Ülkelerin uzun ömürlü olabilmeleri için değişim rüzgarlarına karşı sınırlarına duvurlar örmek yerine, değişimden yararlanmak için, sınırlarındaki duvarları, iki tarafın kazandığı ticaretle kaldırmaları gerekir. Duvarların olmadığı bir dünyada, sınırlarına duvar ören ülkeler, duvarların altında kalırlar.

*

Düzleşen dünya, silahlı güçlerin değil, silahsız güçlerin dünyasıdır. Vietnam ve Irak"ta başarısızlığa uğrayan Amerikan ordusunun karşısında, Sovyetler Birliği"nin Kızıl Ordusu yoktu.

*

Amerika ekonomiye, ekonomi Çin"e Çin dünyaya bağlıdır.

*

Amerika "Terörle Savaş Birleşik Devletleri" olmayı kesinlikle bırakmalıdır.

*

Amerika Amerikalılara, Çin Çinlilere bırakılamaz.

*

Savaşla yaşayan ülke yoktur.

21 Ocak 2017, 18:35

TİLKİNİN BİN KİRPİNİN BİR BÜYÜK STRATEJİSİ VARDIR

================================================= İster ekonomik, ister siyasal, isterse kültürel olsun, hayatın her boyutunda, bütün kurum ve kuruluşlarda, iyi daha iyinin yolunu keser. Oysa her alanda, her kurumun, her kuruluşun, gelen yılının geçen yılından daha iyi olmasını sağlayacak stratejiler, izlemesinin önünde hiçbir engel yoktur. Kurum ve kuruluşların ulaştıkları başarı düzeylerinin kalıcı olabilmesi, iki yıllarının birbirinden farklı kılacak stratejiler geliştirmelerine bağlıdır.

*

“Kalıcı Olmak” ve “İyiden Mükemmel Şirkete” kitaplarının yazarı Jim Collins, Isiah Berlin''in, “Tilkinin bir sürü numarası vardır, ama kirpinin bir tek büyük numarası vardır” yargısından yola çıkarak, mükemmel şirketlerin tilki değil, kirpi stratejisi uygulamaları gerektiğini vurgular. İyi bir şikretin, mükemmel bir şirkete dönüşmesinde, kurnaz bir tilki olmaktan daha çok kararlı bir kirpi olmak önemlidir. İşletmelerin dünyasında sorunlar, yıldan yıla verimliliği artırarak çözülür.

*

Tilki hayvanlar arasında kurnazlağıyla ünlüdür, tavukların çevresinde sinsice dolaşarak, karmaşık saldırı stratejileri geliştirir ve avının üzerine atlayacağı en uygun zamanı bekler. Tilkiler kirpilerden daha hızlıdırlar. Daha güzel görünürler ve daha yeteneklidirler. Kirpiler her zaman bir tek savunma, tilkiler ise her zaman birçok saldırı stratejisi uygularlar. Herkes tilkilerin kirpilerden daha üstün ve daha güçlü olduklarını düşünür.

*

Kirpiler işlerine odaklanırlar, işlerinden başka iş düşünmezler, kendilerine yapılan saldırılara, başarıyla uyguladıkları savunma stratejisiyle karşı koyarlar. Onlar ne zaman düşmanca bir davranışla karşı karşıya kalırlarsa, hemen içlerine kapanarak, dikenlerinin oklara benzediği ve kimsenin kolay kolay zarar veremeyeceği bir topa dönüşürler. Kirpilerin savunma stratejisi, bütün meydan okumalara çok iyi bildikleri yalın bir yöntemle karşılık vermektir.

*

İnsanlar, kurumlar ve kuruluşlar tilkilere ve kirpilere benzerler. Tilkiler karmaşık dünyada bir çok şeyin peşindedirler. Bu yüzden tilkiler misyonsuz, vizyonsuz ve dağınıktırlar. Kirpiler karmaşık dünyayı, bir tek misyon, bir tek vizyon doğrultusunda, yalınlaştırarak algılarlar. Kirpiler yalın stratejileri, tilkilerin karmaşık stratejilerinden üstündür. Çünkü, tilkiler kurnazlık kirpiler içtenlik stratejisine odaklanırlar.

*

Başarılı kişiler, başarılı kurumlar, başarılı kuruluşlar kirpi, başarısız kişiler, başarısız kurumlar ve başarısız kuruluşlar tilki stratejisi izlerler. Mevlana''nın “yeni şeyler söylemek”i, Yunus''un “sevelim sevilelim”i, Adam Smith''in “görünmeyen el”i ve Weber''in “protestan ahlakı”, karmaşık dünyayı algılamayı ve değerlendirmeyi kolaylaştıran, yalın kirpi stratejileridir.

*

Büyük başarılar, derin düşüncelerin yalınlaştırılmasından kaynaklanırlar. Derinliğin olmadığı yerde yalınlık olmaz.

*

Yalınlığın olduğu yerde, dağınıklığa, karmaşıklığa ve tutarsızlığa yer yoktur.

*

Bilenler yalınlaştırırlar yalınlaştıranlar bilirler.

*

Kirpi yalınlığın tilki karmaşıklığın simgesidir.

21 Ocak 2017, 22:34

TRUMP PENTAGON'LA DÜNYADA HİÇBİR SORUNU ÇÖZEMEZ

=================================================== Doğu ile Batı dünyası arasındaki çatışmaların, doruk noktasına ulaştığı, Orta Çağ sonrası dünyanın, en büyük silahlı gücü Amerika’dır. Pentagon denizleri ve karalarıyla, dünyanın her yanına yetişebilecek bir ordunun yönetim merkezidir. Kendisini dünyanın başkenti olarak gören Washington’da, Pentagon Capital’den beş kat daha büyük bir fiziksel altyapıya sahiptir. Her biri birer yüzen hava ve kara orduları olan uçak gemileriyle, Pentagon dünyanın bütün ülkelerine ulaşacak güçtedir.

*

Pentagon Amerika’nın elinde, her yere yetişen büyük bir çekiçtir. Güç sarhoşu Amerika, dünyadaki her sorunu çekice ihtiyaç duyan bir çivi olarak görür. Bunun için, Amerika pek çok ülkede, demokratik yolla seçilmiş yönetimleri, silahlı güçlerle değiştirmenin, sayısız örneğini vermiştir. Yirminci yüzyılda, Nazi Almanya’sında Hitler’in başaramadığını, Amerika başarmıştır. Amerika kare dünyada hedeflerine ulaşmış bir “Nazi İmparatorluğu”dur. Ancak Amerika’nın düşmanları Yahudiler değil Müslümanlardır.

*

Capitol’un emrindeki Pentagon, sürekli barıştan daha çok sürekli savaş için inşa edilmiş, devasa bir uçak gemisine benzer. Amerika için barış, yanında yer almayanları öldürmeye muktedir olmaktır. Terörü devlet politikası haline getiren İsrail’in, dehşet verici boyutlara ulaşan, Müslüman düşmanlığı, Pentagon’un savaşta herşey mübahtır” diyen “topyekun yıkım” stratejisinden kaynaklanır. Amerika dünyanın, İsrail Orta Doğu’nun silah geliştirme ve deneme merkezidir.

*

Almanya’nın savaş yıllarında, “Avrupa’da Almanya herşeyin üstündedir” saplantısı, Yirmibirinci yüzyılda, “Dünyada Amerika, Orta Doğu’da İsrail her şeyin üstündedir” saplantısna dönüşmüştür. Almanya’nın gurur ve kibir dolu, “güç zehirlenmesi” on iki yıl sürdü. Amerika ve İsrail’in Pentagon’un gölgesindeki “silah körlüğü”nün kaç “on iki yıl” süreceğini, bütün dünya merak etmektedir. Onlar ise “önleyici savaş” stratejileriyle, yeni saldırılar planlamakla meşguller.

*

“Terörü önleyici” amaçlı savaş, aslında Amerika’nın, karşısında olan ülkelere, istediği zaman, istediği yerde saldırmak için, geliştirdiği bir savunma stratejisidir. Amerika istemediği yönetimleri, oy atarak değil, kurşun atarak değiştirir. Amerikan yönetiminin en çok sevdiği demokrasi, her önüne gelen seçmenin oy vermediği demokrasidir. Pentagon’un seçmenlerin oylarını sayacak kadar zamanı yoktur. Zaman kazanmak için, oy verecekleri öldürmek, en kestirme yöntemdir.

*

Amerika ve İsrail başta olmak üzere, dünyadaki bütün saldırgan devletlerinin önünü kesmenin yolu: Varlığa sevinmeden, yokluğa yerinmeden, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemektir.

*

Küresel ve yerel yönetim sorunlarının üstesinden gelmek için, kimsenin bilmediği mucizevi bir yöntem yok. Savaşsız bir dünya için, barış savaşı, yitirile yitirile kazanılır.

*

Anadolu’da denildiği gibi: “İnanan insan tekeden süt çıkarır” ve “sabırla koruk helva olur.”

*

Zamanı gelmiş bir barışın tekerine kimse çomak sokamaz.

*

Amerika İsrail’in yükünü daha fazla taşıyamaz.

*

Savaşın yükü barışın yükünden daha ağırdır.

*

Güzel savaş çirkin barış yoktur.

*

Barış aranır savaş bulunur.

*

İnsan aradığını bulur.

22 Ocak 2017, 14:28

DAVOS'UN GÜNEŞİ BATTI KUDÜS'ÜN GÜNEŞİ DOĞMADI

================================================ Tunus'tan dalga dalga bütün dünyaya yayılan Afrika''nın bahar rüzgarlarına karşı Yunanistan''dan Portekiz''e kadar Avrupa ülkelerinde kış rüzgarları esiyor. Avrupa Birliği''nin simgesi olan Euro''nun krizi, Avrupa''nın temellerini sarsıyor. İtalya ve İspanya ekonomileri küçülürken, Fransa ve İngiltere''nin ekonomilerinde durgunluk yaşanıyor. Avrupa''nın sürükleyici gücü, Alman Ekonomisi zorlanıyor.

*

İsviçre''nin Davos kentinde toplanan Dünya Ekonomik Forumu, Avrupa ekonomisini çöküntüden kurtarmanın yollarını arıyor. Seküler Batı kültürüyle yoğrulan Davos ekonomisi bütün dünyayı krize sürüklüyor. Dünyanın kasası İsviçre''de, dünyayı kumarhaneler ülkesi, büyük bir Monaco''ya dönüştüren Avrupa''nın, para sorunları tartışılıyor. Davos''un üzerine çöken karamsarlık bulutları, Çin ve Amerika''ya kadar uzanıyor.

*

Parayı alınıp satılan bir ticari ürün gibi gören Davos ekonomisi, parayı bir değişim aracı olarak gören Kudüs ekonomisine karşı yürüttüğü savaşı kaybetmiştir. Yirminci yüzyılda reel ürün ticaretinden daha çok sanal para ticaretiyle zengin olan Batılılar için deniz tükendi. Geçen yüzyılın finansman yöntemleriyle, gelen yüzyılın ekonomik sorunlarını çözmenin mümkün olmadığını herkes görmektedir.

*

Nasıl değer toplumunun sorunları, bilgi toplumunun yöntemleriyle çözülemezse, Kudüs ekonomisinin sorunları da, Davos ekonomisinin yöntemleriyle çözülemez. Milyonlarca insanın işsiz olduğu Avrupa''da, kitlesel üretim teknolojilerinden önce, kitlelerin üretime katıldığı üretim teknolojilerine ihtiyaç vardır. Artık her ülke bütün kurum ve kuruluşlarıyla, bankaların değirmenine su taşımayı bırakmalıdır.

*

Dünyanın bütün kurum ve kuruluşlarının yöneticileri, Coca Cola''nın yöneticileri Donald Keough ve Muhtar Kent gibi, ödemelerini ceplerinde taşıdıkları kredi kartlarıyla değil, yanlarında bulundurdukları nakit paralarıyla yapmalıdırlar. Dünyada herkes bu zahmete katlandığı zaman, nakit parayı elden ele dolaştırarak, ortadan kaldıran Davos ekonomisinin, herkesin gözünü boyayan ve herkesi yanıltan büyüsü bozulacaktır.

*

Tarih boyunca para değer koruma, değer taşıma ve değer ölçme aracı olmuştur. Parayı araç olmaktan çıkararak, amaç haline getiren toplumlar, paranın getirdiği yükler altında ezilmekten kurtulamazlar. Çünkü paranın bir zaman değeri vardır. Para zamanla değer kazanırken, ürünler zamanla değer yitirirler. Bu yüzden, bütün ekonomilerde, paranın değer ve işlevi yılın önemli tartışma konusu olmuştur.

*

Dünya''nın karşı karşıya olduğu ekonomik krizlerin üstesinden gelmesi için, sanal Davos ekonomisinden, reel Kudüs ekonomisine dönüşmenin, yol ve yöntemlerini bulması gerekir.

*

Paraya yeni işlevler yükleyenler, yeni bedeller öderler.

*

Para herşeydir diyenler para için herşeyi yaparlar.

*

Para seküler dünyanın altın buzağısıdır.

*

İnsan varsa, paranın değeri vardır.

23 Ocak 2017, 15:31

KÜRESELLEŞME ORTADOĞU İÇİN BULUNMAZ BİR FIRSATTIR

=================================================== Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ülkelerde, küreselleşmenin getirdiği fırsatlar ve tehditler tartışılıyor. Küreselleşmenin hız ve yoğunluk kazanmasıyla, ülkeler arasındaki sorunların çözümünde “savaş odaklı” yöntemlerin yerine “barış odaklı” yöntemler geçecektir. Küreselleşme bütün ülkeleri, siyasal sorunlarını savaş alanlarından daha çok barış masalarında çözmeye zorlamaktadır. Artık ülkeler arasındaki sorunların çözümü, savaş cephelerinde aranmayacaktır.

*

En geniş anlamıyla, dünyanın şeffaflaşması olarak tanımlanan küreselleşmenin miladı olarak, genellikle Sovyetler Birliği''nin dağılışı kabul edilir. Yıldan yıla daha da şeffaflaşan dünyada, hiç bir ülkenin çevresini demir perdeyle kapatması mümkün değildir. Dünyaya model olmak isteyen her ülke, şeffaf bir ortamda, güzellikleri özendirmek, çirkinlikleri önlemek zorundadır. Şeffaflaşan dünyada, ülkelerin bayrakları, güzelliklerin büyütüldüğü ortamlarda dalgalanır.Amerika'nın gücü küreslleşmeyi durdurmaya yetmez. Küreselleşmenin arkasında Batı yok bütün dünya vardır.

*

Ülkelerin birbirlerinin ekonomik, siyasal ve kültürel birikimlerinden yararlandıkları küreselleşme süreci, fırsatlar ve tehditlerle doludur. Güzellik peşinde koşan ülkeler, fırsatları büyütürken, çirkinlik peşinde koşan ülkeler de, tehditleri büyütürler. Güzellik peşinde koşanlar güzelliklerin, çirkinlik peşinde koşanlar da çirkinliklerin kaynağı olurlar. Küreselleşme sürecinde ülkeler, peşinde koştukları değerlerle özdeşleşirler.Amerika ve Rusya gibi işgal peşinde koşan ülkeler işgal edilirler.

*

Küreselleşmenin başlangıç yıllarında ülkeler stratejilerini “Küresel Düşün, Yerel Davran” olarak belirlemişlerdi. Güzelliklerin kaynağını, içeriden daha çok dışarıda arıyorlardı. Küreselleşme süreci hız ve yoğunluk kazandıkça, bu strateji yön değiştirdi. Artık ülkelerin küreselleşme sürecinde yeni stratejileri “Yerel Düşün Küresel Davran”a dönüştü. Ülkeler yerelleşmeden, küreselleşeceklerini anladılar.Yerelleşmeden küreselleşilmez,küreselleşmeden yerelleşilmez.Arılar kovanlarının dışına çıkmazlarsa bal yapamazlar.

*

Dünya şeffaflaştıkça, ülkeler hem yerelleşiyor, hem de küreselleşiyor. Küreselleşme süreci, kendi güzelliklerini büyütmesini bilen ülkelerle, hız ve yoğunluk kazanıyor. Küreselleşme, güzelliklerini büyüten ülkeler için, bir fırsat olurken, çirkinliklerini büyütmek isteyen ülkeler için de, tehdit olmaktadır. Çünkü, küreselleşme rüzgarı, ülkelerin güzelliklerine destek, çirkinliklerine de engeldir.

*

Küreselleşmeyle, demokrasinin güzelliklerini büyüten ülkeler güçlenirken, çirkinlikleri büyüten dayatmacı ülkeler de zayıflıyorlar. Demokratik ülkeler için, küreselleşme bir fırsat, dayatmacı ülkeler için, bir tehdittir.

*

Her ülke, güzelliklerine dayatmacı yönetimlerle değil, demokratik yönetimlerle yeni boyutlar kazandırır.

*

Ülkeler güzelse, küreselleşmeyle güzelliklerini bütün dünyaya taşırlar.

*

Güzellikler yerel değerlerle, küresel değerlere dönüşürler.

*

Küreselleşme Anadolu insanına yeni kapılar açıyor.

*

Yerel düşünemeyenler, küresel davranamazlar.

23 Ocak 2017, 23:14

AMERİKA ORTADOĞU'NUN ÇİVİSİNİ ÇIKARDI

========================================== Ortadoğu bin yıldan bu yana, onlarca farklı din, mezhep ve etnik kökenden insanlara kapılarını açmış, yerin altı kadar yerin üstü de, zengin olan bir coğrafyadır. Peygamberler ülkesi Ortadoğu, son yıllarda Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler arasındaki yıkıcı iktidar çatışmalarının ağırlık merkezi olmuştur. Mekke sözlü, Medine yüzlü Kudüs, Ortadoğu'nun, “Yunus izli Mevlana çizgili” birlikte yaşama kentidir. Kudüs'te çatışma olursa, Ortadoğu'da uzlaşma olmaz. Bağdat ağlarsa Şam gülmez.

*

Türklerin, Ortadoğu'dan çekilmesiyle, bozulan uyum ve düzeni, Bölge ve Avrupa ülkeleri yeniden kurmakta büyük bir başarısızlığa uğradı.Amerika'nın Irak'ı işgali, Ortadoğu'nun kalbine, iki yanı keskin bir kılıç gibi saplandı. Amerika dünyanın bütün denizlerini denetim altında tutan, uçak ve savaş gemileriyle, “Ortadoğu Cehennemine”ne çevirdi. Türklerin 1517'den 1917'ye kadar özenle korudukları “Ortadoğu Barışı” buharlaşmıştır. Emevilerin, Abbasilerin, Osmanlıların şehirleri yakılmış, yıkılmıştır.

*

Ortadoğu'da Amerikalılar, İsrailliler öldürmeye, Filistinliler, Iraklılar, Suriyeliler, Lübnanlılar, Yemenliler, ölmeye doymuyor. “Birkaç aya kalmaz, yönetimler değişir, çatışmalar biter” deniliyordu. Yıllar geçti, Ortadoğu'da ne savaşlar bitti, ne de ölümler. Petrol denizi üzerinde yüzen Ortadoğu ülkeleri, dünyadan petrol ithal eden ülkeler konumuna düştüler. Göçmen olmak zorunda kalan Filistinli Şair Mahmut Derviş'in, “Soruşturma” şiirinde vurguladığı gibi: Yine de Ortadoğu “Çılgın bir dünyanın sarsamadığı / Çağların ötesinde/ Zamanın ötesinde” kökleri olan, gizemli bir “Yeryüzü Cenneti”dir.

*

Ortadoğu'nun dayatmacı yönetimlerinin, gösteriş düşkünü, yetersiz ve yeteneksiz yöneticilerinin başlattıkları savaşlar, büyük göçlere yol açmıştır. Kanlı iç savaşların yaşandığı Ortadoğu ülkelerinden komşu ülkelere ve Avrupa ülkelerine yönelen, sonu gelmeyen göç dalgaları, bütün dünyanın gündeminde ilk sırayı almıştır. Avrupa ülkelerinin bencilliği yüzünden, Akdeniz'de dünyanın en büyük göçmen mezarlığı oluşmuştur. Gelecek kuşaklar, geriye dönüp baktıklarında, son iki yüzyılın en dehşet verici kan dökücüleri olarak, Amerikalı ve Avrupalısıyla Batı dünyasını göreceklerdir.

*

Araplar Avrupa topraklarına yeni ayak basmıyorlar. İspanya'ya 711 yılında geldiler, 1492 yılına kadar yüzyıllarca Avrupa topraklarında yaşadılar. Bekir Karlığa'nın bütün açıklığıyla ortaya koyduğu gibi, “İbn Rüşd”, Avrupa'nın her ülkesinde, “Avrupa'yı aydınlatan düşünür” olarak kabul edilir. Philip K.Hitti, İbn Haldun'u Avrupa'da Alplerin “Mont Blanc”ı, Asya'da Himalayaların “Everest”i olarak görür. Avrupa'da düşünce adına ne varsa, hepsi Endülüs'ten ödünç alınmıştır.

*

Ortadoğu'dan Avrupa'ya göçlerle, yeni bir ödeşme dönemi başlamıştır. Ortadoğu ve Avrupa arasında karşılıklı ziyaretler yapılmıştır. Geçmişte silahla gelenler, silahla geri gittiler. Müslüman ve Hristiyan mahallelerinin birbirine karıştığı dünyada Avrupa'nın, kapılarını Ortadoğulu göçmenlere kapaması büyük nankörlük olmuştur. Kaldı ki, her Avrupa ülkesinde zaten bir Ortadoğu vardır.

*

İnsanın nasıl bir gözü ağlarken, bir gözü gülmezse, sınırların altüst olduğu bir dünyada da, bir ülke ağlarken, bir ülke gülmez.

*

Türkiye'nin Ege sahillerinde bir çocuk boğuluyorsa, o çocuğun ölümünden bütün dünya sorumludur.

*

Göç yolunda göçmenlerin çektiği çileleri kimse çekmez.

*

Ortadoğu'nun Avrupalı Necaşi'lere ihtiyacı var.

*

Göçlerde gözyaşından elbiseler giyilir.

*

Göçler tarihin akışını değiştirir.

*

Yitirilen Cennet göçle bulunur.

*

Göçte dönüştürücü güç vardır.

24 Ocak 2017, 16:16

AMERİKA'YI DOĞU VE BATI'YI BİLENLER DÖNÜŞTÜRÜR

=============================================== Toplumların kültürel dokusunda iz bırakan dönüşümlerin öncülüğünü, sözün gücünü bilenlerin çevresinde odaklanan düşünce hareketleri yapar. Hayatı dönüştüren düşüncenin tohumları, onların elinde meyva veren ağaçlara dönüşür. Sözün ustalarının elinde tohumlar ağaç, ağaçlar orman olur. Bütün boyutlarıyla dar bir çevrede, tartışılıp benimsenmeyen bir düşünce, geniş bir çevre tarafından benimsenmez.

*

Avrupa'dan esen rüzgarlarla Doğu'nun Batı'ya öykünmesi, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda büyük bir yoksullaşmaya yol açmıştır. Doğu'nun kutsal değerlerinin, Batı'nın seküler değerlerini yargılayıp içselleştirmesi gerekirken, süreç tam tersine dönmüştür. Bütün dünyada kutsal alan, seküler alanın işgaline uğramıştır. Bilimin her alanında belirleyicilik, kutsal değerlerden, seküler değerlere geçerek, bilginin hiyerarşisi bütünüyle altüst olmuştur.

*

Karakoç'un “Masal” isimli şiirinde, geçerliliğini her zaman koruyan simgesel bir dille anlattığı gibi: Doğu'nun bilgi hikmete dayanan değişmeyen değerleri karşısında Batı'nın bilim ve teknolojiye dayanan değerleri, güneşin yanındaki ay gibi, aydınlatma ve değiştirme güçlerini yitireceklerdir. Metafizik alanda, fizik alanının model ve yöntemlerinin uygulanması mümkün değildir. Metafizik alanın değerleri, fizik alanın değerlerinden bağımsızdır. Fizik alanın değerleriyle metafizik alanın değerleri yargılanmaz.

*

Fizik değerler metafizik değerleri değil, metafizik değerler fizik değerleri geçersiz kılarlar. Doğu'nun kaynaklarına dayanan Batı'nın öncülüğünü yaptığı aydınlanma hareketiyle, bilimler, küçük bir azınlığın yönlendirmesiyle, kutsal değerlerden bütünüyle arındırılmıştır. Batı dünyasının, bütün insanlığa yaptığı en büyük kötülük, kutsal değerlere karşı seküler değerleri yeni bir din, yeni bir inanç olarak benimsemesi ve misyonerliğini yapmasıdır.

*

Sekülerleşme insanların kutsal alanla bağlarını kopararak, onları yalnız kalabalıklara dönüştürmüştür. Metafizik dünyanın kapılarını kapatarak insanların fizik dünyaya tutsak edilmesi, onların özgürlükleriyle birlikte doğurganlıklarını da yok etmiştir. Sekülerleşmenin misyonerliğini yapanlar, onun özgürlük düşmanı tutsakları olmuşlardır.

*

Bilim ve teknolojinin verilerini, bütüncü bir dünya görüşü içinde, yerli yerine oturtamayan seküler insanın elinde, herşey bir ateş topuna dönüşmektedir.

*

Seküler kültürün, kutsal kültürün yerini doldurması mümkün değildir.

*

Doğu ve Batı'yı bilenler, kutsal kültürü, seküler kültürün bir dipnotu olmaktan kurtaracaklardır.

*

Batı'dan bir Doğu çıkmaz, Doğu'dan bin Batı çıkar.

*

Batı Doğu'yu değil, Doğu Batı'yı yapısında taşır.

*

Amerika'yı Doğu ve Batı'yı bilenler değiştirecektir.

*

Doğu'suz Batı Batı'sız Doğu olmaz

*

Doğu Kudüs Batı Atina'dır.

*

Doğu ruhtur Batı bedendir .

*

Ruh silahla öldürülmez.

25 Ocak 2017, 10:35

DÜŞÜNÜR SEZAİ KARAKOÇ MEDENİYETİ İMAN İÇİN BİLİR

============================================== Cumhuriyet dönemi Anadolu insanının kültür, sanat ve düşünce dünyasını zenginleştirerek, yeni boyutlar kazandıran düşünülerin başında Sezai Karakoç gelir.Ben kendi payıma onun Yitik Cennet, İslamın Dirilişi, Diriliş Neslinin Amentüsü, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü gibi kitaplarını, nereye gidersem gideyim, sürekli elimin altında bulundururum.

*

Dil ya da ülke farklarından daha çok medeniyet farklarının öne çıktığı bir dünyada, Karakoç''un verdiği medeniyet savaşı, dünyaya açılan Anadolu insanının medeniyet değerlerini, yeniden hayata geçirmede hayati bir önem taşıyor.

*

Arnold Toynbee "A Study of History" isimli kitabında ele aldığı önde gelen 21 medeniyetten günümüzde yalnızca 6 tanesi varlığını koruyabiliyor. Giderek yaşayan medeniyetlerin sayısı daha da azalacaktır.Yavuza benzetlerek söylenirse,dünya bir medeniyete çok,iki medeniyete azdır.

*

Dünyanın bilenen en eski kültürü, Mezopotamya''da ortaya çıkan Babil medeniyetidir. Babil''den Mısır, Mısır''dan Yunan, Yunan''dan da Roma medeniyeti doğmuştur.Tek Tanrılı dinlere kapalı bu medeniyetlerin seküler mirası Roma medeniyetinde toplanmıştır.

*

Bu bağlamda, ilk insandan bu yana dünyada iki ana medeniyet savaşıyor. Bir yanda Peygamberler arasında ayrım yapmayan Medine, diğer yanda mitolojiye dayanan Roma vardır.İnananlar ve inanmayanlar bir medeniyettir.

*

Şehvet ve şiddet bağımlısı Roma, mutsuzluk ve umutsuzluk içinde savaş sarhoşluğunu, mirasçısı olduğu Yunan''dan daha ileri boyutlara ulaştırmıştır. Roma''da cinsellik ve cinayet herşeyi kuşatan ana değer olmuştur.

*

Toynbee, Russell ve Popper, Eflatun''u günümüzde seküler dayatmacı yönetimlerin doruk noktası olan Faşizm''le birlikte Komünizm''in de öncüsü olarak görürler. Bu iki dayatmacı yönetim sistemi günümüzdeki Roma''nın iki somut örneğidir.

*

Bütün mirasının Medine''de toplandığı Vahiy medeniyeti ise, Peygamberlere dayanır. Vahiy medeniyetinin kaynağında kutsal kitaplar vardır. "Hakikat inanan insanın yitirilmiş malı gibidir. Onu nerede bulursa alır." Bu yüzden, Medine medeniyeti tarih içinde Roma medeniyeti ve onun kaynaklarıyla sürekli hesaplaşma içinde olmuştur.

*

Karakoç''un vurguladığı gibi, "İslam Hz. İbrahim''in ve öbür Peygamberler''in yoluna dönüş ve insanlığın ilk insandan itibaren geliştirdiği Hakikat Medeniyetinin diriltiş demektir." İslam''ın kaynağı da Medine''dir.

*

Medine ve Roma medeniyetinin ilk insanla başlayan hesaplaşması, Kıyamet''e kadar devam edecektir. Globalleşen dünyada hiçbir ülkenin bu hesaplaşmadan kaçması mümkün değildir. Ancak bu hesaplaşma geçmişte olduğu gibi ordularla değil, aydınlarla yapılan bir savaş olacaktır.

*

Karakoç Samuel Huntington''dan çok daha önce "Yitik Cennet"te ayrıntılı olarak anlattığı gibi,kitaplarında Roma ve Medine medeniyetlerinin ulusal ve uluslararası düzeyde nasıl hesaplaştıklarını sürekli vurgamış ve gündemde tutmuştur.

*

Karakoç''un medeniyet tezini iyi kavramadan Medine''yi İstanbul''a taşımak mümkün değildir.

*

Doğu'dan Batı'a giden Türkler medeniyeti iman için bilmişlerdir.

25 Ocak 2017, 23:26

RASİM ÖZDENÖREN MEDENİYET İÇİN YAZANLARDANDIR

============================================== Anadolu insanının düşünce tarihinde, yenilenme ve yabancılaşma akımlarının öncüleri edebiyatçılar olmuştur. Edebiyat ile medeniyet arasında kendine özgü, bir iletişim ve etkileşim vardır. Medeniyet edebiyatı, edebiyat medeniyeti zenginleştirir. Türkiye'nin geleceğini kendi medeniyetlerinde arayan edebiyatçılar, Anadolu insanının, düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandırmışlardır.

*

Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri çevresinde toplanan edebiyatçılar, Batı medeniyetinin değerlerine karşı İslam medeniyetinin değerlerini savunmuşlardır. Söz konusu dergilerin öncüleri olan, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören ve onları izleyen sanatçılar, medeniyetsiz edebiyat, edebiyatsız medeniyet olmayacağına inanmışlar ve edebiyatı medeniyet için bilmişlerdir.

*

Edebiyat sevdalısı Mehmet Nezir Eryarsoy, edebiyatı medeniyet için bilenlerden, Rasim Özdenören'in, hayatını, sanatını ve eserlerini, “Gül Yetiştiren Adam” isimli çalışmasında ele alarak, Türkiye'nin, dönüştürücü edebiyatçılarının düşünce ve eylem dünyalarını, büyük ölçüde aydınlatıyor.

*

Rasim Özdenören, hayatını sanatıyla, sanatını hayatıyla bütünleştirmiştir. Denemeleriyle, hikayeleriyle, Anadolu insanına yol gösteren bir kutup yıldızı olmuştur. Türk dünyasının büyük edebiyatçısı Cengiz Aytmatov'un dediği gibi, her yazar “kendi toplumunu” anlatır, kalıcı olanlar, “ulusal olanın ötesine geçerek”, evrensel değerleri yakalayanlardır.

*

Özdenören de, edebiyatçının, kendi toplumunun, kendi çağının “türküsünü söylediğini”, bunu yaparken, çağındaki gelişmelerden sorumlu olduğu gerçeğini, unutmaması gerektiğini vurgular. O kutup yıldızları için, yolun hiçbir zaman kalabalıkların yolu olmadığının bilincindedir.

*

Çığır açan edebiyatcılar, yazmanın olduğu kadar okumanın da ustasıdırlar. Onlar bir sayfa yazmak için, kırk sayfa okumak gerektiğini çok iyi bilirler.Bazan bir cümle kırk cümle yazdırır.

*

Bütün usta yazarlar, bir kuyumcu titizliğiyle, bir kelime, bir cümle, bir sayfa ve bir kitap ararlar. Özdenören hem “oku”, hem de “yaz” emri var diyenlerdendir. Ben kendi payıma, pek çok kitabı, Pakdil ve Özdenören'in tavsiyeleriyle okudum.

*

Özdenören, her usta yazar gibi, yazdıklarıyla yetinmez. O her zaman, esas yazmak istediklerini yazamadığını düşünür. Bunun için, yazmaya hiç ara vermedi.

*

Her kalıcı yazar gibi Özdenören de ömrünü okumaya ve yazmaya adadı. Bildiklerini ve düşündüklerini, paylaşmak için, sürekli yazmaktadır.

*

Eryarsoy, Özdenören ile birlikte çevresini de anlatarak, onun denemeleri, hikayeleri ve düşünceleriyle, Türk edebiyatında, kendisine geniş ve sağlam bir yer açtığını kanıtlıyor.

*

Edebiyatla silahlanan bir medeniyet, hiçbir savaşta üstünlüğünü yitirmez.

*

Köklü medeniyeti olanın, edebiyatı zengin olur.

*

Edebiyatı zengin olanın, medeniyeti güçlü olur.

26 Ocak 2017, 08:55

ERGENEKON'DAN ÇIKAR GİBİ TERÖRDEN ÇIKMAK

Bu yazı daha önce 26.08.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

============================================ Ülkeler arasındaki uzaklık ve yakınlık farkının, önemini yitirdiği kare dünyada, ordularıyla Amerika'nın Irak'ı, Rusya'nın Suriye'yi işgale kalkışması, bütün Avrupa'yı Ortadoğulaştırdı. Kudüs'ün kalbine bir hançer gibi saplanan İsrail, bütün Ortadoğu'yu Filistinleştirmişti. Şam ve Bağdat'ın ortasına bomba yüklü bir uçak gibi düşen Rusya ve Amerika da bütün dünyayı Filistinleştirdi. Dünya Filistin'e,kurumsal devlet terörüyle bireysel direniş terörünün, birbirini büyüttüğü, terör ülkesi anlamı yükledi, Filistin terörle özdeşleştirildi.

*

Terör Filistin'den Ortadoğu'ya, Ortadoğu'dan Avrupa'ya, Avrupa'dan bütün dünyaya, Camus'nün ve Veba romanında anlattığı, salgın hastalık gibi yayıldı. Amerika, Rusya ve İsrail'in Ortadoğu'da, işgal ettikleri ülkelerde, orantısız güce başvurmaları, direniş hareketlerine, terörden başka çıkış yolu bırakmadı. Ortadoğu'yu işgal etmeye kalkışanlar, terörle dört bir tarafından kuşatıldılar. Dünya Türklerin Ergenekon'dan çıkışlarında buldukları yol gibi, terör kuşatmasından bir çıkış yolu bulmak zorundadır. Terör dünyayı tehdit eden vebadır.

*

Terör kuşatması altındaki dünya, ateş çemberi içindeki akrep gibi, ya bir çıkış yolu bulacak, ya da kendi kendini yok edecektir. Dünyada derin bilgi ve köklü bilgelik adına ne varsa, hepsi terörün oluşturduğu ateş çemberinin dışındadır. Dünyayı terör kuşatmasından, terörün ateş çemberinden insanlığın büyük bilgeleri kurtaracaktır. Dağların zirveleri nasıl bir birlerini görür ve bilirlerse, dünyanın gelmiş geçmiş büyük bilgeleri de birbirlerini sever ve sayar.

*

Görünmeyen dünyanın bilgeleri ne kadar büyükse, görünen dünyanın bilgeleri de o kadar büyüktür. Her iki dünyanın büyükleri ise, hepsinden büyüktür. “İkiliği bir yana bıraktım gördüm ki, her iki dünya da birdir” diyen Mevlana, iki dünya bilgelerinin başında gelir. Mevlana insanlık tarihinin bilgelik zirvesidir. İnsanlığın bilgelik birikimi içinde Mesnevi'de ele alınmamış, ayrıntısına inilmeden tartışılmamış hiçbir olgu yoktur. Dünya terörden çıkış yolunu, Mesnevi okuyarak bulacaktır. Mesnevi iki dünya barışının yol haritasıdır.

*

Güvenlik Konseyi'nin beş üyesi arasındaki soğuk savaşın, Ortadoğu'da sıcak savaşa dönüşmesi, direniş hareketlerine intihar saldırıları gibi, hiçbir dinde yeri olmayan, ölüm saçan, dehşet verici yeni yöntemler kazandırdı. Avrupa'nın yabancısı olmadığı, Ortadoğu'da süreklilik kazanan intihar saldırıları, Doğusu ve Batısıyla, bütün bir dünyayı, bir anlam ve bir değer krizine sürükledi. Bütün dünyanın, Mevlana gibi, düşmanları dostlara, arkadaşları kardeşlere dönüştürecek, büyük bilgelere ihtiyacı var.

*

Birbirini izleyen ekonomik, siyasal ve kültürel krizler ve intihar saldırılarıyla, sarsılan dünya; doğmuş ve doğacak, bütün Ademoğullarına kardeşlik bilinci kazandıracak, bir saygı, bir sevgi, bir barış devrimi bekliyor. Beklenilen devrim, “yeni sözler söyleme” devrimidir. Aydınlanma döneminden bu yana, bütün dünyada sürekli tekrarlanan sözler, tedavülden kaldırılan paralar gibi, bütünüyle geçerliliğini yitirmiştir. Bilinmeyen kare dünya, bilinen küre dünya değildir.

*

Mesnevi tarih içinde bulanmadan donmadan, yitirilen sonsuzluk denizine akan, bilgi ve bilgelik ırmağıdır.

*

Dünyanın her kentinde “Açık Mesnevi” üniversiteleri kurulmalıdır.

*

Dünyada adına akademi kurulan tek kitap Mesnevi'dir.

*

Mevlana “gebe bırakan söz”ün en büyük ustasıdır.

*

Terörün ateş çemberini Mesnevi parçalar.

*

Mesnevi keramet değil feragat kitabıdır.

26 Ocak 2017, 09:12

İSLAM TEK DÜNYA DEĞİL İKİ DÜNYA MEDENİYETİDİR

============================================= Dünya tarihi geçmişten geleceğe, insanlığın ortak bilgi ve bilgelik birikimiyle, sürekli yenilenen devletler ve medeniyetler tarihidir. Bütün bilgi ve bilgeliklerin, ana kaynağı olan tarih, medeniyetle devletin, devletle medeniyetin bağlarını araştırır. İbn Haldun'un Mukaddime'de ayrıntılı olarak ele aldığı gibi: “Tarih doğrusal değil, dairesel bir gelişme gösterir.” Tarihsel süreçte devletler yöneticilerden, medeniyetler devletlerden daha daha uzun ömürlü ve daha etkilidir.

*

Arnold Toynbee, insanlık tarihine, devletlerin dar vizyonundan değil, medeniyetlerin geniş vizyonundan bakmanın daha sağlıklı olacağını düşünür. Devletler medeniyetlerin bereketli topraklarında, sınırlı bir tarih aralığında, doğarlar, gelişirler ve ölürler. Samuel Huntington'dan çok daha önce Sezai Karakoç, “dünya tarihinde devletlerden daha çok medeniyetlerin savaştığını”, insanlığın gündemine taşıdı. Bir yanda tek, bir yanda iki dünya medeniyetleri vardır. Birbirleri arasındaki çatışma ve uzlaşmalar Kıyamet'e kadar devam edecektir.

*

Tek dünya medeniyetlerinin mimarları Nemrut'lar, Firavun'lar ve Neron'lardır, başkentleri Atina'dır. İki dünya medeniyetlerinin mimarları, İbrahim'ler, Musa'lar, İsa'lar ve Muhammet'lerdir, başketleri Mekke'dir. Tek dünya medeniyetlerinin merkezinde Akropol vardır, yüzleri Atina'ya dönüktür. İki dünya medeniyetlerinin merkezinde Kabe vardır, yüzleri Mekke'ye dönüktür. Tek dünya medeniyetleri yalnızca fizik dünyaya odaklanırken, iki dünya medeniyetleri hem fizik hem metafizik dünyaya odaklanırlar.

*

Tek dünya medeniyetlerinin somut değerleri, hem peygamber hem sultan olan Süleyman Peygamberin “Yıldızı”nın birinci üçgeniyle, iki dünya medeniyetlerinin soyut değerleri de ikinci üçgeniyle temsil edilir. “Süleyman Mührü”nde iki üçgenin örtüştüğü ortak alanda, iki dünyayı altın oranda harmanlayan kutsal kitaplar vardır. Dünya tarihinde Ademoğullarının, bilinen ve bilinmeyen iki dünyaya ilişkin bütün bilgileri, kutsal kitaplara düşülmüş uzun bir dipnottur. Kur'an kutsal kitapların en sonda geleni, ancak en başta olanıdır. Bütün kutsal kitapların özü ve özetidir. İki dünya medeniyetleri, insanlığın bilinen bütün normatif ve pozitif değerlerinin toplamıdır. İki dünya medeniyetlerinin tek dünya medeniyetlerinin birikimlerinden yararlanmaları, onların kaynaklarıyla olan bağlarını koparmadığı gibi, özgünlüklerine de gölge düşürmez. Onlar bir devletin ya da bir milletin birikiminden değil, bütün insanlığın birikiminden beslenirler. Tarihi süreç içinde Mısır medeniyeti Babil medeniyetinden, Yunan medeniyeti Mısır medeniyetinden, İslam medeniyeti Yunan medeniyetinden, Batı medeniyeti İslam medeniyetinden yararlanmıştır.

*

Hayatla ölüm ölümle hayat, nasıl iç içeyse, simgesi “Süleyman Yıldızı” olan iki dünya medeniyetlerinde de, dünya ve ötedünya öyle iç içedir. İki dünya birbirinde ayrılmaz bir bütünün iki ayrı yüzüdür.

*

Bütün insanlığın özlediği ve hasretini çektiği, bilgin ve bilgelerin hayalini kurduğu “Dünya Cenneti” değil, Kutsal kitapların haber verdiği “Yitik Cennet”tir.

*

İki dünya medeniyetlerinin simgesi Süleyman Peygamberin mührüdür. Mühür iç içe geçmiş, birbirini tamamlayan iki üçgenden oluşan, “Süleyman Yıldızı”dır. Yıldız kutsal kitapların insanlığa bir armağanıdır.

*

İslam medeniyeti ya dünya ya ötedünya diyen tek dünya medeniyeti değil, hem dünya hem ötedünya diyen iki dünya medeniyetidir.

*

İslam medeniyeti, bütün medeniyetleri kucaklayan Ademoğulları medeniyetidir.

*

Yitik Cennet'in yol haritasını arayan Kur'an'da bulur.

*

Kur'an kutsal kitapların doğrulayıcısıdır.

27 Ocak 2017, 00:49

YA YA PARADİGMASINA KARŞI HEM HEM PARADİGMASINI BENİMSEMEK

=========================================================== Hem Doğu, hem de Batı dünyasında ekonomik, siyasal ve kültürel alanda büyük bir dönüşüm yaşanıyor. Amerika,Rusya,İngiltere ve Müslüman ülkeler, geleneksel bakışla dönüşümü yönetmekten daha çok direndikleri için, büyük bir karmaşa yaşamaktadırlar. Başta Amerika olmak üzere, bütün ülkelerin karmaşadan kurtulmak için, dönüşüm sürecini, geleneksel yaklaşımlardan önce paradoksal yaklaşımlarla yönetmeyi öğrenmeleri gerekir.

*

Dönüşüm süreci, bir medeniyet değiştirme, tarihi mirası yok sayan bir yıkım değil, değişmeyen değerlerle, sürekli açıklık içinde yeniden yapılanmadır. Değişmeyen değerlerin ana kaynağı kutsal kültürdür. Kemal Karpat''ın “Elitler ve Din” kitabında vurguladığı gibi, “Dinler bütün medeniyetlerin ana kaynaklarıdır”. Kutsal kitaplara dayanan bir dine sahip olmayan medeniyetlerin ,uzun süre ayakta kalmaları mümkün değildir. Medeniyetler,tarihin her döneminde değişen değerleriyle değil,değişmeyen değerleriyle kalıcı olmuşlardır.

*

Her medeniyetin ömrü ve canlılığı, birbirini dönüştüren değişmeyen değerler ile değişen değerleri, bir arada tutan bütünlük dairesinin sağlamlığından kaynaklanır. Bütünlük dairesi içinde, her değişmeyen değer, değişen bir değerden bir iz, her değişen değer de, değişmeyen değerden bir iz taşır. Değişen ve değişmeyen değerlerin oluşturduğu bütünlük dairesi, medeniyetlerin hayat kaynağıdır.

*

Medeniyetleri uzun ömürlü kılan hayat dairesinde, geleneksel paradigma ilkelerinden daha çok paradoksal paradigma ilkeleri geçerlidir. Ülkeler dayandıkları medeniyet değerleriyle, bağlarını sürekli yenileyerek, dönüşüm sürecine süreklilik kazandırmazlarsa, medeniyetler savaşında, üstünlüklerini yitirirler. Medeniyetlerin savaşı ekonomik, siyasal ve kültürel alanda bütün hızıyla devam etmektedir.Başka medeniyetlerle yarışmayan medeniyetler, varoluş kaynaklarını kuruturlar.

*

Medeniyetler savaşını cephelerden pazarlara çekebilmek için, Doğu ve Batı arasındaki ilişkiler, paradoksal bir yaklaşımla ele alınarak, yeniden değerlendirilmelidir.

*

Yeni yüzyılın güçlü ülkeleri, savaşlarla dolu dünyadaki paradoksları, bütün ayrıntılarıyla görenler ve çatışmaları, işbirliğine dönüştürmeyi bilenler olacaktır.

*

Güçlü ülke, her çatışmanın bir uzlaşma fırsatı olduğunu gören ülkedir. Güçlü için, uzlaşmaya dönüşmeyecek bir çatışma yoktur.

*

Dünyadaki bütün sıcak ve soğuk, savaşların üstesinden, geleneksel " ya ya " paradigmasıyla değil, "hem hem"paradigmasıyla gelinir.

*

Dünya ya siyahların ya da beyazları dünyası değil, hem siyahların hem beyazların dünyasıdır.

*

Siyah ve beyaz arasında yüzlerce renk vardır. Kendini görmeyen göz her rengi görür. Tek renk isteyen rengini yitirir.

*

Dünyada tek renk yoktur.

*

Gökkuşağı yedi renktir.

27 Ocak 2017, 12:29

KÜLTÜR PUSULA EKONOMİ GEMİDİR

=================================== Hayatın uyum ve denge içinde düzenlenmesinde, kaptanın gemiye, geminin kaptana ihtiyaç duyması gibi, kültür ekonomiye, ekonomi kültüre ihtiyaç duyar. Nasıl kaptansız gemi, gemisiz kaptan olmazsa, kültürden soyutlanmış ekonomi, ekomiden soyutlanmış kültür olmaz. Kültür ekonomiyle ekonomi kültürle karşılıklı iletişim ve etkileşim içindedir. Derinliğini yitiren kültürlerin, dengeli ekonomilerinin olması mümkün değildir.

*

Yirmibirinci yüzyılda, Doğusu ve Batısıyla bütün dünya, ekonominin dışında, ekonomiden uzak bir kültür değil, ekonominin üstünde, ekonomiye yakın bir kültür istiyor. Çünkü, dünyanın kültürü ne kadar sağlıklı, ne kadar insanı kuşatıcı olursa ekonomisi o kadar sağlıklı, o kadar hayatı kucaklayıcı olur. Kültür ekonomiyi, ekonomi kültürü yansıtan aynadır. Hayatın sürdürülebilir kılınmasında, kültür amaçların ekonomi araçların yol haritasına kaynak sağlar.

*

Kültürün kaptanlığındaki ekonomi gemisinin değeri, amaçların erdemi kadar araçların erdemine de bağlıdır. Dünyanın bir barış dünyası olabilmesi için, amacın araca, aracın amaca ya da kaptanın gemiye, geminin kaptana kurban edilmesinin, önüne geçilmesi gerekir. Zamanla araçlar değişir, amaçlar değişmez. Hem kültür, hem ekonomi, geminin rotasını çizen kaptan gibi: Hem duran, hem giden, hem değişen, hem değişmeyen olmak zorundadır.

*

Kültürde güç, düşünce ile eylemi, ekonomide güç üretim ile tüketimi altın oranda harmanlamakla kazanılır. Nasıl kültürde düşüncesiz eylem olmazsa, ekonomide de üretimsiz tüketim olmaz. Toplumları değiştirenler, hem kültürel, hem ekonomik alanda, etkinliği artırmasını bilenlerdir. Üretkenliği artırmada yarışmanın olmadığı bir dünyada, ekonomik ve kültürel hayatın hiçbir boyutunda derinleşme ve zenginleşme olmaz. Bu bağlamda, kültür ekonomiyi, ekonomi kültürü diri tutar.

*

Kültürün görünmeyen yüzünün, ekonomide görünen yüze dönüşmesi için, herkesin verimliliğin peşinden aslanlar gibi koşmasını öğrenmesi gerekir. Öğrenmesini öğrenmeyenler, ekonomik ve kültürel hayata yeni boyutlar kazandıramazlar. Hem öğrenen, hem öğreten insanların, bir araya geldikleri kurum ve kuruluşlar, dünyayı değiştiren, hem gemilere, hem kaptanlara pusula olurlar.

*

Ontolojik değişmeyen bir ilkeyle, metedolojik değişen bir ilke arasındaki sınırları güvence altına almadan, ekonomik ve kültürel alanda yeni atılımlar yapılamaz.

*

Ekonomi kültürün önüne geçerse, insan ekonomim öznesi olma konumundan, nesnesi olma konumuna düşer.

*

Ekonomi herşeydir diyenler, ekonomi için herşeyi yaparlar.

*

Kültür derinleşmeden ekonomi zenginleşmez.

*

Tek boyutlu ekonomi her insana uymaz.

*

Hayat binbir boyutludur.

*

Ekonomi insanın gölgesidir.

*

İnsan hayatın öznesidir.

*

Öznesiz nesne olmaz.

28 Ocak 2017, 01:12

BİLGİ YIĞINLARI ARASINDA YİTİRİLEN BİLGELİK

========================================== Eskişehir,Konya, Denizli ve Bursa''da tarım, sanayi ve bilgi toplumlarının işletmeleri, dünyanın bütün büyük şehirlerinde olduğu gibi, bir arada bulunmaktadır. İşletmeler, ister tarım, ister sanayi, ister bilgi toplumlarının ürünlerini üretsinler, stratejik hedefleri, insanların karınlarından daha çok gözlerini doyurmaya çalışmaktır. Yirmibirinci yüzyılın işletmeleri, iş yerlerinde, ürün hizmet ve bilgi üretirler, satış yerlerinde ise, statü, imaj ve rüya pazarlarlar.

*

Fabrikalar ürünlerin, makinalar hizmetlerin ve bilgisayarlar bilgilerin üretimini standartlaştırarak, bütün şehirleriyle ülkeleri, her alanda büyük bir üretim gücüne ulaştırdılar. Her gün dünya pazarlarına yeni ürünler, yeni hizmetler ve yeni bilgiler sunuluyor. Son kırk yılda, büyük dinlerin ortaya çıktığı, dört bin yıllık üretime eşdeğerde, ürün, hizmet ve bilgi üretilmiştir. Eski nesiller için, lüks olan ürünler, yeni kuşaklar için, sıradan ürünlere dönüşmüşlerdir.

*

Savaş ve siyaset çağında, silahsız savaşın, siyasetsiz siyasetin ve yalın yaşamanın simgeleri,"mal da yalan mülk de yalan,istersen git biraz da sen oyalan" diyen Anadolu er ve erenleridir.Onların Sultanı yokluğa yerinmeyen,varlığa sevinmeyen Yunus'tur.

*

Karşılıklı iletişim ve etkileşimle, üretim güçlerini yıldan yıla büyüten işletmelerin, tüketim çağrıları, insanların kültürel zenginliklerini yok ederek, bilgelik kaynaklarını kurutmaktadır. İşletmelerin yöneticileri, ölümden sonra kalkışta, kendilerine satışları ne kadar artırdıkları sorulacakmış gibi, tüketimi artırmak için, her yolu mübah görmektedir.

*

Bütün kurum ve kuruluşlar bilgi üretimine, bilgelik kazanmak için değil, satışları artırmak için yatırım yapmaktadırlar. Onların misyonu, bilgelikten daha çok açgözlülüğü büyütmektir. Basın için, “kötü haber iyi haberdir” diyen, medya işletmeleri bilgeliği, bütünüyle medyadan kovmuşlardır.

*

Bilgi toplumlarında, insanların değerleri, bilgelikleriyle değil, bildikleri ürünlerle ölçülmektedir. Bilgisayarı, internet ortamında ulaşılabilecek sayfası, adresi, cep telefonu, son model arabası ve toplumdan soyutlanmış bir site içinde evi olmayan bir insanın, tüketim toplumunda ekonomik ağırlığı ve önemsenecek değeri yoktur.

*

İnsanların tükettiklerinden daha çok, bilgelik kaynağı olan üretimleriyle değerlendirilmeleri, bilgi toplumundan önce değer toplumu olmayı gerektirmektedir. Bilgi toplumunun odak noktasında bilgi, değer toplumunun odak noktasında da, bilgelik vardır.

*

Bilgi toplumunun bilgi yığınları arasında, değer toplumunun bilgeliliği, bütün boyutlarıyla yok olup gitmiştir.

*

Savaşsız savaş, siyasetsiz siyaset ve tüketimsiz üretim için, bilgiden önce bilgeliğe ihtiyaç vardır.

*

En büyük bilgelik kaynağı, yalınlığın kazandırdığı büyüklüktür.

*

Yalın yaşamasını bilenlerin, özgürlüğünü, hiçbir güç sınırlayamaz.

*

Bilgelik özgürlük özgürlük yalınlık ister.

*

Yalınlığın olmadığı yerde bilgelik olmaz

28 Ocak 2017, 01:24

SOMON BALIĞI GİBİ AKINTIYA KARŞI YÜZMESİNİ BİLMEK

=============================================== Dünyanın her ülkesinde olduğu gibi, Türkiye''de de kötümser düşünmek, aydın olmanın en kolay yoludur. Dünyadaki gelişmeleri karamsar gözle bakanlar, her zaman, her yerde büyük ilgi toplarlar. İyimser düşünenler on kişinin ilgisini zor çekerken, kötümser düşünenlerin peşinden bin kişi birden koşar. Bunun için, düşünce ve eylem dünyasında, kötümser olmak, iyi aydın olmaktır.

*

Türkiye''yi, toplumun bütün kesimlerince yaşanır kılmak için, dünyadaki gelişmeleri iyimser bir gözle değerlendirmesini herkes öğrenmelidir. Avrupa''da bir “Bilgeler Üniversitesi” kurmaya çalışan, Stefano D''Anna''nın vurguladığı gibi: “Gezegenin artık geniş bölgelerine yayılmış sefaletten, her türlü cürüm ve savaşa kadar, dünyanın bütün problemlerinin ilk sebebi ve kökeni, insanlığın negatif düşünme ve hissetme alışkanlığıdır”.

*

Dünyanın her yanında estirilen, kötümserlik fırtınalarını, iyimserlik rüzgarlarına dönüştürebilmek için, somon balıkları gibi, akıntıya karşı yüzmesini bilmek gerekir. Onlar doğdukları nehirlerden akıntı yönünde giderek, denizlere ulaşırlar. Zamanı gelince, akıntıya karşı yüzerek, nehirlerin kaynakları yönünde giderler. Doğdukları yerlere ulaşmak için, onların önlerine çıkan çağlayanları, ustalıkla aşmaları, herkesi şaşırtır.

*

Tarih boyunca, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın, birbirleriyle etkileşim içinde olan karmaşık yapılarını dönüştürenler, genel akıntı yönünde değil, akıntıya karşı yol alma gücünü gösterenlerdir. Onlar toplumları değiştirmek için, insanların üstüne karabasan gibi çöken, karamsarlık bulutlarını, haksızlıklara karşı direnenlerin dağıttıklarını çok iyi bilirler. Haksızlıklara başkaldırmak, ümitlerini yitirmeyenlerin işidir.

*

İnançsız ümit, ümitsiz inanç olmaz, diyen Anadolu insanının, düşünce ve eylem dünyasında, ümitsizlik inançsızlıktır. İnanan ve ümitlerini yitirmeyen insanlar, dünyada hiçbir şeyin yoksulluğunu çekmezler. Haksızlıklar karşısında susan insanlar, bütün dünyaya sahip olsalar da, yoksulluktan kurtulamazlar. Çünkü dünyanın görünen zenginlikleri, görünmeyen zenginliklerden kaynaklanır.

*

Dünya, korku düşmanlıkları büyüten kötümser insanlarla değil, hiçbir zaman ümitsizliğe düşmeyen, iyimser insanlarla güzelleşir. İnsan küçük bir dünyadır, dünya büyük bir insandır. Dünya olumlu düşünen iyimser insanın elinde güzel, olumsuz düşünen kötümser insanın elinde yaşanmaz olur.

*

Sağlıklı insan ve sağlıklı dünya için, dünün güzeli, bugünün çirkini, dünün başarısı, bugünün başarısızlığı olmalıdır. Bugünü dünden daha güzel yapamayanlar, yarını bugünden daha yaşanır kılamazlar.

*

Dünya akıntı yönünde giden sıradan insanlarla değil, akıntıya karşı giden sıradışı insanlarla zenginleşir.

*

Barışa giden yol akıntıya kapılanların yolu değildir.

*

Güçlüklerinüstesinden akıntıya karşı yüzenler gelir.

28 Ocak 2017, 23:28

RUSYA TÜRKİYE AVRUPA'NIN HEM İÇİNDE HEM DIŞINDADIR

================================================ Rusya Türkiye'ye benzer, hem Avrupa'nın içinde hem de dışındadır, Batısıyla Avrupalı, Doğusuyla Asyalıdır. Avrupa Yirmi birinci yüzyılda bir insan ömründe yaşanan, iki büyük savaşta birbiriyle savaşmıştır. Dünyada hiçbir kıta, elliden fazla bağımsız ülkeden oluşan, Avrupa kadar parçalanmamıştır. Ülkelerle dolu olan Avrupa, kültürlerle de doludur. Hristiyanların, Müslümanların, Yahudilerin bir arada yaşadığı Avrupa, İbrahimi dinlerin vatanıdır. Dünyanın kültür ve ekonomisi en zengin kıtasıdır.

*

Avrupa, Asya ile Amerika arasında, uyum ve denge sağlama gücünü yitirirse, Rusya'nın Suriye'de başlattığı savaş, Ukrayna'da bitmez, halka halka bütün Avrupa'ya yayılır. Avrupa'da Kant'ın özlemini duyduğu ve felsefi temellerini attığı “sürekli barış”ın gerçekleşmesi, Rusya'nın “çatışmacı savaş” paradigmasından vazgeçerek, “uzlaşmacı barış” paradigmasını benimsemesine bağlıdır. Dünyada barış sürecinin başı, savaş sürecinin sonudur. Barış yapmasını bilenler, savaş durdurmasını bilirler.

*

Rusya Soğuk Savaş dönemindeki dengeleyici gücünü yitirdi. Dünün büyük askeri gücü Rusya'nın, doğal kaynak zengini olması, onun dünyanın ekonomisi ve en büyük ülkeleri arasında yer almasına yetmedi. Afganistan'da başarısızlığa uğrayan ordusunu, Ukrayna ve Suriye'de de aynı son bekliyor. Sovyetler döneminin “Büyük Ordu”su, Rusya'nın “Küçük Ordu”suna dönüştü. Rusya'nın küresel ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmeler karşısında, “sert” güç üstünlüğüyle birlikte, “esnek” güç üstünlüğü de eridi. Petrol zengini Rusya, çölü değil, ormanı olan bir Irak'tır.

*

Rusya geçmişte “Osmanlı”ya Avrupa'nın “hasta” ülkesi derken, kendiside bütün dünyanın “hasta” ülkesi konumuna düştü. Rusya Federasyonu içinde yer alan yüze yakın “özerk” cumhuriyetin her biri bir Çeçenistan olma yolunda adım adın ilerliyor. Sınırdaki Rusya, ekonomik sınırlarla siyasal sınırların birbirinden, çok farklı olduğunu görmezse, Şam'daki savaşı Moskova'ya taşır, hem Avrupa hem de Asya ülkelerini Suriyeleştirir. Sınırların olmadığı dünyada sınır savaşı yapılmaz.

*

Siyasal sınırların yerine ekonomik sınırların geçtiği dünyada, Uluslar arası sorunlar, ülkelerin sert silahlı güçleriyle değil, esnek silahsız güçleriyle çözülür. Uluslararası sorunların çözümünü, silahlı güçlerden beklemek, barışa giden yolları bütünüyle kapatmaktır. Silahlı güçlerin dünyasında, kesin başarı ya da kesin başarısızlıktan başka bir seçenek yoktur. Onların bildiği dil, uzlaşma dili değil, çatışma dilidir, yalnızca yakmayı, yıkmayı ve öldürmeyi düşünürler.

*

Silahsız güçlerin amacı, çatışmaktan önce uzlaşmaktır. Onların dünyasında çözümlerin yoluna çıkan engelleri, dinamitlemek değil, çevresinden dolaşarak, yan yollardan aşmak önemlidir. Onların yolu, silahsız güçlerle inşa edilen, barışın güçlüklerle dolu zor olan yoludur. Ülkelerin sert ve esnek güçlerinin amaçları, araçları ve yöntemleri, birbirlerinden çok farklıdır. Silahlı güçler “taş atana taş at” derken, silahsız güçler “taş atana gül at” derler.

*

Savaş bir dünya yangınıdır, savaşa katılan katılmayan herkesi yakar.

*

Savaşın büyüleyici gücü, barışın bağışlayıcı gücüyle kırılır.

*

En iyi savaş kan dökülmeden yapılan savaştır.

*

Barış istemek imkansızı istemek kadar zordur.

*

Savaşın bir barışın binbir yolu vardır.

*

Barış zor olduğu için değerlidir.

*

Barış hayatın kendisidir.

*

Hayat barıştır.

29 Ocak 2017, 00:19

İNGİLTERE FRANSA MEKSİKA AMERİKA DUVARLA AYRILMAZ

=================================================== İngiltere Avrupa kültür ve ekonomisinin, Almanya ile Fransa yanında, büyük ilk üç ülkesinden biridir. Shakespeare'den Adam Smith'e kadar, aydınlarıyla, dünya düşünce ve eylem birikimine, katkıda bulunmuş bir ülkeydir. İşgal ettiği ülkelerin üzerinden güneş batmayan bir dönemde, yağmaladığı zenginlikleri, Britanya adalarına taşıyarak, ilk sanayileşme hamlesini gerçekleştirmiştir. Ortadoğu'nun zengin doğal kaynaklarına el koymak için, Osmanlı Devleti'nin dağılmasında etkili olmuştur.

*

Avrupa'daki sanayileşmenin en büyük girdisi, petrol başta olmak üzere, Asya ve Afrika'nın doğal kaynaklarıdır. Avrupa'nın sanayileşmesi için, İslam dünyasının parçalanması gerekiyordu, bütün Avrupa ülkeleri el ele vererek, İslam dünyasını parçaladılar ve tek tek hepsini işgal ettiler. İngiliz tarihçi Arnold Toynbee'nin vurguladığı gibi, Yirminci Yüzyıl'ın anahtar olayı, hilafet kurumunun kaldırılması ve Ortadoğu'nun Batı ülkeleri tarafından işgal edilmesidir. Ortadoğu'nun yeniden bir daha işgali, Batı'nın sonunun başlangıcı olacaktır. Dünyanın geleceğini Batı değil, Doğu inşa edecektir.

*

İki dünya savaşıyla, Avrupa ülkeleri, işgal ettikleri ülkelerle birlikte, kendi ülkelerini de yakıp yıktılar. Milyonlarca Avrupalı savaş, soykırım, zorunlu göç ve açlık yüzünden hayatını kaybemiştir. Avrupa Birliği, savaş sonrası parçlanmış Avrupa ülkelerini bir araya getiren şemsiye bir kuruluş olmuştur. Sürekli işgal edilen ve işgal eden Avrupa, bin yıllık tarihinin en büyük bütünleşmesini gerçekleştirmiş, aralarındaki Berlin duvarlarını bir bir kaldırmıştır. Ancak Avrupa bütünleşirken, Ortadoğu'yu dağıtan İngiltere, dağılma sürecine girmiştir.

*

İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'dan oluşan İngiltere, eskinin “üzerinden güneş batmayan” Birleşik Krallığı değil, “üzerine güneş doğmayan” sisli, yağmurlu, Avrupa'dan kopuk bir Kuzey Denizi adasıdır. İskoçyalılar, İrlandalılar, İngiltere'den ayrılmak ve Avrupa Birliği ile bütünleşmek için, fırsat kolluyor. İngiltere Avrupa Birliği içinde ağırlığını artırmak isterken, Birleşik Krallık'taki ağırlığını yitirmiştir. Avrupa Birliği'ni parçalamak isteyen İngiltere, kendi birliğini parçalamıştır. “Parçala ve yönet” diyen İngiltere, parçalanacak ve yönetilecektir.

*

Yirminci Yüzyıl'ın savaşları, yalnızca savaş yapan ülkeleri yakıp yıkmıştır. Yirmi birinci Yüzyıl'ın savaşları, savaşa ister katılsınlar, ister katılmasınlar, bütün ülkeleri yakıp yıkmaktadır. Bu yüzden, Avrupa Birliği'nin felsefi temellerini oluşturan, Kant'ın “Ebedi Barış” risalesi, Ortadoğu'nun savaşlarla yerle bir olduğu bir dönemde, çok büyük önem kazanmaktadır. Çağdaş Avrupa felsefesi, Kant'a düşülmüş uzunca bir dipnottur. Kant'sız modern Batı felsefesi, Avrupa'sız Ortadoğu barışı olmaz.

*

Londra'da bir Karaçi, Berlin'de bir Ankara, Paris'te bir Cezayir, Madrid'de bir Rabat, Roma'da bir Bingazi, Amsterdam'da bir Jakarta vardır. Ortadoğu toplumları, misafirsever toplumlardır. Kendilerini ziyarete gelenlere, mutlaka ziyarete giderler.

*

Bütün duvarların yıkıldığı, penceresiz ve perdesiz dünyada yeni Berlin duvarlarına kesinlikle yer yoktur. İngiltere Paris ile Londra arasına duvar örmeye kalkmasın.Amerika Meksika ile Teksas arasına duvar inşa etmeye kalkışmasın, Londra ve Teksas, bir referandumla bağımsızlığını ilan ederse, İngiltere ve Amerika diye bir ülke kalmaz.Teksas ve Kaliforniya Whashington ile arasına duvar inşa ederse,New York onların yanında yer alır.

*

Los Angeles Amerika'dan Londra İngiltere'den, Paris Fransa'dan, Berlin Almanya'dan, Roma İtalya'dan, İstanbul Türkiye'den, Brüksel Belçika'dan büyüktür.

*

Michel Huelbecg'in “Submission” romanındaki senaryo, Londra'dan nasıl gerçekleştiyse, Paris'te,San Fransisco'da da gerçekleşecektir.

*

Parisliler ismi Salih olan Cezayirli, Berlinliler ismi Selim olan Türk başkana,New Yorklular ismi Salim olan Siyah başkana hazır olsunlar.

*

Sınırsız dünyayı kimin yönettiği değil, nasıl yönettiği önemlidir.

*

Amerika ve Avrupa yalnızca WASP'ların ülkesi değildir.

*

Dünya A.Ş.'de Batılıların hissesi yüzde otuzdan azdır.

29 Ocak 2017, 11:50

S.H.NASR BİLGİYİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜREN BİLGEDİR

=============================================== Nasr''ın kitap ve konuşmalarını okuyanlar,bütün insanlığın yüzyılların içinde biriktirdiği düşünce ve eylem dünyasının öncüleriyle tanışır.Nasr Doğu'yu bildiği kadar Batı'yı da bilendir.

*

İnsan yayınları, Seyyid Hüseyin Nasr ile yapılan konuşmaları kitaplaştırmıştır. Konuşmalardan oluşan kitapları büyük bir keyifle okurum. "Söyleşiler"i de bir solukta, baştan sona okudum.

*

Nasr Batılılar''la birlikte, seküler eğitim almış Müslümanlar''a İslam''ın zengin düşünce ve sanat dünyasını anlatan düşünürlerin başında gelir.

*

Klasik İslami eğitim yanında MIT''de fizik, Harvard''da bilim tarihi doktorası yapan Nasr, bütün ömrünü eğitime adamış, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren bilgedir.

*

Onun kitapları seküler kültürün ciddi bir eleştirisiyle birlikte tasavvuf, felsefe ve bilim açısından da İslami geleneğin bütünlük ve sürekliğinin eşsiz bir savunmasıdır.

*

Ben Nasr''ın kitaplarıyla ilk defa İngiltere''de yetmişli yılların başında karşılaştım. Nasr Guénon, Schuon, Burchhardt ve Lings''le birlikte, Batı dünyasına bütün öğretilerin kaynağının Peygamberler olduğunu bıkmadan usanmadan anlatmıştır.

*

Bütün insanlık varlık sebebini, ölümden sonraki hayatın anlamını Peygamberler''de bulur. Gerçeğin değişmez bilgisi Peygamberler''dedir.İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikimi peygamberlere düşülmüş uzun ve büyük bir dipnottur.

*

Kendi payıma isimlerini andığım düşünürlerin kitaplarını, ilk gördüğümden bu yan okumaya çalışıyorum. Sonra onların kitapları, Nabi Avcı, Mahmut Kanık, İlhan Kutluer, Nazife Şişman ve başka çevirmenler tarafından Türkçe''ye kazandırıldı.

*

Onlar bütün çalışmalarını seküler dünyanın anlayabileceği bir dille sunuyorlar. Nasr''ın dışındakiler, Hıristiyanlık, Yahudilik ve Budistliğin içinden geçip geldikleri için, Batılı insana zengin bir düşünce dünyasının kapılarını açıyorlar.

*

Nasr''ın kitap ve konuşmalarını okuyanlar, diğerlerinin de düşünce ve eylem dünyalarına girer. Özellikle Nasr''ın bütün kitaplarında her birinin çalışmalarından alıntılar ve göndermeler vardır.

*

Türkiye''de İslam''ın düşünce hazinelerine yabancılaşmış, kurtuluşu Batı''da arayan, Hrıstiyanlık ve Museviliğin temellerinden haberdar olmayan seküler çevrelerin Nasr''ın kitaplarından öğreneceği çok şey var.

*

Düşünce ve yaşama biçimiyle Batılı, ancak İslam düşüncesine bütünüyle yabancılaşmış çevreler, kendileriyle birlikte bütün bir toplumu da kaosa sürüklüyorlar.

*

Seküler aydınlar ne Musevi, ne Hırıstiyan ne de Müslümandırlar. Sıkı sıkıya bağlandıkları on dokuzuncu yüzyıl Pozitivizminin , hiç bir dinin yerini doldurması mümkün değildir.Pozititivizm dünyayı savaş alanına dönüştüren Faşist paradigmayı armağan etmiştir.

*

Nasr modernizm adı altında bütün dünyayı sel suyu gibi işgal eden seküler değerlere karşı, geleneğin zengin düşünce ve eylem hazinelerine giden yolları göstermektedir.

*

Türkiye''deki kısır tartışmalardan kurtulmak için geleneğin hazinelerine ulaşmak gerekir.

*

Dört kutsal kitaba dayanan geleneğin güneşi asla batmaz.

*

Kur'an bütün kutsal kitapların anasıdır.

29 Ocak 2017, 22:45

RASİM ÖZDENÖREN'DEN BİR NAZİF GÜRDOĞAN YAZISI

================================================ Bizim arkadaş çevremizden dünyayı en çok gezmiş, gezdiği gördüğü yerler üzerine dikkatini en çok yoğunlaştırmış, izlenimlerini yazıya dökerek onları en çok kişiyle paylaşmış olan Nazif Gürdoğan''dır.

*

Bu özelliğine bakarak ben ona zamanımızın seyyahı diyorum. Bu seyahatler, elbette, kendi için görüp seyretmekten ibaret kalmıyor. Asıl değerli yanı, onların kaleme alınması ve okuyucunun dikkatine sunulması noktasında ortaya çıkıyor.

*

Nazif Gürdoğan, bu yanıyla da, bence, edebiyatımızın önde gelen seyahat yazarları arasında yer alıyor. Ben, Türkçenin seyahat edebiyatından az sayıda kitap ve yazar adı hatırlıyorum. Kuşkusuz, röportaj türünde ürünler verilmiştir. Ama Nazif Gürdoğan''ın ele alış biçimiyle verilmiş bir ürün olup olmadığını, doğrusu ben bilmiyorum.

*

Falih Rıfkı''nın Zeytin Dağı''nda yer alan bazı yazıları ile İngiltere üzerine olan izlenimlerini, kendimi zorlayarak hatırlıyorum. Bir de, Erdem Bayazıt''ın İpek Yolundan Afganistan''a adlı nefis kitabı, unutulmazların arasında sayılmalı.

*

Erdem Bayazıt, o kitabını "birinci cildin sonu" diye noktaladığından, o gündür bu gündür, ikinci teki ne zaman atacak diye bekliyoruz. Ama bence, kitabın yeni baskısında o bitirişi kaldırsın ve onun yerine sadece bir "son" kelimesi koysun, bu da yeterli olur. Çünkü kitap bu haliyle de bence bitmiş sayılır. Bu kitabın ikinci cildiyse yeni bir kitap olarak düzenlenebilir.

*

Nazif Gürdoğan, şimdi, kendi köşesinde, daha önce çeşitli vesilelerle yolunun düştüğü Amerika''yı, bir de, bu son gezisi münasebetiyle anlatıyor. Öteki gezi yazılarında gördüğümüz temel özellikleri bu yazılarına da yüklüyor. Kısa, açık, çarpıcı izlenimler, birkaç cümleyle aktarılıyor.

*

Hiç bir ayrıntının üstünde gereğinden fazla durulmuyor. Hemen bir yenisine geçiliyor. Böylece anlatılanlar, küçük küçük anekdotlardan hasıl olmuş bir bütünlük meydana getiriyor: Bir mozayiğin içindeki küçük çakıl taşlarının birleşerek yekpare bir kompazisyona ulaşması gibi.

*

Hicaz''dan Endülüs''e kitabında, esas itibariyle vaktiyle Osmanlı Devleti''nin hakim olduğu bölgelerden başlayarak İslâm ülkesinin uzandığı yerler, artı, İngiltere anlatılmıştı.

*

Zamanı Aşan Şehirler ile de, Bakü, Şeki, Taşkent, Semerkant, Buhara yolculukları aktarılıyor. Anılan şehir adlarına bakarak bu seyahatin nostaljik olduğu zehabına kapılınabilir. Bilakis, nostaljik değil, fakat aktüel, güncel bir yolculuktur gözler önüne serilen.

*

Nazif Gürdoğan, kendisinin de bilincinde olduğu gibi, bize, Evliya Çelebi gibi, duyulmadık işitilmedik ülkelerin, duyulmadık işitilmedik özelliklerini anlatmaya merak sarmıyor. O diyor ki, ben herkesin geçtiği yollardan geçiyorum, herkesin gördüğü şeylere gözümü dikiyorum, ama buralarda başkalarının görmediğini düşündüğüm özellikleri, farklılıkları ortaya çıkartmaya çalışıyorum.

*

Bu gezi yazılarını çekici kılan özelliklerinden birisi ve belki başlıcası da bu olmalı. Çünkü insan kendi gördüğü yerlerin başkaları tarafından nasıl görüldüğünü ve nasıl anlatıldığını da merak ediyor. Hele benim için, bu özellik iyice öne çıkıyor. Ben bir romanı bile içindeki macerayı izlemekten çok, o maceranın nasıl işlenmiş olduğuna dikkatimi yoğunlaştırarak okurum.

*

Bu gezi yazıları, yalnızca coğrafi bir satıhı anlatmıyor. Bu coğrafyanın altında yatan ve o coğrafyayı meydana getiren temel tarihsel altyapı da dile getiriliyor. Tarihle aktüel olan, anlatılan ülkenin veya kentin günümüz içinde akışan iktisadi, ticari ve yer yer diplomatik ilişkilerinin bütünlüğü içinde sergileniyor.

*

Nazif Gürdoğan, özel isim zikretmede asla nekes değil, onun yazılarından bir sürü yer ismi öğrendiğimiz gibi, çok sayıda insanla da tanışıyoruz. Bu alanda, ben, ondan daha cömert olan bir başkasını bilmiyorum. Bu bakımdan, rahat, kıskanmasız, açık ve hep veren el olma sevdalısı.

*

Bütün bu izlenimlerimin çerçevesinde, halen yayınlanmakta olan Amerika izlenimlerinin (gezi yazılarının) sürmesini ve kitaplaşmasını arzuluyorum. Hicaz''ı, Endülüs''ü, Asya''yı onun kaleminden yeniden bir kere daha keşfetmek istiyoruz.

30 Ocak 2017, 17:27

KAZIM SAĞLAM'DAN MEDENİYET DÜŞÜNÜRÜ VE ŞAİRİ BİR SEZAİ KARAKOÇ PORTRE ÇALIŞMASI

Sezai Karakoç’un Hayatı Sezai Karakoç 22 Ocak 1933’te Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğmuştur. Babası Yasin Efendinin koyduğu isim Muhammed Sezai’dir. Nüfus kayıtlarına geçerken bir karışıklık sonucu ağabeyinin ismi olan Ahmet, Sezai’nin başına eklenmiştir. Bu yüzden resmî kayıtlarda adı Ahmet Sezai Karakoç’tur. Dedeleri Ergani ve yöresinde bir hayli tanınmış etkin kişilerdir. Babasının babası Hüseyin Efendi, Plevne savaşına katılmış, Gazi Osman Paşanın takdirini kazanmıştır. Akkoyunlu sülalesinden geldiğini söyleyen Sezai Karakoç’un, ailesinin lakabı Leventoğulları’dır.

*

Çocukluğu Ergani, Maden ve Dicle ilçelerinde geçen ve 1938 yılında Ergani’de 3 ay ilkokul öncesi ihtiyat sınıfına devam eden Sezai Karakoç, 6 yaşında ilk mektebe başlar ve orayı 1944’te Ergani’de bitirir. Maraş Ortaokuluna parasız yatılı olarak kayıt olur. 1947’de orayı bitirerek Gaziantep’te yine parasız yatılı lise öğrenimine başlar. Gaziantep lisesinden 1950’de mezun olur. Felsefe okumak istediği için İstanbul’a gider. Babasının isteği İlahiyat fakültesidir. Kendi parasıyla okuyamayacağını anlayınca, o zaman parasız yatılı kısmı bulunan Siyasal Bilgiler Fakültesi sınavına girer. Sınav sonuçlarını beklerken de Felsefe bölümüne kayıt yaptırır. Şayet sınavı kazanmazsa felsefe tahsili yapacaktır.

*

Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanarak başladığı yüksek öğrenimini 1955’te fakültenin mali şubesinden mezuniyetle tamamlar. Mecburi hizmet sebebiyle Maliye Bakanlığı’nda Hazine Genel Müdürlüğü Dış Tediyeler Muvazenesi Bölümüne atanır. Bu vazifenin bir istikbal sağlayamayacağı düşüncesiyle Maliye müfettişliği sınavına girer. Sınavı kazanır ve 11 Ocak 1956’da müfettiş yardımcılığı görevine başlar. 1959 yılında İstanbul’da Gelirler Kontrolörüdür. Bir ara Ankara’ya çağrılıp Yeğenbey Vergi Dairesinde görevlendirilirse de kısa bir müddet sonra İstanbul’daki görevine döner.

*

Görevi icabı Anadolu’yu çok gezer ve birçok il ve ilçeyi inceleme, tanıma fırsatı bulur. 1960-1961 yıllarında yedek subay olarak askerlik görevini ifa ettikten sonra İstanbul’daki görevine kaldığı yerden devam eder. 1965’ten 1973’e kadar birçok kez istifa eder. 1973’ten bu yana da hiçbir resmî görev almaz.

*

Kurucusu bulunduğu Diriliş’i yayınlar ve Diriliş Dergisi ile İstanbul’da hizmete devam eder. 1990 yılında “Güller Açan Gül Ağacı” amblemiyle Diriliş Partisi’ni (DİRİ-P) kurar. Yedi yıl partinin genel başkanlığını yürütür. Ancak bu parti 19 Mart 1997’de iki genel seçime girmedi diye kapatılır.

*

Sezai Karakoç değişik dergilerde yazı yazmış, şiirlerini yayınlatmıştır.

*

Mülkiye Dergisi, Hisar Dergisi, İstanbul Dergisi, Komünizme Hücum Dergisi (Şevket Eygi’nin zoru ve hatırı için), Akpınar Dergisi, Şiir Sanatı, Pazar Postası, Türk Yurdu, A Dergisi, Yeni İstiklal, Değişim Dergisi, Kent Gazetesi Kilis, Soyut, Yeni İnsan, Büyük Doğu, Bâb-ı Âlide Sabah, Milli Gazete, Diriliş Dergisi…

*

Karakoç bu yazı faaliyetlerinde bazı mahlaslar da kullanmıştır:

*

Mehmet C. Güneş, Zülküfül Canyüce, Zafer Karip, Mehmet Karakuş, M. Sezai Karakoç, Se-Ka, Mehmet Yasin, M. Cemil, Mehmet Yasinoğlu ve Said Yeni. Sezai Bey’in bilinen eserleri dışında İbn Arabî’nin Âdâbu’l-Mürid adlı eserinin Osmanlıcadan sadeleştirmesi olan “Genç Müslümana Öğütler” adlı kitabını belirtmekte fayda vardır.

*

Sezai Karakoç’un Şahsiyeti

*

Sezai Karakoç çok yönlü bir şahsiyet olduğundan anlatılması çok zordur. “O, ulu hocaların öğretmediklerini öğreten öğreti ustası, bir haberci, bir muştucudur.” der Arif Ay.

*

Sezai Karakoç’la alakalı çokça yazı yazılmış, kitaplar kaleme alınmıştır, kendisi sağlığında hakkında doktora yapılmış ender kişilerdendir.

*

Hayatı, kişiliği, sanatı, davası, düşüncesi, kâinata ve eşyaya bakışı ayrı ayrı ele alınması gereken hususlardır. Her bir kitabı ve ileri sürdüğü tezleri tek tek ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. İleri sürdüğü tezlerin kaynakları, etkilendiği düşünürler, birer birer tesbit edilmeli, zaafları, meziyetleri ortaya konulmalıdır.

*

Biz burada kendi zaviyemizden Sezai Ağabey’i değerlendiriyor, anlamaya ve anlatmaya çaba sarf ediyoruz. Değerlendirdiğimiz her kişi, ele aldığımız her konu ve kavram ne ise ele alış biçimimiz de önemli. Adil olmak zorundayız, sevgi ve nefretimiz bizi adaletsizliğe itmemeli ve de birilerinin hakkına da saygısızlık derecesine varmamalıdır.

*

Karakoç’un, İslamî camiada yeteri kadar anlaşıldığı kanaatinde değiliz. Ona yöneltilen tenkitlerin kısm-ı azamisi sathi ve kasıtlıdır. Az bir çevre de her dediğini haklı bulma temayülündedir. “O bir şey yapmışsa, vardır bir hikmeti. Türkiye’nin tek çıkış yolu Sezai Bey’in sunduğu reçetelerle ancak mümkündür. Onun dışında kimse gerçeği onun kadar bilemez.” anlayışındadır.

*

Dolayısıyla Sezai Karakoç’a yöneltilen bazı tenkitlere de burada yer verilecektir. Bu değerlendirmemizde Sezai Ağabey’in sanatına, edebî kişiliğine fazla yer vermeyeceğiz. Öncelikle şunu belirtelim ki, Karakoç bir meseleyi ele aldığı zaman ne demek istiyorsa onu istediği gibi dile getirme becerisini gösterendir. Sade, rahat ve herkesin anlayabileceği bir formda sunmasını bilir. En girift meseleleri çok açık ve sarih bir şekilde izah etmede söz gücünü kullanabilen ender şahıslardandır. Şiiri başlı başına ele alınması gereken bir yeni şekildir. Onun şiiri hem yeni hem eskidir. Kadim düşünceleri modern şekilde bize sunabilmiştir.

*

Eserlerinde İslamî referanslara çokça atıf vardır.

*

Karakoç’un yaşadığı devri hesaba katmadan onu anlamak zordur.

*

O zaten zor bir adamdır. Onunla uzun boylu beraberlik de zordur. 1933 yılında Ergani’de dünyaya merhaba demiş bir insanı değerlendiriyoruz. 1930’lu yılların Anadolu insanının tüm temiz yürekliliğini, insanî özelliklerini ve o tarihlerde yaşanan felaketlerin izini de taşır. Yoksulluk, harbin bıraktığı yıkım ve akabinde kurulan yeni cumhuriyetin getirdiği sarsıntıyı da hesaba katmalıyız.

*

Düşünürümüz; tek parti dönemini, çok partiye geçişi, 27 Mayıs ihtilalini, 12 Mart muhtırasını, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı fiilen yaşamış ve bunların ruhunda etkisini hissetmiştir. Sezai Ağabey’i anlamaya çalışmak o devirleri birebir anlamaya çabalamakla da alakalıdır. Tarihten ve coğrafyadan kopuk bir Sezai Karakoç tasavvuru eksik kalır. Zemin ve zaman Karakoç’ta önemli bir yer tutar; bunu anlayamayanlar Karakoç’u millîci, devletçi, yerelci sanırlar. Hâlbuki bu yanılsamadır.

*

Biz burada Sezai Karakoç’un iki ana düşüncesini ele alarak değerlendirmek istiyoruz. Diğer fikirlerini de bu iki düşünce etrafında değerlendirmeye tabi tutmak istiyoruz.

*

1-Sezai Karakoç’un Medeniyet anlayışı 2- Sezai Karakoç’un Diriliş Tezi.

*

Sezai Karakoç’un Medeniyet Anlayışı

*

Karakoç’a göre iki tür medeniyet vardır: Ak Medeniyet ve Kara Medeniyet. Bu konuda şunları söyler:

*

“İnsanlığın var olduğu andan bu yana iki medeniyet çarpışmaktadır. İyinin medeniyeti ile kötünün medeniyeti. Doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin medeniyetleri. Tûba medeniyeti ile zakkûm medeniyeti. Bal ile zehir… bunların ayrılmasından, çarpışmasından doğan iki medeniyet.

*

“Öbürüne de medeniyet diyorum. Çünkü o da örgütlenmiş, güçle donanmış, hatta kendisini haklı görmenin felsefesini düzenlemesini bilmiştir.

*

“Ak inanca karşı “felsefe” adı altında kara felsefeyi, ruha karşı maddeyi, ulviye karşı süfliyi, huzura karşı sıkıntıyı, ahenge karşı kaosu çıkarmıştır kötünün medeniyeti. “Daha doğrusu, kötü, iyinin alevlenmesini sağlar. İyinin kendini bilmesi ve sürekli olarak kendini kurması için kötünün saldırısı lazımdır. Kötü iyiyi, kendi şuuruna vardırmaya yarar.

*

“Gerçek medeniyetin doğum yeri, bugün Ortadoğu dedikleri bölgemizdir. O medeniyetin tek devamcısı, tek varisi de İslâm Medeniyeti’dir.

*

“Batı Medeniyeti dediğimiz Avrupa Medeniyeti, Doğu’nun, hakikatin ve peygamberlerin medeniyeti olan İslâm Medeniyeti’nin karşısına dikilmişse, bu, insanlığın doğuşundan bugüne kadar gelen savaşın süreğinden başka bir şey değildir.

*

“Peygamberler medeniyetinin süreği olan medeniyetimiz, İslâm Medeniyeti, Ortadoğu kültürü, günümüzde yine böyle bir kader saatinin önünde gelmiş durmuştur.

*

“Uzun süreli bir kış uykusuna, ölüm uykusuna mı dalacak, yoksa ayağa kalkarak, diriliş baharının yağmurlarına doğru mu yükselecek, işte bunun kararını verme günü gelmiş çatmıştır.

*

“Kaçmak bir kurtuluş olmayacak, batış olacaktır.”

*

Karakoç’un Ak Medeniyeti, İslam Medeniyeti, vahiy medeniyetidir. Bu vahiy Medeniyeti Hz. Adem ile başlayan hakikat medeniyetidir. Hz. Adem ile başlayan İslam nasıl gelişerek ve insanlığı eğiterek sonunda Hz. Peygamber’in gönderilmesiyle son din İslam olarak şekil almışsa hakikat medeniyeti de öyle. O da gelişerek İslam Medeniyeti diye insanlığa sunulmuştur.

*

“İslam has ismiyle de cins ismiyle de kitap medeniyetidir… Kitabın yolunda yürüyen insanın ve tarihin medeniyeti.” (Sütun, s.185)

*

Sezai Ağabey’e göre medeniyetimizi ikiye ayırmak gerekir Birincisi; ideal medeniyet, ikincisi reel medeniyet.

*

İdeal Medeniyet

*

İdeal Medeniyet; asr-ı saadette inen Kur’an’ın uygulandığı dönemdir. Bu dönemdeki medeniyette İslam bilfiil uygulanmış ve örneklik teşkil edecek bir hal arz etmiştir. Bundan sonra gelecek her oluşum kendini buna göre ayarlayacak. Doğruluk ve yanlışlık buna göre tayin edilecektir. Bu donuk ve câmid bir medeniyet de değildir. Hayy ve Diri tarafından belirlenen bu numune medeniyet; diri ve dirilticidir.

*

“İslam kaç medeniyet hamlesi yapmıştır, bir düşünelim ve geleceği tarihin bu açısından görelim. Medine Medeniyeti temeldir ve başlangıçtır. Sonra Şam ve Bağdat sitelerinin medeniyet hamleleri gelir. Endülüs Medeniyeti, İslam Medeniyeti içinde başlı başına bir şubedir. Selçuk Medeniyeti, Osmanlı Medeniyeti, Maveraünnehir Medeniyeti birer varyasyondur. Bir de İslam’ın ruhu vardır ki bu medeniyetleri ören, doğuran odur… İslam ruhu gittikçe canlanarak dirilecektir.” (Sütun, s.282)

*

“Peygamber ve halifeler dönemi, doğrudan doğruya vahiy medeniyetinin insanda ve eşyada gerçekleşmesi oldu. (Çağ ve İlham, s.335-36)

*

Bu ideal medeniyeti insanlığın anlaması, kurtuluşunu mucibdir.

*

Kurulacak her medeniyet ve devlet bu ideal medeniyetle kendini test etmelidir. Medeniyetin doğru yolda olup olmadığı bu medeniyete uygunlukla tayin ve tespit edilir.

*

Bunu sağlamakla görevli olanlar, kalıcı olanla geçici olanı ayıracak kadar uyanık olmalı, ne büsbütün geçmişe gömülmeli ne de geçmişi yok sayarak modern dünya şartlarına teslim olmalı.

*

Reel Medeniyet

*

Reel medeniyet; ideal medeniyetten neşet eden ve fakat gittikçe uzaklaşan bir anlayıştır. Zaman ve zeminin izlerini fazlasıyla taşıyan bir medeniyettir. Emevî Medeniyeti, Abbasîlerin kurduğu medeniyet ve en son Osmanlı Medeniyeti birer vakii medeniyettir. Bunlar reel medeniyetlerdir. Birer örnek değil. Yani yeni medeniyet inşa edecek olanlar bu vakii medeniyetleri örnek alamazlar. Örneklikleri ideal medeniyettir. Fakat vakii medeniyetin tecrübesinden de yararlanırlar. O tecrübelerden ders çıkarırlar. Aynısını taklit yanlış olur. Çünkü örnek Kur’an ve Peygamberdir. Yani Kur’an ve Sünnet.

*

Mimariden şiire, fıkıhtan tasavvufa, cebirden, sosyal yapılanmaya tüm hayatı ihata eden bir hayat görüşüdür Sezai Karakoç’ta medeniyet.

*

O, medeniyetin kendi iç farklılıklarını bir zenginlik olarak görür. Birbirini nakz eden, biri diğerini dışlayan anlayışı hoş karşılamaz. Onun gözünde İbn Arabî ile İbn Teymiye birer medeniyet inşacısıdırlar. Seyyid Kutub’u da Said Nursi’yi de kucaklar. Her türlü İslamî anlayışı savunur. Özünde neye meylettiği çok mühim değildir. Selimiye Camii de bir medeniyet ürünüdür, hat sanatı da, fıkıh birikimi de.

*

Sezai Ağabey, cemaate ve tarikata karşı değildir, ama yanlış anlamaya ve yanlış yönlendirmeye açıkça karşıdır. Bu meyanda şöyle der:

*

“Benim görüşüme göre, Müslümanlar tek millet, tek ümmet, tek cemaattir. Kişilerin tarikatları ve özel toplulukları olursa, bunları taassup derecesinde mübalağalı bir ayırım sebebi yapmayı ve diğer cemaat ve tarikatta olanları küçük görmeyi ya da kendi cemaatinde olmayanları itham etmeyi tasvip etmedim ve etmem. Bu yüzden bu tür cemaatlere ve tarikatlara girmedim.” (Hatıralar, Diriliş 111-112, 31 Ağustos 1990)

*

Sezai Bey tarikatları teorik olarak kabul eder ve fakat tarikat ehli olmayı kabul etmez, belki hafif görür.

*

Sezai Karakoç, İslam medeniyeti içinde bu ülkenin katkısını bir nevi açığa çıkarmak ve savunmak konumundadır. Osmanlının İslam’a yaptığını dile getirmek her ümmetçi insanın vazifesi olmalıdır. Karakoç bunu üstlenmiş gibidir. Osmanlıyı savunmak, yanlışlarını kabul etmek olamaz. Sezai Ağabey’e bu hususta yöneltilen tenkitlerden biri; onun Osmanlıyı çok fazla savunmasıdır veya Osmanlıyı büyütmesidir.

*

Burada da bir yanlış anlamada ısrar vardır. Osmanlı tabii asr-ı saadet değildir. Ama İslam’a ve Müslümanlara yaptıkları da inkâr edilemez. Batı Medeniyeti karşısında en son duran, İslam Medeniyetinin savunucusu Osmanlıdır. Batı ile hesaplaşmayı göze alan herkes Osmanlıya atıfta bulunmak zorundadır. Belki de Karakoç, Medeniyet perspektifiyle olayları değerlendirdiği için, İslam’ı dış dünyaya karşı savunduğu için, Batı Yakasına karşı ülkesini (İslam dünyasını) savunduğu için Osmanlıyı önemsemiştir.

*

Osmanlının çöküşünden sonra tekrar bir medeniyetin inşası Karakoç’un ana meselesidir. O bu yeni medeniyetin temel taşları için kafa yorar. Yeni medeniyetin baş düşmanı Batı Medeniyetidir. O daima Batı Medeniyetiyle, Batılı değerlerle savaş halindedir. İslam Medeniyeti, vahiy medeniyetinin temsilcisidir. Yani son vahiy olan İslam tüm semavi dinlerin temsilcisidir. İslam dışı medeniyetler azgın ve kara medeniyetlerdir.

*

İslam Medeniyetinin son temsilcisi de Osmanlıdır. Dolayısıyla Osmanlıyı savunmak ırki bir savunma değil, İslamî bir savunmadır.

*

Ona göre İslam devleti de İslam Medeniyetinin bir parçasıdır. Aslolan devlet değil medeniyettir. Erke susamış, horlanmış bir zihin taşıyanlar, Sezai Karakoç’un bu ileri görüşlüğünü anlamakta sıkıntı çekiyorlar. Dünyada etkili olmak sadece maddi güçle alakalı değildir. Maddi güç bugün vardır, yarın olmayabilir. Ama kültürle, eserle, insanî değerlerle, ayakta kalan medeniyetler, hakkaniyetle insanlığın önüne çıkanlar, daima var olacaklar ve onların varlıkları sahicidir. Var oluşu kaba güce ve devlet erkine bağlayanlar veya var olmak için mutlaka zalim de olsa devlet diyenler, dolaylı bir şekilde devleti kutsayanlardır. Devleti kutsamakla devletin var olmasını gerekli görmek çok farklıdır.

*

Sezai Karakoç, İslam devletini gerekli görüyor ve fakat her şeyi devletten ibaret kabul etmiyor.

*

Devleti çok önemseyen Seyyid Kutub da Sezai Karakoç’tan farklı düşünmüyor. Kutub’un altını çizdiği yerden Karakoç devam ediyor. Devletin ayakta kalabilmesi gene medeniyetin varlığına bağlıdır. Osmanlının çöküş nedeni de belki budur. Yani medeniyetini yenilememesidir.

*

“Medeniyetimizin çağımızda bir tekniği, bir sanat ve estetik ifadesi, bir düşünce dinamiği, bir bilim ağı olmalı ki Batı uygarlığı ile savaşabilelim ve benliğimizi koruyabilelim.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.30) Hatta kurtuluşumuz için bazı teklifleri bile vardır: “Çağımızdaki Hakikat Medeniyeti ağır sanayi ile korunabilecektir.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.50)

*

Dinin diri ve diriltici ruhunu kaybeden bir devlet çöker. Karakoç bunu fazlasıyla yaşamış ve hissetmiş bir medeniyetin evladıdır.

*

O kötümser değildir, her zaman İslam Medeniyetinin yeniden neşv ü nema bulacağına inanır. “Aslında bizim medeniyetimiz büyük bir yara almış, önemli bir buhran dönemine girmiştir. Fakat batmamıştır. İslam dünyasındaki bütün toplumları ayakta tutan hâlâ İslam Medeniyeti ve İslamî hayattır. Ondan koptuğunu sananlar bile henüz onun nimetlerinden faydalanmaktalar. (Sur, s.29)

*

Karakoç, İslam’ı ve İslam Medeniyetini insanlık için tek kurtuluş yolu olarak görür.

*

Sezai Karakoç’un Diriliş Tezi

*

Her düşünürün ve dava adamının bir ideal nesli vardır. Peşinde olduğu davanın kimler tarafından yürütüleceği endişesini taşır mütefekkir.

*

İdealini gerçekleştirmek için nesil oluşturur. Kimi bunu fiiliyata döker, dökebilir. Kimi sadece değinir, işaret eder ve tarihe bırakır.

*

Tarihte her iki tipin örnekleri vardır. Mehmet Akif’in Asım’ı, Tevfik Fikret’in Haluk’u, İkbal’in Câvid’i… Karakoç’un da Taha’sı vardır. Bir de Hasan el-Benna gibi, Said Nursî gibi, Mevdudi gibi önderler vardır.

*

Bunlarla Karakoç’u karşılaştırmak yanlıştır. Çünkü farklı alanlarda davalarını yürütüyorlar. Sayılanların ve İslamî çalışma yapıp da zikir edilmeyenlerin hepsinden Karakoç yararlanmıştır. O manada Sezai Ağabey mütevazıdır. Ben büyüğüm demez. Cemil Meriç’in yaptığı gibi.

*

Yunus Emre’nin, Mevlana’nın, Hacı Bektaş-ı Velî’nin, Hacı Bayram-ı Velî’nin, Şeyh Gâlib’in, Fuzûlî’nin 20.yüzyıldaki görüntüsüdür. “Mehmet Akif Ersoy biten bir dönemin son savaşçısıydı, bizler de yeni bir dönemin ilk savaşçısıyız” ifadesi de ona ait. Necip Fazıl ve “Büyük Doğu”dan sitayişle bahseder. Yeni bir solukla, bu zirvelerle gelecek nesillerin irtibatını sağlamaya çalışır. Karakoç, Akif’in tamamlayıcısıdır. Akif’in görevini o tamamlama niyetinde ve gayretindedir. Akif çalkantıların çok olduğu, savaşların fiili bir savaş olduğu dönemin adamıdır. Karakoç hile ve desiselerin, münafıklığın ve dini bozmanın hüküm sürdüğü devrin adamıdır. Akif fiiliyata mecbur bırakılmış, feryadı, İslam coğrafyasına düşen ateşi söndürmek içindir..

*

Karakoç yangın sonrası harabelerden, küllerden bir İslam evi, İslam ümmeti inşa etmek derdindedir ve vazifesi, yanmış küllerden hisar oluşturmaktır.

*

Akif’in nesli namusu çiğnetmemek için yedi düvele karşı savaştı ve namusu çiğnetmedi. Onun nesli şehitlik üzere bina edilen bir nesildi. Akif’in neslini Peygamber kucak açarak Cennet’te bekliyordu.

*

Karakoç’un Taha’sı ise yarasalarla savaşıyor. Karanlıkla, zulümle, inkârla, ilhadla, cehaletle, felsefeyle, dini bozmaya kalkan modernlikle, ruhu inkâr eden maddecilerle savaşıyor.

*

Sezai Bey’e göre diriliş İslam halkların dirilişidir.

*

İslam düşüncesinin dayanması gereken değişme ilkesinin hem özgün, hem çağdaş bir ifadesi “Diriliş” kavramındadır. Sezai Karakoç’un önerdiği bu kavram özgündür, esas itibariyle İslam’ın kutsal metni ve tarihi uygulamalarının özünden çıkarılmıştır. Çağdaştır, çünkü 20.yüzyıla damgasını vurmuş kapitalizm ve sosyalizmle hesaplaşma içerisindedir.

*

“İslâm kendisi ilk defa bir hakikat getirmemiş. Kendisinden önceki mesajları özgün şekilleriyle diriltmek için gelmiştir. Kendi iç mantığı Dirilişe dayalıdır.”

*

Sezai Karakoç kendine özgü bir ekol kurmuştur. Bu ekolün temel dinamiğini oluşturan düşünce sistemi İslam’dır. Ancak, İslam’a yeni bir yorum getirmiş, çağı İslam’a ayarlamaya çalışmış, dini; varlığın temel kaynağı, dünya görüşü olarak anlamış, geliştirdiği bu düşünce akımına da Diriliş adını vermiştir. Bu kelime 1960 yılından bu yana Sezai Karakoç ismiyle özdeşleşmiştir. Diriliş sözcüğünün geçtiği her yerde Sezai Karakoç, Sezai Karakoç adının geçtiği her yerde Diriliş hatırlanır olmuştur.

*

Diriliş yeniden inanmak, yeniden düşünmek, yeniden duymaktır. Hayata yeniden anlam kazandırmaktır. Kurtuluş için insanın içine girdiği değişimdir. Diriliş insanın İslam’la dirilmesi, İslam’la kurtulmasıdır.

*

Çağımızın îlâ-yı kelimetullah savaşçısı olan diriliş erleri, gayelerinin gerçekleşmesi için meşru her yolu kullanacaklardır. “Diriliş eri bilir ki ekonomi kültürün eşyaya dönük yüzüdür. Nasıl ki, hafif kültürle ağır sanayi olmaz. Onun için ruhunu Allah’a teslim etmiş olan Müslüman ibadetin ağır ve kalifiye elemanı olduğu gibi, onun topluma ve tarihe dönük yüzü olan ve ağır kültürün yolcusu ve eşya ve tabiatın çevik yüzü olan sanayinin ve tarımın sayı ve para diliyle ifadesi olan ekonominin ağır görevlisi ve işçisidir.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.51)

*

O her şeyi yeniden diriltmekle uğraşıyor.

*

Diriliş nesli dengelidir, mana ve maddeyi beraber yürütür, meşhur deyimle çift kanatlıdır. “İslam Medeniyetinin zahiri ilim ve yapı cephesi gibi iç manevi yapı cephesini de tanımaya, bilmeye çalışırım. Manevi yapıyı inkâr edenler veya gereğinden fazla darlaştıranlar birgün materyalizme saplanma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardır. Aynı şekilde İslam’ın toplum düzeni ve fert yaşayışı için buyurduğu kurallara uymayanlar veya bunları kendileri batın (mübarek ve kutsal) adamı olduğu iddiası veya İslam’ın büyüklerinden birine bağlılıkları bahanesiyle inkar edenler, Bâtınîliğin düştüğü vartaya düşmekten kurtulamayacaklardır. Ruhumuzu bu iki aşırılıktan sapmadan korumaya çalışmamız gerekir…” der. (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.51) Diriliş eri ümmet bilincine sahiptir.

*

“Müslümanlar, coğrafyalarını tarihlerini birleştirme, bu yolla da tek bir kültüre erme zorundadırlar. İslam uygarlığının yeniden dirilişine katkıda bulunma, gücü ölçüsünde her Müslümanın borcudur. Müslümanların birlik ideali her gencin gönlüne silinmez bir biçimde yerleşecektir. Müslümanların politik birliğe doğru koşmaları hayat-memat meselesidir. Diriliş erinin çağdaş ülküsüdür.

*

“Birlik için coğrafi durum çok müsaittir. İslam ülkeleri birbirine bitişik yapışık durumdadır. Afrika’nın bir ucundan Filipin Adalarına, kesiksiz bir şekilde uzanmaktadır, öz ülke. Aradaki sınırlar, bölünmüşlükler politiktir. Merkezi, çekirdeği Ortadoğu dedikleri bölge olmak üzere, tek ülke ideali diriliş erlerinin toprak, yurt ülkülerinin ifadesi olmaktadır.

*

“İslam terminolojisinde (Dâru’l-İslam) olan bu ifadeyi biz ülke kelimesiyle belirliyoruz. Tarih birliği ise geçmişte büyük İslam devletlerinin kurulmuş bulunması sebebiyle mevcuttur. Ancak yüzyıldır ki, bu birlik boyuna parçalanmıştır. Kültür birliği sağlanırsa tarih birliği de yeniden kendiliğinden kurulmuş olacaktır. O halde diriliş eri ülküsünün, yani diriliş idealinin ikinci unsuru kültür birliğidir. Özülke ve kültür birliği idealleri millet ideallerinin doğmasını sağlayacaktır. Diriliş idealinin temeli de bu millet idealidir. Millet doğunca artık Hakikat Medeniyeti demek olan İslam Medeniyetinin dirilişi gerçekleşmiş olacaktır. ” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.59-60) Diriliş nesli bir İslam savaşçısıdır, bu çağın gereklerine göre savaşandır, bu yönüyle Karakoç’a çağdaş dava adamı ve savaşçısı denilebilir. “İdeal İslam’la çağdaş olmaya çalışmalı sürekli olarak. Geçmişteki İslam yaşantısına hayran olmakla yetinmemeli, o yaşantıyı bugünde de gerçekleştirmeyi bir görev bilmeli. Başkalarına resmen veya fiilen köle olmayı kendi Müslümanlığıyla bağdaştırmayıp özgürlüğünü kazanmak için ölünceye kadar savaşmayı İslamlığın, Müslümanlığın gereği bilmeli. Bunu nefsine ait bir gurur sebebi değil, içinde bulunduğu Müslüman sayılmanın kaçınılmaz bir gereği bilmeli.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.27) Çoğu zaman şair kimliğiyle öne çıkarılır. Hâlbuki o bir dava ve düşünce adamıdır. O’nun 4 yaşından beri zihnini meşgul eden imandır, İslam’dır. Nitekim, “Bin yıllık ömrüm olsa, ömrüm boyunca konuşmam ve yazmam nasibimde varsa, hep Müslümanların birleşmesinden, bir araya gelip şuurlu birliklerini oluşturmalarından bahsederim. Bundan bıkmam ve yılmam. Çünkü bundan daha büyük bir dava bilmiyorum. Tüm faaliyetim İslam’ın bir savunmasıdır.” idealiyle yola çıkmıştır. Karakoç’a göre, “İdealsiz yaşamak bir ölümdür.” Diriliş çalışma yoludur. Ucuzculuk yoktur. “Diriliş olamadıkça İslam âlemi dirilmez. İslam âlemi dirilmedikçe insanlık dirilmez. Sürekli olarak bu gerçeği söyleyeceğiz. Bu gerçeği anlatacağız. Gücümüz yettikçe bu diriliş için eserler vereceğiz. Dirilişin her cephede gerçekleşmesi için bütün ruh gücümüzü ortaya koyacağız. Diriliş bizimle başlamadığı gibi bizimle bitmeyecektir. Diriliş İslam ruhunun yeniden insanlığa dönüşü, sürekli dönüşü demektir. O ruh olamadan düşünce, o ruh olmadan eylem kısa bir süre sonra kurumaya başlar.” Yitik Cennet adlı çalışmasında dirilişin temellerini belirtmiş ve peygamberlerin tek dava güttüğünün altını çizmiştir. Bu ‘diriliş’ tanımı; İslam Medeniyetinin bir daha dirilemeyeceği fikrinin zihinlerde yer tuttuğu bir dönemde Sezai Karakoç tarafından ifade edilmiştir. Karakoç’un bir de İslam Sitesi vardır, bir nevi düşünce sisteminin gerçekleştirildiği yer, vatan, devlet. Biraz ideal, biraz hayal, biraz da temenni, ama uygulanabilir bir anlayışı barındıran bir ideal. “İslam Sitesinde, eşitliği bir marj dahilinde ve içgüdülere aykırı olmayacak bir şekilde sağlayan bu atmosferin paydalarını başlıca dört grupta toplayabiliriz. 1- İslam Sitesinde her kişinin yaşama tarzına çizilen sınırlar, verilen standart aşağı yukarı kendiliğinden bir tüketim eşitliği doğurmaktadır. Lüks haramdır. İsraf ve gösteriş yasak… 2- Faizin yasak edilmesiyle emeksiz kazanca prensip olarak set çekilmiştir. Kazanç emeğe dayanır. 3- Zekât verme mecburiyeti her şeye rağmen biriken sermayenin, tabii yolu zedelemeyecek ve insanı çalışma içgüdüsüne aykırı olmayacak bir oranda sürekli olarak zenginlerden fakirlere doğru bir iktisadi kıymet akımı halinde akmasını sağlar. 4- İslam Sitesinde devlet, liberalist düzende olduğu gibi prensip olarak iktisadi düzene karışmayan, dolayısıyla zenginin bekçisi bir devlet olmadığı gibi, herkesin malını eline geçirdiği için eşyada ve insanda istediği tasarrufu yapan, karşısında maddi ve manevi hiçbir kuvvet bulunmadığı için insanın elinin kolunun bağlı olduğu komünist düzendeki gibi aykırı bir devlet de değildir.” (İslâm, s.70) 5- Diriliş nesli inkâr değil tahkik yolunu seçer. Bu yönüyle Said Nursi’yi andırır. Diriliş nesli kimseyi küçük görmez, ama hiç kimseye esir de olmaz. Diriliş düşüncesinde sanat- eylem arasında bir köprü vardır. Sanat eyleme dönüşmelidir, parti bu düşünceden hareketle yanlış bir çıkıştır. Diriliş bir mekteptir. Bugün yetişmiş ve yetişmekte olan Müslüman aydınların çoğunun yetişmesinde “Diriliş Mektebi”nin dolaylı dolaysız etkisi olmuştur. Karakoç kasabalıdır. O’nun şahsiyetini irdelerken Anadolu coğrafyasını ve Cumhuriyetin ilk yıllarını iyi okumak gerekir. Mizacında öne çıkan unsurlar şunlardı: Onurlu ve ağırbaşlı olmak, mevki makam peşinde olmamak, dünyevi hesaplar yapmamak, dedikodu, polemik, çelişki ve çatışmaların, güncel olanın uzağında kalmak. Hakkında Ne Dediler? Mülkiyeden yakın arkadaşı ve sonradan biçim yönünden aynı şiir akımının içinde beraber yer alacakları Cemal Süreya’nın Sezai Karakoç hakkında yazdıkları dikkate şayandır: “Bulgucu adam. Belki de ülkemizde tek bulgucu. Çok daha yetenekli, bir Mehmet Akif’in tinsel görüntüsüyle adamakıllı bir Necip Fazıl’ınkini iç içe geçirin, yaklaşık bir Sezai Karakoç fotoğrafı elde edebilirsiniz. Türkiye’de özellikle sağın, özellikle de mukaddesatçı kesimin içinde yalnız bir başına. Hiçbir ortaklığa girmez. Dışarıda ve yukardadır. Düşüncesini de öfkesini de hemen ortaya koyar… Yaşama konumu olarak tek ve benzersiz”. Ece Ayhan da “Sezai Karakoç, mülkiyeyi bitirmiş ama mülkiyetle bir ilinti kuramamıştır. Karakoç’un ıssızlığından ve yalnızlığından yakındığını bu güne dek duymadım. Kiralık bir evi bile yoktur.” demiştir. Bir edebiyat ve düşünce hareketi olarak “Diriliş”, “Büyük Doğu”dan sonra ilk tutarlı hareket ve mekteptir. “Bir de Diriliş’ten sonra çıkan ve ‘Diriliş’in çocukları’ sayılabilecek dergiler vardır: Edebiyat, Mavera, Yönelişler, Yedi İklim, Kayıtlar… Hatta bu çizgide yer alan Yeni Sanat, Deneme, Gelişme gibi dergiler de bu zincirin küçük halkaları sayılabilir… Bu dergileri çıkaranların, buralarda yazı ve şiirlerini neşredenlerin birçoğu, önceleri Diriliş’te yazmış, tabiri yerinde ise Sezai Karakoç’un rahle-i tedrisinden geçmiş insanlardır. Rasim Özdenören: “Sezai Abi ile tanıştığımda yazı ve şiirlerini aşan bir kişilikle karşılaştım. Böyle bir insanın yazdığı bir dünyada, yazmamın gereksiz ve anlamsız olduğunu düşündüğüm için o dönem yazmamaya karar vermiştim. Fakat bu kararımı ne kendisine, ne başkasına söyledim.” Erdem Bayazıt: “Romanını yazmak isterdim. Fakat yazabilmek için de Dostoyevski gibi biri olmak lazım” der. “Eğer bir gün (yeryüzünde) sahte ölçülerden, puta tapıcılıktan, maddeperestlikten ve haksız yargılardan arınmış, kurtulmuş dürüst ve samimi bir dünya kurulursa, o dünyanın geçmiş ve gelecek zamanlar için gösterebileceği en büyük şair, Diriliş Mesajı ile Sezai Karakoç olacaktır. Shakespeare için, Goethe için dahi derler, doğrudur. Fakat Sezai Karakoç dehadan da üstün bir yerdedir. Zaten o deha kelimesinden hoşlanmaz. Ona göre deha vahye karşı çıkarılmak istenen insan egosudur. Evet, bu söz onundur ve dehaları böylesine suçüstü yakalayan başka bir söz de söylenmemiştir.” (Ortadoğu Gazetesi, Ömer Öztürkmen, 01.09.1975)

*

Sezai Karakoç, eğer tarifine uygun bir İslamî hareketin içinde yaşasaydı daha farklı ve dinamik olurdu. Her şeyi tek başına örmek ve fiiliyata geçirmekle kendisini görevli sayması yüzünden geniş bir faaliyet alanına yönelmiş, bu durum bizce kendisine uygun olmayan eylem sahalarına kaymasına sebep olmuştur. Parti kurması da işte böyle bir ruh halinin tezahürüdür.

*

İslam adına yapılanları eksik ve yanlış bulmuş olmalı ki, kendi başına her şeyi yapmaya yeltenmiştir. Bir kısmını hakkıyla ifa edebilmiş, bazı konularda sıkıntı çekmiştir.

*

Onun değerini anlamak isteyenler; kendisini Ali Şeriati ile, İkbal ile, M. Akif ile karşılaştırmalıdır. Klâsik İslâm anlayışına sıkı sıkıya bağlı ve ayni zamanda bu günün dili ile dini anlatabilendir. Bu çağa uygun ve bu çağa kafa tutan bir anlayış.

*

Kimine göre haddinden fazla modern, kimine göre çok gelenekçi. Aslında o çağa uygun ideal İslam’ı savunmaya çabalayandır.

*

Karakoç’un idealindeki Diriliş neslinin özellikleri, eserlerinde şöyle sıralanmıştır

*

1-Yeni insan tipidir, dünyayı yeniden kurandır. 2-Allah’ın yeryüzündeki halifesidir, Allah adına iş yapar. 3-Allah’a bağlanarak özgürleşendir. Putlaştırmanın her türlüsüne karşıdır. Put kırıcıdır. 4-Adildir, zalim olamaz ve zulme kendinden olsa dahi pirim vermez. 5-Maddeci değildir, ruha önem verir. 6-Akıllıdır ve fakat aklı putlaştırmaz. 7-Tarihi yeniden yorumlayandır. 8-Dünya-ahiret dengesini kurandır. 9-Vecd ve coşku insanıdır. Kuru ve asık suratlı değildir. 10-Alçak gönüllüdür. 11-Klişeci değil, özcüdür. Lafızcı değil, anlamcıdır. 12-Zandan kaçınır, tahmin yürütmez. 13-Uyumludur, retçi değildir. 14-Tövbe eridir. 15-Yozlaşamaya karşıdır. 16-Diri ve dirilticidir, donuk ve statik değildir. 17-Hakikat arayıcısıdır. 18-Ezberci değildir. 19-Kadere inanır. 20-Kritik onda gözlemdir yani bir şeye tam emin olduktan sonra karar verir. 21-Objektiftir. 22-Benlik pürüzüne takılmaz.