Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Şubat 2017

34 yazı

7 Şubat 2017, 20:57

KARANLIĞIN MAVERASI AYDINLIKTIR

================================= İnsan yağmur gibi, gökyüzünden yeryüzüne inmiştir. İnsana verilen zaman tamamlandığında, yağmurun buharlaşıp gökyüzüne yükselmesi gibi, geldiği yere dönecektir. Nasıl gündüzün maverası geceyse, yeryüzünün maverası da gökyüzüdür. İnsan yitirdiği gökyüzünü yeryüzünün ötesinde bulacaktır. İnsanın en büyük ve en önemli görevi, yeryüzünün balını, gökyüzünün peteğine taşımaktır. Bu bağlamda, yeryüzü gökyüzünün kovanıdır. * * * Gökyüzünün yeryüzündeki kovanında, Yunus''un deyişiyle, “ballar balını” bulmak için, Goethe gibi: “Benim servetim zaman, benim tarlam zaman” demesini bilmek gerekir. Yeryüzünün balını, gökyüzünün peteğine taşımak için, insan zamanın ustası olmak zorundadır. Zamanın insanı değil de, insanın zamanı denetebilmesi için, insan iyilikte, güzellikte ve dürüstlükte yarışmalıdır. Zamanın nabzını tutanlar, hem yeryüzünde, hem de gökyüzünde güzellikleri arayanlardır. * * * Bir dönemin “Açık Üniversite”si Mavera dergisi, “herşeyin bir maverası vardır, maverasız birşey olmaz” diyen, yedi yazarın bir araya gelmesiyle kurulmuştu. Hepsi birbirini yıllardan beri tanıyor, seviyor, güveniyor ve edebiyatın, güzelliği, iyiliği ve doğruluğu aramak olduğuna inanıyorlardı. Onların hepsi, Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat dergilerini gönülden desteklediler. Mavera yazarları, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil''in izleyicileri oldular. * * * Mavera dergisinin kurucusu yoktu, kurucuları vardı. Bu yüzden, ne zaman kuruculardan birinin adı anılırsa, mutlaka diğerleri de anılır. Birinin adı sözkonusu olduğunda, diğerlerinin de hatırlandığı başka bir dergi yoktur. Mavera dergisi adına uygun olarak, yeryüzünün ötesi gökyüzü diyerek, sayfalarında, yeryüzü ve gökyüzüne ilişkin her konuya yer verdi, insana ilişkin hiçbir konuya uzak durmadı. * * * Mavera yazarları, “Kutsal kitaplarda söylenmemiş bir söz yoktur” diyerek, sanatın aynasını hem yeryüzüne, hem de gökyüzüne tuttular, yeryüzünde gökyüzünü, gökyüzünde yeryüzünü görmeye çalıştılar. Mavera bilenlere öğrenci, bilmeyenlere öğretici oldu. Mavera yazarları, seküler kültürün yanlışlarına değil, kutsal kültürün doğrularına odaklandılar. Onlar hiçbir şeyin, bulunmadığı yerde, aranmayacağını biliyorlardı. * * * Her Mavera yazarı şiirlerinde, hikayelerinde ve denemelerinde, kutsal kültürün değerlerini yansıtmıştır. Onların kitapları hayatlarıdır. * * * Gökyüzü için iyi olan, yeryüzü için de iyidir. Gökyüzü yeryüzünün maverasıdır. * * * Maverası güzel olanın kendisi güzel olur.

7 Şubat 2017, 21:04

OKUMADAN YAZILMAZ YAZAN OKUR OKUYAN YAZAR

============================================= İnsanın kendisini bilmesinden daha önemli bilgi, kendisini yenmesinden daha büyük zafer yoktur. Bilgi kazanmak için okumak, zafer kazanmak için yapmak gerekir. İnsan okuduğu kadar düşünür ve yaptığı kadar bilir. Okumayan insan düşünmez, yapmayan insan bilmez. Okuyan insan düşünür, yapan insan bilir. Düşüncesiz bilgi, bilgsiz düşünce zenginleşmez. Bu yüzden, hem düşüncenin, hem de bilginin hayat kaynağı, okumasını bilmektir. * * * Önce yazmak değil, okumak vardır. Kırk satır okumadan birsatır, kırk sayfa okumadan birsayfa ve kırk kitap okumadan bir kitap yazılmaz. Az olan ve öz olan sözün ustası, Anadolu insanının günlük hayatında, ekmek ve su gibi, kalemin, defterin ve kitabın doldurulmaz bir yeri vardır. Bütün insanlığın düşünce eylem birikiminin ana kaynağı olan kutsal kitap, “Oku” buyruğuyla başlar. Tabiat gibi, insan da sırlarını okumasını bilenlere açar. * * * Güzeller güzelini, doğrular doğrusunu, iyiler iyisini bulmak için, dünyada herkesin ya okuyan, ya yazan, ya da okuyan ve yazanı seven olması gerekir. Dünyada, okunmaya değer kitapları okumayanlar, arkalarında yazılmaya değer eserler bırakamadıkları gibi, bilinmeye değer eylemler de yapamazlar. Okumanın yeri, yaşı ve zamanı yoktur. Her insan işi, yaşı ve inancı, ne olursa olsun, beşikten mezara kadar okumak zorundadır. Tabiatın açık üniversitesinde eğitim süreklidir. * * * Ömür Ceylan, “Önce Aşk Vardı” kitabında, Anadolu insanının bin yıllık kültürünü şiirin aynasında değerlendirir ve şiirin aynasından yansıtır. Şiir sözün özü ve kitabın özetidir. Hayatın şiirini yakalamak için, dünyayı yaşanır kılacak kitabı okumak gerekir. Evrenin özü dünya, dünyanın özü kitap ve kitabın özü de şiirdir. Şiir kitabın, kitap dünyanın, dünya evrenin gizemli hazinesidir. Hazinenin anahtarları, hayatı okumasını bilenlere verilmiştir. * * * Okuma ve yazma özürlü toplumlarda, hayatın hiçbir alanında, tekrar tekrar yorumlanan kitaplar yazılamaz. Tarih boyunca yazılanların hepsi, kutsal kitapların, bütün insanlığa getirdikleri haberleri anlamak ve anlatmak için yazılmıştır. Kutsal kitapların sonuncusu en son gelmiş olmakla birlikte, aslında ilk gelendir. Bütün insanlığın kültürel ve bilimsel birikimi, kutsal kitapların ayrıntılı açıklamalarıdır. * * * Kutsal kitaplar, bütün yazılanları okuyup, özümseyip ve unuttuktan sonra geriye kalan şiirdirler. Onların şiirini yakalayanlar, bütün insanlığa ölümsüzlüğün ışığını taşırlar. * * * Hem Okumak, hem de yazmak için dünya bir gündür. O gün de bugündür. * * * Yazılacak en önemli kitap insandır.

7 Şubat 2017, 21:17

GAZETECİ YILMAZ YILDIZ'DAN BİR TÜKETİME İSYAN YAZISI

=============================================== Amerika''da patlak veren ve bugün Avrupa boyutuyla derinleşen küresel kriz, tüm dünyaya bir şey öğretmişti. Adına ister tüketim deyin, ister kazanma deyin, isterse de aşk deyin, insanların hırsı, sonuçta büyük bir ekonomik hüsrana yol açıyor.

*

Krizin ana sebebi paradan para kazanma hırsı olarak gösterilse de, gerçekleşmesinin insanların tüketim hırsı yoluyla olduğunu da unutmamak gerekir.

*

Konutları, arabaları, mücevherleri almak isteyen milyonların, aldıkları ürünün gerçek değerinin kat kat üzerinde bir maliyete, ömürlerinin büyük bölümünü borçlanmaları (mortgage/tutsat) sonucunda türev piyasalar denen köpük oluştu.

*

Tüm dünya bu köpüğün içerisinde boğuluyor. Bugün ülkelerinin iflas masasında can çekiştiği Hıristiyan dünyasının dini lideriPapa 16. Benediktus''a göre de, küresel krizin sebebi, "Gerçek Tanrı''nın yerine ''İhtiras Tanrısı''nın konulması" değil midir?

*

Unutulan, belki de boyutu devasa olduğu için gözden kaçan bir nokta var; bu hırsı,bu sistemi besleyen, yapısı itibariyle bir ahtapotu andıran kolları var.

*

Birinin adı yılbaşı, birinin ki anneler günü, birinin ki sevgililer günü ve daha niceleri…

*

Sanki hediye almasa, sevgisini ispat edemeyecek. Sanki hediyesini başka bir gün alsa, hiçbir anlam taşımayacak.

*

Bilmiyor ki, reklamlar yoluyla, sosyal medya yoluyla, postmodern mahalle baskısı yoluyla kendisinde oluşturulan bu duygu, aslında arka planda kapitalist sisteme sermaye olup akıyor, daha büyük havuzlarda, daha büyük girdaplar için kullanılıyor.

*

Üstelik, insanların büyük çoğunluğu sevgisini borçlanarak gösteriyor. Nasılsa öderim mantığıyla 10 taksit, 12 taksit, 120 taksit seçeneğiyle gelecek bir yıllık, 10 yıllık harcama defterini peşinen kapatıyor.

*

Sevgililer gününde tanesi 10 lira olan bir gül, normal zamanlarda 3 lira iken, 1 lira iken sevgiyi ifade edemiyor mu?

*

Sevgililer gününde bülbül olup şakıyan dil, 364 gün lâl mı oluyor?

*

"Benim sevgim öyle büyük olmalı ki sadece bir güne sığmamalı. Benim sevgim öyle özel olmalı ki, milyarlarca sevgicik arasında sıradanlaşmamalı" diyemiyor mu?

*

Her yıl giderek artan bir oranda tüketim çılgınlığına dönüşüyor, sevgililer günü. Sevginin paraya indirgenmiş hali gibi geliyor bana, artık bu tür günler…

*

Üzüntüyle gözlemlediğim bu tüketim çılgınlığı bana üniversite yıllarımda okuyup, yoluma ışık olarak tutmaya çalıştığım Ersin Nazif Gürdoğan''ın tüketim ekonomisine karşı yazılmış kitaplarını hatırlattı.

*

Teknolojinin Ötesi, Kirlenmenin Boyutları ve Görünmeyen Üniversite… Ersin Nazif Gürdoğan''ın kapitalizme karşı manifestosuydu benim gözümde.

*

Nazif Hoca, sanki ta 20 yıl öncesinde, bugünkü ''dindar nesil'' tartışmaları içine doğmuş gibi, "Bize benimsetilen yaşama biçimine başkaldırmanın yolu, tasavvufun güçlendirici yöntemi içinde olgunlaşmış Müslümanların sayısını çoğaltmaktır" diyor. (Teknolojinin Ötesi Syf:199)

*

"Tüketim ekonomisinin "Her gün biraz daha fazla" sloganına karşı tavrımız: ''Hiçbir şeyimizle bizden olmayanlara benzememek, her eylemimizle onlara karşı çıkmak'' olmalıdır" diyerek de Görünmeyen Üniversite''lere açılan yolu gösteriyor.

*

St. Valentine''s Day''den bizim "sevgililer gününe"

*

Yukarıda anlatmaya çalıştığım düşüncelerim, sevgililer gününün sosyo-ekonomik boyutuyla ilgili. Bunun bir de dini tarafı var. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi''nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır.

*

Bu sebeple bazı toplumlarda "Aziz Valentin Günü" (İngilizce: St. Valentine''s Day) olarak bilinir.

*

Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.

8 Şubat 2017, 11:51

EDEBİYATSIZ MEDENİYET MEDENİYETSİZ EDEBİYAT OLMAZ. SEZAİ KARAKOÇ'UN VURGULADIĞI GİBİ:İNSANLIK TARİHİNDE TEK MEDENİYET VARDIR,O MEDENİYET "HAKİKAT MEDENİYETİDİR."

BÜTÜN MEDENİYETLER HAKİKAT MEDENİYETİNE DÜŞÜLMÜŞ DİPNOTLARDIR.

8 Şubat 2017, 12:19

İSRAFTA İYİLİK İYİLİKTE İSRAF YOKTUR

================================== Batı ülkelerinde, tüketim kültürü ve israf, yıldan yıla yeni boyutlar kazanmaktadır. Tüketim kültürünün ürünleri, anavatanları olan Amerika’dan, bütün dünyaya pazarlanıyor. İster Batı’da isterse Doğu’da olsun, tüketim kültürünün benimsendiği ülkelerde, ekonominin sürükleyici gücü, gösteriş tüketiminde, dünya ölçeğinde sürdürülen yarıştır.

*

Tüketim kültürünün odak noktasında açgözlü insan vardır. İnsanların karnı doyurulur, gözleri doyurulmaz. İnsanların ihtiyaçları sınırlı, istekleri sınırsızdır. İnsanın bir evi olsa, ikincisini ister, iki evi olsa, üçüncüsünü ister. İnsan doğası gereği açgözlüdür. İnsanın gözünü dünyada hiçbir şeyin doyurması mümkün değildir. Bunun için, John Maynard Keynes ekonomik gelişme için, aç gözlülüğün baş tacı edilmesi gerektiğinin üzerinde önemle durmaktadır.

*

Ekonomide her talebin, kendi arzını oluşturduğu gibi, tüketim kültüründe de, gerekli gereksiz her tüketilen ürünün bir üreticisi vardır. Tüketim ekonomilerinde insanlar ne kadar çok tüketirlerse, ülkelerinin ürün ve hizmet üretme güçleri de o kadar büyük olur. Bunun için, Amerika ikinci Dünya Savaşı’nda yerle bir olan Almanya ve Japonya gibi, bir üretim ekonomisi olmaktan daha çok bir tüketim ekonomisidir.

*

Pazarlama, Tüketici Davranışları, Reklâmcılık ve Halkla İlişkiler gibi İşletme Yönetimi Bilimleri, büyük ölçüde Amerikan Üniversitelerinde geliştirilerek, Amerika’dan bütün dünyaya ihraç edilmiştir. Amerika’nın tüketim kültürü, dünya ölçeğinde yaygınlık kazanan tüketim ürünleriyle dünyayı, büyük bir süpermarkete dönüştürmüştür.

*

Dayanıklı tüketim ürünlerinden, dayanıksız tüketim ürünlerine kadar yüz binlerce ürünle beraber hayallerin de satıldığı süpermarketler, bütün dünyada seküler insanların mabetleri haline gelmişlerdir. İnsanlar en azından haftada bir kere, süpermarketlere uğramadıkları zaman huzursuz oluyorlar. Tüketim kültüründe insanlar ürettikleriyle değil, tükettikleriyle değerlendiriliyor.

*

Erich Fromm’un vurguladığı gibi, tüketim kültüründe insanların ne olduklarına bakılmıyor, neye sahip olduklarına bakılıyor. Tüketim kültürünün her alana egemen olduğu toplumlarında, hiç kimse sahip olduğu ev ve arabalardan daha değerli kabul edilmemektedir.

*

Dünyanın kaynakları Cennet’te olduğu gibi, sınırsız olsaydı, ihtiyaçlarla birlikte isteklerde karşılanacağı için, dünya da hiçbir ürün ve hizmetin kıtlığı çekilmeyecekti. Ancak dünyanın kaynakları sonsuz olmadığı gibi, ekonomik büyüme de sınırsız değildir.

*

Ekonomi bilimi de, sınırlı kaynaklarla sınırsız istekleri karşılamaya çalışan bir bilim olmaktan, sınırlı kaynaklarla sınırlı ihtiyaçların karşılandığı bir bilime dönüşmelidir. İşletme bilimleri de, insanların zorunlu ihtiyaçlarını en verimli bir biçimde karşılamaya çalışmalıdırlar. İnsanların ihtiyaçları değil, istekleri sınırsızdır. Dünyanın kaynakları, bütün insanların karınlarını doyurmaya her zaman yeter, gözlerini doyurmaya hiçbir zaman yetmez.

*

Dünyanın bütün ülkeler için, yaşanır kılınmasında, insanların sınırsız isteklerinin karşılanmasından önce, sınırlı ihtiyaçlarının karşılanmasına öncelik verilmelidir. Ekonomi bilimi, sınırsız istekleri değil, sınırlı ihtiyaçları karşılama bilimidir. Ekonomi gibi, sosyal bilimlerin ilkeleri, fizik gibi, doğal bilimlerin ilkeleri kadar evrenseldir.

*

Üretimde ve tüketimde, her girdi ve çıktının bir bedeli vardır, hiçbir kaynak bedelsiz değildir. Ancak tüketim kültüründe bütün tabiat bedelsiz ürünler dağıtan, büyük bir süpermarket olarak görülmektedir. Tüketim kültürünün dünya ölçeğinde yaygınlık kazanmasıyla, yeraltı ve yerüstü doğal kaynaklar, sorumsuzca tüketilmektedir. Oysa doğal kaynakları, israf edenler, farkında olmadan, kendilerini besleyen kaynakları da kurumaktadır.

*

Herkesin harcamada yarıştığı, ihtiyaçları karşılamaktan daha çok, istekleri karşılamaya çalışan tüketim kültürünün akıncıları pazarlamacılardır. Onlar öteki dünyaya gittiklerinde, kendilerine ilk sorulacak soru, satışları ne kadar artırdıkları, olacakmış gibi, her sene satışları belirli bir oranda artırmak için, çırpınmaktadırlar.

*

Pazarlamacılar tüketim kültürünün bütün dünyaya yaymak için, Sibirya’da yaşayan insanlara buzdolabı, Afrika’da yaşayanlara da, ısıtıcı satmakta hiçbir sakınca görmezler. Onların en başta gelen görevleri, insanlara hiç ihtiyaç duymayacakları ürünleri pazarlamaktır. Tüketim kültürü savurganlıktan beslenir. Pazarlamacıların işi, savurganlığı özendirmektir.

*

Tüketim kültürünün pazarlamacıları, fabrikalarında televizyon üretirler, satış yerlerinde ise, gösteriş simgesi, pazarlarlar. Onlar pazarladıkları ürünlerin satışlarını artırabilmek için, aldatıcı ambalajlardan, abartılı reklamlara kadar, çok hızlı değişen ikna etme teknikleri uygularlar.

*

Pazarlamada normal fiyatların indirimli fiyatlar olarak sunulması, çok sık başvurulan yolların başında gelmektedir. Bir arada pazarlanan iki üründen birinin fiyatının düşük tutulması sık başvurulan yöntemlerden biridir. Çoğu defa bir ürün alana ikincisi karşılıksız verilir. Pazarlamacıların değişmeyen amacı, satışları günden güne artırmaktır.

*

Sınırların önemini yitirdiği, tüketim kültürünün bir bulaşıcı hastalık gibi, dünyaya yayıldığı bir dönemde, bütün insanlığın karşı karşıya olduğu sorun, tüketim sonsuzluğunun dizginlenmesidir.Bunun için, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasına seküler kültürün “açgözlü insan”ı yerine kutsal kültürün “tokgözlü insan”ının geçmelidir.

*

Tüketim ekonomisinin açgözlü insanından önce üretim kültürünün tokgözlü insanını baş tacı edinmeden, ekonomik, siyasal ve kültürel krizlerin üstesinden gelmek mümkün değildir.

*

Değişik alanlarda ortaya çıkacak krizleri önleyecek olanlar, kendileri için istediklerini, başkaları için de isteyenlerdir.*Veren el olmasını bilen, bulduklarında dağıtanlar, bulamadıkların sabredenler, tokgözlü Anadolu insanının kültüründe vazgeçilmez bir yer tutarlar. Bu yüzden, Yunus’suz, Mevlâna’sız İbn Arabi’siz bir Türkiye düşünülmediği gibi, bir dünya da düşünülmez.

*

Bütün dünyada açgözlülüğün egemenliğini yıkacak olanlar, tokgözlülüğün zirvelerine ulaşanlar olacaktır. Onlar dünyanın yalnızca haramlarından değil, yeri ve zamanı gelince, helallerinden de vazgeçmesini bilirler. Bu yüzden, onlar dünyanın peşinden koşmazlar, dünya onların peşinden koşar.

*

Küresel ısınma konusunda olduğu gibi, dünyanın kaynaklarından ihtiyaçlarından daha fazlasını alanlar, kendileriyle birlikte bütün insanlığın sonunu hazırlamaktadırlar.*Tasarruf toplumlarında üretim ve tüketim kalıplarının oluşmasında belirleyici olan, seküler kültürün değerleri değil, kutsal kültürün değerleridir. Kutsal kültürün ana değerlerinin başında, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek gelir.

*

Kutsal kültürün ana değeri olan bu ilke, fizik ilkeleri kadar doğal ve evrenseldir. Çünkü iyilikte yarışma olmadan, hayatın hiçbir alanında gelişme olmaz. Bunun için, bir toplumda yaşı ve işi ne olursa olsun, herkesin, iyilikleri büyütmeyi, kötülükleri azaltmayı, vazgeçilmez bir görev olarak görmesi gerekmektedir.

*

İyilikte yarışmada iki günü birbirine eşit olan toplumlar, ekonomik, ve kültürel krizlerin üstesinden gelemezler.*İyilikleri özendirmek, bir yanıyla üretimi büyütmek, kötülükleri önlemekte, bir yanıyla da tüketimi azaltmaktadır.

*

Tüketim toplumu olmaktan korunmak için, herkes hiç ölmeyecekmiş gibi veren el, hemen ölecekmiş gibi de alan el olmaya çalışmalıdır. Sağlıklı bir toplum olmak için, tüketim kültürüne karşı tasarruf kültürünün geliştirilmelidir. Tasarruf toplumlarında istekler değil, ihtiyaçlar karşılanır. Dünyanın her ülkesinde ihtiyaçlarından daha fazlasını tüketenler, kendileriyle birlikte bütün dünyayı büyük krizlere sürüklerler.

*

Tasavvuf kültürüyle yoğrulan toplumları Allah önünde her varı yok görürler.

*

Tasarruf toplumları, tasavvuf toplumlarıdır.

9 Şubat 2017, 08:33

ÜLKELER BÜYÜK RÜYALAR GÖREN ŞAİRLERİYLE BİLİNİRLER

==================================================== Asya ve Avrupa tarihinde,Doğu ile Batı''nın çatışma alanı Anadolu''da, Yirminci yüzyıl bir şairler yüzyılı oldu. “İki Dünyanın Hesaplaşması”nda şairler, önemli sorumluluklar yüklendiler. Anadolu''da kutsal kültürle seküler kültürün birbirine karıştığı ve her şeyin altüst olduğu bir dönemde, şairler Anadolu insanının zengin geçmişinden bakarak geleceğini aydınlattılar.

*

Türkiye''nin şairler yüzyılını, Mehmet Akif, Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç, düşünceleri değiştiren şiirleri ve geçmişten geleceğe bakan vizyonlarıyla, onyıllar içinde büyük bir özveriyle inşa ettiler. Onlar Anadolu''nun milletten gelen bir vizyondan daha çok devletin yüklendiği bir misyonla, sekülerleştirilmeye çalışılmasının sancılarını yaşadılar, doğurduğu karmaşaya şahit oldular ve tutulan yolun sağlıklı olmadığını her fırsatta vurguladılar.

*

Şairlerin dünyasındaki Türkiye, Türkiye''nin dünyasındaki şairler, düşüncelerini şiirlerine, şiirlerini düşüncelerine yansıtarak, Anadolu''nun şairler yüzyılını oluşturdular. Bin yıllık Türk tarihin omurgasını oluşturan Anadolu''nun Yirminci yüzyılı, onlarn şiirlerinde özetlendi. Ağaçların meyvalarıyla değer kazandıkları gibi, Türkiye de bir ayakları geçmişte, bir ayakları gelecekte olan şairleriyle güç kazandı.

*

Anadolu''nun dört büyük şairi, düşünce ve şiirlerine yansıttıkları misyon ve vizyonlarıyla, Türkiye''nin sorununun, Batılılara benzemek değil, Batılılardan farklı olmak olduğunu gösterdi. Yahya Kemal “Süleymaniye''de Bayram Sabahı” şiiriyle, Anadolu''nun görkemli dönemlerini, Yirminci yüzyılda yeni bir yüze, yeni bir söze dönüştürdü. O Anadolu''nun şairler yüzyılında gelmiş, tarihle düşünen büyük bir Osmanlı şairiydi.

*

Mehmet Akif, savaş yıllarının Anadolu''sundan “tek dişi kalmış” Avrupa''ya baktı, savaşı şiire, şiiri savaşa yansıtarak, şairler yüzyılının ana sütunlarından birini oluşturdu. Onun en büyük eseri, “korkma” diye başlayan, Türkiye''nin “Milli Marşı”dır. Necip Fazıl “Çile” şiiriyle, kendi dönüşümden yola çıkarak, bütün taşları yerinden oynatılan Anadolu''nun yeniden inşa edilmesi için, izlenmesi gereken eksiksiz bir yol haritası sundu ve Anadolu''nun geleceğindeki vazgeçilmez yerini aldı.

*

Sezai Karakoç, uzun “Taha''nın Kitabı” şiiriyle, şairler yüzyılında, Anadolu insanının ölümden sonra kalkarcasına, nasıl dirileceğinin müjdesini verdi. Şairler yüzyılında, şiirsiz medeniyet, medeniyetsiz şiir olmaz, diyen Karakoç, gerçekte kutsal kültürle yoğrulan tek madeniyet olduğunu ve onun doruklarına şiirle ulaşıldığını, sürekli vurguladı.

*

Şairler yüzyılının şairleri, bütünle bağlarını koparmayan şiirleriyle, Anadolu insanının kültürel hayatıyla birlikte siyasal hayatına da ışık tuttular.

*

Büyük şairler, meyvada ağacı, ağaçta ormanı görmesini bilirler ve dünyayı kucaklayan en derin vizyona sahiptirler.

*

Şairler şiirleriyle düşünürler, şiirleriyle konuşurlar, şiirleriyle bilinirler, şiirleriyle rüya görürler.

*

Büyük şairler gerçekleşmeyecek rüyaları görmezler.

9 Şubat 2017, 13:05

Kuzey Afrika'nın Büyük Gönül Sultanı El Alavi"yi Martin Lings

Kuzey Afrika'nın Büyük Gönül Sultanı El Alavi"yi Martin Lings Bekir Şahin ve Ufuk Uyan'nın çevirdiği "YİRMİNCİ YÜZYILDA BİR VELİ" kitabında ayrıntılı olarak anlatmıştır.El Alavi "Allah'ı kendisinden başka bir yerde arayan kimse,Allah'a hiçbir zaman ulaşamayaktır,"diyen Cezayir'de yaşamış çağdaş bir YUNUS'tur. Arkasında Guenon,Schoun,Burckhardt,Nasr başta olmak üzere Doğu ve Batı'yı bilen bilgiyi bilgeliğe dönüştüren bilgeler bırakmıştır.

9 Şubat 2017, 22:22

KUTSANMIŞ ORTADOĞU'NUN GÜNEŞİ ASLA BATMAZ

=============================================== İnsanlıkİnsan tarihi boyunca devam eden, iki medeniyetin, iki dünyanın Kıyamet'e kadar devam edecek, soğuk ve sıcak savaşı, Ortadoğu genelinde ve Suriye özelinde, yeni bir döneme girdi. İslam'ın doğuş yıllarında Medine'de Hendek Savaşı'nda olduğu gibi, Ortadoğu, hendeğin hem dış tarafından, hem de iç tarafından kuşatıldı. Humus ve Halep, seksenli yılların Hama'sı ve ikibinli yılların başındaki Gazze'ye benzer şekilde, “topyekun savaş” staretjisiyle, yerle bir ediliyor.

*

Batı dünyası, Şam, Kudüs, Bağdat, Kurtuba ve Kahire'de batan medeniyet güneşinin, Paris, Londra, Berlin, Brüksel ve New York'ta doğmakta olduğunu görmüyor. Seküler Avrupa medeniyeti, Mekke'de doğuşundan bu yana, iç içe yaşadığı Ortadoğu'nun önemini kavrayamadı. Avrupa İslam'ın medeniyetler tarihinde, süreklilik ve bütünlük sağlayan, konum ve işlevinin cahili olmayı, varoluşunun en büyük güvencesi kabul ediyor. Bunun için, Ortadoğu'daki savaşlar göç dalgaları ve ölümler, Batı'nın Ortadoğu algısını değiştirmeye yetmiyor. Batı bin yıllık İslam olgusunu anlamıyor.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda köklü bir paradigma değişikliğine gitmeden, Ortadoğu ülkelerinin Batı kuşatmasından, bir çıkış yolu bulmaları mümkün değildir. Medeniyetlerin anavatanı olan Ortadoğu'nun geçmişteki başarıları, gelecekteki başarılarının bir garantisi olmayacaktır. Nasıl geçen yüzyılda, birbirleriyle savaşan Avrupa ülkeleri, “Avrupa Birliği” şemsiyesi altında kaynaklarını paylaştılarsa, bugün birbirleriyle savaşan Müslüman ülkeler de “Ortadoğu Birliği” şemsiyesi, altında kaynaklarını paylaşmalıdır. Paylaşmasını bilmeyen, paylaşmasını bilen tarafından paylaşılır.

*

Ortadoğu'nun geleceği, yalnızca Doğu'da ya da yalnızca Batı'da yer almasına göre değil, hem Doğu'da hem de Batı'da yer almasına göre belirlenecektir. Petrol denizi üzerinde yüzen Ortadoğu'nun, “göç veren” ülkeler konumundan, “göç alan” ülkeler konumuna geçebilmesi için, seküler kültürün “Serbest Pazar” ekonomisinden önce, kutsal kültürün “Etik Pazar” ekonomisine ihtiyacı vardır. Dünya kaynaklarını adil olarak değerlendirmenin yol haritası, “Tanrı yoksa herşey mübahtır” diyen, Batı'nın seküler medeniyetinde aranmaz, aransa da bulunmaz.

*

Ortadoğu ülkelerindeki demokrasi hareketleri ve savaşlar, Batı dünyasının ikiyüzlülüğünü gösterme bakımından, bir turnusal kağıdı işlevi gördü. Demokrasi ve barış götürmek için, Ortadoğu'yu işgal eden Batı dünyasının, yalnızca kendisi için barış istediği, yalnızca kendisi için demokrasi istediği ortaya çıktı. Mısır yanında, Irak'ta, Suriye'de, Afganistan'da, Libya'da, Cezayir'de demokrasi uçağı, Batı'nın darbe destekcileri tarafından kaçırıldı. Ortadoğu'da demokrasinin amentüsü çalındı.

*

Bütün Batı ülkeleri el ele vererek, Ortadoğu ülkelerindeki demokrasileri, tek tek Macbeth'in Kral Duncan'ı uykuda öldürmesi gibi, bir bir yatağında öldürdü. Ortadoğu'da Batı demokrasiyi öldürmekle kalmadı, büyük dinlerin 4.000 yıllık geleneğini de yağmaladı. Ortadoğu'nun bütün doğal kaynaklarına el konuldu.

*

Ortadoğu'da ölen demokrasinin kalıcı olması için, düşünce, ekonomi ve politikada, bütün insanılğı kucaklayan, kapsamı geniş bir “Medeniyet” paradigmasının özenle inşa edilmesi gerekir.

*

Modern çağda Batı Kudüs'ü Roma'laştırdı. Modern sonrası çağda, Ortadoğu Roma'yı Kudüs'leştirmelidir.

*

Kudüs'ün binbir renkli çiçeği Ortadoğu'da açacaktır.

*

Çıkış yolunu gösterecek Kutup Yıldızı Kudüs'tür.

*

Ortadoğu'nun ışığını Batı söndüremez.

*

Kudüs varsa medeniyet vardır.

10 Şubat 2017, 16:33

KÜLTÜRLER ŞEHİRLERE ŞEHİRLER KÜLTÜRLERE YENİ BOYUTLAR KAZANDIRIR. MEKKE ŞEHİRLERİN ANASIDIR.HER ŞEHİRDE

TUFANLARDAN URTARACAK BİR MEKKE, BİR "NUH'UN GEMİSİ" MUTLAKA VARDIR. ALLAH GÖK KUBBENİN ALTINDA ŞEHİRLERİ HİÇBİR ZAMAN BOŞ VE KORUYUCUSUZ BIRAKMAZ.

11 Şubat 2017, 00:17

ŞERİFE NİHAL ZEYBEK'İN HAZIRLADIĞI MAVERA Y.L.TEZİ

=============================================== 1- MAVERA DERGİSİ Mavera Dergisi Nasıl Kurul muştur? yıllarında uzun zamandır tanışık olan ve o sıralarda hepsi Ankara da memuriyette bulunan, bir grup arkadaş kendi aralarında şöyle konuşurlar: Bir dergimiz olsa, hem de profesyonel bir dergi. Yazılara telif ücreti ödense... Bir de yayınevimiz olsa, kendi kitaplarımızı bassak. Gönül dergi kurmak, yayınevi kurmak ister, ama ne mesai ile çalışan bu memurların ayıracak vakitleri ne de sermaye yapacak paraları vardır. Mavera için fikrî ön hazırlık yapan bu arkadaş grubu şu yedi kişidir: Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Akif İnan, Nazif Gürdoğan, Bahri Zengin ve Hasan Seyithanoğlu. 1 Cahit Zarifoğlu nun Yedi Güzel Adam isimli şiir kitabında bahsettiği yedi güzel adamın, Mavera nın kurucuları olduğundan bahsedilmektedir. Rasim Özdenören, TRT 2 de bu konuyla ilgili şöyle bir açıklama yapmıştır: Cahit Zarifoğlu nun şiir kitabının adı Yedi Güzel Adam. Bundan münhem olarak bizim bu ekibimize bizim tarafımızdan değil dışarıdan yakıştırıldı. Muhtelif isimler söylendi. Bunun biri ya da ikisi günün şartlarına göre değişen isimler olarak anıldı. Diğerleri de tabiri caizse demirbaş isimler olarak anıldı. Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Alaeddin Özdenören, Akif İnan ve benim adım demirbaş olarak anıldı. Bunlara ilave olarak Nazif Gürdoğan Mavera dergisinin çıkmasında ve hemen akabinde Akabe kitapevinin kurulmasında katkıları olmuştu. 2 Akif İnan ın Cahit Zarifoğlu ile yaptığı bir konuşmada, Zarifoğlu ndan kitaplarına koyduğu ilgi çekici isimleri açıklamasını istemiştir. Zarifoğlu Yedi Güzel Adam ı şöyle anlatır: Şiir kitaplarımın isimlerine sırayla bakarak gerçekten özel bir serüvene tanık olmak mümkün. İşaret Çocukları bir bakıma işaret edilen, gösterilen, seçilen çocuklardır. Bunlarda bir takım manevî yetenekler vardır. Bunlar büyürler ve 1 Bkz. Rasim Özdenören, Demek ki Yüz Ayı Geride Bırakmışız, Mavera, Nisan 1985, S. 100, s Rasim Özdenören, Yayın Hayatımız Programı Çekimi, TRT, 28 Güzel Adamlar olurlar. Yedi Güzel Adam başlıklı kitap ve içinde yer alan şiirler, bu güzel adamları anlatır. Fakat bunlar âdeta dünyevî, maddî bir mücadele içindedirler. Evet bir mücadele içindedirler. Soylu bir davanın kavgasını yaparlar. İçlerindeki soyluluk, manevî güç bu kitapta daha çok irilik, adale kuvveti, şecaat şeklinde belirginleşir. Öfkeli adamdır, bunlar. İri gövdelerine, rüzgârlı başlarına rağmen ipince bir yürekleri vardır. Hassastırlar. Âşık olurlar. Sevgilileri, bu anlatılan atmosfer içinde biraz belirsizdir. İyi gören gözler, bu şiirleri okuduğunda sevgilinin zaman zaman bir kadın, zaman zamansa manevî bir özellik olduğunu görür. Davadır sevilen. Uğruna mücadele edilen şey İslâmî bir öz. 3 Bu insanlar dev midir Yatak görmemiş gövde midir Bir yara açar boyunlarında Kolkola durup bağırdıklarında - Yar kurbanın olam Dağlar önüme durmuş Ki dağlanam Çekip pırıl pırıl mavzerler çıkardılar oyluk etlerinden Durdular ite çakala karşı yarin kapısında 4 Derginin kurulma hikâyesinin devamını Erdem Beyazıt şöyle anlatır: Nasıl edelim, nasıl olur derken bir gün bir fırsat zuhur etmiş. Ben Maraş taydım. Bizim Bünyan Halıcısı Saim Altunbaş, halıcılığı bırakıp traktör romorku imalatına başlamış. Saim Bey in Bayındır Sokak 30/C de bir dükkanı vardı. Kzılay da bazen vakit dara düştüğü zaman oraya gidip namaz kılardık. Saim Bey işte bu dükkânı, bizimkilere isterlerse kullanabileceklerini söylemiş. Cahit durur mu? Kendine has gözü karalığıyla hemen koşmuş AKABE KİTAP-YAYINEVİ diye bir levha yazdırmış. 3 Akif İnan, Konuşma, Mavera, Eylül 1987, S. 109, s Cahit Zarifoğlu, Yedi Güzel Adam, Edebiyat Dergisi Yay., Ankara, Eylül 1973, s 29 Bir çivi bulundu ya gerisi kolay. Dört nal on beş çivi bir at nasıl olsa bulunur. Derken herkes seferber olmuş, kimi hanımının bileziklerini, kimi maaşını, kimi emekli sandığından aldıkları borç paraları koymuşlar. Bu arada Belediyeye ait Zafer Çarşısı nda 8 mertekarelik bir kitapçı dükkanının devren kiralık olduğunu duymuşlar. Gözü kara Cahit koşmuş, 10 dakikada anlaşmış taksitlerle ödenmek üzere lira hava parasına. Senet sepet bono borç derken bir anda iki dükkan çıkmış meydana. Daha önceki bir gelişimde Cahit benden bir dilekçe almıştı Ankara Valiliğine hitaben. Mavera, aylık edebiyat dergisini çıkarıyoruz, bilgilerinize arz ederiz mealinde. Dilekçenin altına Bayındır Sokak 30/C Kızılay/ Ankara adresini yazıp vermişler Vilayete. Ben bir dahaki gelişimde Mavera nın ilk sayısı çıkmış, AKABE ve AKABE 2 adlı kitapçı dükkanlarını açılmış buldum. 5 O sıralarda serbest çalışıyor olmasından dolayı derginin yazı işleri sorumluluğu Erdem Beyazıt a yüklenir. Maraş ta oturan Erdem Beyazıt, arkadaşlarının emr-i vâki yaparak kendisi için Ankara dan ev tutmaları üzerine Ankara ya taşınır. Bu arada Mavera nın ilk sayısı 1976 yılının Aralık ayında yayımlanmıştır. Rasim Özdenören, kendisiyle yaptığımız görüşmede Mavera nın yayım hayatına atılmasının arka planını ve dergideki iş bölümünü şu şekilde anlatmıştır: Derginin kuruluşunda 1976 yılında buna teşebbüs eden birinci dereceden Cahit le bizdik. Arkasından diğer arkadaşlara açtığımızda onlar da tabiri caizse odun kırıcının hık deyicisi olarak işin içine girdiler. Erdem Bey in mesela rahmetlinin derginin kuruluşuyla ilgili hiçbir şeyi yok. Dergi kurulmuş olarak, derginin üstüne geldi. Tabi para toplanacak, o aralar Nazif Gürdoğan sürekli bizim yanımızda duruyordu. Nazif in paraca bir katkısı oldu. Onun İzmir de bir kooperatifi var onun elden çıkarmak istiyordu, derginin böyle oluşu da Nazif in eline bir bahane verdi. Oradaki hisseyi sattı bir kısmını buraya tahsis etti. Akif zaten her teşebbüse olur diyen, motive eden birisi. Ama kendisinin çok fazla bir katkısı yok. O dergilere 5 Âlim Kahraman, Erdem Beyazıt la Mavera Dergisi ve Akabe Yayınları Çevresinde, Mavera, Nisan 1985, S. 100, s 30 baktığın zaman geçmiş şiirleri vardı, onlar yayınlandı. Yine benim zorumla şu şiirleri tahlil et dedim, öyle bir iki tane de şiir tahlili yaptı, ondan ibaret oldu. Cahit in son kısımda bir iki haberleri olurdu. Cahit in orada sempatik bir üslubu vardı. Oralar öyle sürükleyici oldu. Fakat derginin daha ilk çıkma teşebbüsleri esnasında benim Cahit in ne yapacağına ne yapmayacağına kesinlikle bir güvenim yoktu. Bu işe başlıyoruz ama benim kafamdan geçirdiğim şey bu iş eninde sonunda benim üzerimde kalır. Bana yük olur. Onun için arkadaşlara hep şunu söylüyordum En az altı aylık yazımız hazır olsun. Ondan sonra ilk sayımızı çıkaralım. Ben kendi yazılarımı hazırladım. Altı aylık olmasa bile 4-5 aylığını hazır hale getirdim. Diğerlerinin de aşağı yukarı projesini yaptım. Cahit e sorduğumda Cahit te bir şey yok. Akif e sorduk, Akif yazılar nerde? Ya olur... falan diyor ama olacağı bir şey yok. Erdem e haber gönderiyoruz, Erdem zaten zor yazan birisi. Erdem den de haber yok. Velhasıl altı aylık yazı hazır olsun diyen adamdan başka altı aylık yazı hazırlayan ikinci bir kimse yok. Cahit biraz da havai birisiydi o tarihte. Mesela matbaa ile ilgili konuşmalara gidiyoruz fakat bir bakıyorum ki Cahit benden önce adamlarla pazarlık yapıyor. İşte şurası şöyle olsun, burası böyle olsun. Bazen hoşuma gider bazen hoşuma gitmeyen şeyler oluyor. Fakat o konuştuktan sonra bizim konuşmamızda lüzumsuz oluyor. Pazarlığı bozma gibi bir anlam taşıyor. Diyelim ki matbaadan çıktık dağıtıcıya gidiyoruz, dağıtıcı ile konuşacağız. Cahit uzun boylu ve çevik. Yürüyüşü de böyle çevik. Matbaadan çıkıyoruz ben ona yerlerini söylemişim filanca yerde dağıtımcılar var, görüşme yapalım, dergi elimizde yük olarak kalmasın. Seri adımlarla oraya doğru yürüyor, ben onun ardasından ıkına sıkına koşarak oraya yetişiyorum. Cahit bir bakıyorum ki pazarlığa tutuşmuş. Ya Cahit sen bu işleri böyle yapıyorsun ama adamlara karşı bizim teminatımız ne? Ne alınacak ne verilecek? Ya mühim değil dergi çıktıktan sonra bunların hepsi olur. Peki ya para? Bütün dünyada şu anda insanlar ellerindeki paralarını bize doğru uzatmışlar tutuyorlar. Birisi gelsin de bu parayı elimizden alsın diyorlar. Biz gidip işte o paraları o adamların elinden alacağız diyor. Peki Cahit öyle olsun, biz gidip alalım diyoruz. Fakat ortada Cahit in telaşından ve benim endişemden başka da bir şey yok. Nazif İzmir den getirttiği parayı bırakmış, o ortada yok. Kimse ortalarda yok velhasıl. Cahit le ikimiz 21 31 ortadayız. Cahit inde böyle bir telaşesi var. Derginin ilanını yaptık, şu tarihte çıkacak diye. Abone istedik muhtelif yerlerden. Cahit i o tarihte çok tanıyan kimse yok. Aboneler bana geliyor. Ben pantolonumun sağ cebini derginin kassı haline getirmişim. Sol cebimde de kendi şahsi param var. Bu ikisini birbirine karıştırmamaya çalışıyorum. Ceketimin sağ tarafı abone adresleriyle dolu. Velhasıl elbisemin sağ cepleri dergiye tahsis edildi, sol cepleri de benim kendi şahsıma tahsis edildi. Benim düzenim kendime göredir. Anahtarlarım bir yerdedir, mendilim bir başka, tarak bir başka cebimde, bozuk para bir başka cebimdedir, cüzdanım bir başka cebimdedir, hariçten gelen bir şeyler olursa onlarda ayrı ayrı yerlerdedir. Elimi attığımda bulacağım şeyleri orada bulmalıyım ben. Elbisemin veya gövdemin yarısını dergiye tahsis edince bizim düzenimiz de bozuldu. Birinci sayı öylece çıktı. Bir uçtan aboneler, abone paraları bana geliyor. Satılan paraları bana gönderiyorlar, ben alıyorum. Bir iki arkadaş Ankara da bu işin dağıtımıyla uğraşıyor. Taşrada bu işin dağıtımıyla uğraşılıyor. Dört beş ay böyle devam etti. Bir baktım ki Cahit işin bu tarafına çok hevesle uğraşıyor. Bu alma verme abone okuyucularla ilgi kurma, mektuplar yazma Mesela İstanbul Kadıköy den biri mektup yazıyor, bir yazı göndermiş. Onu hemen devreye soktu. Sen şiiri ne zaman olsa yazarsın. Kadıköy de bizim dağıtımımız yok. Bu işi sen üstlen diye ve sonradan bütün İstanbul dağıtımını üstlendi o çocuk. Dergiden ekmek de yedi epeyce, dergiye yük olmadı, abone yaptı, sattı. Bu şekilde dergiden epey ekmek yinen insan var. Velhasıl 3-5 ay Bu şekilde devam edince Cahit dedim dergi böyle iki başlı olmuyor. Sen bu işlere hevesli görünüyorsun. Bu koşuşturma işleri sen de kalsın. Bende ki aboneler, toplanan abone paraları bunlar. Bunları sana vereyim. Bunlarla da ilgili gereğini yap. Derginin kağıt, matbaa, koşuşturma işiyle, dağıtımıyla sen meşgul ol. Bir de böyle mektuplar falan da yazıyorsun bunu da gel bir düzene bindirelim. Dergiye epey muhtelif yazılar gönderiliyor. Bu yazılar da bana geliyordu. Bu yazıları da dedim ben sana bırakayım. Sen bunlara dergide cevap ver. Biz vaktiyle Yeni İstiklal gazetesi vardı. Biz orada gönderilen yazılara, şiirlere cevap veriyorduk, değerlendiriyorduk. Onlardan da örnekler gösterdim kendisine. Bu değerlendirmelerden sen de yaparsın dedim. Cahit o işi de çok sevdi. Hem sevdi hem benimsedi hem de çok güzel üstesinden geldi. Böyle zaman zaman kızarak 22 32 azarlayarak, mektup gönderenleri yerine göre hatta pişman ederek, yerine göre pohpohlayarak böyle kendine göre bir üslup tuttu. Başarılı olduğundan. Dergi o yazılar yazıldığı sıralarda dergi sondan başa doğru okunurdu. Cahit o işleri benimsedi. Derginin tanıtımını, satışı, pazarlaması, insanlarla münasebetler halkla ilişkiler kısmı Cahit in üzerindeydi. Ama derginin diğer gövdesi, tümü benim üzerimdeydi. Yazıların seçilmesi, sipariş verilmesi, o ayın konusu ne olacak, ağırlıklı konular ne olacak özel sayı hazırlayacaksak kimlerle münasebet kurulacak kimlerden yazı istenecek ne yapacağız ne edeceğiz, onların tümü de benim üzerimdeydi. Zaman zaman gına gelirdi. Yorulurdum, usanırdım. Etraftan yardım edecek hiç kimse yoktu. Derginin tahsis işi de benim sorumluluğumdaydı. O dergiler a sından z sine benim gözden geçirmemle çıkmış şeyler. Onların hepsini ben gözden geçiriyorum. Müdahale edilecek yerlere müdahale ediyoruz. Çıkartacak, eklenecek Tabi kendim yapmıyorum. Bunu yazı sahibine söylüyoruz. Velhasılı kelam diğerlerinin, bunu söylemek biraz yadırgatıcı gelebilir ama, Cahit de dahil olmak üzere onların tamamı benim asistanım pozisyonundaydı. Ben onlara şunları şunları yapın diyordum ama bunu hiçbir zaman biz öne çıkartmadık. Kendimizi de öne çıkartmadık bu yapıp etmelerimizi de öne çıkartmadık. Biz sürekli arka planda kaldık ama derginin, o günleri hatırlayanlar bilecektir, bizim yazıhanesi şurasıydı ( eliyle evlerinin salonundaki masayı işaret eder). 6 İlgiyle karşılanan dergi, sadece Zafer pasajındaki kitapçılarda sayı satılmaya başlamıştır. Derginin dağıtım, pazarlama, muhasebe, abone işlerini Cahit Zarifoğlu; yazıların derlenmesi, sıralanması, matbaaya verilmesi ve düzeltme işlerini de Rasim Özdenören üstlenmiştir. Dergiye uğrayan dostlar da yapılması gereken işler için koşturulmuştur. Zamanla baştan beri akıllarda olan kitabevi kurma fikri Zafer Pasajı nda bir kitapçı dükkanı kiralanarak gerçekleştirilmiştir. Cahit Zarifoğlu nun projelerinden biri, Mavera yazarlarının kendi kalemleri ile geçinebilmesini sağlamaktır. Bunun için jeneriğe telif ücreti ödenir ibaresi konulmuştur. Lakin masraflarını zor karşılayan derginin esas yazı kadrosu hiçbir 6 Rasim Özdenören ile Yaptığımız Görüşme, 33 zaman telif ücreti alamamıştır. Buna karşılık dergiye dışarıdan yollanan yazı ve şiirler için şartlar zorlanarak telif ücreti ödenmiştir. 7 Rasim Özdenören, Mavera da, diğer dergilerden farklı olarak ne yapmak istediklerini ve dergiyi çıkarırken dikkat edilen hususları şöyle açıklamıştır: Diriliş, Edebiyat, Büyük Doğu tek isimlerin önderliğinde çıkan dergilerdi. Necip Fazıl ın parası olduğu zaman Büyük Doğu çıkar. Necip fazıl parayı tükettiği anda Büyük Doğu tatile girer. Diriliş dergisi de aşağı yukarı böyleydi döneminde asıl büyük çıkışı yaptı ama ilk sayısı 1960 yılında çıktı ama o 6 yıllık durgunluk dönemi de tekrar kapandı. Akılda tutulması güç diyebileceğimiz sıklıklarla açıldı kapandı. Öyle bir yayın macerası oldu. Gene Edebiyat dergisi de aynı şekilde, Nuri Pakdil dergiyi çıkartmaya hazır hale geldiğinde arkadaşlar yarın dergiyi çıkartıyoruz, herkes yazısını getirsin derdi. Kendisinin yazısı hazır biz de o bir gece de ne hazırlayabilirsek canımızı dişimize takıp tabiri caizse hazırlamaya çalışırdık, o dergide öyle çıkıyordu. Bundan dolayı Mavera çıkarken bazı ilkeler belirledik. Bunları topluca yazmadık ama derginin muhtelif yazıları arasında zaman zaman bildirdik. Birinci ilkemiz bu dergi her ayın birinde mutlaka okuyucusunun elinde olacak. Aboneyse de piyasa okuyucusu ise de dergi ayın birinde kitapçılara dağıtılmış olacak. Abonelerin eline geçmiş olacak. Dolayısıyla derginin abonelerin eline ayın birinde geçmesi için birkaç gün öncesinden postalamamız gerekiyor o günün şartlarında. Fakat o süre içinde dergiyi elimizde tutardık, ayın birinde Ankara da dağıtımını yaptırırdık. Bunun gönüllü elemanları vardı. İstanbul a bir gün öncesinden gönderirdik. Fakat oradaki ilgili elemanlar da biliyordu ayın birinde piyasaya çıkacağını. Velhasıl Anadolu nun muhtelif yerlerine önceden gönderirdik fakat tembih ederdik ayın birinden önce mutlaka elinizde saklayın, mutlaka ayın birinde çıksın, ikinci gününe de sarkmasın diye. Yayınlandığı süre boyunca da bu ilkesine riayet etti. Çok darda kaldığımızda bile dergiyi sayfa çıkarttığımız olmuştur ama dedik ki biz madem bu işe böyle gönül koyduk, bu ilkemizden sapmamamız gerekiyor. Çok az yazılarla 7 Bkz. Rasim Özdenören, Demek ki Yüz Ayı Geride Bırakmışız, Mavera, Nisan 1985, S. 100, s 34 da olsa, dergiyi çıkarttık. Paramızın olduğu olmadığı, yazımızın olduğu olmadığı dönemlerin hiç birinde durmaksızın dergiyi okuyucunun elinde görmek istedik. Diğer bir ilke o dergiler çıkartan kişiye bağlıydı, onların canı isteyince çıkıyordu. Onları kınamak istemiyorum. Onların durumunu içten ve yakından bilen birisi sıfatıyla söylüyorum. Paraları olmamıştır, konjöktür uygun düşmemiştir muhtelif yenilebilen nesnel veya öznel bizim bilebildiğimiz veya bilemediğimiz çeşitli nedenlerden dolayı aksaklıklar oldu, aralar verildi. Fakat o bir kişiye bağlı olmanın sakıncası olarak ben şahsen yorumluyordum. Dolayısıyla dedik ki biz kurucu olarak şu arkadaşlar ki kurucu olarak isimler de yayınlanmadı bu da gene kamuoyunun bir yakıştırması olarak ortaya çıktı. Her ne kadar benim adım geçti, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Alaeddin Özdenören, Nazif Gürdoğan, Akif İnan ın isimleri geçti sonra başka isimler eklendi bunlara bazı isimler çıkartıldı konjöktüre göre yer değiştirmiş oldu. Bu kurucular da olmak üzere biz derginin yazarı olarak bir işlev üstlendik. dergi bizim elimizde çıkmış olmasın. Ben hastalandım zaman gözümü bu dünyaya kapattığım zaman bu dergi kapanmasın, paramız olmadığı zaman dergi tatile girmiş olmasın. Dolayısıyla biz bunu kişilere bağlı olmaktan çıkaralım, bu herkesin dergisi olsun. Herkes bu dergiyi kendinin dergisi olarak benimsesin dedik. Dergiler genelde şairler ve yazarlar mezarlığı haline geliyordu. Dergi yöneticileri kendilerine gönderilen yazılardan hoşlarına gideni yayımlıyordu. Mavera nın böyle olmaması için şıpsevdi gibi görüne kimse ağzıyla kuş tutsa bile yer vermeyelim dedik. Bunun için ilk gönderilen yazıları şiirleri hemen yayınlamıyorduk. Devamının gelmesini bekliyorduk. İstediğimiz kalitede belirli bir sayıda ürün gelene kadar bekliyorduk. Mavera mezarlık olamadı bilakis insan yetişmesine ve yetişmiş insanların kendisini bulmasına vesile oldu. 8 8 Rasim Özdenören, Yayın Hayatımız Programı Çekimi, TRT, Daha göster

11 Şubat 2017, 08:30

ŞAİRLERİ OLMAYAN TOPLUMLARIN RÜYALARI OLMAZ

================================================= Şiirde düşünceye dönüşen duygu gerçek, duyguya dönüşen düşünce güzeldir. Şairler düşünceyi duyguya, duyguyu düşünceye dönüştürmenin, hem ustaları, hem de öncüleridirler. Şairlerin zamanı aşan şiirleriyle, düşünceleri duygulara, duyguları düşüncelere dönüştürerek, büyük rüyalar görürler. Her insanın gönlünde uyuyan şiirler vardır. Şiiri olmayan hayatın rüyası olmaz. Şairler insanların gönlünde uyuyan şiirleri uyandırırlar. Dünyanın şiirini yakalayanlar, hayatlarının rüyalarını görürler.

*

Güzelin şiiri güzel olduğu gibi, güzelin rüyası da güzel olur. Şiiri yazılanın rüyası görülür, rüyası görülenin şiiri yazılır. Cahit Zarifoğlu''nun “Yedi Güzel Adam”ı, nasıl güzel olanı görürler, gereğini bellerler, ölüm girse aralarına, aşkı yanlarından ayırmazlarsa, şairlerde rüya görürler, gereğini bellerler, hayat girse aralarına, şiirlerini rüyalarından ayırmazlar. Onlar rüyası görülmeyen şiirlerin, yazılmayacaklarını bilirler.

*

Mavera Dergisinin dört büyük rüya gören şairinden biri olan Akif İnan, şiirinde düşünceyi duyguyla bütünleştirdiği gibi, sanatını da eylemiyle bütünleştirmiştir. Eğitimciler Birliği Sendikası''nın Kurucu Başkanlığı''nı yüklenerek, gördüğü büyük rüyaları, şehir şehir bütün Anadolu''ya anlatmıştır. Bu yüzden, Zaman başlıklı şiirdeki mısralarında vurguladığı gibi: “Büyük rüyalarla geçmişse ömür / Hiç yanmam ölümün her çeşidine” demekten, hiçbir zaman geri durmamıştır. Onun düşünce ve eylem dünyasında, büyük rüyalar görülmeyen günler, yaşanmış sayılmazlar.

*

İnan''ın “Hicret” ve “Tenha Sözler”deki şiirlerinin her birinde, güzelliği arayan ve doğru düşünmeyi sevenler için, eylem yüklü mısralar vardır. Eyleme dönüşen düşünceler, onun şiirlerini okuyanların hayatlarıyla birlikte rüyalarınında vazgeçilmez bir unsuru haline gelirler. İnan''ın şiirleri gibi, denemeleri de, okuyanlarının bilinçlerine yerleşirler, onları yalnızca düşüncelerle değil, eylemlerle de donatırlar. Sözün sultanlarını sevenler, gerçekleşmeyecek rüyalar görmezler.

*

Her şiir ustası, bir söz ustası olduğu kadar bir öğrenmesini öğrenme ve bir öğretme ustasıdır. Şiiri sevenler, hem öğrenirler, hem öğretirler. Onlar en güzel ve en etkili öğrenme yolunun öğretmek olduğunu bilirler. Onların en çok sevdikleri kimseler, şiirleriyle ilgili sorular soranlar ve kendileriyle aynı görüşleri paylaşmayanlardır.

*

İnan ömrünü büyük rüyalar gören eğitimcileri eğitmeye, onları şiirlerle, kitaplarla ve eylemlerle silahlandırmaya adadı. Onun temellerini attığı “Eğitim-Bir-Sen” kurumsallaşarak, eğitim dünyasının öncü ve sürükleyici gücü olmuştur.

*

Zamana adanan şiirler yazanlar, büyük rüyalar görürler.

*

Şiirsiz toplum rüyasız toplumdur.

11 Şubat 2017, 23:30

CAMİLERİ AÇIK BİR ÜNİVERSİTEYE DÖNÜŞTÜRMEK

============================================= Dünyanın her yerinde üniversitelerin ana görevi, gençlerin bilgilerini zenginleştirmek, gönüllerini genişletmek ve onlara bir medeniyet bilinci kazandırmaktır. İster üniversite öncesinde, isterse üniversite sonrasında olsun, eğitimin değişik alanlarına yapılan yatırım, geleceğe yapılan yatırımdır. Türkiye''nin geleceğinin geçmişinden daha üretgen kılınması sürecinde, eğitimin sağladığı katma değer yanında diğer alanların katma değeri çok düşük kalır.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, gençlerin tutum ve davranışlarını belirleyen bilgiler, zaman ve mekana bağlı olmadan, isteyen herkese, özgür bir ortamda, karşılıklı bilgi alışverişiyle aktarılmalıdır. Eğitim, zaman zaman öğretenlerin öğrenci, zaman zaman da öğrencilerin öğretici olduğu, hayat boyu devam eden kesintisiz bir öğrenme sürecidir. Bu öğrenme sürecinde, camilerin vazgeçilmez bir yeri vardır. Her cami, toplumun odak noktasında yer alan açık bir üniversitedir.

*

Tarih boyunca, eğitimde ana yöntem, yüz yüze bilgi alışverişine dayanan sohbet olmuştur. Herkese, her zaman açık, sohbet mekanlarının başında camiler gelir. Türkiye''de girişimcilik kültürüne yeni boyutlar kazandırabilmek için, geçmişte olduğu gibi, bütün camilerin,açık bir üniversiteye dönüştürülmeleri gerekir. Eğitimle, insanın gönlünde yatan aslanlar uyandırılır. Elbette, yalnızca eğitimle girişimci olunmaz. Ancak, girişimcilerin büyük çoğunluğu, eğitimlilerin arasından çıkar.

*

Öğrenmesini bilenler, yoksul düşmedikleri gibi, kendileriyle birlikte çevrelerini de değiştirirler. Çünkü eğitimsizliğin üstesinden gelenler, tüketimde değil, üretimde işbirliği yaparlar. Üretimde işbirliği yapanlar da, karşılaşılan sorunlara çözüm bulmasını bilirler. Onlar en ümitsiz durumlarda bile, ümitlerini yitirmeyerek, karşılarına çıkan engelleri aşmanın yöntemlerini geliştirirler. Öğrenmesini öğrenenler, aradıkları kaynakları bulurlar, buldukları kaynakları değerlendirirler.

*

Eğitimli insanlar doğru düşünürler, doğru düşünenler eğitimlidirler. Eğitimliler çoğu zaman yanlışta birleşmezler.Anadolu'da denildiği gibi:Ortak akıldan beslenen sağduyu yanlışta birleşmez.

*

Bir toplumda doğru düşünmek ve doğruyu aramak herkesin görevidir. Doğru düşünenlerin azınlıkta olduğu bir toplumda, gelişme olmaz.

*

Nasıl yuvarlanan taş yosun tutmazsa, öğrenen insan da çaresiz kalmaz.

*

Cami ve çarşı arasındaki uyum ve düzen eğitimle sağlanır.

*

Camisiz kültür, çarşısız ekonomi zenginleşmez.

12 Şubat 2017, 16:56

BİR İNSANIN ÖLÜMÜ BÜTÜN İNSANLIĞIN ÖLÜMÜDÜR

=============================================== Günlük hayat içinde ölümün hayatın geçici olduğunu vurgulayan yanı giderek yok oluyor. Medya ölümü yapaylaştırmakla kalmıyor, büyük ölçüde de anlamsızlaştırıyor.

*

Televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında ölüm o kadar çok yer tutuyor ki, gerçek ölümler, ölüm olmaktan çıkıyor.İnsanların gözünde ölüm anlamını yitiriyor.

*

İnsanı dört bir yanından kuşatan medya, ölüm ve hayatı, hiç bir olağanüstü yanı olmayan mekanik bir sürece dönüştürdü. Oysa ölüm ölümsüz hayata açılan kapıdır.

*

Ölümün anlamını yitirmesi, hayatı çekilmez bir yük haline getirmiştir. İntihar , ölüme cevap bulamayan insanların, anlamsızlığı anlamlandırmak için başvurulan en önemli silaha dönüşmüştür. g Tekdüze yaşantı içinde, ölümle birlikte doğum da mekanik bir yapı kazanmıştır. Artık ölümler gibi, doğumlar da hastane odalarında tek başına göğüsleniyor. Doğum gibi, ölüm de aile içinde hep birlikte karşılanan,hayatın değişmez gerçeği olmaktan çıkmıştır.

*

Evrenin özü ve özeti olan insanın dünyaya gelişi ve dünyadan göçüşü de olağanüstülüğünü yitirince, hayat değerini ve anlamını yitiriyor.Bu yüzden dünyada kan gövdeyi götürüyor.

*

İnsan bir yakınını yitirmedikçe, meyvanın çekirdeğini içinde taşıdığı gibi, hayatın da ölümü içinde taşıdığının bilincine varamaz,hayatın değerini ve önemini anlayamaz.

*

Ölüm ve ölümden dönme sözkonusu olduğunda, akla 1972 yılında Güney Amerika''da içindeki 45 yolcusuyla And Dağları''nın tepesine düşen uçak gelir. Bu kazada yolcuların çoğu ölmüştü. Kurtulan 16 kişi ise, ölen arkadaşlarının etini yiyerek, hayatta kalabilmişlerdi.

*

Ölümü, Dostoyevski gibi bekleyen, ancak ölmeyen birinin anlattıkları,bütün bir Ortadoğu'da milyonlarca insanın kurşun yağmurları altında, ümit ve korku arasında nasıl bir dehşet dengesi altında yaşadıklarını gözler önüne seriyor.

*

Kurtulanlardan"Dağda o kadar olağanüstülüğü bir arada gördükten ve Allah''ın dokunacak kadar yakınına geldikten sonra Allah'a inanmanın bambaşka bir şey olduğunu anladım. Şimdi bana güç vermesi için durmadan Allah''a dua ediyor, beni eski halime döndürmemesi için yalvarıyorum. Hayatın sevgi, sevginin de elindeki komşuna vermek olduğunu öğrendim."diyor.

*

Ortadoğu'da olduğu gibi, ölümle yüz yüze gelmeden, hayatın anlamını kavramak oldukça zor görünüyor. Anlamlı bir hayat için ömür değil, eylem önemlidir.Bir insanı kurtaran bütün insanlığı kurtarır,bir insanı yaşatan,bütün insanlığı yaşatır.

*

Hayatı anlamlı ve yaşanır kılan,hayat kurtaran,insanı yaşatan eylemdir. Bu yüzden, Nuri Pakdil: "Eylem yapıyorum öyleyse varım" demeyi bıkmadan usanmadan tekrarlar.Eylem öldürmeye değil, yaşatmaya muktedir olan eylemdir.

*

Anadolu insanı eylemiyle,yalnızca Ortadoğu'da değil,bütün dünyada ölenlerin yanında yer alarak, yalnızca kendisi için değil, başkaları için de hayatı daha yaşanır kılmanın sırrına sahiptir.Onun işi kavga değil,sevgidir.

*

Ölüm ve hayat madeni bir paranın iki yüzü gibi bir bütündür, birbirinden ayrılmaz.

*

Ölümü ölmeden önce ölmesini bilenler anlamlı kılar.

*

Yunus kültürü ölmeden önce ölme kültürüdür.

*

Ölümden kaçınılmaz öldürmekten kaçınılır.

12 Şubat 2017, 19:33

KUTLU KENTLER DÜNYANIN CENNET'E AÇILAN KAPILARIDIR

=================================================== Ekonomik, siyasal ve kültürel rekabette güç, ülkelerden üniversite şehirlere doğru kayıyor. Çünkü bir medeniyet gücünü her şeyden önce şehirlerde gösterir. Anahtar şehirler mabetleri, medreseleri, hanları, hamamları, çarşıları ve meskenleriyle ait oldukları medeniyetin en güçlü temsilcileridir.

*

Yüzyılların içinde oluşmuş şehirleri olmayan medeniyetlerin ruhu ve derinliği olmaz. Şehirler bir yaşama ve düşünme tarzı olan medeniyetlerin duvarsız ve kapısız açık üniversiteleridir. Tarih içinde her medeniyetin ana üniversitesi olmuş, kutlu şehirleri vardır. İslam medeniyetinin kutlu şehirleri Mekke, Medine ve Kudüs'tür.

*

İslam medeniyetinin değerlerini bugüne taşımak ve güncelleştirmek için, sık sık kutlu şehirlere yolculuk yapmak şarttır. Nasıl kutsal kitapların tekrar tekrar okunması gerekirse, kutlu şehirlerin de tekrar tekrar görülmesi, gezilmesi ve yorumlanması gerekir. Çünkü kutlu şehirlerin tarihi, aslında bütün insanlığın tarihidir.

*

Mekke'nin tarihi insanoğlunun atası ilk insan Hz. Adem'le başlar. Mekke, Medine ve Kudüs'e yapılan yolculuk, bilinen bütün peygamberlere yapılmış bir saygı ve sevgi ziyaretidir. Peygamberlerin tarihi, insanlığın düşünce, kültür ve eylem tarihidir. Tarihin dinamiklerini keşfetme ve onu bugüne taşıma kutlu şehirleri bütün boyutlarıyla kavramaya bağlıdır.

*

Mekke ilk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberlerden izler taşır. Mekke İslam'ın, Kabe'de Mekke'nin kalbidir. Bunun için, İslam kültüründe Mekke bütün şehirlerin anası olarak bilinir. Mekke İslam milleti'nin başşehridir. Onun tarihi gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin tarihidir.

*

Kabe bugünkü ölçüleri içinde Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tarafından, Hz. İsa'dan, ikibin yıl önce yapılmıştır. O gerçeğin tek ve değişmez olduğunun simgesidir. Kendisini ilk görende ürperti ve coşkuyla karışık bir saygı ve sevgi uyandırır. Çevresinde her renk, her ırk ve her dilden inanmış insanı çeken geniş bir manyetik alan oluşturur. O Allah'ın evidir. Kimse Mekke'de yabancılık çekmez.

*

Medine Uhut Dağı'nın eteklerinde, dağ, hayat ve Peygamber mescidinin birbiriyle bütünleştiği bir şehirdir. Medine'ye giden herkes Uhut Dağı'yla bir dostluk kurar. İslam'ın ana kaynaklarında Uhut Dağı'nın Cennet dağlarından bir dağ olduğu haberi verilir. Uhut Dağı Medine'yi, Medine de Uhut Dağı'nı sever.

*

Mekke'nin kalbi Kabe, Medine'nin kalbi de Peygamber mescididir. Ravza'yı ziyaret eden, Hz. Peygamber'i sağlığında ziyaret etmiş gibi olur. Medine'nin her köşesi onun izleriyle doludur. Onun mescidi Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Bu yüzden, Ravza'yla yeryüzünün hiçbir köşesi karşılaştırılmaz. Medine Müslümanlar'ın, yani Hz. Peygamber ümmetinin başşehridir.

*

Kudüs de Mekke ve Medine gibi, bulunduğu ülkenin sınırları içine sığmayan bir kutlu şehirdir. O binlerce yıllık tarihiyle İbrahimi dinlerin başşehridir. İbrahimi geleneğinin yalnızca bir kolu, tek başına Kudüs'e sahip olmaya kalkarsa, barış şehri, savaş şehrine dönüşür. Osmanlılar Kudüs'ün gerçek sahiplerinin peygamberler olduğunu bildikleri için, şehre hiç bir zaman tek başına sahip olmaya kalkmadılar.

*

Kudüs'ün simgesi Mescid-i Aksa'dır. Onun üzerine yapıldığı, ünlü Beyt-i Mukaddes Hz. Süleyman ve Hz. Davut tarafından, Hz. Musa'dan beş yüzyıl sonra yapılmıştır. Hz. Meryem oğlu Hz. İsa'yı babasız olarak bu mabette doğurmuş. Hz. İsa, bütün mucizelerini Kudüs'te göstermiş. Ondan kırk yıl sonra Romalılar bütün şehri yakıp yıkmışlar. Kudüs'ün Müslüman, Hıristiyan ve Musevi kesimlerini gören, Mısır, Babil, Yunan ve Roma medeniyetlerinin ana kaynağının kutsal kitaplar olduğunu görür.

*

Tek kültürlüğün döneminin kapandığını anlamak ve görmek için sık sık kutlu şehirlere yolculuk yapmak gerekir.

13 Şubat 2017, 23:18

ŞAKİR KURTULMUŞ'TAN SAYGI GECESİ DEĞERLENDİRMESİ

=================================================== Ersin Nazif Gürdoğan, Görünmeyen Üniversite’nin yazarı… Kültür adamı... İnsani ilişkiler konusunda sayısız kazançlar üreten, bereketli ve iyi ilişkileri çoğaltan bir gönül insanı... Yüzünden tebessümü eksik olmayan bir güzel adam... Üniversite hocalığı süresince bütün öğrencilerini girişimci olmaları konusunda motive etmeye çalışmış bir iktisatçı… Bir mühendis, aynı zamanda bir edebiyatçı.

*

12 Şubat Cuma günü Ali Emiri Kültür Merkezi’nde ESKADER ve İBB Kültürel Etkinlikler Müdürlüğü’nün katkıları ile düzenlenen saygı gecesinde Gürdoğan Hoca çeşitli yönleri ile anlatıldı. Eskişehir Mihalıçcık doğumlu olan Nazif Gürdoğan ile biz de Eskişehir’de lise öğrenciliğimiz sırasında tanıştık. O dönemde Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde öğretim üyesiydi ve çeşitli vesilelerle yaz tatillerinde geldiği Eskişehir’de sıklıkla görüşüyorduk.

*

Eskişehir’de Atasoy Müftüoğlu Ağabeyin gayretleriyle sanat ve edebiyatla da ilgili olan bir grup dava adamı bir araya gelip bereketli çalışmalara öncülük etmişler, genç arkadaşların yetişmeleri konusunda büyük çaba göstermişlerdir. Nazif Gürdoğan da bu gurubun içindedir ve Eskişehir’e sık sık gidip gelmeleri bu yüzdendir.

*

Gündüzleri Atasoy Ağabeyin bürosunda, akşamları Odunpazarı’nda Alaeddin Parkındaki kafede oturulur, sohbet edilirdi. Bu halka gittikçe genişlemeye başlayınca bir evde bu tür çalışmaların yapılmasının daha uygun olacağı düşünüldüğü için Yediler’de bir kiralık ev bulundu ve bütün arkadaşların katılabileceği, dışarıdan gelen misafirlerin ağırlandığı mütevazı bir şekilde donatıldı. Uzun bir süre devam eden bu ev sohbetlerine Eskişehir’e gelen herkes gibi mutlaka o da katılır ve orada çok güzel konuşmalar gerçekleşirdi.

*

Bizler de lise öğrenimimiz sırasında bu ev sohbetlerine katılmaya gayret ettik ve o sohbetlerin feyzinden, edebinden, etkisinden yararlanma çabasında olduk. Nazif Ağabey’in o dönemde Erzurum’da görev yapıyor olması çok önemliydi. İmam hatip lisesi mezunları üniversitelere giremiyordu fakat yalnızca Ankara’da ODTÜ, Erzurum’da da Atatürk Üniversitesi onları kabul ettiği için büyük bir talep oluyordu. İmam hatip lisesinden mezun olan arkadaşlarımız ilk sıralara mutlaka Erzurum’u yazıyordu.

*

Kazanan arkadaşlar Erzurum’a yolcu edilirken orada Nazif Ağabeyin ismi verilir, mutlaka kendisiyle tanışması istenirdi. “Batı düşüncesine, üretim ve tüketime dayalı bu sisteme nasıl bakacağımızı onda gördük”

*

Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde düzenlenen saygı gecesinde de çeşitli özellikleriyle ele alındı Ersin Nazif Gürdoğan. Oturum yöneticiliğini Mehmet Kamil Berse’nin yaptığı panele Ali Haydar Haksal, Recep Garip, Recep Bozdoğan, Ali Arslan, Emin Üstün konuşmacı olarak katıldılar.

*

Nazif Gürdoğan’la 40 yıllık dostlukları olduğunun altını çizen Ali Haydar Haksal, onun hem bir ağabey, hem bir entelektüel yazar, hem de bir hoca olarak kendilerine çok şey kattığını dile getirerek şunları söyledi: “Sığınaklarımız sınırlıydı. Basılı kitaplar pek yoktu. Düşünce hayatına devlet destekli sol düşünce hakimdi, her yerde onların eserleri vardı. Böyle bir dönemde tanıdığımız yazarlarımızın kitapları ise çok azdı ve daha yeni yeni yayınlanmaya başlıyordu. Bu manada bizim bulup alabildiğimiz 3 -5 kitap çok değerliydi bizim için.’’

*

Mavera dergisi kurucuları gibi Nazif Gürdoğan’ın da kendileri için her şeyden önce bir ağabey olduğunu vurgulayan Haksal, kendisinin de içinde bulunduğu kuşağın bu dergiden çıktığını, dergideki ağabeylerin hayata bakış noktasında kendilerine çok büyük katkıları olduğunu söyledi.

*

Teknik bir okulda okuyan Nazif Gürdoğan, üniversite tahsili için İstanbul’a geldikten sonra edebiyat çevreleriyle burada tanışıyor. Edebiyatı seviyor ve bu sevgi Mavera dergisini birlikte kurup çıkardıkları Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Akif İnan, Rasim Özdenören ve Alaeddin Özdenören’le sıkı bir dostluğa ve birlikteliğe götürüyor.

*

Bir kültür insanı olmasına rağmen teknoloji, bilim, sanayileşme ve yenilikçilik üzerinde çalışıyor ve eser ortaya koyuyor. Bir Müslüman olarak bunlara nasıl bakacağımızı Nazif Abinin eserlerinde gördüğümüzü söyledi Haksal ve ekledi: “Bizim kuşağımız, Müslüman aydının nasıl tavır alacağını onun eserlerinde gördü. Batı düşüncesine, üretim ve tüketime dayalı bu sisteme nasıl bakacağımızı onda gördük.”

*

Dergilerin o dönem sanat ürünlerine tamamen sayfalarını açtığının fakat düşünce yazılarına pek yer verilmediğinin altını çizdi Haksal. Diriliş, Edebiyat, Mavera gibi dergilerimizde yer alan düşünce yazılarının kuşakları besleyici olmasının önemini dile getirdi. Yeni kuşakları besleyecek olan bu oluşumu sürdürmenin önemine işaret eden Ali Haydar Haksal, Nazif Abinin önemli özelllklerinden birisinin de, kültür ve sanayileşme, kültür ve teknoloji, vahiy ve dine dayalı ürün ve paylaşım konularında eserlerinde çokça açılımlara ve yorumlara yer vermesi olduğunu söyledi.

*

Abdülhakim Arvasi Hazretlerini Üstad Necip Fazıl sayesinde öğrendiğimizi dile getiren Haksal, onu bize, topluma anlattığını kaydederek, Nazif Gürdoğan’ın da Mehmet Zahit Kotku Hazretlerini ‘Görünmeyen Üniversite’ kitabıyla topluma ve genç kuşaklara anlattığını vurguladı.

*

“Şehre bakışımızı, medeniyete bakışımızı kökünden değiştiren isimler arasında”

*

Yetiştirdiği talebelerden birisi olan Prof. Recep Bozdoğan da Görünmeyen Üniversite kitabının önemine değindiği konuşmasında bu eseri okuduğumuzda, manevi hayatla, kuşatılmış olduğumuz günlük hayat ilişkisini kurmada ne kadar zorlandığımızı dile getirerek, Nazif Hoca’nın bu eseriyle bu konuda bize yol gösterici olduğunu söyledi.

*

Nazif Gürdoğan’ın şehre bakışımızı, medeniyete bakışımızı kökünden değiştiren isimler arasında yer aldığını belirtti Bozdoğan. Turgut Cansever, Sadettin Ökten ve Nazif Gürdoğan’ın bu konuda en etkin 3 önemli isim olduğunu ifade eden Prof.Bozdoğan, Abdurrahman bin Avf’ı zihnimize nakşeden kişinin Nazif Hoca olduğunu vurguladı ve ne zaman onu görse ashabtan hemen Abdurrahman bin Avf’ı hatırladığını söyledi.

*

Entelektüel bir edebiyatçı

*

Mavera’da ve Yeni Devir gazetesinde yazdığı yazılar ve çeşitli sohbetlerinde yaptığı konuşmalarla kendisini tanıdığını dile getiren Recep Garip, son yıllarda kendisiyle birlikte pek çok konferansa katıldıklarını ve orada yaptığı konuşmalarda Nazif Hoca’nın iktisadi konularda ne kadar yetkin olduğunu gördüklerini anlattı.

*

Entelektüel bir edebiyatçı olarak da meselelere tek taraflı bakmıyor Gürdoğan. Eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşıyor. Bir yere araçla birlikte seyahat ederlerken kendisine çeşitli konuları aktararak meselelerimizi anlatmaya çalıştığını söyleyen Garip, Hoca’nın hiç bunlarla ilgilenmediğini, hatta Endülüs’ten, Kurtuba’dan, Kudüs’ten bahsettiğini aktardı.

*

Hocanın kaleminin ve kelamının özdeş bir duruş sergilediğini dile getiren Recep Garip, düne takılmayan fakat geçmişi de mutlaka daha iyi tanımamız gerektiğini vurgulayan bir görüşte olduğunu söyleyerek daha sonra şöyle konuştu: “Edebiyatımız varsa medeniyetimiz de vardır. Büyük bir medeniyet mensubuyuz. Sanatın, edebiyatın, şiirin varlığı bizi geçmişle birlikte besliyor ve gelecek yıllara taşıyor. Medeniyete ilişkin edebi yolculuğun edebiyatla, şiirle olacağını yine bu üstadlarımızdan öğreniyoruz.” “Girişimci olmadığımız zaman gerek fert olarak gerekse toplum olarak öne geçemeyiz”

*

Nazif Hoca’nın bir başka talebesi Prof. Ali Arslan da Hoca’nın çok yönlü bir kişiliğe sahip olduğunu, sadece edebiyatçı kişiliğiyle görülmediğini, dikkatli bir gözle bakıldığında onun sosyolojik eserler verdiğinin görüleceğini dile getirdi. Eserlerinde toplum hayatını ilgilendiren her konuyu işlediğini ifade etti.

*

Hocanın gözlem gücünün yüksek olduğunu ifade eden Prof.Arslan, sözlerini şöyle tamamladı: “'Kendinizi yenilemek için sürekli okumalısınız' der. Eylem adamıdır. Çok çabuk projeler üretir ve uygulamaya başlar. İlişkileri canlı tutar. Girişimcilik, temel karekteridir.

*

'Girişimci olmadığımız zaman gerek fert olarak gerekse toplum olarak öne geçemeyiz, o nedenle çok güçlü olmalıyız. Güçlü olmak için girişimci olmalıyız, çok okumalıyız, proje üretmeliyiz ve sorumluluk taşıyabilmeliyiz' der.”

*

Girişimcilik konularındaki önerilerini ciddiye alan ve bu alanda önemli çalışmalar ortaya koyan işadamı Emin Üstün de, Hocanın girişimcilik üzerinde neden bu kadar durduğunu iş hayatının her safhasında daha iyi anladığını dile getirerek, başarılı olmalarının altında samimiyet ve girişimci ruha sahip olmalarının yattığını anlattı. Nazif Gürdoğan, geleceğe dönük gülen yüzüyle her vakit iyi insan yetiştirme gayreti içinde olmuş önemli bir isim. Entelektüel bir kimlik, bir kültür adamı.

*

“Kim olduğun değil, kiminle birlikte olduğun önemlidir” diyen Nazif Gürdoğan’ın şu güzel sözüyle bitirelim: “İbni Haldun’un Mukaddime’sini okumadan kimse devleti yönetmeye kalkmasın.”

*

Şakir Kurtulmuş etkinlikten notlarını aktardı

14 Şubat 2017, 19:51

ENTELLEKTÜEL KELEBEK ETKİSİ DOĞURMASINI BİLENDİR

================================================= Bir insanın elindeki fiziksel varlıklarına el konulabilir, parasal kaynakları elinden alınabilir. Ancak hiçbir yerde, hiçbir güç, hiçbir kimsenin, entellektüel zenginliklerine, hiçbir şekilde geri alamaz. Kuruluşların olduğu kadar ülkelerin de güç, finansal varlıklarından daha çok entellektüel zenginliklerinden kaynaklanır. Entellektüel değerler, fiziksel ve parasal değerlerden önce gelir.

*

Entellektüel güçler, her ülkede yönetenlerle yönetilenler arasındaki, uyum ve düzeni sağlarlar. Entellektüeller, uçların peşinde koşmaktan daha çok, uçları altın oranda harmanlamanın peşinde koşarlar. Onlar, erdemi uçlardan önce, iki ucun birbirleriyle örtüştükleri, alanlarda ararlar. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, ya iyilik ya kötülük yoktur, hem iyilik hem kötülük vardır, önemli olan, iyiliklerin ağır basmasıdır.

*

Dünyanın, ''sürgün, marjinal, yabancı'' Entellektüel"i Edward Said"in vurguladığı gibi: ''Her entellektüel bir dilin içine doğar ve hayatının geri kalanını da çoğunlukla o dilin içinde geçirir ki, bu dil onun entellektüel faaliyetlerinin ana aracıdır.'' Einstein"a göre, nasıl matamatik aklın diliyse, edebiyat da gönlün dilidir. Entellektüel, aklın ve gönlüm dilini, en güzel, en etkili ve en doyurucu olarak, ana dilinde yazar.

*

Entellektüel hem aklın, hem gönlün hem yönetenler, hem yönetilenler açısından, çift yönlü eleştiri yapmasını bilmesinden gelir. Onlar eleştiri oklarını, hem yönetenlere, hem yönetilenlere çevirirler, sözkonusu iki kesim arasında bir köprü işlevi görürler, doğrunun, güzelin ve iyinin yanında yer alırlar, hem nalına, hem mıhına vururlar.

*

Yönetenler kadar yönetilenlerin de seslerinin duyulduğu, kamu kuruluşları kadar gönüllü kuruluşların da güçlü olduğu, şeffaf bir dünyada, entellektüellerin sorumluluğu üçe katlanıyor. Düzleşen dünyada, herkes gününden sorumlu, bir entellektüel gibi, davranmak zorundadır. Erdemli bir toplumda, ister yöneten olsun, isterse yönetilen olsun, herkes kendi ölçeğinde, olumlulukları özendirmek, olumsuzlukları önlemekle görevlidir.

*

Entellektüel olmak, sürekli yakınan, sürekli şikayet eden ve sürekli suçlayan olmak değildir. Ancak, bütün dünyada olumlulukların olduğu kadar, olumsuzlukların da mimarları, entellektüellerdir. Entellektüel işaret parmağıyla göstererek, birini eleştirirken, üç parmağının da, kendisini gösterdiğini unutmamalıdır.

*

Entellüktüel ana dilinde yazmasını, akıl dilinde düşünmesini ve gönül dilinde konuşmasını öğrenmelidir. En ağır yükler entellektüellerin omuzlarına yüklenir.

*

Entellektüeler arılara benzerler, binbir çiçekten yararlanırlar, yine de düşünceleri kendilerine özgüdür.

*

Entellektüel insanı insana karşı savunur.

*

İnsan eleştirisiyle entellektüel olur.

14 Şubat 2017, 20:29

İĞNE VE ÇUVALDIZ BAŞKASINA BATIRILIRSA GELİŞME OLMAZ

==================================================== Avrupa"ya doğru uzun bir yürüyüşe çıkan Anadolu insanının, güçlü olduğu dönemlerde, devlet ile milletin ortak bir kızıl elması vardı. Strateji Türk toplumunun bayrağını, bütün dünyaya taşımaktı. Devlette milletin el ele vermesiyle, sağlanan uyum ve düzenle Anadolu insanı, Osmanlı döneminde bayrağını, üç kıtaya taşıdı. Türkler yüzyıllarca Avrupa"nın en güçlü ve en etkili ülkesi olmayı bildiler.

*

Tanzimat"tan sonra devlet ile millet arasındaki uyum ve düzen büyük ölçüde bozuldu. Devletin millet için var olduğu unutuldu. Merkezi yönetim güçlendirilerek, devlet kutsallaştırıldı. Devleti yönetenler, eleştirilemez ve dokunulmaz bir statü kazandılar. Devletin saygınlığı, özgürlüklerin alanı daraltılarak korunmaya çalışıldı. Tek parti yıllarında, baskı ve şiddete dayanan devlet, bütünüyle dayatmacı bir yapıya büründü.

*

Dayatmacılığın doruk noktasına çıktığı ülkelerde, sorumluluk her zaman iç ve dış düşmanlara yüklenir. Kusur ve eksikler başkalarında arandığı için, hiçbir alan da eleştiriye kapı açılmaz. Dayatmacı yönetimler, hata yapmazlar, iyiliklerin kendilerinden, kötülüklerin başkalarından kaynaklandığını sürekli vurgularlar. Onlar milletin devlet için var olduğunu düşünürler, her şeyin en doğrusunu bilirler, milletin devleti izlemesini isterler.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, eleştirinin özendirilmediği ülkelerde, ister kültürel, ister ekonomik, isterse siyasal olsun, hiçbir alanda gelişme olmaz. Dünya"nın her yerinde, dayatmacı yönetimler, milletin üretim değerlerinden önce güvenlik örgütlerinin baskı ve denetim güçlerine dayanır. Bu yüzden, tarih boyunca, devleti dayatmacı, milleti varlıklı bir ülke olmamıştır. Çünkü yasa devleti olmak, adil devlet olmak değildir.

*

Eleştirilmeyen, hata yapmadığı düşünülen, aklanmaya ihtiyaç duymayan yöneticilerle, devlet ile millet arasındaki kan uyuşmazlığı gidermek mümkün değildir.Kendilerine sürekli iç ve dış düşman bulan, durmadan korkuları büyüten ülkeler, hayatın hiçbir boyutunda, dişe dokunur bir varlık gösteremez. Bir ülke başarısızlıklarının sorumlularını, ülkesinden başka ülkelerde ararsa,dünyadaki gelişmelere uyum sağlayamaz,kendisini yenileyemez.

*

Eleştirmesin bilenler kendilerini yenilemesini bilirler ve değişmelere uyum sağlarlar. Eleştirilmekten korkanlar, eleştirmesini bilmeyenlerdir. Onların gıdası, eleştiri değil suçlamadır. Onlar suçlamaya alıştıkların için, suçlanacaklarını bilirler. Bunun için, hem çuvaldızı hem iğneyi başkalarına batıranlar,kendilerine katılmayanları sürekli suçlarlar.

*

Dünya"daki bütün ülkelerde eleştiri, başkalarını suçlamak için değil, doğruyu aramak için yapılır. Ülkelerin doğru düşünen doğruyu arayan ortak akılları, eleştirmekten ve eleştirilmekten korkmayanlarla yeni boyutlar,yeni açılımlar kazanır.

*

Eleştirmesini bilenler, akıl teri kadar gönül teri de dökerler.

*

Türkiye geleceğe geçmişten ders alanlar taşıyacaktır.

*

Geçmiş sorgulanmadan kusursuzluk yakalalanmaz.

16 Şubat 2017, 09:38

OKULSUZ OKULLAR TOPLUMU OLMAK

=================================== Doğu ile Batı arasındaki, uzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı kare dünyada, devletlerin, işletmelerin ve ailelerin eğitim harcamaları, yıldan yıla hızlanarak artıyor. Bütün dünyada kamu, özel, sivil kurum ve kuruluşların bütçelerinde, eğitime ayrılan kaynaklar, vazgeçilmez bir yer tutuyor. Viyanalı düşünür Ivan Illich'in “Okulsuz Toplum” kitabında ayrıntılı olarak incelediği gibi, okullar ve okullaşma, öğrenmesini öğretmiyor, bilgiyi bilgeliğe dönüştürmüyor.

*

Okullar tarihin her döneminde önemlerini korudukları gibi, büyük işlevler de yüklendiler. Her kuşak, geçmiş kuşakların bilgi ve bilgeliklerini, kendi kuşağının okullarında öğrenerek, gelecek kuşaklara aktarır. Dünyanın güzelleştirilmesi, okulların güzelleştirilmesine bağlıdır. Okulları değiştirmeden, dünyayı değiştirmek mümkün değildir. Kare dünyada okullar, bilginin toplandığı özel kurumlar değil, bilgiye ulaşmak isteyen, herkese açık kamusal alanlar olmalıdır.

*

Dünyayı dönüştüren yıkıcı yeniliklerin başında, okulsuz okullar inşa eden sosyal medya gelir. Artık kare dünyada, yalnızca yazı değil, söz de kalır. Sosyal medya, söyleyecek sözü olana dinleyici, okunacak yazısı olana okuyucu buluyor. İletişim ağları dinleyenlerle konuşanları ve yazanlarla okuyanları, bir bilgisayar ya da bir telefon ekranında buluşturdu. Küre dünyanın “okul toplumu”, kare dünyanın “okulsuz toplum”una dönüştü. Ron Paul'un “Okul Devrimi” gerçekleşti. Okulsuz toplumda herkes hem öğretmen hem öğrencidir.

*

Dünyayı kareleştiren kurum ve kuruluşlar, tarihte benzeri görülmeyen, bir iletişim ve etkileşim ağı oluşturdu. Ağlar dünyasında, bilgi arayana bilgi, bilgelik arayana, bilgelik sunulur. Anadolu'da denildiği gibi: “Tencere yuvarlanır kapağını bulur”. Dünyada herkesin ulaşabildiği ücretsiz bilgi ağlarında, öğrenirken öğretme, öğretirken öğrenme süreci, haftanın yedi günü, yirmidört saat, kesintisiz devam eder. Dünyanın hangi ülkesinde yaşarsa yaşasın, okulsuz toplumda kimseye kimlik sorulmaz.

*

İster lise, isterse üniversite eğitiminde olsun, okulsuz toplumun hiçbir okulunda, öğrencilerin birbirlerinin yüzlerini görmeden, ders dinlemeleri ve not tutmaya çalışmaları istenmez. Tarih boyunca, sürekli büyüyen bilginin zenginleştirilmesi, az sayıdaki sınıflarda, öğretmenlerin öğrenci, öğrencilerin öğretmen olduğu, karşılıklı bir bilgi ve bilgelik alışverişi içinde gerçekleşti. İlk örnekleri Atina, Şam, Bağdat ve Kurtuba'da verilen yöntem, kitleye değil, kişiye dönüktür. Kare dünya için gerekli; ancak yeterli değildir.

*

Kare dünyada, her alanda olduğu gibi, eğitim alanında da köklü devrimlere ihtiyaç vardır. Kare dünyanın eğitimi, dünyanın dört bir köşesinden, milyonlarca insanın bedelsiz katılabileceği okulsuz eğitimdir. Bütün dünyada, önde gelen üniversiteler, okulsuz eğitim programları başlatır. Okulsuz eğitim uzaktan eğitimdir. Kısa zamanda üniversiteleri liseler de izleyecektir.

*

Nasıl bir insanın bir kitabı okuduktan sonra aklında kalan kültüre ise, eğitimide bir okulu bitirdikten sonra aklında kalan bilgisidir.

*

Eğitim eğitim bittikten sonra da eğitime devam etmektir.

*

Okulsuz toplumda okul okul bittikten sonra başlar.

*

Kare dünyanın eğitim uzaktan eğitimdir.

*

Uzaktan eğitimin okulu iki dünyadır.

*

Yoksulluğun üstesinden eğitimle gelinir.

*

Her bilgiye eğitimle ulaşılır.

*

Eğitim hayatı bilmektir. .

16 Şubat 2017, 23:58

DÜNYADA MAHALLE BASKISI YOK KALİTE BASKISI VARDIR

================================================ Geçmiş her gün yenilenen, yenilendikçe özgünleşen, bir vizyonla geleceğe taşınır. Geçmişten geleceğe giden, yol haritasının odak noktasında, ülkelerin yüzyıllar içinde oluşan vizyonları vardır. Bir elleri dünde, bir elleri yarında olan ülkeler, her gün yeni boyutlar kazanan vizyonlarıyla, yollarını aydınlatırlar ve gelen günlerini geçen günlerinden daha güzel değerlendirirler. Dünyayı, iki gününü birbirinden farklı kılan ülkeler dönüştürür.

*

Dünya eski vizyonuyla üretim yapanların dünyası değil, yeni vizyonla üretim yapanların dünyasıdır. Üretimde yenilik yapmanın doğurduğu gücü bilenler, yönetimde de yenilik yaparak, güçlerini kat kat artırmasını bilirler. Üretimde başarı teknoloji zenginliğinden, yönetimde başarı vizyon derinliğinden kaynaklanır. Vizyonları yerel olan ülkelerin, üretim teknolojileri küresel olmaz. Ülkeler geleceğe, yerel vizyonla değil, küresel vizyonla taşınır.

*

Yerel vizyonla küre olarak görülen dünya, küresel vizyonla bakıldığında, kare olarak görülür. Kare dünya, güneş altında gecesi olmayan, bütün perdelerin açık olduğu ve mahallelerin birbirine karıştığı düz bir dünyadır. Sürekli aydınlık olan kare dünyada, mahalle baskısı yok, kalite baskısı vardır. Kapalı küre dünyada kalitesizliği özendiren, kaliteyi önleyen bir elek ve bir eleme düzeni vardı. Açık dünyada ise, kaliteliliyi özendiren, kalitesizliği önleyen bir elek ve bir eleme düzeni vardır.

*

Kare dünyada kaliteli ürün; kaliteli hizmet ve kaliteli bilgi üretmenin mahallesi yoktur. Bir mahalle, ister Amerika''da, ister Avrupa''da, ister Asya''da, isterse Afrika''da olsun, kalitesizliği önlemek, kaliteliliği de özendirmek zorundadır. Kaliteliliği geliştirme, kalitesizliği giderme yolunda, vizyonlarını yenilemeyen ülkeler, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, yeni açılımlar yapamazlar. En büyük mahalle değil, en yenilikçi mahalle güçlüdür.

*

Kare dünyanın kamu, özel ve gönüllü kuruluşlarında ürün, hizmet ve bilgi üretilir, pazarlarında ise, ürünlerden, hizmetlerden ve bilgilerden önce kalitelilik, güzellik ve dürüstlük satılır. Kare dünyada her kurum ve kuruluş, bir kalite, bir güzellik, bir dürüstlük satıcısıdır, hiçbir alanda, kalitesiz ürün, kalitesiz hizmet ve kalitesiz bilgiye yer yoktur. Kare dünyada, üreticiler ve tüketiciler, ister farkında olsunlar, isterlerse olmasınlar, her biri birer kalite alıcısı ve kalite satıcısıdır.

*

Küre dünyada ''yükte ağır değerde hafif'' ürünler üretilirken, kare dünyada ''yükte hafif değerde ağır'' ürünler üretilir. Birinde gece, birinde gündüz rüya görülür. Gündüz rüya görmeyenler, herkesin rüyasını gördüğü ürünler tasarlayamazlar. Küre dünyanın vizyonuyla, kare dünyanın ürünleri üretilmez.

*

Olağanüstü düşüncelerle olağanüstü rüyalar görenler, olağanüstü tasarımlarla olağanüstü ürünler üretirler.

*

Hiçbir rüya daha güzeli görülmeyecek kadar güzel değildir.

*

İnsanlar ne düşünüyorlarsa onun rüyasını görürler.

*

Dünyada akıl düşünürken gönül rüya görür.

*

Kare dünya gerçekleştirilmesi zorunlu rüyadır.

17 Şubat 2017, 21:49

KOŞU BİTTİKTEN SONRA DA KOŞANLAR GÖSTERİŞE KAPILMAZ

==================================================== Ülkeler arasındaki, uzaklık ve yakınlık farkının önemini yitirdiği kare dünyada, Siikon Vadisi’nin tüketim ürünlerini, gösteriş tutkunu insanların gözlerini kamaştırıyor. Kısa ömürlü, modelleri durmadan değiştirilen teknolojik ürünler, hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarında, köklü dönüşümlere yol açıyor. Tüketicinin üretimi, üretimin tüketimi büyüttüğü ekonomik yapı ve kültürel dokuda, gösteriş tüketimi, büyük bir hız ve yoğunluk kazanan kazanıyor. * * * Kare dünyada yeni boyutlar tüketim kültüründe, önemli olan ihtiyaçların karşılanması değil, isteklerin karşılanmasıdır. Tüketim kültürü karınların doymasından daha çok gözlerin doymasına odaklanır. Tüketim kültürünün merkezinde, gözlerini topraktan başka bir hiçbir yeşin doyuramadığı, tüketimi baştacı edinmiş, açgözlü insan vardır. Varsa yoksa gösteriş tüketimi diyen insanı, bir tüketim sarhoşudur, bir tüketim körüdür, bir tüketim bağımlısıdır, gözleri tüketimden başka hiçbirşey görmez. * * * Tüketime gösterilen sevgi, hayata gösterilen sevgi anlamına gelmez. Hayatın güzelliği, hayattaki insanların güzelliğinden kaynaklanır. Güzel insanların düşünce ve eylemlerinde güzellik aramak, çirkinlikten kaçınmak, herkesin yerine getirmek zorunda olduğu bir sorumluluktur. İyilik peşinde koşmanın, kötülükten kaçınmanın yeri ve zamanı yoktur.Koşu beşikten mezara kadar devam eder. Güzellik ve iyilikte yarışma uzun soluklu bir koşudur. Koşu koşu bittikten sonra da devam eder. * * * Tüketim insanını tüketim, gösteriş insanını gösteriş yıkar. Bir ağaçtan binlerce kibrit üretilir. Ancak bir kibrit binlerce ağaçtan oluşan bir ormanı yok eder. Kare dünya da herkes tüketimine özen göstermek zorundadır. İnsanlar kibritteki ağacı, ağaçtaki kibriti görmezlerse, bir kibritle bütün ormanı yakarlar. Herkes ihtiyaçlarından önce isteklerini karşılamaya kalkarsa, insan kendi bindiği dalı kendisi keser. Dünyanın kaynakları, insanların bütün isteklerini karşılamaya hiçbir zaman yetmez. * * * Bir insanın gösteriş tüketiminden vazgeçmesiyle, yalın yaşama dönüşümü doruk noktasına ulaşmaz. Ancak amacına ulaşan bütün dönüşümler, bir kişinin eyleme geçmesiyle başlar. Dünyayı tehdit eden tüketim zehirlenmesinin, gösteriş sarhoşluğunun önüne geçmek için, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, herkesin kendisine “ben gösteriş tüketimine, bugün, burada, şiddete başvurmadan direnmezsem, kim, nerede, ne zaman, nasıl karşı çıkacak” sorusunu sürekli sormalıdır. * * * Gösteriş dünyasının, göz boyayıcı tüketim ürünlerini, yeri geldiğinde elinin tersiyle uzaklaştırmayanlar, güç sarhoşluğundan hiçbir zaman ayılamazlar. Beyinleri gösteriş tüketimiyle yıkananları, gözlerini açacak. Hiçbir uyarıcı ilaç yoktur. Onlar, sonu büyük yıkımlarla çıkan bu yolda, aşırı hızla duvara çarpmadan uyanmazlar. * * * Bütün dünyada tüketim sarhoşluğuna karşı çıkanlar, farklı şehirlerde olsalar, gönül gönüle, yan yana birlikte yürürler.

*

Dünyadaki gösteriş yolları son ölüme çıkan yollardır.

*

Gösterişte yarışan ölümle yarışır.

*

Gösteriş yolu cinnet yoludur.

*

Gösterişe kapılan sele kapılır.

*

Durun gösterişçiler.

*

Dünya tükendi.

18 Şubat 2017, 09:37

SAVAŞLARI EDEBİYATI MEDENİYET İÇİN BİLENLER DURDURUR

===================================================== Kalıcı edebiyat, çağını anlatan edebiyattır. Her edebiyatçı çağının olumsuzluklarından sorumludur, çağını anlamak ve anlatmak zorundadır. Edebiyat, dipnot kaygısına düşmeden, yereldeki küreseli, küreseldeki yereli yakalamaktır. Hayatın anlamlı ve yaşanır kılınmasında, edebiyat da tarih gibi, bütün insanlığın birikimine, hem derinlik, hem zenginlik kazandırır. Tarihci geçmiş yüzyıllarda olanların, edebiyatçı ise gelecek yüzyıllarda olacakların peşindedir.

*

Evliya Çelebi, Şeyh Galip ve Yahya Kemal''in eserleri, Anadolu insanının tarih içindeki büyük ve uzun yürüyüşünü anlatan, onun zengin düşünce ve eylem dünyasına açılan kapılardır. Onlar, edebiyatı medeniyet için bilirler, eşsiz hazinelerin perdelerini aralar ve çağlarının olumsuzluklarını dile getirirler. Edebiyatı medeniyet ekseninde ele alan, Sezai Karakoç''un vurguladığı gibi: ''Tek medeniyet vardır, o medeniyet de gerçek medeniyeti''dir. Bütün edebiyatlar, medeniyet düşülmüş, uzun dipnotlardır.

*

Bütün insanlığı ya yaratılışta ya da inanışta kardeş bilen medeniyetin değerleri, edebiyatla yeryüzünün her köşesine ulaştırılır. Medeniyetin temel değerlerine dayanan edebiyat, Anadolu ve Endülüs''te olduğu gibi insanlığın düşünce ve eylem dünyasına yeni boyut ve yeni açılımlar kazandırır. Edebiyat medeniyetin gizemli ve eşsiz atölyesidir. Edebiyatsız medeniyet güçsüz, medeniyetsiz edebiyat etkisiz olur. Edebiyat medeniyetin hayata yansıyan yüzü, insanın düşünen aklı, seven gönlüdür.

*

Moğolların gelişi, Selçukların dağılışı, Osmanlıların birleştiriciliği, Anadolu''nun yaşadığı büyük dönüşüm, Mevlana ve Naima ile geçmiş yüzyıllardan, gelecek yüzyıllara taşındı. Büyük edebiyatçıları olmayan toplumlar, tarihte kalıcı izler bırakamazlar. Diller edebiyatçıların ayak izlerinden doğarlar. Diller edebiyatçıların ayak izlerinden doğarlar. Yunus''suz Türkçe, Shakeaspear''siz İngilizce, Goethe''siz Almanca zenginliğini yitirirdi. Edebiyatçılar dillerin peşinden koşmazlar, diller onların peşinden koşar.

*

Medeniyet dünyada bir yolcu gibi, yeryüzünde bir cğrafyadan bir coğrafyaya, nerede sevgi ve saygı görürse, oraya gider. Kudüs, Mısır, Atina, Roma, Şam, Bağdat, Kurtuba, İstanbul, pasaportsuz dolaşır, dünyada hiçbir kentin kapısında medeniyete vize sorulmaz. Küreden kareye dönüşen dünyada, Doğu ya da Batı''nın dışında olmak değil, onların üstünde olmak önemlidir. Edebiyat medeniyete renk, medeniyet edebiyata tad verir.

*

Düz kare dünyada, hangi ülkede yaşarsa yaşasın, herkes doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, yararlıyı yararsızdan, etkinliği etkinsizlikten ve verimli olanı verimsiz olandan ayırmayı öğrenmek zorundadır. Dünyanın hiçbir ülkesinde, doğrulukta, iyilikte, güzellikte, yararlılıkta, etkinlikte ve verimlilikte yarışma olmadan, ister ekonomik, ister siyasal, isterse kültürel olsun, medeniyetin hiçbir boyutunda, olumlu değişme olmaz.

*

Edebiyat doğruyu, iyiyi ve güzeli aramaktır. Doğruya, iyiyi ve güzeli arayanlar, doğru, iyi ve güzel peşinde olanların, yol göstericisi olurlar.

*

Hayatın yaşanır kılınmasında doğru olan iyidir, iyi olan doğrudur.

*

Edebiyat medeniyeti aramaktır.

*

Medeniyet erdemli hayattır.

19 Şubat 2017, 18:03

OTUZUNCU GÜNDE DÜNYADA NUH TUFANI KOPACAKTIR

================================================= Bütün ülkelerin yararlandığı dünya, uzaydan bakıldığında, denizleri, gölleri, nehirleri ve ovalarıyla, hayat dolu küçük bir küre olarak görülür. İnsanlığın ortak özvarlığı olan yeryüzü, bütün canlıların hayat kaynağıdır. Dünyada su, hava ve toprağın, altın ve gümüş gibi kıt olmamaları, onların bedelsiz doğal kaynaklar oldukları anlamına gelmez. Dünyadaki doğal kaynaklardan yararlanmanın, bütün insanlığa bir maliyeti vardır.

*

Bir gölde, her gün iki katı büyüyen bir yapraklı bir nilüfer çiçeği, otuzuncu günde gölü tamamen doldurmuşsa, gölün yarısı yirmi dokuzuncu günde dolmuş demektir. Çevre sorunlarının yorulma bilmez gözlemcisi Lester R. Brown, “Yirmi Dokuzuncu Gün” kitabına, yeni bir Nuh Tufanı''nın yaklaşmakta olduğunu anlatmak için, bu nilüfer çiçeğinin gölü doldurma öyküsüyle başlar. Dünya otuzuncu günü, geciktirmek için, alınması gereken tedbirleri tartışıyor.

*

Dünyada tüketim çılgınlığının yol açtığı iklim değişmeleri yüzünden, Antarktika''daki buzullar günden güne erimektedir. Yükselen deniz sularının, dünyanın bütün sahillerinde, büyük sel baskınları ve can kayıplarına yol açacağı tahmin edilmektedir. Bu yüzden,tabiatla savaş toplantısını,tabiatla barış toplantısına dönüştürmek için, bütün kurum ve kuruluşların yöneticilerine büyük görevler düşüyor.

*

Doğu''dan Batı''ya, Güney''den Kuzey''e dünyanın her yerindeki gösteriş harcamaları ve tüketim çılgınlığı, iklim değişiklikleri ve küresel ısınmanın ana kaynağıdırlar. Harcama tutkunu, gözleri doymayan ve benden sonrası tufan diyenler, kendileriyle birlikte bütün dünyayı deniz suları altında bırakmak için, ellerinden geleni, arkalarına bırakmıyorlar. Onların tüketim çılgınlığı, dünyayı büyük bir çöplüğe dönüştürdü.

*

“Batı''nın Çöküşü” kitabında, ünlü medeniyet tarihçisi Oswald Spengler, geçen yüzyılın başlarında, Avrupa''nın üstünlüğünün sona erdiğini vurgulamıştı. Spengler, demir yollarının, gemilerin, Romalıların yolları ve Çin Seddi gibi, tarihi kalıntılara, gökdelenlerin de, Babil harebelerine dönüşeceği öngörüsünde bulunmuştu. Ancak o büyük çöküşünün, nerede, nasıl ve ne zaman gerçekleşeceği konusunda bir değerlendirme yapmaktan kaçınmıştır.

*

Bütün ülkeler, akıl almaz boyutlara ulaşan tüketim ve gösteriş çılgınlığının, önüne geçecek, dünya ölçeğinde çalışmalar yapmazlarsa, Spengler''in öngörülerini, Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında, küresel ısınma gerçekleştirecektir.

*

Gösteriş tüketimi yarışında, hayat ve oksijen kaynağı ormanlarla birlikte doğal kaynakları yok edenler, bedelini bütün dünyanın ödediği karbon gazları salınımının, göldeki nilifer çiçeği gibi, büyümesine büyük bir hız kazandırırlar.

*

Kuzey Kutbu''nun buzullarının tamamen erimesiyle, bütün dünya sahilleri baştan sona sular altında kalırlar.

*

Bütün denizler nilüfer çiçekleri gibi buzullarla doluyor.

*

Her tufan yağmurla gökyüzünden gelmez. .

21 Şubat 2017, 23:24

ÜRÜN HİZMET BİLGİ ÜRETMEDE AİLE HOLDİNG İNSAN ŞİRKETTİR

====================================================== Yirmi birinci yüzyıl, özel, kamu ve gönüllü kuruluşlarıyla bir şirketler yüzyılıdır. İster kar amaçlı olsun, isterse kar amaçsız olsun, bütün ülkelerin, ekonomik, siyasal ve kültürel güçlerin kaynağında şirketler gibi örgütlenmiş kurum ve kuruluşlar vardır. Bu yüzden, bütün dünyada tartışılan sorunların başında: Şirketlerin, yönetimi, denetimi, kurumsal, kamusal ve kültürel sorumlulukları gelmektedir. Şirketlerin özel bilançoları yanında, çevreye etkilerini gösteren, toplumsal bilançolar da hazırlamaları istenmektedir.

*

Şirketler yüzyılında, ömrünü kurum ve kuruluşlara danışmanlığa adayan ve yönetimi bir bilime döndüren Peter Drucker'ın vurguladığı gibi: “Her insan bir şirkettir. Etkin olmak yöneticinin işidir.” Şirketlerin yol açtıkları, olumlu ve olumsuz dışsal etkilerden, bütün insanlar sorumludur. Herkes ürettiği bilgi, ürün ve hizmetlerle, kişisel ve kurumsal şirketine değer kazandırmak zorundadır. Dünyanın her yerinde, bütün şirketlerin toplumsal katkısı, dünyadan aldıkları girdilerle dünyaya verdikleri çıktılar karşılaştırılarak hesaplanır.

*

Sosyal ve teknik bilimlerdeki gelişmelerle, bütün dünyada bilinen işletme ve yönetim fonksiyonları, yeni açılımlar ve yeni boyutlar kazandı. Şirketler dünyasında “benim şirketim benim, senin şirketin senin” diyen “Ben AŞ”ler ve “Sen AŞ”ler olduğu gibi, “benim şirketim senin şirketin yok, bizim şirketimiz var” diyen “Biz AŞ”ler de vardır. Paylaşmasını bilen şirketler, dünyanın ortak kültür ve ekonomi havuzuna aldıkları sudan daha fazlasını taşırlar. Paylaşmasını bilmeyen şirketlerse kaynak israfına yol açarlar.

*

Çok okunan “Mükemmeli Arayış” kitabının yazarı Tom Peters, bir “çalışan”dan bir “marka”ya, bir “insan”dan bir “şirket”e dönüşmenin, en az “elli” yolunu ayrıntılı olarak anlatır. “Şirket insan”ların önem kazandığı bir yüzyılda, her insan kendisini bir şirkete dönüştürecek, bir işin rüyasını görür. Her rüya gören insan, bir Sabri Ülker olmaz. Ancak bir Sabri Ülker olacak insan, rüya gören insanlar arasından çıkar. Dünyanın her yerinde, rüyası olan insan bir şirket olmasını bilir. Rüyası olanın şirketi olur. Her insan bir rüyadır.

*

Katılıma ve paylaşmaya dayanan şirketler için iyi olan, Türkiye için iyidir, dünya için iyidir. “Üretentüketici” ve “tüketenüretici”lerin şirketleri, “vikipedi” gibi, dünyanın ekonomik yapısında olduğu kadar kültürel dokusunda da köklü dönüşümlere yol açar. Onlar yalın yönetimleri, yalın üretimleri, yalın tüketimleriyle, doğrusal ekonomiden dairesel ekonomiye geçişe hız ve yoğunluk kazandırırlar. Tüketmeden önce üretmeye odaklanan şirketler, dünyanın ortak geleceğinin sigortasıdır.

*

Karşılık bağımlılıkla birlikte kültürel ve ekonomik etkileşimin doruk noktasına çıktığı şirketler dünyasında, “alışveriş” ekonomik zenginliğin ve kültürel derinliğin temelidir. Ülkelerin yeni güç kaynağı, doğal zenginlik değil, her insanı üreten bir şirkete dönüştüren kültürel zenginliktir. Yitirilen Cennet, tüketmeden üreten şirket insanların başları üstündedir.

*

Ülkelerin ekonomik zenginliği ve kültürel derinliği, tüketmeden üreten şirket insanlarla, yeni açılımlar kazanır.

*

Tüketmeden üretenlerin çoğunluk olduğu bir dünyada işsizlik, savurganlık, yoksulluk ve yolsuzluk olmaz.

*

Doğrusal ekonominin “ekonomik insan”ı gitti, dairesel ekonominin “sorumlu insan”ı geldi.

*

Şirket insan olmak sorumluluk sahibi insan olmaktır.

*

Her insan tükettiklerinden sorumludur.

*

Gereksiz tüketim bir cinayettir.

*

Yalınlıkta derinliktir vardır.

*

Erdem yalınlıktadır.

21 Şubat 2017, 23:30

DEMOKRASİLERDE GİZLİLİĞE KAPALI KAPILARA YER YOKTUR

==================================================== Bütün ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de her kuşak, demokrasi yolunda yeni açılımlar yapmak istiyor. Ancak söz konusu demokrasi olunca, daha önce söylenenleri, tekrarlamak yerine geliştirmek ve yeni boyutlar kazandırmak gerekir. Hiçbir ülke durduğu yerde sürekli kalamaz. Her ülke, ekonomik, siyasal ve kültürel varlığını koruyabilmek için, demokrasinin geleceğini geçmişinden daha güçlü kılmak zorundadır.

*

Demokratik kültüre katkılarıyla tanınan Giovanni Sartori, “Demokrasi Teorisine Geri Dönüş” kitabında vurguladığı gibi: “Tarih bir Sisyphus mitidir, her kuşak yeniden başlamak durumundadır”. Türkiye demokrasi tarihinde yeni bir yol ayrımına gelmiştir. Demokrasi kültürünü zenginleştirmeye yeniden başlaması gerekmektedir. Bu bağlamda herkese büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir.

*

Demokrasi ve ekonomi, evrensel hukuk ve doğal etik ilkelerinin oluşturduğu büyük referans dairesinin içinde birbirleriyle ortak alanı olan iki ana daire oluştururlar. Gönüllü kuruluşlar iki daire dışında kalan alanda yer alırlar ve her iki kesim arasında uyum ve düzeni sağlarlar. Demokrasiyi siyasi partiler, ekonomiyi şirketler ayakta tutarlar. Büyük referans dairesinin merkezindeki ortak alan güçlü olursa, hem demokrasi, hem de ekonomi güçlü olur.

*

Demokrasi ve ekonomilerin sağlamlığı, ortak alanlarında yer alan, özgürlükler kadar farklılıklara da saygılı, misyon ve vizyon sahibi liderlere dayanır. Ülkelerin geleceklerinin, geçmişlerinden daha başarılı olmasında, belirleyici olan, doğal kaynak yoksunluğu değil, doğal lider yoksunluğudur. Sağlıklı demokrasi ve güçlü ekonomilerde bir değil, binlerce lider vardır. Onlar çekirdekte meyvayı, meyvada ağacı görürler.

*

Her ülkede hem demokrasi, hem de ekonomi, göründüğü gibi olan, olduğu gibi görünen, oyunu ve parasını, doğru yerde, doğru zamanda ve doğru yöntemle değerlendirmesini bilenlerle zenginleşir. Onlar doğruluğun elinde kar gibi eridikleri için, onların elinde de, demokrasi ve ekonominin kusurları kar gibi erir. Oyları ve paraları, onların paha biçilmez silahlarıdır.

*

Demokrasi ve ekonomide seçenler ve seçilenler görev ve sorumluluklarının bilincinde olmalıdırlar. Bir kurum ya da kuruluş, baskı ve şiddetle rakiplerinin saha dışına çıkarılmasına seyirci kalırsa, önünde ya da sonunda kendisini sahanın dışında bulur.

*

Dostoyevski'nin “Karşıtlar olmasa, gelişme de olmaz: Çekim ve itim, akıl ve enerji, sevgi ve nefret, insan varoluşuna aynı derecede gereklidir” görüşü, demokrasinin partileri ve ekonominin şirketleri için de geçerlidir.

*

Demokrasi ve ekonominin kurum ve kuruluşları arasında, büyük referans dairesi içinde rekabet olmazsa, zenginleşme de olmaz.

*

Yarışmasını bilmeyenler, kendilerini yarışma dışında bulurlar.

*

Demokrasi yarışmaya dayalı, açık kapı yönetimdir.

23 Şubat 2017, 10:15

YUNUS'TAN KANT'A ÖZLENEN BARIŞIN GÜVENCESİ TİCARETTİR

==================================================== Birbirine deniz yollarından daha çok kara yollarıyla bağlı, Asya, Avrupa, Afrika, dünyanın yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin toplandığı coğrafyadır. Üç kıtada hem yerel, hem de küresel önem taşıyor, dünyada pek çok ülkeden daha büyük kentler vardır. Pekin, Buhara, Bakü, İstanbul, Berlin ve Brüksel ekseninde bir çok kent, ülkelerinin sınırlarını aşan, bir ekonomik ve kültürel güce sahiptir. Onlar ülkelerinin olduğu kadar, dünyanın da zenginlik kaynağıdır.

*

İstanbul gibi, üretim gücünün büyüme oranı, ülkelerinin üretim gücünün büyüme oranından, daha büyük olan büyük kentler, bütün dünyanın ekonomik gelişme havzalarıdır. Dünyadaki ürün, hizmet ve bilgi üretiminin, büyük bir kısmı, büyük kentlerde gerçekleşitir. Philip, ve Milton Kotler'in “Küresel Pazarları Kazanmak” isimli kitaplarında vurguladıkları gibi: “Sovyetler Birliği'nin çökmesinin nedeni, kentlerinin çökmesidir. Aynı tehlike ABD için de geçerlidir.” Çünkü, dünyanın üretim merkezi, Amerika'dan Çin'e kaydı, Hindistan'a kaydı.

*

Çin dünyada, Amerika'nın ardından gelen, ikinci büyük ekonomidir. “Çin Anonim Şirketi” ithalatı ve ihracatıyla, dünyanın en büyük ekonomik ağına sahiptir. Pekin gibi, Şanghay gibi, yirmiyi aşan büyük kentiyle, Çin coğrafyası, bütün ülkeleri, İpek Yolu'nu keşfetmeye, İpek Yolu'yla bağlantı kurmaya zorluyor. Çin çekici teşvikleri ve büyük iç pazarıyla, dünya otomotiv endüstrisinin merkezi oldu. Bütün dünyanın önde gelen küresel kuruluşlarının yolu, önünde ya da sonunda İpek Yolu'na bağlanır.

*

Dünya ekonomisinde güç ve ağırlık, Atlantik deniz yolu ekseninden, İpek Yolu kara eksenine geçti. Türkiye'nin dünya ekonomisinde, kendisine sağlam ve kalıcı bir yer edinebilmesi, deniz ekseni kadar, kara ekseninie de önem vermesine bağlıdır. Kara eksenindeki İpek Yolu, üç kıtayı birbirine bağlayan, dünyanın en eski ticaret yoludur. Şehirler ticareti izler, ticaret yollarının kavşak noktalarına kurulur. Ticaret şehirleri, şehirler ekonomileri büyütür. Yeni kervanlar tırları, yeni kervansaraylar lojistik köyleridir.

*

Selçuklu ve Osmanlılar döneminde İpek Yolu, büyük bir gelişme gösterdi. Yollar, kervanlar, kervansaraylar, ekonomik ve kültürel hayatın merkezi oldu. Bugün olduğu gibi, geçmişte, Çin, Hint ve Türk pazarları, Avrupa pazarlarından çok daha canlı, çok daha önemliydi. Türkler yüzyıllar boyunca, İdil ve İndüs nehirlerinden, Nil ve Tuna nehirlerine kadar, İpek Yolu'nun güvenliğini sağlamakla kalmadılar, ekonomik ve kültürel hayata da büyük bir canlılık kazandırdılar.

*

Çin'in içlerinden Avrupa'nın içlerine kadar şehirleri birbirine bağlayan İpek Yolu, kervanları ve kervansaraylarıyla ticaret ve kültürün binbir renkli çiçeğinin açtığı, sürekli fuar yolu oldu. İpek Yolu şehirleri ülkelerle, ülkeleri de dünyayla bütünleştirdi. Şehirler ticaretle, ekonomi şehirlerle yeni boyutlar kazandı.

*

Yunus'tan Kant'a kadar düşünce dünyasının öncülerinin özlemini çektiği barış ortamı, şehirlerde oluşturulur. Barışın güvenliği ticaretle sağlanır. Ticaretin olduğu yerde savaş olmaz.

*

Kazanırken kazandıranlar birbirleriyle savaşmazlar.

*

Ticaret çatışma işi değil, uzlaşma işidir.

*

Bırakınız alsınlar bırakınız satsınlar.

*

Ticaret toplumları olgunlaştırır.

*

Ticaret hayatın kendisidir.

*

Barışın mimarı ticarettir.

24 Şubat 2017, 22:37

HER ZAMAN HER YERDE BARIŞ SAVAŞTAN ÜSTÜNDÜR

============================================== İran’da Humeyni, Irak’ta Saddam savaş kararı almasaydı, ikibinli yıllarda, İslam ve Batı dünyası arasında daha çok barış daha az savaş olurdu. Dayatmacı ya da demokratik, bir ülkede bir yöneticinin verdiği bir savaş kararı kadar, ülkelerin ve insanların geleceğini etkileyen başak bir karar yoktur. Ülke yöneticilerinin, nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan, silaha başvurma güçlerini, sınırlandırmak oldukça zordur. Irak savaşında olduğu gibi, çoğu zaman dünya kamuoyunun tepkisi de yetersiz kalır.

*

Doğu’da ve Batı’da, yalnızca askerlerin değil, sivillerin de yaşamaları ve ölmeleri, Güvenlik Konseyi’nde yer alan ve almayan ülkelerin yöneticilerinin aldıkları kararlara bağlıdır. Savaş kararını seçmenler değil, seçilen ya da seçilmeyen devlet yöneticileri verir. “Seçilmiş krallar”, Suriye, Ukrayna ve Filistin’de, insanlar yaşasınlar derlerse, kimse ölmez, ölsünler derlerse, genç yaşlı milyonlarca insan ölmekle kalmaz, her şeyini kaybeder. Savaş söz konusu olursa, dünyanın hiçbir yanında eli kirlenmemiş devlet yoktur.

*

İnsanlığın beş bin yılı bulmayan tarihi, savaşlarla yazılmıştır. İnsanlık tarihi boyunca savaşsız geçen bir yüzyıl yoktur. Bunun için Hegel, “Savaşlar tarihin ebesidir” yargısına varır. Nietzsche savaş övgüsünü daha ileri boyutlara taşır: “Gerçek ve iyi bir sınav savaştır, doğruyu söylemek gerekirse, bu hayal edilebilecek en yansız ve adil bir yarışmadır” değerlendirmesini yapar. Ancak sınır kapılarının ortadan kalktığı dünyada, birbirinden bağımsız kapalı ülkelerin değil, birbirine bağımlı açık ülkelerin dünyasıdır. Sınırsız dünyada savaşın adı Hiroşima’dır.

*

Kapalı ülkelerin “Ekonomi olarak savaş” paradigması, açık ülkelerde “Savaş olarak ekonomi” paradigmasına dönüştü. Amerika’nın Vietnam’daki Rusya’nın Afganistan’daki büyük yenilgilerine rağmen, her iki ülke, Clauswitz sonrası dünyada Clauswitzci savaş stratejilerinde direniyor. Oysa kare dünya ülkelerinin misyon ve vizyonlarında, cephelerdeki savaşlar yok, pazarlardaki savaşlar var. Savaşların ekonomik yapısı ve kültürel dokusu değişti. Savaşlar ülkelere verdikleri zararlar sağladıkları yararlardan kat kat daha fazladır.

*

Dünyanın ekonomik yapısını ve kültürel dokusunu değiştiren kare dünyada yaşayan herkes Einstein gibi: “Ben, barış için savaşmak istiyorum. İnsanlar kendileri karşı çıkmadıkları sürece, hiç bir şey savaşları ortadan kaldıramaz. Büyük idealler uğruna, önce küçük bir azınlık savaşım vermiştir” demek zorundadır. Ülkeler savaşlarda silahlara harcadıkları kaynakları, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak için harcasalardı, dünyanın hiçbir ülkesinde yoksulluk kalmaz, herkese “aş, iş, ev” sağlanırdı.

*

Dünya barışı için, bütün ülkelerin yöneticilerinin akılları, hem başlarında, hem gönüllerinde olmalıdır. Yönetiler akıllarıyla aldıkları kararları, gönülleriyle uygulamazlarsa, doğru savaşlardan daha çok savaşın doğrularının peşinde koşarlar. Gizliliğin olmadığı kare dünyada, savaşı doğru yapmak değil, doğru savaşı yapmak önemlidir.

*

Kanatlarından biri akıl, biri gönül olan barış güvercini, kare dünyanın bütün şehirlerinde sevgi ve saygıyla karşılanır.

*

Kare dünyada her zaman,her yerde barış eşittir akıl çarpı gönülün karesidir.

*

Yöneticilerin alanı sınırlandırılmazsa özgürlüklerin alanı sınırlandırılır.

*

Savaş yıkım barış yapım dünyasıdır.

*

Hayat barışla yaşanır kılınır.

*

Barış hayattır.

24 Şubat 2017, 23:14

EDEBİYATLAR MEDENİYETLERİN KUTUP YILDIZLARIDIR

=============================================== Yirmibirinci yüzyılın başında, dünya artık Doğu, Batı, Güney ve Kuzey ülkeleri olarak sınıflandırılmıyor. Dünyada merkez ülkelerle çevre ülkeler arasındaki fark da büyük ölçüde ortardan kalktı. Bilginin, bilgisayarın ve iletişimin zaman ve mesafeyi öldürmesi, çevre ülkelerini merkeze taşıdı. Büyük ya da küçük, dünyadaki her ülke, hem merkez, hem de çevre ülkedir. Çin ve Hindistan, sınırsız dünyanın atölyesi haline geldiler. * * * İletişim araçlarındaki inanılmaz gelişmelerin, akıl almaz boyutlar kazanması, hayatın her alanındaki, bilgi, hizmet ve ürün üretim ve tüketim çalışmalarını demokratikleştirdi. Oluşan demokratik ortamda, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, herkes bir ürün, bir hizmet ve bir bilginin hem üreticisi hem de tüketicisidir. Yeni yüzyılda, bütün insanlar bir kitabın okuyucusu, bir televizyon dizisinin izleyicisi ve bir radyo programının dinleyicisidirler. * * * Sınırlı dünyanın sınırsız dünyaya ve yavaş dünyanın hızlı dünyaya dönüşmesi, ölümsüz edebiyat eserlerini de demokratikleştirdi. İsteyen herkes, Mevlana'nın, Shakespeare'nin, Goethe'nin kitaplarını kendi dilinden okuyabilir, filmlerini izleyebilir ve radyoya uyarlamalarını dinleyebilir. Yeni yüzyılda Mesnevi yalnızca bağrında doğduğu ülkeyi değil, dünyanın her ülkesini etkilemekle kalmıyor, kültürü yeniden yoğuruyor. Onun erdem sofrası, bütün insanlığa açılmıştır. * * * Sınırlı dünyada bir kitap bir milyon hayattı, sınırsız dünyada ise, bir kitap bir milyar hayattır. Yirminci yüzyılda savaşların oluşturamadığı barış ortamını, Yirmi birinci yüzyılda kitaplar oluşturacaktır. Yeni yüzyılda, duvarsız ve kapısız açık bir sınıfa dönüşen dünyanın fatihleri ölümsüz eserler veren edebiyat ustaları olacaktır. Bunun için, Anadolu'da Yunus'un bir şiiri, Sinan'ın bir kubbesi ve Fuzuli'nin bir kasidesi, Çin'den ve Hint'ten üstün görülmüştür. * * * Türkiye'nin geçmişin görkemli yüzyıllarını, yeni yüzyıla taşıyabilmesi için, edebiyatın her alanında zamanın ritmini yakalayan eserler veren sanatçıların yanında olması gerekir. Her edebiyat eseri, bağrından doğduğu toplumu anlatır. Bir edebiyat eserini anlamada, anlattığı toplumu anlamak önemlidir. Bunun için, edebiyat eserleri, geçmişte söylenenleri, yaşadıkları toplumdan yola çıkarak, yeni bir dil, yeni bir söylem ve yeni bir yorumla, söylenmemiş bir biçimde, yeniden söylemek zorundadırlar. Edebiyatta güneş altında söylenmemiş bir söz yoktur. * * * Ölümsüz edebiyat eserleri, yalnızca kendi ülkelerinin insanlarına değil, bütün insanlığa kurtuluş yolunu gösteren kutup yıldızları olurlar. İnsanlık tarihinin bütünlüğüyle birlikte sürekliliği de edebiyat eserleriyle sağlanır. Edebiyatlar medeniyetlere tutulmuş aynalardır. Edebiyatçıları olmayan toplumların medeniyetleri olmaz. Toplumlar hayatın "Sırat Köprüsü"nden,devletlerin doğrularından daha çok edebiyatçıların değerleriyle geçerler. * * * Medeniyetlerin kuşaktan kuşağa kalan, en büyük, en kalıcı ve en değerli mirasları, edebiyatlarının ölümsüz eserleridir.Edebiyatlar medeniyetlerin habercileridir. * * * Edebiyatlar medeniyetlerin, medeniyetler edebiyatların şarkılarıdır. * * * Edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmaz.

24 Şubat 2017, 23:48

ŞEHİRLERİ BİLGE MİMARLAR GÜZELLEŞTİRİR

=========================================== Kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi, Ademoğulları şeytanın kışkırtmasıyla, atalarının yasak meyvayı tatmalarının sonucu, yitirdikleri Cennet''i dünyada bulacaklar. İnsanlık ailesi, atalarının sürüldüğü Cennet''in güzelliklerini dünyaya yansıtarak, hayatı herkes için yaşanır kılmadıkça, şeytanın saldırılarından kurtulamaz. Melek ve şeytan, ikisi birlikte insanın dışında değil, içindedir.

*

İnsanlığın atalarının Cennet''ten sürülmelerinde olduğu gibi: “İnsan insanın kurdu” değil, “şeytan insanın kurdu”dur. İnsan içinde yaşadığı evin, merkezinde yaşadığı şehrin, bağrında varlığını sürdürdüğü tabiatın bilincinde olmazsa, dünya bir Cehennem''e dönüşür. Günün insanı içindeki her şeytanı, bir melekle denetemezse, kendisine bir emanet olarak verilen dünyayı güzelleştiremez.

*

Bütün ömrünü Anadolu''nun güzelliklerine güzellik katmaya adamış, insanın görev ve sorumluluklarının başında, dünyada “her şeyi kendi yerine koymak” gelir diyen,Turgut Cansever bir “Bilge Mimar”dır. Cansever, İslam Peygamberi''nin “insanın dünyadaki esas vazifesi dünyayı güzelleştirmektir” sözünü, düşünce ve eylem dünyasının belirleyici ilkesi olarak görmüş ve mimarlığı iman için bilmiştir.

*

Cansever' kitapları,çalışmaları ve sohbetleriyle Doğu ve Batı''nın mimarlık mirasında ev, şehir ve kültüre bakışlarındaki farklılıkları, Sinan ile Frank Lloyd Wright ve Le Corbusier''den yola çıkarak,bıkmadan ,usanmadan çok yalın ve çarpıcı bir dille anlatmıştır.

*

Cansever''e göre evleri, çarşıları, çeşmeleri, camileri, hanları, hamamları ve gezinti alanlarıyla “şehir, insanın, hayatını düzenlemek üzere meydana getirdiği en önemli, en büyük fiziki ürünü, insan hayatını yönelten, çevreleyen yapıdır”, ve “her türlü üretimin yapılması, iktisadi, hukuki, idari ilişkilerin düzenlenmesi için gereken bilginin geliştirilmesi, genç nesillerin eğitimi de şehir ortamında gerçekleşir”.

*

Türk toplumunun Anadolu''daki bin yıllık kültüründe şehir iki dünya arasındaki uyum ve düzenin sağlandığı varoluş alanıdır. Şehirler, bütün boyutlarıyla hayatı kuşatan yapılarıyla şehir, kültürler de, güzellikleri özendiren ve çirkinlikleri önleyen şehirleriyle kültür olurlar. Yapılar şehirlerin, şehirler de, kültürlerin vitrinleridir.

*

Mimarlıkta, dünyasız öteki dünya, öteki dünyasız da dünya olmayacağı, en yakın ve en açık biçimde camilerle anlatılır. Yitirilen Cennet, Süleymaniye''de Allah''ın birliğinin simgesi olan, büyük kubbenin altındadır.

*

Süleymaniye''ye Haliç''in karşı yakasından bakıldığında, yeryüzünde değil, gökyüzünde inşa edilmişcesine güzel görünür.

*

Süleymaniye bakan, atalarının yitirdiği Cennet''i görür.

25 Şubat 2017, 13:43

DÖNÜŞÜMÜN MİMARLARI EDEBİYAT VE SANAT DERGİLERİDİR

==================================================== Büyük Doğu,Diriliş,Edebiyat ve Mavera dergileri referansları Washington ve Moskova olmayan, Kudüs olan, düşünce ve sanat dergileridir. Mavera"nın "Yedi Güzel Adam"ı da,Necip Fazıl,Sezai Karakoç,Nuri Pakdil gibi, İslam dünyasının üzerine bir karabasan gibi çöken, yabancılaşma bulutlarını dağıtmayı, kendilerine en büyük görev ve sorumluluk bilmişlerdir.Her yazar,çağının tanığıdır ve çağından sorumludur,

*

Anadolu edebiyatının kutup yıldızları, iki dünyanın şiirini yakalayan edebiyatı, medeniyet için bildiler. Onlar arkalarında bıraktıkları edebiyat eserlerinde, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağını sürekli vurguladılar. Yerli edebiyatın öncüleri, düşünce ve eylemleriyle, bir edebiyat eserinin ne kadar yerliyse, o kadar evrensel olacağını gösterdiler. Kalıcı edebiyatın, evrensel olguları ele alan edebiyat olduğunun altını çizdiler.

*

Bin yıllık Anadolu tarihinde, Anadolu"yu dönüştürenler, Anadolu insanının önünde duran yöneticilerden daha çok Anadolu insanının yanında duran edebiyatçılar olmuştur. Bu yüzden,söz konusu edebiyat dergilerinin kurucuları ve yazarları için, bütün boyutlarıyla hayatı kucaklayan edebiyat, devletin desteklediği edebiyat değil,milletin desteklediği edebiyattır. Edebiyatın gücü, sesi olduğu ve seslendiği toplumdan,seslendiği milletten, kaynaklanır.

*

Büyük Doğu, Diriliş,Edebiyat ve Mavera dergileri , Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, bir kültür ve sanat akademisi görevi yüklenmişlerdir. Onların çevresinde toplanan sanatçılar, sıradan edebiyatçılar gibi akıntı, yönünde giden değil, somon balıkları gibi, akıntıya karşı giden, sıra dışı edebiyatçılardır. Onlar güçlerini eleştirdikleri devletten önce, seslendikleri milletten almışlardır.

*

Yerli edebiyat, evrensel edebiyatı, hayatın ölümü içinde taşıdığı gibi taşır. Yerli edebiyat evrensel edebiyatın habercisidir. Yerli edebiyatı evrensel edebiyata dönüştürenlerin, Necip Fazıl"ın mısralarıyla söylenirse, "dudakları ölümsüzlük şarkısında" ve " imzaları mavera yurdu haritasında"dır. Onlar, insanlığın akıl dünyasına, gönül dünyasının ışığını taşırlar. Ve gerçeği arayan gerçek avcılarıdır.

*

Edebiyatın seslendiği insan, küçük bir dünya değildir, onda büyük bir dünya gizlidir. Yerli edebiyatı, evrensel edebiyata dönüştüren edebiyat, insanın hem aklına, hem gönlüne seslenir. Evrensel edebiyatta, insanın aklı görünmez gölgesi okunur, insanın gönlü okunmaz sesi duyulur.

*

Yirmi birinci yüzyılda insan bir yandan kendine yabancılaşırken, bir yandan da yalnızlaşmaktadır.

*

Karmaşık ekonomik yapı içinde, her şeyi bilen insan, kendini unutmuştur.

*

Seküler insan edebiyatla değil, borsayla besleniyor.

*

Edebiyat insana unuttuğunu hatırlatır.

*

Hayat edebiyattır, edebiyat hayattır.

25 Şubat 2017, 17:20

KUDÜS PEYGAMBERLER KENTİDİR GÜNEŞ KUDÜS'TEN DOĞAR

===================================================== “Derviş Hüneri” kuşanmış Anadolu insanı, iki yüzyıla yakın bir zamandan beri, Avrupa''dan gelen yabancılaşma rüzgarlarının etkisindedir. Türklerin Avrupa coğrafyasında Asya coğrafyasına çekilmelerinde, hem içeriden, hem de dışarıdan estirilen yabancılaşma rüzgarlarının çok büyük etkisi olmuştur. Cumhuriyet''in kuruluş yılları boyunca, Anadolu''yu aydınlatacak güneşin Asya''dan değil, Avrupa''dan doğacağı vurgulanmıştır. Hiçbir ülkenin, Batı medeniyetinin dışında kalamayacağı söylenmiştir.

*

Bütünüyle olmasa da, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin kaynağının, büyük ölçüde Batı olduğu doğrudur. Her ülkenin, ekonomik yeniliklere kucak açması gerekir. İster Doğu''da, isterse Batı''da olsun, hiçbir ülke, ekonomideki gelişmelere sırtını dönemez. Ancak insanın ruhunu aydınlatan ışık Batı''dan değil, Doğu''dan gelir. Doğu kutsal, Batı seküler kültürün ana vatanıdır. Dünyada Kudüs Kutsal, Atina da seküler kültürün başkentidir.

*

“İnsan ya Tanrı''dan yanadır, ya da Tanrı''ya karşıdır” diyen Nuri Pakdil, Anadolu insanını, tarihine, kültürüne ve edebiyatına yabancılaştıran Batılılaşma rüzgarına karşı Kudüs''ün yanında yer almıştır. "Dört Kitabın Manası" Kudüs'te toplanmıştır.Kudüs Muhammed Habibullah,İsa Ruhullah,Musa Kelimullah,İbrahim Halilullah,Adem Turabullah,diyenlerin kentidir.Güneş Kudüs'ten doğar.

*

Kutsal kültürün başkenti Kudüs''ten bütün ülkelerin başkentlerine, büyük ve uzun yürüyüşler düzenleyen Pakdil''in arayışı, insanlığı “Umut” arayışıdır. Eylemsiz geçen günü, gün saymayan ve okumayı en büyük eylem bilen, Pakdil''in edebiyat dünyası, “Umut”suzluk dünyası değildir. Onun bulunduğu her yerde, duvarları kitaplardan bir “Kalem Kalesi” oluşur. Söz konusu görkemli kale, statik değil, dinamiktir, yıkılır, yeniden yapılır.

*

Edebiyat Dergisi, öncüleri Büyük Doğu, Diriliş, izleyicileri Mavera, Yedi İklim dergileri gibi, Anadolu''yu Sol''dan ve Sağ''dan gelen yabancılaşma akımlarına karşı koruyan bir “Medeniyet Kalesi''dir. Osman Sarı''nın dizeleriyle söylenirse, bu kalede: “Sanki bir sonsuzluk bestesi / Sözleri Nuri Pakdil''in” ve “Yankılanır kulaklarda / Bu çağda her kelimesi”denilmelidir. O herkesi başkent Kudüs''e ve Kudüs''te gemileri yakmaya çağırır.

*

Kudüs''te kutsal kültür ve tarih, insanı adım adım izleyen, “ak saçlı bir bilge''dir. Orada insan, sürekli izlendiğini ve sürekli gözlendiğini bilir. Kudüs''ün kutlu toprağında, en küçük iyilik gibi, en küçük kötülük de karşılıksız kalmaz. Aslında yalnızca Kudüs''te değil, bütün dünyada, Pakdil''in vurguladığı gibi: “Sürekli olarak bir gözcünün, bir deneticinin bakışları” insanın üzerindedir. Kimsenin meleklerin kapsama alanının dışına çıkması mümkün değildir.

*

Neruda''nın “Dünyanın burnu geleceği kokusunu alır” sözüne benzetilerek, “Kudüs''ün burnu barışın kokusunu alır” denilmelidir.

*

Anadolu Kudüs toprağıdır. Anadolu''da barış olursa, Kudüs''te savaş olmaz.

*

Kudüs''ü savunmak, insanı savunmaktır.

26 Şubat 2017, 09:34

MEKKE ŞEHİRLERİN NUR DAĞI DAĞLARIN ANASIDIR

============================================= Görünmeyen dünyaya inananlar için, şehir denilince, akla nasıl Mekke şehri gelirse, dağ denilince de akla Nur Dağı gelir. Mekke şehri şehirlerin, Nur Dağı da dağların anasıdır. Karsız dağ, dağsız kar olmaz. Ancak Nur Dağı'na gökyüzünden kar yağmaz, nur yağar. Nur Dağı, Ağrı Dağı gibi, başı karlarla kaplı bir dağ değil, dört bir yanı, gökyüzünden yeryüzüne yağan nurlarla kaplı bir dağdır.

*

Kabe şehirlerin anası Mekke'nin, Hira mağarası da dağların anası Nur Dağı'nın kalbidir. Mekke'nin neresinde olursanız olun, gökyüzüne açılmış bir el gibi duran, Nur Dağı'yla göz göze gelirsiniz. Nur Dağı'ndan bakılınca da Kabe görülür. Kabe'yi tavaf edenler Nur Dağı'nı, Nur Dağı da Kabe'yi tavaf edenleri sever. Görünmeyen dünyanın kapıları, Nur Dağı'nda açılır. Ve Nur Dağı'ndan, iki dünyada kurtuluşa giden yol gösterilir.

*

Büyük habercilerin üstün habercisi Cebrail, Hira mağarasında Son Peygamber'e, Allah'ın kendisini, bütün insanlığı kutsal kültüre davet etmekle görevlendirildiği, haberini getirir. Şehirlerin anası Mekke'de, dağların anası Nur Dağı'nda, kitapların anası Kur'an vahyedilmeye başlar. İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikiminin ana kaynağı, kutsal kitapların sonuncusu Kur'an, bütün boyutlarıyla iki dünyaya 'oku' davetiyle açılır.

*

Okunması ve yorumlanması, daveti kabul eden ve kabul etmesi beklenenlere bırakılan Kur'an'da, iki dünyanın bilgisi, ayrıntısına inilmeden verilir. Seyit Hüseyin Nasr'ın kitaplarında sık sık vurgulandığı gibi: 'Kur'an akıl üstü, ancak akıl dışı değildir.' Mekke'nin Nur Dağı'nda başlayan Kur'an, yirmi üç yılda başka bir dağ, Rahmet Dağı'nda, hiç değişmeyecek kusursuzlukta tamamlanır.

*

Dünyada bütün yönlerin Mekke'de buluştukları gibi, bütün kitaplar da Kur'an'da buluşur. Nur Dağı doğruluğun, Kabe sanatın, Kur'an gerçeğin kaynağıdır. İki dünyada kurtuluşa ermek isteyenler, gerçek sevgisini Kur'an'dan, sanat sevgisini Kabe'den, doğruluk sevgisini de, Nur Dağı'ndan alırlar. Dünya tarihinin her döneminde, doğruluk arayanlar doğruluk bulurlar, doğruluğun kaynağı olurlar.

*

Bütün dünyayı etkisi altına alan 'seküler zehirlenme', doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin ve gerçek ile gerçek olmayanın, birbirine karışmasına yol açtı. Bilgi hiyerarşisinde üstte yer alan kutsal kültürle altta yer alan seküler kültür konum değiştirdi.

*

İki dünyada insanın yolunu aydınlatacak olan seküler kültürden önce kutsal kültürdür.

*

Seküler kültür tek dünya vardır derken, kutsal kültür gülümseyerek bakar.

*

Yeryüzü gökyüzünü değil, gökyüzü yer yüzünü aydınlatır.

*

Seküler kültürle kutsal kültür aranmaz.

*

Kutsal kültür seküler kültürü kuşatır.

*

Kutsal kültür seküler kültürün anasıdır.

*

Kadim kültür kutsal kültürdür.

26 Şubat 2017, 10:21

İKTİSATCI H.İ.AYDIN'DAN ŞİİRSEL BİR NAZİF GÜRDOĞAN YAZISI

===================================================== Şiir, duygusal bir devinimdir görülenin ötesinde... Yara, dağa, taşa, toprağa, sevdaya ve insana dair yazılmış sözün özüdür... Her insanın bir şiiri ve her şiirin de bir medeniyeti söz konusudur... Medeniyet kadar eski olan şiir, tarih ötesi kelimeler manzumesidir... Bir nevi zamana seslenme biçimidir... Özne aynı özne, yüklem aynı yüklem... Değişen mana birde olmazsa olmaz zaman...

*

Bir zamanlar Necip Fazıl Kısakürek'in öncülüğünde Büyük Doğu Dergisi vardı. Diğer bir zaman diliminde ise Sezai Karakoç ile Diriliş Dergisi ve şairlerin şiirlerini yayınlatmak için yarıştığı Varlık Dergisi... Günümüzde ise, "ötelerin ötesi" ve "görünenin arkası" anlamına gelen Yedi Güzel Adam'ın kurmuş olduğu Mavera Dergisi zaman içinde demini almaktadır.

*

Mavera Dergisinin kurucularından E. Nazif Gürdoğan'ın dediği gibi, "Şair arıdır, şiir baldır. Şiir iman için bilinir. Dünyayı şiir değiştirir"... Çünkü, "Edebiyat medeniyete renk, medeniyet edebiyata tad verir"...

*

Şiir insandan, insan ise topraktan çıkar yola... Bu bilindik insan-toprak ilişkisinin ötesinde bir durumdur. Elbet topraktan gelip, toprağa gidecektir, insanoğlu... Topraktan şiire giden bu yolda İbn Haldun'un "Coğrafya Kaderdir" sözü gelir akıllara... İnsanlar bulundukları toprak üzerine filizlenir, edebiyat ise o coğrafyanın kaderine paralel olarak yeşerir...

*

Şiir, görünenin ötesidir... İnsanın iç alemidir... Yaşanmışlıklar kadar yaşanmamış her an, özlem, hasret ve sevginin dilidir, şiir... İnsan toprağın kaderini yaşarken, şiir de insanın kaderini yaşar durur... Toprak insana, insan da şiire bürünür... Toprağın kaderi insanda, insanın iç alemi de kelimelerde vücut bulur...Öznesi medeniyet olan edebiyatın özüdür şiir...

*

Ötelerin ötesinde hayatını edebiyata adayan, her kelimeyi de yaşamı gibi sorgulayan, edebiyat-medeniyet ilişkisini vurgulayan Mavera dergisinin kurucularından olan E. Nazif Gürdoğan, "Dünyayı şiirle dönüştürmeyi" kendine şiyar edinmiş, hayatı şiir şiirleri de hayatı gibi yaşayan yedi güzel adamdan biri... Şiirleri hayatın özü olarak tanımlayan Gürdoğan için hayat edebiyat, edebiyat ise hayat demektir...

*

Gürdoğan'ın yaşamında ve iç aleminde büyük bir yer kaplamaktadır, şiir... Yakın arkadaşı Abdurrahman Cahit Zarifoğlu'nun dediği gibi, "Şiirin evi kalbdir ve kalble yazılmalıdır"... Gürdoğan'ın bütün yazılarında kalbi muhabbetti hissetmek mümkün... Ona göre, "Şairleri olmayan toplumlar, dünyalarını şiirlere dönüştüremezler"...

*

Az kelime ile çok mana anlatır şairler, her duygu satır aralarında gizlerler... Ve yüklemler, sevmek gibi gelir... Kelimelerin eşgüdümünde dünya evrilir... Sezai Karakoç'un dizelerinde bütün toplum dillenir, "Bütün şiirlerde söylediğim sensin Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin"... Şairi olmayan toplumlar bilinmezliğe sürüklenir...

*

Şairi, sanatçısı, bilim insanı toplumsal değerlerden beslenmeyen toplumlar bilinmezliğe sürüklenir. Hiç şüphe yok ki edebiyat ancak kendi medeniyeti üzerinde yükselir. Tam da bu noktada Gürdoğan'a göre, "Bir ülkenin sanatçılarının, bilim adamlarının hem yönetimi, hem de halkı, toplumun değerlerinden, bu değerlerin dayalı olduğu uygarlıktan çıkarak, yönlendirebileceğidir".

*

Bulunduğu coğrafyanın sosyolojik dokusuna mana katan, topraktan beslenip, toplumsal değerler üzerine inşa edilen eserler ancak topluma ışık tutabilir. Bahse konu durumu Gürdoğan, "Necip Fazıl'ı anlamayan Anadolu'yu anlayamaz" diyerek özetlemiştir.

*

Gürdoğan'ın deyimiyle, "Edebiyattan uzaklaşan hayattan uzaklaşır. Edebiyat hayattır, hayat edebiyattır. Edebiyat iki dünya medeniyetinin şiirini yakalamaktır. Edebiyat medeniyeti aramaktır"... Bu yazı toplam 2636 defa okunmuştur.

26 Şubat 2017, 19:54

GENİŞLETİLMİŞ BEŞİNCİ BASKISI HAZIRLANAN "KÜLTÜR VE SANAYİLEŞME"KİTABIMIZLA İLGİLİ TANITIM YAZISI

==================================================== Kültürsüz sanayi güçsüz, sanayisiz kültür etkisiz olur. "Kültür ve Sanayileşme" Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan´ın önsöz yerine yazdığı bir giriş yazısıyla konuşmalarını topladığı kitabının adıdır. Yazar, "Ağır sanayi ağır kültür ister" diyen Sezai Karakoç´tan esinlenerek, "Kültürsüz sanayi, sanayisiz kültür olmaz." demektedir.

*

Toplumların üretim gücünün kaynağında Marksistlerin iddia ettiği gibi ekonomi değil, kültür vardır. Sovyetler Birliği´nin dağılmasıyla, belirleyici olan ekonomidir diyen Marx değil, kültürdür diyen Weber doğrulandı. Çünkü sağlam ekonomi, sağlam kültüre dayanır. Sağlam kültür de, sağlam insandan kaynaklanır.

*

Sağlam insan olmadan sağlam para, sağlam para olmadan da sağlam ekonomi olmaz. Kültür ve düşünce dünyasının sevilen isimlerinin Gürdoğan ile yaptığı konuşmalardan oluşan kitabın ilki 1987´de, ikincisi 1991´de, üçüncü baskısı da 2003´te yapılmıştır.

*

Kitap, her baskısında yeni konuşmalar ilavesiyle genişletilmiştir. Kitapta Mavera, Altınoluk, İslam, İlim ve Sanat, Yedi İklim, Kardelen dergilerinde ve Yeni Devir gazetesinde değişik tarihlerde yayınlanan konuşmaları bir araya getirilerek, kültür, düşünce, edebiyat, sanayi ve çevreye ilişkin geniş bir tartışma ortamı oluşturulmaktadır.

*

"Kültürsüz ekonominin ilkesiz, ekonomisiz kültürün de güçsüz" olacağını önemle vurgulayan Gürdoğan, sanayi toplumunun olduğu kadar bilgi toplumunun da yüz yüze olduğu sorunları tartışıyor. "Batı dünyasının tek boyutlu değerleri, insan bilgisi ve üretim teknolojisi, günümüzde karşılaşılan sorunları çözecek zenginlikte görülmüyor." Diyen Gürdoğan, her alanda köklü bir paradigma değişikliğine gidilmesini zorunlu görüyor.

*

Ekonomi kültürle dizginlenmezse, Alaaddin´in sihirli lambasından çıkan deve dönüşür. Kültürün denetiminden çıkmış bir ekonominin insanın başına ne gibi felaketler açacağını hiç kimsenin öngörmesi mümkün değildir. Gürdoğan, "Teknolojinin Ötesi", "Kirlenmenin Boyutları" ve "Görünmeyen Üniversite" isimli kitaplarının çevresinde yaptığı konuşmalarda olduğu gibi, yalnızca sorunları dile getirmiyor, çözüm yollarını da gösteriyor. DERİN KÜLTÜR OLMADAN ZENGİN EKONOMİ OLMAZ

28 Şubat 2017, 13:48

EKONOMİ HER ŞEYDİR DİYEN EKONOMİ İÇİN HER ŞEYİ YAPAR

==================================================== Hayatın uyum ve denge içinde düzenlenmesinde, kaptanın gemiye, geminin kaptana ihtiyaç duyması gibi, kültür ekonomiye, ekonomi kültüre ihtiyaç duyar. Nasıl kaptansız gemi, gemisiz kaptan olmazsa, kültürden soyutlanmış ekonomi, ekonomiden soyutlanmış kültür olmaz. Kültür ekonomiyle ekonomi kültürle karşılıklı iletişim ve etkileşim içindedir. Derinliğini yitiren kültürlerin, dengeli ekonomilerinin olması mümkün değildir.

*

Yirmi birinci yüzyılda, Doğusu ve Batısıyla bütün dünya, ekonominin dışında, ekonomiden uzak bir kültür değil, ekonominin üstünde, ekonomiye yakın bir kültür istiyor. Çünkü, dünyanın kültürü ne kadar sağlıklı, ne kadar insanı kuşatıcı olursa ekonomisi o kadar sağlıklı, o kadar hayatı kucaklayıcı olur. Kültür ekonomiyi, ekonomi kültürü yansıtan aynadır. Hayatın sürdürülebilir kılınmasında, kültür amaçların ekonomi araçların yol haritasına kaynak sağlar.

*

Kültürün kaptanlığındaki ekonomi gemisinin değeri, amaçların erdemi kadar araçların erdemine de bağlıdır. Dünyanın bir barış dünyası olabilmesi için, amacın araca, aracın amaca ya da kaptanın gemiye, geminin kaptana kurban edilmesinin, önüne geçilmesi gerekir. Zamanla araçlar değişir, amaçlar değişmez. Hem kültür, hem ekonomi, geminin rotasını çizen kaptan gibi: Hem duran, hem giden, hem değişen, hem değişmeyen olmak zorundadır.

*

Kültürde güç, düşünce ile eylemi, ekonomide güç üretim ile tüketimi altın oranda harmanlamakla kazanılır. Nasıl kültürde düşüncesiz eylem olmazsa, ekonomide de üretimsiz tüketim olmaz. Toplumları değiştirenler, hem kültürel, hem ekonomik alanda, etkinliği artırmasını bilenlerdir. Üretkenliği artırmada yarışmanın olmadığı bir dünyada, ekonomik ve kültürel hayatın hiçbir boyutunda derinleşme ve zenginleşme olmaz. Bu bağlamda, kültür ekonomiyi, ekonomi kültürü diri tutar.

*

Kültürün görünmeyen yüzünün, ekonomide görünen yüze dönüşmesi için, herkesin verimliliğin peşinden aslanlar gibi koşmasını öğrenmesi gerekir. Öğrenmesini öğrenmeyenler, ekonomik ve kültürel hayata yeni boyutlar kazandıramazlar. Hem öğrenen, hem öğreten insanların, bir araya geldikleri kurum ve kuruluşlar, dünyayı değiştiren, hem gemilere, hem kaptanlara pusula olurlar.

*

Ontolojik değişmeyen bir ilkeyle, metedolojik değişen bir ilke arasındaki sınırları güvence altına almadan, ekonomik ve kültürel alanda yeni atılımlar yapılamaz.

*

Ekonomi kültürün önüne geçerse, insan ekonomim öznesi olma konumundan, nesnesi olma konumuna düşer. Ekonomi herşeydir diyenler, ekonomi için herşeyi yaparlar.

*

Kültür derinleşmeden ekonomi zenginleşmez. Tek boyutlu ekonomi her insana uymaz.

*

Hayat her zaman binbir boyutludur.

*

Ekonomi insanın gölgesidir.

*

İnsan hayatın öznesidir.

*

Öznesiz nesne olmaz.