================================================ YUSUF YAZAR'LA TÜRKİYE VE"AB" ÜZERİNE BİR KONUŞMA Değerli Gürdoğan, Cumhuriyet dönemi boyunca yönetimin ve aydınının toplumdan uzaklığı ve kültürümüzden kopukluğu biliniyor. Buna rağmen söz konusu aydınlar varlıklarını ve etkilerini sürdürüyorlar. Türkiye'nin uzaklaştırılmak istendiği fakat halkın da ısrarla sahip çıktığı kimliğimiz açısından AT'na başvuruyu nasıl değerlendirirsiniz? ================================================= GÜRDOĞAN: Asya ve Afrika'nın kaynaklarına değişik yollardan el koyarak büyük bir zenginliğe kavuşan Avrupalılar, ikinci Dünya Savaşının korkunç yıkımı karşısında, ele geçirdikleri ekonomik gücün çok kısa bir sürede yok olup gittiğini gördüler. Söz konusu savaş içinde Avrupalılar varlıklarının, kültürlerinin sürekliliğini yalnızca "Avrupa Birliği" içinde sağlayabileceklerini gördüler.
*
Avrupa kendi arasında birleşirse, Amerika, Japonya ve Rusya'nın ekonomik baskılarına kolaylıkla karşı koyabilirdi. Yalnızca Avrupa Birliği ile Avrupa eski gücüne kavuşabilirdi. Avrupa siyasal ve ekonomik bir birlik kurarak dünyanın büyük ekonomik güçlerine karşı varlığını koruyabilirdi. Avrupa bu güç tazeleme, yeniden dünya politikasında sağlam yer edinme savaşında, bir kısmı önemli hammadde kaynaklarına sahip olan Müslüman ülkeleri de yanına almak istiyor.
*
Avrupa'nın macını gerçekleştirebilmesi için, ilk önce birliğe katılması gereken Müslüman ülke kuşkusuz Türkiye'dir. Çünkü müslüman ülkeler arasında ekonomik, siyasal ve kültürel işbirliği kurulmasında toparlayıcı bir işlev yüklenebilecek tek ülke Türkiye'dir. Müslüman ülkeler arasında birleştirici ülke olma görevini bir süre Mısır üstlendi. Ancak Mısır'ın zayıf ekonomisi, İsrail'e paralel politikası ve siyasal yapısı, Müslüman ülkeler arasında baş çekici bir işlev yüklenmesine engel oldu.
*
Birleştirici bir rol oynayabilecek diğer bir ülke; nüfusu ile Müslüman ülkeler arasında birinci ve dünyada beşinci ülke olan Endonezya'dır. Malezya ve diğer Uzak Doğu Müslümanları ile Endonezya Uzakdoğu'da önemli bir güç odağı olabilir. Ancak Endonezya'nın tarihsel birikimi; böyle bir rolü yüklenmesini zorlaştırıyor. Geriye Pakistan ve Türkiye kalıyor.
*
Pakistan'ın ekonomik zorlukları ve Afganistan'daki savaş onun da toparlayıcı ülke olma şansını ortadan kaldırıyor. Ekonomik gücü, coğrafî konumu, tarihsel birikimi ile Türkiye müslüman ülkeler arasındaki işbirliğinde öncülük yapabilecek tek ülke durumundadır.
*
Avrupalılar bunu çok iyi bildikleri için, Türkiye'yi AT'na alarak, yalnızca Türkiye'yi değil Türkiye ile birlikte tüm Müslüman ülkeleri de kontrol altında tutmak istiyorlar. Böylece hem kendi ekonomik ve siyasal birliklerini güçlendirecekler, hem de Amerika, Japonya ve Rusya yanında başka bir rakip gücün de oluşmasını önleyecekler.
*
Avrupalıların bu hesabı çok açık; gizli ve kapaklı hiçbir yanı yok. David Hotham, David Barchard gibi Türkiye'de bulunan ve bulunmuş gazeteciler, Prof. F. Neumark gibi bilim adamları bu gerçeği sık sık dile getiriyorlar.
*
L'Express dergisinde Yves Cuan bugünlerdeki bir yazısında aynen şunları söylüyor: "Avrupa'nın Türkiye'yi geri çevirmesi durumunda, önümüzdeki yirmi yıl içinde iki Almanya'nın toplam nüfusundan daha kalabalık olacak bu ülke, başka birlikler kurmaya yönelebilir ve Avrupa'nın sadık dostu olma yerine, düşmanı haline gelebilir."
*
Dünyadaki son gelişmeler ışığında Türkiye'ye baktığımızda, gerçekten çok kritik günlerden geçmekteyiz. Biz bir yüzyıldan daha uzun bir süre Avrupalı olmaya çalışıyoruz. Şimdi bakıyoruz ki ne Avrupa standartlarında üretim yapabiliyoruz, ne de Müslüman kimliğimizi koruyabildik.
*
Avrupalılaşmak için bu ülkede topluma karşı, ordusuyla, adliyesiyle, bürokrasisiyle, devlet büyük bir savaş verdi. Her şeyi Avrupa kültürü içinde aradık. Avrupalı olmak için, kendi kültürümüzü, tarihimizi sanatımızı ve değerlerimizi bütünüyle reddettik. Ancak baskıyla da olsa bir toplumun değerlerini toptan reddetmesinin mümkün olmadığını görüyoruz.
*
Türkiye ve diğer müslüman ülkeler zorla benimsetilmeye çalışılan İslam dışı değerlere karşı kendi ölçü ve değerlerine yeniden coşkuyla sarılıyorlar. Türkiye'nin kendi değerlerine sahip çıkma gayretlerinin yoğunlaştığı bir dönemde, seküler güçler, güvenliği AT'na katılmada arıyor. Ve Batı'da müslüman ülkelerdeki gelişmeleri sarsıntısız atlatmak ve kendisini zayıflatmayacak şekilde yönlendirmek istiyor. Bunun için de Türkiye'nin dünyada hızla büyüyen İslam dalgasına karşı Avrupa'ya baraj olması isteniyor.
*
Kimin hesabı tutacak? Avrupa arzu ettiği şekilde Türkiye'yi ve Müslüman ülkeleri yönlendirebilecek mi? Türkiye'deki speküler güçler AT içinde daha mı güçlü olacaklar? İslam dışı bir kültürle daha bir içice olacak müslümanlar yakın geçmişte olduğu gibi, Avrupa karşısında hepten ezilecekler mi? Yoksa kendi kimliklerine dört elle sarılarak, başta kültür ve sanat olmak üzere pek çok alanda büyük bir üstünlük mü sağlayacaklar?
*
Kimin hesabı tutacak, kimin beklediği gerçekleşecek, şimdiden kesin bir yargıda bulunmak çok zor. Ancak açık olan bir gelişme varsa, o da, bütün dünyada Müslümanların, İslam dışı güçlerle her alanda açık seçik bir hesaplaşmaya giriştikleridir. Ve bu hesaplaşma sürecinde AT, NATO ve Varşova Paktlarının nasıl bir yapı kazanacağı, kimlere karşı güvence olacakları konusu oldukça karmaşıktır. =============================================== Türkiye'nin AT'a başvurusu, Türkiye'deki kimlik arayışının oldukça yoğunlaştığı, kitlelerin İslami kimliğe sahip çıkışının gözle görülür hale geldiği bir zamana rastlıyor. Bu bir rastlantı olabilir mi? ================================================ GÜRDOĞAN: Bütün dünya özellikle Avrupa yeni bir değer sistemi, yeni bir uygarlık arayışı içindeyken, Türkiye kurtuluşu Avrupa'nın dünyacı değerlerinde arıyor. Bu bir rastlantı olmayabilir. Çünkü son yıllarda Müslüman ülkeler arasında ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda yoğun bir işbirliği gayreti var.
*
Avrupalılar Türkiye'yi AT'la oyalayarak muhtemel bir İslam Birliği'nin önünü de kesmiş olmakla kalmıyorlar, aynı zamanda Türkiye'deki İslami gelişmeyi de kontrol edebileceklerini düşünüyorlar. Avrupalıların hesabı bir koyundan iki post çıkarmak. Ancak geleceğin özellikle Avrupa açısından ne olacağı çok berrak değil.
*
Müslüman ülkeler Avrupalıların birkaç yüzyıl süren parçalama gayretlerine rağmen tarih, kültür, ekonomik ve sosyal yapı bakımından doğal bir bütünleşme süreci içindeler. Müslümanları birbirinden ayırmak için masa basında cetvelle çizilen sınırlar giderek anlamını yitiriyor.
*
Birinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada bağımsız yalnızca Türkiye, İran ve Afganistan varken, bugün bağımsız OIC üyesi 44 Müslüman Ülke var. Önümüzdeki yıllarda, Rusya, Hindistan ve Çin'deki müslümanlar da bağımsızlıklarını kazanacaklar. Bir zamanlar hayal gibi, kabul edilen Müslüman ülkelerin, bir araya gelerek, kendi sorunlarını tartışması ve çözümler araması artık olağan bir hale geldi.
*
Ortadoğu'da nüfusu 80 milyon, önemli bir ekonomik güce ve teknolojik seviyeye ulaşmış bir Türkiye var. Avrupalıların geçen yüzyılda "Hasta Adam" diye nitelendirdikleri Türkiye, yeni yüzyılın başında, Fransa, Almanya ve İngiltere'den daha büyük, 100 milyon nüfuslu bir ülke olacak.
*
Solun ve sağın söyleyecek bir şeylerinin kalmadığı bir ortamda, Müslümanlar yoğun bir kültürel faaliyet içindeler. Yüzün üzerinde yayınevi, ellinin üzerinde dergi ve beş tane gazete var. Müslümanların yayınladığı dergilerin toplam tirajı 500 bini aşıyor. Böylesine bir canlılığın gözlendiği bir ortamda AT'na tam üye olmak için başvurma elbette çok anlamlı.dır.
*
Avrupa, Türkiye ve dünyadaki İslami gelişmeyi kontrol altında tutmak istiyor. Ancak ne Avrupa'nın ne de Amerika'nın İslam'a alternatif olabilecek bir kültürü yok artık. Bu yüzden Batı'nın hesabı, bizdeki Batıcıların hesabı gibi tutmayabilir. Beklediklerinin tam tersi sonuç almaları kuvvetle muhtemel. Çünkü İslam, Türkiye ve dünyada kontrol edilebilecek kritik noktayı çoktan aşmış ve önlenemeyen bir gelişme içindedir.
*
Avrupa'nın son birkaç yüzyıl içinde dünyadaki etkisi çok büyük oldu. Batı ülkeleri Asya ve Afrika'nın yeraltı ve yerüstü kaynaklarım yağmalayarak, tarihte görülmedik bir zenginliğe kavuştular. Ancak Batı'nın modern bilim ve teknolojiye dayanan , Asya ve Afrika ülkelerinin kaynaklarıyla beslenen eşya uygarlığı gücünü büyük ölçüde yitirdi. Bu yüzden, pek çok batılı düşünür, Avrupa kültürünün geleceğinden endişelenmektedir.
*
O. Spengler, A. Camus, A. Malraux, A. Toynbee, ve W. Faulkner bunlardan birkaçı. Birçok batılı aydın, R. Garaudy, Rene Guenon, Titus Burchart, Martin Lings, Jan Dullas, Frithof Schoun ve benzerleri, Batı dışında, onun dayandığı temellerden tamamen farklı temellere ve kaynaklara dayanan İslam Uygarlığını seçmişlerdir.
*
Bilim ve Teknoloji politikalarını gözden geçirmeye yanaşmayanlar, kendilerinin dışında bir İslam dünyası ve müslüman kültürü olduğunu görmezlikten gelen batılı ülkeler, Challenger'le Çernoby'le, hidrojen ve nötron bombalarıyla kendileriyle birlikte tüm dünyayı ateşe vermek için yarışıyorlar.
*
Avrupa dine dönme sancıları geçirirken, Türkiye'deki Batıcılar Türkiye île birlikte tüm Müslüman ülkeleri Avrupa'nın peşine takmaya çalışıyorlar. Böylece Müslüman ülkeler için başka alternatifin olmadığını söylemek istiyorlar.
*
Avrupa dönemini artık tamamlamıştır. Kendinden önceki uygarlıklar gibi o da, görev sırasını savdı. Kendi insanına bile umut vermiyor. Şimdi kurtuluş İslam'dadır. Artık dünyada ekonomik ve kültürel üstünlük Batı'dan Doğu'ya geçiyor.
*
Bir kavşak noktasına gelmiş bulunuyoruz. Kavşakta yapacağımız seçim, Türkiye ile birlikte Müslüman Ülkeleri Avrupa, Amerika ve Rusya'yı da elbette etkileyecektir. Gelecek Avrupa'da değil kendi tarihsel birikimimizde aranmalıdır. Ancak tarihsel birikimimizin bilincine varmak için Avrupa önemli bir durak olabilir.
*
AT, Türkiye'ye NATO'nun askeri alanda yüklediği fonksiyonu, siyasal, kültürel ve ekonomik alanda mı yüklemek istiyor? Gürdoğan: Türkiye, son yüzyıl içinde sürdürdüğü batılılaşma politikasının doğal bir sonucu olarak, NATO, OECD, Avrupa Konseyi gibi, batılı ülkelerin egemen olduğu kuruluşlarda yer almıştır. Şimdi Türkiye NATO içinde askeri alanda yüklendiği fonksiyonları, AT'na katılarak, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda da yüklenmeye zorlanmaktadır.
*
Avrupa Türkiye'yi kendi birliğine çekerek Müslüman ülkelerdeki siyasal ve kültürel gücünü artırmak istiyor. Bu yüzden AT'na tam üye olma konusu her şeyden önce siyasal ve kültürel bir sorundur. Avrupa Türkiye'nin Müslümanlaşarak, İslam ülkeleri Birliği içinde yer almasını istemiyor.
*
Yukarıda da belirttiğim gibi, bunu ne İngiltere, ne Almanya, ne de Fransa istiyor. Alman devlet başkanı Türkiye'ye geldiği zaman ilk söylediği, Türkiye'deki seküler yapının korunmasına özen gösterilmesi gerektiği, oluyor.
*
Öte yandan Türkiye'deki batıcı güçler, batıcı ve laik yönetimlerin devam etmesinin garantisini AT'na tam üye olmakla görüyorlar. Ancak hiç kimse bu siyasal ve kültürel bütünleşmenin, insanımıza nasıl bir fatura getireceğinin üzerinde düşünmüyor.
*
Nasıl bir kültürle karşılaşacağız? Çöken, gücünü yitiren bir kültür, bize ne kazandırır?
*
Bu kültürün kaynakları nelerdir? Hangi temeller üzerinde yükselmiştir?
*
Bizim kültürümüzden nerelerde nasıl ayrılıyor? Geçmişte bu kültürle nasıl bir ilişkimiz olmuş?
*
AT olayını sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için bu soruların cevabını detaylı olarak araştırmak gerekir.
*
Avrupa deyince aklımıza bir kıta gelmez. Avrupa bir kültürün simgesidir. Bir yerde Sezar, Musa ve İsa Peygamber, Aristo ve Sokrat'ın adları bir anlam taşıyor ve saygı görüyorsa,. arada Avrupa vardır. Çünkü Paul Valery'nin dediği gibi: "Birbiri ardından Romalaşan, Hıristiyanlaşan ve düşünce bakımından Eski Yunan'a bağlanan her ırk, her ülke salt Avrupalıdır." T.S. Eliot, Avrupa Kültürünün kaynaklarına, Roma, Yunan ve Hıristiyanlığa ek olarak Museviliği de katmaktadır *. Şimdi AT'na tam üye olmak için çırpınırken, ne kadar farklı kültürlere sahip olduğumuz bir toplulukla bütünleşmeye çalıştığımızın bilincinde durmalıyız. Söz konusu kültür ile farklılıklarımızın üzerinde önemle durmalıyız. Bizim kültürümüz ile Avrupa kültürünün kaynakları çok farklıdır.
*
Bizim tarihimiz, Avrupa ile İslam kültürlerinin bin beş yüz yıllık çatışmasının tarihidir. AT'na tam üye olmak bin beş yüz yıllık tarihi birikimimizin hesabını kapatmaya hiçbir zaman yetmez. Biz AT'na tam üye olarak da Avrupa kültürü ile haspalaşmaktan kurtulamayız.
*
Avrupa kültürü ile er yada geç hesaplaşacağız. Bundan kurtuluş yok. AT'na tam üye olmakla belayı başımızdan atamayız. Biz kararımızı, bu hesaplaşmaya hazır olup, olmadığımıza göre vermek zorundayız.
*
Biz Batı'lı değiliz. Yüzyıllardır Avrupa topraklarında yaşamamıza rağmen Avrupa'lı da değiliz. O zaman, hesabımızı ve çalışmalarımızı bu farklılık üzerinde yoğunlaştırmak zorundayız. Kültürler, farklı kültürlerle karşılaşmaktan güç ve hız kazanırlar. Düşünceler zıtlarının olduğu ortamlarda güç bulurlar.
*
================================================= Türkiye'nin AT'na girişi kesinleşirse; Avrupa ilk kez büyük bir tarihi birikime sahip bir İslam toplumuyla tam boy karşı karşıya gelmiş olacak. Bu gerçekten tarihi bir karşılaşmaya ve hesaplaşmaya yol açabilir. Bu Almanya'daki Türk işçileri olayından farklı. Almanya'ya Türkiye'nin en yoksul kesimlerinden çoğunluğu eğitimden geçmemiş bir kitle gitmiştir. Bu kezse AT ile karşı karşıya gelen, mühendisiyle, doktoruyla, hacısıyla, hocasıyla, işçisiyle, köylüsüyle, dervişiyle, kadını ve erkeğiyle bütün bir İslam toplumudur. Bu kültürel hesaplaşma ve çatışmayı da, beraberinde getirecektir. Şöyle bir görüş var: Bir büyük mütefekkirimiz: Anadolu İslam toplumunun mukavim bir toplum oluşunu ve köklü gelenekler oluşturabilmiş olmasını Anadolu'daki İslam toplumunun, Moğollar gibi, Bizanslılar gibi, yabancı toplumlarla sürekli alış-veriş ve çatışma içersinde olmasına bağlıyor. Bu noktadan bakıldığında toplumların karşılaşmasının muhtemel getirecekleri, hem Avrupa toplumu için, hem toplumumuz için ne olabilir? ================================================= GÜRDOĞAN: Biz Türkiye olarak, daha önce de belirttiğim gibi AT'na tam üye olsak da, olmasak da Batı kültürüyle eninde ya da sonunda mutlaka hesaplaşacağız. Bu hesaplaşma Balkanlardaki müslüman azınlıklarla, Almanya'daki işçilerimizle zaten başlamış durumda. Ve sanıldığı gibi, Müslümanlar bu hesaplaşmada geçen yüzyılda olduğu üzere yenik düşmüş de değiller.
*
Almanya'daki işçilerimiz söz konusu olunca, onlarla ilgili bir gözlemi anlatmak istiyorum. İspanya'da, Ömer Faruk Abdullah anlatmıştı. Şeyh Abdülkadir es-Sufi ile birlikte Almanya'ya gitmiş. Berlin'de mi yoksa, Frankfurt'ta mı, tam hatırlamıyorum, büyük bir salonda Türk işçilerine bir konferans vermiş. Dinleyicilerin çoğu Türk'müş. Büyük bir ilgi ve dikkatle dinlemişler.
*
Konuşma sırasında ve sonrasındaki tavır ve davranışları es-Sufi'yi öylesine etkilemiş ki, Abdullah'a: 'Bu Türkler, İslam'a bütünüyle bir sarılsalar tüm Almanları bir kahvaltıda bitirirler." demiş. Gerçekten biz müslümanlar İslam'ın değerlerine yüz ölçülerine sımsıkı sarılabilsek, Avrupa'nın Doğudaki ülkelerini de bir öğle yemeğinde tüketiriz.
*
Müslümanlar, Avrupalılarla iki defa hesaplaşmanın doruk noktasına ulaşmışlar. Biri Osmanlılarla Viyana'da diğeri, Araplarla Puvatya'da. Avrupa'ya iki ayrı koldan bir hilal gibi sokulan müslümanlar, hilalin iki uçunu birleştirememişler ama bütünüyle de geri çekilip, Avrupa karşısında yok olup gitmemişler. Yok olup gitmemişler çünkü, hesaplaşma kah yenik düşerek, kah üstün gelerek sürüp gitmektedir. Ve kıyamete kadar da devam edecektir.
*
Bizim bu hesaplaşmadan, AT'na girerek, yada girmeyerek kurtulmamız mümkün değildir. Hesaplaşmada önümüzdeki yıllarda yeni doruk noktalar yaşayacağımız kuşkusuzdur. Bir med cezir gibi, müslümanlar İspanya'dan çekilirken, Balkanlardan Avrupa'ya yerleşmeye başlamışlar. Şimdi de Rusya üzerinden Avrupa'ya doğru bir müslüman dalgası geliyor. Aktardığınız görüşe katılıyorum. Güçlü ve ciddi düşmanları olmayan bir kültürün, güçlü savunucularının olması da söz konusu olamaz.
*
Necip Fazıl KISAKÜREK bunu çok açık bir şekilde ifade etmiştir:
*
" Ey düşmanım sen benim ifadem, hızımsın, Gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsım."
*
Nasıl uzun bir süre Amerika'ya Rusya düşmanlık görevi yüklenmişse, bize de Avrupa düşmanlık görevi yüklenecektir. Buradaki düşmanlığı basit anlamda askeri cephedeki iki karşıt güç olarak düşünmüyorum. Cephe global hesaplaşmanın yalnız küçük bir yüzüdür. Esas hesaplaşma, kültürde, sanatta, edebiyatta, sosyal hayatta ve ekonomide olacaktır.
*
Geçmişte, Bizans'ın Osmanlı'ya güç ve dinamizm verdiği gibi, şimdi de Avrupa, tüm Müslüman Ülkeler ile bize büyük bir güç ve dinamizm verebilir. Bu yüzden AT ile ilgili tartışmalarda odak noktası AT'a girip ya da girmeme değil, Avrupa ile öncelikle kültürel alanda büyük bir hesaplaşmaya hazır olup olmamadır. Ve büyük bir hesaplaşmaya hazırlık için neler yapılması gerektiğidir. ============================================== Aslında bizim karşımada kültürel anlamda güçlü bir Avrupa toplumu yok. Londra'da iken hristiyanlık propagandası yapan rahipler "kiliseler bomboş" diye söze başlıyorlardı. Gerçi teknolojik ve ekonomik anlamda güçlü bir Avrupa var karşımızda. Kültürel anlamda ise zayıf ve karşısındakine teslim olma düzeyinde bir Avrupa'dan söz edebilir miyiz? =============================================== GÜRDOĞAN: İbn Haldun'un açıkladığı gibi gücünün doruğuna ulaşmış olanlar, yeni bir umut vermezler. Batı'nın, Batı kültürünün örnek olma dönemi kapanmıştır. Batı sizin de belirttiğiniz gibi kendi insanına bile umut vermemektedir. Batının baş çekmesi, boy göstermesi artık sona ermiştir. Ancak bunu şimdilik gören gözlerin sayısı çok az.
*
Osmanlı'nın çöküşü yüzyıllar sürmüş. Elbette Avrupa'nın kültürel gücünü yitirmesi, bizim Müslüman ülkeler olarak kültürel alanda güçlü olduğumuz anlamına gelmez. Türkiye ve diğer Müslüman ülkeler olarak önümüzde oldukça uzun ve güç bir yol var.
*
Toplumların yada birliklerin değişik alanlardaki güçleri birleşik kaplar gibidir. Bir alanda güçlü ise diğer alanda da güçlüdür. Bir alanda zayıf ise diğer alanda da zayıftır. Eğer Avrupa kültürel alanda bir çöküntüye doğru gidiyorsa, ne kadar iyi görünürse görünsün, eninde sonunda ekonomik alanda da çöküntüye gidecektir.
*
Biz müslümanlar, bizim dışımızdakilerin tersine ekonomiyi tarihimizin hiçbir döneminde belirleyici olarak almadık. Bizim için ekonomi; Allah'ın ipine coşkuyla sarılmanın sonucu, insana bağışlanan bir yan üründür. Amaç değil, amaç için didinmeye karşılık verilmiş bir armağandır. Bu yüzden, AT ile hesaplaşmada, AT'a alternatifleri olgunlaştırmada, gerçek savaş ekonomik alanda değil, kültürel ve sosyal alanda verilecektir. İki alanın silahları oldukça değişiktir. Ve kültürel alandaki silahlara sahip olmadan, tanklara ve uçaklara sahip olmak, savaşta bizi üstün kılmaz.
*
Avrupa'nın kriz içindeki kültürüyle hesaplaşmada, ondan daha zengin, ölüme ve ölümden sonraki hayata hazırlıklı, hayatı bütünüyle ele alan, çok boyutlu bir kültüre ihtiyaç vardır. O da İslam'dır.
*
Bizler müslümanlar olarak İslam'ı bütün boyutlarıyla ortaya koyar ve onun ölçü ve değerlerine sımsıkı sarılabilirsek, kendimizle birlikte Avrupa'yı da kurtarabiliriz. Unutmayalım ki, beş yüz sene önce, Avrupa büyük ölçüde müslümanların egemenliğindeydi. Gırnata'da Elhamra sarayının duvarları baştan başa "Allah dışında galip yoktur." diye yazılı.
*
Gerçekten de Allah dışında güç ve güçlü yoktur. Allah ise kendi ipine bağlananların yanındadır. Hıristiyanlar İspanya'da müslümanların kaldığı kadar kalabilmeleri için yüzyıldan daha fazla zamana ihtiyaçları var. Yüzyıl içinde de ne olup ne olmayacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir. ================================================= Peki bize düşen nedir? ================================================= GÜRDOĞAN: Öncelikle ekonomik olmaktan daha çok kültürel bir savaş vermek zorunda olduğumuzun bilincinde olmalıyız. Bunun için de, dünyada neler olup bitiyor, çok yakından izlemeliyiz. Özellikle Müslüman ülkeleri ve kendimizi Batılıların kendi gözlükleriyle yaptığı çalışmalardan değil, müslümanlar olarak kendi bakış açımızdan, kendimizce yapılan araştırmalardan, öğrenmeliyiz. Batı'yı da Doğu'yu da gerçek yönleri ve boyutlarıyla ortaya koymalıyız ki, geçmişte yapılan hatalara tekrar düşmeyelim.
*
Bütün dünyada kültür, politika, ekonomi ve teknik alanda ortaya çıkan gelişmeleri çok yakından izlemeliyiz. Biz müslümanlar olarak açık olmalıyız. Çalışmalarımızı hiçbir zaman milli sınırlara bağlı olarak düşünmemeliyiz. Milli sınırlar içinde kalarak güçlü bir kültür ortaya koymak mümkün değildir. Bu yüzden kültürel çalışmalarımızı en azından Avrupa ölçeğinde düşünmek ve planlamak zorundayız ki, Müslüman ülkeleri yanımızda, bizimle birlikte bulalım. *. Özellikle edebiyat, tarih, felsefe, sosyoloji, politika bilimi gibi alanlarda, çok ciddi ve çok yoğun çalışmalar yapmalıyız. Batılıların bizim hakkımızda yaptığı çalışmaların en az on katını biz kendimiz ve onlar hakkında yapmalıyız.
*
Tüm Müslüman Ülkelerin aydınlarıyla Üniversiteleriyle çevreleriyle işbirliği yapmalıyız. Çalışmalarımızı bizim dışımızdaki kültürlere de açmakta hiç tereddüt etmemeliyiz.
*
Kültürümüzü, sanatımızı, edebiyatımızı ortaya koyarak, balta girmemiş bir ormanda kendimize yol açarcasına sabırla ve sükunetle ilerlemeliyiz.
*
Geçmişe bakış, geleceğe dönük değerlendirmelerimiz, hep İslam'ın ana kaynakları olan Kur'an ve Sünnet'in ışığında ve doğrultusunda olacaktır.
*
Bunun için düşünce halkamızda yer almış tüm müslüman büyükleri tek tek ele alarak her alanda somut, elle tutulur çalışmalar yapmalıyız.
*
Aksi halde AT'na katılsak da, katılmasak da, dünyanın politik, ekonomik ve kültürel platformunda ciddi bir yerimizin olmayacağı kesindir.