Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Nisan 2017

51 yazı

1 Nisan 2017, 00:53

YAHYA KEMAL ŞİİRİ TARİHE TARİHİ ŞİİRE TAŞIMIŞTIR

============================================= Bütün insanlığın düşünce ve eylem birikimi tarihin havuzunda toplanır. Bu yüzden, tarih araştırma alanı ne olursa olsun, her bilimin atölyesidir. Bütün bilimler tarihin büyük havuzundan yararlanırlar. Tarihi tekrar tekrar yazmasını ve yorumlamasını bilmeyenler, gelecek kuşaklara kalacak eserler bırakamazlar. Geçmişin derinliklerinden bakmadan, geleceğin zenginlikleri görülemez.

*

Tarihçi Arnold Toynbee''nin 1962''de İstanbul''da “Tarih Üzerine” yaptığı iki konuşmada vurguladığı gibi, her ülkede, her kuşak ülkelerinin tarihini yeniden yazmaya çalışır. Tarihin olguları değişmez, ancak olguların yorumu, kuşaktan kuşağa değişir. Her kuşağın dünyaya bakışı, değişik boyutlarıyla hayatı algılayışı değiştiği için, tarihin yorumlanışı da değişir.

*

Yahya Kemal''in şiir ve düşünce dünyasında tarihin vazgeçilmez bir yeri vardır. Anadolu''nun bin yıllık tarihi, Türk toplumunun kimliğiyle birlikte kişiliğini de oluşturmuştur. Türkler''in düşünce eylem dünyaları, Anadolu''nun tarih ve coğrafyasıyla yoğrulmuştur. Tarih Anadolu insanın düşünce, coğrafya da eylem dünyasına yeni boyutlar kazandırmıştır.

*

Hafta sonunda Edirne''de Rumeli Gençlik Grubu''nun Mimar Sinan Vakfı''nda düzenlediği “Anadolu''nun Rüzgarıyla,Paris'te İstanbul''da evini bulmuştur. Panele “Yahya Kemal''in Rüzgarıyla” kitabında Sadettin Ökten'in vurguladığı gibi Yahya kemal şiirleriyle Anadolu insanının tarihini yeniden yazmıştır.

*

S ezai Karakoç''un değerlendirmesiyle, nasıl Mehmet Akif “hayatı şiire, şiiri hayata” kazandırmışsa, Yahya Kemal de, “tarihi şiire, şiiri tarihe” taşımıştır. Ökten''in kitabında, şiirlerin arka planındaki tarihi ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Yahya Kemal şiir yazmamış, şiirle tarih yazmıştır. O büyük şair olduğu kadar yıkılışta yükselişi gören büyük bir tarih felsefecisidir.

*

“Süleymaniye''de Bayram Sabahı” şiiri, Türkler''in Anadolu''daki “dokuz asırlık” tarihlerini, bir büyük ressamın fırçasından çıkmış tablo gibi özetler. O tabloda Çaldıran, Mohaç, Kosova, Niğbolu, Belgrad, Budin, Tunus, Barboros ve Cezayir vardır.

*

Yahya Kemal Türkler''i felsefe yapan bir millet olarak değil, fetih yapan bir millet olarak görür. Ancak söz konusu olan fetih, sohbetlerinde sık sık vurguladığı gibi, güçle değil, Mesnevi ile yapılan bir fetihtir.

*

Yahya Kemal''in düşünce dünyasında “Cihan vatandan ibarettir”.

*

Cihan vatanda, Üsküdar ve Eyüp ile İstanbul ayrı bir yer tutar.

*

Yahya Kemal aradığı kutlu evi İstanbul''da bulmuştur.

*

İstanbul Türklerin tarihinin özü ve özetidir.

1 Nisan 2017, 19:20

KİRLENMENİN GÖRÜNEN VE GÖRÜNMEYEN BOYUTLARI

================================================Kirlenme, bir üretim ya da bir tüketim eylemi sonucu, insanların özel ve toplumsal çevrelerinde ortaya çıkan, ekonomik ve kültürel çıktılardır. Dünyada insan ve çevre kirlenmesinin akıl almaz boyutlara ulaşması, doğal kaynakların, hiçbir maliyeti olmayan, babadan oğula geçen bir miras gibi algılanmasının beklenen sonucudur. Artık dünyanın her yerinde, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla tabiat, bedava ürünler dağıtan, büyük bir AVM olarak görülüyor.

*

Bütün ülkelerde, tüketilen ürün ve hizmetlerin, her yıl belirli bir oranda artırılması, ekonomik ve kültürel alanda gelişmişliğin, kutsal kriteri haline getirildi. Hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar, insanlar ellerindeki telefonları, her sene değiştirmezlerse, kendilerinin çok yoksul ve çok güçsüz olduklarına inanıyorlar. Yeni bir yoksulluk, yeni bir zenginlik kültürü oluştu. Bir teknolojik ürünü, altı ayda bir değiştirmeyenler, varlıklı sayılmıyorlar.

*

Dünyanın karşı karşıya olduğu ekonomik sorunlara yeni boyutlar kazandıran, kültürel ve çevresel kirlenmeler, bir buzdağına benzerler. Bu, toprak ve hava kirlenmesinden oluşan çevre sorunları buzdağının, su üstünde kalan görünen parçasıdır. İnsanların ruhlarını karartan ve bilinçlerini bulandıran kültürel kirlenme ise, buzdağının su altında kalan, görünmeyen ana gövdesidir. Küresel ısınmaya yol açan karbon salınımları, kültürel kirlenmenin yanında çok küçük kalırlar.

*

Kültürel kirlenme çevre kirlenmesi gibi, elle tutulur, gözle görülür olmadığı için, dünyadaki bütün kurum ve kuruluşlar, iklim değişikliklerinin yol açtığı, kasırgalara ve sel baskınlarına yöneldiler. Oysa, başta insanlar olmak üzere, dünyadaki bütün canlı hayatını tehdit eden, çevre kirlenmesinden önce kültür kirlenmesidir. Denizlerin karaları bağırlarında taşıdıkları gibi, kültür kirlenmesi de bağrında çevre kirlenmesini taşıyor.

*

Çevre kirlenmesi tabiatın, kültür kirlenmesi insanın, dengesini altüst ederek, bütün dünyayı büyük bir uçurumun kenarına getirdi. İnsanlar binaların en yükseğine, arabaların en hızlısına, bilgisayarların en yenisine sahip olabilmek adına bütün dünyayı savaş ganimeti gibi yağmalıyorlar. Dünyayı yağmalama yarışında, yirmibirinci yüzyıl insanının, değeri değersizlik, ilkesi ilkesizlik, etiği etiksizlik, erdemi erdemsizlik ve kültürü kültürsüzlüktür.

*

Dünyada kültür kirlenmesinin kaynaklarını kurutmadan, çevre kirlenmesinin üstesinden gelmek mümkün değildir. Kültür kirlenmesiyle insanların akılları karıştı, gönülleri daraldı ve ruhları paslandı.

*

Yaşanabilir bir dünya için, bütün ülkeler, kültürü kirleten bir beyin yıkanmasına değil, hayata anlam kazandıran bir ruh yıkanmasına odaklanmalıdır.

*

Kültürleri çağın getirdiği kirlerinden arıtmak için, insanlar akıllarıyla düşünmeli, gönülleriyle yaşamalılar.

*

Ruhları kutsal kültürle yıkananların, sağduyuları hem başlarında hem gönüllerinde olur.

*

Ruhu pak olanın kültürü ak olur.

*

Ak kültürün kara çevresi olmaz.

2 Nisan 2017, 09:28

MEDİNE'Yİ SEVENLERİ MEDİNE SEVER

===================================== Şehirler yüzyılların içinde oluşan kültürlerin, ekonomik ve siyasal boyutlarıyla topluma yansıyan yüzleridir. Şehirler kültürlerin, kültürler inançların tarihidir. Medine'siz kutsal, Atina'sız seküler kültür düşünülemez. Kültürler şehirlerde zenginleşerek, yeni boyutlar kazanır. Şehirler değişik amaçlarla inşa edilmiş yapıları, kurumları ve kuruluşlarıyla kültürlerin, görünen somut yanlarını oluştururlar. Görünen ve görünmeyen yanlarıyla her kültürün rengine boyandığı erdemli şehirleri vardır.

*

Dünyada kutsal kültürün beslendiği erdemli şehirlerin başında, bir arada yaşamanın şah örneği, çokkültürlüğün merkezi, Hicret şehri Medine gelir. Ölümlü ve ölümsüz, bütün boyutlarıyla hayatı yaşanılır kılmanın ölçüsü, Medine'de erdemdir. Erdemli insanlar erdemli toplumu, erdemli toplumlar erdemli şehirleri oluştururlar. Kültürden kültüre insanlar nasıl değişirse, şehirler de öyle değişir. Şehirler kültürlerin hem varolma hem de yaşama kaynaklarıdır.

*

Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, şehirlerin erdemi, erdemli şehirlerin anası Medine'yi, kendilerine örnek almalarından kaynaklanır. Medine İslam Peygamberi'nin Mekke'den Medine'ye hicret etmesiyle Medine olmuştur. Ancak onun erdemi, dayandığı değerlerin ilk insanla yaşıt olmasından kaynaklanır. Şehirlerin barış şehirleri olabilmeleri için, Medine'nin solmaz rengine boyanmasını bilmeleri gerekir. Onun toprağından toprak taşıyan şehirlerde, erdemli olmanın binbir renkli çiçekleri açar.

*

Erdemli insan, erdemli şehirde, hayatın bütün boyutlarında mutluluğu, yalnızca kültürel ya da yalnızca ekonomik alana odaklanarak uçlarda değil, her ikisini altın bir oranda birleştiren orta alanda arar. Seküler kültürde iddia edildiği gibi, insanlık erdemi yalnızca ekonomik alan içinde ararsa, şehirler savaş alanına dönüşerek, toplumun bütün kesimleri için yaşanılmaz hale gelirler.

*

Erdemli şehir Medine'yi örnek alanlar, kültürün ilkeleri ile ekonominin kuralları arasındaki uyum ve düzeni korumada, büyük bir ustalık kazanırlar. Onlar hiçbir zaman, yalnızca kültür ya da yalnızca ekonomi diyenlerin tuzağına düşmezler. Medine'de hem mescit, hem de çarşı vardır. Erdemli insan, mescidi çarşıdan, çarşıyı da mescitten soyutlamaya kalkışmaz. O mescidin erdeme çağıran ezan, çarşının da görünmeyen dünyanın görünen eylem alanı olduğunu bilir.

*

Erdemli şehirde, erdemli insanın değeri, şehire verdiklerinin, şehirden aldıklarını aşıp aşmamasıyla ölçülür. İnsanın şehire verdiklerinin büyüklüğüyle, erdemliliğin doruklarına ulaşırken, aldıklarının büyüklüğüyle de erdemsizliğin doruklarına ulaşır.

*

Tokgözlü erdemli insan üretimin, açgözlü erdemsiz insan da tüketimin peşinden koşar.

*

Erdemli şehirler savaşın değil, barışın öncüleridir.

2 Nisan 2017, 23:29

DÜNYADA SAVAŞIN KAZANANI BARIŞIN KAYBEDENİ OLMAZ

================================================== Tarihin hiçbir döneminde barışın yolları, savaşçılarla açılmadı. Dünya tarihinde bütün ülkeler, barışı dinamitleyen savaşçıların kışkırtmalarıyla, birbirleriyle sürekli savaştılar. Dünya savaşa son veren kalıcı bir barışa ulaşılamadı. Savaşın toplumlara yüklediği çok boyutlu maliyeti hesaplayan, matematiksel bir yöntem geliştirilemedi. Savaşlar barışın cephelerde silahlarla devamı olarak görüldü.

*

Amerikalı yazar Ernest Hemingway, ''Silahlara Veda'' isimli romanında, İkinci Dünya Savaşı''nın Avrupası''nda, cephe gerisindeki savaşın; toplumların, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatlarını, nasıl yerle bir ettiğini, sürükleyici bir dille yazıya dökmüştür. Her savaş, toplumların dış dünyaları gibi, iç dünyalarında da, büyük yıkımlara yol açmıştır.

*

Hemingway, Avrupa''da milyonlarca insanın hayatını yitirdiği, İkinci Büyük Savaş''tan sonra, silahlara veda edilir, diye ümit etti. Onun ümitleri boşa çıktı. Dünyanın hiçbir yerinde, savaşsız bir ülke beklentisi gerçekleşmedi. İnsanlık, kötü barışın olmadığı gibi, iyi savaşın da olmadığını, bir türlü anlayamadı. Bu yüzden, dünyanın her yerinde; savaşlar, domino etkisiyle genişleyerek, devam ediyor.

*

İnsanlar, bugüne kadar devletler arasında ve ülkeler içindeki savaşlardan ders alarak, savaşların kazananları ve barışların da kaybedenleri olmadığını öğrenemediler. Kore''de, Vietnam''da, Pakistan''da, Irak''ta, Afganistan''da,Suriye'de tarafların toplam kayıpları, toplam kazançlarından çok daha büyük oldu. İnsan hayatının hiç önemsenmediği, yakıp, yıkmanın milliyetçilik olduğu bir dünyada, milyonlarca insan öldü.

*

Bütün ülkeler savaşa hazırlandıkları gibi, barışa da hazırlanmalıdırlar. Her ülke savaşa ayırdığı kaynaklardan, çok daha fazlasını barışa ayırmalıdır. Savaş kültüründen öne barış kültürüne yeni boyutlar kazandırmadan, silahlara veda etmek mümkün değildir. Dünyanın silahlara veda etmesi için, her ülkede savaş edebiyatından önce barış edebiyatı zenginleştirmeli ve dostluk kültürüne ağırlık verilmelidir.

*

Savaş öncesinde Tahran, Beyrut, Bağdat, Şam,Musul, Kudüs,Şam,Halep, Saraybosna, Mostar ve Kabil dünyanın yaşanabilir şehirleri arasında yer alıyorlardı. Onlar savaşlarda, bütün zenginliklerini bir bir yitirerek, büyük mezarlıklara dönüştüler, göç alırken göç vermeye başladılar.

*

Abdulkadir Es Sufi seksenli yılların başında, Norwich''te yaptığı bir konuşmasında, Kuveyt takımını Dünya Kupası''nda görünce, ''Futbol olan yerde kültür, banka olan yerde ekonomi felç olur'' demişti. Savaşlar ekonomik ve kültürel yıkımlara yeni boyutlar kazandırdılar.Bütün dünyayı felç ettiler.

*

Kare dünyada, kültür de, ekonomi de savaşa değil, barışa odaklanmalıdır.

*

Kültür ekonomiyi cepheden pazara çeker.

*

Ekonomi kültürün geneldeki özelidir.

3 Nisan 2017, 19:25

DÜNYA BİR ÜNİVERSİTE HER ÜLKE BİR FAKÜLTEDİR

============================================== Eğitim çalışmalarına yeni boyutlar kazandırmak, öğrenmesini öğrenmek, düşünce ve eylem dünyasını zenginleştirmek, bütün ülkelerin karşı karşıya olduğu sorunların başında gelmektedir. Yeni yüzyılda, eğitim çalışmaları, okullardan daha çok okul dışı alanlarda yoğunlaşacaktır. İletişim kanallarının zenginleşmesi, evlerle birlikte işyerlerini de bir üniversiteye dönüştürmüştür. Geleceğin üniversiteleri, bugünün üniversitelerinden çok farklı olacaktır.

*

Her alanda rekabetin uluslararası boyutlar kazanması, başta üniversiteler olmak üzere, bütün kurum ve kuruluşları, sürekli yenilik yapmaya zorluyor. Her kurum ve kuruluş, yenilik sınırlarını genişletmek ve verimlilik çalışmalarını hızlandırmak için, işyerleriyle birlikte çalışanlarının evlerini, üniversitelerle bütünleştirmelidir. Kurum ve kuruluşlarda, sürekli yenilik yapmak için, her yerde sürekli eğitim yapılmalıdır.

*

Sürekli eğitimi yaygınlaştırmak ve eğitimin kalitesini artırmak için, işyeri, ev ve üniversite üçgenindeki eğitim çalışmalarının, bilgisayar ortamında odaklanması gerekir. Bilgisayar ortamında, zaman ve mekan farkının ortadan kaldırılmasıyla, bilinen eğitim yöntemleri, geçerliliklerini büyük ölçüde yitireceklerdir. Çünkü, bilgisayar ortamına aktarılan eğitimde, hem maliyetler düşecek, hem de kalite artacaktır.

*

Sürekli ve uzaktan eğitimle, geçerliliğini yitirmiş, verimsiz ve etkisiz, yöntemler yerine verimli ve etkili, bilgisayara dayalı eğitim teknikleri önem kazanacaktır. Geleceğin karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde, bilgisayar ortamında yapılan eğitimle, dünyadaki her üniversite, öğrenci ve hocalarıyla evlere taşınacaktır. Dünyadaki her ev ve işyerine ulaşmaya çalışmayan üniversiteler de, küçülmek zorunda kalacaklardır.

*

Bilgisayar ortamında, ürün, hizmet ve bilgi üretebilmek için, üniversite, ev ve işyeri üçgeninde, herkesin, sürekli ve uzaktan eğitimden yararlanacak bilgi ve donanıma sahip olması gerekir. Bunun için de, kamu, özel ve gönüllü eğitim kuruluşları, birbirleriyle yardımlaşmalıdırlar. Artık bilgisayar ortamındaki eğitim, her kademe ve her konudaki eğitimin, temelini oluşturacaktır.

*

Türkiye''nin karşı karşıya olduğu sorunların başında eğitimsizlik, mesleksizlik ve yoksulluk gelmektedir. Üniversiteleri evlere taşıyarak, uzaktan eğitim yöntemlerini geliştirmeden, Türkiye''de çok düşük olan, ortalama eğitim süresini uzatmak mümkün değildir.

*

“Evdeki üniversite”lerle eğitim kurum ve kuruluşlarının, verimlilikleriyle birlikte etkinlikleri de artacaktır. Karşılıklı iletişim ve etkileşime dayanan bilgisayar ortamındaki eğitim, bilinen yüzyüze eğitimi, bütünüyle dönüştürecektir.

*

Bugünün eğitim kurumları, geleceğin öğrenme yöntemlerini uygulamaya hazır olmalıdırlar.

*

Eğitimdeki başarısızlık, her alanda etkisini gösterir.

*

Eğitimsizlik herkesi cezalandırır.

*

Eğitim herkesi ödüllendirir.

3 Nisan 2017, 23:14

PARETO'NUN SEKSENE YİRMİ İLKESİNE UYMA GÖREVDİR

================================================= Avrupa ülkeleriyle rekabete hazırlanma sürecinde, bütün kurum ve kuruluşlar, ürün ve hizmet üretiminde, verimliliği artırma ve yenilikçi olma yolunda araştırma yapmaya ağırlık vermek zorundadır. Türkiye'deki her işletme, tasarım, ürün geliştirme ve üretim sürecini iyileştirmede Batı'daki rakiplerini aşacak rekabet stratejisi ve yönetim ustalığı geliştirmelidir. Yerel ölçekten küresel ölçeğe geçemeyen kurum ve kuruluşların, uzun dönemde varlıklarını korumaları mümkün değildir.

*

Verimlilik ve yenilik peşinde koşan liderler şirketlerin yeni güç kaynağıdır. Verimliliğe önem vermeyen, yenilikçi olmayan her yönetici, şirket kar etse bile sermayesini eritmekten kurtulamaz. Anadolu'da "İşten değil, dişten artar" denilir. Ancak, işinde yenilik yapmayan ve verimliliğini artırmayan kuruluşların, dişlerinden artırdıklarının da karlılıklarına önemli bir katkısı olmaz. Bilgi toplumunda kuruluşların en büyük kar kaynağı, verimlilik artışıyla maliyetlerin düşürülmesi ve kalitenin yükseltilmesidir.

*

Kuruluşların verimliliği artırma sözkonusu olduğunda, akla hemen "Pareto yasası" ya da "seksene yirmi" (80/20) ilkesi gelir. Bu ilke, kişi ya da kuruluşların daha az girdi kullanarak, daha çok çıktı elde edebileceklerini gösterir. Seksene yirmi ilkesiyle her kurum ve kuruluş, bir yandan giderlerini azaltırken, diğer yandan da gelirlerini çoğaltabilir.

*

Seksene yirmi ilkesi özel kuruluşlar için geçerli olduğu kadar kamu kurumları ve gönüllü örgütler için de geçerlidir. Ürün, hizmet ve bilgi üreten her kuruluş, seksene yirmi ilkesiyle üretim maliyetlerini düşürürken, kalitesini yükselterek, gelirlerini büyütebilir. Yönetim danışmanı Richard Koch "80/20 ilkesi" isimli kitabında "daha azıyla daha çoğunu elde etmenin sırrı"nı uzun uzun anlatmaktadır.

*

Seksene yirmi ilkesi, çıktılar, ödüller ya da sonuçların yüzde seksenine yakın büyük bir çoğunluğunun, girdiler, gayretler ya da sebeblerin yüzde yirmisi gibi, küçük bir azınlıktan kaynaklandığını gösterir. Bu ilke, bir işletmede gelirlerin yüzde sekseninin, ürettiği ürünlerin yüzde yirmisine dayandığını anlatır. Zaman ya da enerji açısından bakılırsa, bu, kişi ya da kuruluşların başarısının yüzde sekseni harcadıkları zaman ya da enerjinin yüzde yirmisinden elde edildiği anlamına gelir.

*

Seksene yirmi ilkesi, ürün, hizmet ve bilgi üreten kurum ve kuruluşlarda kullanılan kaynakların büyük bir çoğunluğunun, elde edilen başarıdaki payının oldukça düşük olabileceğini hatırlatır. Bir kurum ya da kuruluşun çalışmasında verimliliğin böylesine düşük olması, hiçbir yöneticinin kesinlikle istemediği bir sonuçtur. Bu yüzden, her yönetici, seksene yirmi ilkesine dayalı bir analiz yaparak, kuruluşun verimliliğiyle birlikte kârlılığını da artırabilir.

*

Seksene yirmi ilkesi, İtalyalı iktisatcı Vilfredo Pareto'nun yüzyıl önce İngiltere'de toplam nüfus ile zenginliğin dağılımı arasındaki ilişkileri araştırdığı çalışmasına dayanır. O servetin yüzde sekseninin, toplumun yüzde yirmisinin elinde toplandığını bulmuştur. İnsanların toplum içindeki oranı ile sahip oldukları gelir seviyesi arasındaki matematiksel ilişkinin belirlenmesindeki analiz, ekonomi ve işletme yönetiminin her alanına uygulanarak, verimlilikte büyük artışlar sağlanmıştır.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı etkileyen dinamiklerin sonuçlar üzerindeki ağırlıklarını ayrıntılı bir biçimde analiz etmeden, Türk toplumunun verimliliğini artırmak mümkün değildir.

*

Hayatı yaşanır kılmada gerçekten önemli çok az değişken vardır. Onlar da çoğu zaman göz ardı edilir.

*

Dünyanın kaynaklarını verimli olarak değerlendirmek herkesin en başta gelen görevidir.

*

Dünyanın her ülkesinde verimsizlik savurganlıktan kaynaklanır.

*

Savurganlıkta verimlik verimlilikte savurganlık yoktur.

*

Savurganlığın bedelini bütün dünya öder.

4 Nisan 2017, 00:11

EDEBİYATTAN UZAKLAŞAN DOĞAL HAYATTAN UZAKLAŞIR

================================================= Rasim Özdenören, Nobel ödüllü Amerikalı romancı William Faulkner gibi, "insanın ruhunun yüceltilmesini" edebiyatın ana işlevi olarak görür. Bu yüzden edebiyat yazılarını topladığı kitabına "Ruhun Malzemeleri" adını vermiştir. Ona göre, insanın iniş çıkışlarla dolu ruh dünyasını ele almayan bir yazar, evrensel edebiyatın kapılarını açamaz.

*

Herkesin her yıl gelir düzeyini belirli biroranda artırarak, ekonomik sorunları çözmesi, insanın mutlu olmasına yetmiyor. Toplum sağlığı açısından ekonomik sorunların çözülmesi gerekli, ancak hiçbir zaman yeterli değil. Çünkü yüz yüze olunan ekonomik krizin kaynağı maddi değil, manevidir. Ruhu sağlıklı olmayan bir toplumun ekonomisinin dengeli olması mümkün değildir.

*

Hayat nedir? Yaşama gücü nereden kaynaklanır? Yaşanan hayatın kalitesi nasıl artırılır? Yaşı, işi ve mesleği ne olursa olsun, herkes bu sorulara cevap arar. İnsanın kararan ruhunu günün kirlerinden arıtmadan, ekonomik krizlerin üstesinden gelinemez. İnsanın karnının doyurulması ruhunun da doyurulması anlamına gelmez.

*

Dünyanın her yerinde ruh ekonomiyle değil, edebiyatla beslenir. Bu yüzden edebiyat hayattır. Hayatın can damarları da edebiyat dergileridir.Anadolu insanının ruhunun beslendiği kaynakların başında gelen Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera ve onları izleyen dergiler gelir.

*

Edebiyat dergilerinin her sayısı,okuyucuları için ayrı bir coşku kaynağı olmuştur. Onların yorulma bilmez kurucuları ve yöneticileri, Anadolu insanına yeni bir güç kaynağı olmak için çırpınmışlardır. Onlar biliyorlar ki, coşkusuz bir toplum, canlılıkla birlikte güzelliğini de yitirir.

*

Derinliği olmayan bir edebiyatla güçlü bir toplum, sağlam bir ekonomi oluşturulamaz. Ruhsal gücün olduğu kadar, fiziksel gücün kaynağı da edebiyattır. Bu yüzden, kutsal kitapların her biri bir edebiyat şaheseridir.

*

Dayatmacılığa edebiyatla karşı çıkılır. Çünkü edebiyatsız eylem, eylemsiz edebiyat olmaz. Edebiyat kılıçtan daha keskindir. Edebiyatın güç kazandığı toplumlarda kılıçlar değil, kalemler konuşur. Herzaman toplumları savaşın ustaları değil, edebiyatın ustaları değiştirir.

*

Kaşgar''ın 20''nci sayısında yetmiş sonrası Türk edebiyatının ustalarından Özdenören''le yapılmış uzun ve kapsamlı bir konuşma yayınlanmıştır. Yılların öykü ve deneme yazarı, bu konuşmasında sanat anlayışına ilişkin önemli ipuçları veriyor. Kendisiyle birlikte edebiyatçı dostlarını da anlatıyor.

*

Özdenören Sezai Karakoç, Dostoyevski ve Baudlaire gibi, bütün tutarlıkları ve tutarsızlıklarıyla "insanı şahdamarından yakalayan" sanatçılara vurgundur. Edebiyatcıların yazdıkları ne olursa olsun, okuyucularına okunup bitirildikten sonra yücelmiş bir dünyada olma duygusunu vermelidir.

*

Özdenören''i okuyan da bulunduğu iklimden çok bilmediği başka bir iklime taşınır, iç dünyasında yeni kapılar açılır, gerçekten ruhunun zenginleştiğini hisseder. "Yüzler" ve "Köpekçe Düşünceler"i okuyanlar, insanın ne kadar çok yüzünün olduğunun yanında, bütün açmaz ve çıkmazlarıyla ne kadar karmaşık bir iç dünyası olduğunu da ister istemez düşünmek zorunda kalır *. Gittikçe küçülen dünyada edebiyatın önemi daha da artıyor. Geçmişte bir toplumdaki maddi ve manevi kirlenme yalnızca o toplumu etkilerdi.

*

Günümüzde ise, krizler domino etkisiyle bütün dünyaya aynı zaman diliminde sel suyu gibi yayılıyor.

*

Bir toplum edebiyata bakarak, nasıl bir kirlenme ya da arınma içinde olduğunu açıkça görebilir.

*

Toplumları çökerten kirlenmeye karşı elde edebiyattan daha vurucu bir silah yok.

4 Nisan 2017, 18:10

ORTADOĞU MESNEVİ VE MUKADDİME iLE İNŞA EDİLİR

================================================= Üç kıtanın odak noktasında, bir deniz feneri gibi, bütün dünyaya yol ve yön gösteren İstanbul, Yirm ibirinci yüzyılda, New York''un en önemli alternatiflerinden biri olacaktır. Dünyada demografik güçle birlikte üretim gücü, Batı''dan Doğu''ya kaymaktadır. Dünyanın yeni karar merkezleri, Washington, Londra, Paris ve Berlik değil, Pekin, Yeni Delhi, Astana, Jakarta ve Ankara olacaktır. Orta Doğu''nun yıldızı parlayan ülkesi Türkiye''dir.

*

Dünyanın savaş bölgesi Orta Doğu''da, sürdürülebilir ve kalıcı barışın güvencesi, yüzen ordulara sahip, her sorunu silahla çözmeye çalışan Amerika ve Avrupa olamaz. Tarih boyunca toplumlar, silah taşıyan askerlerin değerlerini değil, hizmet taşıyan gönüllülerin değerlerini benimsemiştir. Dünyanın neresinde olursa olsun, güçle toplumları değiştirmeye çalışanlar, büyük bir dirençle karşılaşırlar. Hiçbir ülke, hiçbir ülkeye silahla misyon, vizyon ve demokrasi ihraç edemez.

*

Dünyanın kültür merkezi Akdeniz''de, ekonomik dokusu ve siyasal yapısıyla, büyük bir gelişme gösteren Türkiye, yüklendiği misyon ve sergilediği vizyonla, bütün dünyaya güven ve ümit vermektedir. Geçen yüzyılın dünyaya kapalı, korku ülkesi, yeni yüzyılda dünyaya açık, güven ülkesine dönüşmüştür. Türkiye geleceğin dönüştüren ülkesi olmak için, her alanda kendisini dönüştürmesini bilmiştir. Türk toplumu,son yarım yüzyılda dönüşmeden dönüşmesini bilmiştir.

*

Türkiye, hiçbir Avrupa lükesinden geri kalmayan zengin ekonomik, siyasal ve kültürel birikimiyle oluşturduğu, birleştirici, bütünleştirici ve büyük yol haritasını gören vizyonunuyla, silahsız ve savaşsız yeni bir fetihin kapılarını açmaktadır. Türkler geçmişte Anadolu''nun gönüllerin fatihleriyle gittikleri coğrafyalara, yeni yüzyılda pazarların fatihleriyle gitmektedirler. Anadolu insanı için, coğrafya savaş alanı değil, barış alanıdır.

*

Nobel ödüllü iktisatçı Gunnar Myrdal''ın “Asya''nın Dramı” isimli kitabında ayrıntılı olarak anlattığı gibi, bugünün büyük ekonomileri Japonya, Güney Kore, Hong Kong, Singapur ve Malezya''nın kişi başına düşen milli geliri, ellili yıllarda Türkiye''nin çok altındaydı. Türkiye, onların dışa dönük ekonomik büyüme stratejilerini, seksenli yıllardan sonra Özal''ın kazandırdığı vizyonla, benimsedi ve başarıyla uyguladı. Artık Türkiye Batı''dan yardım isteyen ülke değil, Batı''ya yardım eden bir ülkedir.

*

Türkiye yeni misyon ve yeni vizyonuyla, zengin tarih ve geniş coğrafyasının kaynaklarını en verimli bir biçimde değerlendirmektedir.

*

Ülkelerin geleceklerini inşa etmede, yeni bir vizyon, yeni bir teknolojiden çok daha önemlidir.

*

Orta Doğu''dan Amerika çekilirken, Türkiye ilerleyecektir.

*

Ortadoğu'nun geleceği Topkapı'da okunan Kur'an ve Ayasofya'da okunan Ezanla inşa edilecektir.

*

Ortadoğu'nun mimarlarının bir elinde MESNEVİ,bir elinde de MUKADDİME olacaktır.

*

Mesnevi'de iç Mukaddime'de dış dünyayı inşa etmenin yol haritası vardır.

5 Nisan 2017, 09:38

ALİ SALİ'DEN BİR NURİ PAKDİL VE KUDÜS YAZISI: PAKDİL KUDÜS'Ü KUDÜS PAKDİL'İ SEVER

Bazı yazarlar vardır isimleri neredeyse bir şehirle özdeşleşmiştir. O şehrin ismini ansanız ilk akla gelenlerden biri şehirle birlikte anılmasına alıştığımız yazardır.

*

Ya da tersi, o yazardan bahsetseniz hemen ilk akla gelen o şehirdir. Mesela Yahya Kemal’in ismini andığınızda ilk akla gelen kelimelerden biri İstanbul’dur. İstanbul ile Yahya Kemal birbirini çağrıştıran kardeş iki kelimedir neredeyse. Bursa ile Ahmet Hamdi Tanpınar da benzer bir tedaiyi barındırır.

*

Üstelik Tanpınar Bursa’nın yanı sıra en az Bursa kadar Erzurum, Konya, Edirne, hatta İstanbul yazmış olmasına rağmen ismi, o şehirleri değil de hemen Bursa’yı akla getirir. Keza belki de Tanpınar’dan daha fazla Bursa üzerine kalem oynatan yazarlar bulunsa da Bursa ismi anıldığında akla o yazarlar değil de Ahmet Hamdi Tanpınar gelir hemen.

*

NURİ PAKDİL

*

Nuri Pakdil de ismi Kudüs ile yan yana yazılan bir efsanedir. K udüs denilince ilk akla gelen isimlerden biridir Nuri Pakdil. Kudüs’ün şairidir desek yeridir Nuri Pakdil için. Nasıl denmez ki? Edebiyat dergisinin Ocak 1972 tarihli sayısında Nuri Pakdil Anneler ve Kudüsler bir seri şiirini yayımlamaya başlar. Şiirin yayımlanan ilk bölümünde Pakdil “Gel / Anne ol / Çünkü anne / Bir çocuktan bir Kudüs yapar / / Adam baba olunca / İçinde bir Kudüs canlanır / / Yürü kardeşim / Ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin” çağrısı yapar açıkça.

*

Edebiyat dergisi camiası ve çevresi çıkmaya başladığı 1969 yılından itibaren iki konuda hassas bir tavır geliştirmiş bir dergi olarak yer etti edebiyat dünyamızda. Hassasiyet geliştirilen konulardan biri derginin ve yazarlarının dünyaya bakışlarını, dünya karşısındaki duruşlarını da belirleyen ideolojik bakış açılarıydı. “İslam dünyasının hiçbir mekânı, Afrika ve Doğu’nun hiçbir hareketi görmezden gelinemez” şeklinde özetlenebilecek ve özellikle emperyalist ve anamalcı (kapitalist) duruşlara karşı direnmek gibi ideolojik tedaileri de olan bir bakış açısıydı bu.

*

Onun için de Kudüs hem İslam’ın ilk kıblesi olması, miracın dünya üzerindeki son durağı olması hasebiyle hem de emperyalist ve anamalcı saldırıların en yoğun olduğu yer olması hasebiyle Edebiyat dergisi ve yazarlarının ilgilerinin merkezini oluşturuyordu. Bu bir ideolojik tavır ve tercihti.

*

ÖNEMLİ BİR MERKEZ

*

Hassasiyet geliştirilen diğer konu ise Edebiyat dergisi camiası ve çevresinin mensubu olan herkesin bir kod isminin (müstear) olmasıydı. İşte derginin kurucu ismi ve ustası Nuri Pakdil de kod ismi edinen yazarlardan biriydi: Ebubekir Sonumut.

*

Dergi mensuplarının kod isimlerini belirleyen ve bu isimleri onlara veren de Nuri Pakdil’dir. Edebiyat dergisinin Ocak 1972 tarihli sayısında yayımlanmaya başlayan Anneler ve Kudüsler isimli bir seri şiirini Nuri Pakdil, Ebubekir Sonumut imzasıyla yayımladı.

*

Kudüs konusundaki bu hassasiyetin merkezinde aslında Nuri Pakdil’in Fahr-vi Kâinat Efendimiz’e olan aşkının yattığını söyleyebiliriz. Kudüs, kitaplı dinlerden İslam, Nasranîlik ve Yahudiliğin üçünün de ilk ibadet merkezlerinin bulunduğu bir şehir olması sebebiyle önemli bir merkezdir.

*

İslam için özel anlamı ise Müslümanların ilk kıblesi olmasının yanı sıra Efendimiz’in miraca çıkarken yeryüzündeki son durağı olması öne çıkmaktadır. Kudüs Müslümanlar için ayrıca yenilginin en somut haliyle gözlendiği bir şehir olarak öne çıkmakta. Kudüs yenilginin somutlaşmış halidir. Kudüs ayrıca Müslümanların namusudur da.

*

Anneler ve Kudüsler şiirinin ilk yayımlandığı yılı hatırlarsak (1972) Müslümanların bir kez daha yenildiğinin aşikâr hale geldiği altı gün savaşları, Arap-İsrail savaşlarının ilk evresinin hemen sonrasına tekabül ettiğini görürüz. Bir kez daha ve yeniden yenilgisi aşikâr hale gelen Müslümanların utançları, acıları da merkezinde yer almaktadır şiirin. Utanca ve acıya rağmen umut ve direniş şiire asıl rengini veren tavır ve duruştur.

*

Nuri Pakdil Kudüs üzerine söylediği onca söze rağmen “Kudüs namusumuzdur” sözüyle de Müslümanların acı ve utancına şahitliğiyle de hatırlanacak yaşayan efsane isimlerimizden biri.

*

ZİYARET NASİP OLDU

*

Kudüs aşkına, Kudüs şairi olarak tanınmasına rağmen Nuri Pakdil 81 yaşına kadar bu mübarek beldeyi dünya gözüyle görmesi nasip olmamış bir efsane yazarımızdır. 81 yaşına rağmen geçtiğimiz hafta Necip Evlice’nin önayak olması ve zorlamasıyla Kudüs’ü ziyaret nihayet nasip oldu Nuri Pakdil’e.

*

Nuri Pakdil açısından mutlu bir tevafuk da oluştu Kudüs ziyaretinde: TİKA’nın Kudüs’te yaptırdığı ve Nuri Pakdil Lisesi ismini verdiği okulun açılışı da Kudüs ziyareti sırasında gerçekleşti.

5 Nisan 2017, 13:01

DÜNYADA EN İYİ SAVAŞ HİÇ KAN DÖKÜLMEYEN SAVAŞTIR

================================================== İran’da Humeyni, Irak’ta Saddam savaş kararı almasaydı, ikibinli yıllarda, İslam ve Batı dünyası arasında daha çok barış daha az savaş olurdu. Dayatmacı ya da demokratik, bir ülkede bir yöneticinin verdiği bir savaş kararı kadar, ülkelerin ve insanların geleceğini etkileyen başak bir karar yoktur. Ülke yöneticilerinin, nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan, silaha başvurma güçlerini, sınırlandırmak oldukça zordur. Irak savaşında olduğu gibi, çoğu zaman dünya kamuoyunun tepkisi de yetersiz kalır.

*

Doğu’da ve Batı’da, yalnızca askerlerin değil, sivillerin de yaşamaları ve ölmeleri,Güvenlik Konseyi’nde yer alan ve almayan ülkelerin yöneticilerinin aldıkları kararlara bağlıdır. Savaş kararını seçmenler değil, seçilen ya da seçilmeyen devlet yöneticileri verir. “Seçilmiş krallar”,Afganistan, Suriye, Ukrayna,Yemen ve Irak’ta, insanlar yaşasın derlerse, kimse ölmez, ölsün derlerse, genç yaşlı milyonlarca insan ölmekle kalmaz, herşeyini kaybeder. Savaş söz konusu olursa, dünyanın hiçbir yanında masum devlet yoktur.

*

İnsanlığın beş bin yılı bulmayan tarihi, savaşlarla yazılmıştır. İnsanlık tarihi boyunca savaşsız geçen bir yüzyıl yoktur. Bunun için Hegel, “Savaşlar tarihin ebesidir” yargısına varır. Nietzsche savaş övgüsünü daha ileri boyutlara taşır: “Gerçek ve iyi bir sınav savaştır, doğruyu söylemek gerekirse, bu hayal edilebilecek en yansız ve adil bir yarışmadır” değerlendirmesini yapar. Ancak sınır kapılarının ortadan kalktığı dünyada, bağımsız kapalı ülkelerin değil, birbirine bağımlı açık ülkelerin dünyasıdır. Dünyada her savaşın adı Hiroşima’dır.

*

Kapalı ülkelerin “Ekonomi olarak savaş” paradigması, açık ülkelerde “Savaş olarak ekonomi” paradigmasına dönüştü. Amerika’nın Vietnam’daki Rusya’nın Afganistan’daki büyük yenilgilerine rağmen, her iki ülke, Clauswitz sonrası dünyada Clauswitzci savaş stratejilerinde direniyor. Oysa yeni dünyada ülkelerinin misyon ve vizyonlarında, cephelerdeki savaşlar yok, pazarlardaki savaşlar vardır. Savaşların ekonomik yapısı ve kültürel dokusu değişti. Savaşlar ülkelere verdikleri zararlar sağladıkları yararlardan kat kat daha fazladır.

*

Dünyanın ekonomik yapısını ve kültürel dokusunu değiştiren dünyada yaşayan herkes, atom bombasının mimarı Einstein gibi,günah çıkarmak için: “Ben, barış için savaşmak istiyorum. İnsanlar kendileri karşı çıkmadıkları sürece, hiçbir şey savaşları ortadan kaldıramaz. Büyük idealler uğruna, önce küçük bir azınlık savaşım vermiştir” demek zorundadır. Ülkeler savaşlarda silahlara harcadıkları kaynakları, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak için harcasalardı, dünyanın hiçbir ülkesinde yoksulluk kalmaz, herkese “aş, iş, ev” sağlanırdı.

*

Dünya barışı için, bütün ülkelerin yöneticilerinin akılları, hem başlarında, hem gönüllerinde olmalıdır. Yönetiler akıllarıyla aldıkları kararları, gönülleriyle uygulamazlarsa, doğru savaşlardan daha çok savaşın doğrularının peşinde koşarlar. Gizliliğin olmadığı dünyada, savaşı doğru yapmak değil, doğru savaşı yapmak önemlidir.Savaşta bir masum insanı öldüren bütün insanlığı öldürür.Bu yüzden dünyada iyi savaş kötü barış yoktur.En iyi savaş hiç kan dökülmeyen,hiç göz yaşı dökülmeyen savaştır.

*

Kanatlarından biri akıl, biri gönül olan barış güvercini, dünyanın bütün şehirlerinde sevgi ve saygıyla karşılanır.Barışın güvercini savaşın kartalından çok daha güçlüdür.

*

Dünyada barış eşittir akıl çarpı gönülün karesidir.

*

Savaş yıkım barış yapım dünyasıdır.

*

Hayat barışla yaşanır kılınır.

*

Barış hayat veren candır.

*

Savaş kandır gözyaşıdır.

5 Nisan 2017, 23:40

ORTADOĞU'DA SAVAŞ İÇİNDE SAVAŞI KUDÜS ÖNLER

============================================== Filistin dünyanın kanayan yarasıdır. Orta Doğu'nun kalbine bir hançer gibi saplanan İsrail, kurulduğundan bu yana, Filistin topraklarında kan dökmektedir. İsrail uluslararası ilişkilere yeni bir kavram kazandırdı: Filistinleşme. Nasıl Balkanlaşma ülke içinde ülkeyi çağrıştıran bölünme demekse, Filistinleşme de savaş içinde savaş demektir. Filistinleşen ülkelerde insanlar, ölmeye öldürmeye doymazlar.

*

İsraillilerin ve Filistinlilerin elinde, kutsal kültürün anavatanı olan, barış kenti Kudüs, savşa kenti Kudüs'e dönüştü. Kudüs'ü ateş çemberine alan savaş, dalga dalga dünyanın her ülkesine yayılıyor. Irak ve Afganistan başta olmak üzere, bütün çevre ülkeler bir bir Filistinleşiyorlar. Çünkü kutlu kent Kudüs'te kan dökülüyorsa, hiçbir kentte kan dökülmesinin önüne geçilemez.

*

New York'a yapılan saldırıdan sonra Amerika, "bizim yanımızda olmayan bize karşıdır" diyerek, İslam dünyasına savaş açtı. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, Almanya ve Japonya'da demokratik yönetimlere geçilmesinde olduğu gibi, Amerika, Irak ve Afganistan'da da, demokratik yönetimlere geçilebileceğini düşündü. Ancak beklenilenin tam tersi bir gelişme oldu. Irak ve Almanya, Afganistan bir Japonya olmadı.

*

Irak ve Afganistan'da Almanyalaşmaya da Japonyalaşma rüyaları, Filistinleşme karabasanına dönüştü. Aynı hata, Libya'da tekrarlandı. Onların peşinden, hiç ders alınmamış gibi, Suriye ve İran'da tekrarlanılmaya çalışılıyor. Amerika silahlı güçleriyle, İsrail'in silahlı güçlerini silah bırakmaya zorlayamazsa, hiçbir ülkede hiç kimseyi silah bırakmaya zorlayamaz, her ülke Filistinleşir.

*

Dünyanın her yerinde demokrasiler silahlı güçleriyle değil, silahsız güçleriyle demokrasi olurlar. Her ülkenin sihahlı güçlerinin bir başkenti vardır, silahsız güçlerin başkenti ise Kudüs'tür. Demokrasiler Kudüs boyutlarını yitirirlerse, Filistinleşmekten kurtulamazlar. Demokrasileri demokrasi yapan, demokrasilere renk ve tad kazandıran boyut, Kudüs'ten kaynaklanır. Kudüs'te savaşla güzellik olmaz.

*

İbrahimoğullarının başkenti Kudüs'te çoğunluk savaşta birleşmez. Kudüs'te bir kişiyi öldüren bütün insanlığı öldürür. Bu yüzden, Kudüs'te savaşla değil, barışla silahlanılır. Kudüs'ün barışını dinamitleyenler, yalnızca orta Doğu'da değil, bütün dünyada savaşa davetiye çıkarırlar.

*

Kudüs'ten Türklerin ayrılışıyla savaş başladı. İsrail'in kuruluşu savaşı Filistin sınırlarının dışına taşıdı. İsrail ile birlikte Amerika, dünyayı Filistinleştirmek için, İslam dünyasıyla savaşmaktadır.

*

Savaş dünyadaki, bütün sorunların anasıdır. Savaşlar durmazsa, sorunlar çözülmez.

*

Dünya barışının güneşi Kudüs'ten doğar.

*

Kudüs dünya barışının güvencesidir.

6 Nisan 2017, 15:08

DÜNYA ADİL NEÇAŞİ'LER ADİL NUŞRİVAN'LAR BEKLİYOR

================================================= Ortadoğu bin yıldan bu yana, onlarca farklı din, mezhep ve etnik kökenden insanlara kapılarını açmış, yerin altı kadar yerin üstü de, zengin olan bir coğrafyadır. Peygamberler ülkesi Ortadoğu, son yıllarda Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler arasındaki yıkıcı iktidar çatışmalarının ağırlık merkezi oldu. Mekke sözlü, Medine yüzlü Kudüs, Ortadoğu'nun, “Yunus izli Mevlana çizgili” birlikte yaşama kentidir. Kudüs'te çatışma olursa, Ortadoğu'da uzlaşma olmaz. Bağdat ağlarsa Şam gülmez.

*

Türklerin, Ortadoğu'dan çekilmesiyle, bozulan uyum ve düzeni, Bölge ve Avrupa ülkeleri yeniden kurmakta büyük bir başarısızlığa uğradı.Amerika'nın Irak'ı işgali, Ortadoğu'nun kalbine, iki yanı keskin bir kılıç gibi saplandı. Amerika dünyanın bütün denizlerini denetim altında tutan, uçak ve savaş gemileriyle, “Ortadoğu Cenneti”ni,"Ortadoğu Cehennemi"ne çevirdi. Türklerin 1517'den 1917'ye kadar özenle korudukları “Ortadoğu Barışı” buharlaştı. Emevilerin, Abbasilerin, Osmanlıların şehirleri yakıldı yıkıldı.

*

Amerikalılar,Ruslar,İranlılar,Suryeliler,Iraklılar,Yemenliler,Suudiler, İsrailliler öldürmeye, Filistinliler, Iraklılar, Suriyeliler, Lübnanlılar, Yemenliler, ölmeye doymuyor. “Birkaç aya kalmaz, yönetimler değişir, çatışmalar biter” deniliyordu. Yıllar geçti, Ortadoğu'da ne savaşlar bitti, ne de ölümler. Petrol denizi üzerinde yüzen Ortadoğu ülkeleri, dünyadan petrol ithal eden ülkeler konumuna düştü. Göçmen olmak zorunda kalan Filistinli Şair Mahmut Derviş'in, “Soruşturma” şiirinde vurguladığı gibi: Yine de Ortadoğu “Çılgın bir dünyanın sarsamadığı / Çağların ötesinde/ Zamanın ötesinde” kökleri olan, gizemli bir “Yeryüzü Cenneti”dir.

*

Ortadoğu'nun dayatmacı yönetimlerinin, gösteriş düşkünü, yetersiz ve yeteneksiz yöneticilerinin başlattıkları savaşlar, büyük göçlere yol açtı. Kanlı iç savaşların yaşandığı Ortadoğu ülkelerinden komşu ülkelere ve Avrupa ülkelerine yönelen, sonu gelmeyen göç dalgaları, bütün dünyanın gündeminde ilk sırayı aldı. Avrupa ülkelerinin bencilliği yüzünden, Akdeniz'de dünyanın en büyük göçmen mezarlığı oluştu. Gelecek kuşaklar, geriye dönüp baktıklarında, son iki yüzyılın en dehşet verici kan dökücüleri olarak, Amerikalı ve Avrupalısıyla Batı dünyasını görecekler.

*

Araplar Avrupa topraklarına yeni ayak basmıyorlar. İspanya'ya 711 yılında geldiler, 1492 yılına kadar yüzyıllarca Avrupa topraklarında yaşadılar. Bekir Karlığa'nın bütün açıklığıyla ortaya koyduğu gibi, “İbn Rüşd”, Avrupa'nın her ülkesinde, “Avrupa'yı aydınlatan düşünür” olarak kabul edilir. Philip K.Hitti, İbn Haldun'u Avrupa'da Alplerin “Mont Blanc”ı, Asya'da Himalayaların “Everest”i olarak görür. Avrupa'da düşünce adına ne varsa, hepsi Endülüs'ten ödünç alınmıştır.

*

Ortadoğu'dan Avrupa'ya göçlerle, yeni bir ödeşme dönemi başladı. Ortadoğu ve Avrupa arasında karşılıklı ziyaretler yapıldı. Geçmişte silahla gelenler, silahla geri gittiler. Müslüman ve Hristiyan mahallelerinin birbirine karıştığı dünyada Avrupa'nın, kapılarını Ortadoğulu göçmenlere kapaması büyük nankörlük olur. Kaldı ki, her Avrupa ülkesinde zaten bir Ortadoğu var.

*

İnsanın nasıl bir gözü ağlarken, bir gözü gülmezse, sınırların altüst olduğu bir dünyada da, bir ülke ağlarken, bir ülke gülmez.

*

Suriye'de çocuklar ölüyorsa dünyanın bütün dünya ülkeleri katildir.

*

Bütün dünyanın adil Necaşi'lere ve Nuşrivan'lara ihtiyacı var.

*

Adaletin olmadığı dünyada hiçbir ülke ayakta kalamaz.

7 Nisan 2017, 12:26

MEDYA ÇATISIZ ÖRTÜSÜZ DÜNYAYA TUTULAN AYNADIR

================================================== Medya ve kültür çok bilinmeyenli bir denklemdir. Medya kültüre, kültür medyaya yeni açılımlar kazandırır. Kültürsüz medya medyasız kültür olmaz. “İletişim medyanın kendisidir” derken, Marshall Mc Luhan yanılıyor: Kültür medyanın kendisidir. Kültür hayata, hayat meyaya ışık tutar. İnsanın anlam arayışında, hayatın anlamdırılmasında, yol gösterici olan kültürdür. Kültür hayatın bütünüdür. Hayat kültürün habercisidir.

*

Kültür hayatın hayat medyanın kutup yıldızıdır. Açık toplumların kamusal alanları, gece gündüz farkının olmadığı camdan dünyada, hayati bir önem kazandı. Artık kapalı kapılar arkasında konuşmak mümkün değildir. Çünkü kare dünya kapısız bir dünyadır. Yüze karşı söyleyenemeyen, sosyal medyada yazılamaz. Gizliliğin olmadığı kare dünyada, hiç kimse kusurlarını gizleyemez. Kimsenin kimseye üstünlüğü olmadığı gibi, ayrıcalığı da yoktur.

*

Dünyanın her ülkesinde, herkes hem okur, hem yazardır. Sosyal yeni medya, konuşulmayanları konuşarak, yazılmayanları yazarak, söylenmeyenleri söyleyerek, yerel ve küresel ölçekte kamusal alanı zenginleştirdi. Kar amacı gütmeyen, kazanç peşinde koşmayan, sosyal medya ortamları, bütün boyutlarıyla hayatı yeniden yapılanmaya zorluyor. Gecesi olmayan kare dünyada, artık medya için iyi haber, doğru haberdir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, insanların temel hak ve özgürlüklerinin karşılanabilmesi, medyanın iyilikleri sürekli özendirmesine, kötülükleri önlemede de, usanmadan çalışmasına bağlıdır. Medyanın iyilikleri özendirme, kötülükleri önleme sorumluluğunu yerine getirmediği toplumlarda, kültür canlılığını hayat anlamını yitirir. Kötülük peşinede koşanlar, iyilik peşinde koşanları, medyadan kovarlar. Medyadaki yoksulluk çoğaldan ve çarpan etkisiyle hayata yansır.

*

Kare dünyanın dört bir köşesinde, medyanın görev ve sorumluluğu, algı yönetmek değil, olgu yansıtmaktır. Olguları yansıtmada akıllar şaşırır, vicdanlar şaşırmaz. Medya insanların akıllarıyla bildikleri kadar vicdanlarıyla duyduklarına da önem vermelidir. Olguları aktarmada akıllar unutur, vicdanlar unutmaz. Medya hem aklın hem vicdanın sesi olmalıdır. Algı yönetmeyi bırakan, olgu yansıtmaya bakan medya, haber yapmaz, haber verir.

*

Algı yönetme, olgu yansıtmanın önüne geçerse, insan medyanın öznesi olmaktan çıkar, medyanın nesnesine dönüşür.

*

Medyada algı yönetmek herşeydir diyenler, olguları gölgelemek için herşeyi yaparlar.

*

Medyada haber almak, haber vermek bir insan hakkıdır.

*

Medya okur yazarı olmayanlar hayat okur yazarı olamazlar.

*

Medya toplumun gören gözü, konuşan dili, işiten kulağıdır.

*

Güzel toplumun güzel medyası olur.

8 Nisan 2017, 09:41

EĞİTİM YAŞAYARAK ÖĞRENMEK ÖĞRENEREK YAŞAMAKTIR

================================================== Türkiye''nin kültürel dokusu ve ekonomik yapısına yeni açılımlar kazandıracak olanlar, öğretmekte olduğu kadar öğrenmekte de uzmanlaşan eğitim kurumlarıdır. Öğrenme ve öğretmeyi, eğitim kurumlarının dışına taşıyarak, çevresiyle alışveriş içinde olan, öğrenmesini ve öğretmesini öğrenen eğitim kurumları, ülkeleriyle birlikte bütün dünyanın bilgi birikimine katkıda bulunurlar. Onlar bilgiyi zenginleştirirken, toplumları da zenginleştirirler.

*

Türkiye''de, ilk, orta ve lise öğretimi gibi, üniversite ve üniversite sonrası eğitim de yeniden yapılandırılmalıdır. Düzleşen dünyadaki gelişmeler ışığında, öğretim programlarını, öğrenme ve öğretme yöntemlerini, sürekli yenilemeyen eğitim kurumları, dünya sıralamalarının önlerinde yer alamazlar. Artık bütün eğitim kurumları, binalarınındışına çıkarak, toplumla, ailelerle, kuruluşlarla iletişim ve etkileşim içinde bütünleşmelidirler.

*

Sınırların önemini yitirdiği bir dünyada, sınırlarının dışına çıkmayan üniversiteler, dünyanın her yerinde arana, girişimci gençler yetiştiremezler. Bu yüzden, bütün dünyadaki eğitim kurumları, eğitimin her kademesinde, yerel yönetici nitelikli gençlerden daha çok küresel girişimci nitelikli gençler yetiştirmeye büyük önem veriyorlar. Çünkü, başta Harvard Üniversitesi olmak üzere, pekçok dünya üniversitesi, başarısını mezunlarının verdikleri desteklere borçludur.

*

Dünyanın bir numaralı teknoloji üniversitesi MIT''nin mezunları, bugüne kadar 50 bine yakın şirket kurmuşlar. Bu şirketlerde 4 milyona yaklaşan çalışana iş vermişler ve ekonomiye de 2 trilyon doların üzerinde katkıda bulunmuşlar. Benzer bir çalışma da, uzun bir geçmişe sahip olan İTÜ için yapılabilir. İTÜ mezunları, Türkiye''nin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısını dönüştürmede önemli görevler yüklendiler. Her üniversite İTÜ ve MIT örneğinde olduğu gibi, hem ülkesine hem de dünyaya katkıda bulunur.

*

Üniversitelerin amacı, sürekli değişen ve zenginleşen dünyanın bilgi ve bilgelik birikimini, toplumun bütün kesimlerine aktarmaktır. Öğrenme ve öğretmede zaman ve yer farkı ortadan kalktı. Üniversiteler günün 24 saati, haftanın 7 günü ve yılın 12 ayı hem öğretirler, hem de öğrenirler. Eğitimin her kademesinde önemli olan öğrenmesini öğretmektir. Dünyadaki bütün üniversiteler birbirleriyle yoğunbir yardımlaşma içinde oldukları ölçüde öncü olurlar.

*

Eğitim kurumları çevrelerinde, öğreten ve öğrenenleriyle birlikte toplumun bütün kesimlerinden girişimcilerin toplandığı ne kadar geniş bir çekim alanı oluştururlarsa, o kadar güçlü ve o kadar etkili olurlar. Çünkü hem öğretme, hem de öğrenme merkezden çevreye, çevreden merkeze devam eden, çift yönlü kesintisiz bir süreçtir. Herkes her zaman başarılı olabilir. Toplumlarda başarılı olanlar, eğitimli olanlardır.

*

Çölde yolculuk yapmanın ilk kuralı, nasıl yükler arasından en gerekli olanı taşımaksa, eğitimin ilk kuralı da, bilgi yığınları arasındaki en yararlı bilgiyi bulmaktır.

*

Eğitim yararlı bilgiyi, yararsız bilgiden ayırmasını öğrenmektir.

*

Yararlı işler yapanlar yararlı bilgiler kazanırlar.

*

Eğitim öğrenmesini öğrenmeyi sevmektir.

*

Yaşayarak öğrenilir öğrenerek yaşanır

8 Nisan 2017, 16:02

SEZAİ KARAKOÇ'TAN SAVAŞ YÜZYILLARININ ANALİZİ

============================================ Birinci Dünya Savaşı’nın önemli sonuçlarından biri, hanedan esasına dayanan imparatorluk sisteminin çökmesi oldu. Bu çöküşe karşı bir süre daha ayak direyen İngiliz İmparatorluğu’nu ise, İkinci Dünya Savaşı, “dişleri dökülmüş ihtiyar aslan”a çevirdi. Osmanlı Devleti, gerçek yapısı ve ruhu itibariyle bir imparatorluk değil, kendine özgü bir islâm devleti olduğu halde, batılılarca kendi imparatorlukları gibi bir imparatorluk olarak algılanıp adlandırıldığından en büyük yıkıma o uğradı. Bir bakıma, ünlü hanedanının narına yandı.

*

“Tabiat boşluk kabul etmez” denilir. Ülkeler siyasetinde, içte olsun, dışta olsun, bu, daha çok geçerli bir kuraldır; otorite eksikliğini ülke yönetimi asla kaldırmaz. Topluluklar sahipsiz bırakılamaz. Aksi takdirde, toplum yapısının ve yaşantısının bir nevi vebası olan terör ve anarşi, kargaşalık, zorbalık ve soygun ortalığı kaplar. Geçmişin derinliklerinden gelen hanedanlık sistemleri çökünce, onların yerini ne alacaktı? Ortada, Fransız İhtilâli’nden kalan özgürlük (Liberté), eşitlik (Egalité), kardeşlik (Fraternité) sözlerinden başka bir şey yoktu.

*

Fransız deneyi, hiç de iyi bir örnek değildi. Kaç kere geri dönülmüş, sonra yeniden dönülmüş, birinci, ikinci, üçüncü diye saymaya başlayan cumhuriyetler, öbür ülkeler için hiç de iç açıcı bir model serisi olarak görülmemişti. Belki de biraz da bu durumdandır ki, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, beklenmedik bir yönelim fırtınası yaşandı. Göz göre göre, ya da denilebilirse, herkesin gözünün içine baka baka, hanedanlık imparatorluklarının yerini, “ideoloji imparatorlukları” aldı: komünizm, nazizm, faşizm imparatorlukları ve onların yanında irili ufaklı diktatörlükler.

*

Liberalizm ve demokrasi ise kapitalizm kalesini oluşturup geliştirdi. Mülkiyet, serbest teşebbüs ve rekabet gibi eski özellikler, kapitalizmde, gizli gibi ama, gören gözlere âşikâr bir tekelci dünya hegemonyası ideolojisine dönüştü.

*

İkinci Dünya Savaşı, ideolojiler savaşı oldu. Kapitalizm ve komünizmin ittifakıyla ilk etapta faşizm ve nazizm tasfiye edildi. Ama bunların ruhu öbürlerine sızdı. Sonra sıra kapitalizm-komünizm mücadelesine geldi. Bu savaş, Soğuk Savaş adıyla dolaylı ve uzun sürdü. Ve nihayet Rus komünizmi çöktü. Ve bunun ardından hemen “İdeoolojiler Çağı kapandı, bitti” dendi.

*

Oysa, ortada, yandaşları olabilecek benzerleriyle birlikte iki ideoloji devi kalmıştı: Amerika ve Çin İdeoloji İmparatorlukları. Evet, Amerika, kendini ideoloji ve imparatorluk sözlerinden soyutlayarak gizlemeye çalışır hep gerçek kimliğini propagandalarında. O çok iyi bir makyaj ustasıdır. Çok iyi maskelemeye çalışır iç yüzünü görüntüsüyle, davranış ve niyetlerini çarpık yorumlarla. O, görünüşte, Fransız İhtilâli prensiplerinin koruyucusu geçinir, her yere özgürlük ve demokrasi götürdüğü, insan haklarının sağlayıcısı, takipçisi iddiasıyla girer ve oraları işgal eder. Küçük diktatörlükler onun için ne iyi bir avdır, av fırsatıdır!

*

Kapitalizm de şüphesiz bir ideolojidir. Amerika, kapitalizm ideolojisinin imparatorluğudur. Amerika, Yeni Roma’dır. Bunu, kırk yıl önceki yazılarımda söylemiştim. Roma’nın çağdaş versiyonu Amerika’dır. Çin de, komünizm imparatorluğu olarak, eski Çin İmparatorluğu’nun çağımızdaki versiyonudur. Arkaik ve antik kökleri olan bu imparatorluklar, kaçınılmaz olarak bir gün çarpışıp çatışacaklardır.Eğer bunlardan biri, öbürünün hileleriyle daha önce bölünüp yıkılmazsa, bu dünya savaşı önümüzde, ufukta durmaktadır.

*

Bu çatışmanın, insanlık için, bugünkü ve yarınki tekonoloji de göz önünde tutulunca, ne büyük, ne korkunç bir felâket olacağını görmek için kâhin veya dâhi olmak gerekmez.

*

İddiaların aksine, ideolojiler devri geçmedi. Dev çarpışma, devler savaşı halinde ileriye bırakılıp, ertelendi.

*

Eğer, islâm dünyası halkları uyanıp, genlerinde ve şuuraltlarında bulunan Abbasi, Selçuklu, Osmanlı devletlerinin çağdaş versiyonu olacak olan büyük ve birleşik İSLÂM DEVLETİ’ni kurarlarsa –ki gelecek zamanın en olumlu, en büyük devrimi bu olacaktır–, durum değişir ve insanlık bu katastrofik kıyamet senaryosundan kurtulur.

*

Batılılar kutsal kitaplarında buldukları Armagedon Savaşı adıyla anılan çatışmayı, bir öngörülü gerekçe olarak, halklarına telkin etmekte, bu dünya savaşını başlatmış bulunmaktadırlar. İslâm, Hakikat Dini, Medeniyeti ve İdeolojisi olarak, dünyanın sürüklendiği bu tarihî intihardan insanlığı korumak ve kurtarmak, görev ve sorumluluğunu, kudret ve iradesini, ilâhî emir ve lütuf kaynağından almakta ve beslemektedir. “Din Süreyya’ya çekilse, Asya’lı bir genç, onu yere indirir” peygamber sözü, buna işaret sayılsa yeridir.

*

İdeolojiler Savaşı, Batı, Doğu koalisyonları şeklinde olacaktır büyük ihtimal. Gerçi, gelecek, sürprizler de gösterir. Ama, şimdiden görülen, değişmeyecek olan, büyük rol, anahtar tutum, sonu belirleyen hareket, İslâmın tavrı, sözü ve davranışı olacaktır. Bunu görmeyerek, islâm ülkelerini istilâ ve işgal tamah ve hırsına kapılan Batı, bilerek bilmeyerek bindiği dalı kesmekte, gururu yüzünden, islâmın, bu, kader tarafından verilmiş misyonunu görmemekte, islâmı ve islâm gücünü küçümsemekte, böylelikle düşmanının büyümesine fırsat vermekte, kendi âkıbetini kendi hazırlamakta, bir uçuruma yuvarlanmaya da hızla atılmaktadır.

*

İslâm Dünyası olarak uyumayalım, derin gaflet uykusundan uyanalım.

*

Garp cephesinde de, şark cephesinde de yeni bir şey yok. Güneşin altında da yeni bir şey yok.

*

Her bir ülke, bir ideoloji şemsiyesi altında eski imparatorluklarını diriltme çabası içinde. Amerika, dediğimiz gibi, yeni kılıkla, Romalı bir gladyatördür.

*

Çin, komünizm boyalı bir eski Çin imparatorluğundan başka bir şey değildir.

*

Fransa bile, Akdeniz adını kullanarak, eski sömürgeci imparatorluğunun hasretini dindirmeğe çalışmaktadır. Rusya, Hint… Hep aynı.

*

Peki, sen nerdesin, ülkesini ve milletini uyandıracak ve büyük devletini kuracak olan islâm aydını?

8 Nisan 2017, 23:33

DÜNYANIN EN BÜYÜK AÇIK ÖĞRETİM FAKÜLTESİ

=========================================== Birinci binin yarısında, Gutenberg''ın kitap basma işlerini makinalaştırmasından bu yana, dünyada hiçbir buluş, Google kadar bilgiye ulaşmayı, böylesine kolaylaştırmamıştır. Bütün dünyada bilgiye ulaşmayı kolaylaştıran kuruluşlar, eğitim ve sağlığın olduğu kadar kültür ve ekonominin de, vazgeçlimez bir parçası haline gelmişlerdir. Onlar hayatın her alanında, köklü dönüşümlere yol açtılar. Onlarla araştırarak öğrenme, yeni boyutlar kazandı.

*

Google insanlığın binlerce yıllık bilgi ve bilgelik birikimini, bir bilgisayar ekranına taşımıştır. Dünyada her gün milyonlarca insan, kendi dillerinden Google''nun sunduğu hizmetlerden, karşılıksız olarak yararlanmaktadır. Prof. Google, herkesin her sorusunu, istediği dilden, istediği yerde, istediği zamanda cevaplamaktadır. Google, dünyanın en geniş ve en büyük bilgisayar ağını yönetiyor. Sürekli büyüyen Google dünyasında, herkes aradığını buluyor.

*

Ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini, internet dünyasında rekabet etmesini bilen kurum ve kuruluşlar büyütüyorlar. Vikipedi, e Bay ve Yahoo gibi, Google''dan yararlanmak ücretsizdir. Vikipedi binlerce yazar ve editörden oluşan bir ağdır. Onlar sayfalara eklenen maddelerin doğruluklarını sürekli denetleyerek, verdikleri bilgilerin eksiksiz olmalarını güvence altına alırlar. Onların gelirleri doğrudan değil, reklamlardan gelen dolaylı gelirlerdir.

*

İnternet dünyasının odak noktasını oluşturan, entellektüel sermaye ağırlıklı kuruluşların, her gün yenilenen yenilikçi stratejileri, onların en büyük güç kaynaklarıdır. Her gün milyonlarca insanın başvurduğu, Google''nun ana sayfası, ekonomi dünyasının en değerli, elle tutulmayan kuruluş sermayesini oluşturmaktadır. “Üç w Google.com”, işletmeler arasında bir devlet hazinesi kadar değerlidir. Dinamik yapılarıyla, onlar lisans sonrası eğitim veren üniversitelere benzerler.

*

Google demek, aramak demektir. O bilgi toplumunun ritmini yakalamış ve rüzgarının arkasına almıştır. Googullamak, küresel dilin ana kavramlarından biri haline gelmiştir. Bilgi susuzluğu çekenler için, Google sayfalarında bulunmayacak bilgi yoktur. Google, herkesin aradığı her bilgiyi bulabilmesi için, Stanford, Harvard, Michigan ve Oxford gibi, dünyanın en zengin kütüphanelerine sahip üniversitelerin kitaplarını sayfalarına taşımaya çalışmaktadır.

*

Yirmibirinci yüzyılı barış yüzyılına dönüştürecek kurum ve kuruluşlar, sanayi toplumundan daha çok bilgi toplumunun kurum ve kuruluşları olacaktır. Onlar görünen, doğal dünyanın sınırlı kaynaklarından önce görünmeyen, sanal dünyanın sınırsız kaynaklarını, bütün dünyaya açarak, büyük bir dönüşümün lokomotifi olacaklardır.

*

Küresel ağlar, ütopyaya muhabbet duyanlarla statükoya muhalefet edenlerin, birikimlerini paylaştıkları görünmeyen üniversiteleridir.

*

Bilgi toplumunun bir buluşu, bütün savaşları önleyebilir.

*

Bilenlerle bilmeyenler hiçbir zaman bir olmaz.

*

Bilgisizlerden bilgelik beklenmez.

*

Bilgi gelirse, bilgisizlik gider.

*

Hayatın ışığı bilgidedir.

*

Bilgiye savaş açılmaz.

9 Nisan 2017, 00:19

YILANLAR DERİ DEĞİŞTİRMEZLERSE YAŞAYAMAZLAR

Dünyada ülkelerin gücü, küreselleşmeyle büyük bir hız ve yoğunluk kazanan kültürel dönüşümlere, ayak uydurmasını başarmasından kaynaklanıyor. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, dünya standartlarını belirleyen, kamu, özel ve gönüllü kesimdeki kurum ve kuruluşlar, ülkelerin ordularının yerine geçtiler. Onların rekabette en güçlü, en etkili silahları, yılların içinde oluşan değerleridir. Ülkelerin gücünü, görünen varlıkları değil, görünmeyen varlıkları belirlemektedir.

*

Uzun ömürlü, güçlü kurum ve kuruluşlar, yüzyılların zor imtihanlarından geçmiş, değerlerle inşa edilirler. Onlar değişmeden değişen, dönüşmeden dönüşen esnek yapılarıyla, kendilerini süreklilik içinde yenilemesini bilirler. Ekonomik, siyasal ve kültürle boyutlarıyla insanların hayatını kolaylaştıran kurum ve kuruluşlar, hem ulusal, hem de uluslararası pazarlarda ödüllendirilirler. Dünyanın her ülkesinde insanlara yardım eden kurum ve kuruluşlara, insanlar yardım ederler.

*

Kurum ve kuruluşlar, yardım eden ve yardım edilen kurum ve kuruluşlar olmak için, kendi iç yapılarındaki değişim ve dönüşüm hızlarını, dünyadaki değişim ve dönüşüm hızının üstünde tutmasını bilmek zorundadırlar. Nasıl derilerini değiştirmeyen yılanlar uzun ömürlü olmazlarsa, kendilerini yenilemesini bilmeyen kurum ve kuruluşlar da, uzun ömürlü olmazlar. Harvard profesörlerinden John P. Kotter, işletmelerde değişim yönetimi için, aşağıdaki sırayı izleyen yedi aşamalı bir yol haritası önermektedir.

*

1.Pazar ve rekabet ortamını inceleyerek, değişimde bir öncelikler sıralaması yapmak. Krizlerdeki fırsatları, fırsatlardaki krizleri görmek için, sık sık toplantılar düzenlemek.

*

2.Kuruluşlarda değişimi yönetecek ve çalışanların katılımı sağlayacak, güçlü bir çalışma ekibi oluşturmak.

*

3.Değişimin kusursuzca yönetilmesi sağlayacak çalışanların benimseyeceği vizyonu belirlemek ve uygulama stratejileri geliştirmek.

*

4.Çalışanların vizyonu benimsemesini önleyen engelleri ortadan kaldırmak, yenilik getiren düşünce ve uygulamaları özendirmek.

*

5.Değişim yönetiminin, kısa, orta ve uzun vadeli kazanımlarını öngörmek, uygulama sonucu kazanımları hesaplamak ve katkıda bulunanları ödüllendirmek.

*

6.Vizyonda belirlenen hedeflerdeki sapmaları belirlemek, ayrılmaların giderilmesi, yeni stratejiler geliştirilmesi için, gerekli insan kaynakları çalışmalarını yapmak ve değişim çabalarını sürekli kılmak.

*

7.Kuruluşlarda değişim yönetiminin kurumsallaşmasın sağlayacak, liderlik yapısını güçlendirmek.

*

Dünyanın duvarsız ve kapısız bir çarşıya dönüştüğü bir dönemde, ülkelerle birlikte bütün kurum ve kuruluşlar, kendilerini sürekli yenilemek zorundadırlar.

*

Yirmibirinci yüzyıl değişime direnme yüzyılı değil, değişimi yönetme yüzyılıdır. Çünkü, zaman içinde, hiçbir kurum ve kuruluşun değişmeden durması mümkün değildir.

*

Değişime direnen bütün kurum ve kuruluşlar küçülürler, değişimi yönetmesini bilenler de büyürler.Bir kuruluş ne kadar çok değişirse o kadar aynı kalır.

*

Dünyanın her yerinde, katma değeri yüksek ürün ve hizmet üreten kurum ve kuruluşlar, katma değeri düşük ürün ve hizmet üreten kurum ve kuruluşlardan daha hızlı değişirler.

*

Değişme yeteneğini yitirenler, kendi can damarlarını kendileri keserler.

*

Bütün kuruluşlar değişmeden değişmesini öğrenmek zorundadır.

*

Her gün yeniden doğanlardan kimse usanmaz.

9 Nisan 2017, 14:29

ÖĞRENMESİNİ ÖĞRENMENİN YERİ YAŞI ZAMANI YOKTUR

================================================= Bağrında taşıdığı bütün varlıklarla, doğal hayatın sularla canlılık kazanması gibi, her yönüyle kültürel hayat da, eğitim kurumlarıyla yeni boyutlar kazanır. Nasıl yağmurlar doğal kaynakların geleceklerinin güvenceleri ise, toplumların başarılarının güvenceleri de, hocaları ve öğrencileriyle, eğitim kurumlarıdır. Dünyanın her yerinde eğitim kurumları, ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünün ana kaynağını oluştururlar.

*

Eğitim kurumlarının başarısı, öğretme ve öğrenme sürecinin, hayat boyu devam eden bütünlüğü ve sürekliliğinden kaynaklanır. Öğrenmesini ve öğretmesini öğrenmenin yaşı, yeri ve zamanı olmaz. Eğitim kurumları toplumla, toplum da, eğitim kurumlarıyla aralarındaki duvarları yıkmak zorundadır. Eğitim kurumlarında zenginleştirilen bilginin vatanı yoktur. Bilgiyi büyüten eğitim kurumlarının sıradışı hocaları bilgeliğin kaynağı olurlar.

*

Bilgi ve bilgelik kazandıran eğitim kurumlarının başında dergahlar gelir. Onlar insanların düşünce ve eylem dünyalarına zenginlik kazandırırken, akılların başlarda olması kadar gönüllerde de olmasına önem verirler. Öğrenmesini öğrenmenin iç dünyaya dönük yüzü Mesnevi'den,dış dünyaya dönük yüzü Mukaddime'den beslenir.İlam medeniyeti iki dünya medeniyetidir. Anadolu insanı Yunus gibi yaşamış,Sinan gibi inşa etmiştir.Onun aklı hem başındadır hem de gönlündedir.

*

Bilgi dünyasında aklı başında olanlar, bilgelik dünyasında ise aklı gönlünde olanlar yol gösterici olurlar. Bilgi dünyasını zenginleştirmeyenler, bilgelik dünyasının derinliklerine inemezler. Öğretirken öğrenenlere, öğrenirken öğretenlere, iki dünyanın kapıları birden açılır. Onlar herkesin okudğu kitapları okurlar, ancak kimsenin düşünmediklerini dünüşünler, bilinmeyeni bilirler, görülmeyeni görürler, okunmayanı okurlar.

*

Akılla büyütülen zenginlik, gönülle tüketilmezse, toplumun bütün kesimlerini yoldan çıkaran bir gösterişe dönüşür. Ürün, hizmet ve bilgi üretim gücünü büyütmek ve genişleyen ekonomiyi korumak için, akıl gücünden önce gönül gücüne ihtiyaç vardır. Bunun için, Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, gönül mimarlarının vazgeçilmez bir yeri vardır.

*

Tarihin her döneminde iç dünyanın zenginliği, dış dünyanın zenginliğinden çok daha önemli olmuştur.

*

Kültür dünyalarını derinleştiremeyenler, ekonomi dünyalarını zenginleştiremezler.

*

Kültür dünyasında bilgelik ekonomi dünyasında bilgi büyütülür.

*

Bilgeliğe dayanmayan bilgi yapıcı değil yıkıcı olur.

*

Eğitim bilgiyi bilgeliğe dönüştürmektir.

10 Nisan 2017, 21:16

VATAN NE ASYA NE AVRUPA TÜRKLERE VATAN BEŞ KITADIR

==================================================== Atlantik okyonusunun bir yakası Avrupa, bir yakası Amerika''dır. Avrupa Amerika''yı, Amerika Avrupa''yı zenginleştirmiştir. Amerika'sız Avrupa, Avrupa''sız Amerika olmaz. Beş yüzyıl boyunca, Amerika Avrupa''nın kızıl elması olmuştur. Amerika''da, Avrupa''da yaşayanlardan daha çok Avrupa''lı yaşıyor. Avrupa''dan Ruslar Avrupa''dan önce Asya''da, Türkler Asya''dan önce Avrupa üzerinde yoğunlaştılar.

*

Türklerle birlikte Ruslar, küre dünyanın Amerika''sını görmekte geç kaldılar. Hem küre, hem kare dünyada, her ülke kızıl elması kadar büyür. Küre dünyada büyük ülke olmak için, iki kıtada olmak yeterliydi. Kare dünyada, iki kıtada olabilmek için, beş kıtada birden olmak gerekir. Her kıtada olmayan ülkeler, bir kıtada olamazlar. Kare dünyada her ülke, dünyayı bir bütün olarak görmek zorundadır.

*

Kristof Colomb''u İspanyollar değil de, Türkler destekleselerdi, Amerika kıtasına İspanyolların yerine Türkler gideceklerdi. Amerika Avrupalıların değil, Asyalıların ülkesi olacaktı. İspanyalıların Atlantik''e açılmasıyla, Amerika''nın bulunması, Avrupaların kurtuluşu oldu. Bunun için, Avrupalılar Orta çağın sonu olarak, İstanbul''un Türkler''in eline geçişini değil, Amerika''nın bulunuşunu kabul ederler.

*

Amerika''nın bulunmasıyla, dünyanın ticaret merkezi Akdeniz''den Atlantik okyonusuna kaydı. Atlantik küre dünyanın okyonusuydu, Pasifik kare dünyanın okyonusudur. Türkiye ekonomisini güçlendirmek için, Avrupa pazarı kadar Amerika pazarına da, önem vermelidir. Amerika, dünyanın satın alma gücü en yüksek olan ülkesidir. Amerikan pazarında olmayan bir ülke, dünyanın hiçbir pazarında olmaz.

*

Kare dünyanın fatihleri, yerli malı üreten ülkeler değil, dünya malı üreten ülkelerdir. Dünya malı üretmenin standartları Avrupa üniversitelerinden daha çok Amerika üniversitelerinde belirleniyor. Bir yanında Berkeley, bir yanında Stanford üniversitesiyle Silikon Vadisi, dünyanın bilimsel ve teknolojik bilgi geliştirme ve uygulama merkezidir. Vadi''de kimliğe değil, yapılan işe, büyütülen katma değere bakılır.

*

Kare dünyada, küre dünyanın kavramları, yöntemleri ve stratejileri, tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini yitirdiler. Kare dünyada gelir farkılıkları değil, eğitim farklılıkları önemlidir. Eğitim düzeyini yükseltmeden, üretim düzeyini yükseltmek mümkün değildir.

*

Eğitim düzeyi düşük ülkeler, katma değeri yüksek ürünler üretemezler.

*

Türkiye''yi Amerika''ya fason üretenler değil, fason ürettirenler taşıyacaktır.

*

Kare dünyanın hiçbir yerinde merkez ve çevre farkı yoktur.

*

Dünyada her ülke hem merkez hem çevredir.

*

Amerika''da olmayan Avrupa''da olmaz.

*

Avrupa'da olmayan Asya'da olmaz.

*

Kızıl elma beş kıtadır.

10 Nisan 2017, 21:33

GÖNÜLLERDE YATAN ASLANLARI UYANDIRMASINI BİLMEK

================================================== Küre dünyanın yerini alan kare dünyada, mükemmeli arayanlar, yöneticilerden daha çok genç girişimciler olacaktır. Dünyanın sınırlı kaynaklarını, en verimli, en yararlı ve en adil biçimde değerlendiren girişimciler, kare dünyanın yeni fatihleridir. Simyacıların metalleri altına çevirmeye çalışmaları gibi, girişimciler de rüyaları, ürünlere dönüştürmeye çalışırlar. Mükemmeli arayan girişimcinin avuçladığı toprak altın olur.

*

Sanayi sonrası, yenilik ekonomilerinde, kuruluşların gücü; sahip oldukları çok katlı binalarından değil, değişik yönetim kademelerinde yer alan, girişimci nitelikli çalışanlarından kaynaklanır. Mükemmeli arayış yarışında, binalara verimsiz yatırım yapan kuruluşlardan daha çok genç girişimcilerin buldukları yenilikleri destekleyen kuruluşlar başarı kazanır. Yeniliğe yapılan yatırım, en önemli verimlilik kaynağıdır.

*

Kurum içi ya da kurum dışı, genç girişimcileri yenilik yapmaya özendirmeyen kuruluşlar, kendilerini yenileyemez. Kuruluşlar yenilik yapmasını bilen girişimcilerle, yeniliğe giden yolları açarlar. Kuruluşlarda her girişimci bir yöneticidir, ancak her yönetici bir girişimci değildir. Her kuruluşta yöneticiler birbirlerine benzerken, girişimciler birbirlerine benzemez, özgündür.

*

Kuruluşlar yenilenerek gelişirler, gelişerek yenilenirler. Kuruluşlarda yenilenmeye direnilmez, yenilenme yönetilir. Yenilenebilirliği yönetemeyen yöneticiler, kuruluşlarına sürdürülebilirlik kazandıramaz. Yenilik yapmasını bilen girişimciler bütün ülkelerde, üretimde köklü dönüşümleri başlatan, yeniliklerin lokomotifleri olur. Kare dünyanın simyacıları girişimcilerdir.

*

Kare dünyada, çok büyük kuruluşlardan önce, çok yenilikçi kuruluşlar, ekonomik yapıyla birlikte kültürel dokuyu dönüştürmede çığır açar. Nasıl sürat tekneleriyle, dev kruvaziyerlerin yarışması mümkün değilse, yenilikçi küçük kuruluşlarla, yenilikten korkan büyük kuruluşların, rekabet etmeleri mümkün değildir. Küre dünyada 'Büyük balık, küçük balığı', kare dünyada 'yenilikçi balık, büyük balığı' geçer.

*

Girişimciler, kare dünyayı pasaportsuz dolaşırlar. Onların pasaportları, rüyalarını gördükleri ürünleri, hizmetleri ve yenilikleridir.

*

Girişimcilerin rüyaları gerçekleşir. Girişimciler, gerçekleşmeyecek rüyaları görmezler.

*

Girişimcilik insanların gönüllerinde uyuyan aslanları uyandırmaktır.

*

Girişimcilik sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisidir.

*

Girişimci aklıyla arar, gönlüyle bulur.

*

Girişimcilikte karamsarlık yoktur.

11 Nisan 2017, 22:46

YAŞAYAN KENT ÖĞRENEN YEREL YÖNETİM OLMAK

============================================== Türkiye seksenli yıllardan sonra dünyadaki gelişmelere paralel olarak, hızlı bir kentleşme ve kentlileşme sürecine girdi. Türkiye''nin bütün bölgelerinde köylerin kazalarla, kazaların kentlerle bütünleştiği, büyük yerleşim koridorları oluştu. Adapazarı''ndan Adana''ya, Eskişehir''den Edirne''ye, bütün Anadolu kentlerinin çevresinde, dört yönde gelişen uzun yerleşim koridorları vardır. Kentlerde üretilen ürün, hizmet ve bilginin hacminin artmasıyla, yerleşim koridorları, yollarla birbirine eklenmektedir.

*

Yeni yerleşim koridorlarının birbirine eklenmesiyle, Türkiye''de kentler arasındaki gelir farklılıklarıyla birlikte kültür farklılıkları da, giderek azalıyor. Çünkü, kentlerin çekirdek alanlarından farklı olarak, yerleşim koridorları, Anadolu''nun dört bir yanından gelmiş ailelerle, Türkiye''nin özü ve özeti olan, çok zengin bir mozaik oluşturuyor. Yeni yerleşim alanlarında Anadolu insanı, bir yandan tarihiyle bağlarını yenilerken, diğer yandan da, dış dünyayla ekonomik ve kültürel bağlarını güçlendiriyor.

*

Türkiye''de kentsel ve kültürel dönüşümün öncüleri, kentte yaşayanlar tarafından seçilen yerel yöneticiler olmuştur. Onlar, hazırladıkları yerleşim planları, düzenledikleri meydanlar, açtıkları caddeler, ağaçlandırdıkları alanlar, sağlık, eğitim ve kültür yatırımlarıyla, kentleri, ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan çekim merkezi haline getirdiler. Yeni yerleşim koridorları, çalışılan alanlardan, yaşanılan alanlara dönüştükce, kentlileşme süreci büyük bir hız ve yoğunluk kazandı.

*

Hem küreselleşen, hem de yerelleşen dünyada, kentlerin bir hayat kaynağı haline getirilmesinde, yerel yöneticilere büyük görevler düşüyor.Tarım, sanayi ve bilgi toplumlarının bir arada yaşadığı ve birbirine yeni boyutlar kazandırdığı bir yüzyılda, yalnızca yöneten yerel yönetimlerin değil, yönetilen yerleşim birimlerinin de, gören, duyan, konuşan, yaşayan ve öğrenen yapılara dönüşmesi gerekir.

*

Yaşayan kentler ve öğrenen yerel yönetimler, bütün kurum ve kuruluşlarıyla, oldukları gibi göründükleri, göründükleri gibi oldukları, şeffaf bir ortamda, güçlerinin doruklarına ulaşırlar. Yaşayan şehir ve öğrenen yerel yönetim olmak, eğitimsizliğin, yoksulluğun ve savurganlığın üstesinden gelmek için, izlenen bir sürekli öğrenme sürecidir.

*

Yönetilenler ile yönetilenlerin yer aldığı, bütün kurum ve kuruluşlarda, karşılıklı iletişim ve etkileşime dayanan öğrenme sürecinde, kentte yaşayan herkes, ortak bir misyon ve vizyon kazanır.

*

Yaşayan kent ve öğrenen yönetim olmak, bir beden gibi, kentin fiziksel, ekonomik, siyasal ve kültürel alanları arasında, uyum ve düzeni sağlamanın en etkin yoludur.

*

Yaşayan kentte, öğrenen yerel yönetimler, yaptıkları yatırımların karşılığını, kat kat fazlasıyla alırlar.

*

Öğrenilen bilgi uygulanır, uygulanan bilgi zenginleşir.

*

Her kent açık bir üniversitedir.

17 Nisan 2017, 16:13

TARİH BOYUNCA PARA TİCARETİ YIKICI OLMUŞTUR

============================================ İster Doğu"da, ister Batı"da, dünyanın neresinde olursa olsun, bir ülkede fiziksel ekonominin odak noktasında fabrikalar, finansal ekonominin odak noktasında ise bankalar vardır. Fabrikalar gerçek ekonominin, bankalar gölge ekonominin simgeleridir. Gerçek ekonomide ürün alınır, ürün satılır, gölge ekonomide para alınır, para satılır. Gerçek ekonomi karla, gölge ekonomi faizle ayakta kalır.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde gölge ekonomiler, gerçek ekonomileri kat kat aşan büyüklüklere ulaştılar. Dünyanın her yerinde, bankaların çok katlı binaları, şehirlerin merkezlerini ele geçirdiler. Büyük bankalar, hem yerel, hem küresel ekonomilerin, en büyük kuruluşları oldular. Bankalar için, paranın kaynağı, nerede, nasıl kazanıldığı değil, kimden hangi faizle alındığı, kime hangi faizle satılacağı önemlidir.

*

Gölge ekonominin, gerçek ekonomiden çok daha hızlı büyümesi, gerçek ekonomi yanında çok büyük değerlere ulaşması, yeni bir bankacılık tarzı olan, kıyı bankacılığını doğurdu. Kıyı bankacılığı, İsviçre yanında, Doğu"da ve Batı"da, sanal, yeni, dev gölge ekonomiler ortaya çıkardı. Paradan para kazananlara yüksek faizler veren, paranın kaynaağını sorumayan ve faiz gelirlerinden vergi almayan, gölge ekonominin kıyı bankaları, bütün dünyayı bir ahtapot gibi sardılar.

*

Kare dünyada, herkes göründüğü gibi olmak, olduğu gibi görünmek zorunda. Kıyı bankacılığının, göle ekonomide faiz kazançlarını katlamak için, gerçek ekonomiyi, hangi yöntemlerle, nasıl felç ettiği bir bir ortaya dökülmeye başladı. Gölge ekonominin, faize dayanan faiz oyunlarıyla, üretmeden tüketenlerin sırları, bütün dünyanın gözleri önüne seriliyor. Kıyı bankacılığı, kıyım bankacılığına dönüştü, verdikleri zarardan etkilenmeyen ülke yok.

*

Kıyı bankacılığı, parayı, sonunda ortadan kalkıncaya kadar elden ele, hiç iz bırakmadan dolaştırma açıkgözlüğüdür. Nasıl gökdelenler, yapay olarak arsanın değerini kat kat artırırlarsa, kıyı bankaları da parayı elden ele dolaştırarak, faiz gelirlerini kat kat artırırlar. Kıyı bankacılığında, paralar riskli alanlara yatırılarak, hem kayıtdışı paralar yasallaştırılır, hem de faizin faiziyle gelirler büyütülür.

*

Kıyı bankacılığında para başkalarının parasıyla kazanılır. Onlar milyonlarca dolar kazanmanın yolu, bir dolarla başlar, diyerek, yola koyulurlar. Ancak, dünyanın hangi ülkesinde faaliyet gösterirlerse göstersinler, kıyı bankaları, önünde ya da sonunda çöken, sanal olarak büyüttükleri gölge ekonominin, enkazı altında kalırlar.

*

İster kıyı, ister kara bankacılığı olsun, bütün bankalar, paradan para kazanmanın değil, ürün ve hizmet üretmeden gelir sağlamanın peşine düşmelidirler.

*

Gizliliğin olduğu her ülkede, finansal büyüme, siyasal çürümeye dönüşür.

*

Kare dünyada hiçbir alanda gizliliğe yer yoktur.

*

Para herşeydir diyenler, para için herşeyi yaparlar.

*

Yalnız parayla yaşanmaz.

17 Nisan 2017, 16:40

EDEBİYATSIZ MEDENİYET MEDENİYETSİZ EDEBİYAT OLMAZ

================================================== Anadolu insanının düşünce tarihinde, yenilenme ve yabancılaşma akımlarının öncüleri edebiyatçılar olmuştur. Edebiyat ile medeniyet arasında kendine özgü, bir iletişim ve etkileşim vardır. Medeniyet edebiyatı, edebiyat medeniyeti zenginleştirir. Türkiye'nin geleceğini kendi medeniyetlerinde arayan edebiyatçılar, Anadolu insanının, düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandırmışlardır.

*

Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri çevresinde toplanan edebiyatçılar, Batı medeniyetinin değerlerine karşı İslam medeniyetinin değerlerini savunmuşlardır. Söz konusu dergilerin öncüleri olan, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören ve onları izleyen sanatçılar, medeniyetsiz edebiyat, edebiyatsız medeniyet olmayacağına inanmışlar ve edebiyatı medeniyet için bilmişlerdir.

*

Mehmet Nezir Eryarsoy, edebiyatı medeniyet için bilenlerden, Rasim Özdenören'in, hayatını, sanatını ve eserlerini, “Gül Yetiştiren Adam” isimli çalışmasında ele alarak, Türkiye'nin, dönüştürücü edebiyatçılarının düşünce ve eylem dünyalarını, büyük ölçüde aydınlatıyor.

*

Rasim Özdenören, hayatını sanatıyla, sanatını hayatıyla bütünleştirmiştir. Denemeleriyle, hikayeleriyle, Anadolu insanına yol gösteren bir kutup yıldızı olmuştur.

*

Türk dünyasının büyük edebiyatçısı Cengiz Aytmatov'un dediği gibi, her yazar “kendi toplumunu” anlatır, kalıcı olanlar, “ulusal olanın ötesine geçerek”, evrensel değerleri yakalayanlardır.

*

Özdenören de, edebiyatçının, kendi toplumunun, kendi çağının “türküsünü söylediğini”, bunu yaparken, çağındaki gelişmelerden sorumlu olduğu gerçeğini, unutmaması gerektiğini vurgular. Edebiyatcılar kutup yıldızları için, yolun hiçbir zaman kalabalıkların yolu olmadığının bilincindedir.Çığır açan edebiyatcılar, yazmanın olduğu kadar okumanın da ustasıdırlar.

*

Onlar bir sayfa yazmak için, kırk sayfa okumak gerektiğini çok iyi bilirler. Bazan bir cümle kırk cümle yazdırır.

*

Usta yazarlar, bir kuyumcu titizliğiyle, bir kelime, bir cümle, bir sayfa ve bir kitap ararlar.Özdenören hem “oku”, hem de “yaz” emri var diyenlerdendir.

*

Ben kendi payıma, pek çok kitabı, Pakdil ve Özdenören'in tavsiyeleriyle okudum.Özdenören, her usta yazar gibi, yazdıklarıyla yetinmez.

*

Usta yazar her zaman, esas yazmak istediklerini yazamadığını düşünür. Bunun için, yazmaya hiç ara vermez. Yazar ömürünü okumaya ve yazmaya adar. Bildiklerini ve düşündüklerini, paylaşmak için, sürekli yazar.

*

Eryarsoy, Özdenören ile birlikte çevresini de anlatarak, onun denemeleri, hikayeleri ve düşünceleriyle, Türk edebiyatında, kendisine geniş ve sağlam bir yer açtığını ortaya koyuyor.

*

Edebiyatla silahlanan bir medeniyet, hiçbir savaşta üstünlüğünü yitirmez.

*

Köklü medeniyeti olanın, edebiyatı zengin olur.

*

Edebiyatı zengin olanın, medeniyeti güçlü olur.

17 Nisan 2017, 16:49

DÜNYADA DEMOKRASİYE YENİ AÇILIMLAR KAZANDIRILMALIDIR

================================================== Bilginin hiyerarşisinde, Batı''da metafizik dünyadan daha çok fizik dünyaya ağırlık verilmesi, kutsal kültürle seküler kültür arasındaki iletişim ve etkileşim kanallarını dinamitledi. Seküler kültürün oluşturduğu düşünce ve yaşama paradigmasında, bilginin hiyerarşisi altüst oldu. Bilginin hiyerarşisinde normatif değerlerin yerine pozitif değerler geçti. Hayatın her alanında, kutsal kültür toplumların afyonu olarak görüldü.

*

İslam dünyasında kutsal kültürün yorulma bilmez savunucusu Büyük Şair Sezai Karakoç''un vurguladığı gibi: ''Nerval, Baudlaire, Verlaine, Mallerme, Rimbaud, Valery, Eliot, Paund, Lorca ve Saint John Perse gibi, 19. Ve 20. Yüzyılın Batılı büyük şairleri, uygarlığın metafiziğe ve transandantala ihtiyatla kapalı perdelerini bir hayli zorlamışlarsa da, içlerinden onu açıp öteye geçen, hemen hemen hiç olmamıştır.'' Metafiziğe kapalı seküler kültür, Batı''dan bütün dünyaya, silah da dahil olmak üzere, her yöntemden yararlanılarak ihraç edildi.

*

Yeniden kutsal kültüre dönülmesini savunan Sosyolog Daniel Bell''in tanımlamasıyla: ''Seküler kültür, kutsalın siyasal alandan bütünüyle çekilmesi'' ve ''Din ile devletin birbirinden ayrılmasıdır.'' Seküküler kültürün misyonerliğini yapan Batı dünyası, İslam dünyasında, ''Siyasal İslam''ın önünü kesme adına, ''Demokratik İslam''ı baltalamak için, Türkiye''de, Cezayir''de, Endonezya''da, Pakistan''da, Mısır''da ve Filistin''de elinden geleni geri bırakmadı.

*

Yunan''ın savaş odaklı mitolojik mirası ile Roma''nın ordu ve dayatma geleneğine dayanan Batı''nın seküler kültürü, yedeğine bilimsel ve teknolojik gelişmeleri de alarak, Rusya''dan Çin''e kadar bütün dünyada şiddet fırtınaları estirdi. Seküler kültürün bir barış yüzyılına dönüştürmesi beklenen 20. Yüzyıl, beklenenin tam tersine, bir savaş yüzyılı oldu. Dünyanın her yerinde savaşlar birbirini izledi. Dünyadaki bütün ülkeler, 20. Yüzyılda birbirleriyle savaştı.

*

Dünya 21. Yüzyılın ilk çeyreğine, geçen yüzyılda olduğu gibi, savaşlarla girdi. Her ülkenin kutsal kültürünün kendine olduğu, kimsenin inancından dolayı küçümsenmeyeceği yeni yüzyılda, devletler değil, demokrasiler savaşıyor. Bir yanda seküler kültürün demokrasileri, bir yanda da kutsal kültürün demokrasileri var. Seküler kültürün demokrasileri, ''benim dinim yalnızca benim değil senin de dinin'' diye dayatıyor. Kutsal kültürün demokrasileri ise, ''benim dinim yalnızca benim, senin dinin de senin'' diyor.

*

Kutsal kültürde zorlama yoktur. Kimse kimseyi Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Budist, Konfüçüyüsçü ya da Şintoist olmaya zorlamaz. Ancak herkes herkesi, demokrat olmaya davet eder. İnsanlar, Müslüman Demokrat, Hristiyan demokrat, Yahudi Demokrat, Budist Demokrat, Konfüçüyüsçü Demokrat ve Şintoist Demokrat olabilir.

*

Araştırmacı Edgar Marin''in üzerinde önemle durduğu gibi, bir iki yüzyıllık tariih olan demokrasi yalnızca bir yönetim tekniğidir.

*

İslam dünyası seküler kültürün demokrasisini değil, kutsal kültürün demokrasisini arıyor.

*

İslam dünyasının ana sorunu sekülerleşmeden demokratikleşmektir.

*

Demokrasi kutsal kitabı olan bir din değil,bir yönetim biçimidir.

*

Temel hak ve özgürlükler demokrasinin amentüsüdür.

17 Nisan 2017, 17:18

EDEBİYATTA TARTIŞILAN BÜTÜN DÜNYADA TARTIŞILIR

================================================= Ali Haydar Haksal''ın büyük bir özveriyle sürdürdüğü Yedi İklim Dergisinin Sezai Karakoç, Nuri Pakdil,Cahit Zarifoğlu,Akif İnan,Erdem Bayazıt ve Rasim Özdenören özel sayıları büyük ilgi görmüştür.

*

"Gebe Bırakan Söz"ün ustası olanlar edebiyatı amacı kendinden ibaret bir eylem alanı olarak görmezler. Onlar için "Sanat Allah''ı aramaktır."Kültürler arasındaki savaşın hız ve yoğunluk kazandığı günümüzde, edebiyat ve sanat, gerek teorik, gerekse pratik alanda vazgeçilmez bir yer tutmaktadır.

*

Dünyanın ve Türkiye''nin üretici gücünü harekete geçirenlerin başarılarının sırrı,severek ezberledikleri şiirlerde gizlidir. Görünmeyen dünyanın kapıları şiirle aralanır.İç ve dış dünyanın hazineleri hayatın şiirindedir. O şiiri yakalayanlar, toplumları dönüştürecek gücü kolaylıkla ateşleyebilirler.

*

Karakoç, "Bugün şiir ve edebiyata giren, yarın hayata girecektir" derken, sanat ve hayat arasındaki diyalektik ilişkiye dikkat çekiyor.Sanat insanı, insan da ekonomiyi dönüştürür. Başlangıçta ekonomi değil, sanat vardır.

*

Özdenören hikaye ve denemelerinde çalkantılı dönemlerin Anadolu insanının siirini anlatır. O "Çözülme"den "Denize Açılan Kapı"ya doğru uzun bir yürüyüşe çıkmıştır.O insan, aşağıdan değil de, yukarıdan gelen bir kültür değişiminde, yılların ürünü bir medeniyetin değerlerinin ekonomik, sosyal ve kültürel yapıdan bir bir söküldüğünü görmüştür.

*

Türkiye'de her öncü sanatçı, Anadolu''yu Doğusu ve Batısıyle bir baştan diğer başa kasıp kasıp kavuran dehşet fırtınasını bağrında olanca varlığıyla duyar. Ancak hiçbir zaman umutsuzluğa düşmez.

*

Anadolu insanının dünyasında umutsuzluğa, karamsarlığa kesinlikle yer yoktur. Umutsuzluk ve karamsarlık fırtınaları edebiyat ve sanatla dağıtılır.

*

Bir medeniyet kelam ya da söz eğitiminden geçmeden, teoriyi pratiğe geçiremez.

*

Her medeniyetin düşünce ve yaşama biçiminin hayata geçirilmesinde edebiyat önemli bir yer tutar.

*

Usta edebiyatçıları olmayan bir toplumların, dünyayı dönüştüren girişimcileri olmaz.

*

Dünyayı hallaç pamuğu gibi atan girişimciler,hayatın şiirini yakalıyanlardır..

17 Nisan 2017, 17:49

EĞİTİM BEŞİKTEN MEZARA UZUN SOLUKLU BİR YARIŞTIR

================================================= Uzun ve sıkıcı bir hazırlıktan sonra, üniversiteye girme hakkı kazanan öğrenciler ,bütün dünyada devletlere asker yetiştiren fabrikaların hammaddesi olarak görülüyor. Üniversiteler öğrencilere öğrenmesini öğrenmekten daha çok dar bir alanda bilgi sahibi olamaya zorluyor.Üniversitelerde öğrencilerin öğretime katılma imkanları çok sınırlıdır.

*

Dünyadaki üniversiteler eğitim kurumlarından daha çok öğretim kurumları olmak için birbirleriyle kıran kırana yarışıyor.Oysa öğretim, beşikten başlayıp, mezara kadar devam eden bir yarıştan daha çok keyifli bir maraton olmalıdır. Bir yarışta ilk sıralara girenler kazanır. İlk üç ya da beşe giremeyen yarışmacılar, koşuyu kaybetmiş sayılır.

*

Keyifli bir maratonda yarışma şartlarını yerine getirerek koşuyu tamamlayan herkes yarışı kazanmış olur. Ömür boyu süren maratonda bazıları, herkesten daha hızlı koşarak, birbirleriyle kıyasıya bir çekişmeye girebilir. Yine de maratonda koşanların çoğu kendisiyle yarışarak, iki gününü birbirinden farklı kılmaya çalışır.

*

Öğrencilerin büyük bir bölümü için, üniversite bir yarıştan daha çok bir maratona benzer. Hayat da bir üniversitedir. Bu yüzden yönetim uzmanı Charles Handy "Hayat bir at yarışı değil, bir maratondur" diyor. Sezai Karakoç, bu yarışa metafizik bir boyut ekliyerek "Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız" demek yarışın bitiş noktasını ahirete taşır.

*

Öğretim, bugünü dünden, yarını da bugünden daha yaşanır kılabilmek için, herkesin kendisiyle gireceği yarışı belirlemesi ve temposunu ayarlaması olmalıdır. Öğretimde, eğitimde olduğu gibi, kazanan ya da kaybeden yok, daha güzel bir dünya kurma çalışmasına katılma vardır. Hayatı üniversiteye dönüştüren toplumlarda, hiçbir şey, zamanından önce öğrenilmez. Yapılan çalışmalarda açıkça ortaya konulduğu gibi, üniversitede zorla öğretilen bilgilerin günlük hayatta hiçbir önemi yoktur. Kullanılmayan bilgiler ise, kısa zamanda yok olup gider.

*

Yabancı dil öğrenme, kullanılmayan bilginin uçup gitmesine çarpıcı bir örnektir. Konuşma imkanı olmadığında, bir dili öğrenmek mümkün değildir. Bir dil sürekli konuşulmadan öğretilemez.Dünyanın her yerinde bir dil konuşularak öğrenilir.

*

Merkez ve çevre farkının ortadan kalktığı bir dünyada üniversiteler tek öğrenme yeri değildir. Özellikle sosyal bilimlerde, kitap, dergi, disk ve bilgisayar ortamında olan bilgilere artık herkes kolaylıkla ulaşabilir.

*

Öğretimin can alıcı noktası bilgiyi dört duvar arasında zorla öğrenciye ezberletmekten daha çok nerede bulunduğunu, nasıl ulaşılacağını ve ne yapılacağını öğretmektir.

*

Dünya''daki bütün eğitim, kurum ve kuruluşları, öğrencileri zorla eğitmek yerine, onlara nasıl öğrenebilecekleri öğretmeye yönelmelidirler.

*

Öğretim beşikten mezara kadar devam eden bir maratondur.

18 Nisan 2017, 19:54

DÜNYAYI MESNEVİ VE MUKADDİME DÖNÜŞTÜRÜR

=========================================== Denizleri arayan nehirlerin, kendi yollarını kendilerinin açma öyküsü gibi, hayat da insanın ölümlü dünyada ölümsüz dünyayı yakalama öyküsüdür. Her hayat bir öyküdür, her öykü de bir hayattır. Bütün boyutlarıyla sanat, hayatın öyküsünü yakalama ustalığıdır. Sanatcı, ölümlü dünya ile ölümsüz dünya arasındaki perdeleri aralamada, gösterdiği başarı ölçüsünde adını ölümsüzleştirir.

*

Anadolu''da adını ölümsüzleştiren sanat ustalarının başında Mevlana gelir. Onun altı kitaptan oluşan Mesnevi''si, bulanmadan akan nehirlerin denizi aradığı gibi, sürekli güzelliği, iyiliği ve doğruluğu aradığı için, bütün dünyada güzelliğin, iyiliğin ve doğruluğun, elden ele dolaşan ana kaynaklarından biri olmuştur. Çünkü Mesnevi kendinden önceki bütün bilgi ve hikmet birikimini büyük bir ustalıkla yansıtır. Mesnevi''nin dizelerinde herkes kendi öyküsünü bulur.

*

Mevlana Mesnevi''de, İbn Haldun da Mukaddime''de İslam''ın ana kaynaklarına dayanırlar. Onlar bütün ömürlerini doğruyu aramaya ve doğru düşünmeye adadıkları için, doğrunun gören gözü, düşünen aklı, yazan kalemi ve konuşan dili olmuşlardır. Mesnevi insanın iç, Mukaddime de dış dünyasını aydınlatmanın yollarını gösterir. Her ikisi için iç ve dış dünya birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

*

Hayatı bütün boyutlarıyla zenginleştirenler, Mesnevi ile Mukaddime''nin simgelediği görünen ve görünmeyen dünyalar arasındaki uyum ve düzenin öyküsünü yakalayanlardır. O öykü bütün bir insanlığın öyküsüdür. O öyküde, toplumların bütün birikimi, her boyutuyla yansır. Mesnevi ve Mukaddime bütün insanlığa tutulmuş bir aynadır. Onlar tek tek kişilerle birlikte toplumun da geleceğini aydınlatırlar.

*

Mesnevi ve Mukaddime Anadolu insanını yeniden bütün dünyaya taşıyacak ana kaynaklardır. Bilgeleri, düşünürleri olmayan bir toplum hem iç, hem de dış dünyanın öyküsünü yakalayamaz. Çünkü öyküsü olmayan toplumların geçmişleri olmadığı gibi, gelecekleri de olmaz. Bu bağlamda en zengin öyküsü olanlar, kendilerini aynı anne ve aynı babanın çocukları olarak görenlerdir.

*

İç dünyayı öyküye dönüşen hayat, dış dünyayı da eyleme dönüşen zenginlik güzelleştirir. Öyküye dönüşmeyen hayat insanı, eyleme dönüşmeyen zenginlik de toplumu çoraklaştırır.

*

Öyküsüzlük insanın, eylemsizlik toplumun yoksullaşmasına yol açar. Bu yüzden, Anadolu insanının kültüründe yoksulluk yerilirken, yoksullar gibi yaşamak özendirilir.

*

Mesnevi ve Mukaddime hayatın içinde hayatı zenginleştiren nehirler gibi, geçmişten geleceğe doğru akarlar. Onların açtığı yoldan gidenler, hayatın hiçbir alanında yoksulluğa düşmezler.

*

İnsanın öyküsü, görünen ve görünmeyen dünyaları arasındaki uyum ve düzende gizlidir.

*

Mutluluk hayatın öyküsünü yakalamaktır.

*

Öyküsü olmayanın ülküsü olmaz .

19 Nisan 2017, 16:23

MEVLANA IS NOT FROM EAST OR WEST HE IS THE WORLD

================================================= Anatolian people live with their a thousand year old history which constitutes their identity. Every person from Anatolia is full of experience and knowledge as if they lived a thousand years. The Mesnevi that calls everyone to love, respect and fraternity is the magnum opus of Mevlana (Rumi) and it is the motherland of Anatolian people. Mesnevi is the world's knowledge source. If the all the knowledge had been lost from the earth, the Anatolian people would have revived it by reading Mesnevi.

*

In this world where bloodshed and tears never ends, Mesnevi has the much sought peace by all states. Mevlana invites all the people to the world of peace whether they are from Africa, Europe, Asia or America.

*

Mesnevi tells the intricacies of winning people's hearts rather than the art of war in the trenches. To win the heart of someone is equal to winning all the humanity's heart. Mevlana, who welcomes the death as a "Wedding Day", says that he would live in the hearts of people. Mevlana is one of those who become immortal since people always commemorate him.

*

Mevlana migrates from one country to other everyday and he is reborn at the hearts of people. And nobody gets tired of Mesnevi which is in the search of unheard answers to known questions. Mevlana unfolds the world's ugliness and beauties before the people's eyes.

*

For Mevlana, those who seek ugliness would find ugliness and those who look for beauty would find beauty. In this life and in the life after death, people would reap what they had sowed.

*

He is neither from East nor West, he is a citizen of the earth. He is not a stranger to both worlds and he is in the search of a home in both worlds.

*

The Beauty is neither Western nor Eastern.

*

The Beauty has no homeland.

*

Mevlana seeks the beauty.

*

Mesnevi is the beauty

19 Nisan 2017, 16:34

DÜNYANIN YENİ BARIŞ PARADİGMASINA İHTİYACI VARDIR

================================================ Dünya orta kuşağında yer alan, İslam dünyası için hem Yirminci, hem Yirmibirinci yüzyıllar, savaş yüzyılları oldu. Avrupa ülkelerinin İslam dünyasının, zengin yeraltı kaynaklarını paylaşma yarışları, Ortadoğu'da büyük göçlere yol açan, ölüm yağdıran, dehşet verici savaşlara dönüştü. Sanayi Devrimi'nden bu yana, Batı dünyası, ulaştığı zenginliği korumak için, Ortadoğu'da, savaş başta olmak üzere her yol ve yönteme başvurdu. Seküler Batı ekonomiyi bir araç olarak değil, bir amaç olarak gördü, ekonominin belirleyiciliğine inandı.

*

Dünya hayatının merkezine yerleştirilen “Ekonomik” insan “Güzel” insana, “Serbest” pazar ekonomisi, “Güzel” pazar ekonomisine dönüştürülmezse, Ortadoğu'da savaşların sonu hiç gelmeyecektir. Dünya barışının en büyük güvencesi: Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, can alıcı eylemlerin, güzel yapılması değil, can alıcı güzel eylemlerin yapılmasıdır. Bu bağlamda, İslam dünyasıyla birlikte bütün dünyada, “Sanayi” Devrimi gibi, köklü dönüşümlere yol açacak, bir “Paradigma” devrimine ihtiyaç var. Kılavuzu ekonomi olan Batı, dünyayı savaştan savaşa sürükledi.

*

Paradigma devrimi, deniz dalgalarının, sahillerdeki sert kayaları, çarpa çarpa yumuşak kumlara dönüştürmelerinde olduğu gibi, uzun soluklu bir süreç olacaktır. Batı dünyasındaki “ekonomik insan”ların, kaya gibi sert paradigmalarını, İslam dünyasındaki “güzel insan”lar, kum gibi esnek paradigmaya dönüştürecektir. Dönüşüm sürecinde kısa dönemde kayalar, uzun dönemde dalgalar kazanır. Kayalar çarpıla çarpıla, dalgalar çarpa çarpa olgunlaşır. Her ikisi parçalanan kayalardan oluşan sahilde buluşur.

*

Dalgaların yerine sahildeki kayalıklara gemiler çarparsa, kayalar değil gemiler parçalanır. Sezai Karakoç'un “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır” dizesinde çok güzel vurgulandığı gibi, medeniyetler tarihinde paradigma değişmeleri, uzun ve sancılı bir süreçtir. Medeniyetlerin paradigma değiştirmelerinde, medeniyetler arasındaki savaşlardan daha çok medeniyetler içindeki savaşlar önemlidir. Medeniyet içinden gelen çatışmaların verdiği zararı, dışardan gelen çatışmalar vermez. Her medeniyet düşmanlarından önce dostları tarafından yıkılır. Düşmanlardan korunmak dostlardan korunmaktan daha kolaydır.

*

İslam dünyasının sorunları, Müslümanların Hristiyanlarla savaşlarından daha çok kendi içlerindeki iktidar savaşlarından kaynaklanıyor. Müslümanların Müslümanlara yaptıkları kötülükleri, Hristiyanlar Müslümanlara yapmıyor. Yeni bir "Diriliş” paradigmasının arandığı bir dönemde, İslam dünyası sorumluları, Batı dünyasında aramaktan daha çok İslam dünyasının sorunlarını çözmek için, Ortadoğu'nun birikimi yetmez, bütün dünyanın birikiminden yararlanmak gerekir. Bilginin ve bilgeliğin vatanı yoktur, nerede bulunursa oradan alınır.

*

Savaşsız bir dünya için, hem Müslüman hem Hristiyan ülkelerin kendi evlerinin önlerini kendilerinin temizlemesi çok önemlidir. Her ülke kendi evinin önünü temizlerse savaşa ihtiyaç kalmaz. Barış kristal bir avizeye benzer, özen gösterilmez, sürekli temizlenmezse, ışığıyla birlikte işlevini de yitirir. Anadolu'da denildiği gibi: “Savaş olmaz Allah vermezse, Allah savaş vermez, kimse barışı bozmazsa.” Barış bozan savaşa katlanır.

*

Bütün dünya lanete uğramıştır. William Faulkner'ın deyişiyle, insanlık “lanete uğramış ölümsüzlük ve ölümsüz lanet” çağında yaşıyor. “Çağ dünyanın köhne ve felaketli rahminden doğmuş ölüm kusan bir canavara benziyor.”

*

Kılıçlardan savaş canavarının burnuna takılacak halkalar yapılmalıdır.

*

Dünün paradigmasıyla bugünün canavarı denetim altına alınmaz.

*

Savaş paradigmasının panzehiri barış paradigmasıdır.

*

Paradigma aynadır ayna paradigmadır.

*

Paradigmada dünya kendisini görür.

*

Aynayı barış güzelleştirir.

20 Nisan 2017, 23:09

OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNMEK GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OLMAK

================================================== Bütün ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de her kuşak, demokrasi yolunda yeni açılımlar yapmak istiyor. Ancak söz konusu demokrasi olunca, daha önce söylenenleri, tekrarlamak yerine geliştirmek ve yeni boyutlar kazandırmak gerekir. Hiçbir ülke durduğu yerde sürekli kalamaz. Her ülke, ekonomik, siyasal ve kültürel varlığını koruyabilmek için, demokrasinin geleceğini geçmişinden daha güçlü kılmak zorundadır.

*

Demokratik kültüre katkılarıyla tanınan Giovanni Sartori, “Demokrasi Teorisine Geri Dönüş” kitabında vurguladığı gibi: “Tarih bir Sisyphus mitidir, her kuşak yeniden başlamak durumundadır”. Türkiye demokrasi tarihinde yeni bir yol ayrımına gelmiştir. Demokrasi kültürünü zenginleştirmeye yeniden başlaması gerekmektedir. Bu bağlamda herkese büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir.

*

Demokrasi ve ekonomi, genelgeçer hukuk ve doğal etik ilkelerinin oluşturduğu büyük referans dairesinin içinde birbirleriyle ortak alanı olan iki ana daire oluştururlar. Gönüllü kuruluşlar iki daire dışında kalan alanda yer alırlar ve her iki kesim arasında uyum ve düzeni sağlarlar. Demokrasiyi siyasi partiler, ekonomiyi şirketler ayakta tutarlar. Büyük referans dairesinin merkezindeki ortak alan güçlü olursa, hem demokrasi, hem de ekonomi güçlü olur.

*

Demokrasi ve ekonomilerin sağlamlığı, ortak alanlarında yer alan, özgürlükler kadar farklılıklara da saygılı, misyon ve vizyon sahibi liderlere dayanır. Ülkelerin geleceklerinin, geçmişlerinden daha başarılı olmasında, belirleyici olan, doğal kaynak yoksunluğu değil, doğal lider yoksunluğudur. Sağlıklı demokrasi ve güçlü ekonomilerde bir değil, binlerce lider vardır. Onlar çekirdekte meyvayı, meyvada ağacı görürler.

*

Her ülkede hem demokrasi, hem de ekonomi, göründüğü gibi olan, olduğu gibi görünen, oyunu ve parasını, doğru yerde, doğru zamanda ve doğru yöntemle değerlendirmesini bilenlerle zenginleşir. Onlar doğruluğun elinde kar gibi eridikleri için, onların elinde de, demokrasi ve ekonominin kusurları kar gibi erir. Oyları ve paraları, onların paha biçilmez silahlarıdır.

*

Demokrasi ve ekonomide seçenler ve seçilenler görev ve sorumluluklarının bilincinde olmalıdırlar. Bir kurum ya da kuruluş, baskı ve şiddetle rakiplerinin saha dışına çıkarılmasına seyirci kalırsa, önünde ya da sonunda kendisini sahanın dışında bulur.

*

Dostoyevski'nin “Karşıtlar olmasa, gelişme de olmaz: Çekim ve itim, akıl ve enerji, sevgi ve nefret, insan varoluşuna aynı derecede gereklidir” görüşü, demokrasinin partileri ve ekonominin şirketleri için de geçerlidir.

*

Demokrasi ve ekonominin kurum ve kuruluşları arasında, büyük referans dairesi içinde rekabet olmazsa, zenginleşme de olmaz.

*

Yarışmasını bilmeyenler, kendilerini yarışma dışında bulurlar.

*

Demokrasi yarışmaya dayalı, açık kapı yönetimdir.

*

Demokrasilerde çoğunluk yanlışta birleşmez.

*

Sağduyu için her zaman yol birdir.

20 Nisan 2017, 23:21

"20 İNCİ YY, ELLE TUTULAN, GÖZLE GÖRÜLEN, ENDÜSTRİYEL ÜRÜNLER ÜRETEN FORD'LARIN YÜZYILIYDI. 21 İNCİ YY, ELLE TUTULMAYAN, GÖZLE GÖRÜLMEYEN, YAZILIM PROGRAMLARI ÜRETEN MICROSOFT'LARIN, GOOGLE'LARIN YÜZYILI OLACAKTIR." PROF.DR. NAZİF GÜRDOĞAN

Bu yazı daha önce 06.05.2015 tarihinde de yayımlanmıştı.

20 Nisan 2017, 23:40

OLUKLAR ÇİFT BİRİNDEN NUR BİRİNDEN KİR AKAR

================================================= Dünyanın hiçbir yerinde kültürler, bulundukları yerde durmazlar. Kültürler de nehirler gibi akarlar. ''Herşey akar'', toplumlar, tarihler, düşünceler ve kültürler. Necip Fazıl''ın vurguladığı gibi: ''Oluklar çift'', birinden kutsal kültürler akar, diğerinden seküler kültürler. Geçmişten geleceğe olan bu akışta, kültürler birbirleriyle hem yarışırlar, hem de çatışırlar. Ekonomik, toplumsal ve siyasal canlılık, kültürlerin çatışmasından kaynaklanır.

*

Hayatın her alanında, nasıl herşey karşıtlarıyla bir arada bulunursa, kültürler de zıtlarıyla bir arada bulunurlar. Gündüzün geceye muhtaç olması gibi, kutsal kültür de seküler kültüre muhtaçtır. Farklı kültürlerin yan yana bulunmadığı toplumlarda, hiçbir alanda gelişme olamaz. Kültürler birbirleriyle yarışarak zenginleşirler, zenginleşerek yarışırlar. Kapılarını başka kültürlere kapayan bir kültür, yeni açılımların, yeni atılımların öncüsü olamaz.

*

Son iki yüzyılda, kutsal kültür, düşünce ve eylem alanında, seküler kültür karşısındaki üstünlüğünü yitirdi. Kutsal kültür, dünyadaki bilimsel ve teknolojik değişimlere öncülük yapamadı. Her ülke, İbn Haldun''un ''mağluplar galipleri taklit ederler'' kuralına dört elle sarılarak, dünyanın geleceğini kutsal kültürde değil, seküler kültürde aradı. Sekülerleşme, Türkiye gibi, bütün ülkelerin gündeminde, ilk sırada yer aldı. Dünyada ekonomik gelişme ile sekülerleşme özdeşleştirildi.

*

Kültürlerin harman olduğu kare dünyada, toplumlar düşünceleriyle nehirlere, eylemleriyel göllere benzerler. Düşünceler zenginleştirdikleri eylemlere göller beslendikleri nehirlere göre büyürler. Kültürler düşünceler ile eylemleri altın oranda bütünleştirerek, gelişmenin sürükleyici gücü olurlar. Kültürlerin dünyayı dönüştürmedeki başarıları, görünen dünya ile görünmeyen dünyayı, yaşanabilir hayatın, bir birinden ayrılmaz iki yüzü olarak görmelerinden kaynaklanır.

*

Krizlerin üstesinden gelmek için, bütün dünyanın ihtiyacı olan kutsal kültürün gücü, iki dünyayı birbirinden ayırmadan, her ikisine de aynı değer vermesinden gelir. Kutsal kültür, seküler kültür saatinin zembereği ve dünya barışının güvencesidir. Kutsal kültür, seküler kültür üzerindeki ağırlığını ve denetimini getirirse, dünya zembereğinden boşalmış bir saat gibi, hızlanır doğru zamanı gösterme gücünü yitirir, yolunu ve yönünü şaşırır.

*

Bütünüyle seküler kültüre odaklanan dünya, üretici gücünü yitirdi, yönünü şaşırdı ve yolunu kaybetti. Yirmibirinci yüzyıl, kutsal kültüre dönüş yüzyılı olacak. Seküler kültür yalnızca Moskova''da değil, Ankara başta olmak üzere bütün dünya başkentinde öldü. Her ülke kendi kutsal kültürünün ana kaynaklarına dönüyor.

*

Kutsal kültür bir değerler bütünüdür, insanlığın geleceğini uçlarda aramaz, ancak uçları içselleştirmesini bilir.

*

Kutsal kültür iki dünyanın, hem eli hem dilidir.

*

Geçmiş geleceğe kutsal kültürle taşınır.

*

Kutsal kültür bulanmadan akar.

*

Kutsal kültürün gölü kurumaz.

21 Nisan 2017, 11:47

Gelecek "bir lokma bir hırka"tüketen "bin lokma bin hırka"

Gelecek "bir lokma bir hırka"tüketen "bin lokma bin hırka" üretenlerindir.Onlar veren elin alan elden üstün olduğunu iyi bilir. ================================================== "Tasavvuf iyilikleri özendirme ve kötülükleri önlemenin en bilinen, en etkili yoludur. İyilikleri özendirme ve kötülükleri önlemede yarışmanın olmadığı toplumlarda hayatın hiçbir alanında gelişme olmaz. Tasavvufun öncüleri ömürlerini hayatı yaşanır kılmaya adamışlardır. Onlar Yunus gibi: "Ne varlığa sevinirler ne de yokluğa yerinirler." Onlar korkutmak için değil, sevdirmek için vardır." Prof Dr Nazif Gürdoğan

21 Nisan 2017, 12:15

YENİ BİR DEMOKRATİK SÖYLEM VE DİL GELİŞTİRMEK

=============================================== Sanayi odaklı küre dünyanın demokratik dili gibi, bilgi odaklı kare dünyanın da, kendine özgü bir demokratik dili vardır. Sanayi yüzyılından bilgi yüzyılına, demokrasinin dili hızla değişiyor. Küre dünyanın demokratik dilinde, pozitif kültürün kavramları öne çıkıyordu. Kare dünyanın demokratik dilinde ise, kutsal kültürün kavramları öne çıkıyor.

*

Yirminci yüzyılın demokratik diline Hristiyan demokratlar damgalarını vurdular. Onlar kutsal kültürün değerlerini, demokratik dile çevirerek, bütün dünyada kabul görmesinin yolunu açtılar. Yirmibirinci yüzyılın demokratik diline, Müslüman demokratlar damgalarını vuracaklar. Müslüman demokratlar, Mesnevi ve Mukaddime ile yeni bir demokratik dil oluşturacaklar.

*

Kendi dünyalarında tek başlarına birer güneş olan Mevlana ve İbn Haldun''un, Yunan düşüncesinden ödünç aldıkları hiçbir şey yoktur. Yirmibirinci yüzyılda, azgınlığa dayanan Atina demokrasisini, çoğunluğa dayanan Kudüs demokrasisine dönüştürecek, Mesnevi ve Mukaddime''den daha hayatın içinde, başka kaynak yoktur. Dünyanın beklediği yeni demokratik dil, onlarla inşa edilecektir.

*

Demokratik kültürün dili yalındır, kutsal kültürün dili gibi, zengin değildir. Kutsal kültür demokratik kültür dışı değil, demokratik kültür üstüdür. Demokratik kültür, bardaktaki çay gibi, kutsal kültürün şekeri ve sütüyle, hem tatlandırılmalı, hem de renklendirilmelidir. Çünkü, kutsal kültür, toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatın, eşsiz tadı, doyumsuz rengidir.

*

Kutsal kültürün iki dünyayı kucaklayan zengin diliyle, demokratik kültürün diline yeni kavramlar, yeni açılımlar kazandırmadan, dünyadaki savaşların önünü almak mümkün değildir. Batı dünyası, İslam çaydaki şeker gibi, tad versin, ama kamusal alanda, hiç görülmesin istiyor. Ancak İslam iki dünya medeniyetidir, seküler kültür gibi, iki dünyayı birbirinden ayırmaz.

*

Müslümanlar tarihleri boyunca, İbn Haldun gibi dünyaya, Mevlana gibi de, öteki dünyaya önem vermişler. Kutsal kültür, yalnızca özel alanı değil, hayatın bütün alanlarını kuşatan, bütün bir değerler manzumesine sahiptir.

*

Kutsal kültürün dili, demokratik dili içeren, dünyada herkesin anlayabileceği, küresel bir dildir.

*

Kutsal kültürün dilini bilmeyenler, sağlıklı bir demokratik dil oluşturamazlar.

*

Demokrasinin yalın dili, kutsalın zengin dilinden beslenir.

*

Kutsal kültürün ışığını kimse söndüremez.

22 Nisan 2017, 00:04

SERMAYENİN BURNUNA HALKAYI BİLGELER TAKAR

============================================== Ümitsizlik ve güvensizliğin, herkesi dört bir yanından kuşattığı büyük şehirlerde, insanların yalnızlığı, günden güne katlanarak artıyor. Dünyanın her şehrinde, kalabalıklarla birlikte yaşayan, ancak kalabalıkların rüzgarına kapılmayanların oluşturdukları, huzur ve güven adaları vardır.

*

Bir bilge gönül zengininin çekim alanında oluşan, korku ve tedirgenlikten uzak, ümit adalarında, insanlar iç dünyalarıyla birlikte dış dünyalarını da zenginleştirir.İstanbul başta olmak üzere, bütün Anadolu şehirlerinde, insanların iki dünyasını Cennet'e çevirmek için, bütün ömürlerini adayan bilgeler vardır.

*

Onlar nerede olurlarsa olsunlar, çevrelerinde herkesin kolaylıkla ulaşabileceği, duvarsız, kapısız, herkese açık, bir bilgi paylaşım ortamı oluşur. Bilgi ve bilgeliğin büyütüldüğü yerlerde, herkes bilene öğrenci, bilmeyene öğretici olur. Bilgelerin olduğu yerde, insanlara hem öğrenci, hem de öğretici olmanın verdiği gücün, bilincine varırlar.

*

Sermayenin burnuna halka takmasını bilenler sermayenin peşinden koşmazlar,sermaye onların peşinden koşar.İki yanı keskin bir kılıç olan sermaye onların elinde kötüleri büyütme yolunda değil,iyilikleri büyütme yolunda değerlendirilir.

*

Bilimin gelişmesiyle,sermayenin görünen dünyadaki teknolojik başarılarının, görünmeyen dünyayı yok sayarak, yeryüzünü Cennet'e dönüştürmesi bekleniyordu. Herşeyi bildiği, her sorunu çözeceği kabul edilen bilimin, insanlığa en büyük armağanı dehşet verici silahlar oldu.

*

Seküler sermaye dünyasının tek yol gösterici olarak kabul ettiği bilimin, ürünü atom bombalarıyla Japonya'da, yüzbinlerce suçsuz insanın hayatı yok edildi. Japonya'da Japonlarla birlikte, bütün insanlık öldürüldü. Kutsal kültürle bağlarını koparan seküler kültürün sermayesi, bilimi yanına alarak, bütün dünyayı, Cehennem'e dönüştürmeye devam ediyor.

*

Kutsal kültürün doğruları değişmez, seküler kültürün doğruları ise, sürekli değişir. Bilimdeki değişmeler, en açık biçimde, Fizik'te gözlenir. Fizik'teki yeni gelişmeler, bilimin değişmez sanılan doğrularını, bütünüyle değiştirerek, seküler kültürde büyük kırılmalara yol açtı.

*

Bilim, yapısı gereği sürekli değişmek zorundadır. Bir dönemin doğruları, başka bir dönemin doğruları tarafından yıkılır. Görünen dünyanın değişen doğrularıyla, görünmeyen dünyanın değişmeyen doğrularına ulaşılamaz.Sermaye her şeydir diyenler, daha çok kazanmak için her şeyi yapar.

*

Kutsal kültürü “afyon” sayarak, bütünüyle hayatın dışına atan Sovyetler Birliği'nin sonu, bilimi tek yol gösterici kabul eden, seküler kültürün de sonu olmuştur. Toplumlar değişen bilimin doğrularını, değişmeyen doğrular olarak kabul ederlerse, onları büyük bir boşluğa düşmekten, hiçbir güç kurtaramaz.

*

Savaşan dünyada, insanların iç ve dış dünyalarına anlam kazandıracak olanlar, bilimin burnuna halka takarak, onu bütün insanlığın hizmetine sunmasını bilen bilgeler olacaktır.

*

Her biri, tek başına bir bilgelik adası olan, bilgelerin çevresinde, düşmanlıklar dostluklara dönüşür.

*

Bilge sermayeyi savaş yolunda değil,barış yolunda değerlendirir.

*

Bilgelerin elinde sermaye amaç olmaz çıkar bir araç olur.

*

Sermayeher zaman kötü bir amir iyi bir memurdur.

*

Sermayenin yeri baş üstü değil ayak altıdır.

22 Nisan 2017, 16:35

BARIŞIN BEKÇİLERİ SORUMLULUK TAŞIYAN AYDINLARDIR

================================================== Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Osmanlı Devleti'nin Anadolu'ya çekilmesiyle, Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkaslar'da önemli bir güç boşluğu oluştu. Dünyanın petrol havzasında ortaya çıkan yönetim yetersizliği, Soğuk Savaş döneminin iki büyük gücü olan Amerika ve Rusya tarafından giderilmeye çalışıldı. Yirminci yüzyıl, iki dünya gücünün elinde, bir savaş yüzyılı oldu. İki dünya savaşında Avrupa ülkeleri yerle bir oldular.

*

Amerika'nın öncülüğünde Batı dünyası, savaşları Avrupa'dan Orta Doğu ve Asya'ya taşıdı. Çeçenistan, Irak ve Afganistan'da sorunların silahlı güçlerle çözülmeye çalışılması, Yirmibirinci yüzyılı da bir savaş yüzyılına dönüştürdü. Osmanlı Devleti başta olmak üzere, savaş kuşağında yer alan İslam dünyası, savaş yüzyıllarının, en çok zarar gören ve en çok bedel ödeyen ülkeleri oldular. Sultan Abdülhamit'in yönetimi sürseydi, Orta Doğu böylesine savaş bölgesi olmazdı.

*

Yeni yüzyılda, bir ülkenin bir ülkeyi bombalaması demek, kendi ülkesini bombalaması demektir. Türkiye'nin düşünce ve sanat dünyasında yeni bir çığır açan Sezai Karakoç'un vurguladığı gibi: "Suriye yönetimini uyaracak olan kılıç değil kalemdir." Dünyanın her yerinde, ülkelerin yönetimini silahla ele geçirenler, yönetimden silahla uzaklaştırırlar.

*

Tarih boyunca kılıçlarıyla yürüyenler, kılıçlarla durdurulmuşlardır. Ülkeler arasındaki sınırların önemini yitirdiği bir dünyada, sınırların koruyucuları silahlı güçlerden önce silahsız güçlerdir. Bütün dünyada silahsız güçlerin başında, düşünce, kültür ve sanat dünyasının öncüleri olan aydınlar gelir.

*

Savaşlara karşı çıkan ve dünyadaki barış hareketlerini destekleyen aydınlar, dünya barışının en büyük güvencesidirler. Savaş kararları, bütünüyle politikacılara bırakılamaz. Savaşlardan toplumun bütün kesimleri zarar görür. Silahlı güçlerin savaşların yerine silahsız güçlerin savaşlarının geçtiği bir yüzyılda, aydınlardan daha güçlü bir silah yoktur.

*

Savaşlar yalnızca savaşan ülkeleri değil, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün ülkeleri etkilerler. Yirmi birinci yüzyılda, yararlı savaş, zararlı barışın olmadığını, bütün insanlığa, yalnızca aydınlar anlatır. Dünyanın her yerinde, aydınlar devletlerin değil, milletlerin adına konuşurlar. Onların konuştukları yerde, bütün bir insanlık vardır.

*

Aydınların etkisi, silahlı devlet güçlerinden daha çok silahsız millet güçlerinin aralarında yer almalarından kaynaklanır.

*

Dünyanın düzleşmesi, aydınların görev ve sorumluluklarını ulusal düzeyden uluslararası düzeye taşımıştır.

*

Ortadoğu'da savaş olursa, Beyrut'ta, Kudüs'te ve Bağdat'ta barış olmaz.

*

Aydınların silahları düşünce ve eylemleridir.

*

Barışın koruyucuları aydınlardır.

22 Nisan 2017, 16:42

DEMOKRASİNİN GÜVERCİNİ AYDINLIKTA UÇAR

============================================ Dünyada bilgi ve bilgeliğin vatanı olmadığı gibi, yönetim ve demokrasinin de vatanı yoktur. Onların küresel kaynakları, kurumları ve kuralları vardır. Onlar dünyayı vatan olarak gören bir yolcu benzeri, ülkeler arasında durmadan gelirler giderler. Kendilerine saygı ve sevgi gösterilen ülkelerde uzun süre kalırlar, o ülkeleri kendilerine vatan edinirler. Bunun için, demokratik birikimde Türkiye, oldukça zengin bir tarihe sahiptir.

*

Azerbaycan'dan Özbekistan'a, Irak'tan Mısır'a,Türk ve İslam dünyası için, Yirmibirinci yüzyıl, Türkiye'yi izleyen demokrasi yüzyılı olacaktır. AB üyesi olma yolunda olan Türkiye, Türk ve İslam dünyasında demokrasiye ebelik, Müslüman Demokratlara da öncülük yapacaktır. Bütün dünyada, “Atina Odaklı Demokrasi” den daha çok “Medine Odaklı Demokrasi” tartışılacak, dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel güç merkezi Amerika'dan Asya'ya kayacaktır.

*

Düşünce ve eylem dünyasının kutup yıldızı İbn Haldun'un, ele alınmadık hiçbir alan bırakmadığı Mukaddime, Medine odaklı demokrasi kadar, Medine odaklı ekonominin de ana kaynağıdır. İbn Haldun, devletin gücünün sınırlarını ve sınırlama yöntemlerini, ekonomide mülkiyet haklarının önemini, fiyatını pazarda oluşumunu, sermaye birikiminde vergi oranlarının etkisini, Adam Smith ve Karl Marx'tan çok daha önce, ayrıntılı olarak ele alınır ve tartışır.

*

Ekonomideki fiyat düzeniyle demokrasideki seçim düzeni, her iki alandaki kural ve kurumların, genel geçer ilke ve yöntemlerine oluşturur. Vatandaş olmanın temel haklarına sahip seçmenler, siyasal partiler, birlikler, meslek odaları, sendikalar, özel, kamu ve gönüllü kuruluşlar, fiyat ve seçim düzeninin hem oyun kurucuları, hem de oyuncularıdır. Seçmenler ve seçimler, birbirini tamamlayan iki düzenin, en büyük en önemli güvencesidirler.

*

Demokratik yönetim ve ekonomik başarı, dünya da hiçbir ülkenin tekelinde değildir. Özgürlük ve eşitliğe önem veren, farklılığa saygılı, birlikte yaşamayı bilen her ülke, ekonomik ve demokratik birikime katkıda bulunur. Yetişkinler, seçmen olmanın görev ve sorumluluklarını yerine getirerek, hem fiyat, hem de seçim düzenini dengeli bir biçimde işletirler. Onların en önemli, en güçlü ve en etkili silahları paraları ve oylarıdır.

*

Fiyat düzeninin ustası olan seçmenler, seçim düzeninin de ustası olmayı başarırlar. Paralarıyla ekonomiyi, oylarıyla hükümeti yönlendiren seçmenler, politika ile ekonomiyi altın oranda kaynaştırırlar. Onların anayasası: “Arz ve Talep Yasası” , ana yöntemi de: “Fayda Maliyet Analizi”'dir. Seçmenlerin sağduyusu “Büyük Sayılar Yasası” na dayanır, yanlışta birleşmez.

*

Bütün dünyada demokrasinin yolu şiddetin değil, seçimin yoludur. Seçmesini bilen seçilmesini bilir.

*

Erdemli seçmenlerin seçtikleri seçilmişler erdemli olur.

*

Demokrasi erdemli yöneticileri seçme yöntemidir.

*

Demokrasilerde çoğunluk yanlışta birleşmez.

*

Çoğunluğun sesi sağduyunun sesidir.

22 Nisan 2017, 16:54

DÜNYA KALİTESİNİ BELİRLEYENLERE KİMLİK SORULMAZ

================================================= Yönetim bilimlerinde, kurum ve kuruluşların üretim güçlerini büyütmede, kalitenin yükseltilmesi ve maliyetlerin düşürülmesi, en çok tartışılan sorunların başında gelir. Üretilen ürün ve hizmetlerin maliyetleri ile kaliteleri arasında ters orantılı bir bağıntı olduğu düşünülür. “Toplam Kalite Yönetimi”nin öncülerinden Edwards Deming “Krizden Çıkış” kitabında, bu düşünceye karşı, aşağıda sıralanan 14 ilkeyle kaliteyi artırmayı önerir. • Üretilen ürün ve hizmetlerin kalitelerini artırmada, bir amaç birliği sağlayın. Hedefiniz, üretimde kaliteyi artırarak, maliyetleri düşürmek ve rekabet üstünlüğü kazanmak olsun. • Yeni kalite felsefesini benimseyin. Dünyanın bir kalite devrimi yaşadığını, hiçbir alanda kalitesizliğe ve ulaşılmaz fiyatlara yer olmadığını bilin. • Kaliteyi artırmak için, denetime güvenmeyi unutun. Kaliteyi üretilen ürün ve hizmetin ayrılmaz bir parçası haline getirin ve denetim ihtiyacını ortadan kaldırın. • İşleri yalnızca fiyat boyutunda değerlendirmekten vazgeçin. Toplam üretim maliyetini düşürmeye çalışın. • Üretimde kaliteyi artırmak ve maliyetleri düşürmek için, işletme ve yönetim fonksiyonlarında da sürekli iyileştirmeler yapın. • Öğrenmesini öğrenmeyi ve iş başında eğitim çalışmalarını kurumsallaştırın. • İşletmede kantiteden daha çok kaliteye önem veren liderliği benimseyin. İşletmenin bütün bölümlerindeki her yöneticiyi birer lider olarak yetiştirmeye bakın. • İşletme içinde korku rüzgarlarından daha çok güven rüzgarları estirin. Hem kaliteyi hem de verimliliği artırarak, maliyetleri düşürün. • İşletmenin bölümleri arasındaki kapıları ve duvarları kaldırarak, kapısız ve duvarsız bir çalışma ortamı oluşturun. • Çalışanların hatasız üretim yapabilmeleri ve üretgenlik seviyelerini yükseltebilmeleri için, kolay çözümlerden kaçının. • İşletmedeki değişik bölümlerde hedeflerle yönetimden önce liderlikle yönetimi özendirin. • Denetimde niceliksel değerler yerine niteliksel değerlere önem verin, yapılan işleri sevdirin. • Çalışanların kendilerini geliştirecekleri bir işletme ortamı oluşturun. • Yönetimde dönüşüm ve verimlilik işletmede çalışan herkesin paylaştığı misyon ve vizyon olsun. Yirmibirinci yüzyılda, yüksek kaliteli ve düşük maliyetli ürün ve hizmet üretmek bir ekonomik sorun olmaktan daha çok bir kültürel sorundur. Ürün ve hizmet üretiminde kusursuzluğu aramak, yönetimi bir bilim olduğu kadar bir sanat olarak da, görenlerin işidir. Verimliliği artırmak bir bilim, kaliteyi artırmak da, bir sanattır. Kaliteyi geliştirmekte başarılı olmayanlar, maliyetleri düşüremezler. Kaliteli ürün ve hizmetlere, hiçbir sınırda vize sorulmaz.

23 Nisan 2017, 09:36

AĞACA DÜŞMAN OLAN İNSANA DOST OLMAZ

================================================== Tabiatın rengi yeşil hayatın, kanın rengi kırmızı ölümün simgesidir. İnsanın hayat ve ölümü, bedeninde birlikte taşıdığı gibi, tabiat da kırmızı ve yeşili dağlarında birlikte taşır. Nasıl insan nükleer silahlarıyla bütün canlıları yok ederse, tabiat da selleriyle ölüm saçar. Tabiat insanın, insan tabiatın hem dostu, hem de düşmanıdır. İnsan topraktan uzaklaştıkça tabiata dosttan daha çok düşman olur.

*

İnsan ve tabiat arasındaki dostluk ve düşmanlık sürekli değildir. İkisi arasındaki ilişkiler her gün yenilenir. Bir Anadolu bilgesi Veysel''in “Adem''den bu deme neslim getirdi/Bana türlü meyva yedirdi/Her gün beni tepesinde götürdü/Benim sadık yarim kara topraktır.” dizeleriyle vurguladığı gibi, toprağı, suyu ve havasıyla, tabiat insanın dostu da olur, düşmanı da olur.

*

İnsan tabiata düşmanlık ekerse, dostluk biçemez.Tabiat insana tutulmuş bir aynadır.Dünyanın neresinde olursa olsun, dağları, ovaları ve nehirleriyle, tabiata düşmanlık yapanlar, farkında olmadan kendilerine düşmanlık yaparlar.

*

Ölümden sonra kalkışa inanmayan, seküler insan, tabiatın kaynaklarını ne kadar yağmalarsa, o kadar kutsal değerlerden uzaklaşmaktadır. Bunun için, o tabiattan ihtiyacından daha fazlasını alırken, tabiat ağacında kendi bindiği dalı kestiğinin farkına varmamaktadır.

*

Seküler insanın gözünde tabiat, insandan nasıldeğerlendirildiğinin, hesabı sorulacak bir emanet değil, sorumsuzca yağmalanacak bir hazinedir.Yeni yüzyıl, “Tabiat cansızdır, kaynaklarından sonuna kadar yararlanılmalıdır” diyen, seküler kültürün değil, “Tabiat canlıdır, kaynakları en mükemmel bir biçimde değerlendirilmelidir” diyen, kutsal kültürün yüzyılı olacaktır.

*

Yeni yüzyılda, son iki yüzyılın kemikleşen, ekonomik, siyasal ve kültürel değerleri, bütünüyle değişecektir. Herkesin hayatının korunması isteniyorsa, her alanda, her şeyin, kökten değişmesi gerekmektedir.Seküler kültürün altüst ettiği insan ile tabiat arasındaki denge, kutsal kültürle yeniden kurulmalıdır.

*

Tabiatı insanın düşmanı olarak gören seküler değerlerin yerine, tabiatı insanın dostu olarak gören, kutsal değerler geçmelidir. Türkiye yön değiştiren değer rüzgarlarına karşı, aşılmaz sınır duvarları örmekten önce, binlerce yeni sınır kapıları açmalıdır.

*

Tabiata düşman olanlar, komşularına dost olamazlar. Türkiye düşmanlarını değil, dostlarını çoğaltmalıdır.

*

Anadolu''da denildiği gibi: “Bin dost az, bir düşman çoktur”.

*

Tabiatta hiçbir şey karşılıksız değildirş,acımayana acınmaz.

*

Düşmanlık ağacında dostluk meyvası olmaz.

*

Tabiatla savaşan savaşı kaybeder.

23 Nisan 2017, 19:51

MEKKE'DEN KUDÜS'E KUDÜS'TEN GÖKYÜZÜNE YOLCULUK

================================================== Büyük Peygamber'in göklerin sonsuzluğunda Allah'a olan eşsiz "gece yolculuğu" Kur'an'da "İsra" Sûresi'nde anlatılır. O Peygamberliği'nin onuncu yılında bir gece vakti Mekke'den Kudüs'e gitti. Kudüs'ten de Allah'a yükseldi. Mirac'ın İslam kültüründe belirleyici bir yeri vardır.

*

Yeni bir Miraç Haftası'na girdik. Yahudiler'in 1967'de işgal ettikleri Kudüs'ün bütünü üzerinde hak iddia etmeleri, Ortadoğu'yu yeni bir savaşın eşiğine getirdi. "Barış Şehri" Kudüs, kan dökmeyi devlet politikası haline getiren Yahudiler'in elinde "Savaş Şehri"ne dönüştü.

*

Kudüs'ün son sahipleri Osmanlılar'dı. Osmanlılar'ın 1517'de başlayan yönetimi 1917'ye kadar aralıksız 400 sene sürdü. Kanuni Sultan Süleyman'ın eski şehri baştan sona kuşatan surları olmasaydı, uğruna her gün kan dökülen "Doğu Kudüs" olmazdı.

*

Yüzölçümü oldukça küçük olan Filistin yöresinin Hz. İbrahim'de birleşen dinlerin tarih ve kültüründe vazgeçilmez bir önemi vardır. Kudüs ve çevresinde hayat bulan kültür ve düşünce, dünya tarihinde Babil, Asur, İran, Mısır, Hint, Çin, Yunan ve Roma'dan çok daha etkili olmuştur.

*

Kudüs'ün kalbi "Mescid-i Aksa" ya da "Beyt-ül Mukaddes"tir. İslam Peygamberi Romalılar tarafın yıkılan Kutsal Mabet'in yerindeki bir kaya üzerinden göklere yükselmiş. İkinci Halife Hz. Ömer 638'de Kudüs'ü İslam dünyasına kazandırınca, ilk işi sözkonusu taşı bulup, onun üzerine ahşap bir mescit yaptırmak olmuş.

*

Günümüzde Kudüs'ün simgesi haline gelen sarı kubbeli "Kubbetü's Sahra" Hz. Peygamber'in göklere yükseldiği taşın üzerine daha sonra yapılmış. Kudüs'e giden, ilk önce onun mavi çinili sekizgen gövdesi üzerinde yükselen sarı renkli kubbesini görür. Kudüs Mekke ve Medine gibi, İslam dünyasının kutsal kentlerinden biridir.

*

Kudüs, sınırları içinde bulunan ülkeye sığmayacak kadar büyük, zengin ve derindir. Kudüs tarih kadar eskidir. Yalnızca milat değil, tarih de Kudüs'te başlar. Kudüs hiçbir zaman İsrail'in elli yıllık tarihine sığdırılamaz.

*

İsrail Doğu Kudüs'ü Filistinliler'e bırakmak zorunda kalacak. Çünkü üç bin yıllık tarih Müslümanlar'dan yana. Yahudiler Kudüs'te ev sahibi değil, yalnızca kiracılar.Bir daha Kudüs'ten sürülmeleri yakındır.

*

Bir kültür şehirleriyle yaşar. Camiler, çarşılar, çeşmeler, surlar kültürün yaşayan somut görünümleridir. Bu yüzden Kudüs'süz bir "Filistin Devleti" düşünülemez. Çünkü Kudüs'ü bugüne Müslümanlar taşıdı. Ayrıca "Mescid-i Aksa"sız Kudüs de Kudüs olmaz.

*

İsrail, Ortaooğu'daki varlığını kan dökerek, kabul ettiremez. İsrailli yöneticiler, Filistinliler'i görmek zorundalar. Aslında onlar görmeseler de bütün dünya Filistinliler'i görüyor.

*

İsrail Kudüs'ün gerçek sahiplerini tanımadan, bölgeye barış getiremez.Dünyada silah gücüyle ayakta kalan devlet yoktur.

*

Filistin ve İsrailliler bu Miraç Haftası'nda Kudüs'te akan kanı durdurmalılar.Tarihte iyi savaş kötü barış olmamıştır.

*

İki toplum birbirinin varlığı tanımadan aynı topraklarda yaşayamaz. Son gelişmeler bu gerçeği, bütün dünyaya gösterdi.

*

Filistin'in ordusu, uçağı, tankı ve topu yok. Ancak hiçbir ülkenin toprağı artık askerlerle işgal edilemez.

*

İşgal edilse bile, uzun süreli olmaz. İsrail nasıl Lübnan'dan çekildiyse, Doğu Kudüs'ten de çekilmelidir.

*

Ortadoğu'da Filistinliler önemli bir güçtür. Onların katılmadığı bir barış anlaşması uzun ömürlü olmaz.

*

İsrail, daha fazla kan dökülmesini istemiyorsa, başkenti Doğu Kudüs olan "Filistin Devleti"ni bir an önce tanımalıdır.

*

Kudüs'te savaş olursa dünyada barış olmaz.

24 Nisan 2017, 22:20

BARIŞIN GÜVERCİNİ SAVAŞIN KARTALINDAN GÜÇLÜDÜR

================================================ Tarihin hiçbir döneminde barışın yolları, savaşçılarla açılmadı. Dünya tarihinde bütün ülkeler, barışı dinamitleyen savaşçıların kışkırtmalarıyla, birbirleriyle sürekli savaştılar. Dünyada savaşa son veren kalıcı bir barışa ulaşılamadı. Savaşın toplumlara yüklediği çok boyutlu maliyeti hesaplayan, matematiksel bir yöntem geliştirilemedi. Savaşlar barışın cephelerde silahlarla devamı olarak görüldü.

*

Amerikalı yazar Ernest Hemingway, ''Silahlara Veda'' isimli romanında, İkinci Dünya Savaşı'nın Avrupası''nda, cephe gerisindeki savaşın; toplumların, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatlarını, nasıl yerle bir ettiğini, sürükleyici bir dille yazıya döker. Her savaş, toplumların dış dünyaları gibi, iç dünyalarında da, büyük yıkımlara yol açar.

*

Hemingway, Avrupa''da milyonlarca insanın hayatını yitirdiği, İkinci Büyük Savaş'tan sonra, silahlara veda edilir, diye ümit etti. Onun ümitleri boşa çıktı. Dünyanın hiçbir yerinde, savaşsız bir ülke beklentisi gerçekleşmedi. İnsanlık, kötü barışın olmadığı gibi, iyi savaşın da olmadığını, bir türlü anlayamadı. Bu yüzden, dünyanın her yerinde; savaşlar, domino etkisiyle genişleyerek, devam ediyor.

*

İnsanlar, bugüne kadar devletler arasında ve ülkeler içindeki savaşlardan ders alarak, savaşların kazananları ve barışların da kaybedenleri olmadığını öğrenemediler. Kore''de, Vietnam''da, Pakistan''da, Irak''ta, Afganistan''da tarafların toplam kayıpları, toplam kazançlarından çok daha büyük oldu. İnsan hayatının hiç önemsenmediği, yakıp, yıkmanın milliyetçilik olduğu bir dünyada, milyonlarca insan öldü.

*

Bütün ülkeler savaşa hazırlandıkları gibi, barışa da hazırlanmalıdırlar. Her ülke savaşa ayırdığı kaynaklardan, çok daha fazlasını barışa ayırmalıdır. Savaş kültüründen öne barış kültürüne yeni boyutlar kazandırmadan, silahlara veda etmek mümkün değildir. Dünyanın silahlara veda etmesi için, her ülkede savaş edebiyatından önce barış edebiyatı zenginleştirmeli ve dostluk kültürüne ağırlık verilmelidir.

*

Savaş öncesinde Tahran, Beyrut, Bağdat, Şam, Kudüs, Saraybosna, Mostar ve Kabil dünyanın yaşanabilir şehirleri arasında yer alıyorlardı. Onlar savaşlarda, bütün zenginliklerini bir bir yitirerek, büyük mezarlıklara dönüştüler, göç alırken göç vermeye başladılar.

*

Abdulkadir Es Sufi seksenli yılların başında, Norwich''te yaptığı bir konuşmasında, Kuveyt takımını Dünya Kupası''nda görünce, ''Futbol olan yerde kültür, banka olan yerde ekonomi felç olur'' demişti. Savaşlar ekonomik ve kültürel yıkımlara yeni boyutlar kazandırdılar.

*

Kare dünyada, kültür de, ekonomi de savaşa değil, barışa odaklanmalıdır.

*

Kültür ekonomiyi cepheden pazara çeker.

*

Ekonomi kültürün geneldeki özelidir.

24 Nisan 2017, 22:35

DÜNYA TARİHİNİN EBESİ SAVAŞ DEĞİL BARIŞTIR

============================================== Devlet yönetiminde erdem, ülkeler arasındaki üretim yarışını, savaş ekonomisinden, ticaretin aracılığıyla, barış ekonomisine, dönüştürmesine bilmektedir. Tarihin her döneminde, barış isteyenler, savaş isteyenlerden daha güçlü olmuşlardır. Tarih boyunca gözlendiği gibi, insanlığın en güzel eserleri, cephelerde değil, şehirlerde verilmiştir.

*

Cemil Oktay,"Modern Toplumlarda Savaş ve Barış" Başlıklı kitabında, Kant''tan Hegel''e İbn Haldun''dan Marks''a kadar önemli düşürlerde, savaş ve barış kavramlarına yüklenen anlamları ve kazandırılan açılımları ele alıyor. Oktay, Tevfik Fikret''in " Milletim nev-i beşerdir, vatanın ruy-i zemin" dizesini hatırlatarak, insanlığı yeni ufuklara taşıyacak, küresel barışın stratejilerine tartışıyor.

*

Oktay, Tarihçi Herodot''un "Hiç kimse savaşı barışa tercih edecek kadar deli değildir, savaşta babalar oğullarını defnederler, barışta ise oğullar babalarını defnederler" değerlendirmesini aktararak, günümüzde, gençlerin bulunduğu cephe ile yaşlıların bulunduğu cephe gerisinin de savaşın yıkıcı etkileriyle karşı karşıya olduğunu vurguluyor. Sanayi ve bilgi toplumlarının geliştirdiği silahlar, savaşın yıkıcı etkilerini, cephelerden şehirlere taşıdılar.

*

Düzleşen dünyada bütün ülkelerin karşı karşıya oldukları ana sorun, savaş ekonomisinden önce barış ekonomisine küresel boyutlar kazandırmaktır.Artık Clausewits''in çatışma üstüne geliştirdiği "topyekun savaş " stratejileri değil, Kant''ın geliştirdiği " sürekli barış" stratejileri önemlidir. Bir ülkenin kendini silahlandırmasıyla, rakibini silahlandırması arasında bir fark yoktur.

*

"Kanunların Ruhu" kitabında Montesquieu, tüccar toplumların barışa savaştan daha yatkın olduklarının üzerinde önemle durur. Çünkü, ticaretin olduğu yerde savaş olmaz. Birbirleriyle alışveriş yapan ülkeler, birbiriyle savaşmazlar. Ticaretin doğasında çatışma değil, uzlaşma vardır, pazarlık vardır ve karşılıklı güven vardır. Ticaret savaştan önce, barışta yeni boyutlar kazanır.

*

Bütün ülkeler, savaş ekonomisinden barış ekonomisine geçmek ve birbirleri arasındaki ekonomik ilişkilere geliştirmek zorundadır. Savaşlarda askerlerden daha çok siviller ölür,çoçuklar ölür.

*

Rusya ile Amerika arasındaki silahlanma yarışında olduğu gibi, bir ülke kendisi nükleer silahlara sahip olmaya çalışırken, farkında olmadan karşısındaki ülkeyi de nükleer silah sahibi yapar.

*

Bütün ülkeler cephelerde silahlarla değil pazarlarda ürettikleri ürünlerle savaşmalıdır.

*

Dünyaya kesintisiz barışı, üniforma değil forma giyenler getirir.

*

Forma barışın, üniforma savaşın simgesidir.

*

Barış isteyenler, savaş isteyenlerden üstündür.

*

Dünya neyi arıyorsa, onu bulur

25 Nisan 2017, 22:45

SAVAŞIN NE OLDUĞUNU ANLAMAK İÇİN ÇANAKKALE YETER

================================================== Tarihin ilk yüzyıllarından beri, barış dönemleri, savaş dönemlerinden çok daha kısa olmuştur. Her ülke, barış isteyen ülkenin, savaşa hazır olması gerektiğine inanmıştır. Barış savaşa verilen hazırlık arası olarak görülmüştür. Bunun için, dünyada barışın sonu geliyor, savaşın sonu gelmiyor. Büyük Osmanlı Devleti'ni parçalayan, üzerinden tam bir yüzyıl geçen, birinci Dünya Savaşı, Avrupa'da beklenmeyen bir savaş değildi. Ancak yol açtığı yıkım, yok ettiği insan kaynakları çok büyük oldu.

*

Sürekli geliştirilen savaş gemileri, tanklar, uzun menzilli toplar, makinalı tüfekler, yüzyıl önceki savaşta, geçmiş yüzyıllarda benzeri görülmeyen, büyük kan ve gözyaşı gölleri oluşturdu. Sultan Abdülhamid'in eşsiz bir diplomatik ustalıkla koruduğu, Avrupa ülkeleri arasındaki dengeler yitirildi. Hicaz Demiryolu gibi, altyapı ve köklü eğitim yatırımları aksadı. Sultan'ın kırk yıllık barış ülkesi, savaş ülkesine dönüştü. Büyük Osmanlı coğrafyası kırk parçaya ayrıldı.

*

Abdülhamid'i devlet yönetiminden uzaklaştıran İttihatçıların elinde, ülkenin mali yapısı çöktü. İttihatçılar Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu'da başarısızlığa uğradılar. Ülkede haksızlıklar, yolsuzluklar her yere yayıldı. Devletin güçsüz düştüğü bir dönemde, İttihatçıların oldubittisiyle, Osmanlı Devleti, Almanya'nın yanında savaşa sürüklendi. İngiltere ve Fransa Çanakkale'de Almanya'yı durdurdu, Osmanlı Devleti'ni parçaladı, kendileri de parçalandılar.

*

“Abdülhamit Barışı”nı kavramadan, “Çanakkale Savaşı”nı kavramak mümkün değildir. Abdülhamid'i Anadolu insanının gündemine taşıyan Necip Fazıl'ın vurguladığı gibi: “Abdülhamid'i anlamak herşeyi anlamak olacaktır.” Çanakkale Savaşı, Malazgirt Savaşı gibi, Türklerin Anadolu'daki tarihlerinin milatlarından biridir. Malazgirt'te Türkler İstanbul'a gelmek için, Çanakkale'de ise, İstanbul'u korumak ve İstanbul'da kalmak için savaştılar.

*

Anadolu insanının tarihi, “Çanakkale Öncesi” ve “Çanakkale Sonrası” olmak üzere ikiye ayrılır. Çanakkale'den önceki yıllar, Abdülhamid'in barış yılları, sonraki yıllar ise İttihatçıların savaş yıllarıdır. Sultan'ın barış yıllarında devletin bütünlüğü korunmuş, hayatın her alanında köklü dönüşümlerin temelleri atılmış, uzun dönemli yenilenme süreci başlatılmıştır. Abdülhamid'i yönetimden uzaklaştıran İttihatçıların savaş yıllarında ise, koskoca Osmanlı, kırk devlete bölünmüştür.

*

Tarihin her döneminde savaşlar yıkıcı, barışlar yapıcı olmuşlardır. Bunun için, Barış Sultanı Abdülhamit: “Savaş yalnız sınırlarda olmaz. Savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa, zafer tesadüfi, yenilgi kaderdir” demektedir.

*

Savaş ülkeyi yangın yerine çevirirken, barış gül bahçesine çevirir. Çanakkale dünyanın barış merkezi olmalıdır.

*

Savaşı başlatmak değil, barışı yaşatmak önemlidir.

*

Savaş devletten barış milletten güç alır.

*

Barışın sesi milletin sesidir.

*

Savaşın yükünü millet taşır.

*

Tarihin anası barıştır.

25 Nisan 2017, 22:58

ÇEVRE DÜNYA KABE TOPRAĞI KILINARAK KORUNUR

============================================= Yeni bir dünya gününde, açıkca gözlendiği gibi, görünmeyen değerler dünyası, görünen değerler dünyasına bütünüyle teslim oldu. Etik değerlerin ekonomik değerleri doğrulaması gerekirken, bütün dünyada ekonomik değerler, her alandaki değerlerin tek ve değişmez doğrulayıcısı, konumuna yükseltildi. “Ekonomik değerler herşeydir” deniler, ekonomik değerleri büyütmek için herşey yapıldı. Etik değerlerle ekonomik değerler arasına aşılmaz duvarlar inşa edilmesi, dünyayı büyük bir yangın alanına dönüştürdü.

*

Ekonomik değerlerin, etik değerlerden arındırılarak, dünya tarihinde benzeri görülmedik bir biçimde büyütülmesiyle, bütün sorunların üstesinden gelineceği düşünülüyordu. Ancak beklenilenin tam tersine, su, hava, toprak kirlenmesi yanında insan, bilgi, kültür kirlenmesi, dehşet verici boyutlara ulaştı. Ekonomide gösterişe dayalı, yapay ihtiyaçlara dönük tüketimin, yıldan yıla sürekli artırılmaya çalışılması, dünyanın doğal kaynaklarını kirletmekle kalmadı, insanlığın kültürel kaynaklarını da kirletti.

*

Etik değerlerden uzaklaştıkça, büyük bir hız ve yoğunluk kazanan çevre ve kültür kirlenmesi, devasa bir buzdağına benzemektedir. Hava, su, toprak kirlenmesinden kaynaklanan çevresel sorunlar, buzdağının su üstünde kalan görünen kısmını oluştururken, buzdağının deniz içinde kalan görünmeyen kısmını ise, değer karmaşasının yol açtığı kültürel kirlenme oluşturmaktadır. Çevre kirlenmesinin etkileri kolayca görüldüğü için, bütün dünyanın gündemindedir. Ancak önemli bir çoğunluk kültür kirlenmesinin farkında değildir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, insanlar etik değerlerden uzaklaştıkça, çevre kirlenmesiyle birlikte kültür kirlenmesi de katlanarak artıyor. Bütün dünyada etik değerlerin ayaklar altına alınması, ekonomik dünyayı paslandırdı. Nasıl pas, demiri tüketirse, değersizliğin büyüttüğü etkisizlik de, dünyanın bütün zenginliklerini tüketiyor. Ekonomide etik değerlerden uzaklaşma, insanın aklını hem başından hem de gönlünden aldı. Çağdaş insan dünyayı yaşanır kılmada, sağlıklı düşünme yeteneğini yitirdi.

*

Her yıl belirli bir oranda tüketimi büyütme adına, etik değerleri tedavülden kaldıran ekonomik değerler, sınırsız sanılan dünya kaynaklarıyla, sonsuz kabul edilen ihtiyaçları tatmin etmek için, bütün insanlığı sonu gelmez bir yarışta, acımasızca koşturuyor. Çevresel ve kültürel kirlenme sorunları, etik değerleri gözardı eden ekonomik değerlerin, bütün insanlığı ödemek zorunda bıraktığı büyük faturadır. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, hem bir tüketici, hem de bir üretici olarak, herkes her gün ödenecek bedeli büyütmeye katkıda bulunuyor.

*

Etik değerlerle ekonomik değerler arasındaki uyum ve dengenin bozulması sonucu, ortaya çıkan, kirlenme buzdağının üstesinden gelmek için, bütün dünyanın “Kabe Toprağı”na dönüştürülmesi gerekir. Kabe çevresinde, kan dökülmez, hayvanlar öldürülmez, ağaçlar kesilmez, bitkiler koparılmaz, Kabe toprağında güvenlik vardır.

*

Uzaydan bakılduığın, bir nokta kadar küçük dünyada, Güney dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, Kuzey dünyanın sınırsız isteklerini tatmin etmek mümkün değildir.

*

Dünyada bir kitap gibidir. Okuyana konuşur, okumayana susar.

*

İnsanı okumasını bilmeyen dünyayı okumasını bilmez.

*

Sorumluluk dünyada değil açgözlü insandadır.

*

İnsan dünyasından belli olur.

*

Dünya insanın evidir.

*

Ev çevredir.

28 Nisan 2017, 14:47

TÜRKİYE HEM ASYALI HEM DE AVRUPALI BİR ÜLKEDİR

================================================== Dünyada bütün ülkelerin bir yandan birleşme, diğer yandan dağılma sürecine girdiği bir dönemde, Türkiye''nin yeri, her kesimde tartışılıyor. Türkiye bir NATO ülkesi olma yanında, hem OECD, hem de D8 ve KEİB üyesidir.Ancak Türkiye''nin AB''ye katılması,Avrupa başkentlerinin anahtarlarını, Türklere teslim etmek olacağı için,bütün Avrupa ülkeleri direniyor.

*

Küreden kareye dönüşen dünyada, ''Türkiye Avrupa''da mı, yoksa, Asya''da mı, olmalı'' sorusuna, içeride olduğu kadar dışarıda da cevap arayanıyor. Türkiye için, Brüksel''in alternatifi Şanghay mıdır? Türkiye dünyanın ilk on ülkesi arasına girebilmek için, önceliği nereye vermelidir. Türkiye Şanghay Beşlisi arasında yer alırsa, bilgi toplumu olma fırsatını yakalar mı, kaçırır mı? Cevaplandırılması gereken can alıcı soru budur.

*

Kültürel dokusu, siyasal yapısı ve ekonomik gücüyle, kare dünyada olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan, iki Türkiye var. Biri kültürüyle Doğu, ekonomisiyle Batı özellikleri taşıyan Türkiye. İkincisi hem kültürü, hem ekonomisiyle Doğulu yapısını koruyan Türkiye. Üreten Birinci Türkiye, hızla büyüyerek görünürlüğünü artırırken, tüketen ikinci Türkiye hızla küçülerek, görünür olmaktan çıkıyor.

*

Kare dünyanın büyük güçleri, Çin, Rusya ve Hindistan gibi, nüfus gücüne dayanan ve katma değeri düşük ürün ve hizmet üreten ülkeler değildir. Küre dünyayı dönüştüren büyük güçler, Japonya ve Almanya gibi, bilgi gücüne dayanan ve katma değeri büyük ürün ve hizmet üreten ülkelerdir. Türkiye, üreten Birinci Türkiye''nin gücünü büyütmek için, Brüksel demelidir. Ayrıcı Brüksel''de olmak yetmez, Şanghay''da da olmalıdır.

*

Kare dünyada hiçbir ülkenin ekonomisi, yalnız kendi üreticileri, yalnızca kendi tüketicileriyle ayakta kalamaz. Küre dünyada ekonomik bağımsızlık önemliydi, kare dünyada ise, ekonomik bağımlılık önemlidir. Bir ülke üretici ve tüketici olarak, dünyada ne kadar çok ülkeyle ürün ve hizmet alışverişi yaparsa, ekonomisini de o kadar büyütür. Kare dünyanın büyük ekonomileri, yerli malı değil, dünya malı üreten ekonomilerdir.

*

Türkiye''nin dünyada aranılan ürün ve hizmetler üretebilmesi için, ya Brüksel ya Şanghay değil, hem Brüksel, hem Şanghay demesini bilmesi ve öğrenmesi gerekir. Türkiye, dönüşebilmesi için, ürettiği dünya mallarıyla, dünyanın bütün şehirlerinde yerini almalıdır.

*

Kızıl elma ne Avrupa, ne Asya''dır, kare dünyada kızıl elma bütün dünyadır. Tasarımı Avrupa''da yapılan ürünler, Asya''da üretilmeli Amerika''da pazarlanmalıdır.

*

Batı şişman, kiloludur, Doğu zayıf kilosuzdur, birincisinin kilo vermeye, ikincisinin kilo almaya ihtiyacı vardır.

*

Kare dünyada aşırı kilolulara yer yoktur.

*

Kare dünya ekonomisi takım oyunudur.

*

Her yerde olmadan bir yerde olunmaz.

*

Türkiye her kıtada olmalıdır.

28 Nisan 2017, 15:04

TÜRKİYE AVRUPA'YA YENİ ELHAMRA BİRLİĞİ ÖNERİYOR

Cezayir''de, Irak''ta, Afganistan''da, Suriye''de, Mısır''da Türkiye'de insanlar ölürken, Batı dünyası tepki göstermez. Çünkü Avrupa''da, iki binli yılların başında doruk noktasına ulaşan bir ''İslam korkusu'' vardır. Hristiyanlar, Müslümanların 711''de İspanya''ya geldikleri gibi, 2021''de yeniden Avrupa''yı gelecekleri, korkusu taşır ve kuşatma altında olduklarına inanır.

*

Mekke''den Medine''ye 632''de göç eden ilk Müslümanlar, Hicret''in üzerinden bir yüzyıl geçmeden, üç kıtada Hristiyanların Roma İmparatorluğu büyüklüğünde, bir devlete kavuştular. Suriye''den Mısır, İspanya ve Anadolu''da uzanan bu genişleme, bir fetih olmaktan daha çok bir dönüşümdü. Ülkelerin kültürel ve ekonomik yapıları çökmedi, yenilendi ve değişti.

*

Müslümanların alması yedi yıl süren İspanya''nın, geri verilmesi yedi yüzyıl sürmüştü. İslam tarihi boyunca, Müslümanlar ve Hristiyanlar, birbirleriyle çatışan iki komşu olarak yaşadılar. Yahudiler ve Hristiyanlar, kendilerinden sonra gelen İslam''a olumsuz baktılar, son yüzyıla kadar güçlü oldukları ülkelerde, Müslümanlara hayat hakkı tanımadılar. Bunun için, İspanya''dan geriye yalnızca Elhamra kaldı.

*

Müslümanlar ise, güçlü oldukları ülkelerde, Hristiyanlara hayat hakkı tanımakla kalmadıkları gibi, hiçbir zaman dinlerini değiştirmek için, baskı ve şiddete başvurmadılar. Türklerin güçlü oldukları Doğu Avrupa''da, kimse dininden dolayı küçümsenmedi, kimse de dinini değiştirmeye zorlanmadı. Balkanlarda Hristiyanlar, Hristiyan, Yahudiler Yahudi olarak kaldılar.

*

Avrupa''da Müslümanların varlığı, Avrupa''nın yok olmasına yol açmadığı gibi, kültürde, sanatta, bilimde ve teknolojide, büyük bir zenginleşmenin, en önemli ve en etkili kaynağı oldu. Bu yüzden, Ingmar Karlsson, ''Avrupa ve İslam'' kitabında, Müslümanların olmadığı bir Avrupa ayakta kalamaz diyerek, Avrupa Birliği''nin ''Elhamra Modeli''ni benimsemesi gerektiğini ayrıntılı olarak anlatır.

*

Elhamra''yı, Doğu''dan Batı''ya, bütün dünya kendine örnek almazsa, Ortadoğu başta olmak üzere, dünyanın hiçbir ülkesinde, kan dökülmesinin önüne geçmek mümkün olmaz. Kare dünyada, yeni Cezayir''lere yer yoktur, tuzak kuranlar, kurdukları tuzağa kendieliri düşerler. Hiçbir güç, dünyaya dayatmacı yönetimleri demokrasi olarak kabul ettiremez.

*

Elhamra''nın yüzyılların içinden süzülerek gelen değerlerinin başında, herkesin dini kendine, dinde zorlama olmaz, ilkesi vardır. Allah adildir, adil olanları sever.

*

Adaletin vatanı, herkesin vatanıdır.

*

Allah dışında galip yoktur.

*

Güneş Asya'dan doğar.

*

Işık Batı'dan gelmez.

28 Nisan 2017, 23:24

YÖNETİCİ İŞİ GÜZEL YAPAR LİDER GÜZEL İŞİ YAPAR

============================================ Hiçbir şeyin geçen yüzyılda olduğu gibi olmayacağı yeni yüzyılda, lider özellikleri taşıyanlar, yönetici özellikleri taşıyanlardan çok daha dönüştürücü olacaklardır. Risk alarak, yarını kurmaya bakan dönüştürücü liderle risk almadan günü kurtarmaya çalışan yönetici arasında gece ile gündüz arasındaki fark kadar önemli fark vardır.

*

Dönüştürücü liderler akıllarıyla karar alır, aldıkları kararları gönülleriyle uygular. Onlar kendilerini sürekli yeniledikleri için onları izleyenler, hiçbir zaman yorulmaz.Liderler her gün yeniden doğdukları için,onlardan kimse usanmaz.Yöneticiler yalnızca yönetirken,liderler yönetmekle kalmaz geliştirir.Her lider bir yöneticidir.Ancak her yönetici bir lider değildir.

*

Kurum ve kuruluşlarda yönetici olmak isteyenler, her zaman lider olmak isteyenlerden daha çoktur. Çünkü yöneticiler uykularını kaçırmadan, sıradan işleri kurum kültürü içinde, kurallara uygun bir biçimde en doğru, en iyi ve en güzel olarak yapmaya çalışır. Liderler uykusuz gecelere katlanarak, sıra dışı, en doğru işlerin, en iyi işlerin ve en güzel işlerin peşine düşer.

*

Bütün kurum ve kuruluşlarda her dönüştürücü lider, pekiştirici bir yönetici olmak zorundadır.İşletmelerde yönetici, lider ve liderlik sorunları en çok tartışılan konuların başında gelir. Dünya ölçeğinde ürün ve hizmet sunmaya çalışan kuruluşlar, rekabette üstünlük kazanmak için, sürekli eğitim programlarıyla, çalışanlarının yönetime katılmalarını sağlamak ve sorumlulukları paylaşmak zorundadır.

*

Geleneksel yönetim yaklaşımlarında, karar alma ve uygulama yetkileri genellikle kuruluşların üst yönetimlerinde toplanır. Ancak, dünya ölçeğinde büyük bir hız ve yoğunluk kazanan uluslararası yarışta işletmelerin başarısı, dönüştürücü lider özellikleri taşıyan yöneticilerinden kaynaklanacaktır.Hangi alanda faaliyet gösterirse göstersin bütün kurum ve kuruluşlarda çalışanların hepsi dönüştürücü liderlik özelliklerine sahiptir.

*

Kuruluşların üst yönetimlerinin en başta gelen görevleri, çalışanlarının gönüllerinde yatan dönüştürücü lideri uyandırmak ve onu gün ışığına çıkarmak olmalıdır. Üç kişinin çalıştığı her yerde, bir yöneticiden önce bir lidere ihtiyaç vardır. Her kurum ve her kuruluşta, çalışanlar üstlerinin yanında yönetici, astlarının yanında ise liderdir.

*

Dönüştürücü liderler, Peygamber İsa''nın sıradan balık avcılarını, insan avcılarına dönüştürmesi gibi, birlikte çalıştıkları insanları, paylaşılan bir misyon doğrultusunda dönüştürür. Onların kurum ve kuruluşlardaki tutum ve davranışları, evrensel bir hukuk ve etik ilkesinden kaynaklanır ve herkesin benimsediği bir liderlik ilkesine dönüşür.

*

Liderler bir su kaynağı gibi, bulundukları yere büyük bir hareket ve canlılık kazandırır.Onlar çevrelerinde bir mıknatıs gibi geniş bir dönüştürücü çekim alanı oluşturur.

*

Kurum ve kuruluşlarda dönüştürücü liderlerin sayısını artırmak için, sürekli eğitimle, bilgi deneyim, düşünce ve eyleme yeni boyutlar kazandırmak gerekir.

*

Dönüştürücü liderlerin olduğu yerde özgürlük, özgürlüğün olduğu yerde de özgünlük vardır.

*

Dönüştürücü liderleri olan kurum ve kuruluşlar, dünyayı dönüştürür.

*

Liderin gözü ufuk ötesini görür tuttuğunu koparır.

*

Yönetici işi güzel yaparken lider işi güzel yapar.

*

Allah güzeldir işini güzel yapanları sever.

*

Güzelliğin ışığı sönmez.

28 Nisan 2017, 23:48

BATI DOĞU'YA KARŞI ORYANTALİST TAVRINI DEĞİŞTİRMELİ

================================================== Avrupa bütün kurum ve kuruluşlarıyla, “ileri” seküler Batı dünyasından “geri” İslam dünyasına, düşünce ve eleştiri özgürlüğü dersi verme hevesindedir. Genelde dünyadaki, özelde Avrupa'daki Müslümanlar,Avrupa ülkelerinin eleştiri sınırlarını aşan, hakarete varan suçlamalarını, hoşgörüyle karşıladılar. Yine de Edward Said'in “Oryantalizm” kitabında, ayrınıtılı olarak ortaya koyduğu İslam düşmanlığı, Batı'da hızını kesmeden devam ediyor.

*

Yirmibirinci yüzyılın Avrupası, geçen yüzyılların Avrupası değildir. Ömrünü Fransızlara İslamı anlatmaya adayan Muhammed Hamidullah, 1969 yılında Ankara'da yaptığı bir konuşmada, “Paris'in Avrupa'da İstanbul'dan sonra en çok Müslümanın yaşadığı kent” olduğunun üzerinde önemle durmuş, “Paris İslam'ın Yeni Avrupa'da parlayan yıldızı olacak” demişti. Değişen Avrupa'da yalnızca Paris'te değil, bütün Avrupa kentlerinde yüzbinlerce Müslüman yaşıyor. Müslüman Avrupa'da binlerce çarşı ve cami inşa ettiler.

*

Fransa'da yaşayan Müslümanlar, toplumda yüzde 10'u aştıkları için, ülkenin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısında vazgeçilmez bir yer tutuyor. Başta Fransa olmak üzere, bütün Avrupa ülkeleri, kendi ülkelerinde yaşayan Müslümanların kutsallarına saygı göstermek, değerlerine değer vermek zorundalar. Fransa'nın seküler kültürün anavatanı olması, kendisine bütün kutsal değerleri, ölçü ve sınır tanımaz bir biçimde eleştirme hakkı vermez.

*

Fransa, dünyada yeni bir çatışma ekseninin ortaya çıkmasına öncülük yaptı. Artık dünyada sağcılar ile solculardan daha çok kutsal kültüre dost olanlarla düşman olanlar çatışıyor. Avrupa'da Fransa'nın başını çektiği ülkeler, İslam peygamberlerinden başlayarak, ifade özgürlüğü şemsiyesi altında, bütün peygamberleri itibarsızlaştırmak için, ellerinden gelen her şeyi yapıyor. Amerika'nın siyahları gibi, Avrupa'nın Müslümanları, polis kurşunlarının hedefi oluyor.

*

Avrupa'yı yaşanır kılmanın yol haritası, seküler kültürün pozitif olgularında değil, kutsal kültürün normatif olgularında gizlidir. Albert Camus'den Andre Malraux'ya kadar pek çok Batılı aydının vurguladığı gibi: Avrupa ya bütün tarihsel birikimiyle kutsal kültüre odaklanacak, ya da bir akrep gibi, seküler kültürün ateş çemberi içinde toptan intihar edecektir. Ancak Avrupa güneşinin battığının farkında değil, hala İslam dünyasına üstünlük taslamaya çalışıyor.

*

Avrupa'da kutsal kültür adına ne varsa, hepsi Asya'dan alınmadır. Avrupa, Avrupa'daki Müslümanları dışlamakla, İslam dünyasından önce Batı dünyasına zarar verir. Müslümanlar Avrupalı olmasalar da Avrupa'da yaşıyor, İspanya'da zengin bir tarihe sahiptir.

*

Dünyanın Avrupalılaşması çoktan bitti. Asyalılaşma başlayalı çok oldu.

*

İnsanlığın geleceği İslam dünyasının geleceğine bağlıdır.

*

İnsanlık dünyaya Batı'dan değil Doğu'dan bakacak.

*

Kutsal kültür iki dünyayı birbirinden ayırmadan kucaklar.

*

İslam'a düşman olan insana düşman olur.

*

İslam kutsal kültürün ana kaynağıdır.

29 Nisan 2017, 18:29

YOKSULLUĞUN ÜSTESİNDEN FAİZE KARŞI OLANLAR GELİR

================================================== Her ülke, ürün, hizmet ve bilgi üretim gücüne yeni boyutlar kazandırabilmek için, elindeki kaynakları, yatırım alanları arasında en verimli bir biçimde dağıtmak ve değerlendirmek zorundadır. Ülkelerin üretim gücü, entellektüel sermaye yanında doğal kaynakları ve finansal sermayelerine dayanır. Ülkelerin petrol ya da dolar denizinde yüzmeleri, onların sağlam bir üretim gücüne sahip oldukları anlamına gelmez.

*

Başta ekonomi bilimi olmak üzere, ister teknik, isterse sosyal olsun, bütün bilimlerin amacı, toplumların üretim gücünü büyütmektir. Üretim gücünü büyütmede sürükleyici olduğu kadar belirleyici de olan, finansal sermaye değil, entellektüel sermayedir. Bir ülkenin entellektüel sermayesi, o ülkenin güzel insanlarından oluşur. Güzel insanların güzelliği, ürettikleri ürünlere, hizmetlere ve bilgilere yansır.

*

Ülkelerin kültürel dokularıyla birlikte ekonomik yapılarının sağlamlığı, finansal sermayelerinden daha çok entellektüel sermayelerine dayanır. Bu yüzden,Sabahattin Zaim hayatın odak noktasında, seküler kültürün, “ekonomik insan”ı değil, kutsal kültürün “güzel insan”ının olması gerektiğini, her fırsatta tekrarladı. O sohbetin kitaptan aşağı kalmayan bir gücü olduğunu söylerdi. “Hiçbir şey konuşulduğu yerde kalmaz” diyerek, davet edildiği her toplantıya katılırdı.

*

Ekonomik insan, eline geçeni büyütmede, aklın ilkelerinden başka sınırlayacak bir ilke tanımaz. Güzel insan, kendisi için istediğini başkası için de isterken, aklın ilkelerinin dışındaki ilkelere değil, üstündeki ilkelere dayanır. Onun dünyasında belirleyici olan, görünen dünyanın ilkelerinden önce, görünmeyen dünyanın ilkeleridir. O, üretime katkıda bulunmayan para ticaretinin, iki dünyada da yıkıcı olduğunu bilir.

*

Amerika'da, reel ticaretten daha çok para ticaretine verilen önemin, yol açtığı finansal çöküş, faizin yüzyıllardan beri tartışılan sakıncalarını, yeniden bütün dünyanın gündemine taşıdı.

*

Japonya ve Amerika merkez bankaları sıfır faizle birlikte faizsiz finansman yöntemleriyle tanıştı.

*

Para ticareti yapan bankalara alternatif yatırım kuruluşlarının başında, risk sermayesi şirketleri gelir.

*

Dünyada her finans kuruluşu, temeli “mudarabe” ortaklığına dayanan risk sermayesi şirketi gibi, çalışmak zorundadır.

*

Zaim Hoca, “Bill Gates varlığını bankalara değil mudarabe şirketlerine borçludur” derdi.

*

Dünya ticareti özendirmeli,para ticaretini önlemelidir.

*

Dünyada her yoksulluk para ticaretinden kaynaklanır.

*

Faiz ekonominin zehiri üreimin en büyük düşmanıdır.

29 Nisan 2017, 23:44

GURURLANMA AVRUPALI RÖNESANSIN ORTADOĞULU

================================================== Müslümanların İspanya ve Orta Asya’ya ulaşmalarıyla, büyük bir canlılık kazanan ekonomik, siyasal ve kültürel hayat, mezhep savaşlarıyla yakılıp yıkılan, Avrupa ülkelerine de yansıdı. Orta Asya’nın büyük bilginleri Hint ve Yunan kültürünü İslam kültürünün ışığında özümseyerek, fizikten kimyaya kadar sosyal, sağlık ve teknik bilimlerin her alanında, özgünlüğünü hiç yitirmeyen, eşsiz eserler ortaya koydular ve bilim dünyasının kutup yıldızları oldular.

*

Bilim tarihçisi Fuat Sezgin’in ayrıntılı olarak ortaya koyduğu gibi: Orta Çağ Müslümanları, kendilerinden önceki bilimleri geliştirdiler, yeni bilimler kurdular ve bugün Batı dünyasında geliştirilen pek çok bilimin de temellerini attılar. Günümüzde dünyanın bilimsel alandaki başarısı: Müslümanların öncülüklerini yaptıkları, temel eserlerini verdikleri bilimlerin geliştirilmesi, zenginleştirilmesi ve yeni boyutlar kazandırılmasına dayanır. Bilim, gelişme kesintisiz bir süreçtir.

*

İbni Sina, Biruni ve Farabi bilim dünyasının parlaklıklarını hiç yitirmeyen kutup yıldızlarıdır. Aynı dönemde Orta Asya’da yaşayan üç büyük bilgin ve düşünür, felsefe, tıp, astronomi ve matematik alanlarında verdikleri eserlerle, dünya bilim tarihinde kendilerine vazgeçilmez bir yer açtılar. Dünya düşünce tarihinde Farabi’nin adı, Aristo’dan önce anılır. Farabi Batı dünyasını aydınlatan, “Muallimi Sani” olarak ünlenen, ilk Türk ve Müslüman düşünürdür.

*

Aydın Sayılı ve Seyit Hüseyin Nasr’ın doktora hocası, Harvard’ın bilim tarihçisi George Sarton aşılmamış “Bilim Tarihi” kitabında bilimsel gelişmeleri, her biri elli yıl süren dönemlere ayırır ve her dönemi ismini veren, bir düşünürle açıklar. Dünya bilim tarihinde Yunanlı bilginler “450 ve 300” arasında üç dönem, Avrupalılar “1100 ve 1200” arasında iki dönem, Müslümanlar “750 ve 1100” ile “1200 ve 1350” yılları arasında beş ve üç dönemlik yer tutarlar. Dünyadaki bilimsel gelişmelerin lokomotifi Yunanlı bilginler değil, Müslüman bilginlerdir.

*

İslam’ın doğuşunun üzerinden bir yüzyıl bile geçmeden, Müslümanların Çin Denizi’nden Atlantik Okyanusu’na kadar uzanan mucizevi açılmaları olmasaydı, bilinen Avrupa başka bir Avrupa olacaktı. Yunanlı bilginlerin çalışmaları, çok dar bir coğrafyada kalırken, Müslüman bilginlerin çalışmaları, çok geniş bir coğrafyaya yayıldı. Ticaretin özendirildiği, üreten el olmanın erdem kabul edildiği, Müslüman toplumlardaki bilimsel canlılık, ekonomik ve sosyal yapıda da köklü dönüşümlere yol açtı.

*

Orta Çağ Müslümanlardan daha çok Hristiyanlar için karanlık çağdır. Orta Çağ’da Avrupa şehirleri yoksullukla boğuşurken, Şam, Bağdat, Kurtuba, Buhara ve Semerkant, her alanda altın dönemlerini yaşıyorlardı. “Roma gölü” olan Akdeniz, “Müslüman gölü”ne dönüştü.

*

Batı düşüncesinin temellerini Yunanlı bilginlerden önce Müslüman bilginler attı. Müslümanlar için “Muallimi Sani” olan Farabi, Hristiyanlar için “Muallimi Evvel”dir.

*

Avrupalılar Rönesans’larını Yunanlılardan değil, Müslümanlardan ödünç aldıklarıyla gerçekleştirdiler.

*

Avrupa Rönesans’ında İslam’ın payı Yunan, Roma ve Hristiyanlık'tan geri kalmaz.

*

Avrupa’da Rönesans adına ne varsa, hepsi İslam’dan borç alındı.

*

Önüne bak Avrupalı izlediğin kılavuz Ortadoğuludur.

30 Nisan 2017, 16:36

ANADOLU'NUN DERGAH KÜLTÜRÜ YUNUS KÜLTÜRÜDÜR

================================================== Türklerin Asya''dan başlayan, Avrupa ve Afrika''ya kadar uzanan, geniş bir coğrafyada etkili olmalarının kaynağında, ülkeleri kazanan silahlı güçlerinden daha çok gönülleri kazanan silahsız güçleri vardır. Silahlı güçler, Yahya Kemal''in ''ordu millet'' olarak nitelendirdiği Türklerin, su üstündeki yüzleridir. Türk tarihinde silinmez izler bırakan, su altındaki yüzlerini ise, silahsız güçlerinin başında gelen dergahlar temsil ederler.

*

Öğrenmenin yeri, zamanı ve yaşı olmaz diyen, iki günü birbirinden farklı kılmayı özendiren, el açan değil el açılan olmayı öneren dergahlar, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın omurgasını oluştururlar. İktisat Tarihçisi Ömer Lütfi Barkan''ın vurguladığı gibi: Türklerin Avrupa''ya, ordularından önce dervişleri gitti, dergahları gitti. Semerkant''tan, Saraybosna''ya uzanan büyük yürüyüşte başı çekenler, kılınç taşıyanlardan çok ayrı bir yol ve çok ayrı bir yöntem izleyen gül taşıyanlardır.

*

Dergah kültürü, Yunus kültürüdür, dergah insanı, Yunus insanıdır. Milletlerin harman olduğu Anadolu''nun insanı, Yunus''un şiirleriyle yoğrulmuş, yetmişiki milleti bir millet bilen, Yunus insanıdır. Yunus''un dergahı kötümserlik dergahı değil, iyimserlik dergahıdır. Yunus''un düşünce ve eylem dünyasında kavga yoktur, sevgi vardır. Yunus kültürü kavga kültürü değil, sevgi kültürüdür. Yunus insanı kavga insanı değil, sevgi insanıdır.

*

Yunus kültürüyle yoğrulan Türkler, Akdeniz Tarihçisi Fernand Braudel''in araştırmalarında ortaya koyduğu gibi, Avrupa''ya ''millet sistemi'' odaklı, bir ekonomik ve siyasal yapı taşıdılar ve Avrupa''da yüzyıllarca süren bir barışın güvencesi oldular. Bunun için, söz konusu dönemde, sığınma ve nüfus hareketleri, Batı''dan Doğu''ya oldu. Yunus kültürü ve Yunus insanı geniş Osmanlı coğrafyasında, bir mıknatıs gibi, insanları çevresinde topladı.

*

Yunus insanı Asya''da İslam''ı silah baskısıyla seçmediği için, Avrupa''da kimseyi silah baskısıyla İslam''ı seçmeye zorlamadı. Yunus kültüründe sevgi alınır sevgi satılır, sevgiden terazi tutulur, sevgi sevgiyle tartılır, Asya, Avrupa sevgidir. Asya ve Avrupa''da herkes sevdiği kadar büyüktür, Allah''ı seven herkesten büyüktür. Allah sevdiği insanın düşünen aklı, seven gönlü, okunan kitabı, yazan kalemi olur.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştüren Yunus kültürünün özeti, dört kitabın ortak mesajını bir ''Elif''te bulan öznedir. Yunus insanının bulduğu, Asya''da ve Avrupa''da değil, insanların gönüllerindedir. İnsanların gönüllerini fethedenler, kıtaları fethederler.

*

Dünyaya barışı, yağmur yüklü bulutlar değil, sevgiyle silahlanmış Yunus insanları getirecek. Onlar düşünceleriyle kazandıklarını, eylemleriyle dağıtırlar.

*

Yunus insanının dağı Ağrı dağıdır, gemisi Nuh''un gemisidir.

*

Yunus insanının gönlü Doğu''da, aklı Batı''da, gözü sevgidedir.

*

Sevgiyle Batı Doğu olur.

*

Sevgi Doğu'dan gelir.