Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Mayıs 2017

51 yazı

1 Mayıs 2017, 11:15

KOMÜNİZM KAPİTALİZM ÖLDÜ SAĞ SOL YOK İNSAN VAR

================================================ Eşitlikten yola çıkan Sosyalizm Komünizm''e dönüştü ve öldü. Özgürlükten yola çıkan Kapitalizm de Emperyalizm''e dönüştü ve öldü. Komünizm''in sonu geldi. Kapitalizm''in de sonu geldi. Büyük Buhran sonrasında, ünlü iktisatcı J.M. Keynes ''Kapitalizm bir başarı değildir, zeki değildir, güzel değildir, adil değildir, erdemli değildir, üstelik kendisinden beklenenleri de yerine getirmez'' demek zorunda kaldı.

*

Ekonomik sorunlar ve farklı çözüm yolları, A. Smith ve K. Marks''dan önce de vardı, sonra da var olacaktır. Ekonomi yalnızca ekonomik hayatı dönüştüren işletmeler ve kurallardan ibaret değildir. Kültürel, ekonomik ve siyasal kurum ve kuruluşların arkaplanında, insanların tutumları, davranışları, beklentileri ve değerleri vardır. İnsanın olduğu yerde ekonomi vardır. Ekonominin tarihi insanla başlar. Bütün yönleriyle insanı bilenler, değişik boyutlarıyla ekonomiyi bilir.

*

İnsan ve insanı bilmek sözkonusu olduğunda, akla gelen isimlerin başında, bütün dünyada sevgi ve saygıyla anılan Mevlana gelir. Kitaptaki söz gibi, hem konuşan, hem de susan insanı, Mevlana hayatın ağacı olduğu kadar, meyvası olarak da görür. Nasıl ağaç meyvasından bilinir, meyva ağacına göre olursa, insan da ekonomisinden bilinir, ekonomi insanına göre olur. Ekonomi rengini ve tadını insandan alır.

*

Ne Doğulu, ne de Batılı, yalnızca dünyalı olan Mevlana, sürekli yeni olan, hem akıllara, hem de gönüllere seslenen Mesnevi''sinde insanı gemiye, ekonomiyi de denize benzetir. Tarihin her döneminde gemiyi yüzdüren de, batıran da denizdir. Nasıl gemisiz deniz, denizsiz gemi olmazsa, insansız ekonomi, ekonomisiz insan olmaz. Ekonomi Komünizm ve Kapitalizm'' de olduğu gibi, amaç değil, araçtır. Hayatın odak noktasında ekonomi değil, insan vardır.

*

Kazanç herşeydir diyenler, 1929 ve 2008 ekonomik bunalımlarına yol açtılar. Paradan daha çok para kazananlar, bütün bir dünyayı, büyük bir ''Las Vegas''a çevirdiler. Paradan para kazanmayı tek amaç edinenler, baş tacı edindikleri para ticaretinin tetiklediği büyük borç patlamasının altında kaldılar. Yalnızca karlarını büyütmeye çalışanlar, karlarını büyütmek için, herşeyi yaptılar. Açgözlü insanların, doyma bilmez para açlığı, bütün insanlığın yeni bir ''Nuh''un Gemisi'' arayışına, büyük bir hız ve yoğunluk kazandırdı.

*

Yirmibirinci yüzyılda dünya denizlerinde, açzgözlülüğü baştacı edinenlerin gemilerinin yerine, tok gözlülüğü baştacı edinenlerin gemileri geçmediler. Bütün dünya, gözleri doyurmayı amaçlayan tüketime değil, karınları doyuran üretime odaklanmalıdır. Her biri bir ''Titanic'' gururuyla yola çıkan gemileri, fırtınalı denizlerin buzdağları bekliyor.

*

İnsanlar dünyadaki kaynakların değerlerini bilirlerse, hiçbir şeyin kıtlığı çekilmez, herkesin karnı doyar, kimse kimseye el açmak zorunda kalmaz.

*

Sağlıklı bir ekonomi, faizsiz üretime, alkolsuz topluma ve kumarsız hayata dayanır.

*

Sürdürülebilir ekonominin simgesi terazidir.

*

Terazi başarının habercisidir.

1 Mayıs 2017, 16:23

YENİ BİR MAYISTA HEM MARX HEM DE NIETZSCHE YANILDI

================================================== İster kutsal, isterse seküler kaynaklardan beslensin, bütün ülkelerin, kurumların ve kuruluşların ana sorunu, dünyanın sınırlı kaynaklarını, insanlığa en yararlı bir biçimde değerlendirmektir. İnsanın olduğu yerde, temel ihtiyaçların karşılanması için, üretim vardır. Üretim ve tüketimin uyum ve denge içinde düzenlenmesi, bütün bilimlerin ana konusunu oluşturur. Ekonomi sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisidir.

*

Tüketim ve üretimin odak noktasına iyilikleri ve kötülükleriyle insan yerleşir. İyilik peşinde koşanlar ekonomiyi güçlendirirler, kötülük peşinde koşanlar zayıflatırlar. İnsan ekonominin gölgesi değil, ekonomi insanın gölgesidir. Sağlıklı bir ekonomik yapı için, hayatın merkezini, seküler kültürün ''ekonomik insan''ından önce kutsal kültürün, varlığa sevinmeyen, yokluğa yerinmeyen ''derviş insan''ının oluşturması gerekir.

*

Dünyadaki son iki yüzyıldaki gelişmeler, insanlığın ''afyonu''nun kutsal kültürün değerlerinin değil, ''Tanrı yoksa herşey mubahtır'' diyen seküler kültürün değerlerinin olduğunu gösterdi. Hem Nietzsche, hem Marks, yanıldı. Ne Tanrı öldü, ne de kutsal kültür. İnsanlar var oldukça, kutsal kültür de var olacaktır. Kutsal kültürün ışığı, hiçbir zaman sönmez. Varoluşun kaynağı Tanrı''dır.

*

Dünyanın kültürel dokusuyla birlikte, ekonomik yapısının güçlü olabilmesi için, kutsal kültürün değerleriyle, insanların istekleri ile ihtiyaçları arasına aşılmaz engeller inşa edilmelidir. Dünyanın yenilenmeyen, sınırlı kaynaklarıyla, insanların sınırsız isteklerinin karşılanması mümkün değildir. Yeryüzünün kaynakları, bütün insanların temel ihtiyaçlarını karşılar. Ancak yalnızca Amerikalıların bile, isteklerini karşılamaya yetmez.

*

Seküler kültürün sürekli büyüterek, yıldan yıla yeni boyutlar kazandırdığı istekler, kutsal kültürden kaynaklanan değerlerle dizginlenmezlerse, dünya ekonomik ve siyasal krizlerden kurtulamaz. Krizlerin kaynağına bakıldığında, sınırlı ihtiyaçlarından önce sınırsız isteklerinin karşılanması için, kan dökmeye hazır, iktidar tutkunu, açgözlü, doyma bilmeyen insanlar görülür. Onlar iktidarlarını korumak için, dünyayı ateşe vermeye hazırdırlar.

*

Tanrısız dünya, inançsız toplum, değersiz ekonomi ve ruhsuz insan isteyen seküler kültür, yol açtığı küresel ısınmayla, yeryüzündeki bütün canlı hayatını tehdit ediyor. Yirminci yüzyıl dünya savaşları yüzyılıydı. Yirmibirinci yüzyıl ise, doğal afetler yüzyılı olacak. Ekonomik, siyasal ve çevresel krizler birbirini izleyecektir.

*

Usta şair Paul Claudel''in vurguladığı gibi: ''Görünen dünya, görünmeyen dünyadan ayrı düşünülmemeli. Tanrı''nın evrenini iki dünya oluşturur.''

*

Kutsal kültür iki dünya, seküler kültür tek dünya kültürüdür.

*

Tek dünya diyen kültür, iki dünyayı birden yitirir.

*

İnsanların canları ölür ruhları ölmez.

*

Can ruhun yongasıdır.

2 Mayıs 2017, 19:06

AVRUPA KENTLERİ YENİ SARI SALTUKLAR BEKLİYOR

================================================ Amerika Irak'ta, Fransa Libya'da, Rusya Suriye'de, doğal kaynak zengini İslam dünyasının, ekonomik, siyasal, kültürel dengelerini altüst ederek, Avrupa'yı Ortadoğulaştırdı. Avrupa savaşan Doğu ve Batı'nın “Yeni Filistin”idir. Batı dünyasının çözüm kaynağı olmasını beklediği silahlı güçleri, Ortadoğu'da sorunları büyüten çözümsüzlük kaynağı oldu. Geçen yüzyılın askeri yöntemleriyle, gelen yüzyılın siyasal sorunlarının çözülemeyeceği, savaşan dünyada Doğu ve Batı tarafından açıkça görüldü.

*

Savaşlarla düşünme gücünü yitiren Ortadoğu ve Avrupa ülkeleri, sınırlara rastgele döşenmiş mayınlara dönüştüler. Onları nerede, nasıl tepki verecekleri belli olmayan, çözümsüzlük peşinde koşan, yeteneksiz ve yetersiz yöneticileriyle, sorunları daha da derinleştirdiler. Ortadoğu'ya uçak gemilerinden barış ihraç etmeye kalkışan Amerika, Ortadoğu'dan dünyaya savaş ithal etti. Amerika'nın kendine barışı Ortadoğu'da savaş oldu. Batı'nın tek beden barış ve demokrasisi, Ortadoğu ülkelerinin farklı bedenlerine uymadı. “Tek beden herkese uymaz.”

*

Savaşan Ortadoğu ve Filistinleşen Avrupa'da barışın mimarları, Yirmibirinci yüzyılın Sarı Saltuk'ları olacaktır. Ortadoğu'nun ekonomik, Avrupa'nın da kültürel bir “Sarı Saltuk” misyonuna ihtiyacı vardır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Almanya, İngiltere, Amerika ve Rusya'nın harabeye çevirdiği Avrupa, nasıl “Marshall Planı” ile yeniden inşa edildiyse, “Sarı Saltuk Yeni Barış Misyonu”yla, oluşturulacak bir “İbn Haldun” yatırım fonu da, altyapı ve sanayisi tahrip edilen İslam dünyasını yeniden inşa etmelidir. Ortadoğu Anka kuşu gibi, küllerinden yeniden doğmasını başarmalıdır.

*

Sarı Saltuk Amadolu, Balkanlar ve Kırım'da yaşamıştır. Selçuklular döneminde, onun öncülüğünde Türkler, 1260'lı yıllarda hiç savaşmadan Anadolu'dan Balkanlara geçerek, Dobruca bölgesine yerleşmişler. Değişik kaynaklarda Sarı Saltuk'un Japonya'dan Portekiz'e hiçbir ayrım gözetmeden, bir barış ve sevgi misyonuyla, herkesin yardımına koştuğu anlatılmaktadır. Bilgi ve bilgeliğiyle, büyük çekim merkezleri oluşturan Sarı Saltuk'un, bulunduğu ülkelerin hepsinde, adına inşa edilmiş onlarca türbe ve makam vardır.

*

Sarı Saltuk'un misyonu savaş değil barıştır. Onun işi hayatı zorlaştırmak değil kolaylaştırmaktır. Anadolu'da onun geleneğini yaşatanların başında Barak Baba, Tapduk Emre ve Yunus gelir. Nasıl Sarı Saltuk Balkan şehirlerini sevgiyle dönüştürdüyse, Yunus da Anadolu şehirlerini sevgiyle dönüştürdü. Onlar çevrelerinde oluşturdukları barış havzalarıyla, şehirlerin değil, gönüllerin fatihi oldu. Onlar bellerinde kılıç değil, ellerinde gül taşıdı. Onların medeniyeti gül medeniyetidir.

*

Sarı Saltuk Balkanlar'da Yunus Anadolu'da, gül bahçesi türbe ve makamlarıyla, barışın mimarı oldu. Onların yüklendiği yeni barış misyonu: Öldürmek değil yaşatmaktır, sınır kapılarını kapatmak değil sonuna kadar açmaktır, ayrımcılık yapmak değil birleştirici olmaktır.

*

Ülkeler savaşa, nerede durulması gerektiği bilen, barış tutkunu erdemli liderler tarafından değil, nerede durulması gerektiğini bilmeyen, iktidar tutkunu erdemsiz yöneticiler tarafından sürüklenir.

*

Erdemli liderlerin elinde kömür elmasa dönüşürken, erdemsiz yöneticilerin elinde elmas kömüre dönüşür.

*

Dünyada “Yeni Sarı Saltuk Misyonu” bütün savaşları barışa dönüştürmektir.

*

Ülkeleri doğal kaynak kıtlığı değil, erdemli insan kıtlığı yıkar.

*

Sarı Saltuk tek başına bir “Barış Üniversitesi”dir.

3 Mayıs 2017, 00:00

FAİZ EKONOMİNİN TEMELİNE KONULMUŞ BİR DİNAMİTTİR

================================================= Seküler Batı dünyasının, para ticaretiyle inşa ettiği finansal zenginliğin kaynakları bir bir dinamitlenmektedir. Bankalar, sigorta şirketleri ve yatırım fonları, öz sermayelerini kat kat aşan borçlarının altında ezilmişlerdir. Çok katlı büyük binalar, alışveriş merkezleri ve geniş fabrika binaları tek tek boşalmaktadır. Faizin yol açtığı finansal çöküntünün etkileri, her alanda görülmektedir.

*

Amerika''nın, yüksek riskli yatırım fonlarıyla bütün dünyadan topladığı ve ekonomisi hızla büyüyen ülkelere dağıttığı finansal kaynaklar, dolaşımdaki hız ve yoğunluklarını yitirmişlerdir. Çünkü türev finansal ürün pazarlarında, zincirleme birbirini büyüterek, bir gökdelen gibi, göklere isyan edercesine yükselen işlemleri durmuştur. Büyük ölçüde kırılgan olan yapı çökmüştür. Emme ve basma pompa gibi çalışan New York''un para makinası yakıtsız kalmıştır.

*

Yeni yüzyılda Müslüman iktisatçıların görev ve sorumlulukları artıyor.Ürün ticaretinden daha çok para ticaretine odaklanan seküler Batı ekonomisi, kutsal kültürün ekonomiye getirdiği ilkelerle denetilmezse, dünyada ekonomik ve kültürel krizlerin önünü, hiçbir ülke, hiçbir uluslararası kuruluş alamaz. Kutsal kültüre bütünüyle kapalı seküler kültür, dünyadaki ekonomik dengesizlikleri giderme, silahlanma yarışını önleme ve uluslararası barışı sağlama gücüne sahip değildir.

*

Dünya barışına giden yolu açmak, Müslüman aydınlara düşüyor. Sınırların önemini yitirdiği bir dünyada ürün, sermaye ve bilgi dolaşımının, kutsal kültürden kaynaklanan evrensel ilkelerle denetilmesi, büyük önem kazanmıştır. Bu ilkelerin başında, paradan para kazanmaya giden bütün yolları kapatan faiz yasağı gelmektedir.

*

Faiz tarih boyunca ekonominin temeline konulan bir dinamit olarak görülmüştür. Bu yüzden, yalnızca İslam''da değil, bütün kitaplı dinlerde, para ticaretine karşı çıkılmıştır.Para alınıp satılan bir ticari ürün değil,ticareti kolaylaştıran bir araçtır.

*

Her bilim gibi, ekonominin bir normatif bir de pozitif alanı vardır. Seküler kültür ekonominin normatif alanını yok sayarak, bütün insanlığın faiz yasağı gibi, ortak ekonomik ilkelerini, bütünüyle yürürlükten kaldırmıştır.

*

Yalnızca kazanç peşinde koşan finansal sermaye, daha çok kazanmak için, faize dayalı yüzlerce karmaşık finansman yöntemi geliştirmiştir.

*

Kutsal kültürün fiziği, kimyası ve matematiği yoktur. Ancak kutsal kültüre dayanan ekonomi, sosyoloji ve tarih vardır.

*

Kutsal kültür ekonominin temeli olan paraya değil paranın ticaretine karşıdır.

*

Sağlam para ekonominin temelidir.

3 Mayıs 2017, 23:34

AYDIN POLİTİKANIN DIŞINDA DEĞİL ÜSTÜNDE OLMALIDIR

================================================ Dünyanın her ülkesinde aydınlar, yüzyılların içinden süzülüp gelen, insanlığın ortak aklına, yeni açılımlar kazandırırlar. Sağlıklı bir kültürel dokunun ve zengin bir ekonomik yapının kaynağında, insanlığın bilimsel ve teknolojik birikiminden beslenen ortak akıl vardır. İnsanlığın ortak aklı, en çalkantılı dönemlerde bile, kusurlarında direnmez. Dünyada çoğunluğun izlediği akıl, kusursuzluğu arayan insanların sağduyusudur.

*

Gizliliğin olmadığı kare dünyada, kusursuzluğu arayan aydınlar, kusursuzluğa giden, uzun ve ince bir yolun, kutup yıldızları olurlar. Kutup yıldızının bütün insanlığa sürekli Kuzey kutbunu göstermesi gibi, aydınlarda düşünce ve eylemleriyle, bütün dünyaya sağduyunun odak noktasını gösterirler. Aydınların ülkeleri değil, ilkeleri önemlidir. Canalıcı bir ülkenin değil, dünyanın aydını olmaktır ve dünyayı vizesiz dolaşmaktır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ülkelerde, aydın ve politika ilişkisi, pervane ve ateş ilişkisine benzer. Ateşi seven pervane ateşe yaklaşırsa, ışığını parlatır ve etkinliğini artırır. Ancak, pervanenin ateşin alevleri arasında kalma tehlikesi artar ve yanma riskiyle karşı karşıya kalır. Ateşten kaçan pervane, ateşin çevresinden uzaklaşırsa, ışığının parlaklığı görülmez ve sesi duyulmaz. Soğukta kalan pervane, üşüme ve donma sorunuyla yüz yüze gelir.

*

Pervaneye benzeyen aydınlarda, politikanın içinde yer alırlarsa, etkinliklerini yitirirler, politikanın dışında kalırlarsa, unutulurlar. Bunun için, aydınların kendilerini konumlandırırken, politikanın içinde ya da dışında değil, politikanın üstünde olmaya, büyük özen göstermeleri çok önemlidir. Etkili aydın, kültür ile politikayı, altın oranda harmanlamasını bilen aydındır. Politika aydını sığlaştırırken, kültür derinleştirir. Kültürsüz politika, politikasız kültür olmaz.

*

Aydınların düşünce ve eylem dünyalarında, kültür kalıcı, politika geçicidir. Güçlü politikacılar, arkalarına dönüp bir bakarlarsa izlerinin, kendilerinden önce gelen etkili aydınların, izleriyle birbirine karıştığını görürler. Bilgiyi bilgeliğe dönüştüren her aydın, düşüncelerini yazıya döker, insanlığın ortak aklının ölçüsü, sağduyunun da sözcüsü olur. Etkili aydınlar, yazdıkları kadar yazdırdıklarıyla da, kusursuzluğa giden yolda çığır açıcı olurlar.

*

Batı"da dünya savaşları sonrasında ekonomiye damgasını vuran Keynes"in vurguladığı gibi: "Zor olan yeni fikirler bulmak değil, eski fikirlerden kurtulmaktır." Aydınlar için, "yaz"dan önce "oku" vardır. Söz"ün kaynağı hiçbir zaman kurumaz. Dünyayı okumasını bilenlere, tarihin her döneminde yeni sözler söyleme alanı sonuna kadar açıktır. Dünyayı yeni sözler söylemesini bilenler değiştirirler.

*

Bilinmeyen bahçelerin görülmemiş gülleri, yeni sözlerin toprağında açar.

*

Güneş altında söylenmedik pek çok söz anlatılmadık pek çok öykü vardır.

*

Her kuşak kendi sözünü söylemeli kendi öyküsünü anlatmalıdır .

*

Öyküsü ve sözü olmayan kuşağın aydını olmaz.

4 Mayıs 2017, 21:54

KAZAN ANKARA İLE MOSKOVA ARASINDA DOSTLUK KÖPRÜSÜDÜR

İstanbul Türklerin Avrupa’ya, Kazan Rusların Asya’ya açılma kapısı oldu. Avrasya ekseninde Türkiye ve Rusya iki vazgeçilmez ülkedir. Türkiye’nin Avrupa’ya, Rusya’nın Asya’ya genişlemesinde Karadeniz en önemli rekabet alanını oluşturdu. Türkler ve Ruslar Karadeniz çevrenizde güç kazanmak için, yüzyıllar boyunca birbirleriyle hem yarıştılar, hem savaştılar. Karadeniz beş yüzyıla yakın bir zaman diliminde, “Türk Gölü”ne dönüştü.

*

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla, Karadeniz kapalı bir deniz olmaktan çıktı, bütün dünyaya açık bir deniz haline geldi. Karadeniz Avrasya eksenindeki ülkeleri, Boğazlar ve nehirlerle, Akdeniz, Azak, Baltık, Kuzey ve Hazar denizlerine bağlayan, Avrasya ekseninin en önemli iç denizidir. Türkiye başının üstünde Karadeniz, ayaklarının altında Akdeniz ile iki kıtanın ve iki denizin en stratejik ülkesidir.

*

Türkiye, Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan ve Gürcistan Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerdir. Ancak Karadeniz’in kıyı ülkelerini aşan bir stratejik ve kültürel etkinlik coğrafyası vardır. Bu yüzden, Halford Mackinder’in “Kara”, Alfred Thayer Mahan’ın “Deniz” ve Hanry Sckakilan’ın “Hava” egemenlik ve denetim stratejilerinde, Karadeniz de Akdeniz kadar önemlidir. Türkiye ve Rusya, Avrasya’da anahtarı Karadeniz olan iki kilit ülkedir.

*

Türkiye’nin öncülüğünde Özal’ın gayretiyle, Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Azerbaycan, Arnavutluk, Gürcistan, Sırbistan ve Moldova arasında gerçekleştirilen, “Karadeniz Ekonomik İşbirliği” projesi, cephelerdeki savaşları, pazarlardaki yarışlara dönüştürecek. Doğal gaz ve petrol boru hatları, bölge ülkeleri arasındaki siyasal sınırları ortadan kaldırdı. Geçen yüzyılın ülkeleri birbirine bağlayan demiryolları yerine, yeni yüzyılda boru hatları geçti. Avrasya barışının en büyük güvencesi boru hatlarıdır.

*

Kültürel işbirliğinin olduğu ülkelerde, ekonomik işbirliği, ekonomik işbirliğinin olduğu ülkelerde de kültürel işbirliği vardır. Ülkeler arasındaki ilişkilerde, kültür ekonominin yolunu aydınlatır. Ekonomi kültürün peşinden gider. Nasıl ayçiçeği yüzünü hep güneşe çevirirse, ekonomi de, yüzünü hep kültüre çevirir.

*

Ekonominin gözü sürekli kültürün üzerindedir. Kültür ekonominin olduğu kadar insanın da, vicdanıdır. Vicdan ekonomide adaletin terazisidir. Terazi sağlıklı kültürün, dengeli ekonominin ve adil yönetimin simgesidir.

*

Kirli mülkiyete savaş açan Nuri Pakdil’in vurguladığı gibi: “Türkiye’deki insan vicdanlı olabilirse, Rusya’daki insan da vicdanlı olabilir, Çin’deki, İsveç’teki de, Cezayir’de,Kamboçya’daki de.”

*

Her yerde ve her zamanda, bütün insanların saygı duyduğu ve sevgiyle bağlandığı değerler, dünya barışını koruyan silahsız güçlerdir.

*

Vicdan insanını özü ve özetidir.İnsanı insan yapan vicdanıdır.

*

Vicdan dünyada insanları birbirine bağlayan sağlam zincirdir.

*

İnsanlık bütün vicdanların toplamıdır.

*

Ortak vicdan yanlışta birleşmez.

*

Vicdansız kültür derinleşmez.

*

Vicdansız ekonomi olmaz.

4 Mayıs 2017, 22:12

ERBAA KAYMAKAMI DEĞERLİ BÜLENT KARACAN'A SAYFALARINDA "KİRLENMENİN BOYUTLARI" KİTABIMIZDAN BİR YAZIYA YER VERDİKLERİ İÇİN

TEŞEKKÜR, SEVGİ VE SAYGILARIMIZLA ========================================== Batı dünyası; Asya ve Afrika'nın kaynaklarını Avrupa'ya taşıması sonucu, İngiltere'nin öncülüğünde gerçekleştirdiği sanayi devrimiyle, geçmişte benzeri görülmedik bir bolluğa kavuştu. Batı ülkelerinin zenginliği artık doruk noktasına ulaşmıştır. Batılı insanın her türlü maddi ihtiyacı fazlasıyla karşılanmaktadır. Batılı insan, herkesin gözlerini kamaştıran en son, en yeni endüstriyel ürünlerle donanmıştır. Batılının istediği önünde istemediği ardındadır. Ancak Batılı korkuyor. Batılı derken, anlatmak istediğim Amerikalısıyla, Rusyalısıyla ve Avrupalısıyla bir uçtan diğerine bütün Batılılardır. Gerçekten Batılı korkuyor. Söz konusu korku; Camus, Faulkner ya da Malraux' un sözünü ettiği cinsten bir korku değildir. Batılı, ulaştığı benzeri görülmedik zenginliği tehlikeye düşürecek, Müslüman Ülkelerde kendi kültürlerine dönme yolundaki her türlü kıpırdanmadan korkuyor. Batılı, başkalarının kaynaklarına el koyarak büyüttüğü zenginliğin ne denli çürük bir temele dayandığını görmenin cinnetini yaşıyor. Artık dünyanın kaynaklarını yok pahasına elde edemeyeceğinden korkuyor. Müslümanların kendileri gibi yaşamadıklarını, kendileri gibi yemediklerini, kendileri gibi giyinmediklerini, kendileri gibi içmediklerini ve kendileri gibi düşünmediklerini gördükçe, Batılıların korkusu bir kat daha artıyor. Batılı, ulaştığı zenginliğin yok olup gitmesinden, mevcut üretim ve tüketim düzeyini düşürmekten korkuyor. Batılı değişik biçimlerde bulandırdığı siyasal yapının, Müslüman Ül­keler tarafından arındırılmasından dehşete düşüyor. Elbette kaybedecek şeyleri çok olan, özellikle zenginliklerini, başkalarının yoksulluklarına borçlu olanlar en çok korkacaklardır. Müslüman Ülkelerin kendi değerlerine sahip çıkma ve kendi kaynaklarına el atma yolundaki her kıpırdanışı, Batılıları ürkütüyor. Kıpırdanmaları bastırmak ve yönlendirmek için Batılılar ve onların Müslüman Ülkelerdeki sözcüleri durmadan çağdaşlaşmadan, uygarlaşmadan modernleşmeden, sekülerizasyondan ve pozitivizmden söz etmektedirler. Kültürel dirilmeyi, yine kültürle boğmak istiyorlar. Çünkü bir kültür ancak başka kültürle yıkılabilir. Nedir, bu çağdaşlaşma, modernleşme ya da uygarlaşma? Bu kavramlarla anlatılmak istenen nedir ki, Müslümanlar bunlara karşı çıkıyorlar. Batının korkusunun kaynağını keşfetmek için, bu kavramlarla kabul ettirmek istenenin ne olduğunu iyi kavramak gerekir. Aslında çağdaşlaşma, modernleşme ve sekülerizasyon adı altında Müslüman Ülkelere, Batı'nın dünyacı zihniyeti, Batı hayat tarzı ve Batı'nın değerleri yerleştirilmeye çalışılıyor. Çünkü aksi halde Batı zenginliğinin kaynağı kuruyacak ve Batının çöküntüsü kaçınılmaz olacaktır. Ersin Nazif GÜRDOĞAN’ nın “Kirlenmenin Boyutları” adlı kitabından alınmıştır.

5 Mayıs 2017, 11:47

DÜNYADA DEVLETLER DEĞİL MEDENİYETLER SAVAŞIYOR

================================================== Son iki yüzyılda, insanlığın düşünce ve eylem birikiminin yalnızca seküler boyutuna dayanan Batı düşüncesi, bütün dünyayı savaş alanına dönüştüren Kapitalizm ve Komünizm''i doğurdu. İnsanlığa özgürlük vaad eden Kapitalizm, dünya ölçeğinde bir soygun ve sömürüye yol açtı. Eşitsizliklere isyandan yola çıkan Komünizm ise, baskı ve şiddete dayanan dayatmacı yönetimlerin, en dehşet verici örneklerini verdi.

*

Bütün dünyada kutsal kültürün hayatın dışına atılarak seküler kültürün her alana egemen kılınması, ekonomik ve siyasal yapıda büyük krizlerin tetikleyicisi oldu. İnsanlığın bilincini donduran, iç ve dış dünyasını altüst eden dinamikler, kutsal kültürden değil, seküler kültürden kaynaklandı. Yirminci yüzyılın sonunda, duvarlar yıkılınca, seküler kültüre dayanan medeniyetlerin, temellerinin sağlam olmadıkları görüldü.

*

Soğuk Savaş sonrasında, Samuel Huntington yeni dönemde “dünyada devletler değil, medeniyetler savaşacak” dediğinde, bütün dünyada büyük tartışmalara yol açmıştı. Oysa medeniyetler arasındaki savaş yeni başlamadı. Cumhuriyet döneminde düşünce ve sanatta büyük bir çığır açan, şair ve düşünür Sezai Karakoç''un kitaplarında tekrar tekrar vurguladığı gibi, medeniyetlerin savaşı, insanlığın tarihiyle başlamıştır,Kıyamet'e kadar devam edecektir.

*

İnsanlığın tarihi boyunca devam eden ve Kıyamet gününe kadar devam edecek savaş, aslında kutsal kültüre dayanan medeniyetlerle seküler kültürden kaynaklanan medeniyetler arasındadır. Bir yanda kutsal, diğer yanda seküler medeniyetin değerleri vardır. Bir tarafta İbrahim''ler, Musa''lar, diğer tarafta Nemrut''lar, Firavun''lar bulunmaktadır. Bu savaş gündüz ile gecenin savaşı gibi, insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır.

*

Karakoç''un “Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi” isimli üç ciltlik kitabında ele aldığı gibi: “Mısır Medeniyetinde de, Yunan ve Roma Medeniyetinde de, hükümdarların tanrılaştırılması, efsaneyi hakikat sayma yanılgısı, tevazuyu terk ediş, Allah''ı unutuş, o medeniyetlerin sonu oldu”.

*

Seküler kültüre dayanan medeniyetler, birbirlerini yok ederler. Kutsal kültürden kaynaklanan medeniyetler ise, birbirlerini tamamlarlar.

*

Karakoç''un temel tezi medeniyet tezidir. Ona göre tek medeniyet vardır, o da Hakikat Medeniyeti”dir.

*

Bütün medeniyetler “Hakikat Medeniyeti”nden doğmuşlardır, ya asıllarına dönerler ya da yok olurlar.

*

Gerçek medeniyetin güneşi asla batmaz.

5 Mayıs 2017, 11:58

İSLAM HEM DÜNYA HEM DE ÖTEKİ DÜNYA MEDENİYETİDİR

================================================== Dünya tarihi geçmişten geleceğe, insanlığın ortak bilgi ve bilgelik birikimiyle, sürekli yenilenen devletler ve medeniyetler tarihidir. Bütün bilgi ve bilgeliklerin, ana kaynağı olan tarih, medeniyetle devletin, devletle medeniyetin bağlarını araştırır. İbn Haldun'un Mukaddime'de ayrıntılı olarak ele aldığı gibi: “Tarih doğrusal değil, dairesel bir gelişme gösterir.” Tarihsel süreçte devletler yöneticilerden, medeniyetler devletlerden daha daha uzun ömürlü ve daha etkilidir.

*

Arnold Toynbee, insanlık tarihine, devletlerin dar vizyonundan değil, medeniyetlerin geniş vizyonundan bakmanın daha sağlıklı olacağını düşünür. Devletler medeniyetlerin bereketli topraklarında, sınırlı bir tarih aralığında, doğarlar, gelişirler ve ölürler. Samuel Huntington'dan çok daha önce Sezai Karakoç, “dünya tarihinde devletlerden daha çok medeniyetlerin savaştığını”, insanlığın gündemine taşıdı. Bir yanda tek, bir yanda iki dünya medeniyetleri vardır. Birbirleri arasındaki çatışma ve uzlaşmalar Kıyamet'e kadar devam edecektir.

*

Tek dünya medeniyetlerinin mimarları Nemrut'lar, Firavun'lar ve Neron'lardır, başkentleri Atina'dır. İki dünya medeniyetlerinin mimarları, İbrahim'ler, Musa'lar, İsa'lar ve Muhammet'lerdir, başketleri Mekke'dir. Tek dünya medeniyetlerinin merkezinde Akropol vardır, yüzleri Atina'ya dönüktür. İki dünya medeniyetlerinin merkezinde Kabe vardır, yüzleri Mekke'ye dönüktür. Tek dünya medeniyetleri yalnızca fizik dünyaya odaklanırken, iki dünya medeniyetleri hem fizik hem metafizik dünyaya odaklanırlar.

*

Tek dünya medeniyetlerinin somut değerleri, hem peygamber hem sultan olan Süleyman Peygamberin “Yıldızı”nın birinci üçgeniyle, iki dünya medeniyetlerinin soyut değerleri de ikinci üçgeniyle temsil edilir. “Süleyman Mührü”nde iki üçgenin örtüştüğü ortak alanda, iki dünyayı altın oranda harmanlayan kutsal kitaplar vardır. Dünya tarihinde Ademoğullarının, bilinen ve bilinmeyen iki dünyaya ilişkin bütün bilgileri, kutsal kitaplara düşülmüş uzun bir dipnottur. Kur'an kutsal kitapların en sonda geleni, ancak en başta olanıdır. Bütün kutsal kitapların özü ve özetidir.

*

İki dünya medeniyetleri, insanlığın bilinen bütün normatif ve pozitif değerlerinin toplamıdır. İki dünya medeniyetlerinin tek dünya medeniyetlerinin birikimlerinden yararlanmaları, onların kaynaklarıyla olan bağlarını koparmadığı gibi, özgünlüklerine de gölge düşürmez. Onlar bir devletin ya da bir milletin birikiminden değil, bütün insanlığın birikiminden beslenirler. Tarihi süreç içinde Mısır medeniyeti Babil medeniyetinden, Yunan medeniyeti Mısır medeniyetinden, İslam medeniyeti Yunan medeniyetinden, Batı medeniyeti İslam medeniyetinden yararlanmıştır.

*

Hayatla ölüm ölümle hayat, nasıl iç içeyse, simgesi “Süleyman Yıldızı” olan iki dünya medeniyetlerinde de, dünya ve ötedünya öyle iç içedir. İki dünya birbirinde ayrılmaz bir bütünün iki ayrı yüzüdür.

*

Bütün insanlığın özlediği ve hasretini çektiği, bilgin ve bilgelerin hayalini kurduğu “Dünya Cenneti” değil, Kutsal kitapların haber verdiği “Yitik Cennet”tir.

*

İki dünya medeniyetlerinin simgesi Süleyman Peygamberin mührüdür. Mühür iç içe geçmiş, birbirini tamamlayan iki üçgenden oluşan, “Süleyman Yıldızı”dır. Yıldız kutsal kitapların insanlığa bir armağanıdır.

*

İslam medeniyeti ya dünya ya ötedünya diyen tek dünya medeniyeti değil, hem dünya hem ötedünya diyen iki dünya medeniyetidir.

*

İslam medeniyeti, bütün medeniyetleri kucaklayan Ademoğulları medeniyetidir.

*

Yitik Cennet'in yol haritasını arayan Kur'an'da bulur.

*

Kur'an kutsal kitapların doğrulayıcısıdır.

5 Mayıs 2017, 14:54

BARIŞININ MİMARLARI SEÇİLENLER DEĞİL SEVİLENLERDİR

================================================== Dünya barışının mimarları, Maurice Duverger"in "Seçilen Krallar"ı değil, insanlığın "Seçilen Edebiyatçılar"ı olacaktır. Edebiyatçı yazması gerekeni yazmaktan kaçınmaz. Çünkü, edebiyat hayattır, hayat edebiyattır. Bu yüzden, edebiyatçı çağının düşünce ve eyleminden sorumludur. Edebiyata yansıyan, hayata yansır. Hayatın ağacını yetiştirmeden, edebiyatın meyvası yenilmez. * * * Edebiyatı sevenler hayatın içinde olurlar, hayatın içinde olanlar edebiyatı severler. Bunun için, düşünceyi eylemden, eylemi düşünceden ayırmayan, Fethi Gemuhluoğlu, "edebiyata dost olmayan, insana dost olmaz" derdi. İnsanın kirlenen ruhu edebiyatla yıkanır, kararan gönlü edebiyatla temizlenir. Yirmibirinci yüzyılı yaşanır kılmada, beyin yıkamak değil, ruh yıkamak önemlidir. * * * Rasim Özdenören"in, Ruhun Malzemeleri kitabında anlattığı gibi, ruh ruhun edebiyatıyla yıkanır. İnsanlara Ademoğulları oldukları, herkesin temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu, kimsenin kimseden üstün olmadığı, edebiyatla anlatılır. Her ülkeyi savaş bulutlarının sardığı bir dünyada, edebiyat ustalarının eserleri, kutup yıldızlarına benzerler, din, dil, ırk ve renk ayrımı gözetmeden herkese yol gösterirler. * * * Eserleriyle edebiyatı edebiyat yapanlar, edebiyatı medeniyet için bilenlerdir. Medeniyetin görünen yüzü olan hayat,e debiyatın düşünen aklı, seven gönlüdür. Hayat edebiyatla zenginleşir, düşünce edebiyatın babasıysa, eylem anasıdır. Hayatın her alanında düşünce eyleme, eylem düşünceye edebiyatla dönüşür. Barışa giden yolda, dünyanın politikacılardan önce edebiyatçılara ihtiyacı vardır. * * * Hayatı en yalın, en güzel ve en etkili biçimde edebiyatçılar anlatır. Edebiyatcılar özel alandan komusal alana baktıkları gibi, kamusal alandan özel alana bakarlar ve toplumun bütününü görürler. Edebiyatçılar insanların eline, yeni dünyaların kapılarını açan gizemli anahtarlar verirler. Bir roman, bir öykü, bir şiir, bin dünyadır. Bir roman, bir öykü, bir şiir, bin dünyadır. Edebiyatla donananlar, değiştirmesini bildikleri kadar değişmesini de bilirler. * * * Ülkelerin ayakta kalmaları için, köprüler, havaalanları ve çok yıldızlı oteller gerekli, ancak yeterli değildir. Edebiyatlarını zenginleştirmeyen ülkeler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatlarını zenginleştiremezler. * * * Mesnevi"yi anlamayanlar, Süleymaniye"yi anlayamazlar. Mevlana gibi düşünmeden, Sinan gibi mimar olunmaz. * * * Edebiyatları derin olanların, hayatları zengin olur. Yol edebiyatçıların yoludur. * * * Edebiyat hayatın gönlün derinliklerindeki yüzüdür. * * * Vakit geldi dünya oyunu edebiyata verecek. * * * Edebiyat Musa"nın sesi, İsa"nın nefesidir. * * * Edebiyat kutsalın süt kardeşidir.

6 Mayıs 2017, 00:02

EDEBİYAT İLE ASYA'DAN GELİP AVRUPA'YA GİTMEK

============================================== Anadolu insanının edebiyat geleneği, Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine doğru, büyük ve uzun bir yolculuğa çıkan Türklerin, bin yıllık tarihleri içinde oluşmuştur. Bir ayaklarıyla Doğu’da, bir ayaklarıyla da Batı’da olan Türkler, edebiyatı medeniyet için bildiler, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağına inandılar.

*

Edebiyatın sınırların ötesinde, ülkelerin üstünde, insanların düşünce ve eylem dünyalarına, yeni boyutlar kazandıran, çok zengin ve çok gizemli bir dünyası vardır. Edebiyat geleneğini derinleştirmeden, medeniyet dünyasını zenginleştirmek mümkün değildir. Hayatın her boyutunda edebiyatın çarpan ve çoğaltan etkisi vardır.

*

Yunus Emre’den ve Mevlana’dan Mehmet Akif ve Yahya Kemal’e kadar, bin yıllık tarihten yola çıkarak, tarihin içinden konuşan edebiyatçılar, edebiyat geleneğinin oluşmasında ve canlılığını korumasında vazgeçilmez bir yer tutarlar. Onlara sayfalarını ve gönüllerini açmayan, bir edebiyat dergisinin, güçlü bir edebiyat geleneği oluşturması mümkün değildir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, iyilikleri özendirmede ve kötülükleri önlemede, yardımlaşma ve dayanışmaya ihtiyaç duyuldukça, düşünce ve eylem gücüne yeni açılımlar kazandıran, köklü bir edebiyat geleneğine de ihtiyaç duyulacaktır. Güçlü bir edebiyat geleneği olmadan, köklü bir medeniyet geleneği de olmaz.

*

Mavera, Anadolu insanının edebiyat geleneğinin dünyaya açılmasında, Fatih Yalçın’ın “Yeni İslamcı Akımın Edebiyat Okulu Mavera Dergisi“ çalışmasında vurguladığı gibi:”Edebiyat dergiciliği tarihimiz içerisinde yayın ilkeleri, kurumsallaşma çabası, dergi ile birlikte kurulan Akabe yayınevi aracılığıyla, yürütülen faaliyetler dikkate alındığında, önemli ve özellikli bir yere sahiptir.”

*

Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri, Anadolu insanının yerli edebiyat geleneğinin temellerini attılar. Anadolu insanının edebiyat geleneğinde bir bütünlük ve süreklilik vardır. Tarihin her döneminde, toplumların değişmesinde ve dönüşmesinde en etkili, en önemli, en güçlü kaynak edebiyat olmuştur.

*

Son yıllarda yapılan araştırmalarda, “Yerli Edebiyat Akımı” başlığından daha çok “Yeni İslamcı Akım” başlığı altında ele alınan, söz konusu geleneği, M. Şükrü Hanioğlu’nun “Gerek modernliğin ürünü olan yeni dünyanın sorunlarına cevap verme, gerekse de Batı siyasal ve kültürel hegemonyasına karşı koyma amacını taşıyan” akım olarak tanımlaması, yeterli olmasa da açıklayıcıdır.

*

Dört dergi ve yazarları, karşılıklı saygı ve sevgi içinde Necip Fazıl’ın başlattığı, Sezai Karakoç’un yeni açılımlar kazandırdığı yerli edebiyat geleneği, Edebiyat ve Mavera dergileriyle, değişmeden değişerek, dünyaya açıldı ve Türkiye’nin son yüz yılına damgasını vurdu. Onlar yerel düşündüler evrensel davrandılar. Edebiyatta yerelleşerek evrenselleşilir, evrenselleşerek yerelleşilir.

*

Türklerin Anadolu’daki bin yıllık tarihlerinde açıkça görüldüğü gibi, İslam medeniyeti, iyilikleri büyütmede, kötülükleri önlemede, toplumun bütün kesimlerinin birbirleriyle yarıştığı, iki dünya medeniyetidir. İki dünyanın birden kazanılması için edebiyat ile medeniyetin karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde altın oranda harmanlanması gerekir.

*

Pablo Neruda “Aklı başında olan insandan şair olmaz. Şair insanın aklı başında olmaz” derse de, Anadolu insanının edebiyat geleneğinde, Mavera şair ve yazarlarında olduğu gibi, şair ve yazarların akılları hem başlarında hem de gönüllerindedir. Onlar akıllarıyla düşünürler, gönülleriyle yazarlar düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştürürler.

*

Yunus Emre’nin şiir geleneğinde, “Dağ ne kadar yüksek ise/ Yol onun üstünden aşar”. Edebiyatçılar aşılmaz dağ yolu üzerinde, yolcuların kulaklarına doğrululuğun, iyiliğin ve güzelliğin sırlarını fısıldarlar.

*

İki dünya arasında uyum ve düzeni sağlayan medeniyet köprüsü edebiyatın ölümsüz eserleriyle inşa edilir.

*

Köklü bir edebiyat gelenekleri olmayan toplumların güçlü medeniyet değerleri olmaz.

*

Edebiyatta kusursuzluğu arayanlar kusursuz medeniyetin kaynağı olurlar.

7 Mayıs 2017, 12:11

AMERİKA'DA OLMAYAN TÜRKİYE AVRUPA BİRLİĞİNDE OLMAZ

===================================================== Atlantik okyonusunun bir yakası Avrupa, bir yakası Amerika''dır. Avrupa Amerika''yı, Amerika Avrupa''yı zenginleştirmiştir. Amerika''sız Avrupa, Avrupa''sız Amerika olmaz. Beşyüzyıl boyunca, Amerika Avrupa''nın kızıl elması olmuştur. Amerika''da, Avrupa''da yaşayanlardan daha çok Avrupa''lı yaşıyor. Avrupa''dan ruslar, Avrupa''dan önce Asya''da, Türkler Asya''dan önce Avrupa üzerinde yoğunlaştılar.

*

Türklerle birlikte Ruslar, küre dünyanın Amerika''sını görmekte geç kaldılar. Hem küre, hem kare dünyada, her ülke kızıl elması kadar büyür. Küre dünyada büyük ülke olmak için, iki kıtada olmak yeterliydi. Kare dünyada, iki kıtada olabilmek için, beş kıtada birden olmak gerekir. Her kıtada olmayan ülkeler, bir kıtada olamazlar. Kare dünyada her ülke, dünyayı bir bütün olarak görmek zorundadır.

*

Kristof Colomb''u İspanyollar değil de, Türkler destekleselerdi, Amerika kıtasına İspanyolların yerine Türkler gideceklerdi. Amerika Avrupalıların değil, Asyalıların ülkesi olacaktı. İspanyalıların Atlantik''e açılmasıyla, amerika''nın bulunması, Avrupaların kurtuluşu oldu. Bunun için, Avrupalılar orta çağın sonu olarak, İstanbul''un Türkler''in eline geçişini değil, Amerika''nın bulunuşunu kabul ederler.

*

Amerika''nın bulunmasıyla, dünyanın ticaret merkezi Akdeniz''den Atlantik okyonusuna kaydı. Atlantik küre dünyanın okyonusuydu, Pasifik kare dünyanın okyonusudur. Türkiye ekonomisini güçlendirmek için, Avrupa pazarı kadar Amerika pazarına da, önem vermelidir. Amerika, dünyanın satın alma gücü en yüksek olan ülkesidir. Amerikan pazarında olmayan bir ülke, dünyanın hiçbir pazarında olamaz.

*

Kare dünyanın fatihleri, yerli malı üreten ülkeler değil, dünya malı üreten ülkelerdir. Dünya malı üretmenin standartları Avrupa üniversitelerinden daha çok Amerika üniversitelerinde belirleniyor. Bir yanında Berkeley, bir yanında Stanford üniversitesiyle Silikon Vadisi, dünyanın bilimsel ve teknolojik bilgi geliştirme ve uygulama merkezidir. Vadi''de kimliğe değil, yapılan işe, büyütülen katma değere bakılır.

*

Kare dünyada, küre dünyanın kavramları, yöntemleri ve stratejileri, tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini yitirdiler. Kare dünyada gelir farkılıkları değil, eğitim farklılıkları önemlidir. Eğitim düzeyini yükseltmeden, üretim düzeyini yükseltmek mümkün değildir.

*

Eğitim düzeyi düşük ülkeler, katma değeri yüksek ürünler üretemezler.

*

Türkiye''yi Amerika''ya fason üretenler değil, fason ürettirenler taşıyacaktır.

*

Kare dünyada merkez ve çevre farkı yoktur.

*

Her ülke hem merkez hem çevredir.

*

Amerika''da olmayan Avrupa''da olmaz.

8 Mayıs 2017, 21:21

KAZAN ANKARA İLE MOSKOVA ARASINDA KÖPRÜDÜR

=============================================== Dünyanın hangi kentinde yaşarlarsa yaşasınlar, Müslümanlar birbirlerini kardeş, yeryüzünü mescit olarak bilirler. Soyları ve renkleri ne olursa olsun, düşünce ve eylem kaynakları ortaktır. İster Kazan''da, ister Konya''da isterse de Berlin''de yaşasınlar, yaşama biçimleri, tutum ve davranışları büyük farklılıklar göstermez. Nasıl Üsküp Balkan dağlarında, Bursa''nın devamıysa, Kazan da Ural dağlarında Konya''nın devamıdır. Kazan Moskova''nın Hristiyan olmasından yüzyıl önce Müslüman olmuştur.

*

Puşkin: ''Tatarlar Araplardan farklıydılar, Rusya''yı işgal ettiler, ancak ne Cebir''i ne de Aristo''yu getirdiler'' derken, Sezai Karakoç: ''Ruslar Altınordu İmparatorluğu''nun vasalları idiler. Ruslara Altınordulular geniş bir muhtariyet vermişlerdi. Ruslar, devlet idaresi ilmiyle askerlik sanatını Altınordu Devleti''nden öğrenmişlerdi'' demektedir. Tarih Karakoç''u doğruladı. Altınordu''nun devamı olan Tataristan''ın sonu Endülüs gibi olmadı. Kurtuba''dan Araplar geldiler geçtiler. Kazan''da Tatarlar kalıcı oldular.

*

Altınordu Devleti, Volga''da Kazan, Hazer Denizi kıyısında Astrahan ve Kırım Yarımadasında Kırım hanlığı olmak üzere üç hanlığa bölündü. Kazan Avrupa''nın ortasında, Moskova, Berlin ve Viyana üçgeninde Müslümanlığın önemli bir kültür merkezi oldu. İslam kültürü, ya dünya ya öte dünya demeyen, hem dünya hem öte dünya diyen, iki dünya kültürüdür. Buhara ve Kazan arasında, Bilim tarihçisi George Sarton''ın vurguladığı gibi, düşünce ve eylem dünyasının, ışığını hiç yitirmeyen güneşleri doğdu.

*

Ülkeler arasında sınırların önemini yitirdiği, duvarların yıkıldığı kare dünyada, İrlandalıların Londra''da, cezayirlilierin Paris''te, Türklerin Berlin''de kendilerine geniş bir alan açmaları gibi, Tatarlar da, Moskova''da kendilerine geniş bir alan açtılar. Sınırsız ve duvarsız dünyada, devletlerden daha çok şehirler önem kazanacak. Birinci Roma ve İkinci Roma tarih sahnesinden çekildi. Üçüncü Roma olmaya özenen Moskova da, tarih sahnesinden çekilmek zorunda kaldı. Artık dünyada her şehir bir Roma''dır.

*

Şehirlerin devletlerden daha çok önem kazandığı ve her kentin kendisinin Roması olduğu, şehirler dünyasında, İstanbul''da olduğu gibi, bütün şehirlerin biri eski, biri yeni olmak üzere, iki yüzü vardır. Şehirlerin eski yüzleri Kudüs''e, yeni yüzleri ise New York''a dönüktür. Şehirlerde eski yüzler normatif, yeni yüzler ise, pozitif değerleri yansıtır. Şehirlerin eski yüzlerinin odak noktasında kutsal kültürün, yeni yüzlerinin odak noktasında da, seküler kültürün anıtları vardır.

*

Şehirlerin dünyasında, hayatı yaşanır kılmak için, hangi dinden ve hangi ırktan olursa olsunlar, herkesi insanlığın ortak tarihinin derinliklerine doğru, uzun yolculuklara çıkarmak gerekir. Tarihin doğruları karşısınad devletlerin doğrularının uzun ömürlü olmaları mümkün değildir. Tarihin derinliklerine inildiğinde, bütün insanlığın aynı anne ve aynı babanın çocukları oldukları görülecektir. Tarih en büyük ve en köklü üniversitedir.

*

Tarihin her döneminde fethedenler fethedilmişler, fethedilenler fethetmişlerdir.

*

Şehirler düyasının fatihleri, yeni olmasını bilenler ve söyleyecek yeni sözü olanlardır.

*

Şehirlerin sözü değil, sözün şehirleri önemlidir.

*

Güneş sözü olan şehirlerden doğar.

*

Sözün vatanı tarihtir.

8 Mayıs 2017, 21:28

EKONOMİ PARADİGMASINDAN EKOLOJİ PRADİGMASINA GEÇMEK

Ekonomizm yüzyılında, dünyanın geleceğini küresel tüketiciler belirleyecektir. Onlar toplu taşıma araçlarını, kağıt ve plastik ambalaj malzemeleriyle satılmayan ürün ve hizmetleri tercih ederek, dünya ölçeğinde büyük bir hız ve yoğunluk kazanan Ekonomizm''in hayat kaynaklarını kurutabilirler. Aslında dünyanın her yanındaki tüketicilerin, pahalı ambalaj malzemeleriyle satılan ürünlerden uzak durmaları, yaşanılan hayatı zenginleştirerek, yeni açılımlar kazandırır.

*

Dünyanın her ülkesinde tüketiciler, hiç ölmeyecek gibi tüketmek yerine hemen ölecek gibi tüketseler, dünyadaki tüketim çılgınlığı böylesine iler iboyutlara ulaşmazdı. Ölümcül hastalıklara yakalanan insanlar, ömürlerinin geri kalan kısımlarını avm''larde değil, gönüllü hizmetlerde geçirmek isterler. Onlar her günlerini, son günleri gibi, öğrenme ve öğretme alanlarında değerlendirmeyi, herkesten çok daha iyi bilirler.

*

Tüketim çılgınlığı, ister Doğu''da, isterse Batı''da olsun, bütün ülkelerde Ekonomizm''in değirmenine su taşıyan en büyük ve en etkili kaynaktır. Çünkü Ekonomizm''de, Benjamin Franklin''in dediği gibi: “Bir insan ne kadar fazla şeye sahipse, o kadar daha fazla şey ister. Para bir boşluğu doldurmak yerine yeni bir boşluk doğurur.” Tüketim de para gibi, bir ihtiyacı gidermekten daha çok yeni bir ihtiyacın kapılarını açar.

*

Ele geçirilen zenginliği büyütmek için Ekonomizm, hiçbir ilke ve hiçbir sınır tanımamaktır. Ekonomizm hayatın yaşanırlığını yok etmekle kalmıyor, bütün insanları, bedelsiz ürünler dağıtan büyük bir avm gibi gördüğü, tabiatın kaynaklarını yağmalamaya davet ediyor. Ekonomizm''in dünya ölçeğinde güç kazanan misyonerlerinin elinde, insan ve tabiat arasındaki dostluk, düşmanlığa dönüşmüştür. Artık ülkeler sınırlardan daha çok petrol için savaşıyorlar.

*

Ekonomizm''in yangına körükle gitmesi, tüketim çılgınlığına akıl almaz boyutlar kazandırdı. Tüketim çılgınlığının estirdiği gösteriş fırtınası içinde göz gözü görmüyor. Hem üretim, hem de tüketim çalışmalarında, gösteriş harcamaları, büyük yatırımlara dönüşüyor. Açgözlü insanlar, tokgözlü insanları ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın dışına atıyorlar. Tüketim çılgınlığında yarışma, her alanda yarışanların sayısını azaltarak, kaynakların sınırlı ellerde toplanmasına yol açıyor.

*

Ekonomizm Amerika''da başlayan tüketim çılgınlığını, bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya taşımıştır. Ekonomizm yüzyılında, her ülke küçük bir Amerika''dır. Tokyo yakınlarındaki Disneyland, Vatikan''dan daha çok ziyaretçi çekmektedir. Neredeyse, her gün, dünyanın bir yerinde yeni bir McDonald''s restoranı açılmaktadır.

*

“Dünya Çevre Haftası”nda, bütün ülkeler, tüketim çılgınlığına savaş açarak, insanları koruyacak, kültür ve ekonomi stratejileri geliştirmek için, işbirliği yapmalıdırlar.

*

Soğuk Savaş sonrasında Kapitalizm ve Komünizm öldü, Ekonomizm doğdu.

*

Ekonomizm Ekolojizm''e dönüşmelidir.

8 Mayıs 2017, 21:58

MBA DİPLOMASI OLAN HİÇBİR YERDE YOKSUL DÜŞMEZ

=================================================== Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye''de de, çalkantısız ekonomik yapıya rağmen, işsizliği azaltmada başarılı olunamıyor. İşsizliğin azaltılması, Japonya''dan Amerika''ya kadar bütün ülkelerin, karşı karşıya olduğu sorunların başında geliyor. Ekonomik, siyasal ve kültürel krizler, işsizlikten kaynaklanmaktadır. İşsizlikle gelen sorunlar, domino etkisiyle, toplumun bütün kesimlerinde sarsıntılara yol açıyor.

*

Yirmibirinci yüzyılın işsizlerinin çoğunluğunu, eğitimsizlerden daha çok eğitimliler oluşturmaktadır. Artık iş bulmak ya da iş kurmak için, lisans düzeyinde bir üniversite diplomasına sahip olmak, yeterli olmamaktadır. Bu yüzden, eğitimli işsiz olmaktan kurtulmak ve girişimci özellikleri kazanmak için, gençler üniversitelerin MBA programlarına büyük ilgi göstermektedirler. Doktora belgesi, nasıl öğretim üyeliğinin pasaportu ise, MBA dioloması da girişimciliğin pasaportu olmuştur.

*

Maltepe Üniversitesi, eğitim sevdalıları, yöneticileri ve öğretim üyelerinin öncülüğünde, yönetici nitelikli gençlerden daha çok girişimci nitelikli gençler yetiştirme yolunda hızla ilerlemektedir. Bu bağlamda, İşletme ve Yönetim Bilimler Fakültesi''nin yönetiminde düzenlenen MBA programları, başta mühendisler olmak üzere, değişik mesleklere sahip gençlerin tercih ettikleri, yüksek lisans eğitimlerinin başında gelmektedirler.

*

MBA programlarının amacı, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, yönetim fonksiyonlarıyla birlikte işletme fonksiyonlarında da, katılımcılara son gelişmeleri aktarmak ve yeni tekniklerden yararlanma yeteneği kazandırmaktır. Bunun için, MBA belgesine sahip olan gençler, girişimci vizyonlarıyla kendi işlerini kurmakta başarılı oldukları gibi, yönetiminde yer aldıkları kuruluşlarıda, birkaç yıl içerisinde, büyük boyutlara taşımaktadırlar.

*

Sanayi toplumlarının bilgi toplumlarına dönüştüğü, geçen yüzyılın yönetim paradigmalarının geçerliliğini büyük ölçüde yitirdiği yeni yüzyılda, özellikle yönetici MBA programlarında, katılımcılar işyerlerindeki başarıları kadar başarısızlıklarını da sınıflara taşıyarak, bilgi toplumunun eğitimini zenginleştirmektedirler. MBA programları, değişik alanlarda uzman öğretim üyeleriyle birlikte, farklı iş kollarından gelen öğrencilerin, bilgi ve birikimlerini paylaştıkları, ortak öğrenme alanlarıdır.

*

Maltepe Üniversitesi''nin Türkçe ve İngilizce “e MBA” programları, zaman ve şehir sınırlamalarını ortadan kaldırarak, dünya ölçeğinde yüksek lisans çalışması yapma imkanı sunuyorlar. Dünyada gerekli eğitim altyapısına ve internet bağlantısına sahip olan herkese, girişimci olma, var olan işini geliştirme şansı tanınıyor.

*

Bütün dünyanın ekonomik dengelerini altüst eden mesleksizliğin ve işsizliğin üstesinden, girişimcilik kültürüne yeni boyutlar kazandıran, MBA programları gelebilir.

*

Uzaktan MBA programları herkesin erişimine açık, bilgisayar ortamında oluşturulmuş, bir “Girişimcilik Üniversitesi”dir.

*

Girişimciler yeni dünyanın dönüştürücü güçleridir.

9 Mayıs 2017, 13:24

AVRUPA AYASOFYA GİBİ HEM DOĞU HEM BATI OLMALIDIR

================================================== Anadolu''nun tarihi Balkanlar ile Balkanların tarihi de, Anadolu ile bütünleşir. Türkler 1354 yılında Süleyman Paşa ile Gelibolu''dan Balkanlar''a yönelirler, Anadolu gibi, Balkanları da kendilerine vatan edinirler ve 1912 yılında Balkanlardan çekilirler. Ancak Türkler Balkanlardaki varlıklarını korurlar. Türkler için, Anadolu gibi, Kanuni dönemi Osmanlı coğrafyasındaki her bir ülke bir vatan toprağıdır.

*

Türkler gibi, İspanyollar, İngilizler, Fransızlar ve Ruslar da, gittikleri ülkelerden geri dönerek küçüldüler. Avrupalılar, Soğuk Savaş dönem güçlerine karşı rekabet üstünlüğü kazanabilmek için, kaynaklarını birleştirdiler. AB ülkelerinin vatandaşları, Berlin''den Dublin''e, Oslo''dan Roma''ya kadar, bütün Avrupa''yı birden çok dil konuşarak, pasaportsuz dolaşıyorlar. Ancak, Balkanlar ve Türkiye olmadan, AB istenen ve beklenen AB olmaz.

*

Türkiye Avrupa ile, Balkanlar Türkiye ile bütünleşmelidir. AB''nin Hindistan, Rusya ve Çin karşısında varlığını koruyabilmesi ve onlarla rekabet edebilmesi için, Türkiye''ye olan ihtiyacı, Türkiye''nin AB''ne olan ihtiyacından daha büyüktür ve daha önemlidir. AB''nin Bosna Temsilcisi Paddy Ashdown, ''Günümüz Avrupası, Balkanlar onun bir parçası haline gelmedikçe tamamlanmayacaktır'' derken, Türkiye''siz bir Avrupa''nın hiçbir alanda varlık gösteremeyeceğini unutmuştur.

*

Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu''da siyasal ve ekonomik istikrarsızlık olursa, AB''de, siyasal ve ekonomik istikrar olmaz. Özgün adı ''The Second World'' olan, Türkçe''ye ''Yeni Dünya Düzeni'' olarak çevrilen kitabında, Parag Khanna''nın vurguladığı gibi: ''Avrupa yüzyıllarca Balkanların kontrolü için Türklerle savaştıktan sonra; Balkanların güvenliği için, Türkiye ile işbirliği yapmak zorundadır.

*

Türkiye, Türk ve İslam dünyasının AB içindeki en büyük ve en önemli temsilcisi ve destekçisidir. Nasıl Türkiye''siz AB güçlü olmazsa, Türk ve İslam dünyasız, Türkiye de etkili olmaz. İstanbul Türk dünyasının olduğu kadar İslam dünyasının da kültür, sanat ve ekonomi başkentidir. İstanbul hem Avrupa, hem de Asya toprağıdır. İstanbul''suz Türkiye, Türkiye''siz Avrupa güçsüz olur.

*

İstanbul Türkiye''dir. Türkiye İstanbul''dur. Türkiye İstanbul''daki Ayasofya''ya benzer, hem Hristiyanlar, hem de Müslümanlar tarafından saygı görür.

*

AB de, Ayasofya gibi olmak için, açıklık içinde yeniden yapılanmalıdır.

*

İstanbul ve Brüksel Saraybosna''da buluşmalıdır.

*

Saraybosna Avrupa''nın Kudüs''üdür.

9 Mayıs 2017, 21:38

EDEBİYATLAR MEDENİYETLERİN SÖNMEYEN MEŞALELERİDİR

===================================================== Yirmibirinci yüzyılın başında, dünya artık Doğu, Batı, Güney ve Kuzey ülkeleri olarak sınıflandırılmıyor. Dünyada merkez ülkelerle çevre ülkeler arasındaki fark da büyük ölçüde ortardan kalktı. Bilginin, bilgisayarın ve iletişimin zaman ve mesafeyi öldürmesi, çevre ülkelerini merkeze taşıdı. Büyük ya da küçük, dünyadaki her ülke, hem merkez, hem de çevre ülkedir. Çin ve Hindistan, sınırsız dünyanın atölyesi haline geldiler. * * * İletişim araçlarındaki inanılmaz gelişmelerin, akılalmaz boyutlar kazanması, hayatın her alanındaki, bilgi, hizmet ve ürün üretim ve tüketim çalışmalarını demokratikleştirdi. Oluşan demokratik ortamda, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, herkes bir ürün, bir hizmet ve bir bilginin hem üreticisi hem de tüketicisi olabilir. Yeni yüzyılda, bütün insanlar bir kitabın okuyucusu, bir televizyon dizisinin izleyicisi ve bir radyo programının dinleyicisi olabilir. * * * Sınırlı dünyanın sınırsız dünyaya ve yavaş dünyanın hızlı dünyaya dönüşmesi, ölümsüz edebiyat eserlerini de demokratikleştirdi. İsteyen herkes, Mevlana''nın, Shakespeare''nin, Goethe''nin kitaplarını kendi dilinden okuyabilir, filmlerini izleyebilir ve radyoya uyarlamalarını dinleyebilir. Yeni yüzyılda Mesnevi yalnızca bağrında doğduğu ülkeyi değil, dünyanın her ülkesini etkilemekle kalmıyor, kültürü yeniden yoğuruyor. Onun erdem sofrası, bütün insanlığa açıldı. * * * Sınırlı dünyada bir kitap bir milyon hayattı, sınırsız dünyada ise, bir kitap bir milyar hayattır. Yirminci yüzyılda savaşların oluşturamadığı barış ortamını, Yirmibirinci yüzyılda kitaplar oluşturacaktır. Yeni yüzyılda, duvarsız ve kapısız açık bir sınıfa dönüşen dünyanın fatihleri ölümsüz eserler veren edebiyat ustaları olacaktır. Bunun için, Anadolu''da Yunus''un bir şiiri, Sinan''ın bir kubbesi ve Fuzuli''nin bir kasidesi, Çin''den ve Hint''ten üstün görülmüştür. * * * Türkiye''nin geçmişin görkemli yüzyıllarını, yeni yüzyıla taşıyabilmesi için, edebiyatın her alanında zamanın ritmini yakalayan eserler veren sanatçıların yanında olması gerekir. Her edebiyat eseri, bağrından doğduğu toplumu anlatır. Bir edebiyat eserini anlamada, anlattığı toplumu anlamak önemlidir. Bunun için, edebiyat eserleri, geçmişte söylenenleri, yaşadıkları toplumdan yola çıkarak, yeni bir dil, yeni bir söylem ve yeni bir yorumla, söylenmemiş bir biçimde, yeniden söylemek zorundadırlar. Edebiyatta güneş altında söylenmemiş bir söz yoktur. * * * Ölümsüz edebiyat eserleri, yalnızca kendi ülkelerinin insanlarına değil, bütün insanlığa kurtuluş yolunu gösteren kutup yıldızları olurlar. İnsanlık tarihinin bütünlüğüyle birlikte sürekliliği de edebiyat eserleriyle sağlanır. Edebiyatlar medeniyetlere tutulmuş aynalardır. Edebiyatçıları olmayan toplumların medeniyetleri olmaz. Toplumlar hayatın “Sırat Köprüsü”nden, yöneticilerden daha çok edebiyatçıların değerleriyle geçerler. * * * Kuşaktan kuşağa kalan, en büyük, en kalıcı ve en değerli miras, edebiyatın ölümsüz eserleridir. Edebiyat medeniyetin habercisidir. Edebiyat medeniyet, medeniyet edebiyat kaynağıdır. * * * Zengin edebiyatı olmayan toplumların kalıcı medeniyetleri olmaz. * * * Edebiyatlar medeniyetlerin ışığını hiç yitirmeyen meşaleleridir. * * * Edebiyatsız medeniyet medeniyetsiz edebiyat çok etkisiz olur. * * * Medeniyet değerleri edebiyatla geleceğe taşınır.

11 Mayıs 2017, 09:46

DÜNYA SİNAN GİBİ ÜRETMEK YUNUS GİBİ TÜKETMEKLE DEĞİŞİR

Yüzyıllarca Avrupa''dan bütün dünyaya ihraç edilen seküler değerlerin, açlığın, yoksulluğun eşitsizliğin üstesinden geleceği savunuldu. Seküler değerlerle inşa edilen ekonomik yapının, gelir dengesizlikleriyle birlikte tüketimdeki eşitsizlikleri de ortadan kaldıracağı bekleniliyordu. Afrika kıtasının açlık, Asya kıtasının da yoksulluk sorunları çözülecekti. Seküler değerlere dayanan altyapı kurumları, kutsal değerlerle yoğrulan üstyapı kurumlarını yok edecekti.

*

Yirmibirinci yüzyılın başından geriye dönülüp bakıldığında, beklenilenin tam tersi bir gelişme oldu. Afrika ülkeleri açlıkla savaşırken, Asya ülkeleri yoksullukla savaşıyor. Buna karşılık, karınların doyuran Avrupalılar, doyması mümkün olmayan gözlerini doyurmak için, Amerikalılarla kıran kırana yarışıyorlar. Açgözlü Avrupa ve Amerika''nın elinde, pazarlardaki rekabet, cephelerde savaşa dönüştü. Savaşlarla yoksulluk katlanarak arttı.

*

Afrika''daki açlık ve yoksulluğun Afrika''dan dalga dalga bütün dünyaya yayılması, her ülkeye ekonomik görevler ve etik sorumluluklar yüklemektedir. Dünyanın doğal kaynakları üzerinde her ülkenin çocuklarının hakkı vardır. Batılıların rasyonel üretimlerini, irrasyonel tüketime dönüştürme stratejilerine, savaş açılmalıdır. Çünkü, Yirmibirinci yüzyıl, Marx''un maddi değerlerinden daha çok Weber''in manevi değerlerinin yüzyılı olacaktır.

*

Dünyanın kaynaklarıyla yapılan rasyonel üretim, bütün insanların temel ihtiyaçlarını karşılamaya yeter. Ancak rasyonel üretim, Amerika başta olmak üzere, bütün ülkelerde olduğu gibi, irrasyonel tüketime dönüştürülürse, hiçbir ülkenin yoksulluktan kurtulması mümkün değildir. Dünyanın kaynakları, bütün ülkelerdeki insanların, karınlarını doyururur, küçük bir ülkede bile, kimsenin gözünün doyuramaz.

*

Dünyadaki şehirler Manhattan da olduğu gibi, bir gökdelen ormanına dönüşürken, Afrika''da insanlar altına sığınacakları bir kulübe bulmakta zorlanıyor. Doğu''dan Batı''ya bütün şehirlerinde, gökdelenler ile gecekondular yan yana paradoksal bir görünüm sergiliyor.

*

Amerika ve Avrupa irrasyonel tüketime dönüşen rasyonel üretimlerini Afrika ve Asya ile paylaşmazlarsa, onların yolunda olan Çin ve Hindistan tarafından paylaşılırlar.

*

Gökdelenler irrasyonel tüketimin simgeleri ise,gecekondular da, irrasyonel üretimin simgeleridir. Her ikisine de dünya ölçeğinde savaş açılmalıdır.

*

Bütün ülkelerde insanlar aklıyla üretmeli, gönlüyle tüketmelidir.

*

Hayatın her boyutunda akıl üreten el, gönül tüketen el olmalıdır.

*

Dünya aklı gönlünde insanlar beklemektedir.

11 Mayıs 2017, 14:33

SANAT HAYATI GÜZEL KOLAY VE YAŞANIR KILMAK İÇİN VARDIR

====================================================== Kutsal olanla bağlarını bütünüyle koparan seküler kültür, görünen dünyayla görünmeyen dünyayı, birbirinden kesin sınırlarla ayırdı. Artık yalnızca iki dünya arasında değil, toplumlar ve insanlar arasında da aşılmaz duvarlar inşa edildi. Ülkeler arasında sınırların önemini yitirdiği düz dünyada, insanlar arasındaki sınırlar, sanatla aşılır. ''Sanat sanat için değil, sanat hayat için'' vardır. Sanatçının başta gelen sorumluluğu, hayatı yaşanır kılmaktır.

*

Yirminci yüzyıl inanının acılarını, korkularını, yalnızlığını ve açmazlarını en çarpıcı biçimde anlatan Nobel ödüllü sanatçı Faulkner, çağdaş insanı ateş çemberiyle kuşatılmış bir akrebe benzetir. İnsan kendisini kuşatan sınırların dışına çıkmak için çırpınmaktadır. Çünkü, doğru olan, değerli olan, iyi olan ve güzel olan ne varsa, hepsi sınırların dışındadır. Sınırları aşmadan, hayatı herkes için kolaylaştırmak ve güzelleştirmek mümkün değildir.

*

Hayat için sanat, derin düşünceyle, kalıcı eylemin, altın oranda harmanlanmasıdır. Sanatcı, sanatların sanatıyla, hayatların hayatını bulmak için, düşünce ağacında eylem meyvasının peşinde koşar. Sanakçı sanatla, çekirdeği ağaca, ağacı meyvaya dönşütürür. O herkesin yürüdüğü caddelerde yürür, isanların baktığı sanat eserlerine bakar, ancak kimsenin görmediğini görür, kimsenin düşünmediğini düşünür. Sanatçılar geçmiş ile geleceği bugünde buluştururlar.

*

Yunus''un deyişiyle, nasıl ''can vermeyince canan bulunmaz''sa, ''güzel olunmadan güzellik bulunmaz'' Sanatcılar sanatın ve hayatın her alanında, beşikten mezara kadar güzellikte yarışırlar. Çünkü güzel sanatçılar, güzellik sevdalısı oldukları için, güzelliğin simgesi olan eserler verirler. Onlar ömürlerini, insanı dönüştüren ve güzelleştiren sanata adarlar. Onların dünyasında çirkinliğe yer yoktur.

*

Bilginin vatanı olmadığı gibi, sanatın da vatanı yoktur. Hangi alanda eser verirlerse versinler, sanatçılar dünyayı kimliksiz dolaşırlar. Onlar kimlikleri eserlerinde gizlidir. Kalıcı sanat eserleri bir aysberge benzerler. Onların su altındaki görünmeyen kısımları, su üstündeki görünen kısımlarından daha büyük ve daha etkilidir. Onlar güçlü bir mıknatıs gibi çevrelerinde geniş bir çekim alanı oluştururlar. Onların çekim alanında herşey aslına döner.

*

Güzelliğin sınırlarını zorlamayan sanat uzun ömürlü olmayacağı gibi, yüzeysellikten de kurtulamaz. Bu yüzden, her sanatçı, güzelliğe doymayan, eşsiz bir güzellik avcısı olmak zorundadır. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, sanatçılar zamanın nabzını tutmak ve çağının ritmini yakalamak sorumluluğunu taşırlar.

*

Sanatçılar ölmezler, eserleriyle yaşarlar. Onlar bir insanın hayatını güzelleştirerek, bütün insanlığın hayatını güzelleştirirler.

*

Sanatçının anlatamadığı güzelliği eseri anlatır. Sinan''ın Selimiye''si sürekli okunan bir güzellik kitabıdır.

*

Sanatta göze güzel görünmeyene, kulağa güzel gelmeyene yer yoktur.

*

Sanat güzelliği aramaktır.

12 Mayıs 2017, 14:22

PAYLAŞMASINI BİLEN EKONOMİYE YENİ BOYUTLAR KAZANDIRIR EKONOMİDE PAYLAŞMAYAN PAYLAŞILIR

Bu yazı daha önce 31.10.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

================================================= Küre dünyanın kare dünyaya dönüşmesiyle, ekonomik yapı ve kültürel doku, kabuk değiştirdi. Kurum ve kuruluşlar, ürün, hizmet ve bilgilerini sattıkları insanları, bir müşteri olarak değil, bir abone olarak görmeye başladı. İşletmeler ile müşteriler arasında iletişim ve etkileşim, yeni boyutlar kazandı. İki kesimin birbiriyle ilişkilerinde süreklilik, sağlıklı büyümenin ve gelirleri artırmanın en önemli ve değerli kaynağı oldu

*

Üniversitelerde, nasıl hocalar en çok soru soran öğrencileri severlerse, işletmelerde yöneticiler de, en çok eleştiren müşterilerini severler. Bu bağlamda, işletmeler müşterileriyle ilişkilerinde, “ benimki benim seninki senin” stratejisine geçtiler. Kare dünyanın oluşturduğu, kültür ve ekonomide, giderler paylaşılarak azalırken, gelirlerde paylaşılarak çoğalır. İşletmeler bütün müşterilerini ortakları olarak görmek zorundadırlar.

*

Kare dünyanın ekonomik yapısında, kendisine önemli bir yer açan, paylaşma havuzları, getirisi en yüksek yatırımlardır. Bilişim ekonomisinde, yazılım boyutunun donanım boyutundan daha değerli olması gibi, paylaşım ekonomisinde de havuz sermayesi, finansal sermayeden daha değerlidir. Nasıl bir bilgisayara yüklenen bilgiler, bilgisayardan daha önemliyse, bir kuruluşun oluşturduğu havuzun önemi de, kuruluşun öneminden çok daha büyüktür.

*

Bilimsel gelişmelerin ekonomik yapıya etkileri konusunda öncü çalışmalar yapan, Alvin Toffler, Lester Throw, Jeremy Rifkin ve Michio Kaku' nun kitaplarında sürekli vurguladıkları gibi, dayanışma, yardımlaşma ve paylaşma odaklı yeni bir ekonomi ve yeni bir kültür inşa edildi. Açık kapı ekonomisini inşa edenlerin başında, Vikipedi, Linux, Google, Facebook, Twitter, Skype, Khan Academy, Youtube benzeri, bedelsiz ürün, hizmet ve bilgi sağlayan kuruluşlar geliyor. Yedi milyar insan, kazanırken kazandırıyor, kazandırırken kazanıyor.

*

Müşteri havuzlarının önemini kavrayan kuruluşlar, sosyal girişimcilik ve kurumsal sorumluluk yatırımlarıyla, entellektüel sermayelerini zenginleştirmeye çalışıyorlar. Kültür ve ekonomi bir dağ gibi statik değil, bir nehir gibi dinamiktir. Dönüşen kültür ve ekonomiye ayak uydurmak için, işletmeler, müşterileri abonelere, aboneleri ortaklara dönüştürmelidirler.

*

Paylaşım ekonomisinde tüketiciler üretici, üreticiler tüketicidir. Her müşteri bir “ürettüketci” ye dönüştü. Anadolu'nun “imece” yada “elbirliği” yöntemi, bütün dünyada uygulama alanı buldu. Kümelenme yaklaşımıyla, üreticiler ve tüketiciler aynı adreste buluşarak, maliyetlerini düşürdüler.

*

İmecede üreticide tüketici tüketicide üretici görülür. Üretici MBA diploması olan tüketicidir.

*

Başarılı bir üretici olmak için bilinçli bir tüketiciye ihtiyaç vardır.

*

Hiçbir kitap tek başına yazılmaz. Hiçbir üretim tek başına yapılmaz.

*

Bilenin bilmeyene, görenin görmeyene borcu vardır.

*

Paylaşımcı ekonomi imece ekonomisidir.

*

Kazandırmayanın kazanı kaynamaz.

13 Mayıs 2017, 00:20

RIMBAUD VE GINSBERG SAVAŞ ÇAĞININ İKİ BAŞKALDIRI ŞAİRİDİR

======================================== ============== Amerika rasyonel üreten, buna karşılık irrasyonel tüketen insanların ülkesidir. Onların mabetleri gece gündüz açık olan süpermarketler, ibadetleri de alışveriştir. Amerika'nın bulaşıcı bir hastalık gibi, bütün dünyaya yayılan tüketim kültürüne ilk başkaldırı San Fransisco'nun hippilerinden geldi.

*

Çoğunluğu varlıklı ailelerden gelen çiçek çocuklar, tepkilerini cinsel özgürlük peşinde koşup uyuşturucu kullanarak gösterdiler. Hippilerin çok güçlü olduğu altmışlı yıllarda San Fransisco'ya giden Arnold Toynbee, büyük bir arayış içinde olan çalışmalarından etkilenerek, onları Roma'ya karşı olağanüstü bir direniş gösteren ilk Hristiyanlara benzetmişti.

*

Havarilerin izleyicileri, ellerinde olan herşeyden vazgeçerek, olanca güçleriyle Roma'ya yüklendier. Onlar dünyanın peşinden gitmedikleri için, dünya onların peşinden geldi ve Roma ellerine düştü.

*

Big Sur'da Henry Miller'in ölümünden sonra bir kültür merkezine dönüştürülen evi, sağlığında "hippi" kuşağın şair ve yazarlarının toplanma yeriymiş. Miller'in Pasifik kıyısındaki evi, tüketim kültürüne başkaldıran, uyuşturucu tutkunu, Amerika'ya isyan eden, hippi kuşağı şairlerinin "Kudüs"ü olmuştur.

*

İsyan şairleri kendi serüvenleriyle birlikte, çağdaş Roma olma peşinde koşan Amerika'yı anlatan uzun şiirler yazdılar. Amerika'yı en iyi anlatan şairlerin başında Allen Ginsberg gelir.

*

Ginsberg Amerika'nın görünmeyen yüzünü, içeriden bakan bir gözle anlatır. "Amerika" isimli uzun şiirinde, Aysbergin deniz içinde kalan kısmını çok çarpıcı bir biçimde özetler:

*

"Ulusal kaynaklarımı biliyorum, iki parça esrar, binlerce cinsiyet organı, saatte bindörtyüz mil hızla giden bir özel basılmaz edebiyat ve yirmibeşbin tımarhane / Cezaevlerinden ve beşbin güneş ışığı altında yaşayan fakir fukaradan söz etmiyorum." İşte dünya gücü Amerika'nın gizli yüzü budur.

*

Hippiler kurtuluşu ilk Hristiyanlar gibi, kutsal kültürde değil, etik kural tanımayan seküler değerlerde aradılar. Bu yüzden, Peygamberler ülkesi Orta Doğu'dan daha çok Uzak Doğu'nun uyuşturucu yuvalarına odaklandılar.

*

Müzik festivalleri, doğal ve yapay uyuşturucular, cinsel özgürlük çağrıları. Ve aileye karşı çıkan ortak hayat özlemleri, onların yeni bir dünya kurmalarına yetmedi. Onlardan geriye hippi kuşağının şairleri, yazarları ve eserleri kaldı.

*

Onların başında Milller'in öncülük yaptığı Jack Kerouac, Lawrance Ferlinghetti ve Allen Ginsberg gelir. Miller "The Time of the Assasins" isimli kitabında, genç yaşında şiiri bırakarak kendini Afrika çöllerine atan Rimbaud'la birlikte hayatını anlatmıştır.

*

Hippiler, kurtuluşu esrar yuvalarında değil de, Rimbaud gibi, çölün sonsuzluğunda ya da gökyüzünün derinliklerinde arasalardı, bugün Amerika başka bir Amerika olurdu.

*

Rimbaud, Eliot, Paund, Baudlaire ve Claudel gibi Batı'nın kutsal kültüre kapalı seküler kültürünü sonuna kadar zorlayan şairlerin öncüsüdür.

*

O arayış içinde olan ve Necip Fazıl'ın dediği gibi "Metafizik sana çeken bir kafadır". "Sarhoş Gemi"nin şairi "Meryem'in nurlu topuklarından, kudurmuş denizlerin imana gelmesini" beklemez.

*

O hiç bir zaman Avrupalı olmayı kabul etmediği gibi, "asla Hristiyan olmadım" demekten de çekinmez. Son yıllarında Cami'yi dilinden hiç düşürmediği söylenir.

*

Gözlerini Fransa'da "Allah kerimdir" diyerek kapamıştır. Hippiler de en azından Rimbaud gibi, korkmadan kendilerini değiştirmeyi bilselerdi, San Fransisco Amerika'nın Bağdat'ı olurdu.

*

Miller'in deyişiyle "Bir katiller çağında yaşıyoruz." Katiller yalnızca Amerika ve Avrupa'da değil Orta Doğu'da, Kuzey Afrika'da, Uzak Asya'da ve dünyanın her köşesinde cirit atıyorlar.

13 Mayıs 2017, 09:33

KAMUSAL ALANI BÜYÜTMEDEN KÜÇÜLTEREK KURUMSALLAŞILIR

======================================================= Kurumsallaşma, milletler ile devletleri, insanlardan önce kurallarla yönetmektir. Kuralların olmadığı kurumlarda, kurumsallık olmaz. İnsanlar kısa, kurumlar uzun ömürlüdür.Milletler devletleri, devletler milletleri, mevsimlerin yılları, yılların mevsimleri içlerinde taşıdıkları gibi taşırlar. Toplumların hiyerarşilerinde, devletler yukarıdan, milletler aşağıdan, ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarına hem renk, hem de tat kazandırırlar.

*

Nasıl devletlerle milletler birbirleriyle bütünleşirlerse, demokratik yönetimlerle Pazar ekonomileri de birbirlerinden ayrılmazlar. Demokrasilerle devlet, pazarlarla millet yenilenir. Türkiye'nin dünya ülkeleri karşısında, rekabet üstünlüğü kazanabilmesi, milletin başka milletlerle üretimde doğru, tüketimde ters orantılı bir yarışa girmesine bağlıdır.

*

Bu bağlamda, devletin millete destek olması, eşgüdüm ve denetim sorumlululuğunu yerine getirmesi, hayati bir önem taşır. Belirleyici olan, devletin üretim gücünün büyük olması değil, milletin üretim gücünün büyük olmasıdır. Devletin zengin olması, milletin de zengin olması anlamına gelmez.

*

Devlet millete dayanır. Millet hem demokratik yönetimin, hem de Pazar ekonomisinin en büyük ve en güçlü güvencesidir. Milletin, oyu ve parası, çok kısa zamanda sonuç alan ve çok etkili, iki vazgeçilmez silahıdır. Ortak akılı oluşturan toplumun çoğunluğu yanlışta birleşmez.

*

Millet oyuyla demokratik dokuyu ve parasıyla ekonomik yapıyı dönüştürür. Bu yüzden, dünya ülkeleri arasında ilk onda yer alabilecek bir Türkiye için, 'daha çok devlet daha az millet' stratejisi değil, 'daha çok millet daha az devlet' stratejisi izlenmelidir.

*

Milletin üretim gücü büyük olursa, devletin yönetim gücü büyük olur. Devlet tarihin her döneminde, aldığı vergilerle, milletin üretim gücünden pay alan en büyük ortaktır. Daha az devlet daha çok millet stratejisiyle, devlet bir taraftan milletle ortaklığını güçlendirirken, bir taraftan da milletin üretim gücünü büyütür ve derinliğini artırır.

*

Hayatın her boyutunda, daha çok millet demek, daha az dış açık ve daha çok ihracat demektir.Adalet dairesinde vurgulandığı gibi milletin üretici gücü ne kadar büyük olursa,devletin uluslararası ilişkilerdeki ağırlığı o kadar büyük olur.

*

Küre dünya, sınırların önemli olduğu, talep ağırlıklı, kapalı devletlerin ve kapalı milletlerin dünyasıydı. Kare dünya, sınırların önemsiz olduğu arz ağırlıklı, açık devletlerin ve açık milletlerin dünyasıdır.

*

Türkiye, devleti ve milletiyle ne kadar dünyaya açılırsa, devletin demokratik, milletin ekonomik gücünü o kadar büyütür.

*

Üretimde devletin payını azaltarak, milletin payını çoğaltmadan, dünya pazarlarına açılmaya çalışmak, başarısızlığa davetiye çıkarmaktır.

*

Milletin başarısızlığının bedeli karşılanacak kadar küçük, devletin başarısızlığının bedeli, karşılanmayacak kadar büyük olur.

*

En güçlü devlet üretimde payı en az olan devlettir.

*

Devlet denetici olursa millet üretici olur.

*

Devletin gücü adil denetimden gelir.

13 Mayıs 2017, 15:59

YEDİNİN İNSANI ŞAŞIRTAN YEDİ GİZEMLİ İLKESİ VARDIR

================================================== Yedi rakamının insanı büyüleyen, gizemli bir yanı vardır. İnsanlar yedi rakamlı sayıları ezberlemekte güçlük çekmezler. Bu yüzden, bütün ülkelerde telefon numaraları, genellikle yedi rakamlıdır. İsimler kolay ezberlensinler diye, kuruluşların yönetim kurulları çoğu defa yedi kişiden oluşur. Haftanın günleri yedidir, bittiği yerde yeniden başlar, sonsuza kadar devam eder. Yedi sonsuzluğun simgesidir.

*

Dünyanın yedi harika kenti, yedi harika mimarı eseri, yedi harika kitabı, yedi harika şiiri vardır. Büyük mutluluklar yedi gün, yedi gece kutlanır. Bunun için, Cahit Zarifoğlu, çok sevilen şiirlerinin yer aldığı kitabına, “Yedi Güzel Adam” ismini vermiştir. Onun yedi güzel insanla, Mavera dergisinin yedi kurucusunu anlattığı genel kabul görmüş bir metafordur. Anadolu insanı, yedinin erdemine ve aşağıda sıralanan yedi ilkenin önemine inanır.

*

1.Adalet dairesinin her alandaki başarının ana kaynağı olduğunu düşünmek, adaletten uzaklaştıran, bütün düşünce ve eylemlerden, uzak durmaya büyük özen göstermek.

*

2.Her alanda dayatmacılığa karşı çıkmak, kesinlikle dayatmacıların yanında yer almamak, dayatmacılığın ne kadar yıkıcı olduğunu görmek.

*

3.Herkesin gittiği kolay yolları değil, kimsenin gitmeye cesaret edemediği zor yolları seçmek.

*

4.İyilikleri özendirmeyi, kötülükleri önlemeyi, en önemli görev, en büyük sorumluluk bilmek, doğru bilinen yolda tek başına yürümek.

*

5.Tüketen el olmak için değil, üreten el olmak için yarışmak, üretmek için yarışmayanların, tüketmek için yarıştıklarının farkında olmak.

*

6.Kimseyi usandırmamak için, her gün yeniden doğmak, açıklık içinde yeniden yapılanmak.

*

7.Varlığa sevinmeden, yokluğa yerinmeden, insanların neye sahip olduklarına değil, ne olduklarına bakmak.

*

İnsanlar sözkonusu yedi ilkeyle silahlanırlarsa, dünya doğusu ve batısıyla bütün insanlık için yaşanır hale geldiği kadar, herkes için hem kolaylaşır hem de güzelleşir. Dünyanın bütün yedi güzellikleri, güzel olmayı bilen, güzel insanlar için vardır. Dünyanın her alandaki yedi harika eserlerine, yeni harika yedi eserler eklemek için, herkesin yedinin yedi ilkesini kuşanarak, değişmesini öğrenmesi gerekir.

*

Değişmeden değişmek, bulanmadan akmak, tüketmeden üretmek, yıkmadan yapmak, erdemlerin erdemidir.

*

Her değişmeyende bir değişen, her değişende bir değişmeyen vardır.

*

En büyük erdem vererek, vermesini öğrenmek ve öğretmektir.

*

İki dünyada merhamet edenlere, merhamet edilir.

*

Erdemde yok olmadan, erdemli olunmaz.

14 Mayıs 2017, 12:10

Dünyada değişime direnilmez,değişim yönetilir

Dünyada değişime direnilmez,değişim yönetilir. İslam dünyasında köklü bir paradigma değişimine ihtiyaç vardır.Dünün paradigmasıyla bugünün sorunları çözülmez.Her çağın kendine özgü paradigması olur.

14 Mayıs 2017, 16:37

BİLGİNİN MÜRİDİ OLMAYAN BİLGELİĞİN MÜRŞİDİ OLMAZ

================================================= Geçmişten geleceğe yolculukta,bilgelik bilgili olmak kadar önemlidir. Bilgiyi bilgeliğe, Yunus gibi, bilginin müridi bilgeliğin mürşidi, bilgeler dönüştürür. Bilgeliğin sultanı Yunus'tur. Bilgi Yunus ile bilgelik olmuştur. Yunus geçmişle gelecek arasındaki sınırları ortadan kaldırmıştır. Bilgeler geçmişe bakarken geleceği görürler. İnsanlık tarihinde, geçmiş gelecektir. Gelecek geçmiştir.

*

Bilgelik hayatın olgularla, olguların hayatla anlatımıdır. Bütünlük ve süreklilik içinde bilgeler, geçmişi bugüne, bugünü geleceğe taşıyacak, düşünce ve eylemlerin temellerini atarlar. Düşünce eylemlerle eylemler düşüncelerle inşa edilir. Her yeni düşünce, her yeni eylem, yeni kelimelerle , yeni kavramlarla sunulur. Bilgi ve bilgelikle, düşünce ve eylemin özü söze, söz yazıya dönüşür. Öz olmadan söz olmaz. Önce söz değil öz vardır.

*

Kavram ve kelimeler, düşünce ve eylemlerin, özden söze yolculuğunda, vazgeçilmez bir önem taşır. Bilinen kelime ve kavramların hacmiyle, düşünce ve eylem gücü arasında doğru orantılı bir bağ vardır. Çok dil bilen, kelime ve kavram dünyaları zengin olanların, düşünce ve eylem dünyaları zengin olur. Dünyanın her yerinde, büyük bir bilgelik birikimine sahip olanlar, arkalarında insanlık tarihini dönüştüren eserler bırakır.

*

Osmanlı'nın son, Cumhuriyet'in ilk yıllarının bilge insanları, Mesnevi ve Mukaddime yazıldığı dilde okudukları gibi, Shakespeare ve Rimbaud'yu da ana dillerinde okuyorlardı. Bilgi ve bilgeliğin vatanının olmadığı kare dünyada, Anadolu insanı Arapça düşünmesini, İngilizce yazmasını, Türkçe konuşmasını öğrenmek zorundadır. En azından üç dilde, düşünmesini, yazmasını, konuşmasını bilmeyenler, dünyanın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunamazlar.

*

Büyük bilge denizci, Barbaros Hayrettin, en az yedi dil bilen, düşünce ve eylem dünyası oldukça zengin bir Osmanlı üst düzey devlet yöneticisiydi. Geçmişten geleceğe bakan bir bilgelikle, 'paylaşılmaz' denilen iktidar ve yönetim gücünü paylaştı. Kuzey Afrika'yı Anadolu ile bütünleştirdi. Cezayir sultanlığından feragat ederek “Denizlerin sultanı” oldu. Akdeniz'i bir Türk gölüne dönüştürdü. Barbaros Anadolu'yu Amerika'ya taşımayı ,Hindistan'ı fethetmeyi, Çin'e el atmayı düşündü.

*

Bilgiden bilgeliğe, düşünceden eyleme yolculukta, öz kadar olmasa da, sözün de yeri vardır. Söz özün habercisidir. Özü olmayan sözün gücü, sözü olmayan özün etkisi olmaz. Öz söze, söz öze kavram ve kelimelerle dönüşür.

*

Bilginin bilgeliğe düşüncesinin eyleme dönüşmesinde, söz değişir, öz değişmez. Her kuşağın bilgelerinin sorumluluklarının başında, özü tekrar tekrar yorumlamak gelir.

*

Bilgi yığınları arasında bilgelik yitirildi Bilgi peşinde koşanlar, bilgelik arayanların açık ara önlerine geçti ve bütün yol başlarını tuttular.

*

Seküler dünyada bilgiyi bilgeliğe dönüştürme susuzluğu çekilmiyor.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştürmeyen dünya çoraklaşır.

*

Dünya bilgelikle savaşlardan arınır.

*

Bilgi bilgelerle bilgeliğe dönüşür.

*

Bilgi artarsa bilgelik azalır.

*

Bilgide bilgelik yitirilir.

14 Mayıs 2017, 16:49

GİRİŞİMCİLER ŞAİRLER SANATCILAR DÜNYANIN BARIŞ ELÇİLERİDİR

========================================================= Almatı, Aladağlar'ın eteğinde dağ ile ovanın altın oranda buluştuğu bir Orta Asya şehri. On yıl önce gördüğüm Almatı'yla bugünkü Almatı arasında büyük fark var. Eskiden bırakın çarşıları, devlet mağazaları dışında dükkan bile yoktu, şimdi her taraf irili ufaklı binlerce iş yeriyle dolup taşıyor. Kazakistan nüfusu doğal kaynakları ve yetişmiş insan gücüyle Türk Cumhuriyetleri arasında vazgeçilmez bir yer tutuyor.

*

Almatı ile Ankara gerçekten kardeş iki şehir, ikisi de ülkelerinin kültür ve sanatını yansıtmıyor. Son yıllarda nasıl Kocatepe Camisi Ankara'nın silüetini değiştirmişse, on yılda Almatı'ya yapılan kubbeli camiler de şehrin görünüşünü büyük ölçüde değiştirmiştir. Artık Almatı da Bursa ve Buhara gibi bir şehir olma yolundadır.

*

Anadolu'nun ana kaynağı Orta Asya olduğu için, Türkiye Büyük Türkistan'ı oluşturan Türk Cumhuriyetlerine özellikle Özal döneminde ayrı bir önem verdi. Özal'ın önemli projelerinden biri de "Türk Dünyasının Barış Gönüllüleri"ni oluşturmaktı. Onun yarım kalan projesini, Anadolu'nun bütün dünyayı büyük bir çarşı olarak gören,yerel düşünen,ancak küresel davranmasını bilen girişimcileri gerçekleştirdi.

*

Utah Üniversitesi öğretim üyelerinden Hakan Yavuz üç ay kadar Özbekistan'da kaldı. Türkiye'ye döndüğünde çok çarpıcı bir değerlendirme yapmıştı. Yavuz Özbekistan'da Türkiye'ye ilişkin üç farklı dünyanın simgesiyle karşılaşmış.Bunlar :Yazarlar,girişimciler ve sanatçılar.

*

Dünyada kimse onlara kimlik ve vize sormuyor. Özbekistan ya da İpek Yolu üzerine tespih taneleri gibi dizilmiş Türk Cumhuriyetleri'nden hangisine giderseniz gidin,Türk şirketlerinin ürünleri , Anadolu'nun sesi ve yüzü olan yazarların ve sanatcıların eserleriyle karşılaşırsınız.

*

Ülkelerar asındaki uzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı yeni dünyanın fatihleri sanatcılar,yazarlar ve girişmcilerdir.Yazarlar eserleri,sanatcılar sesleri,girişimciler ürünleriyle, insanların gönüllerini fethederler.Onlar yeni dünyanın hem fatihleri hem de barış elçileridir,bütün dünyayı pasaportsuz dolaşırlar.

*

Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla, tarih boyunca Türkler'in Doğu'dan Batı'ya olan göçü, yeni bir yön ve yapı kazanmış. Avrupa'da kendine sağlam bir yer tutan Anadolu insanı, uluslararası standartlarda ürettiği ürün, bilgi ve hizmetlerle kopup geldiği topraklara dönüyor.

*

Avrupa ve Asya'yı bir hilal gibi kuşatan Türk toplumları yirmibirinci yüzyılda Amerika'da buluşacak. Dünyayı bir hilal gibi kuşatan Türk hilalinin yıldızı Anadolu olacak.

*

Bugünü anlamak için geçmişi bütün ayrıntılarıyla iyi bilmek gerekir. Türk toplumu bugüne dünden geldi, yarına da bugünden gidecek.

*

Dün bugün ve yarını bir bütün olarak ele almadan Türk ve İslam dünyasının Batı kültürüyle hesaplaşması mümkün değildir. Habil ve Kabil'le başlayan ve Kıyamet'e kadar devam edecektir. Dünyada bu tarihi kültürel hesaplaşmadan hiçbir ülke kaçamaz.

*

Ülkelerde daha çok kültürlerin yarıştığı bir dünyada ,Türkiye ürettiği ürün, hizmet ve bilgilerle, Türk Cumhuriyetleri'nde kendisine sağlam bir yer tutarsa, Avrupa Birliği'nin saygın ve güçlü bir üyesi de olur.

*

Asya'da kendisine sağlam bir yer açan Türkiye'ye bütün dünyanın kapıları sonuna kadar açılır.

14 Mayıs 2017, 17:12

BİLGİ BİLGELİĞE BİLGELERLE DERGAHLARDA DÖNÜŞÜR

=================================================== Bilgi ve bilgelik kazandıran eğitim kurumlarının başında dergahlar gelir. Onlar insanların düşünce ve eylem dünyalarına zenginlik kazandırırken, akılların başlarda olması kadar gönüllerde de olmasına önem verirler. Öğrenmesini öğrenmenin iç dünyaya dönük yüzünü Tasavvuf oluşturur.

*

Bilgi dünyasında aklı başında olanlar, bilgelik dünyasında ise aklı gönlünde olanlar yol gösterici olurlar. Bilgi dünyasını zenginleştirmeyenler, bilgelik dünyasının derinliklerine inemezler.

*

Öğretirken öğrenenlere, öğrenirken öğretenlere, iki dünyanın kapıları birden açılır. Onlar herkesin okuduğu kitapları okurlar, ancak kimsenin düşünmediklerini düşünürler, bilinmeyeni bilirler, görülmeyeni görürler, okunmayanı okurlar.

*

Akılla büyütülen zenginlik, gönülle tüketilmezse, toplumun bütün kesimlerini yoldan çıkaran bir gösterişe dönüşür. Ürün, hizmet ve bilgi üretim gücünü büyütmek ve genişleyen ekonomiyi korumak için, akıl gücünden önce gönül gücüne ihtiyaç vardır.

*

Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, gönül ustalarının vazgeçilmez bir yeri vardır.

*

Bilgelik bilgiyi gündüzün geceyi içinde taşıdığı gibi taşır.

*

Bilgiyi bilgeliğe Yunus gibi bilgeler dönüştürür.

16 Mayıs 2017, 10:05

AMERİKA RUSYA DEMOKRASİ DÜŞMANI İKİ DELİ DUMRUL

================================================= İslam dünyasının olduğu kadar Batı dünyasının da, geçen yüzyıllarda döşenmiş mayınlardan arındırılmasında, demokratik yönetimlerin hayati bir önemi vardır. Hristiyan ülkelerde olduğu gibi, Müslüman ülkelerde de, katılımcı demokrasi kültürünü zenginleştirmek ve yeni boyutlar kazandırmak, Veysel’in deyişiyle: Gece ve gündüz gidilmesi gereken, uzun ve ince bir yoldur. İslam dünyasında doğmakta olan demokrasi hareketleri desteklenmezse, Batı kandan elbiseler giyer.

*

Demokrasinin patentinin kendisinde olduğunu iddia eden, demokrasi misyoneri Amerika, Müslüman ülkelerdeki demokratik yönetimlerin, her zaman karşısında yer almıştır. Filistin’de özgür ve adil seçimlerle iktidara gelenleri desteklenmediği gibi, dünya kamuoyuna “terörist” ilan edilerek, elleri ve kolları bağlanmıştır.

*

Orta Doğu’da Amerika “Tamamen özgür bir seçime güvenmiyor ve bundan kaygı duyuyorum, çünkü dini partiler çok önemli bir üstünlüğe sahipler” diyen, Prof. Dr. Bernard Lewis gibi düşünüyor ve İHVAN’ı durdurmak için, herşeyi mübah görüyor.

*

Amerika Müslüman ülkelerdeki demokrasi düşmanlığı, Arap dünyasında İslam düşmanlığına dönüştü. Batı’da İslam düşmanlığı, demokrasi düşmanlığını, demokrasi düşmanlığı İslam düşmanlığını doğurdu. Amerika, İngiltere ve Fransa’yı peşine takarak, Türkiye başta olmak üzere Cezayir’den Pakistan’a bütün darbeleri destekledi. Seçilmiş Başbakanların idam edilmesine, İslam’dan korkan “Endişeli Batı” adına onaylamakta hiç tereddüt etmedi.

*

Amerika’nın demokrasi düşmanlığı, Arap dünyasında esen güçlü demokratik yönetim rüzgarları sırasında da kendini gösterdi. Mısır’da demokratik yönetim yörüngesinden çıkarıldı. Suriye’de çok partili yönetim yönetime geçme istekleri,Rusya'nın askeri desteğiyle kanlı ve yıkıcı bir iç savaşa dönüştü.

*

Demokrasi misyonerliği adına Irak’ı işgal eden Amerika, bütün bölgeyi Filistinleştirdi. Libya’da demokratik yönetim Cezayir’de olduğu gibi, evinde öldürüldü. Yalnızca Tunus’ta, Demokrasi rüzgarı esmeye devam ediyor.

*

İslam dünyası, çifte standartlı Batı dünyasının önüne çıkardığı bütün engelleri bir bir aşarak, kendi demokrasisini kendisi inşa etmek zorundadır. Endonezya’dan Fas’a İslam dünyası, çok boyutlu bir Demokrasi sınavından geçiyor.

*

Müslüman ülkeler, ya çok güçlü ve çok köklü olan istişare geleneklerinden yola çıkarak, Batı’nın seküler kültürünün üstünde yeni bir demokrasi dili oluşturacaklar, ya da değişik isimler altında devam eden, iktidar savaşlarında, kan dökmeye devam edecekler.

*

İslam dünyasında, demokrasinin bütün kurum ve kurallarının sağlıklı bir altyapısının olması, toplumun bütün kesimlerince kabul görmesi için, gerekli tarihsel, kuramsal ve yönetimsel araştırmalar yapılmasına yetmedi.

*

Tarihin her döneminde yönetimlerin başarış, küresel hukuk ilkelerine ve dünya ölçeğinde geçerli etik değerlere, bağlılık ve saygıdan kaynaklanır.

*

“Batı dünyası için kötü olan, İslam dünyası için iyidir,” diyen Amerika, Orta Doğu’da cam ürünleri satan bir mağazaya giren bir boğa gibi, her şeyi kırdı döktü.

*

Demokrasilerin en büyük düşmanı, demokrasi misyoneri Amerika’dır.

*

Amerika ve Avrupa dünyanın “Demokrasi Deli Dumrulları” dır.

*

Avrupa bir önceki Amerika’dır.

*

Amerika sonraki Avrupa’dır.

*

Rusya Amerika'nın negatifidir.

16 Mayıs 2017, 10:26

AMERİKA'NIN ÇİVİSİNİ ÇIKARDIĞI ORTADOĞU KAN GÖLÜ

Bu yazı daha önce 06.04.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

================================================== Ortadoğu bin yıldan bu yana, onlarca farklı din, mezhep ve etnik kökenden insanlara kapılarını açmış, yerin altı kadar yerin üstü de, zengin olan bir coğrafyadır. Peygamberler ülkesi Ortadoğu, son yıllarda Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler arasındaki yıkıcı iktidar çatışmalarının ağırlık merkezi oldu. Mekke sözlü, Medine yüzlü Kudüs, Ortadoğu'nun, “Yunus izli Mevlana çizgili” birlikte yaşama kentidir. Kudüs'te çatışma olursa, Ortadoğu'da uzlaşma olmaz. Bağdat ağlarsa Şam gülmez.

*

Türklerin, Ortadoğu'dan çekilmesiyle, bozulan uyum ve düzeni, Bölge ve Avrupa ülkeleri yeniden kurmakta büyük bir başarısızlığa uğradı.Amerika'nın Irak'ı işgali, Ortadoğu'nun kalbine, iki yanı keskin bir kılıç gibi saplandı. Amerika dünyanın bütün denizlerini denetim altında tutan, uçak ve savaş gemileriyle, “Ortadoğu Cenneti”ne çevirdi. Türklerin 1517'den 1917'ye kadar özenle korudukları “Ortadoğu Barışı” buharlaştı. Emevilerin, Abbasilerin, Osmanlıların şehirleri yakıldı yıkıldı.

*

Ortadoğu'da Amerikalılar, İsrailliler öldürmeye, Filistinliler, Iraklılar, Suriyeliler, Lübnanlılar, Yemenliler, ölmeye doymuyor. “Birkaç aya kalmaz, yönetimler değişir, çatışmalar biter” deniliyordu. Yıllar geçti, Ortadoğu'da ne savaşlar bitti, ne de ölümler. Petrol denizi üzerinde yüzen Ortadoğu ülkeleri, dünyadan petrol ithal eden ülkeler konumuna düştü. Göçmen olmak zorunda kalan Filistinli ŞairMahmut Derviş'in, “Soruşturma” şiirinde vurguladığı gibi: Yine de Ortadoğu “Çılgın bir dünyanın sarsamadığı / Çağların ötesinde/ Zamanın ötesinde” kökleri olan, gizemli bir “Yeryüzü Cenneti”dir.

*

Ortadoğu'nun dayatmacı yönetimlerinin, gösteriş düşkünü, yetersiz ve yeteneksiz yöneticilerinin başlattıkları savaşlar, büyük göçlere yol açtı. Kanlı iç savaşların yaşandığı Ortadoğu ülkelerinden komşu ülkelere ve Avrupa ülkelerine yönelen, sonu gelmeyen göç dalgaları, bütün dünyanın gündeminde ilk sırayı aldı. Avrupa ülkelerinin bencilliği yüzünden, Akdeniz'de dünyanın en büyük göçmen mezarlığı oluştu. Gelecek kuşaklar, geriye dönüp baktıklarında, son iki yüzyılın en dehşet verici kan dökücüleri olarak, Amerikalı ve Avrupalısıyla Batı dünyasını görecekler.

*

Araplar Avrupa topraklarına yeni ayak basmıyorlar. İspanya'ya 711 yılında geldiler, 1492 yılına kadar yüzyıllarca Avrupa topraklarında yaşadılar. Bekir Karlığa'nın bütün açıklığıyla ortaya koyduğu gibi, “İbn Rüşd”, Avrupa'nın her ülkesinde, “Avrupa'yı aydınlatan düşünür” olarak kabul edilir. Philip K.Hitti, İbn Haldun'u Avrupa'da Alplerin “Mont Blanc”ı, Asya'da Himalayaların “Everest”i olarak görür. Avrupa'da düşünce adına ne varsa, hepsi Endülüs'ten ödünç alınmıştır.

*

Ortadoğu'dan Avrupa'ya göçlerle, yeni bir ödeşme dönemi başladı. Ortadoğu ve Avrupa arasında karşılıklı ziyaretler yapıldı. Geçmişte silahla gelenler, silahla geri gittiler. Müslüman ve Hristiyan mahallelerinin birbirine karıştığı dünyada Avrupa'nın, kapılarını Ortadoğulu göçmenlere kapaması büyük nankörlük olur. Kaldı ki, her Avrupa ülkesinde zaten bir Ortadoğu var.

*

İnsanın nasıl bir gözü ağlarken, bir gözü gülmezse, sınırların altüst olduğu bir dünyada da, bir ülke ağlarken, bir ülke gülmez.

*

Akdeniz'de bir çocuk boğuluyorsa, o çocuğun ölümünden bütün dünya sorumludur.

16 Mayıs 2017, 10:39

TRUMP DERİN PENTAGON'UN GÖRÜNEN YÜZÜDÜR

================================================= Doğu ile Batı dünyası arasındaki çatışmaların, doruk noktasına ulaştığı, Orta Çağ sonrası dünyanın, en büyük silahlı gücü Amerika’dır. Pentagon denizleri ve karalarıyla, dünyanın her yanına yetişebilecek bir ordunun yönetim merkezidir. Kendisini dünyanın başkenti olarak gören Washington’da, Pentagon Capital’den beş kat daha büyük bir fiziksel altyapıya sahiptir. Her biri birer yüzen hava ve kara orduları olan uçak gemileriyle, Pentagon dünyanın bütün ülkelerine ulaşacak güçtedir.

*

Pentagon Amerika’nın elinde, her yere yetişen büyük bir çekiçtir. Güç sarhoşu Amerika, dünyadaki her sorunu çekice ihtiyaç duyan bir çivi olarak görür. Bunun için, Amerika pek çok ülkede, demokratik yolla seçilmiş yönetimleri, silahlı güçlerle değiştirmenin, sayısız örneğini verdi. Yirminci yüzyılda, Nazi Almanya’sında Hitler’in başaramadığını, Amerika başardı. Amerika kare dünyada hedeflerine ulaşmış bir “Nazi İmparatorluğu”dur. Ancak Amerika’nın düşmanları Yahudiler değil Müslümanlardır.

*

Capitol’un emrindeki Pentagon, sürekli barıştan daha çok sürekli savaş için inşa edilmiş, devasa bir uçak gemisine benzer. Amerika için barış, yanında yer almayanları öldürmeye muktedir olmaktır. Terörü devlet politikası haline getiren İsrail’in, dehşet verici boyutlara ulaşan, Müslüman düşmanlığı, Pentagon’un savaşta her şey mübahtır” diyen “topyekun yıkım” stratejisinden kaynaklanır. Amerika dünyanın, İsrail Orta Doğu’nun silah geliştirme ve deneme merkezidir.

*

Almanya’nın savaş yıllarında, “Avrupa’da Almanya her şeyin üstündedir” ilkesi, Yirmi birinci yüzyılda, “Dünyada Amerika, Orta Doğu’da İsrail her şeyin üstündedir” umdesine dönüştü. Almanya’nın gurur ve kibir dolu, “güç zehirlenmesi” on iki yıl sürdü. Amerika ve İsrail’in Pentagon’un gölgesindeki “silah körlüğü”nün kaç “on iki yıl” süreceğini, bütün dünya merak ediyor. Onlar ise “önleyici savaş” stratejileriyle, yeni saldırılar planlamakla meşguller.

*

“Terörü önleyici” amaçlı savaş, aslında Amerika’nın, karşısında olan ülkelere, istediği zaman, istediği yerde saldırmak için, geliştirdiği bir savunma stratejisidir. Amerika istemediği yönetimleri, oy atarak değil, kurşun atarak değiştirir.

*

Amerikan yönetiminin en çok sevdiği demokrasi, her önüne gelen seçmenin oy vermediği demokrasidir. Pentagon’un seçmenlerin oylarını sayacak kadar zamanı yoktur. Zaman kazanmak için, oy verecekleri öldürmek, en kestirme yöntemdir.

*

Amerika ve İsrail başta olmak üzere, dünyadaki bütün saldırgan devletlerinin önünü kesmenin yolu: Varlığa sevinmeden, yokluğa yerinmeden, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemektir.

*

Küresel ve yerel yönetim sorunlarının üstesinden gelmek için, kimsenin bilmediği mucizevi bir yöntem yok. Savaşsız bir dünya için, barış savaşı, yitirile yitirile kazanılır.

*

Anadolu’da denildiği gibi: “İnanan insan tekeden süt çıkarır” ve “sabırla koruk helva olur.”

*

Zamanı gelmiş bir barışın tekerine kimse çomak sokamaz.

*

Amerika İsrail’in yükünü daha fazla taşıyamaz.

*

Savaşın yükü barışın yükünden daha ağırdır.

*

Güzel savaş çirkin barış yoktur.

*

Barış aranır savaş bulunur.

*

İnsanlık aradığını bulur.

17 Mayıs 2017, 12:34

DEMOKRASİLER İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜNÜN GÜVENCESİDİR

================================================= ALLAH'IN RAHMETİ BEREKETİ ÇOĞUNLUĞUN YANINDADIR ================================================= İnsanlık tarihinin her döneminde, dinler yönetim kültürlerinin temelini ve ana kaynağını oluşturmuşlardır. Köklü bir dini gelenekleri olmayan devlet yönetimleri, uzun ömürlü olmadıkları gibi, kalıcı da olamazlar. Dinleri toplumların afyonu olarak gören, Marxist devrimlerin, bütün kutsal değerleri, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın dışına sürmeye çalışmaları, bütün ülkelerde, büyük şiddet fırtınaları estirdi. Kuralları ve kurumlarıyla, kutsal değerlere toptan savaş açıldı.

*

Tanrı'yı öldüren devrimler, seküler kültürü kutsallaştırmakla kalmadılar, dünyanın her yerinde, liderlerini tanrılaştıran, faşist yönetimlerin ortaya çıkmasına yol açtılar. Liderlere tapılan yönetimlerde demokrasiler, dünyanın en kötü, en tehlikeli yönetim biçimleri olarak suçlandı. Bütün insanların içi boş insanlara eğilimli, açzgözlü, kıskanç, kinci varlıkları ileri sürüldü. İnsanların, iki seçenekle karşı karşıya kaldıklarında, hiç düşünmeden, hemen yanlışın yanında yer aldıklarına inanıldı.

*

Dünya tarihinde Yirminci Yüzyıl, “Devrimlere Karşı Devrimler Çağı” ya da “Birbirleriyle Savaşan Komünist ve Kapitalist İdeolojiler Çağı” oldu. Demokrasi, özgürlük, eşitlik, savaş ve barış konularına ilişkin, yeni yaklaşımlar, farklı açılımlar ve özgün yorumların büyük bir çoğunluğu, Yirminci Yüzyılda yapıldı. Çünkü düşünce ve yönetim tarihinde, tarihin akışını değiştiren en önemli teoriler, en çalkantılı dönemlerde ortaya çıkmıştır. Yirminci yüzyıl Hristiyan dünyasının en çalkantılı yüzyılı olmuştu. Yirmibirinci yüzyıl İslam dünyasının yeniden inşa edildiği yüzyıl olacaktır.

*

Dünyanın yeniden, seküler kültürün çorak verimsiz topraklarından, kutsal kültürün bereketli verimli topraklarına dönmesinde, İslam dünyası Doğu ile Batı arasında, gelip geçilen bir köprü değil, düzenlyeici bir merkez olmalıdır. Çünkü, İslam büyük dinlerin en sonunda gelmesine rağmen, en başında olanıdır. Kur'an, İncil'ler gibi bir Peygamberi, Tevrat gibi bir soyu değil, Ademoğullarının tamamını ela alır, bütün insanlık için, savaşa son veren barışın, engelerle dolu yol haritasını verir.

*

Büyük dinlerin farklı yanlarından daha çok ortak yanlarının, çok büyük önem kazandığı Yirmibirinci yüzyılda, bütün insanlığın, sarsılmaz inancıyla, “ateş” alanını “gül” bahçesine, “savaş” dünyasını “barış” dünyasına dönüştüren, İbrahim Peygamber'de buluşması, kucaklaşması, el ele vermesi gerekir. Marx dinleri, Nietzche Tanrı'yı öldürdü. Üç büyük dinin bağlıları, iyilikleri özendirerek, dünyayı Cennet'e yaklaştıracak, kötülükleri önleyerek de Cehennem'i dünyadan uzaklaştıracaklardır.

*

Üç kitaplı dinin önde gelen bilgin ve bilgelerinin, Yirmibirinci yüzyılda en büyük görevleri : Mermerdeki heykeli bulur gibi, kutsal kitaplardaki demokrasiyi bulmaktır. Çünkü kutsal kitaplar yeryüzünden gökyüzüne çekildi ve demokratik kültür can damarlarını yitirdi. Dinler demokrasilerin hayat kaynaklarıdır. Demokrasiler, dinlerle yaşar. Ancak dinden önce dindar olmak önemlidir.

*

Kutsal değerleri öldüren seküler kültür, demokratik kuralları yaşatamaz. Demokratik kurallar, din ile dünya arasına girmez. Demokrasi bir yönetim tekniğidir.

*

Din bilimlerin demokrasi yönetimlerin anasıdır.

*

Ülkeler demokrasilerine göre güçlenirler.

*

Demokrasinin sesi sağduyunun sesidir.

*

Demokratik toplum açık toplumdur.

*

Açık toplum ilkeli toplumdur.

18 Mayıs 2017, 22:10

DEĞİŞMEDEN DEĞİŞMEK SÜREKLİ YENİLENMEKTİR

================================================= İletişim alanındaki gelişmelerin hız ve yoğunluğu, Astronomi bilimiyle uğraşanlar gibi, bütün alanların uzmanlarını dünyayı küçük ve bütün bir küre olarak görmeye alıştırdı. Hangi kıtada yer alırsa alsın, bütün ülkeler aynı dünyanın bir parçasıdır. Hiçbir ülkenin kendini, diğer ülkelerden soyutlayarak, dünyadaki gelişmelerin dışında kalması mümkün değildir.

*

Dünyanın uzaydan görüldüğü gibi, cıvıl cıvıl canlı bir küre olarak algılanması, çalışma alanı ne olursa olsun, bütün kurum ve kuruluşları, süreklilik içinde yenilenmeye zorluyor. Dünyada büyük bir hız ve yoğunluk kazanan ürün, hizmet ve bilgi üretimiyle birlikte üretim teknolojisindeki gelişmeler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı bütün ve karmaşık bir yapıya dönüştürmüştür.

*

Dünyada bütün boyutlarıyla karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde olan günlük hayat, basit ve kolay kararlara dayanmıyor. Hangi ülkede yaşarsa yaşasın, bütün kesimleriyle her toplum, beklenmeyen gelişmeler, birbiriyle çatışan, birbirine zıt hedeflerle dolu hayatı, yaşanır kılmak için çalışmak zorundadır.

*

Yirmibirinci yüzyılın başında olduğu gibi, özellikle çalkantılı dönemlerde, dünyadaki gelişmeleri hem izlemek hem de anlamak oldukça zorlaşıyor.Yönetim uzmanı Charles Handy'nin vurguladığı gibi: "Günümüzde nereye baksak, paradoksun ekonomik ilerlemeyle elele gittiğini görüyoruz."

*

Kurum ve kuruluşlarla birlikte değişik alanların uzmanları, paradoksları anlamazlarsa, iki karşıt yaklaşımdan birini seçmek zorunda kalır. Başarı, iki çatışan stratejiden birini seçmekte değil, iki zıt stratejiyi altın bir oranda uzlaştırmasını bilmede gizlidir.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta paradoks demek, birbiriyle çatışan ya da birbirine karşıt iki yaklaşımın aynı zamanda doğru olmasıdır. Sözgelimi bir kurum ve kuruluş için geçmişiyle bağlarını koparmadan süreklilik, gelişmelere ayak uydurmak için de, değişim önemlidir.

*

Her kuruluş, hızla değişen araçlarla, değişmeyen amaçlarını gerçekleştirmelidir. Amaçlar zaman içinde büyük değişikler göstermez. Oysa araçlar, her gün değişmektedir. Kuruluşlar arasında iletişim sağlama da, dün telefon önemliydi. Sonra telefonun yerini teleks aldı. Teleksin ardından faks geldi.

*

Günümüzde bir iletişim aracı olarak faks da ömrünü doldurdu. Faksın yerini bilgisayar ortamları aldı. Artık bilgisayar aracılığıyla, dünyanın her hangi bir yerinden, başka bir yerine istediğiniz yazı ve resmi istediğiniz zamanda, saniyeler içinde gönderebilirsiniz.

*

Gelişen teknoloji iletişimde zaman ve mekan sınırlamasını kaldırmıştır. Amaç aynı kalırken, araçlar büyük bir değişim geçirmiştir. Her kurum ve kuruluş geçmişinden kopmadan, kendisini sürekli yenileyerek, geleceğe yatırım yapmasını öğrenmelidir.

*

Bütün kurum ve kuruluşlar süreklilik içinde kendisini yenilemesini bilmelidir. Yunus'un deyişiyle her kurum ya da kişi "her dem taze" ya da "her an yeni" olmanın yollarını bulmalıdır.Yenilenmiyen yenilir.

*

Kendisini yenilemeyen, öğrenmesini bilmeyen, amaçlarla araçları birbirine karıştıran, değişmeyenlerle değişenleri ayıramayan, kurum ve kuruluşların uzun ömürlü olmaları mümkün değildir.

*

Her dönemde zamandan bağımsız değişmeyen öz değerler ile sürekli değişen amaçlar vardır.Başarılı kurum ve kuruluşlar değerlerle yönetilir.

*

Mevlana gibi, her iyilikte bir kötülük, her kötülükte bir iyilik olduğunu göremeyenler, paradoksal düşünmeyi başaramaz.

*

Bütün kurum ve kuruluşlar ne kadar çok değişirlerse o kadar aynı kalmasını başarırlar.

*

Başarı uçlarda değil,uçlara aynı zamanda dokunmasını bilenlere kapılarını açar

20 Mayıs 2017, 11:48

KIRIM KAZAN HEDER OLDU ŞAM BAĞDAT BETER OLDU

================================================= Anadolu başının üstünde Karadeniz, ayaklarının altında Akdeniz, Yunus'un savaş fırtınalarını, barış rüzgarlarına çevirdiği coğrafyadır. Akdeniz'de Kıbrıs, Karadeniz'de Kırım, yüzmeyen büyük uçak gemisi konumlarıyla, dünya barışının bekçileridir. Kıbrıs ve Kırım, medeniyetlerin birbirleriyle savaştığı adalardan, birbirleriyle buluştuğu adalara dönüşmelidir. Bunun için, Kıbrıs ve Kırım'ın, acılarla dolu, gözyaşlarıyla yoğrulmuş tarihleri, tekrar tekrar yazılmalıdır.

*

Kıbrıs ve Kırım yüzyıllarca Anadolu'nun Akdeniz ve Karadeniz'deki medeniyet kaleleri oldular. Gül bahçesi Kırım'dan Anadolu'ya gül tohumları saçıldı, gül fidanları dikildi. Kırım 1.500, Anadolu da 1,000 yıllık Türk ülkesidir. Fatih Kırım'ı Anadolu ile bütünleştirdi. Yavuz'un eşi Giray Han'ın kızıdır. Kanuni Kırım'da Sancak Beyliği yaptı. Bu üç büyük sultan, en uzun ömürlü Türk Devleti Osmanlı'nın temellerini sağlamlaştırdı ve üç kıtaya açtı.

*

Türklerle Ruslar arasındaki çatışmalarda, en büyük bedeli Kırımlılar ödedi. Kırımlıların topraklarına el konuldu, yüzbinlerce Kırımlı, Cengiz Dağcı'nın romanlarında ayrıntılı olarak anlattığı gibi, ülkelerinden sürgün edildi.Stalin döneminin yaraları hiç kapanmayan sürgünü, yollarda hayatlarını kaybedenlerin yüzbinleri bulmasıyla, büyük bir soykırıma dönüştü.

*

Ziya Gökalp'in bir şiirinde: “Kırım, Kazan heder oldu / Tuna Kafkas beter oldu /Türkistan'da neler oldu / İşitmedi Kulağımız” diye, çok yalın ve çarpıcı bir biçimde özetlediği gibi, Türkiye, tek Parti Döneminde, kendi içine kapanarak, Türk dünyasının unuttu. Demir perdelerin açılmasından sonra, Muhteşem Süleyman'ın “Saltanat dedikleri şey ancak bir cihan kavgasıdır / Dünyada birlik gibi mutluluk ve talih yoktur” dizeleri, Özal Türkiye'sinin, yol haritası oldu. Anadolu insanı, Turan ülkelerinde birlik sağlama yolunda, önemli adımlar attı.

*

Yahya Kemal'e benzeterek söylenirse, Turan ülkeleri için, Batı'da nehir Tuna dağ Balkan, Kuzey'de nehir idil dağ Ural, Doğu'da nehir Ceyhun dağ Kaşgar'dır. Türkler dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, vatanlarını yanlarında taşırlar. Onların vatanları yanlarında taşıdıkları “Kutadgu Bilig”tir. Cengiz Aytmotov'u, Şehabeddin Mercani'si, Mehmet Akif'i ile Turan ülkeleri, İsmail Gaspıralı'nın “Dilde birlik, fikirde birlik, işde birlik” rüyasını gerçekleştirdiler.

*

Turan ülkeleri, sınır taşlarının olmadığı kare dünyada, her kıtada kendilerini konumlandırmadan Asya ve Avrupa'daki konumlarını koruyamazlar. Fetihler med cezir dalgalarına benzerler, fethedenler fethedilirler. Yeni Fatihler üniformalılar değil, formalılardır.

*

Her kuşak tarihi yeniden yazmak, yeniden yorumlamak ve yeniden inşa etmek zorundadır.

*

Zaman içinde tarihin olguları değişmez, algıları değişir.

*

Tarih sürekli yorumlanarak küllerinden arındırılır.

*

Gelecek tarihin kor ateşiyle inşa edilir.

20 Mayıs 2017, 12:11

HAYATI ŞİİRE ŞİİRİ HAYATA BİLGE ŞAİRLER TAŞIR

=============================================== Tarihin her döneminde, bilgeler şair şairler bilge olmuştur. Büyük şairler bilgiyi bilgeliğe, bilgeliği şiire dönüştürür. Onlar bir dörtlükle, bir kitapla anlatılamayacak bilgeliği, herkesin anlayacağı bir dille anlatır.Bilgi ve bilgelikte yarışmanın olmadığı toplumlarda,hayatın hiçbir alanında yeni açılımlar olmaz.Hayat bilgi ve bilgelikle yaşanır kılınır.

*

T.S.Eliot'un bir denemesinde vurguladığı gibi: "Her şiir bir abide, zaman ve mekan içinde bir ölüş ve bir diriliştir." Bir ülkenin büyük şairlerin şiirleriyle yoğrulan, çok boyutlu bir hayatı yoksa, o ülkenin zengin bir kültürel dokusu ve güçlü bir ekonomik yapısı olmaz. Hayatta şiir, şiirde hayat vardır. Hayatın canlılığı şiirden kaynaklanır. Hayat şairlerin ayak izlerinde yoğunlaşır.

*

Hayatı anlamlı ve yaşanır kılan şiiri yakalamak için, insanlığın tarihinde uzun bir yolculuğa çıkmak gerekir. Hiçbir kalıcı şiir tek başına yapılmaz. Her şair kendinden önceki şairlerden yararlanır. Unutulmayan şairler, birbirlerinin düşündüklerini düşünürler, gördüklerini görürler, sevdiklerini severler, okuduklarını okurlar ve yazdıklarını yazarlar. Onlar için, hem oku hem yaz emri vardır.

*

Yağmurların bulutlardan yeryüzüne düşmeleri gibi, kelimeler gökyüzünde şairlerin gönüllerine düşerler. Şairler akıllarıyla düşünürler, gönülleriyle yazarlar. Onlar geçmişten geleceğe akan ırmaklara benzerler, insanlara bilinç, mısralara ölümsüzlük kazandırırlar. Onların mısraları dilden dile dönüşerek zenginleşirler.

*

Ölürse şairler ölür, şiirler ölmezler. Ölümsüz şiiri yakalayan şairler, kuşaklar arasındaki duvarları şiirleriyle yıkarlar.

*

Dünyanın her ülkesinde şairlerin görevi, duvar örmek değil, köprü kurmaktır.

*

Şairlerin köprüleri ölümsüz şiirleridir.

*

Şair konuşursa herkes susar.

*

Şiir hayatın özetidir.

20 Mayıs 2017, 13:05

DÜNYANIN GELECEĞİNİ BİR ELİNDE MESNEVİ BİR ELİNDE MUKADDİME OLANLAR İNŞA EDECEKTİR

================================================= Aydınlanma döneminden bu yana, dünyanın her ülkesinde, kutsal kültürle, seküler kültür arasındaki ilişkiler sorgulanıyor. Aydınlanma rüzgarlarının yol açtığı dalgalanmalar karşısında, bütün dünyada kutsal kültür, seküler kültüre bütünüyle teslim oldu. Türkiye'nin tek parti yönetimi yıllarında olduğu gibi, bütün ülkelerde kutsal kültürün değerleri, ekonomik, siyasal ve kültürel yapıdan, bir bir sökülüp atıldı. Sosyal bilimlerde normatif değerler unutuldu, pozitif değerler kutsandı.

*

Bilginin hiyerarşisinde ilk sırada yer alan kutsal değerlerin, daha sonra gelen seküler değerleri yönlendirmesi ve sınırlandırması gerekirken, aydınlanma dönemiyle, yönlendirme ve sınırlandırma süreci altüst oldu. Bütün bilimlerin normatif alanları, pozitif alanların işgaline uğradı. Her alanda ekonomik ilkeler, etik ilkelerin önüne geçti. Bütün kurum ve kuruluşlar, iktidar alanlarını genişletmek, daha çok kazanmak, daha çok tüketmek için, kutsal değerlere savaş açmayı, onları yok saymayı, en doğal hak olarak gördü.

*

Aydınlanma döneminin mimarları, seküler kültürün saldırıları karşısnda, kutsal kültürün hayat kaynaklarının, tamamen kuruyacağı öngörüsünde bulundu. Bu bağlamda, dünyanın her yanında kutsal değerlerin, uygulanabilir olmadıkları ileri sürülerek, seküler değerler kutsallaştırılmaya çalışıldı. Yirminci yüzyılın sonunda, dünya kutsal değerleri öldüren dönemin sona erdiğini, yeniden kutsal değerlere dönülen bir dönemin başladığını gördü. Aydınlanma döneminin seküler kültürü öldü. Kutsal kültüre dönüş hız kazandı.

*

İnsan aklının dışında bir kaynak tanımayan seküler değerler, zaman içinde geçerliliklerini yitirir ve ölür. İnsan aklının üstünde, ancak dışında olmayan kutsal değerler, zaman içinde geçerliliklerini hiç yitirmedikleri gibi, hiçbir zaman da ölmezler. Kutsal kültürün güneşi batmaz, ışığı sönmez. Yeniden kutsal kültüre dönen dünyanın mimarları, bir elinde Mukaddime, bir elinde Mesnevi olan aydınlar olacaktır. Ana akımını kitaplı dinlerin oluşturduğu kutsal kültür, hem fizik hem de metafizik, iki dünyayı birden kucaklayan, iki dünya kültürüdür.

*

Batı'da Max Weber, Daniel Bell, Peter Berger gibi sosyal bilimciler, Aydınlanma dönemiyle başlayan sekülerleşme sürecinin mezar kazıcıları oldular. Dünyada onları izleyen aydınlar, sonu Mesnevi ve İbn Haldun'a çıkan yolu, büyük ölçüde genişletti. Mesnevi ve Mukaddime, kutsal kültürle seküler kültürü altın oranda harmanlar ve bütünleştirir. Nasıl insan akıl ve gönül dünyasıyla bir bütünse, kültür de görünen ve görünmeyen dünyasıyla, birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

*

Kutsal kültürle seküler kültür arasına, aydınlanma döneminde inşa edilen duvarlar yıkılırsa, iki alanın yasalarının birbirlerini dışlamadıkları gibi, birbirleriyle çatışmadıkları da görülecektir. Bütüncü bir gözle bakıldığında, Mesnevi ile Mukaddime arasında eşsiz bir uyum, eşsiz bir denge, eşsiz bir düzen olduğu açıkca gözlenecektir.

*

Bilginin kaynağındaki hiyerarşiye özen gösterilirse, seküler alanın bilgisi, kutsal alanda bilgeliğe dönüşür. Aydınlatıcı ve bütünleştirici olan, seküler alanın bilgisinden önce, kutsal alanın bilgeliğidir.

*

Kutsal kültür ölümlü dünya, ölümsüz dünyanın sırlarını taşıyan, bilgelik kaynağıdır.

*

Kutsal kültür aklı keskinleştirir, gönlü derinleştirir, ruhu zenginleştirir.

*

Kutsal kültürün yerini seküler kültür dolduramaz.

*

Kutsal kültür kutsal kitaplardan kaynaklanır.

*

Kur'an kutsal kitapların anasıdır.

20 Mayıs 2017, 16:12

MESNEVİ İÇ MUKADDİME DIŞ DÜNYAYI İMAR EDER MEVLANA VE İBN HALDUN'UN HALEFİ SELEFİ YOKTUR

================================================== Denizleri arayan nehirlerin, kendi yollarını kendilerinin açma öyküsü gibi, hayat da insanın ölümlü dünyada ölümsüz dünyayı yakalama öyküsüdür. Her hayat bir öyküdür, her öykü de bir hayattır. Bütün boyutlarıyla sanat, hayatın öyküsünü yakalama ustalığıdır. Sanatcı, ölümlü dünya ile ölümsüz dünya arasındaki perdeleri aralamada, gösterdiği başarı ölçüsünde adını ölümsüzleştirir.

*

Anadolu''da adını ölümsüzleştiren sanat ustalarının başında Mevlana gelir. Onun altı kitaptan oluşan Mesnevi''si, bulanmadan akan nehirlerin denizi aradığı gibi, sürekli güzelliği, iyiliği ve doğruluğu aradığı için, bütün dünyada güzelliğin, iyiliğin ve doğruluğun, elden ele dolaşan ana kaynaklarından biri olmuştur. Çünkü Mesnevi kendinden önceki bütün bilgi ve hikmet birikimini büyük bir ustalıkla yansıtır. Mesnevi''nin dizelerinde herkes kendi öyküsünü bulur.

*

Mevlana Mesnevi''de, İbn Haldun da Mukaddime''de İslam''ın ana kaynaklarına dayanırlar. Onlar bütün ömürlerini doğruyu aramaya ve doğru düşünmeye adadıkları için, doğrunun gören gözü, düşünen aklı, yazan kalemi ve konuşan dili olmuşlardır. Mesnevi insanın iç, Mukaddime de dış dünyasını aydınlatmanın yollarını gösterir. Her ikisi için iç ve dış dünya birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

*

Hayatı bütün boyutlarıyla zenginleştirenler, Mesnevi ile Mukaddime''nin simgelediği görünen ve görünmeyen dünyalar arasındaki uyum ve düzenin öyküsünü yakalayanlardır. O öykü bütün bir insanlığın öyküsüdür. O öyküde, toplumların bütün birikimi, her boyutuyla yansır. Mesnevi ve Mukaddime bütün insanlığa tutulmuş bir aynadır. Onlar tek tek kişilerle birlikte toplumun da geleceğini aydınlatırlar.

*

Mesnevi ve Mukaddime Anadolu insanını yeniden bütün dünyaya taşıyacak ana kaynaklardır. Bilgeleri, düşünürleri olmayan bir toplum hem iç, hem de dış dünyanın öyküsünü yakalayamaz. Çünkü öyküsü olmayan toplumların geçmişleri olmadığı gibi, gelecekleri de olmaz. Bu bağlamda en zengin öyküsü olanlar, kendilerini aynı anne ve aynı babanın çocukları olarak görenlerdir.

*

İç dünyayı öyküye dönüşen hayat, dış dünyayı da eyleme dönüşen zenginlik güzelleştirir. Öyküye dönüşmeyen hayat insanı, eyleme dönüşmeyen zenginlik de toplumu çoraklaştırır.

*

Öyküsüzlük insanın, eylemsizlik toplumun yoksullaşmasına yol açar. Bu yüzden, Anadolu insanının kültüründe yoksulluk yerilirken, yoksullar gibi yaşamak özendirilir.

*

Mesnevi ve Mukaddime hayatın içinde hayatı zenginleştiren nehirler gibi, geçmişten geleceğe doğru akarlar.

*

İki ana kaynağın açtığı yoldan gidenler, hayatın hiçbir alanında yoksulluğa düşmezler.

*

İnsanın öyküsü, görünen ve görünmeyen dünyaları arasındaki uyum ve düzende gizlidir.

*

İki düşünürün öykülerinde Yunan ve Roma'ya borçları yoktur.

*

Mutluluk hayatın bütün olan öyküsünü yakalamaktır.

*

Onlar insanlığın büyük öyküsünü yakalamışlardır.

*

Onların öyküsü Ademoğullarının öyküsüdür.

*

Öyküsü olmayanın ülküsü olmaz.

22 Mayıs 2017, 21:49

CENGİZ DAĞCI LONDRA'DAN YURDU KIRIM'A DÖNMÜŞTÜR

================================================== Dünyada kültürel, bilimsel ve teknolojik güç, Batı''dan Doğu''ya kayıyor. Yirmibirinci yüzyıl dünyasının mimarları, Batı ülkelerinden daha çok Doğu ülkeleri olacaklardır. Doğu dünyasının odak noktasını Kırım''dan, Kosova''dan, Kazakistan ve Kırgızistan''a kadar uzanan Türk dünyası oluşturur. Türk dünyası, hem Asya''nın, hem de Avrupa''nın kalbinde yer alır. Türk dünyasının dostluğunu yitiren ülkeler, her alanda zenginliklerini de yitirirler.

*

Mavera''nın dört usta şairinden biri olan, Rasim Özdenören''in ikiz kardeşi Alaeddin Özdenören, oğlu Emre''nin Amerika''da Çin asıllı bir hanımla evlenmesiyle, “Çin Seddi''ni Batı''dan aştık” demişti. Anadolu insanı, yitirdiği anayurdunu, Batı''nın en batısına giderek bulacaktır. Sözkonusu, büyük ve uzun yürüyüşün uç beyleri, dünyayı yurt edinmesini bilen, büyük edebiyat ustaları olacaktır. Onlar dünyayı kitaplarıyla fethederler.

*

Türk dünyasının uç beylerinden, Kırımlı büyük romancı, Cengiz Dağcı ülkesi Kırım'da toprağa verildi. Cengiz Aytmatov ve Cengiz Dağcı pek çok yazar gibi, ünlü Nobel ödülünü almayan, ünlü yazarlardandır. Yahya Kemal''in yitirdiği Üsküp''ü Paris''te bulması gibi, Cengiz Doğcı da, kaybettiği Kırım''ı, İngiltere''de bulmuştu. Yahya Kemal aşık olduğu İstanbul''a döndü, Cengiz Dağcı aşık olduğu Kırım''a toprağa verilmek için dönmüştür.

*

Çocukluğu Kırım''da, minarelerin gölgesinde geçen Cengiz Dağcı, namaz kılan Özbekleri anlatırken, nasıl kimliğini bulduğunu, çarpıcı bir biçimde dile getirir. “Onların dualarında bir kuvvet var. O kuvvet bana da geçiyor. Onlar Allah''la yaşıyorlar. Allah ile yaşarken dağ gibi heybetli görünüyorlar. Ben de her nefesimde Allah adını anarak yaşamak istiyorum” diyerek, kendisini, yitirdiği yurduna götürecek, pusulayı bulur.

*

Paris''te yaşayan Lübnanlı romancı Amin Maalouf''un kavramlaştırmasıyla, “Çivisi Çıkmış Dünya”da, insanlık yitirdiği yurdunu bulmak, istiyorsa, iki dünyayı süreklilik ve bütünlük içinde ele almayı öğrenmelidir. İnsanlar Allah ile yaşamayı unuturlar, kimsenin kendilerini görmediğini, düşündüklerini kendilerinden başka bilenlerin olmadığına inanırlarsa, doğdukları topraklarda bile, yurtlarını yitirirler.

*

Herkes önünde ya da sonunda, doğduğu yurdundan yitirdiği yurduna dönecektir. Dünya ölümlüdür, insan her gün, bir adım daha ölüme yaklaşmaktadır. Ölüm hayatın değişmez gerçeğidir. Ölümün nerede, nasıl geleceğini kimse bilmediği için, insanlar her yerde, ölüme hazırlıklı olmak zorundadırlar.

*

“Korkunç Yıllar”da, “Yurdunu Kaybeden” Cengiz Dağcı, Türklerin ana dili, Anadolu Türkçesiyle yazdığı romanlarıyla, yurdunu bulmak isteyenlere, ayrıntılı bir yol haritası bırakmıştır.

*

Ölümlü dünyada ölümsüzlüğe erenler, kendilerinden sonra gelenlere ölümsüz eserler bırakanlardır.

*

Minareler yitirilen yurdun işaret fişekleridir.

22 Mayıs 2017, 21:57

RIMBAUD NECİP FAZIL İKİ ŞAİR SARHOŞ GEMİ ÇİLE İKİ ŞİİR

================================================= Hem hayat, hem edebiyat bir bütündür. Hayat edebiyattan, edebiyat hayattan ayrılmaz. Edebiyatta olan hayata, hayatta olan edebiyata yansır. Dünya edebiyatında Necip Fazıl ve Rimbaud içine düştükleri entelektüel krizleri, edebiyatlarına yansıtan usta şairlerdir. Necip Fazıl''ın Çile''si ve Rimbaud''nun Sarhoş Gemi''si, yaşadıkları entelektüel krizlerin şiirlerindeki izdüşümleridir.

*

Çile ve Sarhoş Gemi, gerçek öteki hayattır, öteki hayat gerçektir, diyen iki şairin, mutlak gerçeği aramalarının, hayatı bütün boyutlarıyla kucaklayan öyküsüdür. Onların şiirleri, metafizik sancı çeken, entelektüel kriz yaşayan şairlerin şiirleridir. Onlar fizik dünyayla kuşatılmış, Avrupa yüzyıllarının, metafizik dünyaya kaplı perdelerini açtılar. Gördükleri dünya, birini meydanlardan çekilmeye, birini meydanlar atılmaya zorladı.

*

Rimbaud, ''Yeter, yeter, ağladıklarım; artık doymuşum /Fecre, aya güneşe; hepsi acı, boş, dipsiz, / Aşkın dolmuş içime, sarhoşum; / Yarılsın artık bu tekne, alsın deniz'' diyerek, ''Meryem''in nurlu topuklarından, kudurmuş denizlerin imana gelmesini'' beklemez. Bu yüzden, denizi görmeden Sarhoş Gemi''yi yazan Rimbaud, en verimli döneminde şiiri bırakır, hayat öyküsü olan ''Cehennem''de Bir Mevsim''i yazar ve kendini Mısır''a atar.

*

Necip Fazıl yaşadığı entelektüel krizi, ''Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam, / Gezdirsin boşluğu ense kökünde! / Ve uçtu tepemdem birdenbire dam; / Gök devrildi, künde üstüne künde…'' mısralarıyla şiirleştirir. Kriz sonrası bulduğu dünyayı, ''Nizam köpürüyor, med vakti deniz; / Nizam köpürüyor ta çenemde su, / Suda bir gizli yol, pırıltılı iz; / Suda ezel fikri, ebed duygusu.'' mısralarıyla anlatır. Artık biricik meselesi, ''Sonsuza varmaktır''.

*

Necip Fazıl Çile''nin şairidir. Necip Fazıl''ın düşünce ve eylemi, ''Çile öncesi'' ve ''Çile sonrası'' olmak üzere iki döneme ayrılır. Çile öncesini ''Kaldırımlar'', Çile sonrasını ''Sakarya Türküsü'' şiirleri özetler. Çile sonrasında Necip Fazıl, yalnızca şiirleriyle değil, oyunları, konferansları, tarih ve düşünce kitaplarıyla da, meydanlara çıkmış, Türkiye''nin geleceğini Washington ve Moskova''da değil, İstanbul''da aramıştır.

*

Necip Fazıl fizik dünyadan yola çıkarak, metafizik dünyanın kapılarını açar. ''Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik; / Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur, / İçiçe mimari, içiçe benlik; / Bildim seni ey Râb bilinmez meşhur,'' mısralarıyla, hayatın ölümü içinde taşıdığı gibi, fiziğin metafiziği içinde taşıdığını çarpıcı bir dille anlatır. O ''ya fizik ya metafizik değil, hem fizik hem metafizik'' demeyi hiç unutmaz.

*

Necip Fazıl şiirle, ''özeldeki geneli, geneldeki özeli'', en yalın, en etkili ve en güzel biçimde vurgular.

*

Hayatın şiirini yakalayanlar kurtuluşa ererler.

*

Şiirin yolu kalabalıkların yolu değildir.

*

Şiir iman için bilinir.

23 Mayıs 2017, 09:46

DÜŞÜNCE VE EYLEMİ KUTLU GÖREV BİLMEK

Bu yazı daha önce 23.05.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

====================================== Kültür ve politikada başarı, doğruyu aramada krşılaşılan güçlükleri aşmada çekilen acılara direnme gücünden kaynaklanır. Kültür ve politika dünyasının öncülerinin yıldızı, gönüllerinin derinliklerinde büyük yolculuklara çıktıkları dönemlerde parlar. Kültür ve politikanın unutulmayan öncüleri, dağların zirvelerinin birbirlerini gördükleri gibi, birbirlerini görür ve birbirlerinin birikimlerinden yararlanırlar.

*

Kültür ve politikada kalıcı ve silinmez izler bırakanlar, yanlarında bayramlık ve idamlık gömleklerini birlikte taşıyanlar olmuştur. Onlar değişmekten korkmadıkları gibi, yeri ve zamanı gelince kendileriyle birlikte kitleleri de değiştirmesini bilmişlerdir. Düşünce ve eylemi iman için bilenler, doğruyu arayan yolda, kimsenin unutulup gitmeyeceğini de bilirler. Kültür ve politikada ölümsüzlüğün sırrını, görünen ve görünmeyen arasındaki sınırları kaldırmasını bilenler yakalar.

*

"Kaldırımlar"dan daha çok "Çile"nin şairi olarak bilinmek isteyen "Necip Fazıl' kültürde,ordu milleti girişimci millete dönüştüren Turgut Özal politikada, zengin Osmanlı mirasına dayanarak, Türk toplumuna, bütüne bakmasını bilen yeni bir vizyon kazandırdı. Onlar kültürsüz politika, politikasız da kültür olmayacağını bildikleri için, Anadolu'yu Anadolu yapan Yunus ve Mevlana'nın katıldığı "Sonsuzluk Kervanı"na katılmayı, bir görev ve sorumluluk olarak gördüler. Bu yüzden, biri kültür ve sanatı, diğeri de, politika ve ekonomiyi "iman" için bildiklerini sürekli vurguladılar.

*

Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi'yi, Turgut Özal Mehmet Zahid Kotku'yu tanıdıktan sonra, hayatı ölümden ayırmadıkları gibi, düşünceyi eylemden ve kültürü de politikadan ayırmamışlardır. Biri Anadolu insanına kültürde, diğeri de politikada yeni kapılar açarak, yeniden Osmanlı coğrafyasıyla dost olmayı başardılar. Bunun için, Cumhuriyet döneminde biri kültürün, diğeri de politikanın "Sultan"ı oldu.

*

Necip Fazıl'ın düşünce, Turgut Özal'ın eylem dünyası, Anadolu insanını yeniden "dev" gibi orduları yendikleri Osmanlı'nın görkemli günlerine taşımıştır. Onların dünyaları, Bağdat'tan Viyana'ya kadar geniş coğrafyanın en büyük gücü olan Kanuni'nin eksik kalan rüyalarını tamamlayacak kadar büyük ve zengindir. Bu yüzden, her ikisinin de son gününde, bütün Türkiye onların yanında olmuştur.

*

Necip Fazıl ve Turgut Özal Anadolu insanına bütüne bakan, tek dünyada iki dünyayı görmeyi başaran, yepyeni bir misyon kazandırmışlardır.

*

"Sonsuzluk Kervanı"na katılanlar, Kıyamet'e kadar unutulmazlar.

*

İslam dünyasının geleceğini kültür,ekonomi ve politikada onların düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandıranlar inşa edecektir.

*

"Sonsuzluk Kervanı"na katılan ve izleyenler Kıyamete kadar nutulmazlar.

*

Sonsuzluk kervanının defteri mahşer gününe kadar açık kalır.

23 Mayıs 2017, 10:00

YA DOĞU YA BATI DEĞİL HEM DOĞU HEM BATI

Bu yazı daha önce 23.05.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

======================================== Toplumların kültürel dokusunda iz bırakan dönüşümlerin öncülüğünü, sözün gücünü bilenlerin çevresinde odaklanan düşünce hareketleri yaparlar. Hayatı dönüştüren düşüncenin tohumları, onların elinde meyva veren ağaçlara dönüşürler. Sözün ustalarının elinde tohumlar ağaç, ağaçlar orman olurlar. Bütün boyutlarıyla dar bir çevrede, tartışılıp benimsenmeyen bir düşünce, geniş bir çevre tarafından benimsenmez.

*

Avrupa'dan esen rüzgarlarla Doğu'nun Batı'ya öykünmesi, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda büyük bir yoksullaşmaya yol açtı. Doğu'nun kutsal değerlerinin, Batı'nın seküler değerlerini yargılayıp içselleştirmesi gerekirken, süreç tam tersine döndü. Bütün dünyada kutsal alan, seküler alanın işgaline uğradı. Bilimin her alanında belirleyicilik, kutsal değerlerden, seküler değerlere geçerek, bilginin hiyerarşisi bütünüyle altüst oldu.

*

Sezai Karakoç'un “Masal” isimli şiirinde, geçerliliğini her zaman koruyan simgesel bir dille anlattığı gibi: Doğu'nun bilgi hikmete dayanan değişmeyen değerleri karşısında Batı'nın bilim ve teknolojiye dayanan değerleri, güneşin yanındaki ay gibi, aydınlatma ve değiştirme güçlerini yitireceklerdir. Metafizik alanda, fizik alanının model ve yöntemlerinin uygulanması mümkün değildir.

*

Metafizik alanın değerleri, fizik alanın değerlerinden bağımsızdır. Fizik alanın değerleriyle metafizik alanın değerleri yargılanılamaz. Fizik değerler metafizik değerleri değil, metafizik değerler fizik değerleri geçersiz kılarlar.

*

Doğu'nun kaynaklarına dayanan Batı'nın öncülüğünü yaptığı aydınlanma hareketiyle, bilimler, küçük bir azınlığın yönlendirmesiyle, kutsal değerlerden bütünüyle arındırılmıştır.

*

Batı dünyasının, bütün insanlığa yaptığı en büyük kötülük, kutsal değerlere karşı seküler değerleri yeni bir din, yeni bir inanç olarak benimsemesi ve misyonerliğini yapmasıdır.

*

Sekülerleşme insanların kutsal alanla bağlarını kopararak, onları yalnız kalabalıklara dönüştürmüştür. Metafizik dünyanın kapılarının kapatılması, insanların fizik dünyaya tutsak etmiştir.

*

Sekülerleşmenin misyonerliğini yapanlar, onun özgürlük düşmanı tutsakları olmuşlardır.İnsanlar özgürlükleriyle birlikte doğurganlıklarını da yitirmişlerdir.

*

Bilim ve teknolojinin verilerini, bütüncü bir dünya görüşü içinde, yerli yerine oturtamayan seküler insanın elinde, herşey bir ateş topuna dönüşmektedir.

*

Seküler kültürün,hayatın hiçbir alanında kutsal kültürün yerini doldurması mümkün değildir.

*

Doğu ve Batı'yı bilenler, kutsal kültürü, seküler kültürün bir dipnotu olmaktan kurtaracaklardır.

*

Batı'dan bir Doğu çıkmaz, Doğu'dan bin Batı çıkar.

*

Batı Doğu'yu değil, Doğu Batı'yı yapısında taşır.

*

Hiçbir silah ruhu öldüremez.

23 Mayıs 2017, 10:12

DOĞU BATI FARKI OLMAYAN DÜNYADA KİLİT ÜLKELER

================================================ Dünyada siyasi sınırlarla birlikte, ekonomik ve kültürel sınırlar da, önemlerini yitirdiler. Bütün ülkeler, her alanda birbirlerine bağımlı hale geldiler. Dünyanın düzleşmesiyle, Amerika dışında oluşan kümelenmelerle, yeni güç odakları doğru. Artık dünyada ekonomik güç denilince, akla Amerika ve Avrupa yanında, Müslüman Ülkeler Çin, Hindistan, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri geliyor. Çok odaklı bir dünya var.

*

Çok kutuplu dünyada, ülkeler ürettikleri ürünlerin katma değerleri ve üretim güçlerine göre, üç ana gruba ayrılırlar. Ülkelerin oluşturduğu güç üçgeninin üst kısmında bilgi, tabanında tarım, ortasında da sanayi ülkeleri yer alır. Dünya ülkeleri sıralamasında, bilgi ülkeleri en zengin, tarım ülkeleri en yoksul ülkelerdir. Türkiye benzeri, birinci gruba yakın ülkeler, dünyanın kilit ülkelerini oluştururlar.

*

Soğuk Savaş sonrasında, dünyanın büyük bir hız kazanan düzleşmesinden en çok yararlananlar, bilgi ülkeleri oldular. Tarım ülkeleri ise, dünyanın düzleşmesinden yeterince yararlanamadılar. Çünkü düzleşen dünyada, tedarik zincirlerinin yönetiminde, başkalarına iş verenler, başkalarının işini yapanlardan daha çok kazanırlar. İki grup arasında yer alan sanayi ülkeleri, bir köprü işlevi yüklenerek, düzleşen dünyanın yeni güç odağı olacaklar.

*

Brezilya, rusya, Malezya, Türkiye, Endonezya ve Meksika hem Amerika ve Avrupa gibi bilgi ülkelerinin, hem de Çin ve Hindistan gibi, tarım ülkelerinin özelliklerini taşırlar. Ara grubu oluşturan ülkeler Çin ve Hindistan''dan daha çok Amerika ve Avrupa''ya yakındırlar. Ancak onların her birinin birer bilgi ülkesi olabilmeleri için, almaları gereken oldukça uzun ve ince bir yol vardır.

*

Dünya ülkeleri arasında üçlü grubu anlamak için, Japonya''dan Kanada''ya, Arjantin''den Mısır''a kadar, en azından uçakla hava sahalarından geçmek gerekir. Çünkü Saint Augustine''nin vurguladığı gibi: ''Dünya bir kitaptır. Hiç yolculuk yapmayanlar, onun sürekli yalnızca bir sayfasını okurlar.'' Dünyanın nasıl düzleştiğini ve dünyadaki dengelerin nasıl değiştiğini anlamak için, dünyayı baştan sona gezmek ve görmek büyük önem taşır.

*

Amerika, Avrupa ve Çin olmak üzere üç ana odaklı dünyada, Amerika bütün dünyada güç yitirirken, Çin bütün dünyada güç kazanıyor. Türkiye''nin peşinden sürükleyeceği ülkelerle, yapacağı tercih, Amerika ile eşit ekonomik güce sahip Avrupa''nın yıldızını parlatacak ve Çin''in Avrupa ile olan ekonomik bağlarını güçlendirecektir.

*

Türkiye''nin kısa zamanda bilgi ülkesi özellikleri kazanabilmesi için, Avrupa''ya, Avrupa''nın da dünya gücü olmak için, Türkiye''ye ihtiyacı vardır. Çünkü bilgi ülkesi olmak, güçlü ülke olmaya yetmez.

*

Yeni güç odakları bilgi ülkelerinin değil, sanayi ülkelerinin çevresinde oluşacaktır.

*

Düzleşen dünyada, bilgi ülkelerinden daha çok değişmesini bilen ülkeler ayakta kalırlar.

*

Düz dünyanın güçlüleri, dönüşerek dönüştüren ülkelerdir.

24 Mayıs 2017, 22:27

AVRUPA BİRLİĞİ ÜYESİ TÜRKİYE DÜNYAYI DÖNÜŞTÜRÜR

================================================= AB''ne tam üye olma, Türkiye''nin siyasi ve hukuki sisteminde köklü dönüşümlere yol açacağından, Anadolu insanının geleceğinde dönüm noktalarından biri olacaktır.Türkiye Avrupa'ya dönecek,tarihiyle bütünleşecektir.

*

Türkiye ithal, ikameci politikaların uygulandığı altmışlı yılların sonunda, AB''ye tam üye olmak için başvurmuştur. Biz o yıllarda AB''ye girmenin Türkiye''de kurulmakta olan sanayiye büyük bir darbe vuracağını söylüyorduk.

*

O yıllarda Kahraman Emmioğlu ile birlikte Eskişehir''de yaptığımız bir konuşmada Türkiye''nin Ortak Pazar politikasını kıyasıya eleştirmiş,Türkiye pazar,Avrupalılar pazara ortak olacak demiştik.

*

Ben "1838''de Osmanlı Devleti''nin Avrupa ülkeleriyle serbest ticaret anlaşması nasıl Anadolu''nun üretim gücünü yoketmişse, eski adıyla Ortak Pazar da Türkiye''yi güçsüz düşürecek" demiştim.

*

Özal''la başlayan ihracata dayalı ekonomik büyüme politikaları, Türkiye''nin ekonomik yapısını büyük ölçüde değiştirdi. Söz konusu politikaların sonucu Türkiye''nin ihracatı üç milyar dolardan yüz elli milyar dolara çıktı.

*

İhracat ürünleri de tarımsal alandan, büyük ölçüde sanayi alanına kaydı.Türkiye''de seksenli yıllarda başlayan ekonomik dönüşüm, siyasal ve kültürel alana istenilen düzeyde yansıtılamadı.

*

Ekonomide gösterilen başarı, kültürel alanda gösterilemedi. Türkiye''de merkezi yapı, ülke bölünebilir korkusuyla yerinden yönetime doğru kaydırılamadı.

*

Devleti küçültmek ,bürokrasiyi azaltmak,kültürel dokuyu derinleştirmek ve ekonomik yapıyı zenginleştirmek,Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sorunların başında gelmektedir.

*

AB''ye giriş, Türkiye''nin yapısal dönüşümünü hızlandıracakır. Aslında Türkiye için ana sorun, AB''ye girmeden önce ekonomisini olduğu kadar siyasi yapısını da Avrupa ülkelerinin standartlarına yükseltmektir.

*

Türkiye'nin AB'ye değil,AB'nin Türkiye'ye ihtiyacı vardır.Türkiye AB'siz olur,AB Türkiye'siz olmaz.

*

Avrupa Birliği "Osmanlı Millet Sistemi"nin güncelleştirilmesidir.

*

Dünyada birlikte yaşamanın en güzel örneğini Türkler vermiştir.

24 Mayıs 2017, 22:39

BATI KÜLTÜRÜYLE İSLAM KÜLTÜRÜ DÜŞMAN KARDEŞLERDİR

==================================================== Bosna ve Kosova'nın NATO desteğiyle Endülüs olmaktan kurtulması, İslam ve Batı kültürünün hesaplaşmasının bittiği anlamına gelmez.

*

Kosova'ya NATO gücünün yerleşmesinden sonra Batı kültürüyle İslam kültürünün hesaplaşması, birbiriyle savaşmaktan daha çok birbiriyle yarışmaya dönüşerek devam edecektir.

*

İspanya'da, Maveraünnehir'de ve Anadolu'da olduğu gibi, birbirleriyle yarışmayan kültürler, canlılıklarıyla birlikte doğurganlıklarını da yitirirler. Güzellikte, doğrulukta ve iyilikte yarışmanın olmadığı yerde kültürel zenginlik olmaz.Kültürlerin zenginliğinin kaynağında, iyilikte yarışma coşkusu yatar.

*

Batı kültürü deyince insanın aklına bir coğrafya gelmez. Bir kültürün vatanı değil, dayandığı değerler daha önemlidir. Bir coğrafyada Hıristiyanlık canlı tutulmaya çalışılıyor. Sezar, Aristo ve Sokrat'ın adları saygıyla karşılanıyorsa, orada Batı kültürü varlığını sürdürüyor demektir.

*

Paul Valery'nin dediği gibi: "Birbiri ardından Romalılaşan, Hıristiyanlaşan ve düşünce bakımından Eski Yunan'a bağlanan her ırk, her ülke salt Avrupalı'dır."

*

Avrupa, bir coğrafyanın adı olmaktan çok Batı kültürünün adıdır. Avrupa'da ortaya çıkan Batı kültürü son iki ya da üç yüzyılda, bütün dünyayı kuşatan değerlerin üreticisi oldu.

*

T.S. Eliot, Batı kültürünün kaynaklarına Yunan, Roma ve Hıristiyanlıkla birlikte Yahudiliği de ekler.

*

İslam kültürünün kaynakları ise Batı kültürünün kaynaklarından oldukça farklıdır. İslam kültürünün odak noktasında, kutsal kitapların sonuncusu Kur'an vardır.

*

Kendi kültüründen emin olanlar, başka kültürlerle karşılaşmaktan korkmazlar. Bu yüzden, İslam dünyası geçmişte Batı kültürünün bütün kaynaklarını özümseyerek, içselleştirmesini bilmiştir.

*

Hikmet sahibinin yalnızca Allah olduğunu bilenler, hikmeti insanlığın yitirilmiş bir malı olarak görür. Bu yüzden Mevlana "Hikmet arayan hikmetin kaynağı olur" demektedir.

*

Hikmetin peşine düşenler, İslam'ın güçlü dönemlerinde olduğu gibi, hikmetin kaynağı olmuşlardır.

*

Müslümanlar, Bosna ve Kosova'da bağımsız devlet olsalar da, Batı kültürüne teslim olarak Batı kültürüyle yarışmaktan kurtulamazlar.

*

Türkiye de NATO'da olduğu gibi, Avrupa Birliği içinde yer alarak Batı kültürüyle hesaplaşmaktan kaçamaz.

*

Avrupa toprakları içinde olmak bir Müslüman ülkeyi Avrupalı yapmaz. Önemli olan Avrupalı olmak değil, Avrupalılar ile yarışabilecek bir kültüre sahip olmaktır.

*

Kendilerinden emin olan kültürler, başka kültürlerle bir arada yaşamaktan korkmazlar.

*

Kültürlerin gücü zıtlarıyla bir arada bulunmaktan kaynaklanır.

25 Mayıs 2017, 12:11

NECİP FAZIL TÜRKİYE'DİR TÜRKİYE NECİP FAZIL'DIR

================================================ Anadolu insanının düşünce, sanat ve eylem dünyasında, Necip Fazıl''ın gözardı edilmesi mümkün olmayan bir etkisi vardır. Necip Fazıl, bin yıllık Anadolu tarihinin kültürel dinamiklerini, bütün boyutlarıyla, Yirminci yüzyıla taşıdı. Cumhuriyet döneminin canlı bir aynası oldu. Onun bir ömür boyu devam eden, med ve cezirlerle dolu şiir dünyası, Türkiye''nin yaşadığı siyasal ve kültürel çalkantıların, entelektüel düzlemdeki tarihidir.

*

Anadolu insanının edebiyatının kara kutusu olan Orhan Okay: ''Bir faninin hayatı içinde 60 yıl, adeta durup dinlenmeden yazı yazmak, hem de Necip Fazıl gibi şiir, tiyatro, hikaye, roman, deneme, fıkra; tarihi, dini, tasavvufi incelemeler; siyasi ve sosyal makelelerle çok değişik türlerde ve alanlarda yazmak; 42 yıl süreyle, hem tek başına denebilecek bir azimle dergi ve gazete çıkarmak, bir milletin kültür tarihinde nadir görülen bir hadisedir.'' diyerek, çok haklı ve çok yerinde bir değerlendirme yapar.

*

Necip Fazıl Anadolu insanın yaşadığı büyük kriz dönemlerinde, öncüsü olmayan öncüdür. Eylem sevdalısı Nuri Pakdil''in vurguladığı gibi: ''Onunla sözcüklere kurşun gibi ağır, ama öldüren değil, inşa eden bir yük yüklendi.'' Soğuk Savaş dönemindeki sağ ve sol çatışmalarının doruk noktasına çıktığı yıllarda, O Türkiye''de yaşanılan siyasal ve kültürel krizlerin çözümünü, Washington ve Moskova''da değil, Ankara''da, içinde yaşadığı toplumda, Anadolu''da aradı.

*

Tarihin her döneminde, kültür ve ekonomi arasındaki ilişkiler ile kültür ve ekonominin altın oranda harmanlanması, büyük sorunların başında gelir. Bunun için, dünyada ekonomist olmayan ekonomistlerin, büyüklerinden kabul edilen J. K. Galbraith, ''Kapitalizm''de insan insanı, Komünizm''de ise, insanı insan sömürür'' demekten kendini alamaz. Necip Fazıl da, bütün dünyaya ''Kapitalizm ve Komünizm arayıp da bulamadığı ne varsa, gelsin onu İslam''da bulsun'' çağrısında bulunur.

*

İslamın özü tasavvuftur, tasavvufun özü sohbettir, sohbetin özü şiirdir. İlk şiiri 1923''te 18 yaşında yayınlanan, 23 yaşında bütün edebiyat çevrelerinde saygı gören, 1983 yılında ölümüne kadar şiir yazan, Necip Fazıl''a göre: ''Şair Allah''ın beni ara diye ok attığı insandır.'' Necip Fazıl düşünce, sanat ve eylemi, İslam için bilir. O İslam''ın hizmetinde olduğunu ve islam ile ödüllendirildiğini hiçbir zaman ne unuttu ne de çevresinde yer alanları unutturdu.

*

Necip Fazıl Anadolu insanının şiirini Yunus''ta aradı ve Yunus''ta buldu. Anadolu''nun sesi Yunus''a: ''Rüzgara bir koku ver ki, hırkandan / Geleyim, izine doğru arkandan / Bırakmam, tutmuşum artık yakandan,'' diye seslenir. O şiiriyle, görünmeyen dünyanın balını, görünen dünyanın peteğine taşıdı. Dergisi Büyük Doğu, gerçeği arama yolunda, büyük rüya görenlerin ve beyaz haber verenlerin dergisidir.

*

Bütün insanlığın, canhıraş bir telaşla aradığı gerçek şiirdedir. Gerçeği aramak, iki dünyanın üzerindeki örtüyü kaldırmaktır.

*

Gerçeğin örtüsünü kaldıran, kendini bulur, kendini bulan, Allah''ı bulur.

*

Şiirle bilinen sorulara bilinmeyen cevaplar aranır.

*

Şair arıdır şiir baldır.Arısız bal balsız arı olmaz.

*

Şiir iman için bilinir,iman için yazılır.

*

Dünyayı söz ustası şairler değiştirir.

*

Şiir bilgelikle silahlanmaktır

26 Mayıs 2017, 19:53

BARIŞ DÜNYASININ MİMARLARI ŞAİRLER OLACAKTIR

=============================================== Söz yazıya, yazı söze dönüşür. Yazıya dönüşen söz kalır. Sözü eyleme, eylemi söze dönüştürmenin ustası Nuri Pakdil''in denemelerinde sürekli vurguladığı gibi: “Sözün de yazıya eş bir gücü var”dır. Söz insanlığın ortak gönüllerinin, yazı da ortak akıllarının bugüne yansımasıdır.

*

Geçmişte söylenmiş sözü, geleceğe kalacak yazısı olmayan toplumlar, varlıklarını koruyamazlar. Toplumların düşünce zenginliği ve eylem güçleri, söz ile yazı arasındaki iletişim ve etkileşime dayanır.

*

Şairler sözün ustası, şiir sözün özüdür. Şairler toplumları şiirle düşündürür. Toplumları dönüştüren şairler, hayatın şiirini yakalayan şairlerdir. Büyük şairleri olmayan toplumlar, hayatın hiçbir alanında kalıcı izler bırakamazlar.

*

Toplumları güçlü kılanlar, ordulardan önce şairlerdir. Türkiye''yi savaş yıllarından barış yıllarına büyük şairleri taşımıştır. Yahya Kemal''siz, Mehmet Akif''siz,Necip Fazıl''sız,Sezai Karakoç'suz, Cahit Zarifoğlu'suz,Erdem Bayazıt'sız,Akif İnan'sız,Alaeddin Özdenören'siz Anadolu insanının sözü ve yazısı çok güçsüz,çok etkisiz olurdu.

*

Dünyayı dönüştüren sözü yakalayan şairlerin şiirinde kendini bulan herkes, hayatı derinden kavrayan bir misyon ve bütün insanlığı kucaklayan bir vizyonla dünyaya bakar.Dünya bütün insanlığın ortak hazinesidir.Dünyanın geleceğinin mimarları şairlerdir.

*

Türkiye''de sağ ve sol çatışmasının üniversitelerden, bütün kamu kuruluşlarına yayıldığı, her gün onlarca gencin sokaklarda kurşunlandığı bir dönemde, sözün yorulma bilmez ustaları, Anadolu insanını, bütün silahlardan daha etkili bir silah olan şiirle silahlandırmayı bilmişlerdir.

*

Dönüştürü sözün öncüleri, baskı ve şiddet fırtınaları değil, ümit ve güven rüzgarları estirir. Toplumları orduların silahları değil, şairlerin şiirleri dönüştürür. Şairler omuzlarında silah değil, gönüllerinde şiir taşırlar. Gönüllerin kazanılması, ülkelerin kazanılmasından çok daha zordur.

*

Gönüller silahlarla değil, şiirlerle kazanılır. Anadolu''ya gelen yabancı güçlerle ordulardan önce şairler hesaplaşmıştır. Mevlana''nın dönüştürücü potasında Anadolu ile birlikte bütün insanlık yoğrulmuştur.

*

Şairler sözü şiire, şiiri söze dökerek, hayatı güzelleştiren şiiri yakalar. Onlar güzellik avcılarıdır, şiirlerinde güzelliği aradıkları için, güzelliğin kaynağı olurlar.

*

Anadolu''nun söz ustaları bütün dünyada şiirin diriltici rüzgarını estirmişlerdir.

*

Şairlerin rüzgarını yakalayan çorak topraklar, bereketli topraklara dönüşmüştür.

*

Söz ile yazı arasındaki uyum ve düzen şiirle sağlanır.

*

Şiirsiz söz etkili, yazı da kalıcı olmaz.

*

Dünyayı sözün ustaları dönüştürür.

26 Mayıs 2017, 20:09

ÖLÜMSÜZLÜK ÖLÜMSÜZ ŞAİRLERİN ŞİİRLERİNDEDİR

=============================================== Seküler kültürün kaynakları Batı''da, kutsal kültürün kaynakları ise, Doğu''dadır. Son iki yüzyılda, seküler kültür kutlu kenti Paris''ten, bütün dünyaya ihraç edildi. Seküler kültürle, fizik ve metafizik dünyanın arasına aşılmaz duvarlar yükseltildi. İki dünya arasına inşa edilen duvarları yıkmada, bütün insanlığın elindeki evrensel silah şiirdir. İnsanları kutsal kültürden koparan, seküler kültürün duvarları şiirle yıkılır.

*

Fizik dünya bedense, metafizik dünya ruhtur. Bedenler ölür, ruhlar ölmez. Ölümlü dünyada, ölümsüz dünyanın kapılarını şairler açar. İnsanlar ölümsüzlüğün tadına şiirlerle varır. Şairler, metafizik dünyanın ışığını, fizik dünyaya yansıtan şiirleriyle, insanların ruhlarında ölümsüzlük rüzgarları estirir. Ölümsüzlüğün şiiri, hayatı yaşanır kılan güzellikte gizlidir. Güzelliğin şiirini yakalayanlar, ölümsüzlüğün tadını, herkese tattırırlar.

*

Osmanlı coğrafyasının hayat kaynağı Anadolu ve acılarla yoğrulmuş toprağı, Yunus''tan Sezai Karakoç''a kadar ölümsüzsüzlüğün tadını tatmış, ölümsüz şairlerin, gönüllerinde taşıdıkları vatanları olmuştur. Onların vatanlarının üzerinden, güneş hiç batmaz.

*

Ölümsüzlüğün vatanında ölümsüzlüğün olduğu kadar güzelliğin de simgesi Kabe''dir. Büyük Sanat Tarihçisi Titus Burckhardt, Kabe''yi, güzelliği arayan sanatçıların yollarının buluştuğu, büyük insanlık dairesinin merkezi olarak görür.

*

Kabe insanlığın varoluşuyla yaşıt tarihiyle, gerçeğin tek ve değişmez olduğunu, bütün varlıklara evrensel bir dille anlatır. Zamanın sınırlarını aşan, insanlığa adanmış Kabe''de, bütün boyutlarıyla hayatın gerçekleri toplanmıştır.

*

Hayatı kuşatan gerçekler, onda güzelliklerinin doruk noktasına ulaşır. Ölümsüzlüğün şiiri, onun gerçeklerinin derinliklerinde gizlidir. Kabe, dünyanın insanlığın yitirdiği Cennet''e açılan kapısıdır.

*

Ölümsüzlüğün şiirini yakalayanlar, bütün insanlığın yitirdiği Cennet''in perdelerini aralamasını bilenlerdir. Onlar, güzelliğin sınırlarını zorlayan şiirleriyle, bir daha ölmemek için, yeniden doğarlar.

*

Gerçeğin hiç batmayan güneşi, seküler kültürde değil, kutsal kültürde parlar. Seküler kültürü içine düştüğü bunalımdan, ölümsüzlüğün tadını tadan ve şiirleriyle bütün insanlığa taddıran şairler kurtaracaktır.

*

Bütün insanlığın Ademoğulları olduğunun bilincine varmadan, kültürler arasındaki duvarların yıkılması mümkün değildir.

*

İnsanların birbirinin kardeşi olduğunun bilinmesi, nükleer silahlardan çok daha önemlidir.

*

Bütün insanlığın kardeş olduğu bilinci şiirle keskinleşir.

*

Şairler şiirleriyle ölümsüzlüğün peşine düşerler.

*

Sanat şiir yoluyla ğlümsüzlüğü aramaktır.

28 Mayıs 2017, 13:50

GÖZLERDEN ÖNCE KARINLARIN DOYURULDUĞU AY

============================================= Sağlıklı toplum, bütün kesimlerin, en varlıklılar gibi değil, en yoksullar gibi yaşamaya özendiği toplumdur. Böyle bir toplumda insanlar, tüketen bir el olmaktan daha çok, üreten bir el olmak için, kendi kendileriyle, büyük bir yarışa girer. Oruç ayı, üretimde doğru, tüketimde ters orantılı yarışın doruk noktasına çıktığı aydır. Oruç ayında, bütün bir toplumda, insanların gözlerinin değil, karınlarının doyurulmasına öncelik verilir.

*

Serbest pazar ekonomisi, insanların gözlerinin doyurulmasına, etik pazar ekonomisi ise, insanların karınlarının doyurulmasına odaklanır. Oruç günlerinde, oruç tutsun ya da tutmasın, herkes, karın ve göz açlığı arasında aşılmaz duvarlar olduğunun bilincine varır. İki açlığın arasındaki farkı vurgulamak için, Anadolu''da “Toklar açları, açlar tokları anlamaz” denilir. Toklar hiç aç yok, diye düşünürler. Açlar ise, hiç doymayacaklarını sanır.

*

Serbest pazar ekonomisinin gözü doymaz insanını, etik pazar ekonomisinin gönlü zengin insanına dönüştürmek için, orucun toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapısındaki etkileri, ayrıntılı olarak araştırılmalıdır. Toplumların üretim gücünün büyütülmesinde, can alıcı olan, üretimde eşitliğin sağlanması değil, tüketimde eşitliğin sağlanmasıdır. Bu bağlamda, orucun toplum yapısında vazgeçilmez bir yeri vardır.

*

Oruç günleri, insanların tüketme tutkusunu, üretme coşkusuna dönüştürür. Bu yüzden, gönül dünyasının öncüleri, yılın her ayının, oruç ayı olabilmesi için, haftanın iki gününde, oruçlu olmaya büyük önem verirler. Oruç insanları tüketim ikliminden alır, üretim iklimine taşır. Tüketim ikliminde “al tüket” ilkesi, üretim ikliminde ise “üret ver” ilkesi geçerlidir. Dünya üretmesini bilenlerin elinde yaşanır kılınır.

*

Anadolu insanının kültüründe, insana hizmet, Allah''a hizmettir. İnsana hizmetin olduğu yerde akan sular durur. İnsana hizmet etmek için de, yok olan değerlerin değil, kalıcı eserlerin, peşine düşülür. Çünkü Allah''a hizmeti, her kazancın üstünde gören, Necip Fazıl''ın vurguladığı gibi: “Dev gibi eserler meydana getirmek için, karıncalar gibi çalışmak gerekir.”

*

İnsanlar nereden geldiklerini unutmazlarsa, nereye gideceklerini de unutmazlar. Oruçla insan topraktan geldiğini, yine toprağa döneceğinin bilincine varır.

*

Topraktan başka hiçbir şeyin gözünü doyurmadığı insanın, gözünü yalnız oruç doyurur. Oruç insanların gözünü doyurmakla kalmaz, gönüllerini de doyurur.

*

Gönül gözü kapalı olanın, akıl gözü açık olmaz.

*

İnsan için zor olan, bakmak değil, görmektir.

*

Oruç insanın gören gözüdür.

28 Mayıs 2017, 23:46

FATİH İSTANBUL İLE ASYA VE AVRUPA'YI BÜTÜNLEŞTİRDİ

================================================== Türklerin Asya'dan Avrupa'ya yürüyüşlerinde, Fatih'in bütün Müslüman devletlerin “Kızıl Elma”sı olan İstanbul'u alması, dünya tarihinde köklü dönüşümlere yol açtı. İstanbul'un Türklerin eline geçmesiyle, Roma İmparatorluğu ömrünü tamamladı, “Ortaçağ” sona erdi, “Yakınçağ” başladı. Doyma bilmez bilgi ve bilgelik arayıcısı olan Fatih, dünyanın ilk ve tek “çağ açan” ve “çağ kapayan” sultanıdır.

*

Türkler, Yahya Kemal'in, “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! / Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. / Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul ! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” diyerek, anlattığı İstanbul'u, sur içine sıkışmış harap bir şehir devleti olarak teslim aldılar. İstanbul Roma İmparatorluğu'nun ömrünü uzatmak için, Konstantin tarafından “İkinci Roma” olarak kuruldu. “Birinci Roma”nın kısa işgali sırasında en büyük yıkımı yaşadı, yeniden inşa edilemedi. Konstantiniyye Türklerin elinde İstanbul oldu.

*

Avrupa'nın Asya ve Afrika'ya yürüyüşü, İslam'ın doğuşuyla durdu. İslam'ın ilk yıllarında, Araplar Irak, Suriye, Filistin, Türkistan, Anadolu, Mısır, Kuzey Afrika ve İspanya'ya uzanarak, Türklere İstanbul'dan sonra Viyana'nın da kapılarını açtılar. İslam'ın ilk yıllarındaki mucizevi gelişme, Osmanlı'nın ilk yıllarında da görülür. Üç sultan: Fatih, Yavuz, Kanuni, Üç başkent: Bursa, Edirne, İstanbul, “Cihan Devleti” Osmanlı'nın mimarlarıdır.

*

Osmanlı Devleti'nin uzun ömürlü olmasının kaynağında, derin bir tarih bilinci, zengin bir düşünce birikimi ve eşsiz bir eylem gücü vardır. Fatih medeniyetlerin harman olduğu İstanbul'da, yeni bir medeniyetin temellerini attı. O Ayasofya'nın kubbesindeki haçı hilale dönüştürmekle yetinmedi, Roma'dan kalan harabelerin üzerine Fatih medreselerini ve camisini inşa etti. “Ilımlı, yalın, özentisiz” bilinen Sultan, her eyleminde medeniyeti iman için bildiğini vurguladı.

*

Fatih “Bendeki bu sevinci görürsünüz, Konstantiniyye fethine sevinir sanman, Akşemseddin benim zamanımda olduğunu sevünürün” demekten mutluluk duyar. Cahit Tanyol'un “Fetih Destanı”nda vurguladığı gibi: Osmanlı Devleti'nde, “Düşünceyi, yeni bir dünya ve devlet görüşünü Akşemseddin, eylem ve yaşantıyı da Fatih temsil etmektedir.” Bir devlet yöneticisi, düşüncenin dervişi eylemin velisi olmazsa, tarihte kendisine sağlam bir yer açamaz.

*

Osmanlı toplumunun temellerinde, devletin sultanlarından daha çok tasavvufun sultanları vardır. Edebali”siz, Emir Sultan'sız, Hacı Bayram'sız, Akşemseddin'siz, Hacı Bektaş'sız bir Anadolu'da; üç kıta ve iki denizde söz sahibi olan, bir Osmanlı Devleti olmazdı. Türkler, Sinan ile şehirleri, Yunus ile gönülleri fethettiler.

*

Düşünce eyleme eylem düşünceye yeni boyutlar kazandırır.

*

Düşüncesiz eylem etkisiz, eylemsiz düşünce güçsüz olur.

*

Yakınçağı açan Fatih düşüncenin dervişi eylemin velisidir.

*

Dünyada “Kişiler 'keramet'le değil, 'feragat'le veli olurlar.”

*

Fatih İstanbul'u fethetmez İstanbul Fatih'i fetheder.

*

İstanbul'da Eyüp Medine Üsküdar Mekke toprağıdır.

*

Kadıköy İstanbul'un Kudüs toprağıdır.

*

Kadıköy Kudüs'e açılan kapıdır.

29 Mayıs 2017, 23:39

GÜNEŞİN BATMADIĞI DÜNYADA SERMAYE DÜRÜSTLÜKTÜR

================================================== Dünyanın en büyük petrol şirketlerinden olan Enron, Lehman Brothers gibi, Wall Street''in en parlak şirketlerinden biriydi. Fortune dergisi, Enron''u altı yıl üstüste “Amerika''nın en yenilikci şirketi” olarak seçmişti. Henry Kissınger ve James Baker gibi, uluslararası politikanın ünlü isimleri, Enron''a danışmanlık yapıyorlardı. Amerika Başkanı George W. Bush ile Enron''un Yönetim Kurulu Başkanı Ken Lay çok yakın iki dosttular.

*

Bethany McLean ile Peter Elkind, Canan Feyyat''ın çevirdiği “Gümüş Kurşun” isimli kitaplarında, “Enron''un inanılmaz yükselişi ve önlenemez çöküşü”nü roman tadında, bütün ayrıntılarıyla anlatıyor. Enron''un borsa ve muhasebe oyunlarıyla gösterdiği, sanal karların gerçek olmadığı ortaya çıkınca, dünya enerji sektörü büyük bir kriz yaşadı. Enron''u deneten, dünyanın önde gelen danışmanlık firması Arthur Andersen da, bütün itibarını yitirerek, yerle bir oldu.

*

Geliştirdikleri karmaşık finansman ve muhasebe teknikleri ve büyüttükleri sanal karlarla, bütün dünyayı krize sürükleyen banka ve sigorta şirketleri gibi, Enron''u da, gurur, kibir, hırs ve doyma bilmez bir açgözlülük yıkmıştır. Onların çöküşü, kutsal kültürü pazar mekanızmasından bütünüyle söküp atmaya çalışan, seküler kültürün çöküşüdür. Onlar, birleşik faiz hesaplarına dayanan sanal karlarıyla, ekonomi, kültür ve hayatın temel değerlerini değersizleştirdiler.

*

Sovyetler Birliği''nin dağılması, dünyadaki devletçi ekonomilerin sonunu getirdi. Artık Marx''ın öne sürdüğü gibi, Komünizm''den önce Kapitalizm gelmeyecek. Seküler değerlere dayanan Komünizm gibi, seküler değerlere dayanan Kapitalizm de öldü. Dünyada ekonomi odaklı ideolojiler değil, kültür odaklı ekonomiler savaşıyor. Her toplum, kendi kutsal değerlerinden yola çıkarak, kendi şirketleriyle, kendi ekonomisini inşa etmek zorundadır. Kültür ekonomiden, ekonomi kültürden ayrılmaz. Her ikisi de, insanla yaşıttır.

*

Kutsal değerlerden soyutlanmış bir ekonominin, üretim gücünü büyütmesi ve toplumdaki gelir dengesizliklerini gidermesi mümkün değildir. “Anadolu''nun kurtuluş savaşı, ruh cephesinde henüz yapılmadı”, diyen Nurettin Topçu, “Fransızlar Paris''te Sorbon meydanından Ogüst Kont''un büstünü kaldırıp, yerine Paskal''ın heykelini dikmedikleri” için, büyük kültürel ve ekonomik krizlerle karşılaştıklarının üzerinde önemle durur.

*

Yalnızca Paris değil, başta Washington, Berlin, Londra, Brüksel, Moskova, Ankara, Pekin ve Tokyo olmak üzere, bütün ülkelerin başkentleri, kutsal kültürün öncülerinin büstleriyle donatılmalıdır.

*

Kültür ve ekonomi kutsal değerlerden soyutlanırsa, dünyada finansal ve siyasal krizler peş peşe birbirinin peşinden gelir.

*

Hiçbir merkez bankasının para basma gücü, değer krizinin doğurduğu sorunların üstesinden gelmeye yetmez.

*

Bütün boyutlarıyla hayata anlam kazandıran, seküler kültürün değerleri değil, kutsal kültürün değerleridir.

*

Kutsal kültürün simgesi, tartarken doğru tartan terazidir.

*

Terazisi eğri olanların ekonomisi doğru olmaz.

30 Mayıs 2017, 23:50

Beylü Hoca ya bilim ya bilgelik değil,hem bilim hem bilgelik diyen, bilim ile

Beylü Hoca ya bilim ya bilgelik değil,hem bilim hem bilgelik diyen, bilim ile bilgeliği altın oranda harmanlayan bir bilim ve bilgelik sevdalısıdır.Dünyada bilime bir önem veriliyorsa bilgeliğe bir virgül altı önem verilmelidir.

31 Mayıs 2017, 22:08

FATİH İKİNCİ ROMA'YI BÜYÜK İSTANBUL'A DÖNÜŞTÜRDÜ

================================================= Fatih Asyalıların olduğu kadar, Avrupalıların da tarihinde köklü dönüşmelere yol açan, Türk sultanlarının başında gelir. Batı'nın İskender'le başlayan Sezar'la devam eden yürüyüşünün yönünü, Fatih İstanbul'u alarak, Doğu'dan Batı'ya çevirmiştir. Fatih üç kıta ve iki denizi sınırlarının içine alan “Büyük Osmanlı Devleti”nin rüyasını görüyordu. “İkinci Roma” İstanbul'u Türklere başkent yaparak, Orta Çağ'ı kapılarını kapattı, Yakın Çağ'ın kapılarını açtı. Hedefinde “Birinci Roma” vardı, üçüncüsü olmayacaktı.

*

Türklerin Avrupa'da 1354'te Gelibolu'da başlayan yolculuğu, 1361'de Edirne, 1369'da Sofya, 1389'da Kosova, 1392'de Üsküp, 1430'da Selanik, 1453'te İstanbul, 1463'te Saraybosna, 1468'de Belgrad, 1526'da Budapeşte, 1529'da Viyana'ya kadar, yeni katılmalarla, genişleyerek devam etti. Avrupa'ya kadar, yeni katılmalarla, genişleyerek devam etti. Avrupa'da Tuna, Asya'da Dicle, Fırat, Afrika'da Nil, Fatih'in kurumsallaştırdığı, bütün dinlerin ve geleneklerin güvenliğini sağlayan, “Osmanlı Barışı”nın, hayat kaynakları, kutlu nehirler oldu.

*

Doğusu ve Batısıyla “İki Roma”yı bir kızıl elma olarak gören Fatih, Osmanlı barışının en büyük, en güçlü güvencesinin Asya'daki Türk varlığından daha çok Avrupa'daki Türk varlığının olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden, Gedik Ahmet Paşa'nın yönettiği gemilerle, Türkler Arnavutluk'tan İtalya'ya geçtiler ve Otranto kalesine yerleştiler. Türkler için, İkinci Roma'dan sonra Birinci Roma'ya giden yol da açılmıştı. Fatih'in 1481'de sefere hazırlandığı bir dönemde, ellisini bulmayan bir yaşta ölümü, Osmanlıların gözünü Roma'dan Viyana'ya çevirdi.

*

İstanbul'un Türklerin başkenti olmasının üzerinden bir yüzyıl geçmeden, Fatih'in Avrupa, Yavuz'un Asya, Kanuni'nin hem Asya hem Avrupa diyen vizyonlarıyla, Osmanlı Devleti, üç kıta ve iki denizin en büyük, en önemli gücü oldu. Kanuni döneminde Türklerin Kızıl Elma'sı Roma değil, Viyana'dır. Türkler Viyana'nın kapılarının önüne, bir kere değil, iki kere gittiler. Türklerin İstanbul'a geri gitmemek üzere gelişlerinin yıldönümleri kadar, Viyana'dan gerö dönüşlerinin yıldönümleri de önemlidir. Viyana'daki başarısızlığın kaynaklarını anlamadan, İstanbul'daki başarının kaynakları anlaşılmaz.

*

Tarihte başarıların da başarısızlıkların da çok önemli kaynakları vardır. Türkler İstanbul'da başarılı olmuşlarsa, başarının çok ciddi sebebleri vardır, Viyana'da başarısız olmuşlarsa, başarısızlığın çok ciddi sebepleri vardır. Türkiye'nin geleceğini inşa etmede, geçmişin başarılarıyla birlikte başarısızlıklarından alınması gereken dersler, bütün ayrıntılarıyla ortaya konulmalıdır. Fatih kendisinden önce onlarca defa kuşatılan İstanbul surlarının önlerinde uğranılan başarısızlıklardaki hataları, tekrarlamadığı için başarılı olmuştur.

*

Hiçbir ülke kendisine yeni bir geçmiş inşa edemez. Ancak her ülke kendi geleceğini kendisi inşa eder. Geleceği inşa edecek mimarlar, geçmişin üniforma giyen askerleri değil, geleceğin forma giyen grişimcileridir. Siyasal sınırların çok değşimediği, ekonomik sınırların sürekli değiştiği kare dünyanın yeni fatihleri, ürünleriyle, hizmetleriyle, bilgileriyle pazarlarda savaşan girişimcilerdir.

*

Kare dünyanın pazarları, gökyüzü gib,i bütün ülkelerindir, hiç bir ülkenin tek başına sahip olamayacağı kadar büyüktür.

*

Kare dünya ya Fatih ya Akşemseddin olanların değil, hem Fatih hem Akşemseddin olanların dünyasıdır.

*

Girişimciler için kare dünyanın her kenti fethedilecek bir Roma'dır.

*

Kare dünya savaşın cephelerden pazarlara taşındığı dünyadır.

*

Geçmiş yaşanmıştır, gelecek yaşanacaktır.

*

Geçmiş araştırılır, gelecek planlanır.

*

Geçmiş araştırılır, gelecek planlanır.