Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Ekim 2017

45 yazı

1 Ekim 2017, 00:33

ÜSKÜDAR ÜNİVERSİTESİ'NDE "ÇAĞIN BUNALIMI TERÖR" SEMPOZYUMUNDA YAPTIĞIMIZ "DÜNYADA NEFRETİN DOĞURDUĞU NEFRET" KONUŞMAMIZ

========================================================= Ben biraz daha farklı bakalım diye düşünüyorum. İbn Haldun Mukaddime’de ısrarla der ki; medeniyetler, devletler, kurumlar, kuruluşlar canlılar gibidir. Nasıl insanlar ölürse kurumlar, kuruluşlar, devletler, medeniyetler de ölür. Gerçekten tarihe baktığımız zaman tarih bir med cezir sürecidir.

*

Mevsimler gibi, sürekli kış ya da sürekli yaz yoktur. Bahar ayları vardır, yaz ayları vardır, kış ayları vardır, sonbahar ayları vardır. Bu açıdan bakarsak postkolonyalin dönemini anlamak için prekolonyal ve kolonyal dönemi iyi anlamak gerekir.

*

Prekolonyal dönem İslam’ın doğuş yıllarıdır. İslam’ın çok mucizevi bir doğuşu vardır.Muhammed Hamidullah İslam Peygamberi kitabında İslam'ın doğuş ve yükseliş yıllarını ana kaynaklara inerek çok güzel anlatır. Medine iki vadi arasında bir küçük şehirdir.Hicretin üzerinden 100 sene geçmeden küçük bir alanda kurulan Medine Şehir Devleti büyük bir dünya devleti olmuştur.

*

Müslümanların bir kolu Kuzey Afrika’yı baştan başa ele geçirmiş, İspanya’ya geçmişler.Üç yılda İspanya bütünüyle Müslümanların geçmiştir.Araplar Pireneleri aşarak, Fransa’nın içlerine kadar uzanmışlardır.

*

Müslümanların bir kolu Anadolu’ya gelmiş, Türkler İslam’la tanışmışlar. Bir kolu Orta Asya’ya gitmiş, Kafkaslara gitmişler. Müthiş bir dinamizm var. Bu dönemde Müslümanlar son derece rahatlar. Hiç kaygıları yok. Korkuları yok. Kendilerinden, kültürlerinden, kaynaklarından eminler.

*

İlk Müslümanlar Eski Yunanı hiç komplekse kapılmadan, mitolojik bir kültür demeden, enine boyuna, mitolojik unsurlarından bütünüyle temizleyerek ,İslam’ın temel kaynakları içinde özümseyerek ve içselleştirerek, yeni bir medeniyetin temellerini atmışlardır. Hiç kaygıları yok, hiç korkuları yok, son derece kendilerinden eminler.

*

İspanya’da büyük bir bilgi ve bigelik patlaması olmuştur. Her üç kitaplı din en büyük eserlerini o dönemde İspanya’da vermiştir. Avrupalılar Müslümanların bu zengin birikimini alarak kendi seküler kültürü içinde özümseyerek, içselleştirerek Avrupa Rönesansının temellerin atmışlardır.Avrupalılar Eski Yunan’a Müslümanlar aracılığıyla ulaşmışlardır.

*

Seyyid Hüseyin Nasr kitaplarında ısrarla vurguladığı gibi, Avrupalıların ulaştığı eski Yunan, Aristo, Platon, Sokrat Müslümanların süzgecinden geçmiş bir Eski Yunan’dır. O dönemde onlarca Aristo, Platon tercümeleri yapılmıştır.

*

Prekolonya dönem ve Kolonyal dönem gelmiş geçmiştir. Şimdi yeni bir dönem başlamıştır. Postkolonyal bir dönem yaşanıyor. Postkolonyal dönemin başlangıcını Berlin duvarının yıkılışı olarak kabul edebilir. Berlin duvarı yıkıldıktan sonra dünyada bütün duvarlar yıkıldı. Artık duvarsız, kapısız, çatısız bir dünya var. Örtüsüz bir dünya var.

*

Bilinen küre, yuvarlak dünya gitti, onun yerine düz, kare bir dünya geldi. Düz, kare dünyada herkes birbirini görüyor, bu dünyada sınırlar önemli değil. Bilgisayar ekranına sığan bir dünya. Uzaklık yakınlık farkı yok. Gece gündüz farkı yok.

*

Postkolonyal dönemde sağcılar, solcular çatışmıyor. Yoksullar zenginler savaşmıyor. Huntington’ın vurguladığı gibi, dünyada devletlerden daha çok medeniyetlerin savaştığı bir dünya var. Hatta Huntington bunu biraz daha ileriye götürdü.Bir tarafta Batılılar var, diğer tarafta da Batılıların dışında olanlar var, dedi.

*

Medeniyetler savaşını iyi okuyamayan toplumlar postkolonyal gelişmelere ayak uydurmakta zorlanıyor. Bunların başında ABD geliyor. Amerikalılar Vietnam’da büyük bir başarısızlığa uğradılar. Milyonlarca insan hayatını kaybetti. Geri çekilmek zorunda kaldılar. Dünyanın en güçlü ordusu dünyanın en güçsüz ordusu karşısında mağlup oldu.

*

Ruslar, Afganistan’da aynı tecrübeyi yaşadılar. Afganistan, Sovyetler Birliği’nin dağılma sebebi oldu. Ancak ne Amerikalılar ne Ruslar Afganistan’dan ders almadan biri geldi Irak’ı işgal etti, diğeri tekrar Afganistan’a girdi, Ruslar da Suriye’ye geldiler.

*

Amerika’da "bir adamın elinde çekiç varsa her sorunu çivi olarak görür"denilir.Amerika’nın elinde çok güçlü bir ordu var.Amerika orduyla her sorunu güçle çözeriz düşüncesine kapıldı. O nedenle de güçle Vietnam’ı çözmeye kalktılar, çözemediler. Güçle Irak’ı çözmeye kalktılar, çözemediler. Güçle Afganistan’ı çözmeye kalktılar çözemediler. Güçle Suriye’nin problemlerini çözmeye kalktılar çözemediler.

*

Yeni bir dünya var. Bu yeni dünyaya herkes ayak uydurmak zorundadır. Amerikalıların yanlış okuması, Rusların, Avrupalıların yanlış okuması, İslam dünyasının yanlış okuması bu gelişmenin tersine döndüğü anlamına gelmez. Herkes bu gelişmelerden ders almak zorundadır. Çünkü bildiğimiz dünya gitti, yerine yeni bir dünya geldi. Bu yeni dünyada herkes birbirine bağımlı.

*

Ben 68 kuşağındanım.Bu kuşak için sağ sol çatışması çok önemliydi. Amerikalılar Vietnam savaşında sayıları milyonu aşan Vietnamlıyı öldürler,kendileri de büyük kayıplar verdiler. Ruslar Çekoslavakya’yı işgal etmişlerdi. Ve sağ sol çatışmaları içinde dünyanın çok büyük kaynakları heder oldu.

*

Dünyada artık sağcıların, solcuların, yoksulların, zenginlerin çatışması yok. Şimdi küresel düşünmesini bilenlerle, geçmişten ders almasını bilenlerle, geçmişte kalan yerel düşünenlerin çatışması var. İleri eğitim almışlarla, eğitim düzeyi düşüklerin çatışması var. Demokratik kültüre saygılı olanlarla, despotik kültür yanlısı olanların çatışması var.

*

Bu bağlamda İslam dünyasına çok büyük bir görev düşüyor. Çünkü dediğimiz gibi dünya öyle bir dünya ki herkes birbirine bağımlı. Hiç kimse bağımsız değil. Bizim gençlik yıllarımızda denilirdi ki; Amerikalılar öksürürse Avrupalılar yatağa düşer.

*

Yeni yüzyılda öyle bir dünya var ki sadece Amerikalılar öksürünce değil, Çinliler öksürürse de dünya yatağa düşüyor, Suriye öksürürse dünya nezle oluyor, zatürre oluyor. İran öksürse aynı şey oluyor. Türkiye öksürse aynı şey oluyor. Çünkü duvarsız, kapısız, sınırsız bir dünya var. Herkesin birbirine bağımlı olduğu bir dünya var.

*

Marx'ın değiştiremediği dünyayı dönüştürmenin ya da postkolonyal gelişmelere ayak uydurmanın, postkolonyal bir diriliş stratejisi geliştirmenin yolu tekrar kutsal kitaplara dönmekten geçiyor.

*

Mehmet Zelka ile birlikte bir İbn Haldun paneli yapmıştık. Orada ısrarla vurguladık. Artık sosyologlar, tarihçiler, iktisatçılar; Marks’ta, Keynes’te, Adam Smith’te, Max Weber’de arayıp da bulamadıkları ne varsa hepsini gelsinler İbn Haldun’un Mukaddimesinde bulsunlar demiştik.

*

En sonda gelen,ancak en başta olan İslam’ın temel kaynaklarına dönerek bugünün sorunlarına çözüm bulunması gerekir. Bunun da sorumluluğu üniversitelerimize düşüyor, aydınlarımıza düşüyor. Kültür ve medeniyet tarihçilerimize düşüyor. İktisatçılarımıza düşüyor, mühendislerimize, hukukçularımıza düşüyor. Herkese sorumluluk düşüyor. Herkes bu konuda görev almak zorunda.

*

İslam medeniyeti iki dünya medeniyetidir. Seküler kültür gibi yalnızca dünya demez. Uzakdoğu kültürü gibi Nirvana peşinde, hiçlik peşinde koşmaz. İki dünyayı altın oranda harmanlayan bir kültürdür.

*

İslamda cihad iki boyutlu bir eylemdir. Bir boyutu iç dünyaya dönük, bir boyutu dış dünyaya dönüktür. İç dünyaya dönük boyutun yol haritası Mesnevi’dedir, dış dünyaya dönük boyutun yol haritası da İbn Haldun’dadır.

*

İkisi altın oranda harmanlanmazsa, ikisi baş başa, el ele götürülmezse dünyanın savaşlardan kurtulması çok zordur.Bu yüzden artık İslam dünyası da Batı dünyası da değişmeye ayak uydurmak zorundadır.

*

Müslümanlar prekolonyal dönemde üç defa Avrupa’yı toptan Müslüman olma noktasına getirmişler. Birincisi İspanya’dan Araplarla, ikincisi Balkanlardan Türklerle, üçüncüsü de Tatarlarla Moskova’da Avrupa’yı toptan Müslüman olma noktasına getirmişler.

*

Timur Anadolu’ya değil Çin’in üzerine gitselerdi, Timur ile Bayezid Ankara’da birbiriyle savaşmasaydı, Timur Altınordu devletiyle uğraşmasaydı bugün gerçekten Avrupa Asya ekseninde İslam’dan başka din, dil olarak da Türkçe ve Arapçadan başka dil olmazdı.

*

Dünyayı yeniden bir bütün olarak görüp artık herkesin birbirine bağlı olduğu, kimsenin birbirinden bağımsız olmadığı bir vücut gibi düşünmek gerekir.

*

Müslümanlara ya da Asya’da bir ülkenin başına gelen bir problem aynı zamanda Amerika’daki bir ülkenin başına gelen bir problemdir, Avrupa’da bir ülkeye gelen bir problemdir diye görüp ortak çözümler üretmek zorundayız. Ortak yol haritaları üretmek zorundayız. Evrensel hukuk, evrensel etik, evrensel iktisat ilkelerine saygı göstermek zorundayız. Ortak bir paydada buluşmak zorundayız.

*

Müslümanlar, İslam’ın içindeki demokratik kültürü keşfetmek zorundalar.Bugünkü dünyada tartışılan demokratik gelişmelerin başlangıç noktası Magna Carta olarak değil Medine Vesikası olarak alınmalıdır.

*

Dünyayı dönüştürecek olan Atina demokrasisi değil, Medine demokrasisidir. Atina demokrasisi halkın yüzde 80’inin köle olduğu bir toplumun demokrasisidir. Medine demokrasisi ise toplumun hepsinin katıldığı bir demokrasidir. İslam’ın ana kaynaklarında bunun ilkeleri çok açık, çok net biçimde vurgulanmıştır.

*

Barışın yolu veren el olmaktan geçiyor, üretmesini bilmekten geçiyor. Dünyadaki değişimlerin peşinden koşmaktan değil, bu değişimlerin önünde gitmekten geçiyor.

*

Ya dünya ya ahiret diyen, ya siyah ya beyaz diyen bir klasik geleneksel mantıkla değil, paradoksal mantıkla dünyaya bakmak gerekiyor.

*

Müslümanlar, Sinan gibi Süleymaniye’yi, Selimiye’yi inşa edecek birikime sahip olmak, Yunus gibi de yaşamasını öğrenmek zorundalar.

*

Sezai Karakoç’un kitaplarında ısrarla vurguladığı gibi,Türkiye üretirken bütün dünyayla doğru orantılı bir yarışa, tüketirken de ters orantılı bir yarışa girmek zorundalar.

*

Üretirken tasavvufun kavramlarıyla söylenirse, bin lokma bin hırka üretmek, tüketirken de bir lokma bir hırka tüketmek zorundalar. O zaman dünya dönüşür. O zaman biz dünyanın arkasında olmayız, dünya bizim peşimizden gelir.

*

Dünyanın, teknolojinin, sermayenin burnuna takmanın incelikleri sırları Yunus’tadır, Mevlana’dadır, Hacı Bayram’dadır, Hacı Bektaş’tadır.

*

Yeni şeyler söylemek zorundayız. Ben yöneticiyim mühendis kökenliyim. Mühendisler, iktisatçılar, işletmeciler sürekli şunu vurguluyorlar. Bildiğimiz dünya gitti, yeni bir dünya var, bu dünyada bildiklerinizin kesinlikle sizi tekrar başarılı kılması mümkün değil. Bildiklerinizin hepsini unutun çünkü dünya bildiğiniz dünya değil. Dün sizi başarılı kılan ne varsa bugün başarınızın kesinlikle garantisi olmayacaktır diyorlar.

*

Dünün çözümleri bugünün sorunlarıdır deniliyor. Bunu Mevlana 750 sene önce söylemiş. Diyor ki dün geçti, düne dair sözler de dün gibi geçip gitti. Yeni şeyler söylemek gerekir.

*

Her konuda yeni şeyler söylemek zorundayız. Ekonomide yeni şeyler söylemek zorundayız. Sosyolojide yeni şeyler söylemek zorundayız. Uluslararası ilişkilerde yeni şeyler söylemek zorundayız. Mühendislikte yeni şeyler söylemek zorundayız. Teknolojide yeni şeyler söylemek zorundayız. Siyasette yeni şeyler söylemek zorundayız. Yunus’un dediği gibi, her dem yeni olmasını bilmek zorundayız.

*

Dünyaya baktığımız zaman geçen yüzyılda Avrupa yakılmış, yıkılmış. Avrupalılar mezhep savaşlarını geçen yüzyılda yaşamışlar. Bu yüzyılın başından itibaren de maalesef İslam dünyası yakılıyor, yıkılıyor

*

Savaşların önüne geçmenin yolu yeniden kültüre, sanata, edebiyata dönmek gerekiyor. Toynbee'nin vurguladığı gibi: “Her kuşak tarihi yeniden yazmak, yeniden yorumlamak zorundadır”

*

Bu kuşak da tarihi bütün boyutlarıyla yeniden yorumlamak zorunda, yeniden yazmak zorunda. Artık dünya tarihinde, bütün Doğulular, Batılılar, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Yahudiler yok; insanlar var.

*

Türkler 400 sene Kudüs’te barışı gerçekleştirmişler. Kudüs’e gittiğiniz zaman kalede kitabede “Lâ İlâhe İllallah Muhammedun Resulullah” yazmamışlar. “La ilahe illallah, İbrahim Halilullah” yazmışlar.

*

Türkler Kudüs peygamberler şehridir, biz buranın sahipleri değiliz, koruyucularıyız. Burada La ilahe illallah demesini bilenler, Muhammed habibullah demesini bilir, İbrahim halilullah demesini bilir, Musa kelimullah demesini bilir, İsa ruhullah demesini bilir.

*

Peygamberler arasında ayrım gözetilmez.Bütün peygamberlere saygı göstermesini bilir demişler. Ve 400 senede kimsenin burnunu kanatmadan Kudüs’ü korumuşlar, yaşatmışlar, yönetmişler.

*

Bugün tekrar bütün insanlığın o Kudüs’teki ruha dönmesi gerekiyor. Bu ruha dönmenin yolunun en güzelini belki Ümmi Sinan’ın hepimizin bildiği ilahisindeki dörtlükte özetleniyor. Ümmi Sinan diyor ki: "Gül alırlar gül satarlar Gülden terazi tutarlar Gülü gül ile tartarlar Çarşı pazarı güldür gül".

*

İşte bütün dünyanın özlediği toplum bu. Güzelliğin alındığı, güzelliğin satıldığı, dürüstlüğün alındığı, dürüstlüğün satıldığı, iyiliğin alındığı, iyiliğin satıld bir toplum.

*

Barış dünyası Yunus’suz olmaz, Mevlana’sız olmaz, Hacı Bayram’sız olmaz, Hacı Bektaş’sız olmaz, Shakespeare’siz olmaz, Goethe’siz olmaz.

*

Dünyada artık sağcılar solcular, Doğulular, Batılılar, Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler yok; insanlar var.

*

Herkes ortak insanlık paydasında buluşup inanma özgürlüğüne sonuna kadar saygı göstererek bir arada yaşamasını öğrenmek zorundadır.

1 Ekim 2017, 15:36

SAVAŞLARDA KURŞUN ATANLARA GÜL ATMAK AYDINLARIN İŞİDİR

========================================================= Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Osmanlı Devleti''nin Anadolu''ya çekilmesiyle, Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkaslar''da önemli bir güç boşluğu oluştu. Dünyanın petrol havzasında ortaya çıkan yönetim yetersizliği, Soğuk Savaş döneminin iki büyük gücü olan Amerika ve Rusya tarafından giderilmeye çalışıldı. Yirminci yüzyıl, iki dünya gücünün elinde, bir savaş yüzyılı oldu. İki dünya savaşında Avrupa ülkeleri yerle bir oldular.

*

Amerika'nın öncülüğünde Batı dünyası, savaşları Avrupa'dan Orta Doğu ve Asya'ya taşıdı. Çeçenistan, Irak , Afganistan, Suriye ve Yemen'de sorunların silahlı güçlerle çözülmeye çalışılması, Yirmibirinci yüzyılı da bir savaş yüzyılına dönüştürdü. Osmanlı Devleti başta olmak üzere, savaş kuşağında yer alan İslam dünyası, savaş yüzyıllarının, en çok zarar gören ve en çok bedel ödeyen ülkeleri oldu. Sultan Abdülhamit'in barış stratejisi sürseydi, Orta Doğu böylesine dehşet verici bir savaş bölgesi olmazdı.

*

Türkiye'nin düşünce ve sanat dünyasında yeni bir çığır açan Sezai Karakoç''un vurguladığı gibi: “Dünyada yönetimleri uyaracak olan kılıç değil kalemdir.” Tarihin her döneminde kalem kılıçtan daha keskin olmuştur . Dünyanın her yerinde, ülkelerin yönetimini silahla ele geçirenler, yönetimden silahla uzaklaştırılır. Tarih boyunca kılıçlarıyla yürüyenler, kılıçlarla durdurulmuşlardır. Ülkeler arasındaki sınırların önemini yitirdiği bir dünyada, sınırların koruyucuları silahlı güçlerden önce silahsız güçlerdir.

*

Bütün dünyada silahsız güçlerin başında, düşünce, kültür ve sanat dünyasının öncüleri olan aydınlar gelir. Savaşlara karşı çıkan ve dünyadaki barış hareketlerini destekleyen aydınlar, dünya barışının en büyük güvencesidir.

*

Savaş kararları, bütünüyle siyasi ve askeri yöneticilere bırakılamaz. Savaşlardan toplumun bütün kesimleri zarar görür. Silahlı güçlerin savaşların yerine silahsız güçlerin savaşlarının geçtiği bir yüzyılda, aydınlardan daha güçlü bir silah yoktur.

*

Savaşlar yalnızca savaşan ülkeleri değil, dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ülkeleri etkiler. Yirmibirinci yüzyılda, yararlı savaş, zararlı barışın olmadığını, bütün insanlığa, yalnızca aydınlar anlatır.

*

Dünyanın her yerinde, aydınlar devletlerin değil, milletlerin adına konuşur. Onların konuştukları yerde, bütün bir insanlık vardır.

*

Aydınların etkisi, silahlı devlet güçlerinden daha çok silahsız millet güçlerinin yanlarında yer almalarından kaynaklanır.

*

Dünyanın düzleşmesi, aydınların görev ve sorumluluklarını ulusal düzeyden uluslararası düzeye taşımıştır.

*

Erbil'de savaş olursa,Paris'te'Bağdat'ta,Moskova'da,Londra'da ve Washington'da barış olmaz.

*

Barışın kalemi savaşın kılıcından çok daha keskindir.

*

Aydınların silahları düşünce ve eylemleridir.

*

Barışın koruyucuları aydınlardır.

2 Ekim 2017, 22:23

BİR GÜNDE YEDİ GÜN ÇALIŞMADAN DÜNYA DEĞİŞMEZ

=============================================== Hem Bağdat, hem de Brüksel''de olmak isteyen, İstanbul ile Roma''yı kardeş bilen, Anadolu insanı, haftanın her gününde yedi gün çalışarak, bütün dünyayı vatan olarak görmüştür. Türkler hayatı bir yolculuk olarak algılamışlar ve dünyada bir yolcu gibi yaşamışlardır. Çünkü, yardımlaşma, dayanışma ve dostluğun, erişilmez şah örnekleri, yolculuklarda verilir. Uzun yolculuklara çıkanlar arasında dostluğun doruk noktasına ulaşılır, aşılmaz sanılan dağlar dostlarla aşılır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, Anadolu insanının yaşadığı her şehirde, “Dostluk Üzerine” denilince, herkesin aklına, bütün insanlığı yolda dost, yaratılışta kardeş bilen Gemuhluoğlu gelir. Onun Yunus''tan beslenen düşünce ve eylem dünyasında, düşmanlığa kesinlikle yer yoktur. O, dost olmasını bilenler için, bütün insanların dost olacağından, dost olmasını bilmeyenlerin de, dostsuz kalacağından, hiç kuşku duymazdı.

*

Eşrefoğlu Rumi''nin “Adı Aşk” dediğine, Gemuhluoğlu “Adı Dost” derdi. Onun için dost olmak, “gökten bela” yağmur gibi yağarken, başını yağmura tutmak ve dostu için, “zehirle pişmiş aşı” yemeye hazır olmaktır. O Cumhuriyet döneminde İstanbul''da uç vermiş, bir Horasan Ereniydi. Çevresinde Cahit Zarifoğlu''ndan Erdem Bayazıt''a, Rasim Özdenören''den Nuri Pakdil''e kadar uzanan söz ustalarının toplandığı, geniş bir manyetik alan oluşturmuştur.

*

Türklerin Semerkant''tan Saraybosna''ya uzanan, kan kardeşliğinden daha çok yol kardeşliğiyle yoğrulan kültürlerinde, dostluk meşalesi gönülden gönüle, elden ele söndürülmeden taşınmıştır. Anadolu insanının oluşturduğu, büyük dostluk halkası, genişleye genişleye, dünya ölçeğinde büyümüş ve evrensel bir aileye dönüşmüştür. Üzümün üzüme baka baka olgunlaştığı gibi, aile içinde de dostlar, birbirlerini dinleye dinleye olgunlaşırlar.

*

Anadolu insanının oluşturduğu, büyük sevgi ailesinin şehirleri, Ümmi Sinan''ın “Seyrümde Bir Şehre Vardım” şiirinde anlattığı ve pazarlarında “gül alınan, gül satılan” şehirlere benzer. Onların şehirlerinde, dostluk dostluk alınır dostluk satılır, dostluktan terazi tutulur, dostluk dostlukla tartılır, çarşı ve pazarları dostlukla doludur.

*

İnsanlara dost olmasını bilenler, bir günde yedi gün çalıştıkları gibi, her gün yeniden doğarlar, herkes onların dostluklarını kazanmak ister, kimse onların dostluklarından usanmaz.

*

Dost olmasını bilenlerin kültüründe, dost olanlar güzeldir, güzel olanlar dosttur.

*

Dostlar oldukları gibi görünürler, göründükleri gibi olurlar.

*

Yol kardeşliği kan kardeşliğinden çok daha önemlidir.

*

Dost olmasını bilenler için herkes dosttur.

*

Dostlar dostları yolda tanır.

2 Ekim 2017, 23:19

BİR ELDE MESNEVİ BİR ELDE MUKADDİME İLE YARINA YÜRÜMEK

======================================================= Aydınlanma döneminden bu yana, dünyanın her ülkesinde, kutsal kültürle, seküler kültür arasındaki ilişkiler sorgulanıyor. Aydınlanma rüzgarlarının yol açtığı dalgalanmalar karşısında, bütün dünyada kutsal kültür, seküler kültüre bütünüyle teslim oldu. Türkiye'nin tek parti yönetimi yıllarında olduğu gibi, bütün ülkelerde kutsal kültürün değerleri, ekonomik, siyasal ve kültürel yapıdan, bir bir sökülüp atıldı. Sosyal bilimlerde normatif değerler unutuldu, pozitif değerler kutsandı.

*

Bilginin hiyerarşisinde ilk sırada yer alan kutsal değerlerin, daha sonra gelen seküler değerleri yönlendirmesi ve sınırlandırması gerekirken, aydınlanma dönemiyle, yönlendirme ve sınırlandırma süreci altüst oldu. Bütün bilimlerin normatif alanları, pozitif alanların işgaline uğradı. Her alanda ekonomik ilkeler, etik ilkelerin önüne geçti. Bütün kurum ve kuruluşlar, iktidar alanlarını genişletmek, daha çok kazanmak, daha çok tüketmek için, kutsal değerlere savaş açmayı, onları yok saymayı, en doğal hak olarak gördü.

*

Aydınlanma döneminin mimarları, seküler kültürün saldırıları karşısında, kutsal kültürün hayat kaynaklarının, tamamen kuruyacağı öngörüsünde bulundu. Bu bağlamda, dünyanın her yanında kutsal değerlerin, uygulanabilir olmadıkları ileri sürülerek, seküler değerler kutsallaştırılmaya çalışıldı. Yirminci yüzyılın sonunda, dünya kutsal değerleri öldüren dönemin sona erdiğini, yeniden kutsal değerlere dönülen bir dönemin başladığını gördü. Aydınlanma döneminin seküler kültürü öldü. Kutsal kültüre dönüş hız kazandı.

*

İnsan aklının dışında bir kaynak tanımayan seküler değerler, zaman içinde geçerliliklerini yitirir ve ölür. İnsan aklının üstünde, ancak dışında olmayan kutsal değerler, zaman içinde geçerliliklerini hiç yitirmedikleri gibi, hiçbir zaman da ölmezler. Kutsal kültürün güneşi batmaz, ışığı sönmez. Yeniden kutsal kültüre dönen dünyanın mimarları, bir elinde Mukaddime, bir elinde Mesnevi olan aydınlar olacaktır. Ana akımını kitaplı dinlerin oluşturduğu kutsal kültür, hem fizik hem de metafizik, iki dünyayı birden kucaklayan, iki dünya kültürüdür.

*

Batı'da Max Weber, Daniel Bell, Peter Berger gibi sosyal bilimciler, Aydınlanma dönemiyle başlayan sekülerleşme sürecinin mezar kazıcıları oldular. Dünyada onları izleyen aydınlar, sonu Mesnevi ve İbn Haldun'a çıkan yolu, büyük ölçüde genişletti. Mesnevi ve Mukaddime, kutsal kültürle seküler kültürü altın oranda harmanlar ve bütünleştirir. Nasıl insan akıl ve gönül dünyasıyla bir bütünse, kültür de görünen ve görünmeyen dünyasıyla, birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

*

Kutsal kültürle seküler kültür arasına, aydınlanma döneminde inşa edilen duvarlar yıkılırsa, iki alanın yasalarının birbirlerini dışlamadıkları gibi, birbirleriyle çatışmadıkları da görülecektir. Bütüncü bir gözle bakıldığında, Mesnevi ile Mukaddime arasında eşsiz bir uyum, eşsiz bir denge, eşsiz bir düzen olduğu açıkca gözlenecektir.

*

Bilginin kaynağındaki hiyerarşiye özen gösterilirse, seküler alanın bilgisi, kutsal alanda bilgeliğe dönüşür. Aydınlatıcı ve bütünleştirici olan, seküler alanın bilgisinden önce, kutsal alanın bilgeliğidir. Kutsal kültür ölümlü dünya, ölümsüz dünyanın sırlarını taşıyan, bilgelik kaynağıdır.

*

Kutsal kültür aklı keskinleştirir, gönlü derinleştirir, ruhu zenginleştirir.

*

Kutsal kültürün yerini seküler kültür dolduramaz.

*

Kutsal kültür kutsal kitaplardan kaynaklanır.

3 Ekim 2017, 16:20

İNSANLIK SAVAŞ DÜNYASINI BARIŞ DÜNYASINA TAŞIYACAK ÜSTÜN HABERCİLERİN DEMOKRASİ GEMİLERİNİ BEKLİYOR

========================================================= Atlantik''in iki yakasını tutan Amerika ve Avrupa ülkeleri, tarihin derinliklerinden kaynaklanan İslam korkusuyla, Müslüman ülkelerdeki demokrasi hareketlerini sürekli dinamitlediler. Hristiyan Batı dünyasının, İslam dünyasına karşı önyargılı tutumu, Avrupa''daki Müslüman düşmanlığını, Endülüs ve Osmanlı dönemlerindeki boyutlara taşıdı. Bütün dünyada terör islamla, terörist Müslümanla özdeşleştirildi.

*

Amerika ,Rusya ve İsrail, hukuk ve etik tanımayan savaş stratejileriyle, Orta Doğu''yu dehşet verici bir kan denizine dönüştürdü. Kan denizi, yalnızca Batı'ınn değil, bölge ülkeleriyle birlikte, bütün dünyanın geleceğini tehdit ediyor. Filistinliler, Ürdünlüler, Lübnanlılar, Suriyeliler, Iraklılar, Mısırlılar ve Körfez ülkeleri, kendilerini barış adasına taşıyacak, kurtarıcı bir Nuh Gemisi, bir adalet gemisi,bir demokrasi gemisi bekliyor.

*

Bütün ülkeleriyle İslam dünyası, doğum sancıları mı, ölüm ağrıları mı, ne olduğu tam olarak kestirilemeyen, büyük acılar çekiyor. Doğusu ve Batısıyla dünya, savaştan elini çekerek, barışın yolunu açmasını bir türlü başaramıyor. Barışın savaşa gitmesi yetmiyor, artık savaşın da barışa giderek, ortak bir buluşma ve tartışma platformu oluşturması gerekiyor. Bu platform, İslam dünyasını ''kan'' yerine, ''ter'' dökmeye çağıracak, yeni bir Nuh Gemisi olacaktır.

*

İslam dünyasının olduğu kadar Batı dünyasının da kan denizinden, barış adasına taşıyacak olan yeni Nuh Gemisi ''Senin dinin sana benim dinim bana'' diyerek, kültürel, siyasal ve ekonomik hayatta, köklü dönüşümlerin yolunu açacak, herkese yer olan, büyük ''Demokrasi Gemisi''dir. Demokrasi kuramcısı Giovanni Sartori''nin vurguladığı gibi: ''Tarih, Sisyphus efsanesi gibidir, her kuşak yeniden başlar. Hiç birimiz uygar olarak doğmadık, gerçek doğum tarihimiz sıfır yılıdır.'' Hiçbir ülke demokrat olarak doğmadı. Her ülkenin demokrasicisi kendisiyle başlar. Her ülke kendi demokrasisini kendisi inşa eder.

*

Demokrasinin herkesin paylaştığı ve desteklediği tek ve değişmez bir tanımı yoktur. Değişik ülkelerde, birbirine yakın uygulamaları olan demokrasinin tarihi çok yenidir ve yıldan yıla yeni açılımlar kazanarak gelişmektedir. Demokrasi seçenleri ve seçilenleriyle, temel hak özgürlüklerle birlikte, hukukun olduğu kadar etiğin de, üstünlüğünü güvence altına alan, sürekli yenilenen, dinamik bir kurumlar ve kurallar yumağıdır. Demokratik kültür, çoklukta birliği arama kültürüdür,herkesin dini kendinedir.

*

Demokratik yönetimlerde, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşma doruk noktasındadır. Temel hak ve özgürlüklere öncelik veren, demokratik yönetimlerin başarısı paylaşmasını bilmelerinden kaynaklanır. Demokrasiler, ''paylaşmanın olmadığı yerde gelişme olmaz'' diyen, yöneticilerle ayakta durur. Demokrasinin dili herkesin öğrenmek zorunda olduğu,küresel dünyanın dilidir.

*

Demokrasiler dayandıkları tarihsel kaynaklarla, geleceklerine ışık tutarlar ve yön gösterirler. Bu bağlamda, Batı dünyası Atina''yı, İslam dünyası Medine''yi referans alır.Atina'da köle çoğunluğun değil,azınlık olan Atinalıların, Medine'de de ise,Müslüman Hristiyan, köle hür hiçbir ayrım gözetmeden bütün Medinelilerin katıldığı bir demokrasi vardır.

*

Türkiye''de Siyaset Bilimi''nin öncülerinden Şerif Mardin''nin işaret ettiği gibi, Medine''de ''Doğrudan Demokrasini''nin ilk örneği verilir.

*

İslam dünyasında demokrasi geleneğinin köklü bir tarihi vardır.

*

Demokrasiye güvenmek insana güvenmektir.

*

İnsan demokrasinin gemisinin pusulasıdır.

*

Bahçe demokrasi insan bahçıvandır.

*

Bir ağaçla bahçe olmaz.

4 Ekim 2017, 13:36

MACARİSTAN ELLERİNDE GÜL TAŞIYAN GÜL BABALARIN DİYARIDIR

========================================================== Türklerin Bağdat''tan Budapeşte''ye, Bakü''den Bingazi''ye kadar uzanan, çok geniş bir coğrafyada söz sahibi olmaları, ordularının büyüklüğünden daha çok gönüllerinin büyüklüğünden kaynaklanır. Anadolu insanı, Asya''dan Avrupa''ya uzanan bin yıllık tarihinde, ordu gücüyle belirlediği, sınırları, gönül gücüyle korumuştur. Tarihin her döneminde, toplumlar gönül dünyasının sultanlarına daha çok sevgi, daha çok saygı göstermişlerdir.

*

Başlarında ve göğüslerinde gül taşıyan gönül dünyasının sultanları, bulundukları coğrafyanın hem taşını, hem toprağını, hem ağacını,hem yaprağını güle dönüştürmüşlerdir. Onlar gül ekip, gül biçmeyi, gülden kale yapmayı ve gülü gülle savunmayı, iman için bilmişler. O eşsiz gönül fatihleri, kendileri gül gibi oldukları için, herkesi gül gibi görmüşler. Onların medeniyeti, şehirleri gül, çarşıları gül olan, gül medeniyetidir.

*

Her Osmanlı Sultanı''nın bir gönül sultanı vardır. Kanuni''nin gönül sultanı da Gül Baba''dır. Türbesi Budapeşte''nin Gül Tepesi''ndedir. Nasıl Eskişehir''in sultanı Yunus Emre, Bursa''nın Sultanı Emir Sultan ise, Budapeşte''nin sultanı da Gül Baba''dır. O sultan, Türkler için olduğu kadar Macarlar için de, “Gül Yetiştiren Adam”dır. Gül Baba savaşın kartalını değil, barışın güvercini temsil eder, Badapeşte''ye savaş yapmaktan daha çok barış yapmaya gelmiştir.

*

Gül Baba, akıncıların kılıçlarından daha çok dervişlerin başında taşıdığı kırmızı gülle bilinir. Onun düşünce ve eylem dünyasında, baskı ve şiddete , kan ve gözyaşına yer yoktur. O Anadolu''nun Yunus Emre''sinin Macaristan''da yeniden doğması, ete ve kemiğe bürünmesidir. Gül Baba Kanuni ile Macaristan''a, coğrafyaları fethetmekten daha çok, gönülleri fethetmek için gitmiştir. Bunun için, Avrupa''da unutulmamıştır.

*

Osmanlı coğrafyasında Gül Baba, kılıç taşıyan yeniçerilerin değil, gül taşıyan dervişlerin simgesidir. Bu yüzden, Gül Baba Türkler kadar Macarların da sevgilisidir. Nasıl Yunus''un Anadolu''nu her kentinde bir makamı, her gönülde bir yeri varsa, Gül Baba''nın Orta Avrupa''nın her kentinde bir makamı, her gönülde bir yeri vardır. O gülle silahlanmanın, insanı gülle donatmanın, toplumu gülle değiştirmenin ustasıdır.

*

Gülle silahlanan gül sultanlarından, dünyanın hiçbir yerinde, hiç kimse usanmaz. Onların yedi iklim, dört bucakta gül bahçeleri, gürül gürül akan gül çeşmeleri vardır.

*

Güllere dost olanlar, insanlara ve ağaçlara düşmanlık yapmazlar.

*

Gül Baba gül yaprağından kubbe, gül fidanından minare yapmıştır.

*

Güllerin sultanı Türk ve Macar Dostluk Anıtı''dır.

4 Ekim 2017, 14:12

İKTİDAR DERGİSİNİN YENİ SAYISINDA YAYINLANAN "DOĞU VE BATI İKİ KÜLTÜR İKİ MEDENİYET"DOSYASINDA YER ALAN İKİ YAZIMIZ

========================================================== "Teknolojinin Ötesi", "Kültür ve Sanayileşme", "Hicaz'dan Endülüs'e", "Zamanı Aşan Şehirler" gibi Batı ve Doğu zihin dünyalarını karşılaştıran pek çok esere imza atan Prof. Dr. Nazif Gürdoğan, geçtiğimiz yıl Yeni Şafak’taki köşesinde yayınladığı iki yazısıyla bu eski soruyu 21. Yüzyılın koşullarına uyarlayarak cevaplamıştır. ============================================================ ORTADOĞU MEDENİYETLERİN SAVAŞ ALANI OLAN MEDENİYET MERKEZİ ============================================================ Dünyanın hiçbir yerinde toplumlar bulundukları yerde durmazlar. Toplumlar da ırmaklar gibi akarlar. Tarih içinde Necip Fazıl'ın “Sakarya Türküsü” şiirinde vurguladığı gibi: “Her şey akar.” Medeniyetler, kültürler, ülkeler, değerler. Oluklar çift birinden kutsal medeniyetler akar, birinden seküler medeniyetler. Geçmişten geleceğe doğru olan bu akışta, medeniyetler, birbirleriyle hem yarışırlar, hem de savaşırlar. Dünyadaki ekonomik, siyasal ve kültürel canlılık, medeniyetlerin birbirleriyle savaşmasından daha çok yarışmasından kaynaklanır.

*

Dünyada her şeyin karşıtlarıyla bir arada bulunması gibi, medeniyetler de karşıtlarıyla bir arada bulunur. Nasıl gündüz geceye ihtiyaç duyarsa, kutsal kültürden beslenen medeniyetler de seküler kültürden beslenen medeniyetlere ihtiyaç duyar. Dünya medeniyetlerin binbir çiçek açan bahçesidir.

*

Farklı medeniyetlerin bir arada bulunmadığı toplumlarda, hayatın hiçbir alanında zenginleşme olmaz. Medeniyetler birbirleriyle yarışarak dönüşürler, dönüşerek yarışırlar. Kapılarını dünyaya kapatan medeniyetlerin, insanlık tarihinde kalıcı izler bırakmaları mümkün değildir.

*

Ondokuz ve Yirminci yüzyıllarda, kutsal kültüre yaslanan İslam medeniyeti, süküler kültüre yaslanan Batı medeniyeti karşısındaki üstünlüğünü, büyük ölçüde yitirdi. İbn Haldun'un, “Mağluplar galipleri taklit ederler”, değişim yasası uyarınca, mağluplar galipleri taklit etti.

*

Osmanlı Devleti'nin en büyük mirasçısı Türkiye, Ortadoğu'nun geleceğini, İslam medeniyetinin değerlerinden daha çok Batı medeniyetinin değerlerinde aradı. Türkiye'de bütün yatırımlar, Doğu medeniyetinin bereketli topraklarına değil, Batı medeniyetinin çorak topraklarına yapıldı. İki medeniyet birbirine düşman ilan edildi.

*

Ortadoğu ve dünyadaki büyük savaşlar, Doğululaşmaktan daha çok Batılılaşmaya verilen önem ve ağırlıktan kaynaklanıyor. Ortadoğu'da son iki yüzyılda, iki medeniyet her alanda kıran kırana savaşıyor. Seküler Batı medeniyeti, bir gül bahçesine düşen göktaşı gibi, kutsal kaynaklara dayanan Doğu medeniyetinin bütün değerlerini yerle bir etti.

*

Batı'nın estirdiği teknoloji odaklı seküler fırtına, bütün dünyada çok etkili oldu. Dünyanın her ülkesinde köklü dönüşümlere yol açtı. Bütün dünya Batı'nın seküler kültürüne dört elle sarıldı. Ancak Batı'da “Tanrı öldü” diyenler, hem Doğu'ya, hem de Batı'ya yalnızca savaş getirdi.

*

Dünyada medeniyetler neyi arıyorlarsa, toplumlar da medeniyetlerin aradığını bulurlar. Her medeniyetin kendine özgü bir sosyolojisi ve kendine özgü bir edebiyatı vardır. Bir medeniyetin sosyolojisi olanları ele alırken, bir medeniyetin edebiyatı olması gerekenleri ele alır.

*

Batı'nın seküler medeniyetinin bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya yayılmasıyla, dünyada olanlarla olması gerekenler arasında aşılmaz dağların olduğu ortaya çıktı. Bütün dünyanın el ele vererek, olanla olması gereken arasında yükselen dağları aşması gerekir.

*

Seküler Batı medeniyetinde kutsal kültür adına ne varsa hepsi Doğu medeniyetinden ithal edilmiştir. Batı'nın seküler medeniyetinin temelinde, yakıp yıktığı Bağdat ve Şam vardır. Şam ve Bağdat olmasaydı, Kurtuba ve Gırnata olmazdı. Gırnata ve Kurtuba olmasaydı, Paris, Londra, Berlin olmazdı.

*

Doğu ile Batı'nın harman olduğu Ortadoğu'da, devletler değil medeniyetler savaşıyor. Ortadoğu'daki savaşın sorumluları devletlerden önce medeniyetlerdir.

*

Ortadoğu'da Batı medeniyeti öldü. Doğu medeniyetinin doğum sancıları yaşanıyor

*

Doğu medeniyetinin inşasında en büyük sorumluluk Ortadoğu'ya düşüyor.

*

İslam en sonda gelen ancak en başta olan medeniyettir. ******************************************************************************************* SINIRSIZ DUVARSIZ DÜNYADA YENİ İSTANBUL YENİ ROMA YENİ VİYANA ============================================================= Fatih Asyalıların olduğu kadar, Avrupalıların da tarihinde köklü dönüşmelere yol açan, Türk sultanlarının başında gelir. Batı'nın İskender'le başlayan Sezar'la devam eden yürüyüşünün yönünü, Fatih İstanbul'u alarak, Doğu'dan Batı'ya çevirmiştir. Fatih üç kıta ve iki denizi sınırlarının içine alan “Büyük Osmanlı Devleti”nin rüyasını görüyordu. “İkinci Roma” İstanbul'u Türklere başkent yaparak, Orta Çağ'ı kapılarını kapattı, Yakın Çağ'ın kapılarını açtı. Hedefinde “Birinci Roma”vardı, üçüncüsü olmayacaktı.

*

Türklerin Avrupa'da 1354'te Gelibolu'da başlayan yolculuğu, 1361'de Edirne, 1369'da Sofya, 1389'da Kosova, 1392'de Üsküp, 1430'da Selanik,1453'te İstanbul, 1463'te Saraybosna, 1468'de Belgrad, 1526'da Budapeşte, 1529'da Viyana'ya kadar, yeni katılmalarla, genişleyerek devam etti. Avrupa'ya kadar, yeni katılmalarla, genişleyerek devam etti. Avrupa'da Tuna, Asya'da Dicle, Fırat, Afrika'da Nil, Fatih'in kurumsallaştırdığı, bütün dinlerin ve geleneklerin güvenliğini sağlayan, “Osmanlı Barışı”nın, hayat kaynakları, kutlu nehirler oldu.

*

Doğusu ve Batısıyla “İki Roma”yı bir kızıl elma olarak gören Fatih, Osmanlı barışının en büyük, en güçlü güvencesinin Asya'daki Türk varlığından daha çok Avrupa'daki Türk varlığının olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden, Gedik Ahmet Paşa'nın yönettiği gemilerle, Türkler Arnavutluk'tan İtalya'ya geçtiler ve Otranto kalesine yerleştiler. Türkler için, İkinci Roma'dan sonra Birinci Roma'ya giden yol da açılmıştı. Fatih'in 1481'de sefere hazırlandığı bir dönemde, ellisini bulmayan bir yaşta ölümü, Osmanlıların gözünü Roma'dan Viyana'ya çevirdi.

*

İstanbul'un Türklerin başkenti olmasının üzerinden bir yüzyıl geçmeden, Fatih'in Avrupa, Yavuz'un Asya, Kanuni'nin hem Asya hem Avrupa diyen vizyonlarıyla, Osmanlı Devleti, üç kıta ve iki denizin en büyük, en önemli gücü oldu. Kanuni döneminde Türklerin Kızıl Elma'sı Roma değil, Viyana'dır. Türkler Viyana'nın kapılarının önüne, bir kere değil, iki kere gittiler. Türklerin İstanbul'a geri gitmemek üzere gelişlerinin yıldönümleri kadar, Viyana'dan gerö dönüşlerinin yıldönümleri de önemlidir. Viyana'daki başarısızlığın kaynaklarını anlamadan, İstanbul'daki başarının kaynakları anlaşılmaz.

*

Tarihte başarıların da başarısızlıkların da çok önemli kaynakları vardır. Türkler İstanbul'da başarılı olmuşlarsa, başarının çok ciddi sebebleri vardır, Viyana'da başarısız olmuşlarsa, başarısızlığın çok ciddi sebepleri vardır. Türkiye'nin geleceğini inşa etmede, geçmişin başarılarıyla birlikte başarısızlıklarından alınması gereken dersler, bütün ayrıntılarıyla ortaya konulmalıdır. Fatih kendisinden önce onlarca defa kuşatılan İstanbul surlarının önlerinde uğranılan başarısızlıklardaki hataları, tekrarlamadığı için başarılı olmuştur.

*

Hiçbir ülke kendisine yeni bir geçmiş inşa edemez. Ancak her ülke kendi geleceğini kendisi inşa eder. Geleceği inşa edecek mimarlar, geçmişin üniforma giyen askerleri değil, geleceğin forma giyen grişimcileridir.Siyasal sınırların çok değşimediği, ekonomik sınırların sürekli değiştiği kare dünyanın yeni fatihleri, ürünleriyle, hizmetleriyle, bilgileriyle pazarlarda savaşan girişimcilerdir.

*

Kare dünyanın pazarları, gökyüzü gib,i bütün ülkelerindir, hiç bir ülkenin tek başına sahip olamayacağı kadar büyüktür.

*

Kare dünya ya Fatih ya Akşemseddin olanların değil, hem Fatih hem Akşemseddin olanların dünyasıdır.

*

Girişimciler için kare dünyanın her kenti fethedilecek bir Roma'dır.

*

Kare dünya savaşın cephelerden pazarlara taşındığı dünyadır.

*

Geçmiş yaşanmıştır, gelecek yaşanacaktır.

*

Geçmiş araştırılır, gelecek planlanır.

*

Geçmiş araştırılır, gelecek planlanır.

5 Ekim 2017, 15:05

HAYATIN HER ALANINDA EN BÜYÜK RİSK HİÇ RİSK ALMAMAKTIR

======================================================= Türk toplumunda her alanı kuşatan rant kültürünü, risk kültürüne dönüştürmenin sürükleyici gücü girişimciler olacaktır. Onlar, dünyadaki gelişmelerin ışığında oluşturdukları stratejileriyle, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda köklü dönüşümlere yol açar.

*

Yenilik yapmasını ve risk almasını bilen girişimciler, sınırların önemini yitirdiği yüzyılın yeni fatihleridir. Ordulardan daha çok girişimcilerin savaştığı yeni yüzyılda, en etkili ve en güçlü silah, dünya markası olmuş ürün ve hizmetlerdir.Dünya pazarlarınada yeri olmayanların dünya polikasında sözleri olmaz.

*

Risk kültürüne yeni boyutlar kazandıran girişimcilerin gücü, kusursuz ürün ve hizmet üretmede, gelen yıllarını geçen yıllarından daha başarılı kılmalarından kaynaklanır. Anadolu girişimcilerinin, dünya pazarlarında kendilerine sağlam bir yer bulabilmeleri için, Çinliler''in maliyetlerinde ve Almanlar''ın kalitesinde ürün ve hizmet üretmesini öğrenmeleri gerekir.

*

Uzak Doğu ülkelerinin maliyetlerini ve Avrupa ülkelerinin kalitesini aratmayan ürün ve hizmet üretmesini bilenlerin, yükselişini hiçbir güç durduramaz.Girişimcilik, ortaklık kültürü, iş ahlakı ve girişimcilikte eğitimin önemi “Girişimcilik ve Girişim Kültürü”kitabımızda ayrıntılı olarak vurgulandı.

*

Türkiye''nin bayrağını, dünya pazarlarına, paradan para kazanmanın peşinde koşan rant ekonomisinin öncüleri değil, yenilik yapmasını bilen risk ekonomisinin öncüleri taşıyacaklardır.

*

Anadolu''nun ekonomi kültürünün odak noktasını, tüketirken alınlarında birikmiş terin ve ellerinin emeğin karşılığından fazlasına özenmeyen, üretirken hiç kimseden geri kalmayan Horasan''ın er ve erenleri oluşturur.

*

Dervişlik kerametle değil , feragatle olur diyenler, ürün ve hizmetleri hiç ölmeyecekmiş gibi üretir, tüketirken de, dünyadan hemen gidecekmiş gibi tüketir.Onlar tüketirken değil,üretirken mutlu olur.Alın teri,göz nuru,el emeğinin karşılığından fazlasına göz dikmezler.

*

Anadolu insanı, risk almayı bildiği için, Asya''dan Avrupa''ya uzanan büyük yürüyüşe çıkmıştır.Tarihin her döneminde en büyük risk hiç risk almamak olmuştur.Kanuni hem Viyana , hem Bağdat demesini bilmeseydi,Osmanlı Devleti'ni zirveye taşıyamazdı.

*

Toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapısını dönüştürenler, sorumlulukları başkalarına yükleyenler değil, kendilerinde arayanlardır. Onlar kendi kaynaklarını değerlendiremeyenlerin, başkalarının kaynaklarını değerlendiremeyeceklerini bilir.

*

Rant kültürünün odak noktasında faiz, risk kültürünün odak noktasında ticaret vardır.Ticaret paylaşmasını bilenlerin işidir.Ticarette "kazan kazan" stratejisi geçerlidir.Ticaret yapmasını bilenler yoksul düşmezler.

*

Faiz riskten kaçanların, ticaret riskten korkmayanların kazanç kaynağıdır.Ticaretin gelişmediği yerde hiçbir alanda gelişme olmaz.

*

Girişimciler risk almasını bilenlerin arasından çıkar.

*

Risksiz kazanç peşinde koşan, kazançsız kalır.

6 Ekim 2017, 21:37

DÜNYA ÖTEKİ DÜNYANIN BİRE YEDİ YÜZ VEREN GİZEMLİ TARLASIDIR

=========================================================== Anadolu insanı'nın kültüründe dünya ve öteki dünya ayrımı yoktur. İnsan dünyayı güzelleştirirken, aynı zamanda öteki dünyayı da güzelleştirir. Çünkü dünyasız öteki dünya olmaz. Hayatın ölümü içinde taşıdığı gibi, öteki dünya da dünyayı içinde taşır. Dünya ve öteki dünya birbirinden ayrılmaz bir bütündür.İslam medeniyeti iki dünya medeniyetidir.

*

Öteki dünyada kurtuluşa ermek isteyenler, dünyayı hem kendileri, hem de başkaları için yaşanır kılmak zorundadır. Bu bağlamda, Anadolu'da büyük bir değişim yaşandığı gözlenmektedir. Türk toplumu dünyayı üretim gücünü büyütmede bir tarla olarak görme yanında, iyilikleri özendirme,kötülükleri de önleme yeri olarak da görüyor.İyilikte yarışmanın olmadığı toplumlarda,hayatın hiçbir alanında gelişme olmaz.

*

Konya, Adana,Antep,Kayseri, Eskişehir ve Denizli gibi, Anadolu'nun değişik şehirlerinin girişimcileri, tek tek güçlerini birleştirerek ortaklıklar yapmaktadır. Önce İstanbul'a, ardından da dünyaya açılmak için yorulma bilmez bir gayretle ve hiç yitirilmeyen iyimserlikle yeni yatırımlarla,Türk girişimcileri dünyaya açılmaktadır. Anadolu şehirleri güçlerini birleştirmenin keyfini yakalamıştır. Bu süreçde çok ortaklı kuruluşlar, çok önemli bir görev ve işlev yüklendiler.

*

Bursa'nın otomotiv kuruluşları,peşlerinden yüzlerce işletmeyi sürükleyerek, yan sanayiyi geliştirmede çok etkili olmuşlardır. Ayrıca onlar Türkiye'deki her işletmenin ürettikler ürünleri satmak için göz diktiği kuruluşlar oldukları için,Türkiye'de girişimcilik kültürüne de yeni açılımlar kazandırmışlardır.Altmışlı yılların sonunda kurulan iki büyük otomotiv kuruluşu,Bursa'yı Türkiye'nin Detroit'ine dönüştürmüşlerdir.

*

Bütün kurum ve kuruluşlar verimliliğe özen gösterilmek zorundadır.Gelirleri giderlerini karşılamayan kurum ve kuruluşların uzun ömürlü olmaları mümkün değildir.Bu yüzden dünyanın her yanında girişimciler verimliliklerini artırmak için,gelirlerin peşinden aslanlar gibi koşarlar,giderlerinin önünden de ceylanlar gibi kaçarlar.İki dünyada da en büyük zenginlik verimliği artırmaktır.Dünyada öyle alanlar var ki,bir verilir,yedi yüz alınır.

*

Üretim gücünün büyütülmesi, yalnızca insanların gelirlerini artırmaz, üreticilerle tüketiciler arasındaki iş ve dostluk bağlarını geliştirerek, "toplumsal barış"a ve "kültürel gelişmeye" de katkıda bulunur.Dünyanın her ülkesinde üreten eller tüketen ellerden üstündür.

*

Dünyayı,iki günü birbirinden farklı kılmasını bilen, üreten eller değiştirir.Öteki dünyanın dünyadan ayrılması üretim güçsüzlüğünü gidermek bir yana, yoksulluğu yaygınlaştırarak, huzursuzlukları büyütür.

*

İki dünyada da vermesini bilen üreten eller,almasını bilen tüketen ellerden her zaman ve her yerde çok daha güçlüdür..

*

Dünyasız öteki dünya olmadığı gibi, öteki dünyasız dünya da olmaz.

*

Dünya öteki dünyanın bire yedi yüz veren gizemli tarlasıdır.

*

Dünyada ekilmeyen iki dünyada da biçilmez.

*

Girişimciler ekonominin bahçıvanlarıdır.

*

Bahçe kültür ekonomi ağaçtır.

*

Verimlilik ağacın toprağıdır.

7 Ekim 2017, 12:54

VİYANA'YA MEVLANA İLE GİDEN TÜRKLER BRÜKSEL'E YUNUS'LA GİDER YERYÜZÜ MÜSLÜMANLARA ÇARŞI VE MESÇİT KILINMIŞTIR

=========================================================== Osmanlı döneminde Anadolu insanı, Çanakkale ve İstanbul boğazlarından, Balkanlar''a açılmıştır. Türkler Avrupa topraklarında nereye gitmişlerse, gittikleri yere yerleşmişler ve başkentlerini de, oraya taşımışlardır. Balkanlar''daki Türk varlığı, Anadolu''daki Türk varlığını perçinlemiştir.

*

Osmanlı döneminde Anadolu insanı, Çanakkale ve İstanbul boğazlarından, Balkanlar''a açılmıştır. Türkler Avrupa topraklarında nereye gitmişlerse, gittikleri yere yerleşmişler ve başkentlerini de, oraya taşımışlardır. Balkanlar''daki Türk varlığı, Anadolu''daki Türk varlığını perçinlemiştir.

*

Türkler''in Anadolu''dan Balkanlar''a yürüyüşünde, Eskişehir''in kültür hazinelerinin vazgeçilmez bir yeri vardır. Eskişehir''in kültür hazinelerinin başında Yunus Emre, Seyit Gazi ve Nasrettin Hoca gelir. Onlar Anadolu insanının Avrupa''ya açılışında yanlarında taşıdıkları vatanları olmuştur.

*

Türkler Asya''dan Avrupa''ya Yunus''un şiirlerini okuyarak, Seyit Gazi''nin kahramanlıklarını dinleyerek ve Nasrettin Hoca''nın fıkralarına gülerek gitmişler.Avrupa Birliği sürecinde, Türkler''in Doğu''dan Batı''ya giden bin yıllık yürüyüşleri yeni boyutlar kazandı.

*

Anadolu insanı, bin yıllık tarihinin Osmanlı döneminde Viyana''ya Mesnevi okuyarak gitmişti, Cumhuriyet döneminde de Brüksel''e Yunus''un şiirlerini okuyarak gidecektir.Şiirleriyle konuşan şairler söze can ve kan verirler.

*

Türkler tarihlerinin her döneminde, Yunus Emre gönüllü, Seyit Gazi görünümlü ve Nasrettin Hoca gülüşlü olmuşlardır. Bunun için, Semerkant''tan Saraybosna''ya kadar Eskişehir gibi, her şehrin, bir Yunus Emre''si, bir Seyit Gazi''si ve bir Nasrettin Hoca''sı vardır.

*

Türkiye''nin Avrupa Birliği''ne tam üye olmasıyla, Anadolu insanının Osmanlılar döneminde Viyana'da duran, Cumhuriyet döneminde insan gücü göçüyle, yeniden başlayan, bin yıllık yürüyüşü, büyük bir hız ve güç kazanacaktır.

*

Avrupa Birliği''ne tam üye olan Türkiye'ye, yalnızca Brüksel'in değil, bütün üye ülkelerin başkentlerinin kapıları sonuna kadar açılacaktır. Bu yüzden, Türkiye''de önemli bir çoğunluk, Avrupa Birliği'ni, büyük bir fırsat olarak görmektedir.

*

Avrupa Birliği, ekonomik büyüklükte dünyanın ilk yirmisinde yer alan Türkiye'yi ilk ona taşımak için, yeni kapılar açıyor ve büyük imkanlar sunuyor.Önünden iki defa geriye dönülen Viyana'nın anahtarları Anadolu girişimcilerine veriliyor.

*

Türkiye, bütün kurum ve kuruluşlarını, “Kopenhag” ve “Maastricht” kriterleri ışığında, açıklık içinde, yeniden yapılandırarak, Avrupa''nın pazarlarıyla birlikte Amerika''nın pazarlarında da, kendisine sağlam bir yer tutmalıdır.

*

Türkiye Avrupa Birliği içinde yer alarak, “Türk ve İslam Devletleri Birliği”nin temellerini de kolaylıkla atar.

*

Avrupa Birliği''nin ekonomik ve siyasal standartlarını yakalayan Türkiye, Türk ve İslam ülkelerinin dünyaya açılan kapısı olur.

*

Yunus''u sevenler, kapılarını 72 millete açarlar.

*

Yunus'un kültüründe karamsarlık yoktur.

*

Yeryüzü Türklere bir mescit kılınmıştır.

*

Mescit çarşı bir bütünün iki yarısıdır

8 Ekim 2017, 12:53

SAVAŞ YÜZYILINDA İKİ AKIL BİR AKLIDAN ÇOK DAHA ÜSTÜNDÜR

======================================================== Tarihin bütün dönemlerinde, kurum ve kuruluşlarda yöneticilerin belirlenmesi, yönetim bilimlerinde sürekli tartışılan konuların başında gelir. En büyük kuruluşun yönetiminden, en küçük kurumun yönetimine kadar, her yerde yönetim, bir yarışma, bir çatışma ve bir uzlaşma alanıdır. Nerede olursa olsun, her yönetimin amacı, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek, kurum ve kuruluşlarda bütünlüğü ve sürekliliği sağlamaktır.

*

Tarihin derinliklerine inildiğinde, yönetimin çok geniş bir alan içinde, sürekli gelişme yolunda olan, bir bilim dalı olduğu görülür. Bu bağlamda yönetim, kıyısız bir deniz gibi, sınırları bütünüyle bilinmeyen, politikadan kültüre her alanı kapsayan, sanatların en yaşlısı, bilimlerin en gencidir. Her alanda yol gösterici ve çığır açıcı yönetim, sanatlarda olduğu kadar, bilimlerden de yararlanmak zorundadır.

*

Hayatındaki yalınlığı, bilgisindeki derinliğe dönüştüren, yaşayışıyla yalınlığın olmadığı yerde derinlik olmaz diyen, Muhammed Hamidullah, ''İslam''da Devlet İdaresi'' kitabında, İlk Halife''nin seçimindeki tartışmalardan yola çıkarak, tarihte, iki yöneticili, ortak yönetimlerin varlığını vurgular. Mısır''da Peygamber Musa ile kardeşi Harun, insanlık tarihi içinde ''iki yönetici''li, ortak yönetimin başarıyla uygulanan ilk ''eş yönetici'' örneğini verirler.

*

Büyük ya da küçük bütün kurum ve kuruluşların yönetiminde, her zaman her yerde uygulanabilen, tek ve değişmez bir model yoktur. Bu alanda bütün bilim ve sanat çevrelerine düşen görev ve sorumluluk, dünyanın barış ve güvenliğine katkıda bulunacak ve adalette İran''ın Nuşirevan''ından,Habeşistanın Neçaşi"inden geride kalmayacak, bir yönetimin yolunu açmak ve yönetim sürecine yeni boyutlar kazandırmaktır. Öncü girişimci Michael Dell ''İki lider bir liderden daha iyi düşünür'' diyerek,kendi işletmesi gibi, işletmelere iki eş başkanlı yönetim önerir.

*

Dünyadaki ekonomik krizler ve toplumsal patlamalar, her ülkede geçmişte benzeri görülmeyen büyük göçler ve iç savaşlar, her ülkeyi sarsan silahlı terör eylemleri, kamu, özel ve gönüllü kurum ve kuruluşlarda, ''tek kişi'' yönetimlerinden, en azından ''iki kişi'' yönetimlerine geçmeyi zorunlu kılıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun her kurum ve kuruluşta eşit yetkilere sahip iki yönetici, tek yetkili bir yöneticiden, her zaman daha sağlıklı ve daha uygulanabilir karar alır.

*

Bir yöneticinin yetkisi, gücünün sınırlarını aşarsa, kendi yetki alanını genişletir, yardımcılarının yetki alanlarını da daraltır. Yetki paylaşılmaz diyen, bütün yetkileri kendilerinde toplayan yöneticiler, hem yalnızlıklarını, hem de kusurlarını büyütürler. Kurum ve kuruluşlarda yetkilerini paylaşmayan yöneticiler, yönetilenler üzerindeki etkilerini yitirirler.

*

İki yöneticinin yetkileri ve etkileri, her zaman bir yöneticinin yetkisi ve etkisinden daha büyüktür.Yönetim sinerji oluşturma ustalığıdır.

*

Bir yönetici ne kadar az yetki kullanırsa, o kadar çok etkili olur.

*

En başarılı yönetici en çok yönlendiren yöneticidir.

*

Yönetim ortak akıldan yararlanmaktır.

*

Ortak aklı yanlışta birleşmez.

8 Ekim 2017, 23:51

SON GÜNLERİNDE ERDEM BAYAZIT İLE YAPILAN BİR SÖYLEŞİ

====================================================== Efendim, öncelikle 50. sanat yılınızı kutlu olsun... Teşekkür ederim. İlk gençlik yıllarınızdan bugünlere doğru gelmek istiyorum. Ama bu 50. sanat yılını kısaca değerlendirmeniz mümkün mü? Sanatta elli yılı, yani yarım asrı geride bıraktınız. Bu nasıl bir duygu? Sanatta elli yıl. Bu, mühim bir şeydir tabi ki. Bunu geçen sene Rasim Özdenören vesilesiyle de biraz düşünmüştüm. Ama burada yalnız sanat yok, biz koşturduk yıllar boyunca... Ayrıca biz, yalnızca yazan, yalnızca okuyan, yalnızca konuşan, yalnızca dolaşan bir insan da değiliz. Elbette efendim, fildişi kulesinde değil, sahadasınız... Muhakkak, sahadayız. Hem de nasıl bir sahadayız? 70’li yıllarda geceler boyu sabaha kadar gençlere konuştuğumu bilirim. Konuştuğumuz şey şu: “Kardeşim biz okumaya, biz meselelerimizi konuşmaya, biz yazı yazmaya mecburuz, mahkûmuz. Bunu yapmadan da bir adım ileri gidemeyiz. Binaenaleyh, ilk görevimiz de budur.” Şimdi diyeceksiniz ki, “Yahu her gün okuldan dağılan çocukların üzerine bomba atılıyor. Her gün, üç kişi, beş kişi, on kişi ölüyor. Siz de okuyun diyorsunuz...” Ama bu ortamda ne yapalım? Bir taraftan partiler kurulmuş ve çok sıkıştırılıyoruz. Çünkü hepsi gençliği istismar etmek istiyor. Biz de onları bloke ediyoruz. Kuzuyu kurda yem etmemek için. Sabahlara kadar konuşuyorum. Tabi ki konuşmalarımızı birkaç hadis üzerine bina ediyoruz. Biri şudur: “Kıyamet koparken bile elinizdeki yeşil fidanı dikeceksiniz.” Bir gün bakıyorsunuz ki pencereden, dışarıda kıyamet kopuyor. Bombalar atılıyor, bilmem ne oluyor, şu oluyor, bu oluyor, kıyamet kopuyor. Kafanızı kaldırıp bakacaksınız, sonra tekrar indireceksiniz ve diyeceksiniz ki, “Dışarıda kıyamet var ama benim yapmam gereken iş, elimdeki fidanı dikmektir”. İşte o konuşmalarda benim yaptığım da buydu. Böyle konuşmalar yapardım. Çünkü içi boş bir milliyetçilik her zaman zarar verir. İşte mesela Hırant Dink’i öldürdüler. Hırant Dink, doğduğu toprağı seven bir adam. Ve en çok koruyacağımız insan. Ayrıca, vatanını yani doğduğu toprağı sevmekten daha mübarek ne olabilir? Ne olabilir? Ama öldürdüler. Çok da güzel bir şiir yazdı Cahit Koytak onun için. Bu 50 yıllık sanat hayatınızda, XX. yüzyıl Türk edebiyatının özellikle ikinci yarısına yön veren köklü dergilerdeki tanıklığınız dikkat çekici... Evet, küçük de olsa bir hizmetimiz olduysa ne mutlu. Ama her şeye rağmen, o gün bugündür biliyorsunuz, maalesef bizi ‘yok gibi’ farz edenler de vardır. Nazım’ın oğlu Memet Fuat’ın neşrettiği bir antoloji çıktı. Bu antolojide Sezai Karakoç da var. Bu antoloji ile ilgili bir yazı çıkmıştı Cumhuriyet gazetesinde o dönemlerde. O yazıda şöyle diyordu (yazar adı hatırımda değil) Mehmet Fuat için, “Ben senin solcu olmadığını zaten biliyordum. Senin, baban Nazım Hikmet dışında solculukla hiçbir alakan yok. Sen Sezai Karakoç’a nasıl yer verirsin”. Böyle bir şey olabilir mi? İşte böyle bir ortam vardı. Bizi ‘yok gibi’ farz ediyorlardı. Yine hiç unutmam, onu da anlatmak isterim: Mavera dergisi yavaş yavaş okunmaya başlamıştı. Bu sefer de “Bunlar Aramko’dan besleniyorlar” demeye başladılar. Ben Aramko’nun ne olduğunu hiç bilmiyorum. Ama sonra öğrendik ki meğer bir Arap şirketiymiş. Yani bize deve irisi, koca koca adamlar, “Siz Arap doları yiyorsunuz” diye iftira atıyorlar. Hâlbuki biz o günlerde, her gün Mavera’da karnımızı nasıl doyuruyoruz, anlatayım: Mavera’da toplanıyoruz, yemek yemek mecburiyetindeyiz. Rahmetli Cahit gitti, bir çuval mercimek aldı, bir çuval da nohut, soğan aldı. Biz her gün, mercimek çorbası ya da lapası neyse, onun başına otururuz, kim gelirse artık, yani sağdan soldan memur şu bu. Çünkü herkes parasız o dönemde. Biz karnımızı böyle doyuruyoruz, çorba yapıyoruz her gün Mavera’nın mutfağında. Arap dolarları, Aramko’lar nerde? Hatta şimdi Anadolu’ya gittiğimde, bir minare ustası yaklaşır yanıma, Mavera’da o mütevazı sofrada yediği yemeği hatırlatır ve “Ben onu unutamıyorum, o bir cennet taamıydı” der. Benim en büyük mutluğum odur. Biraz lise yıllarınızdan bahsetseniz... Belki hayatımda ilk defa liseyi değişik bir şekilde yorumlamak, lisedeki bu birikimi anlatmak istiyorum. 1955 yılında lise öğrencileri bir araya gelmişler ve ilk defa Anadolu’da bir edebiyat harekâtı, bir okuma harekâtı başlamış. Bu da tabi Nuri Pakdil gibi gerçekten çok ışıltılı, çok vurgulu bir sanatkârın, bir yazarın önderliğinde olmuş. Biz lise birinci sınıfa başladığımızda Nuri Pakdil lise dördüncü sınıfta okuyordu. O zaman iki türlü lise vardı. Bir dört sınıflı liseler, bir üç sınıflı liseler. Maraş gibi bir yerde, Nuri Pakdil’in getirdiği yenilik nedir? O günlerde, Maraş otuz kırk bin nüfuslu bir kasaba sayılabilir. Nuri Pakdil, lise edebiyat kolunun Hamle dergisini çıkarıyor. Ayrıca yine Maraş’taki yerel gazetelerin birinde, Hizmet adlı mahalli gazetede, henüz lise öğrencisi olan Nuri Pakdil sanat sayfası düzenliyor. Tabii sadece Nuri Pakdil değil, orada önemli isimler de var. Mesela bizim Mustafa Atatanır diye bir edebiyat hocamız var, kendisi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın talebesidir. Atatanır Hoca’nın, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hikâyeciliği üzerine bizim çıkardığımız Hamle dergilerinde de birkaç sayı süren ciddi değerlendirme yazıları vardır. Atatanır Hoca, Büyük Doğu çıkarken Necip Fazıl’la da beraber çalışmış. Biz de Nuri Pakdil’in izinden gidiyoruz. Nuri Pakdil, çok pırıltılı, çok coşkulu, çok müthiş bir insan. Nuri Pakdil, bizim ağabeyimiz, biz her şeyi ondan görmüşüz. Mesela, onun o dönemde oynadığı üç tane piyes var: Bir, Cevat Fehmi Başkurt’un Paydos’u. İki, Moliere’in Kibarlık Budalası. Üç, yine Moliere’in Hastalık Hastası... İyi bir tiyatro izleyicisiydim ben ve o üç oyunu ilk kez Nuri Pakdil'den seyrettim. İstanbul’a geldiğim zaman bütün o Kenterleri, Genco Erkalları, hiç kaçırmadan seyrederdim. Hiç birinden aşağı değildi Nuri Pakdil, fevkaladeydi. Hatta Paydos’ta Muallim Murtaza’yı oynarken ağladığımı hatırlıyorum. Sizin için önemli bir ufuk Nuri Pakdil... Tabii bizim için lise ikinci sınıfta böyle bir ufkun açılması çok mühim, bu bir. İkincisi, o dönemde Nuri Pakdil'in çıkardığı Hamle dergisi ve mahalli gazetelerdeki sanat sayfaları çok büyük yankı yaptı. Diyebilirim ki her sayısı Türkiye çapında yankı yapardı; Nurullah Ataç, Salah Birsel bunlardan bahsederdi. Kitaplarda var bunlar, atıflar yapmışlardır. Bizim için Nuri Pakdil bu, anlatabiliyor muyum? Hatta Hukuk Fakültesinde okurken yazları Maraş’a geliyor, bizimle irtibat kuruyor, yani Nuri Pakdil bize ağabeylik yapıyor. Edebiyat’ın tutmasında, Edebiyat dergisinin ekol olmasında da bu çok önemlidir. Bu da Nuri Pakdil’in eseridir, öncü Nuri Pakdil’dir. Her bakımdan gerek yazıdaki stili bakımından, gerek oyunculuğu bakımından önümüzde bir öncü, bir liderdir. Biz tamamıyla ona öykünüyoruz, ona öykünerek yazı yazıyoruz... Ve tabii ki çok büyük emeği var üzerimizde. Ama çok enteresan bir insandır, birlikte yaşamak gerçekten çok zordur. Onunla, en uzun birlikte yaşayan da ben oldum. Bahçelievler’de, Bülbülderesi’nde, Rasim Özdenören’le, Nazif Gürdoğan’la da bir ara beraber kalmışızdır. Hatta Rasim’in anne ve babası vardı, bir odada onlar otururdu, bir odada Rasim ile ben. Bu iki üç sene devam etti. Rasim Amerika’ya gitti o sırada, ben onlarla kalmaya devam ettim. Çok tatlı günlerimiz oldu. Maraş Lisesi’nde Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören, Mehmet Âkif İnan gibi arkadaşlarınız var. Acaba siz bu buluşmayı nasıl yorumluyorsunuz? En ufak bir şüphe yoktur ki bizim bir araya gelmemiz Cenab-ı Allahın bir lütfudur. Önce Mehmet Akif İnan’dan bahsedeyim biraz. Mehmet Âkif İnan, hayat boyu konferanslar verdi, bütün Anadolu’yu dolaştı. Bilhassa edebiyat ve medeniyet üzerine ilişkiler kurdu. Âkif İnan, Urfa’dan Maraş’a geldiğinde, Alaeddin’in sınıfındaydı. Alaeddin Özdenören bir gün geldi, dedi ki “Urfa’dan biri geldi, aruzla heceyle şiir yazıyor, bizim yazdıklarımızı da hiç önemsemiyor, onlara en ufak bir değer vermiyor” dedi. Âkif İnan’la biz de tanıştık. Fakat sonra Nuri Pakdil’in tesiriyle aruz ve heceden vazgeçti, biliyorsunuz. Nuri Pakdil anlata anlata onu değiştirmiştir. Düşünün bir Mehmet Âkif İnan geliyor, aruzla yazıyor ve epey bir mesafe almış. Sonra Nuri Pakdil’in etkisiyle aruzdan da heceden de vazgeçiyor. Âkif’te öyle bir duygu gelişti ki “Ben öyle yepyeni bir şey yazayım ki onu kimse aşamasın”. Bunu da gerçekleştirdi, beyit ve mısraı bir bakıma diriltti ama klasik tarzda değil, tamamen yeni bir bakışla. Mesela, bir gün Sezai Karakoç gelmiş, Hilal dergisinin Ankara’daki bürosuna. Hilal dergisi, o günün en çok satan dergilerinden biri, Mehmet Âkif İnan çıkarıyor. Âkif İnan’ın da hararetle aruzu savunduğu zamanlar, Sezai Karakoç’a diyor ki, “Sen bu işi bırak, aruzla şiirler yaz.” Sezai Karakoç’un bu yüzden Âkif İnan’a karşı bir kırgınlığı vardır. Dediğim gibi, Allah’ın bir lütfu, bir tecellisidir, bir araya gelmemiz. Anadolu’da böyle bir okuma harekâtının başlaması önemli bir şeydir. Edebiyat öğretmenleri açısından da şanslıyız. Biraz önce bahsettim, Tanpınar’ın öğrencisi Mustafa Atatanır edebiyat hocamız. Ayrıca yine bir başka edebiyat hocamız, Haldun Taner’in öğrencisi Handan Hanım’dır ki beni öğretmenler odasında ilk kez diğer öğretmenlere takdim eden de odur. Bir de Yusuf Ziya Bey diye bir edebiyat öğretmenimiz var. O da bizi çok seviyor, çünkü o zamanlar Rasim’in Varlık’ta yazıları çıkıyor, biz çeşitli yerlerde yazı yazıyoruz. Hatta bir gün, tam hatırlayamıyorum, Ataç mı ölmüştü, Sait Faik mi, hangisiydi, sanki bizim yakınımızmış gibi, Yusuf Ziya Bey geldi, başsağlığı diledi. Kendisi de edebiyat öğretmeni olmasına rağmen, bizi edebiyat ailesinden görüyordu. Böyle hocalarımız vardı, böyle bir ortamımız vardı. Bu Allah’ın bir lütfu değildir de nedir? Yani burada anlatmak, vurgulamak istediğim şu: Türkiye’de ilk defa Anadolu’da bir okuma harekâtı başlamış. Biz lise edebiyat derslerinde nerde kalmışız? Mehmet Âkif’te kalmışız. Ben o zamanlar, Gençlik gazetesinin genel yayın sekreteriyken gazetenin sahibi İstanbul’a giderken bana soruyor, “İstanbul’a gidiyorum, ne getireyim sana?” Ben de ondan Sezai Karakoç’un Körfez’ini, Şahdamar’ını, Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistanı’nı, Edip Cansever’in kitaplarını, yani o gün için II. Yeni’nin ne kadar kitabı varsa, ben onları istiyorum. Bize geliyor ve elimden düşmüyor, sabahlara kadar okuyorum. Ezberleyip, Maraş caddelerinde volta atarken arkadaşlarınıza okuduğunuzu biliyoruz. Aynen öyle. Ezberliyorum ve arkadaşlara okuyorum. Özellikle de Cahit (Zarifoğlu) ile paslaşarak. Cahit ve ben tabii özellikle, hastalık derecesinde... Çünkü şairiz. Bu okuma harekâtı çok önemlidir, Maraş’taki harekâtın özüdür, belkemiğini oluşturur. Efendim, bu okuma harekâtını biraz örneklerle açmak isterim. Okuma serüveninizin Hazret-i Ali kıssalarıyla başladığını, Feridun Fazıl Tülbentçi, Abdullah Ziya Kozanoğlu ve Nihal Atsız ile devam ettiğini okumuştum. Kimleri daha çok okuyordunuz? İlkokuldayken her gece mutlaka bir Hazret-i Ali kitabı okurdum. Maraş’ta Ulu Cami’nin kenarında satılırdı o kitaplar. İlkokulda bir arkadaşım vardı, Hacı Elmas. Onunla beraber alır, değiş tokuş ederdik, yani masrafı yarıya bölmüş olurduk. Tabi ağlayarak okurduk. Dinî altyapım bu kitaplardan gelir. Ortaokulda Feridun Fazıl Tülbentçi’nin kitaplarını okumaya başladım ve ben ne kadar kitabı elime geçtiyse okumuşumdur. Sonra Nihal Atsız ve Abdullah Ziya Kozanoğlu ile tanıştık. Bozkurtlar Diriliyor’u, Barbaros Hayrettin’i, Oruç Reis’i falan okuduk. Tabi bu kitaplar çok heyecan verici kitaplardı. Benim tarih bilgim biraz da buralardan gelir. Şimdi düşünüyorum ve aslında çok da merak ediyorum, bu kitaplar nerede, hâlâ okunuyor mu, çocuklara veriliyor mu? Çünkü müthiş kitaplardı onlar. Mesela, M. Turhan Tan’ın Viyana Dönüşü adlı romanı müthiş bir kitaptır. Lise ikide ben klasikleri okumaya başladım. Ev ödevim, zannederim, Flaubert’ten Madame Bovary idi. Tabi ondan evvel, bende müthiş bir Rus romanı aşkı başlamıştı. Dostoyevski hayatımın içine girdi. O dönemdeki sınıf arkadaşlarınızın hepsinde Dostoyevski hayranlığı göze çarpıyor. Tabii ki... Çünkü hep beraber okurduk. Mesela rahmetli Cahit’e baskı yaparak çok zor okuttuğumu hatırlıyorum. Ama sindirmiştir. Çünkü Cahit çok zor okurdu, aynen Özal gibi Red Kit okumayı severdi. Ben hâlâ okurum, hatta şu anda bile başucumda açıktır Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Budala’sı, Karamazof Kardeşler’i. Tabi yalnız Dostoyevski değil. Şolohov’u üç kere beş kere okumuşumdur. Boris Pasternak’ın Doktor Jivago’sunu unutmamak lazım. Pasternak müthiş bir şair; hem bir şair hem bir romancı. Yine Gogol, dönüp dönüp okuduklarımdandır. Gogol’un Ölü Canlar’ı benim için bir numaradır. Mesela Orhan Pamuk’un Kar’ını okuyorum, Dostoyevski’nin Ecinniler’ini görüyorum orada. Kar’daki modelin oradan geldiğini düşünüyorum. Yine Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü de oralardan ilham almıştır. Yalnız bunlar değil tabii ki; Rus romanı çok büyük, evrensel bir romandır, insanı anlatır ve birçok yazarı etkilemiştir. Efendim, ‘Büyük Doğu’, ‘Diriliş’, ‘Edebiyat’ ve özellikle kurucusu olduğunuz ‘Mavera’ gibi dergileri, bu dergiler çevresinde oluşan edebiyat hareketlerini sizin anlatımınızla dinlemek isterdik... Biliyorsunuz Büyük Doğu’yu Necip Fazıl Kısakürek çıkarıyor; “kapattım” diyor, dergi kapanıyor, “çıkıyoruz” diyor, dergi çıkıyor. Diriliş de aynı şekilde. Sezai Karakoç, sene 1967 olmalı, bir gün Ankara’ya geldi. Kızılay’da yürüyoruz, Sezai Karakoç, “Diriliş’i kapatıyorum” dedi. Ben de itiraz ediyorum: “Ağabey, yapma etme, kapatma. Bu dergi artık sadece senin dergin değildir, hepimizin, milletin dergisidir.” O da, “Hayır benimdir, kapatırım” diyor. Öyle bir tartışmamız oldu. Tabi ben onların o derinliğinin farkında değilim. Ben 300 lira maaş alan bir memurum. “İstifa edeyim, ne olacak ki” diye düşünüyorum. “Şu 12 sayı içerisinde dört beş tane kitap var, onları neşrederek devam ederiz” deyince sinirlenerek, “Sen ne bilirsin? Sen ne anlarsın? Bizde daha ne kitaplar var?” diye bana çıkıştı. Sonra da zaten dergiyi kapattı. O kapatınca, biz dedik ki “bir dergi çıkaralım.” Hatta aramızda espri de yapıyoruz, “mendil kadar bir dergi çıkaralım” diye. Cahit yazıyor, Rasim’in de hikâyeleri var ama bende yazılmış bir şey yok. “Hem bu sayede elimiz de yazıya alışır, bir mendil kadar da olsa bir dergi çıkaralım” diyoruz. O günlerde Sezai Karakoç Ankara’ya çok sık gelirdi. O gelişlerden birini daha anlatmak isterim: Mevlâna ile Şems arasındaki ilişkiye benzer bir ilişki vardı, Rasim Özdenören ile Sezai Karakoç arasında... Rasim Özdenören daha önceden Sezai Karakoç’a “Ağabey size bir mektup yazıyorum, henüz bitiremedim, bitince göndereceğim” demiş. Dayanamamış, bir sabah kalkmış gelmiş Sezai Karakoç, kapıyı çalmış, “Ver o mektubu” demiş. Rasim dışarıda kahvaltı hazırlamakla meşgulken o içeri girmiş mektupla birlikte, “Yedi kere okudum bu mektubu, daha da okurum” demiş. Şunu söylemek istiyorum: Sezai Karakoç’un Rasim’e yazdığı mektuplar eğer yayımlanırsa ileride Türk edebiyatına çok büyük açılımlar getirecek metinlerdir. Ama bu mektupları gelip Rasim’den almıştır. Rasim’in yazdıkları zaten kendisindedir. Dolayısıyla bütün o mektuplar Sezai Karakoç’tadır. Sonra Edebiyat dergisi çıktı. Sezai Karakoç bizimle irtibatı kesti. “Diriliş’in yerine Edebiyat’ı ikame ediyoruz” diye düşünmüş olmalı. Ama anlattığım gibi hiçbir alakası yok. Gittik geldik, ama anlatamadık. Hâlâ da bize küstür. Peki, efendim, Mavera? O da şöyle. Büyük Doğu çıkıyor, kapanıyor. Diriliş çıkıyor, kapanıyor. Edebiyat da aynı şekilde. Bu dergiler hep kişiye bağlı dergilerdir, biliyorsun. Dedik ki “Biz öyle bir dergi çıkaralım ki bunun sahibi cemaat olsun, millet olsun”. Akabe şirketini kurduk. Orada yayına başladık. Ben de memuriyetten istifa ettim. Mavera’nın macerası da böyle başladı. Hukuk tahsilinizi yarıda bırakıp edebiyat okumaya karar veriyorsunuz. Bu karardaki en önemli etken neydi? Şudur efendim: Hukuk Fakültesine gelip kaydolduk, Birinci sınıfı geçtik. Anayasa Hukukunu Ali Fuat Başgil’den okuyorum, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Medeni Hukuk derslerimize giriyor. O sırada 1960 İhtilali oluyor. Paramız yok. Rasim’le beraber öğretmen vekilliği yapmaya karar verdik ama olmadı. İhtilal sonrası bir kanun çıktı. Yedek subay öğretmen olarak Burdur Çuvallı Yeşilova köyüne gittim. İki sene orda öğretmenlik yaptım, birçok hatıram da vardır orayla ilgili. Bu arada “kaydımızı Ankara’ya alalım” dedik. Çünkü Ankara Hukuk’ta devam mecburiyeti yok. “Çalışırız, maaş alırız, sene sonunda da sınavlara girer, okulu yavaş yavaş bitiririz” diye düşündük. Fakat bende bir hastalık var. Hem boş duramam, hem de tembelim. Tekrar o Dostoyevski okumaları falan başladı. Kendimi hastalık derecesinde okumaya verdim. Rasim ile Cahit de İstiklal gazetesinde çalışıyorlar. Böyle bir ortamda ben de edebiyat bölümüne geçtim. Hadise budur. Hukuk, tıp, mantık elbette temel ilimlerdir. Ama bugün yeniden seçme imkânım olsaydı, ben sadece Osmanlı Türkçesi öğrenir, sadece tarih ya da sosyoloji okurdum. Hadise budur. Rasim Özdenören, sizi Akif Bey’le mukayese eder ve onu “ağa”, sizi de “bey” olarak niteler. Şenol Demiröz de sizi “nesillerin ağabeyi” olarak adlandırıyor. Nesillerin ağabeyi olmak nasıl bir duygu? Bu çok güzel bir adlandırmadır, evet ağabey olmuşuz, ne yapalım ağabey diyorlar ama işin aslına bakarsanız nesillerin ağabeyi Fethi Gemuhluoğlu’dur. O, yüzlerce insanla tanışırdı. Ve hiçbir şekilde bu insanlarla ilgili bir sınırlaması yoktu. “Kime söyleyelim, kim bize yardım edebilir” diye düşündüğümüz birçok problemimizde aklımıza hep o gelirdi, “Fethi Ağabey’den başka kimimiz var, ona söyleyelim” derdik. Bizi dinler, sağa sola telefon eder ve elinden geliyorsa o işi hallederdi. Zaten, oturduğu yerden bu tür irtibatları kurardı. Kendisi de “Bende telefonmania var çocuklar, telefon etmeden duramam” derdi. Yani asıl ağabey Fethi Gemuhluoğlu’dur. Bizim ağabeyliğimize bakma sen. Temmuz 1981’de bir grup arkadaşınızla Afgan-Rus savaşının yoğun günlerinde mücahit kamplarına gidiyorsunuz. Gerçi Türkiye Yazarlar Birliği Basın Ödülü’nü kazanan İpek Yolu’ndan Afganistan’a adlı kitabınızda bu izlenimlerinizi anlattınız ama yine de sormama müsaade edin. Bu gezi fikrinin nasıl çıktığını biraz anlatabilir misiniz? Hadise şu. Mavera’dan zaten takip ettiniz. Biz, Mavera’yı yaymak için, okutmak için, mecburen sınırlarını genişletiyoruz. Bilhassa Cahit, Afganistan’daki mücahitlerle irtibat kurdu, herkesi yazıya teşvik ettiği gibi onları da yazıya teşvik etti. Böylece Afganistan mücahitlerinden Mavera’ya yazılar gelmeye başladı. Ama bir süre sonra bize sitem etmeye başladılar, “herkes buralara geldi, siz gelmiyorsunuz” diye. Birinci elden bir ilişkimiz yok, birinci elden bir haber de veremiyoruz. Cahit bu geziyi bir şekilde organize etti. O zamanlar TOFAŞ, Murat arabalarını çıkarıyor, Kartal çıkacak, reklamını yapıyorlar. Cahit, çok girişken biridir, “TOFAŞ’a bir teklif götürelim” dedi. TOFAŞ’a projeyi anlatan bir yazı yazdı, onlar da projeyi havada kaptı. Bütün o coğrafyada, yani İpek Yolunda o Kartal’ı dolaştıracağız ve dönüşte bir multivizyon gösterimi yapacağız. Ve öylece gerçekleşti o proje. Ama ben yirmi bir günde, yirmi kilo verdim. Kardeşim Ahmet hastalandı, zatürree oldu, bizimle cepheye gelemedi. Böyle bir maceraydı. ‘Politika’ya bulaştınız ama izleyebildiğim kadarıyla birkaç yazı haricinde ‘poetika’dan uzak durdunuz. Şiir üzerine yazmamak, bir tercih miydi? Hâlimi, maceramın özünü anlattım sana. Vaktim yoktu. Ama zaman zaman gerek gazetelerden gerek dergilerden senin gibi geliyorlar, soruyorlar, ben de dilimin döndüğünce cevap vermeye çalışıyorum. Bir bavul dolusu malzeme var. Ama maalesef disiplinli bir şekilde onları bir araya toplayıp şiir üzerine sistemli bir şey yazamadık. Hem şiirlerinizdeki mütevekkil hava, hem de şiir yayımlamadaki ekonomik tutumunuz, sabırlı bir şair olduğunuzu düşündürüyor. Sabırlı bir şair olarak Erdem Bayazıt gerçek hayatta da bu kadar sabırlı mıdır? Tabii ki ben zor yazan bir adamım. İlhama dayalıdır benim yazdıklarım. Şiir yayımlamadaki ekonomik tutumum böyle açıklanabilir. Sorunuzun diğer kısmına gelince, evet, şiirlerimde o sabırlı, o mütevekkil hava muhakkak vardır ve İslamî olduğu içindir bu. Ama kendime sabırlı adam diyebilir miyim? Nasıl diyeyim? Diyemiyorum. Bir başka açıdan bakıldığında da sabırsız biriyim. Çünkü o sabırsızlık bize Necip Fazıl’dan sirayet etmiştir. Üstat’tan en çok duyduğumuz cümlelerden biri de şuydu: “Vaktim yok çocuklar.” Fethi Ağabey de bunu çok sık söylerdi. Şiiriniz öncelikle Müslüman coğrafya olmak üzere “zulme uğramış bütün yüreklerin” feryat eden sesi olarak yankılanıyor. Böylelikle çağdaş bir destan oluyor şiiriniz. İlk defa bu kadar açık sana söylüyorum, belki bir iki yerde daha söylemiş olabilirim. Ses olarak benim şiirim eğer illa bir irtibat kurulacaksa, Nazım Hikmet’le ya da Ahmet Arif’le kurulur. Tempo olarak, doz olarak, ritim olarak onlarla irtibat kurulabilir ya da kurulmalıdır. Sizin şiirinizi okurken “sürüp gelen çağlardan” bir sesle karşılaşıyoruz. Şimdi, 70’li yıllar, 60’lı yılların sonu. Ortam belli, bizim hâlimiz belli, mücadelemiz belli. Aynı zamanda ilk günden beri siyasi yürüyüşümüz, bir tavrımız var. Biz Müslümanların ıstırabını çekiyoruz. Bunların hepsini bir araya getirdiğinizde işte benim bu şiirim ortaya çıkıyor. Namık Kemal’in dediği gibi "Bais-i şekvâ bize hüzn-i umûmidir Kemâl / Kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdına"... Aynen öyle… “Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair” adlı şiirinizde “Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır” mısraından ilhamla sizin şiirleriniz için şöyle söylemek geliyor içimden: “Erdem Bayazıt şiiri ki vatanımın coğrafyasıdır”. İnsanımızın duygu coğrafyasına bu kadar yaklaşabilmenin sırrı nedir? Maraş’ta herkesin bir yaylası, bahçesi, bağı vardır, oraya her yaz göçerler. Ona biz yurt deriz, yani vatan. Özünde o vardır. Cahit Zarifoğlu ile komşudur bizim yaylamız, Güzlek. Kitapta rastlarsınız Güzlek ismine. Kardeşim Ahmet Bayazıt’ın bir ara eline çok para geçti. Annem ölünce, Maraş’ta bir konak yaptırdı, kendisi gidip on beş gün kalmamıştır. Ama biz kaldık, velhasıl bu çocuklar da bizim gibi yurt sevgisiyle, vatan sevgisiyle, toprak sevgisiyle yetişsinler isterdim. Yani, oralarda vatanın duygu coğrafyasına da yaklaşıyor insan. Bunlar bir de kurguyla olan şeyler değil, ancak ilhamla olabilecek şeyler. Daha önce de söylediğim gibi ben ilhamla yazan biriyim. Bunlar üzerine daha ne konuşabilirim ki, ben bir şiiri yakalamış ve söylüyorum. Şiirleriniz, içinde bulunduğumuz kaotik ortama vurgu yaparken aynı zamanda içinde bir müjde barındırıyor. Nazif Gürdoğan, şiiriniz için “Onun şiiri, geleceğinden hiç kuşkuya düşülmeyen bir zamanı haber verir.” der. Bu umut bilincinden söz etmek ister misiniz? Öncelikle kesin bir kural vardır: En kötü şartlarda dahi Müslüman ümitsiz olmaz. Ayrıca biraz önce de söylediğim o hadis-i şerifteki gibi, elimizdeki fidanı dikeceğiz. Müslümana ümitsizlik yakışmaz, durmak yakışmaz. Bunu anlatmaya çalışıyorum. O güzel dünya mutlaka gelecek, öyle bir şey olacak muhakkak. Mutlaka biz layık olursak Cenab-ı Allah bir fırsat verecek. O sürüp gelen çağlardan sesle, hep bu umutla yazdım ben. Efendim, şiirinizdeki önemli temalardan biri de aşk. ‘Aşk’a nasıl ve nereden bakıyorsunuz? Fuzuli’nin dediği gibi, “Aşk imiş her ne var âlemde / İlm bir kıyl ü kal imiş ancak”. Bundan başka ne denir ki? Toplu şiirlerinizin yeni baskısını şöyle takdim ediyorsunuz: “Okuyucuma! / Şiir diye / Bir ömür tüketerek yazdıklarım / İki saatte okunuyor / Bundan ucuz ne olabilir / Havadan başka.” Kendi şiirlerini çok acımasız eleştiren bir şair mi var bu sözlerin arkasında? Öyle değil tabi ki. Çalışarak yazılmış şiirler değildir benim şiirlerim. İlhama dayalıdır. Ne yazık ki ilham da bu kadar geliyor. Benim kitabımda ilham dışı yazılmış birkaç tane şiir vardır. Bunlardan biri “Dünyaya Dair”dir. Onun yazılış hikâyesi de şöyledir. Ben hep söylerdim, “Bana bir kelime verin, size bir şiir yazayım.” Rasim bir gün dedi ki, “Al sana üç tane kelime, hadi bakalım bir şiir yaz.” Kelimeler de sanırım, ‘mağara’, ‘otel’ ve ‘dünya’ idi. O şiir öyle yazıldı. Yine ilham dışı yazılmış bir başka şiirim, “Bosna’ya Yazıt”tır. Diğeri de Gelecek Zaman Risalesi’ndedir. Gelecek Zaman Risalesi’ndeki şiirlerinizde, bir müzisyenin nota defterlerini andıran bir kullanımla “hızlı + coşkulu + yüksek + hafif + gürültülü + kararlı + sabit” gibi ifadelere yer veriyorsunuz... Bunlar şiirlerin okunma hızını mı belirliyor ya da neyi işaretliyor? Biliyorsunuz Necip Fazıl’ın “Senfoni” şiiri vardır. Sonra bunun adını “Çile” olarak değiştirmiştir. Senfonik bir şiirdir bu. Yine Sezai Karakoç’un bazı şiirleri, mesela “Fırtına”, “Sesler” tamamıyla senfonik şiirlerdir. Bir müzisyen senfoniyi nasıl tasarlarsa, şair de o şiirleri bir nevi öyle, bir senfoni gibi tasarlar. Verebildim mi veremedim mi bilemiyorum ama ben de Gelecek Zaman Risalesi’ndeki şiirlerimde o senfonik söyleyişi aksettirmeye çalıştım. Bu şiirleri de diğer şiirleriniz gibi kasete okumayı düşünüyor musunuz? Çünkü şairler kendi şiirlerini pek okuyamazlar ama sizin şiirleriniz sizin sesinizle sanki daha farklı bir anlam kazanıyor. Gelecek Zaman Risalesi’ndeki şiirlerin birçoğunu ben okudum aslında. Ama bir önceki gibi bir kasette toplamadık. O ilk kasetin hikâyesi de şöyledir: Ankara’dayız, Sebeb Ey yeni yayımlanmış ve Gökalp diye bir arkadaşımız var. Kelimenin tam manasıyla, pintişti bana. Pintişmek, bir nevi ısrar etmek, yapışmak anlamında Maraş’ta kullanılan bir kelimedir. “Ağabey,” dedi “ben Asır Ajans’ı kuruyorum. Senin de bu şiirleri bir kasete okumanı istiyorum.” Ramazan ayı. “İyi de Gökalp,” dedim “ağzım kuruyor, nasıl okuyayım ben?” Israr etti, tabi bu arada stüdyoyu da kiralamış. Kıramadım, mecburen o şartlarda stüdyoya girdik. İki üç günlük bir çalışmayla ve Ramazan’da o şiir kaseti ortaya çıktı. Dilim dönmüyor, dikkat ederseniz oradaki bazı kelimelerden de anlaşılır bu. Şiirinizi yanlış değerlendirenler de oldu. Bir şiiriniz sizin niyetleriniz dışında “yanlış ve aşırı” yorumlandığında neler hissediyorsunuz? Mesela Mehmet Kaplan Hoca benim şiirimi o dönemde, o anarşi döneminde, kendince yorumladı. Dönemin çok etkisinde kaldı. Mesela ben ‘emek’ten bahsediyorum, o beni neredeyse Marksist olmakla itham ediyor. Ben de biraz ağır cevap vermişim, ama şimdi pişmanım. Gerçi kendisi de sonradan, “yanlış yapmışız” demiş. Onun en büyük hatası zannımca şudur: Bana Yûnus Emre gibi yazmadığım için hesap soruyor. Yûnus Emrelere ihanetle beni yargılıyor. Yani, herkes aynı şekilde yazmak mecburiyetinde mi? Ayrıca Yûnus Emre bu çağda yine aynı şiirleri mi yazardı? “Kudüs’e giden yollar mutlaka Üsküdar’dan geçer” düşüncesinden hareketle yazmak istediğiniz “Üsküdar Risalesi” hangi aşamada diye sorsam. Allah fırsat verir, sağlığım düzelirse bu şiiri tamamlamak istiyorum. Üsküdar ile ilgili bir sürü dergi, kaset, doküman topladım. Onların hepsini elden geçirmem gerekiyor. Ama onlarla, şimdilik uğraşamıyorum. Bir ilham, bir yoğunluk gelecek ki ben onu yazabileyim. O ilk mısra var sadece, ama o da benim değil aslında: “Kudüs Üsküdar’dan başlar.” Bakalım bekliyoruz, ben de merak ediyorum ne çıkacağını... Bizi kırmayarak kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Ayrıca Allah acil şifalar versin efendim. Rica ederim... Dualarınızı eksik etmeyin. Edebiyat Ortamı dergisi, Sayı:1, Mart-Nisan 2008.

10 Ekim 2017, 21:27

Niyazi Gedik Kaptanla düşünce ve eylem denizinde

Niyazi Gedik Kaptanla düşünce ve eylem denizinde keyifli bir yolculuğa çıkacağız.Gedik Kaptan durgun denizlerin değil,çalkantılı fırtınalı denizlerin kaptanıdır. Onun gönül gözü ufuk ötesini görür,eli tuttuğunu koparır. Kaptanların kaptanlığı fırtınasız denizlerde değil,fırtınalı denizlerde belli olur.

10 Ekim 2017, 21:59

BATI DÜNYASI İSLAM DÜNYASINDA TERÖRÜ DESTEKLEYEREK KENDİSİNİ TERÖR BELASINA KARŞI GÜVENCEYE ALAMAZ

Bu yazı daha önce 21.03.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

================================================== Dünyanın her yerinde, ülkelerin yangın alanına dönüşmesini önlemede, en büyük sorumluluk aydınlara düşer. Aydınlar görevlerini yerine getirmezlerse, bir ülkedeki yangın, bütün ülkelere sıçrar. Julien Benda’nın, “Aydınların ihaneti” kitabında vurguladığı gibi, Avrupalı aydınların iki dünya savaşı arasında, Avrupa’da yükselen emperyal ve milliyetçi akımların yükselişini, engellemedeki başarısızlıkları, bütün Avrupa’yı kan gölüne çevirdi.

*

Avrupalı ve Asyalı ülkeler farkının, ortadan kalktığı kare dünyada, İslam dünyasının yangın alanına dönüşmesinden yalnızca Avrupalı ya da Asyalı aydınlar değil, kare dünyanın bütün aydınları sorumludur. Aydınlar kendi inançları ne olursa olsun, bütün toplumların inançlarına saygı göstermek zorundadır. İnanç haklarının olmadığı bir dünyada insan hakları olmaz. İnsan haklarının güvence altına alınması gerekir. En önemli insan hakkı inanç hakkıdır.

*

Batı dünyası, İslam dünyasındaki sorunların boyutları ne olursa olsun, seküler dayatmacılığı bir kenara bırakıp, “herkesin inancı kendine, kimse kimsenin inancını küçümseyemez”, demesini öğrenmelidir. Avrupa’da seküler kültürün yıldızının parlaması, kutsal kültürün ışığının söndüğü anlamına gelmez. Avrupa ve Amerika, İslam dünyasına silah zoruyla, seküler din ihracından vazgeçmezse, Bağdat, Sana, Şam ve Kabil’deki savaşı, Paris, Londra, Berlin ve New York’ta taşır.

*

Büyük son İslam Devleti olan Osmanlı Devletinin hazin parçalanışı, ardından Avrupa'nın soygun imparatorluklarının elli yıl içinde dağılmasıyla, Müslüman ülkeler,Batı ülkelerinden geçmiş yılların hesabını soracaklardır.Batı dünyası Ortadoğu’da terörü destekleyerek,terörün kendi ülkelerine ihraç edilmesinin önüne geçemez.Dünyanın neresinde olursa olsun terörü destekleyen ülkeler terörürün en büyük hedefi olurlar.

*

İslam dünyası hem içeriden hem dışarıdan gelen seküler saldırılardan, çok büyük, çok derin yaralar almıştır. Sekülerleşme şoku, tarihe yabancılaşma, İslam’ı algılama ve uygulamada ortaya çıkan ayrılıklar, İslam dünyasında geçmişte görülmeyen bir parçalanmaya yol açtmıştır. İslam dünyasının ilk terörist oluşumları, “Hariciler” ve “Haşhaşiler”dir.Tarihin hiçbir döneminde terör çözüm olmamıştır.İnsanları sırtından vuranlar,sırtlarından vurulurlar.

*

İslam İspanya’dan bütünüyle, Doğu ve Kuzey Avrupa’dan kısmen çekildiği Batı dünyasına, beklenmedik bir biçimde geri dönmüştür. Aslında İslam Avrupa’yı hiç bırakmadı. Avrupa varlığını İslam dünyasına borçludur.

*

Müslümanlar 711 yılından beri Avrupadalar.İspanya'da Katalanlardan sonra Endülüslüler de bağımsızlıklarına kavuşacaklardır.

*

Batı dünyasının karşısında, Filistin gibi, yakılmış, yıkılmış, ancak inancını ve direncini yitirmemiş bir İslam dünyası vardır.

*

Batı dünyası Müslüman ülkeleri Filistinlileştirerek Batı dünyasının güvenliğini sağlayamaz.

*

Ortadoğu ziyaret eden Amerika ve Avrupa'ya karşı ziyarette bulunacaktır.

*

Ziyaret edenler ziyaret edilirler.Hiçbir ziyaret karşılıksız kalmaz.

11 Ekim 2017, 16:01

ŞEHİRSİZ TOPLUM KÜLTÜRSÜZ ŞEHİR OLMAZ ŞEHİR VE KÜLTÜR DERGİSİNDEKİ YAZIMIZ

==================================== İslam kültürünün kaynaklandığı şehirlerin başında Medine gelir. İlk Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicretinden sonra Yesrip, Medine olmuştur. Müslümanların tarihinden silinmez izler taşıyan Peygamber şehri Medine, İslam kültürünün değişmez ana kaynaklarının başında gelir.

*

Medine’ye yapılan bir yolculuk, İslam’ın ilk yıllarına yapılan bir yolculuktur. Medine İslam Peygamberine kapılarını sonuna kadar açarak, bütün erdemli şehirlerin anası olma hakkını kazanmıştır. Tarih içinde Medine’nin korunduğu gibi, onun değerlerini benimseyen şehirler de korunur.

*

Kudüs Cennet’in yolu, Mekke Cennet’in kapısı, Medine de Cennet’in bahçesidir. Medine toprağı, Cennet toprağıdır. Sahabiler onun toprağıyla birlikte değerlerini de bütün dünyaya taşımışlardır.

*

Doğu’dan Batı’ya, Güney’den Kuzey’e dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun şehirlerin erdemi, erdemli şehirlerin anası olan Medine’yi kendilerine örnek almalarından kaynaklanır.

*

Medine bütün insanlığın ihtiyacı olan, çok kültürlü yönetimin tarih içinde benzeri görülmedik en özgün uygulamasının yapıldığı şehirdir. Medine Sözleşmesi, insanlık tarihinin farklı dinlerin bağlılarını bir arada tutan ilk sözleşme ve ilk yazılı anayasadır.

*

Medine toprağında hayatın bütün boyutların da güzelliğin ulaşılmaz örneği olan İslam Peygamberi’ni taşımaktadır. Şehirler Medine’nin çok boyutlu güzelliklerini, görünen ve görünmeyen yüzlerinde yansıtmayı bildikleri kadar erdemli şehir olurlar.

*

Medine’nin rengine boyanan şehirlerin rengi asla solmaz. Onun toprağından toprak taşıyan topraklarda güzelliğin, binbir renkli çiçekleri açar. Medine Toprağı, erdem ve güç kaynağı, Cennet meyvalarının yetiştiği en verimli bir topraktır.

*

Uhud dağının eteklerindeki Medine’de, dağ şehirle, şehir de Suffe, Ravza ve çarşıyla bütünleşmiştir. Uhud Medine’den, Medine de Uhud’dan ayrılmaz bir bütündür. Medineliler Uhud’u, Uhud da Medine’yi sever.

*

Medine’de ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla hayat, çarşı ve camiyle eşsiz bir uyum ve düzen içinde el ele vermiştir. Medine’yi görenler, onu erdemli şehirlerin zirvesine taşıyan Son Peygamberi görmüş gibi olurlar. Bu yüzden, Medine İs¬lam dünyasının çekim merkezidir.

*

Yılın her ayında,ayın her haftasında, haftanın her gününde, günün her saatinde Ravza, dünyanın dört bir yanından gelen Müslümanlar tarafından tarafından ziyaret edilir. Medine’nin simgesi ehirler yüzyılların içinde oluşan kültürlerin, bütün boyutlarıyla hayata yansıyan yüzleridir.

*

Şehirlerin tarihi,aynı zamanda kültürlerin de tarihidir. Medine’siz İslam,Roma’sız Hristiyanlık kültürü, çok yoksul kalırdı. Her kültür şehirlerde güçlenir ve yeni boyutlar kazanır. Şehirler kültürlerin var olma ve yaşama alanlarıdır. Şehirler yapıları, kurumları ve kuruluşlarıyla kültürlerle birlikte toplumların da aynalarıdır.

*

İnsansız toplum, toplumsuz şehir, şehirsiz kültür olmaz. Yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle her kültürün kaynağı olan şehirler vardır.Medine'nin simgesi Peygamber Mescidi’dir.

*

Son Peygamberin evinin bulunduğu yere yapılan güzel mescidin kendine özgü sevimli yeşil kubbe ve minareleri Uhud dağı gibi, Medine’nin her yerinden görülür. Orada kılınan bir vakit namaz, başka yerlerde kılınan bin vakit namaza eşdeğerdedir.

*

Medine Toprağı kutlu kılınmıştır. Medine Toprağında kan dökülmez. Medine Toprağı dünyadaki her şehre yetecek zenginliktedir. Onun toprağı, savaş toprağı değil, barış toprağıdır. Barış isteyenlerin şehirlerini Medine’ye dönüştürmeleri gerekir. Medine barışın kutlu güvencesidir.

*

Altıyüzlü yılların başında Hicret’te evinin kapılarını Son Peygambere sonuna kadar açarak, eşsiz bir konuk severlik örneği veren Büyük Sahabi Eyüp Ensari, Medine’nin kutlu toprağını İstanbul’a taşımıştır.

*

Eyüp İstanbul’un,İstanbul da Anadolu’nun Medine’sidir. Eyüp’süz İstanbul, İstanbul’suz Anadolu olmaz. İki deniz ve iki kıtanın merkezi olan İstanbul’u, Anadolu’ya kazandıran Fatih’in ilk işi, Medine’yi İstanbul’a taşıyan güzel ve büyük Sahabi’nin mezarını bulmak, türbe ve camisini inşa ettirmek olmuştur.

*

İstanbul Son Peygamberin duasını ve övgüsünü alan şehirdir. İstanbul’un sahibi, onu Medine Toprağı kılan Eyüp Ensari’dir. Onunla Erdemli şehir Medine’nin değerleri İstanbul’a taşınmıştır.

*

Medine’deEyüp, Eyüp’te Medine vardır. Medine gibi, İstanbul da öğülen ve korunan şehirlerdendir. Anadolu insanının Medine ve Sahabi sevgisi, İstanbul’un Medine’sinin adını Eyüp Sultan’a dönüştürmüştür.

*

İstanbul’da toprağın altı, üstünden daha zengindir. İstanbul Son Peygamber’e olan sevgisini, kendisini misafir eden Sahabisini misafir ederek göstermiştir.

*

Medine’den İstanbul’a, İstanbul’dan da Medine’ye uzun bir yolculuk yapmadan Medine Toprağı olmanın gizemi kavranılmaz. Medine’de yapılan Hendek savaşında, Büyük Peygamber Müslümanlara İran ve Roma’nın kapılarının kendilerine açılacağını müjdelemiştir.

*

Yalnızca İran ve Roma şehirlerinin değil, bütün dünyanın şehirlerinin kapıları Medine’ye açılmıştır. İstanbul’u bir “Kızıl Elma” olarak gören Anadolu insanı, Üsküdar’ı Mekke, Eyüp’ü de Medine, Kadıköy’ü Kudüs toprağı bilmiştir.

*

Mekke ve Medine nasıl korunmuşsa, İstanbul da öyle korunmuştur. Bunun için, Türklerin son beşyüz yıllık tarihinde İstanbul’un vazgeçilmez bir yeri vardır.

*

Medine nasıl Ravza’sıyla Cennet bahçelerinden bir bahçeyse, İstanbul’da Eyüp de, bağrında taşıdığı Büyük Sahabi Eyüp Ensari’yle, Cennet bahçelerine açılan bir kapıdır.

*

Türkler Büyük Sahabi’yi sultanların sultanı olarak görmüşler, Osmanlı sultanları Eyüp Sultan’da kılıç kuşanmışlardır. İstanbul Eyüp Sultan’la İstanbul olmuştur. Anadolu insanı, onun bayrağını Viyana’ya kadar taşımıştır.

*

Yirminci yüzyılda onun bayrağının dalgalanmadığı şehir kalmamıştır. Medine Toprağı Eyüp İstanbul’un, İstanbul da bütün Osmanlı coğrafyasının güç ve ümit kaynağı olmuştur.

*

Anadolu’nun Medine’si İstanbul’da kimsenin inancı küçümsenmediği gibi, kimse de inancını değiştirmeye zorlanmaz. Fatih hem Müslümanların hem de Hritiyanların sultanıdır.

*

Medine Toprağında bir kişiyi öldürmekle bütün insanlığı öldürmenin, bir kişiyi yaşatmakla bütün insanlığı yaşatmanın arasında fark gözetilmez.

*

Medine’nin rüyasınıgören şehirlerde, inancı için büyük acı ve güçlüklere katlananlar, suçlu suçsuz farkına bakılmadan inancı için kan dökenlerden çok daha erdemli görülürler.

*

Medineliler merhamet etmeyenlere merhamet edilmeyeceğini bilirler. Medine toprağı nefret değil sevgi toprağıdır. Medine toprağında korku fırtınaları daha çok ümit rüzgarları eser.

*

Medine’de hayatın hiçbir alanında hiçbir şey zorlaştırılmaz. Medine toprağında iyilik yapan kötülük görmez, iyilik gören kötülük yapmaz. Medine Sözleşmesi her şeyi kolaylaştıran iyilik sözleşmesidir.

*

Medine toprağında iyilikler özendirme, kötülükleri önleme herkesin vazgeçilmez görevidir. Medine toprağı kötülüklerin iyiliklere dönüştüğü, sahili olmayan bir bilgi ve bilgelik denizidir. Medine toprağına dönüşen şehirlerde Ademoğullarının hepsine yer vardır.

*

İstanbul’da okunan ezanlar, Osmanlı coğrafyasıyla birlikte bütün dünyayı, kan dökülmeyen Medine Toprağı olmaya çağırmaktadır.

*

Yahya Kemal’in Türk dünyasına müjdelediği gibi, İstanbul’un Topkapı’sında okunan Kur’an’lar ve Ayasofya’sında okunan ezanlar devam ettikce, İstanbul da Medine toprağı olmaya devam edecektir.

*

Farklı inançların barış içinde bir arada yaşayabilmeleri için, erdemli şehirlerin anası Medine Sözleşmesi’nin dünyanın bütün ülkeleri tarafından benimsenmesi gerekir.

*

Medine toprağının erdemleri kutsal kültürün zenginliklerinde gizlidir.

*

Medine'de erdem alınır erdem satılır.Erdemden terazi tutulur.Erdem erdemle tartılır.

11 Ekim 2017, 16:12

SINIRLARIN BUHARLAŞTIĞI DÜNYADA SAVAŞLA SINIR ÇİZİLMEZ

====================================================== Ortaklık kültürünün gelişmediği toplumlar, ellerindeki imkanları değerlendirmekte güçlük çektikleri gibi, zaman içinde yoksul düşmekten de kurtulamazlar. Ortaklık yapmasını bilenler, sahip oldukları yeraltı ve yerüstü hammadde kaynaklarını en verimli bir biçimde değerlendirerek, ekonomik ve kültürel gelişmenin lokomotifi olurlar.

*

Tarihin her döneminde insanların bir araya gelerek, oluşturdukları ortaklıklar, toplumların güç kaynağı olmuştur.Ortaklık kültürünün gelişmediği toplumlarda, ister ekonomik,ister siyasal,isterse de kültürel olsun,hayatın hiçbir alanında gelişme olmaz.

*

Bir toplumda ekonomik ve kültürel amaçları gerçekleştirmek için, kurulan ortaklıklarla herkesin gelirleri artar, işsizlik azalır, yatırımlar genişler, dostluklar pekişir ve bütün boyutlarıyla da hayat zenginleşir. Ortaklıklar, ekonomik ve kültürel zenginliğin en önemli kaynağıdırlar.

*

Ortaklık yapmada başarılı olan toplumlar, hiçbir zaman yoksul düşmezler. Bunun için Anadolu'da "Bir elin nesi var, iki elin sesi var" denilir. Anadolu insanının dünyasında aile ve iş hayatı birbirinden ayrılmayan ve birbirini tamamlayan bir bütündür.

*

Anadolu'daaile hayatında nasıl yardımlaşma ve dayanışma doruk noktasındaysa, iş hayatında da ortakları, çalışanları, tedarikçileri ve müşterileriyle işbirliği yapma da doruk noktasındadır. Anadolu'nun eli, gönlü ve sofrası herkese açık girişimleri, ortaklık yapmada en büyük, en etkili sermayenin dürüstlük ve fedakarlık olduğunu çok iyi bilirler.

*

Paylaşma kültürünün gelişmediği toplumlarda ortaklık kültürü yeni boyutlar kazanamaz. Gerçek ortaklık, karın olduğu kadar zararın da paylaşılmasında dayanışmanın en güzel örneklerinin verildiği ortamlarda kendini gösterir.

*

Ortaklıkta zararı paylaşmayı bilmeyenler, paylaşacak gelirlerin yolunu açmada başarılı olamazlar. Çünkü zarar etmeyi göze alamayan ortaklar, kar edecek iş ortamını da oluşturamazlar. Ortaklıkta her zaman kar ve zarar birlikte bulunur, ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir.

*

Ortaklıkta başarı, ortakların herbirinin kendisi için istediğini, bütün ortakları için de istemesine dayanır.

*

Hangi alanda faaliyet gösterirse göstersin, paylaşma kültürünü zenginleştirmeyen ortaklıklar, uzun ömürlü olamazlar.

*

Ortaklıkta zararlar paylaşıldıkça azalır, karlar da paylaşıldıkça çoğalır.

*

Paylaşmasını bilenler,her alanda sorun değil, çözüm üretirler.

*

Paylaşma kültürünün geliştiği toplumlarda savaş olmaz.

*

Savaşın kazananı barışın kaybedeni olmaz.

*

İyi savaş kötü barış yoktur.

12 Ekim 2017, 11:26

Değerli Niyazi Gedik ile yaptığımız edebiyat ve medeniyet turu iki

Değerli Niyazi Gedik ile yaptığımız edebiyat ve medeniyet turu iki saatten fazla sürdü.Kitaplardan yola çıkarak,Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasını ele aldık.Türkiye'nin geleceğini Yunus gibi yaşamasını,Sinan gibi inşa etmesini bilen,bir elinde MESNEVİ bir elinde de MUKADDİME olanlar inşa edecektir.

13 Ekim 2017, 15:20

HER YERDE HER ZAMAN SAVAŞ YIKICI BARIŞ YAPICI OLMUŞTUR

======================================================== İnsanlık tarihi boyunca, toplumların tabanları barış, tavanları savaş yanlıları olmuşlardır. Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ülkelerde savaş rüzgarları, yönetimlerin tabanlarından daha çok tavanlarında eser. Her zaman her yerde savaşları, ülkelerin tavanları başlatır, tabanları durdurur. Dünyanın her yerinde savaşlarda en büyük bedeli, ülkelerin tavanları değil,ülkelerin tabanlar öder. Toplumların tabanları için istenmeyen barış, istenen savaş yoktur. Barış sofrasında herkese yer vardır. Barış sofrası katılıma açık sofradır.

*

Bütün ülkelerde, tabanın oluşturduğu geniş ağın gücü, tavanın oluşturduğu dar ağın gücünden çok daha büyüktür. Uzakların yakın olduğu kare dünyada, oluşturulan yerel ve küresel ağlarla, ülkelerin tabanları, tarihin geçmiş dönemlerinde görülmemiş bir etkinliğe ulaştı. Artık hiçbir ülkenin yönetim piramidinin tavanında yer alanların, tabanında yer alanlara meydan okuması mümkün değildir. Büyük paylaşım ağları bütün ülkeleri her alanda demokratikleşmeye zorluyor. Ağda yer alan herkes saygındır, kimse kimseye saygısızlık yapamaz.

*

Barış eylemlerini özendirmede, savaş isteklerini dizginlemede, her zaman toplumların tabanları, tavanlarından daha başarılı olmuştur. Ülkelerin tavanları iktidar alanlarını genişletmeye çalışırken, tabanları paylaşma konularını çoğaltmaya çalışır. Toplumların tavanları “iktidar savaş yapmaya muktedir olmaktır” derken tabanları “iktidar barış yapmaya muktedir olmaktır” derler. Tavanlar mutlak iktidar peşinde koşarken, tabanlar mutlak katılım peşinde koşar. Tabanda güç katılımından kaynaklanır. Katılımın olmadığı yerde katkı olmaz. Kalite katılımla gelişir.

*

Yerel ve küresel katılım ağlarında, kimse kimsenin ülkesinin tavanında mı, yoksa tabanında mı, yer aldığına bakmaz. Katılımcıların gücü yönetim piramitlerinde aldıkları yerlerden değil, geniş paylaşma ağına yaptıkları katkılardan gelir. Geleceğin, Hacı Bayram'ları, Fatih'leri, Sinan'ları, büyük katılım ağları dünyasında, beklenilen tavanlardan daha çok beklenilmeyen tabanlardan çıkacaktır. Kare dünyada, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasında, bilgi ve bilgelikleri paylaşan yardımlaşma ağları vardır.

*

Toplumların tabanlarına geçmişte benzeri görülmedik bir dinamizm kazandıran paylaşım ağlarının, etki alanları yıldan yıla genişliyor. Bu bağlamda, bütün dünyada sürdürülebilir bir barış ortamının oluşturulmasında, toplumların tabanlarına tavanlarından daha büyük bir görev ve sorumluluk düşüyor. Ağ toplumlarında ülkelerin yönetim piramitlerinde, taban ile tavan yer değiştirdi. Tabanlar tavan, tavanlar taban oldu. Ağlara katılanların insanların çokluğu, dünyadaki barış çalışmalarına yeni boyutlar kazandırmıştır.

*

Barışa giden yolların genişletilmesinde katılımcıların çokluğu, barış çalışmalarının değerine değer katar. Barış ortamının getirdiği ekonomik kazanımlar yanında, savaşta silah satışlarının kazanımları çok çok küçük kalır. Kare dünyanın ekonomisinin merkezinde savaşın silahları yok, barışın bilgisayarları vardır.

*

Bilgisayarlar ekonomik, siyasal ve kültürel alanda herşeyi demokratikleştirerek, hayatı bir yandan kolaylaştırırken, bir yandan da yalınlaştırıyor.

*

Ağlar merkez ve çevre farkını ortadan kaldıran düz yeni dünyanın en büyük açık üniversiteleridir.

*

Kare dünyada taban ve tavanı buluşturan ağlarla savaş dünyası barış dünyasına dönüştürülür.Savaşlar her terde her zaman yıkıcı barışlar her zaman her yerde yapıcı olmuştur.

*

Dünyada ülkelerin barış dönemlerinde yaptıkları,savaş dönemlerinde acımasızca yıkılır.

*

Yüzyılın savaşları yaşlı,kadın,çocuk ayrımı gözetmeden toptan yıkım savaşlarıdır.

*

Askerler için insan öldürmek savaşlarda bir görev,barışta bir cinayettir.

*

Son yüzyılda savaşa katılmış sağlığını yitirmemiş asker yoktur.

*

Yeni yüzyıl savaşın üstesinden barışla gelme yüzyılıdır.

*

Hiçbir yerde yararlı savaş yararsız barış yoktur.

*

Dünyadaki bütün kötülüklerin anası savaştır.

*

Savaşta herkes büyük bedel öder.

*

Barış bütün iyiliklerin anasıdır.

13 Ekim 2017, 23:50

TAHRAN MOSKOVA ANKARA İDLİP'TE KALICI BARIŞIN GÜVENCESİDİR

========================================================= Endonezya''dan Fas''a kadar geniş bir coğrafyaya yayılan İslam ülkeleri, dünyanın orta kuşağını oluşturur. Müslüman ülkeler, Kuzey''in yüksek gelirli ülkeleriyle, Güney''in düşük gelirli ülkeleri arasında en büyük ve en etkili denge gücüdür. İslam dünyasında savaş olursa, dünyada barış olmaz. Bütün savaşları durdurmak isteyen ülkeler, Müslüman ülkelerdeki barış hareketlerini desteklemek zorundadır.

*

Tahran,Moskova ve Ankara'nın İdlip'te buluşması, savaş kuşağı İslam dünyasının barış kuşağı İslam dünyasına dönüşmesinde, atılmış çok önemli bir adımdır. Türkiye Ortadoğu''dur, Ortadoğu Türkiye''dir. Dört yanındaki ülkelerle sınırlarını kaldırarak, ekonomik yapıları zenginleştiren Türkiye, dünya barışının, başka ülkeler tarafından yeri doldurulması mümkün olmayan, en güçlü güvencesidir. Ortadoğu''da Araplarsız savaş, Türklersiz barış olmaz. Yol barış isteyenlerin yoludur.

*

Müslüman ülkelerdeki savaşların ve sivillere yönelik intihar saldırılarının kaynağında, Batı dünyası vardır. Batı ülkeleri, İslam dünyasındaki demokrasi düşmanı dayatmacı yönetimleri destekleyerek, hem İslam dünyasına, hem de demokrasiye ihanet ettiler. Batılılar bağımsızlık savaşlarıyla, terörist eylemleri arasındaki sınırları birbirine karıştırdılar. Batılıların, başka açık kapı bırakmayan, baskı politikalarına karşı cevap olan intihar saldırılarıyla, Ortadoğu kan gölüne dönüştü.

*

Mısır''dan Endülüs''e kadar bütün insanlığın ortak kaynağı olan, bilimsel ve teknolojik birikimi değerlendirerek, Batı dünyası son iki yüzyılda, geçmişte benzeri olmayan, büyük bir zenginliğe kavuştu. Zengin Kuzey ülkeleri ulaştıklarını üretim gücünü, dünyaya barış getirme yolunda kullanabilirlerdi. Ancak, Mısırlıların Nil''in sularından yararlanarak ulaştıkları üretim güçlerini, piramitleri inşa ederek, yok etmeleri gibi, Batılılar da zenginliklerini dünya savaşlarında yok ettiler.

*

Bağdat,Şam,Tahran ve Ankara'nın el ele vermesi, önce Ortadoğu''da, ardından Kafkaslar ve Balkanlar''da çıkar odaklı dış politikadan, etik odaklı dış politikaya geçişin miladı olacaktır. Son yüzyıllardaki savaşlarda milyonlarca insan hayatını kaybetti. Ancak savaşlarda tarafların kazançlarının toplamı, ölen suçsuz insanların hayatlarının karşılığı değildir. Bu bağlamda, insanlık tarihi içinde, suçsuz insanların ölmediği bir savaş neredeyse yoktur. Her ülke barışa katkıda bulunarak, kanlı ellerini temizlemelidir.

*

Ortadoğu''nun yol gösteren kutup yıldızı, savaş değil, barış olmalıdır. Savaş isteyen devletler, savaşın bedelini, kendileriyle birlikte bütün dünyaya ödetir. Devletler barışa hizmet ederek büyür.

*

Dünyada defteri kapanmayan güçlü devlet, savaştan önce barışa hizmet eden devlettir. Cennete giden yol savaş isteyenlerin yolu değildir.

*

Dış politikanın olduğu kadar iç politikanın da odak noktasında, savaş peşinde koşanlardan daha çok barış peşinde koşanlar vardır.

*

Savaş peşinde koşanlar savaş, barış peşinde koşanlar barış bulur.

*

Tarihin her döneminde barış savaştan daha iyi olmuştur.

*

En iyi devlet en az savaş yapan devlettir.

*

Savaş eken devlet ölüm biçer.

*

Güçlü olan savaşmaz.

*

Güç barıştadır.

14 Ekim 2017, 18:56

DÜNYADA SAVAŞA HAYIR DEMEK BÜYÜK BİLGELERİN İŞİDİR

=================================================== İnsanlar topraktan gelmişlerdir, kendilerine verilen zaman tamamlanınca, yeniden toprağa döneceklerdir. Dünyada beş bin yıllık insanlık tarihine bütün olarak bakıldığında, dünyanın insanlara ait değil, insanların dünyaya ait oldukları görülür. Bu yüzden, ne Doğu"da, ne de Batı"da, ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir ülke, dünyanın tek sahibi olamaz. Dünya bütün dünyalılarındır.

*

Dünyayı bütün dünyalılar için, yaşanır kılacak olanlar, savaşların şahinlerinden daha çok barışların güvercinleridir. Çünkü, savaşa hayır demesini bilen barış güvercinleri, tarihin her döneminde, barışa hayır demesini bilen, savaş şahinlerinden daha güçlü olmuşlardır. Barışlar yaşamaya ve yaşatmaya, savaşlar ölmeye ve öldürmeye çağrılardır. Bunun için, kanlı barış, kansız savaş yoktur.

*

Bütün dünyada savaşa hayır diyenlerin başında büyük bilgeler gelir.Picasso"nun Guernica tablosu, dünyada barış karşıtlığının simgesidir. İspanya iç savaşında, Guernica"nın yerle bir edilmesinin ardından Picasso tarafından, öldürülen insanları anmak ve anılarını yaşatmak için yapılmıştır.

*

Savaş uçakları geliştirildikten sonra, bütün yıkımlar, gece saatlerinde yapıldıkları için, Picasso tabloyu gündüz ve gecenin simgesi, siyah ve beyaz yapmıştır. Tabloda insan gözüne benzeyen ışık kaynağı, yüzyılların içinde oluşan ve sanatçıların yeni boyutlar kazandırdığı, savaşa karşı ortak bilinci yansıtır.

*

Dünyada savaşlar politikanın cephelerde devamı olmaktan çıkmıştır. Yeni dünyanın savaşları, savaşa evet diyenlerle alanlarında değil, savaşa hayır diyen bilgelerle barış alanlarında yapılıyor. Dünya barışının güvencesi,Güvenlik Konseyinin üyelerinden önce dünyanın her yanındaki büyük bilgelerdir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün savaşların faturasını, savaş kararı alanlar değil, savaşlardan en büyük zararı gören toplumlar öder. Savaşları devletler başlatır milletler durdurur.

*

Dünyanın her kıtasında savaşla var olan devletler, savaşla yok olurlar. Savaşta kılıçlarla yürüyenler,kılıçlarla durdururlar.

*

Dünyada devletlerin estirdikleri savaş fırtınaları, sevgi yüklü sanatçılarla barış rüzgarlarına dönüşür.

*

İnsanlar dünyaya savaş yapmaya değil barış yapmaya gelmişlerdir.

*

Savaşta her az daha çoktur.

*

Hayat barışla korunur.

15 Ekim 2017, 16:53

GELECEK HEM DÜNYA HEM ÖTEKİ DÜNYA DİYENLERİN OLACAKTIR

======================================================== Dünya mevsimlere benzer, baharları vardır, yazları vardır, kışları vardır. Dünya mevsimler gibi, süreklilik içinde değişir. Bir Arap baharından daha çok bir Asya baharı, bir Afrika baharı, bir Avrupa baharının yaşandığı dünyada, iki ayrı dünya savaşıyor. Bir yanda iki dünyalı medeniyet var, bir yanda tek dünyalı medeniyet vardır. İki ayrı medeniyetin savaşı, yeni boyutlar kazanarak devam ediyor.

*

Dünyanın iki dünyalı ve tek dünyalı medeniyetleri, geçmişte kendi aralarından daha çok kendi içlerinde savaştılar. Dünyanın düzleşmesi, ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan birbirlerine bağımlı hale gelmeleri, medeniyet içi savaşları, medeniyetler arası savaşlara dönüştürdü. İki dünya medeniyeti, dünyayı bir Cennete, tek dünya medeniyeti bir Cehenneme dönüştürmeye çalışıyor.

*

Tek dünyalı medeniyet seküler kültürlerden, iki dünyalı medeniyet kutsal kültürlerden beslenir. İki dünya medeniyetinin kaynaklarını kutsal kitaplar ve peygamberler oluşturur. Tek dünya medeniyetinin kaynağında ise, Yunan mitolojisinin efsane ve kahramanları vardır. Tek dünya medeniyetinin başkenti Atina, iki dünya medeniyetinin başkenti ise Kudüs''tür.

*

Atina tek dünya medeniyetinin, Kudüs iki dünya medeniyetinin anavatanıdır. Aksa Mescidi iki dünya medeniyetinin, Akropol tek dünya medeniyetinin simgesidir. Atina tek dünya medeniyeti şehirlerinin, Kudüs iki dünya medeniyeti şehirlerinin anasıdır. Atina ile Kudüs arasındaki sıcak ve soğuk savaşlar, geçmişten geleceğe, değişik alanlarda, hız kesmeden devam etmektedir.

*

İki dünya medeniyetinin bağlıları gibi, tek dünya medeniyetinin bağlılarını da bir araya getiren güç ırk birliği değil, iman birliğidir. Hem inananlar, hem inanmayanlar, dünya ölçeğinde bir medeniyettir. İnanmayanlar yalnızca görünen dünya derken, inananlar hem görünen dünya, hem görünmeyen dünya derler. Bunun için, biri tek, biri iki dünya medeniyetidir.

*

İnanmayanlar, bir dünyayı yitirir, bir dünyayı kazanırken, inananlar iki dünyayı birden kazanır. Tek dünya medeniyeti, bütün insanlığı bir insan değerine düşürürken, iki dünya medeniyeti bir insanı bütün insanlık olarak görür. İnananların gözünde, görünen dünya için bir insan öldürmektense, çile çekmek çok daha erdemlidir.

*

Ortak dünya bir taraftan yıkılırken, bir taraftan yapılıyor. Dünyayı yaşanır kılacak olan, tek dünya medeniyetinden önce iki dünya medeniyetidir.

*

Ortak dünyada silahlarla değil, kitaplarla yaşanılır.

*

Dünyada silahla yürüyen, silahla durdurulur.

*

İki dünya medeniyeti inanç medeniyetidir.

*

Başlangıçta inanç vardır.

15 Ekim 2017, 16:59

AÇGÖZLÜLÜĞÜ BAŞ TACI EDİNENLERİN ELİNDE HEM GÖRÜNEN HEM GÖRÜNMEYEN DÜNYA "KİRLENMENİN BOYUTLARI" KİTABIMIZDA ELE

ALDIĞIMIZ GİBİ AKIL ALMAZ BOYUTLARDA KİRLENDİ. İKİ DÜNYA EDEBİYATLA ÇAĞIN KİRLERİNDEN TEMİZLENİR.

16 Ekim 2017, 17:03

MAVERA'NIN YEDİ GÜZEL ADAMI YEDİ GÜZEL KURUCUSUDUR

Bu yazı daha önce 16.10.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

==================================================== Anadolu insanı yirminci yüzyılda, büyük bir kültürel çoraklaşma sürecinden geçti. Avrupa ülkeleri karşısında ekonomik üstünlüğünü yitiren Türkiye, üretim gücünü büyütmenin çaresini, mağlupların galipleri taklit etmesinde aradı. Batı ve Doğu dünyası arasındaki değer çatışması, Türk toplumunun hem kültürel dokusunda, hem de ekonomik yapısında, onulmaz yaralar açtı. Anadolu insanı her alanda, büyük bir üretim güçsüzlüğüne düştü.

*

Mavera dergisi, Türkiye''de devletin estirdiği kültürel yabancılaşma fırtınasına karşı duran sanatçıların toplandığı, bir döşünce platformu oluşturdu. Mavera, yüzyılların birikimi olan zengin kültürüyle, bağları koparılan Anadolu insanının, kültür ve sanat dünyasına, yeni bir renk ve tat kazandırdı. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Akif İnan, Bahri Zengin, Alaeddin Özdenören,Hasan Seyithanoğlu ve ben Mavera''nın kurucuları arasında yer aldık.

*

Mavera dergisinin kurucusu değil, kurucuları, girişimcisi değil, girişimcileri, öncüsü deği, öncüleri, şairi değil, şairleri vardır. Anadolu insanının düşünce dünyasında yedi sayısı önemli bir yer tutar, yeti isim kolay ezberlenir, birbirine karıştırılmaz ve çabuk unutulmaz. Bu yüzden, Zarifoğlu''nun ''Yedi Güzel Adam''ı, Mavera''nın kurucularını çağrıştırdığı için, Mavera''yı sevenler tarafından benimsendi ve kuruculara ''Mavera''nın Yedi Güzel Adamı'' denildi.

*

Nerede Mavera sözkonusu olursa, yedi kurucusunun adı akla gelir, hepsi birlikte konuşulur. Ne zaman birinin ismi anılırsa, yedisinin ismi de tek tek anılır. Mavera bir edebiyat dergisi olarak kuruldu. Ancak sayfalarında, hikayeden şiire, gezi yazılarından düşünce yazılarına, sinemadan televizyona ve teknolojinin etkilerinden çevre sorunlarına kadar her alana yer verdi. Kısa zamanda, bütün dünyadan okuyucuları ve yazarları olan, küresel bir düşünce ve eylem dergisine dönüştü.

*

Düşüncede eylemi, eylemde düşünceyi görmek ve iki dünyayı bütüncü bir gözle bakmak, Mavera kurucularının ana misyonunu oluşturdu. Mavera''nın dört kurucusu, dört güzel şairi, şiirden hiç kopmadan, sendikadan siyasete, hayatın her alanıyla ilgilendiler. Onlar Sezai Karakoç''un yazılarında sürekli vurguladığı gibi, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağının bilincindeydiler ve edebiyatı medeniyet için bildiler.

*

Mavera''nın kurucuları ve çevresinde toplanan aydınlar, Türkiye''nin ve dünyanın geleceğini Moskova ve Washington''da değil, Kudüs''te aradılar. Kudüs iki dünyanın medeniyet başkentidir. Gelecek yıllarda, dünyanın Atinalaşması değil, Kudüsleşmesi tartışılacaktır. İnsanlığın geleceği, Batı''nın fizik dünya odaklı değerlerinden önce, Doğu''nun metafizik dünya odaklı değerlerinde aranacaktır.

*

Yirmibirinci yüzyılda dünya, edebiyatla ya kutsal kültürün zenginliklerini yeniden keşfedecek, ya da seküler kültürün nükleer silahlarıyla yok olup gidecek.

*

Edebiyatın kutup yıldızları, Mavera''ya dönük iki dünya medeniyetinin kilometre taşlarıdır.

*

Seküler kültür tek dünya, kutsal kültür iki dünya medeniyetidir.

*

Edebiyat iki dünya medeniyetinin şiirini yakalamaktır.

*

Mavera iki dünyayı kucaklayan şiirdir.

17 Ekim 2017, 10:15

Bütün insanlar ya inanışta ya da yaratılışta kardeştir.Bir tarafta Habil'in,bir

Bütün insanlar ya inanışta ya da yaratılışta kardeştir.Bir tarafta Habil'in,bir tarafta da Kabil'in çocukları vardır.Dünya barışının mimarları kardeş katili Kabil'in çocukları değil,kardeşine el kaldırmayan Habil'in çocukları olacaktır.

17 Ekim 2017, 11:24

DÜNYA BARIŞININ EN BÜYÜK SAVUNUCUSU İSTANBUL OLACAKTIR

======================================================= Türkiye''nin Brüksel''de yer almasını Ankara''dan daha çok Jakarta'dan Rabat'a kadar bütün Müslüman ülkelerin başkentleri istiyor.İslam dünyası Türkiye''nin AB''ye katılmasıyla, sınırlarının Avrupa ile birlikte Kanada ve Amerika'nın içlerine kadar genişleyeceğini biliyor.Araplar bütünüyle terk etmek zorunda kaldıkları İspanya'ya Türkiye aracılığıyla yeniden döneceklerdir.

*

Türkiye ise, geçen yüzyılın başında çekildiği Avrupa''ya hiçbir engelle karşılaşmadan girebilme hakkını elde edecektir. Ayrıca, AB Ankara''yı ekonomik, siyasal ve sosyal açıdan yeniden yapılanarak bütün kurum ve kuruluşlarıyla Batı dünyasının kurum ve kuruluşlarıyla rekabet etmeye zorlayacaktır.Çünkü kurum ve kuruluşlar güçlü rakiplerle karşılaşmadan kendilerini değiştiremez

*

Düz kare dünyadaki gelişmeler,Türkiye''deki devlet yapısının bütün kurum ve kuruluşlarıyle yeniden yapılanmasını zorunlu kılıyor. Devlet yapısında köklü değişikliklerin yapılması,Müslüman ülkelere de örnek olacak ve ellerine sağlıklı bir yol haritası verecektir.Artık devlet, millet, kültür ve bağımsızlık kavramlarının dünyadaki gelişmeler ışığında yeniden yorumlanması gerekmektedir.

*

İslam dünyasında köklü bir dönüşümün yolu, Türkiye''de Ankara''dan değil, İstanbul''dan açılır.Sezai Karakoç''un her fırsatta vurguladığı gibi, ilk adım olarak, İstanbul yeniden başşehir yapılmalıdır. Bunun için de Anayasa''nın değişmesi gerekir.Brüksel''in hem Belçika''nın, hem de AB''nin başşehri olduğu gibi, İstanbul da Türkiye ile birlikte Türk ve İslam dünyasının başşehri olmalıdır.

*

Bakü, Taşkent, Aşkaabat, Saraybosna, Kahire, Tahran ve Beyrut Ankara''dan daha çok İstanbul''a kulak verir.İstanbul, eski Atina ve Roma gibi antik medeniyetleri değil, yaşayan bir medeniyeti temsil eder. Bu yüzden, İstanbul, Atina ve Roma gibi tükenmemiş, tüketilmiştir. Tükenen bir medeniyet yeniden hayat bulamaz. İslam gibi sağlam kaynaklara sahip bir medeniyet ise kolaylıkla yeniden dirilebilir.

*

Almanya iki büyük savaştan sonra, yeniden yapılanarak, dünyanın, en büyük ekonomilerinden biri haline gelmesini bilmiştir. Berlin duvarının yıkılmasıyla Almanya''nın ilk yaptığı iş, başşehri Bonn''dan Berlin''e taşımak olmuştur. Çünkü Almanya''nın kültür ve medeniyet merkezi Berlin''dir. Berlin''siz bir Almanya düşünülemez.

*

Aynı şekilde Türkiye''nin kültür ve medeniyet merkezi Ankara değil İstanbul''dur. İstanbul''suz bir Türkiye bütün ülkeler arasında çok zayıf kalır.Anadolu insanı İstanbul'dan üç kıtaya açılmıştır.

*

Türkiye İstanbul olmadan kültürel alanda olduğu gibi, ekonomik alanda da bir varlık gösteremez.

*

İstanbul''la Avrupa, Rönesans''ta Endülüs''te bulduğu kaynağı yeniden keşfetme imkanına kavuşacaktır.

*

İstanbul,İslam dünyasıyla birlikte Asya'nın En büyük yarımadası Avrupa'ya da büyük bir dinamizm kazandıracaktır.

*

Türkiye Asya'nın en Doğusu Avrupa'nın Batısı olark iki kıtanın zenginliklerini altın oranda harmanlayan ülkedir.

*

Anadlu insanı tarih içinde Mesnevi ile aydınlanmış Mukaddime ile güçlenmiştir.

*

İslam dünyası sağduyunu en büyük temsilcisi olarak dünyanın orta kuşağını oluşturur.

*

Orta kuşakta çoğunluk hiçbir zaman yanlışta birleşmez.

17 Ekim 2017, 22:12

YENİ FATİHLER YERLİ MALI DEĞİL DÜNYA MALI ÜRETENLERDİR

====================================================== Yirmibirinci yüzyılın başında, bütün dünyada köklü bir paradigma değişiklikleri yaşanıyor. Geçen yüzyıl, gözle görülen, elle tutulan, sanayi ürünlerinin yüzyılıydı. Gelen yüzyıl, elle tutulmayan, gözle görülmeyen bilgi ürünlerinin yüzyılı olacak. Sanayi ürünlerinde, yerli hammaddeleri değerlendirmek, yerli malzemelerden yararlanmak, yerli ürünler üretmek ve yerli olmak önemliydi.

*

Bilgi toplumunda bilgi ürünlerinin üretiminde, dünya hammaddelerini değerlendirmek, dünya malzemelerinden yararlanmak, dünya ürünleri üretmek ve dünyalı olmak önemlidir. Sanayi ürünlerinin ana girdileri yerlidir.Bilgi ürünlerinde değerlendirilen ve bilgiye dayanan yazılımların vatanı bütün dünyanın uzun saçlı küpeli gençleridir.

*

Yuvarlak küre dünyadan, kare düz dünyaya dönüşen dünyada, bilginin vatanı olmaz. Bilgi tarihin her döneminde, dünyayı kimliksiz dolaşmıştır. Bilgiye, dünyanın hangi ülkesinde önem verilir, saygı ve sevgi gösterilirse, bilgi o ülkeyi kendisine vatan edinir. Bilgi ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, getirisi en yüksek olan kaynaktır. Bilgi geliştirilmesi, milletlerin yeni zenginlik alanıdır.

*

Bilgi üniversitelerle zenginleşir ve yeni boyutlar kazanır. Ülkelerin öğreten ve öğrenen insan kaynakları, aynı zamanda toplumların bilgi kaynaklarıdır. İnsanlar bilgileriyle değer kazanır. İnsanın bilgisi özsermayesidir. İnsan bilgisini kendisiyle birlikte taşır. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir güç, insanın bilgisine el koyamaz. Bilgi paylaşılarak zenginleşir, zenginleşerek paylaşılır.

*

Kare dünyanın güçlü ülkeleri, bilgi üretim gücü, büyük olan ülkelerdir. Üniversitelere yapılan yatırım, kare dünyaya yapılan yatırımdır. Eğitimli ve bilgili insan kaynaklarını zenginleştiren ülkeler, üretim güçlerini büyütürler. Oluşmakta olan kare dünya, yerli ürünler üretenlerin dünyası değil, dünya ürünleri üretenlerin dünyasıdır. Kare dünyada başarı, dünya ürünleri üreten bilgi derinliğine dayanır.

*

Kare dünyada, dünya ürünleri üreten ülkeler, yerli ürünler üreten ülkelerden daha çok kazanırlar. Katma değeri yüksek, kazancı büyük, dünya ürünleri üretmek, bir sermaye işi değil, bir bilgi işidir. Ekonominin her kesiminde, bilginin sağladığı katma değer sermayenin sağladığı katma değerden daha büyüktür.

*

Küre dünyada sermayenin ağırlığı vardı. Kare dünyada katma değer kazandıran bilginin ağırlığı vardır.Bilginin vatanı yoktur.Bilgi bütün insanlığın ortak hazinesidir.

*

Küre dünya devletlerin dünyasıydı,kare dünya girişimcilerin dünyasıdır.

*

Dünyayı yerli ürünler değil, dünya ürünleri üretenler dönüştürür.

*

Bilgi dünyada en önemli dönüştürücü güçtür.

*

Bilgiyi aramak herkesin görevidir.

*

Bilgi insanlığın yitirilmiş malıdır.

*

Bilgi bulunduğu yerden alınır.

18 Ekim 2017, 18:06

AMERİKA ORTADOĞU'YU BÜYÜK BİR YANGIN ALANINA DÖNÜŞTÜRDÜ

========================================================== Eskiden savaşlar yalnızca birbirleriyle savaşan ülkeleri yakar yıkardı. Şimdi savaşlar birbirleriyle savaşsın savaşmasın, bütün ülkeleri yakıp yıkıyor. Rusya'nın Afganistan'ı, Amerika'nın Irak'ı işgal etmesinden bu yana, İslam dünyasında milyonlarca insan hayatını kaybetti. Kendini yenilemekte geç kalan son büyük Müslüman devlet Osmanlı'nın, Anadolu'ya çekilmesinden sonra, İslam dünyası paramparça oldu. İran ve Irak savaşında olduğu gibi, Ortadoğu ülkeleri savaşlarda, bir birlerine en büyük zararı verdi. Petrolden gelen savaşa gitti.

*

İslam medeniyeti, dünyanın yaşayan en köklü, en güçlü medeniyetlerinin başında gelen, iki dünya medeniyetidir. İslam tarihinin dinamikleri kavranılmadan dünya tarihinin dinamikleri kavranılmaz. Müslüman ülkeler, Endonezya'dan Endülüs'e kadar, dünyanın doğal kaynaklarının toplandığı, bereketli orta kuşağı oluşturur. Ortadoğu dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel “adalet terazisi”dir. İster Rusya, ister Amerika, ister İngiltere olsun, Ortadoğu'da savaşan, başını arı kovanına sokar, savaşı kendi ülkesine taşır. Ortadoğu'da silahla yaşanmaz.

*

Yirmibirinci Yüzyıl'ın başında, yalnızca Ortadoğu değil, bütün dünya zembereğinden boşalmış, mekanik bir saat gibi, akrep ve yelkovanı çılgınca dönüyor, kriz üstüne kriz, savaş üstüne savaş üretiyor. Dünyada krizler, savaşları, savaşlar krizleri tetikliyor. Ne dünya Ortadoğu'yu anlıyor, ne de Ortadoğu dünyayı, dünya Ortadoğu'ya, Ortadoğu da dünyaya uyum sağlamakta, ayak uydurmakta zorlanıyor. Sınav soruları çalışılmayan yerlerden geldi diye, hem dünya, hem de Ortadoğu, “adalet terazisi”ne, gereken özeni göstermiyor.

*

Yunan ve Roma'dan beslenen Batı dünyasının, “Bırakınız yaksınlar, bırakınız yıksınlar” ya da “Bırakınız ölsünler, bırakınız öldürsünler” diyen paradigmasıyla, ne dünyaya, ne de Ortadoğu'ya barış getirilir. Bu bağlamda, seküler Batı dünyasının, Ortadoğu'nun kutsal kültürüne, yakıp yıktığı kutlu kentlerine, her zamankinden çok daha fazla ihtiyacı var. Metafizik dünyaya bütünüyle kapalı seküler Batı'nın, tarihte silinmez izler bırakan, iki Amerika yağmalamasını, Ortadoğu'da tekrarlaması mümkün değildir. İslam medeniyeti, en sonda gelen, ancak en başta olan, yaşayan bir medeniyettir. Ortadoğu savaştan ne kadar etkilenirse, etkilendiğinden çok daha fazla etkiler.

*

Seküler Batı dünyasının metafizik temel kaynaklarının, ne kadar yüzeysel olduğu Ortadoğu'da açıkca görüldü. Batı dünyasının son yüzyılda, Ortadoğu'nun petrolleriyle ulaştığı zenginlik, güneş karşısındaki kar gibi eriyor. Göklere isyan edercesine yükselen gökdelenler, büyük alışveriş merkezleri, şehirleri işgal eden fabrikalar, Çin karşısınad tek tek boşalıyor. Batı'da finansal krizleri, kültürel krizleri izliyor. Avrupa ülkeleri işgal ettikleri, Ortadoğu ülkeleri tarafından işgal ediliyor. Her Batı ülkesinde, yen ibir Ortadoğu inşa ediliyor.

*

«“Adalet terazi”si, Pisagor'un ters çana benzeyen altı delik ancak içindeki su dökülmeyen, “adalet kupası”na benzer. Aç gözlülük yapılır da, su sınır çizgisini aşarsa, kupadaki suyun tamamı dökülür. Batı Ortadoğu'da yol açtığı göç dalgalarına sınırlarını kapamada, sınırları aşarsa, kupada suyun tamamının yitirilmesi gibi bütün sınırlarını bir bir yitirir.İngiltere Pakistanlaşır, Fransa Cezayirleşir, Almanya Türkiyeleşir, Rusya Suriyeleşir.

*

Yirminci Yüzyıl'ın Hitler'i gibi, nerede durulacağını bilmeyen Yirmibirinci yüzyılın Hitler'leri, Ortadoğu'da milyonlarca insanı, ükelerinden, şehirlerinden, evlerinden ve işyerlerinden kopardılar.

*

Nasıl çürüyen bir dişteki ağrı, bütün bedene yayılırsa, sınırların birbirine karıştığı dünyada, bir ülkenin savaşı da, bütün dünyaya yayılır.

*

Batı Ortadoğu'ya petrole giderken evindeki arabayı Çin'den alacaktır.

*

Ortadoğu'nun canalıcı sorunları Batı'nın getirdiği çözümlerdir.

*

Adaletin terazisini parçalayan, ülkesini parçalar.

*

Ortadoğu'da kan dökenlerin kanı dökülür.

20 Ekim 2017, 15:32

EDEBİYAT GÜZEL OLMAK VE GÜZEL OLANI ARAMAKTIR

=============================================== Türk toplumu Cumhuriyet döneminde, tarihinde benzeri görülmemiş bir kültürel yabancılaşma süreci yaşadı. Batı karşısındaki üstünlüğünü yitiren Türkiye, üretim gücünü büyütmenin yolunu, yüzyılların birikimi olan kendi kültürünü yeniden üretme yerine, Batı kültürüne dört elle sarılmada buldu.

*

İki dünya arasındaki değer uyuşmazlığı, Türk toplumunun kültürel dokusunda olduğu kadar ekonomik yapısında da onulmaz yaralar açtı. Bunun sonucu, Türk toplumu ürün, hizmet ve bilgi üretim gücü büyük ölçüde yitirdi.Türkiye'de yüzyılı bulan yabancılaşma sürecinin sonunda yönetim ile toplum arasında bir dil farklılaşması ortaya çıktı.

*

Dil ayrılığını gidermede en büyük görev, edebiyat ve sanata düşüyor. Bir kültürünün, bir toplumun yeniden yapılanmasında, Sezai Karakoç edebiyat ve sanatın payını, "ruhun vücuttaki payı"na benzetir. Nasıl vücut ruhsuz diriliğini koruyamazsa, edebiyatsız bir toplum da canlılığını koruyamaz.

*

Sanat ve edebiyatsız toplum, çorak toprak gibi, hiçbir alanda, verimli ve doğurgan olamaz.Bütün dünyada, sanat ve edebiyatın doruklarına, hayatın içinden bakışları, düşünceleri, davranışları ve değerleriyle, insanlar arasında sevgi ve dostluk köprüleri kurmanın, yorulma bilmez ustaları ulaşır.

*

Edebiyatcılar meyvede ağacı gören vizyonlarıyla iç dünyalarında kopan fırtınaları, toplumu dalgalandıran bahar rüzgarlarına dönüştürürler. Toplumun ortak bilincinin yansıtıcısı olarak, onların bir eli yönetenlerde, diğer elleri de yönetilenlerdedir. Düşünce ve duygular arasında kurdukları uyum ve düzenle onlar, sanatlarına hem derinlik, hem de zenginlik kazandırmanın yolunu açarlar.

*

Düşüncesiz sanat sığ, sanatsız düşünce de kaba olur. Gerçeği aramada olduğu kadar gerçeğe giden yolları açmada da, sanat ve sanatçıların, bütün toplumlarda vazgeçilmez bir önem ve işlevleri vardır. İyilikleri özendirme ve kötülükleri önlemede, sanat Necip Fazıl'ın tanımlamasıyla "mutlak hakikati arama işidir".

*

Sanatçının görevi, insanı görünen dünyadan görünmeyen dünyaya çekerek, "İnsan her şeyi ister, ancak her istediğiniz yapamaz" diye, Schopenhauer'ın ustaca özetlediği, büyük açmazla karşı karşıya getirmektedir.

*

Sanatcılar insanın Allah karşısındaki "acz"ini ayrıntılarıyla anlatabildikleri ölçüde, metafizik dünyanın ışığını fizik dünyaya taşırlar.

*

Sanatcı Allah karşısında her varı yok görmeden,var olamadığı gibi, kalıcı eserler de veremez.

*

Allah'ın kendileriyle birlikte olduğuna inanlar,hiçbir zaman hiçbir yerde korkuya kapılmazlar.

*

Allah'ın koruduğuna kimse zarar veremez,Allah'ın korumadığına kimse yardım edemez.

*

Allah sevgisini kazananların düşünen aklı,seven gönlü,yazan kalemi olur.

*

Güzel insanlar Allah'ın sevgisini kazanır.

*

Allah güzeldir güzelliği sever.

*

Sanatcı güzelliği arar.

21 Ekim 2017, 20:35

Şakir Kurtulmuş'un yöneticiliğini yüklendiği programda

Şakir Kurtulmuş'un yöneticiliğini yüklendiği programda Yunus gibi yaşamanın Sinan gibi inşa etmenin yol ve yöntemlerini konuştuk.Seçkin katılımcıların katkılarıyla dünyadaki yeni gelişmeleri tartıştık.

21 Ekim 2017, 20:47

Murat Yücetürk,Şerif Aydemir,Şakir Kurtulmuş,Sinan Yıldırım ve Şamil

Murat Yücetürk,Şerif Aydemir,Şakir Kurtulmuş,Sinan Yıldırım ve Şamil Kucur ile birlikte Anadolu İnsanının düşünce ve eylem dünyasının kazandığı uluslar arası boyutları konuştuk.Cengiz Erdoğan teşekkürler.

21 Ekim 2017, 21:16

Murat Yücetürk,Şerif Aydemir,Şakir Kurtulmuş,Sinan Yıldırım,Şamil

Murat Yücetürk,Şerif Aydemir,Şakir Kurtulmuş,Sinan Yıldırım,Şamil Kucur ile dünyaki gelişmelerin ışığında Anadolu insanının görev ve sorumluluklarını tartıştık.Görüntüleri paylaşan Cengiz Erdoğan'a teşekkür ederiz.

22 Ekim 2017, 08:40

DÜZ KARE DÜNYA ÜNİFORMA DEĞİL FORMA GİYENLERİN DÜNYASIDIR

=========================================================== İnsanlık tarihi boyunca, hiyerarşik kuruluşların başında ordular gelir. Tarihin her döneminde, orduların hiyerarşik yapıları, bütün kurum ve kuruluşların ana ve değişmez örnekleri olmuştur. Her hiyerarşik kuruluşta bir tepe noktası vardır. Tabanı geniş olan hiyerarşik kuruluşta, yukarı doğru çıkıldıkça sayı azalır, tepe noktasında yalnızca bir yönetici vardır. Yukarıdan bakıldığında, geniş taban görülmez. * * * Ordularda olduğu gibi, hiyerarşik kuruluşlarda değişmeye karşı direnç vardır. Hiyerarşik bir kuruluşta, yönetim kademeleri arasında görev ve sorumlulukların sınırları belirli olduğu için, kimse değişim istemez. Çünkü, kuruluşun hiyerarşik yapısındaki küçük bir değişiklik, görev ve sorumlulukların altüst olmasına yol açar. Bunun için, hiyerarşik yapılarda, önemli bir çoğunluk değişimden hoşlanmaz. * * * Hiyerarşiye dayanan bir kuruluşta, mevcut durumdan duyulan rahatsızlık, değişime direnenlerin azalması ve değişim isteyenlerin çoğalması, değişmenin dinamiklerini harekete geçirir. Hiyerarşik yapısı, ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir kurum ve kuruluş, zamanı gelmiş bir değişime direnemez. Dünyanın her yerinde, çevrelerindeki değişime hızına uyum sağlamayan kuruluşların, ömürleri uzun olmaz. * * * Dünyanın her yerinde esnek bir yönetim yapısına sahip olmayan bütün kurum ve kuruluşlar, değişime ayak uydurmak zorundadır. Düzleşen dünyada,hiyerarşik kuruluşlar, değişime direnmeyi bir kenara bırakmalı, değişimi yönetmesini öğrenmeye bakmalıdır. Kurum ve kuruluşlarda değişimi yönetmesini öğrenmek, bir bilgi sorunu olmaktan daha çok bir bilgelik sorunudur. Hiyerarşik bir kuruluşta bilgelik yeni boyutlar kazanmaz. * * * Dünyada değişime direnen kuruluşların başında hiyerarşik kurumlar gelmektedir. Bu yüzden, değişim yönetiminde ilk yapılması gereken, katı hiyerarşik yapıdan, esnek hiyerarşik yapıya geçmektir. Düz dünyanın başarılı kuruluşları, yüzde yüz hiyerarşiden sıfır hiyerarşiye dönüşmesini bilen kuruluşlardır. Rekabet üstünlüğü kazanmak için, her kuruluş tam hiyerarşik yapısını son sınırına kadar düzleştirmelidir. * * * Değişim rüzgarları, hiyerarşik kuruluşların tepelerinden önce tabanlarında eser. Köklü değişimlerin öncülüğünü, kuruluşlarının tabanlarının önünde duran liderler değil, tabanlarının yanında duran liderler yapar. Kuruluşlara değişmesini öğretenler, tabanların omuzlarda taşıdığı liderlerden daha çok tabanlarının sorumluluklarını omuzlarında taşıyan liderlerdir. * * * Yirmibirinci yüzyılın başarılı buluşları, kademeli hiyerarşik kuruluşlar değil, kademesiz düz kuruluşlar olacaktır. * * * Sıfır hiyerarşiyi uygulayacak olanlar, üniformalılardan önce formalılardır.

*

Yeni dünya üniforma giyenlerin değil,forma giyenlerin dünyasıdır. * * * Üniforma giyenlerin işi emir almasını ve emir vermesini bilmektir. * * * Forma giyenler yardımlaşmasını,dayanışmasını,paylaşmasını bilir. * * * Dünya hiyerarşisiz,bürokrasisiz,protokolsuzların dünyasıdır. * * * Düz kare dünya her alanda düz kare kuruluşlar ister.

22 Ekim 2017, 15:49

DÜNYADAKİ BÜTÜN BÜYÜK KRİZLERİN KAYNAĞINDA İSRAF VARDIR

======================================================== Küresel ölçekte, bütün insanların zorunlu ihtiyaçlarının karşılanmadığı bir dünyada ana sorun, hayatın bütün boyutlarında israfın önlenmesidir. İhtiyaçtan daha fazlasının tüketildiği ve ihtiyaçtan daha fazlasının üretlidiği, her toplumda israf vardır. Sanayi toplumunun simgesi olan motorlu araçların üreticisi Henry Ford''un, vurguladığı gibi: “Bir hammadde ya da ürünün ihtiyaçtan fazla olan kısmı israftır.” İhtiyaçtan fazla olan ürün de, hizmet de, bilgi de israftır.

*

Ülkeler arasında israfı önlemede en başarılı ülke Japonya''dır. Dünyada motorlu araçların üretiminde, Amerikalı ve Avrupalı işletmelerin payı küçülürken, Japon işletmelerinin payı büyüdü. Seksenli yıllarda MIT tarafından yapılan bir “kıyaslama” çalışmasında, Japon üreticilerinin verimlilikte, Amerikalı ve Avrupalı üreticilerden önde oldukları görüldü. James Womack ve Daniel Jones, “Dünyayı Değiştiren Makina” isimli kitaplarında, Japonların başarısının yalınlıktan kaynaklandığını ortaya koydular.

*

Yalın üretim, yalın tüketim ve yalın yönetimle, her alanda israfı önleyen “Japon Yaklaşımı”, yılların birikimiyle oluşmuş, bir düşünme ve yaşama felsefesidir. Yaklaşımın temelinde, sürekli yalınlaştırılan, israftan arındırılmış, üretim, tüketim ve yönetim süreçleri vardır. Yalın düşüncede amaç, bütün ürün ve hizmetleri, müşterilerin istediği zamanda, istediği yerde ve istediği miktarda karşılamaktır. Hedef hayatın her boyutunda israfı önlemektir.

*

Düz kare dünyada, hangi ülkede olursa olsun, bir işletmenin uluslalarası pazarlarda rekabet üstünlüğü kazanabilmesi, yönetim fonksiyonlarında olduğu kadar işletme fonksiyonlarında da, sürekli iyileştirmelerle israftan kaçınmasına bağlıdır. İsrafın önlenmesi, her alanda ürün, hizmet ve bilgi üreten, özel, kamu ve gönüllü, bütün kurum ve kuruluşların ana sorunudur. İsrafın önlenmediği bir toplumda, yoksulluğun önüne geçilemez.

*

Savaşlar, eğitimsizlik, ırkçılık, ayrımcılık ve açgözlülük gibi, dünyadaki yoksulluğun pek çok kaynağı vardır. İster Yeni Delhi, ister Kahire, isterse Hakkari, dünyanın neresinde olursa olsun, yoksulluğun en önemli ve en büyük kaynağı, eğitimsizlikle büyüyen israftır. Eğitimsizliğin olduğu yerde israf, israfın olduğu yerde de yoksulluk vardır. Bunun için, İslam kültüründe israfın önlenmesine çok büyük önem verilir.

*

Çocuk felci aşısı zamanla etkisini yitirmez, bir kere uygulanırsa, bulaşıcı hastalıklara aldırmadan, her yaştan insanın mikroplara karşı direncini artırır. Hayatın bütün boyutlarını israftan arındıran yalınlık da, ekonomik ve siyasal krizlerden etkilenmeden, bütün insanlığı yoksulluktan korur.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün kurum ve kuruluşlarla birlikte bütün insanlık, yalınlığın peşinden aslanlar gibi koşmalı, israftan da ceylanlar gibi kaçmalıdır.

*

Yalın düşünmenin, yalın yaşamanın, yalın tüketmenin ve yalın üretmenin ilkeleri evrensel ve dünyanın her yerinde geçerlidir.

*

Dünyadaki ekonomik,siyasal ve kültürel krizlerin kaynağında israf vardır.

*

Açgözlülüğe dayanan israfın faturasını bütün dünya öder.

*

Dünyada israfın üstesinden yalınlık gelir.

*

Yalın yaşayanlar israfa düşmezler.

*

Yoksulluk israftan kaynalanır.

*

İsraf bulaşıcı bir hastalıktır.

23 Ekim 2017, 16:23

TÜRKİYE KARE DÜNYADIR KARE DÜNYA TÜRKİYE'DİR

============================================== Ülkelerin siyasal sınırları dış politikaları, ekonomik sınırları ise, iç politikalarıyla çizilir. Ülkelerin dış politikalarında, devletin askeri gücü etkiliyken, iç politikalarında milletin üretim gücü etkilidir. Her ülkenin üretim gücü, siyasal sınırlardan daha çok ekonomik sınırlara dayanır. Siyasal sınırlar istenildiği zaman, istenildiği kadar genişletilemez. Buna karşılık, bir ülkenin ekonomik sınırlarında sınır yoktur, sürekli değişir.

*

Üretim gücünün büyütülmesi, çift yönlü bir süreçtir. Bir ülke, başka bir ülkenin üretim gücüne katkı yapmadan, kendi üretim gücüne katkı yapamaz. Her ülke için iyi olmayan bir üretim, hiçbir ülke için iyi olmaz. Dünya barışının güvencesi, siyasal sınırların silahlı güçleri değil, ekonomik sınırların silahsız güçleridir. Silahsız güçlerin başında, bütün ülkelere bir gözle bakan, ürün, hizmet ve bilgi üretmenin öncüsü ve ustası kurum ve kuruluşlar gelir.

*

Uzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı Yirmi birinci yüzyılda, üretim gücüne yeni boyutlar kazandırmak için yarışmayan ülkeler, tüketim kültürüne yeni boyutlar kazandırmak için yarışırlar. Bunun için, tarihin her döneminde, üreten eller tüketen ellerden üstün görülmüştür. İster ürün, ister hizmet, isterse bilgi üretimi olsun, üretim sürecinde girdiler alınır, çıktılar verilir. Üretim süreci, bir alış ve veriş süreci olmaktan daha çok bir veriş ve alış sürecidir. Üretimde verenler alırlar, alanlar verirler.

*

Veriş ve alışın olduğu yerde savaş değil, barış vardır. Savaş ortamında kazançlar tek yönlüyken, barış ortamında kazançlar çift yönlüdür. Kazandıranlar kazanırlar, kazananlar kazandırırlar. Kazandırma ve kazanma sürecinde, en önemli, en güçlü ve en etkili sermaye dürüstlüktür. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde en güzel meyvalar, dürüstlüğün ağacında yetişir. Üretim dünyasında meyvası para olan ağaç yoktur. Bunun için, Anadolu''da ''Para sokaktan toplanılmaz'' denilir. Para akıl terinin ve el gücünün ödülüdür.

*

Bir ülkenin siyasal sınırları dışında yaşayan soydaşları, o ülkenin diasporasını oluşturur. Diasporalar, ülkelerin siyasal sınırlarını aşmada, ekonomik sınırlarını genişletmede, önemli bir görev yüklenirler. Onlar ülkeler arasında ekonomik, siyasal ve kültürel köprüler kurarlar. Anadolu insanı, doğduğu şehirler kadar doyduğu şehirlere de önem verir. Kare dünyanın ekonomisinde, uzaklık yakınlık farkı gibi, gece gündüz farkı da yoktur. Bir şehirde olan her şehirde olur.

*

Yirminci yüzyılın başında ''Vatan ne Türkiye''dir Türklere, ne Türkistan / Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan'' diyen Ziya Gökalp''ın rüyası, aynı yüzyılın sonunda gerçekleşti. Artık Turan ne Asya''dır Türklere, ne Avrupa. Turan, büyük çarşıya dönüşen, kare dünyadır.

*

Dünya ülkeleri, Turan ülkeleridir. Kore, Macaristan ve Finlandiya''da olmak için, kare dünyanın her köşesinde olmak gerekir. Ay büyümezse küçülür.

*

Sınırsız ve sinirsiz kare dünyada, aynı anne ve babanın çocukları birbirlerine üstünlük taslamadıkları için, herkes birbirine saygı ve sevgi gösterir.

*

Kare dünyada insan, toprak, su ve para boş durmaz.

*

Kare dünya ferman dünyası değil, derman dünyasıdır.

*

Kare dünyada üreten yoksul düşmez.

24 Ekim 2017, 23:20

SERMAYEYİ SERVETE DEĞİL SERVETİ SERMAYEYE DÖNÜŞTÜRMEK

========================================================== Seksenli yılların ilk yarısına kadar ihtiyacı olan ürün ve hizmetleri dış pazarlardan karşılayan Türkiye, ikinci yarısından sonra da ürettiklerini bütün dünyaya pazarlamaya başladı. Devletin bütün kurum ve kuruluşlarıyla ekonominin içinde olduğu bir yapıdan, düzenleyici ve denetleyici olduğu bir yapıya dönüştürülmesi, Anadolu insanının girişimci gücüne yeni boyutlar kazandırdı.

*

İkibinli yılların Türkiye'si artık ekonomik olduğu kadar kültürel alanda da herşeyi Batı ülkelerinden ithal eden bir ülke değildir. Çalışma alanı ne olursa olsun, yeri ve zamanı gelince, dünyanın başarılı şirketleriyle ortaklık yapmasını bilen Anadolu'nun aile şirketleri, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde Avrupa standartlarını yakalama yolunda çok önemli adımlar atmışlardır.

*

Anadolu'nun zengin hammadde ve insan kaynaklarını ürün ve hizmetlere dönüştürmesini bilen Türk girişimleri, kendilerine dünya pazarlarında sağlam bir yer tutmasını başardılar. Onlar bugün devletten yardım değil, bütün kurum ve kurallarıyla serbest rekabet ortamının düzenlenmesiyle, haksız kazançların önlenmesini istiyorlar.

*

Türk ekonomisinin yetmiş sente muhtaç olduğu bir dönemde, özellikle Arap ülkelerinin sermayelerini Türkiye'ye çekmek amacıyla kurulan,finans kuruluşları ve risk sermayesi şirketleri, faize dayanmayan fon toplama ve değerlen ve dirme yöntemleriyle, Anadolu insanının bankalara gitmeyen tasarruflarının değerlendirilmesinde yeni bir çığır açmaktadırlar.

*

Faizsiz finans kuruluşlarının topladığı fonların kendilerine özgü finansman yöntemleri, Anadolu'nun girişim kültürüne yeni boyutlar kazandırmıştır.Onlar sermayeyi servete değil,serveti sermayeye dönüştüren yöntemleriyle,Anadolu insanın ekonomik dünyasına yeni açılımlar kazandırdılar.Onların kazandırdığı vizyonla binlerce girişimcinin ürettiği ürün ve hizmetleri de dünyaya tanıtma imkanı buldular.

*

Dünyadaki sermaye hareketlerinin büyük bir hız ve yoğunluk kazanması, yalnızca Müslüman ülkelerde değil, Batı dünyasının önde gelen birçok bankasında da faizsiz finans sisteminin ilke ve yöntemlerinin benimsenmesini sağladı. Artık Türkiye'de de yatırımları olan pek çok Batı bankası, hem faizsiz fon topluyor, hem de kaynaklarını faizsiz yöntemlerle değerlendiriyor.

*

Ülkelerin ekonomik gücü, girişimcilerin yolunu genişleten ve onlara sermaye sağlayan finans kuruluşlarına dayanır.

*

Serveti sermayeye girişimcilerle birlikte finans kuruluşları dönüştürür.Ülkede üretici olan servet değil sermayedir.

*

Sermayeyi servete dönüştürerek ölü yatırım yapanler ülkelerinin üretim gücüne en büyük darbeyi vururlar.

*

Servet ölü yatırımdır,ülkenin sermayesinin çalıştırılmasını önler.

*

Anadolu'da insanın,sermayenin ve toprağın üretime katılması istenir.

*

İnsan,sermaye,toprak ve su üretim ve güç kaynağıdır.

25 Ekim 2017, 10:32

YENİ TÜRKİYE DÜNYAYA BARBAROS'UN VİZYONUYLA BAKMALlDIR

======================================================== Yirminci yüzyılın başında Anadolu insanı, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu''dan çekilerek, çok boyutlu bir misyon değiştirme sürecine girdi. Milletten daha çok devletten gelen bir baskıyla, Türk toplumunun misyonunu oluşturan ana değerler, ekonomik, siyasal ve kültürel yapıdan bir bir sökülüp atıldı. Bu bağlamda, başkent İstanbul''dan Ankara''ya taşındı. Bunun için, şiiriyle Yeni Türkiye''nin sesi olan Sezai Karakoç, yitirilen vizyonun Ankara''da değil, İstanbul''da aranması gerektiğini sürekli gündeminde tuttu.

*

Asya''nın en batısında, Avrupa''nın en doğusunda yer alan Anadolu, İspanya gibi, Doğu dünyasının olduğu kadar Batı dünyasının da harman olduğu ortak coğrafyadır. Türkiye ve İspanya''nın tarihi, Asya ve Avrupa''nın da tarihidir. Anadolu coğrafyası, ya Avrupa, ya Asya diyen, bir coğrafya değil, hem Avrupa hem Asya diyen bir coğrafyadır. Yahya Kemal''in vurguladığı gibi: Türk kimliği bin yılda Anadolu coğrafyasında yoğrulmuştur. Anadolu insanı aklıyla Avrupa''da, gönlüyle Asya''dadır. Türkler Asya''da Avrupalı, Avrupa''da Asyalıdır.

*

Türk toplumun Ankara''da yitirdiğini misyonunu İstanbul''da yeniden bulabilmesi için, dünyanın dört bir yanındaki her Anadolu insanının, Osmanlı Devleti''nin kurucusu Osman Gazi''nin bin yıllık Türk tarihinin özü ve özeti olan kuruluş rüyasını, tekrar tekrar görmesi gerekir. İnsanlar görmedikleri rüyaları gerçekleştiremezler. Osman Gazi''nin rüyasında olduğu gibi, görülen rüyalar önünde ya da sonunda, erken ya da geç, bir gün mutlaka gerçekleşir. Türklerin tarihi, med ve cezirlerle doludur, her düşüşün bir yükselişi vardır.

*

Yeni bir vizyon kazanmak için, dünyayı Akdeniz''i yüzyıllarca Türk barışının merkezi haline getiren, Barbaros gibi görmek gerekir. Ekrem Reşit, Onun ulaşılmaz vizyonunu, çok çarpıcı cümlelerle dile getirir: ''Gözlerinin önünde, kıtaları, denizleri, kıyıları ve uçsuz bucaksız ovalarıyla bütün dünyayı canlandırır. Doğu''dan Batı''ya Okyanusun ta ötesine, Yeni dünyaya kadar uzanacak muhteşem bir devletin hayalini kurar... Hindistan''ı fethetmeyi ve Çin''e el atmanın rüyasını görürdü'' der. Yeni Türkiye''nin yeni vizyonu, Barbaros''tan esinlenerek, dünyayı bütünüyle kucaklamalıdır. Tarih misyonun, coğrafya vizyonun habercisidir.

*

Toplumların gördükleri büyük rüyalar değişmez. Ancak rüyaları gerçekleştirmenin yol ve yöntemleri değişir. Gerçekleştirecek rüyası olanlar, her yüzyılda dört defa tarihi yeniden yazar ve yeniden yorumlarlar. Anadolu insanı da, Yeni Türkiye''nin yeni misyonu ve yeni vizyonu için, yakın ve uzak tarihi, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır. Tarihle yoğrulmuş coğrafyalar, tarihle donanmış toplumlar, tarihle yaşıt bilgi ve bilgelik kazanırlar.

*

Küreden kareye dönüşen yeni dünyanın yeni Barbarosları, denizlerin sultanları değil, pazarların sultanlarıdır. Daralan pazarlar, yeni ürünler, yeni hizmetler ve yeni bilgiler üretenlerle genişletilir.

*

Pazarlar ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla hayatı zorlaştırmak için değil, kolaylaştırmak için vardırlar.

*

Yeniler satan ve her gün yeniden doğan pazarın sultanlarından kimse usanmaz.

*

Pazarlarda paylaşmasını bilmeyenler, cephelerde savaşırlar.

*

Pazarların değişmez yasası tatlı dil ve güler yüzdür.

*

Pazarın yolu üstünlük kazanmanın yoludur.

*

Pazar sürekli yenilenmesini bilenlerindir.

*

Pazarda yeni olan yenilmez.

26 Ekim 2017, 17:52

İKİ YANI KESKİN ZAMANIN EFENDİSİ OLMAYANLAR KÖLESİ OLURLAR

========================================================== Zamanı kutsal kültürün ışığında değerlendirenler, insanın ruhunu yücelterek, dünyayı Cennet''e çevirirler. Seküler kültürün verileriyle, zamandan yararlananlar, insanın ruhunu öldürerek, Cehennem''i dünyaya taşırlar. Yirmi birinci yüzyılda insanlık, ya kutsal kültürün dört bin yıllık değerlerini yeniden keşfederek zamanın sultanı ya da bütünüyle yok sayarak, zamanın kölesi olacaktır. NAZİF GÜRDOĞAN

26 Ekim 2017, 18:07

İSTANBUL ŞANGAY HONG KONG DUBAİ MANHATTAN OLMASIN

Bu yazı daha önce 26.10.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

===================================================== TOPRAKTAN UZAKLAŞANLAR ALLAH'TAN DA UZAKLAŞIRLAR Tarihin her döneminde kentler,ekonomik,siyasal dönüşümlerinlokomotifi oldular.Kültürler kentleri dönüştürürken, kentler de kentler de kültürleri dönüştürdüler. Dünyanın neresine giderse gidilsin, her kültürün bir kenti, her kültürün bir kenti olduğu görülür. Dünyanın bir ucundan bakılınca, diğer ucunun görülmesi, bütün kentlerin birbirine benzemesine yol açtı.

*

Seküler kültürle yoğrulan yirminci yüzyılda, dünyanın bina ve eğlenci kenti, Las Vegas, dünya kent kültürünün değişmez örneğini oluşturdu. Gökyüzüne başkaldırırcasına yükselen binalar ve kumarhaneler Amerika''dan bütün dünyaya ihraç edildi. Odak noktasını çok yıldızlı otellerin oluşturduğu eğlence merkezleri, bütün dünyada ekonomik ve kültüren gelişmişliğin değişmez göstergeleri haline geldiler.

*

Dubai, Frankfurt, Şangay ve Hong Kong dünyanın Amerika dışındaki Las Vegas''larıdır. Las Vegas ve Singapur un petrol dalarıyla harmanlanmasından doğan Dubai Arap Dünyasının küresel finans ve eğlence başkentidir.Dubai''de konuşulan dil Arapça''dan önce dolardır. Dubai''nin Cebel Ali limanı, Hamburg ve Rotterdam ile yazışarak fiziksel ve finansal alt yapıya sahiptir.

*

Dubai sıfırlana vergileri, sınırsız vize kolaylıkları, yabancı sermayeye sonuna kadar açılan kapıları, ithalat ve ihracat imkanlarının dünyanın en büyük serbest bölgelerinden biridir.Dubai''de bir bankada hesabı olanın, hem oturma, hem çalışma izni olur. Dubai''de bir evi olan, Dubaili sayılır. Çağdaş piramitleri ve alışveriş ve eğlence alanlarıya, dubai Arapların Las Vega''ıdır.

*

Eyfel Kulesi inşa edilirken 300 kişi çalışmıştı Dubai''nin Kulelerini inşa etmek için ise bir milyonu aşkın insan çalıştı ve çalışıyor.Zahmetsiz kazanılan petrol dolarlarıyla, milyonlarca insanın alın teri ve elinin emeği karşılığı inşa edilen gökdelenler, Dünyanın yeni Babil kuleleridir.Dubai''de bütün dünya dillerinin konuşulduğu Babil kentidir. Ancak, Dubai''nin dili paranın evrensel dilidir.

*

Dubai herşeyin alınıp satıldığı dünyanın en önemli açık pazarıdır.Ancak Çin''de olduğu gibi Dubai''de de, herşey bir kere tüketilmek için tasarlanır ve üretilir. Amerika''nın Hollywood''u Hindistan''da "Bollywood"a Arap dünyasında''da Dollywood''a dönüşmüştür.

*

Dubai''nin güah şehri, yasasızlığın yasa olduğu uluslar arası sularda inşa edilmiş ve inşa edilmeye devam ediliyor.

*

Kültürel dönüşümün olmadığı yerlerde kentsel dönüşüm olmaz.

*

Kentsel dönüşüm kültürel dönüşümü izler.

*

Kültür öksürürse kent yatağa düşer

*

Dubai olmak iyi olmak değildir.

26 Ekim 2017, 21:43

ÜSKÜDAR ÜNİVERSİTESİ PAMER'DE YRD.DOÇ.DR.FEHMİ AĞCA'NIN YÖNETİMİNDE HAZIRLANAN "TEA TALKS" PROGRAMINDA "YUVARLAK KÜRE DÜNYANIN DÜZ KARE DÖNÜŞMESİNİ DÖNÜŞMESİNİ VE DÜNYADA YENİ VİZYON ARAYIŞLARINI" ÖĞRENCİLERİN KATILIMIYLA TARTIŞTIK. KARE DÜNYADA "HERKES OLDUĞU GİBİ GÖRÜNMEK GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ OLMAK"ZORUNDADIR.KARE DÜNYADA İKİYÜZLÜĞE YER YOKTUR

Bu yazı daha önce 06.05.2015 tarihinde de yayımlanmıştı.

28 Ekim 2017, 10:49

AYDIN GERÇEĞİ ARAYANDIR GERÇEK GÜZELDİR GÜZEL GERÇEKTİR

========================================================== Gerçeği arayan aydın, sürekli lav püskürten yanardağ gibi,durmadan düşünce üretir.Gerçeğin ateşinden geçmeyen aydın aydın değildir. Balık sudan, aydın toplumdan ayrı yaşayamaz. İnsan silahla değil aydınla değişir. Değişen insan dünyayı değiştirir. İnsan dünyanın özetidir. Nazif Gürdoğan

28 Ekim 2017, 11:22

CUMHURİYET'İN YENİ BİR YIL DÖNÜMÜNDE TÜRKİYE VE DÜNYA

======================================================= Cumhuriyet'in Tek Parti döneminde Anadolu insanı, tarihinde benzeri olmayan büyük bir kültür değişimine zorlandı. Tanzimatla başlayan yenileşme ve dünyadaki gelişmelere ayak uydurma gayretleri, Cumhuriyet döneminde, İslam kültürürünün bütünüyle reddedilmesine dönüştü.

*

Osmanlı Devletinin mirası üzerine kurulan Cumhuriyet, tercihini bütün kurum ve kuruluşlarıyla Batı kültüründen yana kullandı. Osmanlı döneminde Batı'nın bilim ve teknolojisini transfer etmeye çalışan yenileşme eylemleri Cumhuriyet'le yabancı bir kültürü bütün sosyal ve kültürel kurumlarıyle birlikte benimsemeye yöneldi.

*

Cumhuriyet yönetimi, kurtuluşu, yılların birikimi olan kendi kültürünü yeniden üretme yerine, Batı kültürünü bütün kurum ve kuruluşlarıyla olduğu gibi transfer etmede aradı. Avrupa ülkelerinin üretim gücünün ve ekonomik üstünlüğünün kaynağı, onların yaşama biçimiyle, kurum ve kuruluşlarında arandı.

*

Batının tüketim standartları benimsenirse onların üretim standartlarına ulaşılacağı sanıldı. Dünyadaki gelişmelere ayak uyduramayan ülkelerin, bir kültürün kurum ve kuruluşlarını bırakarak, başka bir kültürün kurum ve kuruluşlarını benimsemesi, Anadolu insanını büyük bir kültür kriziyle karşı karşıya getirdi.

*

Tek Parti Döneminde çarşıları, camileri, medreseleri, dergahları, sanatları ve yaşama biçimiyle yüzyılların kültürü İslam medeniyetinin değerleri bütünüyle reddedildi. İslam kültüründen iz taşıyan her şey siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel yapıdan ayıklanmaya çalışıldı.

*

Siyasal, sosyal ve kültürel kurumlarıyla Batı yaşama biçimi tartışılması söz konusu olmayan yeni kutsal değerler olarak kabul edildi.Bu bağlamda İsviçre medeni kanunu hiç değiştirilmeden Türkçe'ye çevrilerek benimsendi. İtalyan ceza hukuku alınarak, İslam hukuku bütünüyle yürürlükten kaldırıldı. Alfabe değişikliğine gidilerek Anadolu insanının tarihi, kültürü ve sanatıyla olan bağları koparıldı.

*

Türk toplumu, Cumhuriyet döneminde İngiliz tarihçi Arnold Toynbee'nin "Herodiyen" diye nitelendirdiği bir yaklaşımla, kendi kimliğini bir kenara bırakarak Batı kimliğini benimsemesi yolunda değişmeye zorlandı. İslam kültürünün kurum ve kuruluşları yokedilirken, Batı kültürü bütün kurum ve kuruluşlarıyle kutsallaştırıldı.

*

Büyük düşünür İbn Haldun'un dediği gibi "Yenilenler kendilerini yenenlerin kurum ve kuruluşlarını taklid ederler." Ancak Cumhuriyet döneminde Batı kurum ve kuruluşlarını taklitte öylesine ileri gidildi ki, orta öğretimde Grekce ve Latince öğretilmeden Batılı olunamayacağı bile ileri sürüldü. Anadolu insanı, Batılılar gibi yaşama yolunda akıl almaz baskılara uğradı.

*

Cumhuriyet'in yeni bir yıl dönünde geriye dönüp bakıdığında, devlet kurum ve kuruluşlarının Batı'nın yaşama ve tüketme biçimini benimsemede büyük bir başarı sağladığını görüyoruz. Buna karşılık bütün kurum ve kuruluşlarının Batılılar gibi ürün ve hizmet üretmede ise büyük bir başarısızlığa uğradığı ortaya çıktı. Bir toplum şapka giyerek ya da yazısında Latin harflerini kullanarak, Almanya'nın üretim gücüne ulaşmasının mümkün olmadığı açıkça görüldü.

*

Batılılar gibi tüketip, ancak Batılılar gibi üretememenin cezasını da ekonomik ve siyasal ktizlerle bütün bir toplum ödüyor. Yazıyı değiştirme ya da fesi çıkarıp şapka giyme, Cumhuriyet Türkiye'sini Batılıların üretim gücüne ulaştıramadığı gibi, onların yardım ve desteği olmadan da ayakta durmaya yetmiyor.

*

Anadolu insanlı ellili yıllarda çoğulcu Demokrasi, seksenli yıllarda da Pazar Ekomisiyle tanıştı. Özal Anadolu insanını dış dünyaya açtı. Türk toplumunun Batı'dan yardım alarak, Batılıların üretim seviyesine ulaşamayacağını gördü. Özal Türk toplumunun üretimde Batı ülkeleriyle rekabet etmesini kolaylaştıracak, ekonomik ve sosyal düzenlemelere gitti.

*

Haberleşme, ulaşım ve finans sektöründe yeni yatırımlar yapılarak, bütün kurum ve kuruluşlarıya Türk toplumu dünya standartlarında üretim yapmaya zorlandı. Yönetenleri, yönetilenleri üretenleri ve tüketenleriyle bütün Anadolu, dünya pazarlarında sağlam bir yer tutmak için, kendi kültür ve medeniyetini reddetmek zorunda olmadığını gördü.

*

Globalleşmeyle yaşanan hızlı değişim, dünya pazarlarında, sağlam bir yer edinmenin kendi kütlürünü inkardan değil, tam tersine medeniyetine sıkı sıkıya sarılmaktan geçtiğini ortaya koyuyor. Artık dünyada ülkeler değil, kültürler yarışıyor. Başka kültürlerle yarışmanın yolu, dünyaya kapanmaktan daha çok dünyaya açılmaktan geçiyor. Kapalı bir toplum ayakta kalabilseydi dünyanın en zengin hammadde kaynaklarına sahip olan Sovyetler Birliği dağılıp gitmezdi.

*

Sınırların ortadan kalktığı bir dünyada, Türkiye Batı yaşama biçimini benimseyerek, Batıların saldırısından kurtulamaz. Türkiye Türk ve İslam dünyasıyla birlikte Cumhuriyet'in yüzyıla tamamlanan diliminde Batıyla ciddi bir hesaplaşma süreci yaşayacaktır. Batıyla hesaplaşmada Anadolu insanının en büyük silahı kültürü ve medeniyetidir.

*

Kültürlerin savaştığı bir dönemde kültürünü inkar eden ülkelerin, dünya ekonomisinde olduğu kadar, dünya politikasında da önemli bir yerlerinin olması mümkün değildir. Kendisi olmaya karşı çıkarak başkasına özenen insan nasıl gülünç olursa, aynı şekilde kendi kültürünü reddederek, başka kültüre öykünen ülkeler de, diğer ülkeler yanında itibarlarını yitirirler.

*

İkibinli yılların başında sınırların ortadan kalkması, Anadolu insanını başka kültürlere açarken, kendi kültürüne dönme gayretlerini de hızlandırıyor. Çünkü tarihe bakıldığı zaman en güzel kültür ve sanat eserlerinin, başka kültürlerle iç içe yaşandığı dönemlere rastladığı görülüyor islâm kültürünün düşünce ve sanatta en güzel eserleri, İspanya'da Maveraünnehir'de ve Osmanlı'da verilmiş.

*

Onsekizinci ve ondukuzuncu yüzyıl Avrupa'nın yüzyılları oldu. Avrupa dünyanın merkeziydi. Diğer ülkelerin konumu Avrupa'ya yakınlıkları ya da uzaklıklarıyle belirleniyordu. Onüçüncü-onaltıncı yüzyıllar da Osmanlı Yüzyıllarıydı. Osmanlılar Roma imparatorluğunun bütün topraklarını ele geçirerek, ortaçağı kapatarak yeni çağın kapılarını açtılar. Yirminci yüzyıl ise, Amerika'nın yüzyılı oldu. Ancak Amerika'nın dönemi uzun sürmedi. Soğuk savaşın sona ermesiyle, dünya çift kutupluluktan çok kutuplu bir yapıya dönüştü.

*

Cumhuriyet'in yaşının yüz yıla yaklaştığı bir dönemde, Türkiye, Anadolu insanının dünyaya açılmasıyla, Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu ve Asya'da önemli bir güç merkezi olma yolunda oluşan yeni yapı içinde Avrupa'daki Anadolu önemli ve vazgeçilmez bir yer tutuyor.

*

Türkler Avrupa'yı camilerle birlikte iş yerleriyle de donattılar. Türk girişimcileri Japonya'dan Amerika'ya kadar dünyanın her ülkesinde yatırım yapmaya başladılar.

*

Türkiye iki binli yılların başında , Avrupa'nın çevre ülkesi değil, Türk ve İslâm dünyasının merkez ülkesi konumuna gelmiştir.

*

Türkiye kültürü, tarihi ve insanıyla barışmıştır.İki binli yılların başında Türkiye bütün Avrupa'da önemli bir ülkedir.

*

Gelecek yüzyılın fatihleri ordular değil, girişimciler olacaktır.Bayrak girişimcileri izler.

*

Girişimciler ürün ve hizmetlerini götürdükleri ülkelere, kültürlerini ve değerlerini de götürürler.

*

Medeniyetlerin savaştığı dünyada,yeni fatihler üreten el olan girişimcilerdir.

*

Yeryüzünü girişimcilerin ürün,hizmet ve bilgi üretilen gizemli atölyesidir.

*

Sınırsız dünyada girişimcilerden daha büyük daha etkili bir güç yoktur.

*

Düz kare dünyanın yeni fatihleri girişimcilerdir.

28 Ekim 2017, 18:08

SAVAŞA SON VEREN BARIŞ İÇİN SAVAŞMAK

====================================== Barış para gibidir,değeri olmayınca anlaşılır. Amerika züccaciye mağazasına giren bir öküz gibi, Bağdat'a girdi barışın kristal avizesini kırdı döktü.Türkiye Ortadoğu'da savaşa son veren barış için savaşmalıdır. Barış için savaşmayanlar savaş için savaşırlar. Düz kare dünyada savaşın kazananı barışın kaybedeni olmaz. Ortadoğu'da iyi savaş kötü barış yoktur.

29 Ekim 2017, 23:28

DÜZ KARE DÜNYADA SAVAŞIN KAZANANI BARIŞIN KAYBEDENİ OLMAZ

=========================================================== Dünyada ülkeler arasındaki bağımlılıklarla birlikte eşitsizliklerin arttığı bir dönemde, savaşlar birbirini izliyor. Savaşlar, terör eylemlerine, uyuşturucu ticaretine, örgütlü suçlara ve finansal krizlere büyük bir hız ve yoğunluk kazandırıyor. Hegel''in ''Amacın gerçekleşmesi yolunda ilerleyiş'' dediği, savaş, İslam dünyasında fiziksel, Batı ülkelerinde finansal yıkımlara yol açıyor.

*

Doğu''dan Batı''ya bütün dünya, sürdürülemez, ekonomik, siyasal ve kültürel krizlerle savaşıyor. İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılayan, hayatı kolaylaştıran, dünyayı güzelleştiren, barış ortamını oluşturmak, bütün ülkelerin ana sorunu haline gelmiştir. Bu bağlamda, dünyanın sağduyu sahibi, barış sevdalısı aydınlarına, büyük görev ve sorumluluk düşmektedir.Dünyada savaşcı azınlığa karşı barışçı çoğunluk kan dökülmesini istemiyor.

*

Yirminci yüzyılın savaşlarıyla, Batı dünyası altüst olmuştu, Yirmibirinci yüzyılın savaşlarıyla, Doğu dünyası altüst olacaktır. Savaş dünyasını, barış dünyasına dönüştürme yolunda, hem Doğu, hem Batı dünyası, kültürlerinin ana kaynaklarına dönerek, sınırlı dünyanın, sınırlı kaynaklarını, en verimli ve en etkili bir biçimde değerlendirmeye bakmalıdır. Artık tank ve uçaklarla yapılan savaşlar, insanlarla birlikte şehirleri de öldürüyor.

*

Başlangıçta savaş değil, barış vardır. Ademoğulları Cennetlerini barışla yitirdiler, yitirdikleri Cennetlerini de barışla bulacaklardır. İçinden ırmaklar akan Cennetleri bulma sürecinde, bir insanın hayatını kurtaranlar, bütün insanlığın hayatını kurtarırlar. Savaş hayatı zorlaştırırken, barış kolaylaştırır. Savaşta ölüm, barışta hayat vardır. Kimyasal silahlar yüzyılında, savaşın iyisi, barışın kötüsü olmaz.

*

Düz kare dünyada, "bırakınız savaşsınlar, bırakınız ölsünler" stratejisi değil, "bırakınız barışsınlar, bırakınız yaşasınlar" stratejisi geçerlidir. Kimse alnının terinden, gözünün nurundan, elinin emeğinden daha fazlasına göz dikmemelidir. Bütün krizler, vermeden alanlardan, üretmeden tüketenlerden kaynaklanır. Savaşlar, başkalarının ürettiklerine el koymanın en kolay yoludur.

*

Yaşanabilir bir dünya için, bütün ülkelerin kolay olan savaş yolunu değil, zor olan barış yolunu seçmeleri gerekir. Çünkü savaş bilinen silahlarla, barış bilinmeyen silahlarla yapılır. Bu yüzdan, insanlar, genelikle zor olan yolu değil, kolay olan yolu seçerler.

*

Geleceğin dünyasını ''ya savaş ya savaş'' diyenlerden daha çok ''ya barış ya barış'' diyenler, inşa edecek.

*

İnsan barışın değerini bilirse, barış insanın değerini bilir.

*

İlkbaharda barış ekenler, sonbaharda savaş biçmezler.

*

Barışın güvercinleri savaşın kartallarından daha güçlüdür.

*

Dünya tarihinin anası silahlı savaş değil silahsız barıştır.

30 Ekim 2017, 23:04

Atasoy Müftüoğlu:"Yeryüzü bana mescit kılındı / Ant verdim

Atasoy Müftüoğlu:"Yeryüzü bana mescit kılındı / Ant verdim toprak şahit tutuldu / Her sabah her öğle her akşam / İkindiyle yıkanarak yatsıyla donanarak / Seslerden bir sesle fırınlanıp / Sularla polatlanan benim."diyen bilgedir.

31 Ekim 2017, 11:32

DÜZ KARE DÜNYA GİZLİLİĞİN OLMADIĞI AÇIKLIK DÜNYASIDIR

==================================================== Masonlar Türkiye''deki gibi, ana ülkeleri olan İngiltere''de mabetlerini gizlerler. Orta ölçekli bütün Amerikan şehirlerinin girişlerinde, Rotary, Lions ve Mason derneklerinin adresleri toplu olarak verilir.Amerika'da Masonlar gizlenmek ihtiyacı duymazlar.

*

Bütün Batı ülkelerinde olduğu gibi, demokratik ülkelerde dini ya da din dışı sivil toplum örgütleri kurulabilir. Aynı toplumda yaşayanlar, istedikleri örgüte üye olurlar, istemediklerine de olmazlar.Kimse kimseyi bir örgüte üye olmaya zorlayamaz.

*

Bütün dünyada, belirli amaçlar doğrultusunda birleşen ve amaçlarını gerçekleştirmek için siyasi kurum ve kuruluşları etkilemeye çalışan baskı grupları vardır.Demokratik toplumlarda seçmenler gibi,açık ya da gizli örgütlenmiş kurum ve kuruluşlar da önemlidir.

*

Dünyada sırlarını herkese vermeyen, gizli örgütlerin arasında en ilginç olanlarının başında Masonlar gelir. Özellikle Amerika''da onlar mabetlerini gizlemeseler de, aslında çalışmaları ve üyeleri gizli bir örgüttür.Masonluk ordu gibi hiyerarşik bir örgüte sahiptir.

*

Masonların esrarengiz gizli dünyalarına ilişkin,doğum yerleri İngiltere''de çok sayıda kitap yayınlanmıştır. Bu biraz da İngiltere''nin onların anavatanı olmasından kaynaklanır.Gizli, ürpertici, kafataslı, kılıçlı ve kanlı törenleriyle, Masonlar, pek çok ülkede ilgi ve merak kaynağı olmaya devam ediyor.

*

Tarihin her döneminde hırslı insanlar, toplumda sivrilmek, maddi ve manevi güç kazanmak için, gizli örgütler kurmuşlardır.Korkulu yemin törenleri, yemine gösterilmesi gereken sadakat ve ihanete verilen ceza, gizli örgütlerin bağlayıcı unsurlarını oluşturur.

*

Gizli örgütlerde sırların gizli kalması, çoğu kez ihanete verilecek cezadaki kararlılığa dayanır.Mozart'ın gizli sırları ifşa ettiği için öldürüldüğü söylenir.Gizli örgütler, ayakta kalabilmek için, büyük dinlerin getirdiği dini ve ahlaki ilkelere bağlanma zorunluğu duyarlar.

*

Masonlar,güç kazanmak için, bütün dinleri kuşatan bir din olduklarını iddia ederler.Kimileri Masonluğa bir din olarak bağlanır, kimileri ise, maddi menfaat sağlayan bir örgüt olarak görür. Bir çoğu da bu iki yaklaşımı birleştirerek benimser.

*

Masonluğun simgesi, bir doların üzerinde de yer alan, "Her Şeyi Gören Göz"le birlikte bir piramittir.Yeni Roma kitabımızda Amerika'nın kurucu Masonları anlatılır.Amerika dünyanın en büyük Mason ülkesidir.

*

Türkiye''deki Masonlara ilişkin en önemli araştırmaların başında İlhami Soysal''ın "Masonlar ve Masonluk" isimli kitabı gelir.Osmanlı Devletinin son döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Masonlar Batılılaşma sürecinde çok etkili olmuşlardır.

*

Masonların, Türkiye''de ve dünyada kuşkuyla karşılanmaları gizliliklerinden kaynaklanır. Gizli toplantılarda alınan kararların, toplumun yararına olacağına kimse inanmaz.Bütün kurum ve kuruluşlarda gücün kaynağı gizlilik değil açıklıktır.

*

Örgütler gibi, ülkelerin gücü de açıklıklarından gelir.Dünyanın neresinde olursa olsun açık olmayan örgütler, istemeseler bile, bir zaman sonra, cinayet, terör, baskı ve şiddete başvuran kuruluşlar haline gelirler.

*

Düz ve kare dünyada hiçbir sırrı uzun süre gizlemek mümkün değildir.Her ülke devlet sırrı olarak gizlediği bütün bilgileri açıklamak zorundadır.

*

Dünyada bütün kurum ve kuruluşların gücü açıklıktan kaynaklanır. Anadolu'da denildiği gibi:"Açık yaradan kimse ölmez."

*

Düz kare dünyada her kurum ve kuruluş olduğu gibi görünmek göründüğü gibi olmak zorundadır.

*

Açık olmayan kurum ve kuruluşlar yeniden yapılanmada güçlük çekerler.

*

Sürekli yeniden doğmayan hiçbir kurum ve kuruluş yaşayamaz.

*

Bahçelerde ağaçlar budanmazlarsa meyva vermezler.

*

Yılanlar deri değiştirmezlerse yaşayamazlar