"BİR KAPI BİN KAPIDIR BİN KAPI HİÇ KAPIDIR." HERKES SEVDİKLERİNCE BÜYÜKTÜR.SON PEYGAMBERİ SEVEN HERKESTEN BÜYÜKTÜR
ONU SEVENLER ALLAH'IN SEVGİSİNİ KAZANIRLAR. ALLAH SEVGİSİNİ KAZANANLARIN DÜŞÜNEN AKLI SEVEN GÖNLÜ GÖREN GÖZÜ YAZAN KALEMİ OLUR.
37 yazı
ONU SEVENLER ALLAH'IN SEVGİSİNİ KAZANIRLAR. ALLAH SEVGİSİNİ KAZANANLARIN DÜŞÜNEN AKLI SEVEN GÖNLÜ GÖREN GÖZÜ YAZAN KALEMİ OLUR.
KADIKÖY İLE KUDÜS TOPRAĞIDIR.SON PEYGAMBERİN DUASINI ALAN İSTANBUL'U TOPKAPI'DA OKUNAN KUR'AN VE AYASOFYA'DA OKUNAN EZAN KORUR.
============================================ TOM MORRIS bir felsefe profesörüdür, "GENERAL MOTOR'S İÇİN İYİ OLAN AMERİKA İÇİN İYİDİR" ilkesinden yola çıkarak,"ARİSTO OLSAYDI GM'SU NASIL YÖNETİRDİ" kitabında,iyilikte yarışan işletmelerin nasıl büyüdüğünü, kötülükte yarışan işletmelerin nasıl yok olduklarını çok akıcı bir dille anlatır.
*
Türkiye üniversitelerinde de genç akademisyenler, YUNUS'tan,MEVLANA'dan yola çıkarak, "YUNUS KOÇ HOLDİNG'İ YÖNETSEYDİ" ya da "MEVLANA SABANCI HOLDİNG'İ YÖNETSEYDİ" gibi tezler hazırlamalı ve kitaplar yazmalıdır.
*
FORD için iyi olan,yalnızca Amerika için değil,Türkiye için de iyidir.FORD'un Gölcük'te binlerce kişinin çalıtığı yüzbinlerce araba üreten fabrikası vardır. Ayrıca FORD'un Anadolu'nun her şehrinde en azbir bayisi bulunur.
*
Aynı şekilde Sabancı Holding için iyi olan yalnızca Türkiye için değil,fabrikası ya da yatırımı olan her ülke için iyidir. Sabancı Holding'in dünyanın bir çok ülkesinde yatırımı vardır.
*
Kare dünyada küre dünyada olduğu gibi "EKONOMİK BAĞIMSIZLIK"değil "EKONOMİK BAĞIMLILIK" önemlidir.
*
Ülkeler birbirleriyle ne kadar çok alışveriş yaparlarsa o kadar ekomilerini büyütür ve geliştirirler.
*
Ticarette her zaman "KAZAN/KAZAN" stratejisi geçerlidir.Hiç bir zaman tek yönlü ticaret olmaz.
*
Ticaret ekonomik,kültürel,siyasal ve toplumsal hayatın temelidir.
*
Ticaretin olmadığı bir toplumda hiç bir alanda gelişme olmaz.
*
Birbirleriyle ticaret yapan ülkeler birbirleriyle savaşmazlar.
*
Ticaret barışın en büyük en önemli koruyucusudur.
============================================ "Ağalar beyler birbirini ağırlar" stratejisinden "Ey düşmanım sen benim ifadem hızımsın Gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsın" stratejisine geçmek Türkiye'deki bütün kurum ve için hayati önem taşıyor.
*
Kurum ve kuruluşlar ciddi bir rakiple,ciddi bir düşmanla karşılaşmadan kendilerini yenilemezler.Firavun'suz Musa,Nemrut'suz İbrahim olunmaz.Yenilenmeyenler yenilirler.Kurum ve kuruluşlar değişmeden değişmesini öğrenmelidirler.
================================================== İnsanlar gönül zenginlikleriyle, akıl zenginliklerini altın oranda harmanlayarak, kültürel dokuyu ve ekonomik yapıyı dönüştürürler. Dönüşüm sürecinde, gönül zenginliği akıl zenginliğine, akıl zenginliği gönül zenginliğine yeni açılımlar kazandırır.
*
Gönül zenginliğiyle akıl zenginliği arasında diyalektik bir iletişim ve etkileşim vardır. Gönül dünyasında ekilenler, akıl dünyasında, akıl dünyasında ekilenler, gönül dünyasında biçilir. İki dünyada birden ekilmeyen, iki dünyada birden biçilmez.
*
Gönül zenginliğiyle akıl zenginliğini birbirinden kesin sınırlarla ayıran toplumlar, iki dünyanın zenginliklerini birden yitirirler. Nasıl iki kılıç tek elle tutulmazsa, aşılmaz duvarlarla birbirinden bağımsız iki dünyaya bölünmüş bir dünya da tek elde toplanmaz.
*
Gönül zenginliğiyle akıl zenginliğinin, birbirini destekleyip büyütmesi için, iki bağımsızlaştırılmış dünyanın bir dünyaya dönüştürülmesi gerekir. İki dünyayı da hem akıl hem gönül gözüyle görenler bütünleştirir.Bilgeler hem akıl hem gönül gözüyle görürler.
*
İster gönül ister akıl zenginliği olsun, insanlığın bilgi ve bilgelik kaynakları, tarih içinde geçmişten geleceğe bir bütünlük ve süreklilik içinde uzanır. Akıl zenginliği bilgiye yeni boyutlar kazandırırken, gönül zenginliği bilgeliğe yeni boyutlar kazandırır.
*
Gönül zenginliğinde kazanılan başarı, akıl zenginliğinde kazanılacak başarının yol haritasını verir. Her iki alanda ulaşılan başarının seviyesi, birleşik kaplar yasasıyla belirlenir, zaman içinde birbiriyle eşitlenir.Gönül yoksulu olanlar akıl zengini olmazlar.
*
Asya ve Avrupa arasında mekik dokuyan Türkler, hem Asyalı hem Avrupalı olarak Anadolu'ya yerleştiler. Onlar akıl dünyasını gönül dünyasıyla harmanlayarak,bayraklarını Avrupa'nın içlerine kadar taşımışlardır.
*
Cumhuriyet döneminde gelen Horasan Erenleri, düşünce ve eylem sevdalısı Anadolu'nun gönül ve akıl zenginlerinin Türkiye'nin ekonomik,siyasal ve kültürel yapısını dönüştürmelerine öncülük yaptılar.
*
Sonsuzluk kervanına katılanlar, iki dünyayı bir dünyaya dönüştürerek,Türkiye'yi kuşatan gönül ve akıl yoksulluğunun çelik çemberini parçaladılar.Onlarla ordu millet girişimci millete dönüştüler.
*
Gönül ve akıl zenginliği arayanlar uzaklara gitmesinler, çarşılara ve camilere baksınlar. Nerede iyilikler özendiriliyor, nerede kötülükler önleniyorsa, orada gönül insanları vardır, orada akıl insanları vardır. Kültür ve ekonomiyi güzelleştiren, bilgi ve bilgelik oradadır.
*
Bilgiyi bilgeliliğe dönüştürenler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata canlılık getirmekle kalmazlar, büyük bir dönüşümün de lokomotifi olurlar. Onlar eğitimlerine hiç ara vermeyen, Kıyamet'e kadar açık kalacak, bütün insanlığın “Görünmeyen Üniversite”leridir.
*
Dünyanın görünmeyen üniversitelerinin kapıları bütün insanlara ardına kadar açıktır. Onların sürekli yeni açılımlarla, zenginleştirilen, bilgi ve bilgeliklerinden, farkında olsunlar ya da olmasınlar, herkes yararlanır.
*
Görünmeyen üniversitelerde ya Ebu Hanife ya İbrahim Ethem olmanın değil, hem Ebu Hanife hem İbrahim Ethem olmanın sırları öğretilir.
*
Akıl dünyasının zenginlikleri gönül dünyasının zenginlikleriyle yoğrulmuştur.
*
Akıl işi güzel yapmaya gönül güzel işi yapmaya vurgundur.
*
Akıl zenginlikleri ırmak gönül zenginlikleri denizdir.
*
Dünya herşeyiyle güzel olmalıdır.
*
Gönül dünyanın vicdanıdır.
======================================================== Geleceğin yaşanabilir kentlerini akılları başlarında sıradan insanlar değil, akılları hem başlarında,hemde gönüllerinde olan,görünmeyeni gören, bilinmeyeni bilen,düşünülmeyeni düşünen sıradışı insanlar inşa edecektir. Kentlerde insanlar Sezai Karakoç'çun "BALKON" şiirinde vurguladığı gibi: "Evleri balkonsuz yapan mimarların" alnından öpecektir.Çünkü evlerin sırlarını ifşa eden,gösteriş simgesi balkonlar," Ölümün cesur körfezidir evlerde." Anadolu'nun yeni kentleri baştan sona balkonsuz olacaktır.
============================================== Amerika'nın Ortadoğu'ya Atina demokrasisi götürmek bahanesiyle, petrol ülkesi Irak'ı işgal etmesi, dünyadaki demokrasi tartışmalarının merkezini değiştirmiştir. Artık dünyada “Batımerkezci” bir demokrasiden daha çok “Doğumerkezci” bir demokrasi tartışılıyor. Arap “Demokrasi Baharı”nın Mısır'da “Dayatma Kışı”na dönüşmesi, İslam dünyasındaki demokrasi tartışmalarına yeni açılımlar kazandırdı. Dünyada yalnızca Atina demokrasisinin olmadığı, Medine demokrasinin de olduğu Ortadoğu gündemine girmiştir.
*
Ortadoğu'da “Atina merkezli demokrasi” tartışmalarının yerine “Medine merkezli demokrasi” tartışmaları geçti. Medine'nin, kısa zamanda Endonezya'dan Endülüs'e, bütün dünyayı bir hilal gibi kuşatan, özgün ve parıltılı dünyasının temellerindeki demokratik değerler, bütün sosyal bilimlerin ana araştırma alanı oldu. Dünya Andre Gunder Frank'ın kitabının adıyla söylenirse: “Yeniden Doğu”ya yöneldi. Ortadoğu'da dünya tarihi yeniden yazılacak, yeniden yorumlanacaktır. Fazlur Rahman'ın kavramlaştırmasıyla Ortadoğu'nun en önemli araştırma ve tartışma konusu, demokrasinin “meşrulaştırılması” değil, “keşfedilmesi” olacaktır.Ortadoğu kendi demokrasini,kendi kültürüyle,kendisi inşa edecektir.
*
Dünya demokrasi tarihinde, yalnızca “Avrupamerkezci” bir süreç yoktur. Doğu'dan Batı'ya doğru, birlik içinde farklılığı içselleştiren, farklılık içinde birliği yaşatan çoğulcu, bütün ve sürekli bir tarih vardır. Bu bağlamda, Tarihçi Marc Bloc'un vurguladığı gibi: “Avrupa tarihi diye bir tarih yoktur, var olan yalnızca dünya tarihidir.” Tarih için doğru olan, demokrasi için de doğrudur. Var olan, Atina ve Medine demokrasisinden önce demokrasidir. Demokrasinin ilkeleri ülkelerinden önce gelir. O ilkeler İslam'ın ilkeleriyle çatışmaz.
*
Medine demokrasinin odak noktasında, iyilikleri özendirmede ve kötülükleri önlemede, birbirleriyle yarışan “Erdemli Demokrat İnsan” vardır. Kötülükle yarışan insanlar, kötü insanların sayılarını, iyilikte yarışan insanlar, iyi insanların sayılarını çoğaltırlar. Bu yüzden, iyilikte yarışmanın olmadığı bir demokraside, hiçbir alanda hiçbir gelişme olmaz. Medine Demokrasisi: Uzun soluklu bir iyilikte yarışmadır. İyilikte yarışanları seçme, sıralama yolu ve yöntemidir. Seçilenler, seçenler tarafından sürekli denetilir. Herkes birbirine hesap vermek zorundadır.
*
İster Doğu'da olsun isterse Batı'da, demokraside mükemmeli arama süreci, statik bir süreç değil, dinamik bir süreçtir. Demokratik süreçte gelen yılların geçen yıllardan daha iyi olması için, yoksulluğun ve yolsuzluğun üstesinden gelinerek, ekonomik, siyasal ve kültürel özgürlük alanlarının genişletilmesi gerekir. Demokratik zenginleşme olmadan, ekonomik zenginleşme olmaz. Toplumun bu iki ayrı eylem alanı, karşılıklı iletişim ve etkileşimle birbirini besler büyütür.
*
Demokratik süreçte “Yerel Düşünen Küresel Davranan” her ülke, kendi demokrasini kendisi zenginleştirir. Demokratikleşme süreci hızlandıkça, ayrışmanın yerine yardımlaşma geçer, çatışma uzlaşmaya dönüşür. Bilgi bilgeliğe evrilirken, düşünce eyleme, eylem sevgiye evrilir. Sevgiyle silahlananlar, demokratik sürecin en güçlü, en önemli, en etkili mimarları olurlar.
*
Demokratik yönetimlerde, çoğunluk toplumun vicdanıdır.
*
Sevgiyle silahlanan çoğunluk yanlışta birleşmez.
*
Seçimlerde oy kurşundan çok daha etkilidir.
*
Seçilenler seçenlere meydan okuyamaz.
*
Demokrasinin dili yalındır.
*
Seçenler seçilirler.
*
Seven sevilir.
=========================================================== Ekonomi dünyada, Adam Smith ya da Karl Marx ile ortaya çıkmış, bir bilgi dalı değildir. Ekonomik konular, ilk insandan bugüne, hayatın her alanında, insanın karşısına çıkarlar, toplumsal, siyasal ve kültürel boyutlarıyla hayatı dönüştürürler. Her bilim dalı gibi, Ekonomi de, insanların karşılaştıkları sorunları çözmeye yarayan, herkesin anlayacağı, evrensel bir dildir. Her dil gibi, Ekonomi''nin dili de, sindire sindire öğrenilmelidir.
*
Arz ve talep yasası, Ekonomi dilinin anası ise, maliyet ve fayda analizi de babasıdır. İnsanlar ister farkında olsunlar, isterse olmasınlar, aldıkları kısa ve uzun vadeli kararlarda, Ekonomi''nin olduğu kadar işletme bilimlerinin de temeli olan bu iki analiz tekniğini büyük ölçüde uygularlar. Hayatın her alanındaki önemli kararlarda, bu iki temel yöntemden yararlanmasını bilenler, üretim güçlerini büyüterek, iki günlerini birbirlerinden farklı kılmasını da bilirler
*
Matthew Arnold, “Şiir, bir şeyi en güzel, en etkileyici ve en gerçek şekilde ifade etme sanatıdır”, demektedir. Ekonomi de, şiire benzer, bir ürünü, bir hizmeti, bir bilgiyi, en düşük giderle üretme ve en uygun gelirle satma sanatıdır. Bu bağlamda, Ekonomi de, şiir gibi, buütün insanlığın konuştuğu ve anladığı, en çok bilinen küresel ve yalın bir dildir. Ekonomi''nin öğrettiği yalın dille, her toplum, kültür ve ekonomi arasındaki altın oranı yakalar ve dünyayı dönüştürür.
*
Kültür ve ekonomi arasında, hayatın şiirini yakalayabilmek için, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, fayda ve maliyet ya da nimet ve külfet arasında tutarlı bir karşılaştırma yapmasının bilmek gerekir. Bir üretim konusunun, değişik ürün ve hizmetlerin arz ve taleplerinde yol açtığı değişmelerin, ekonomik ve kültürel etkilerini ayrıntılı olarak araştırmadan, sağlıklı bir kültürel doku ve sağlam bir ekonomik yapı oluşturulamaz.
*
Bir ürün, bir hizmet ya da bir bilginin üretimi, şehirler arasında olduğu kadar ülkeler arasında da, ekonomik ve kültürel alışverişe, önemli bir hız ve yoğunluk kazandırır. Ekonomik faaliyetler “çoğaltan” ve “hızlandıran” etkileriyle, toplumun bütün kesimlerinde olumlu ve olumsuz değişmelere yol açarlar.
*
Hayatın temel yöntemi "Maliyet ve Fayda" ya da "Nimet ve Külfet" analizleriyle, bütün kurum ve kuruluşların, iki günleri, iki ayları ve iki yılları arasındaki, değişmeler değerlendirilir.
*
Ekonomilerin canlılığı, insanların, kurumların ve kuruluşların, dünyadan aldıklarından daha fazlasını dünyaya vermelerinden kaynaklanır.
*
Dünyada "El Açılan" olmasının bilmeyenler başkalarına "El Açan"lardan olurlar.
*
Dünyanın her yanında "El Açılan"lar her zaman "El Açan"lardan üstündür.
*
Dünya her şeyinden sorumlu olduğu öteki dünyanın gizemli atölyesidir.
=============================================== Yirmibirinci Yüzyıl mükemmelliği arayan kurum ve kuruluşların yüzyılıdır. Mükemmelliği arayan kurum ve kuruluşlar mükemmelliğin kaynağı olurlar.Mükemmeli arayış yapılmaz olanı yapmak imkansız olanı istemektir.Mükemmel kurum ve kuruluşlar akıllarıyla karar verirler gönülleriyle uygularlar.Mükemmel kurum ve kuruluşlar akılları hem başlarında hem gönüllerinde olan oluşumlardır.Onlar paylaşmayanların paylaşılacaklarını bilirler.Mükemmeli aramak kesintisiz bir süreçtir.
Bir konu en güzel öğretirken öğrenilir.Her öğretici bir öğrencidir. Her öğrenci bir öğreticidir.En iyi öğrenci en çok soru soran öğrencidir. Öğretenler kendileriyle aynı görüşte olmayan öğrencileri severler.Onlar karşılıklı düşünce alışverişin büyük renk ve tad kazandırırlar. Eğitimde önemli olan öğrenmesini öğrenmektir.Öğrenmesini öğrenme beşikten mezara kadar devam eder,yeri,yaşı,zamanı yoktur.
Eskişehir'e gidenlerin kendisine emanet edildiği,Eskişehir'in Bilgesi,hem aklıyla hem de gönlüyle konuşan Atasoy Müftüoğlu, ABBARA KAHVE'deki konuşmasında İslam Dünyasının kendine gelerek, seküler dünyanın dilinin dışında ve üstünde yeni bir kutlu dil oluşturmasının önemini vurguladı.
==================================================== Yirmibirinci yüzyılın başında, dünya artık Doğu, Batı, Güney ve Kuzey ülkeleri olarak sınıflandırılmıyor. Dünyada merkez ülkelerle çevre ülkeler arasındaki fark da büyük ölçüde ortardan kalktı. Bilginin, bilgisayarın ve iletişimin zaman ve mesafeyi öldürmesi, çevre ülkelerini merkeze taşıdı. Büyük ya da küçük, dünyadaki her ülke, hem merkez, hem de çevre ülkedir. Çin ve Hindistan, sınırsız dünyanın atölyesi haline geldiler. * * * İletişim araçlarındaki inanılmaz gelişmelerin, akılalmaz boyutlar kazanması, hayatın her alanındaki, bilgi, hizmet ve ürün üretim ve tüketim çalışmalarını demokratikleştirdi. Oluşan demokratik ortamda, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, herkes bir ürün, bir hizmet ve bir bilginin hem üreticisi hem de tüketicisi olabilir. Yeni yüzyılda, bütün insanlar bir kitabın okuyucusu, bir televizyon dizisinin izleyicisi ve bir radyo programının dinleyicisi olabilir. * * * Sınırlı dünyanın sınırsız dünyaya ve yavaş dünyanın hızlı dünyaya dönüşmesi, ölümsüz edebiyat eserlerini de demokratikleştirdi. İsteyen herkes, Mevlana'nın, Shakespeare'nin, Goethe'nin kitaplarını kendi dilinden okuyabilir, filmlerini izleyebilir ve radyoya uyarlamalarını dinleyebilir. Yeni yüzyılda Mesnevi yalnızca bağrında doğduğu ülkeyi değil, dünyanın her ülkesini etkilemekle kalmıyor, kültürü yeniden yoğuruyor. Onun erdem sofrası, bütün insanlığa açıldı. * * * Sınırlı dünyada bir kitap bir milyon hayattı, sınırsız dünyada ise, bir kitap bir milyar hayattır. Yirminci yüzyılda savaşların oluşturamadığı barış ortamını, Yirmibirinci yüzyılda kitaplar oluşturacaktır. * * * Yeni yüzyılda, duvarsız ve kapısız açık bir sınıfa dönüşen dünyanın fatihleri ölümsüz eserler veren edebiyat ustaları olacaktır. Bunun için, Anadolu'da Yunus'un bir şiiri, Sinan'ın bir kubbesi ve Fuzuli'nin bir kasidesi, Çin'den ve Hint'ten üstün görülmüştür. * * * Türkiye'nin geçmişin görkemli yüzyıllarını, yeni yüzyıla taşıyabilmesi için, edebiyatın her alanında zamanın ritmini yakalayan eserler veren sanatçıların yanında olması gerekir. Her edebiyat eseri, bağrından doğduğu toplumu anlatır. Bir edebiyat eserini anlamada, anlattığı toplumu anlamak önemlidir. * * * Kalıcı edebiyat eserleri, geçmişte söylenenleri, yaşadıkları toplumdan yola çıkarak, yeni bir dil, yeni bir söylem ve yeni bir yorumla, söylenmemiş bir biçimde, yeniden söylemek zorundadırlar. Edebiyatta güneş altında söylenmemiş bir söz yoktur. * * * Ölümsüz edebiyat eserleri, yalnızca kendi ülkelerinin insanlarına değil, bütün insanlığa kurtuluş yolunu gösteren kutup yıldızları olurlar. İnsanlık tarihinin bütünlüğüyle birlikte sürekliliği de edebiyat eserleriyle sağlanır. * * * Edebiyatlar medeniyetlere tutulmuş aynalardır. Edebiyatçıları olmayan toplumların medeniyetleri olmaz. Toplumlar hayatın "Sırat Köprüsü"nden, yöneticilerden daha çok edebiyatçıların değerleriyle geçerler. * * * Kuşaktan kuşağa kalan, en büyük, en kalıcı ve en değerli miras, edebiyatın ölümsüz eserleridir. * * * Edebiyat medeniyetin habercisidir. Edebiyat medeniyet, medeniyet edebiyat kaynağıdır. * * * Edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmaz. * * * Edebiyatlar medeniyetlerin sönmeyen meşalelerdir. * * * Medeniyetler edebiyatlarla geleceğe taşınır * * * Edebiyatlar medeniyet yüklü bulutlardır. * * * Medeniyetler edebiyatlarıyla yaşarlar.
Üsküdar Üniversitesi'inde "YUVARLAK KÜRE DÜNYANIN DÜZ KARE DÜNYAYA DÖNÜŞMESİ VE YENİ VİZYON ARAYIŞLARI"nı geniş bir öğrenci kitlesiyle tartıştık.Merkez ve çevre farkının ortadan kalktığı dünyada Düz kare dünyada Doğu'da ya da Batı'da değil,her alanda önde olmak önemlidir.
"Sizin inancınız sizindir,bizim inancımız bizimdir." "İnançta zorlama yoktur." Ve "Zorla güzellik olmadığı gibi,zorla inanç da olmaz." Ademin çocukları ya inançta kardeştir ya da yaratılışta kardeştir." Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur.Üstünlük iyilikte yarışılarak kazanılır.
===================================================== Felsefe dünyasının büyük bilgelerinin, bütün insanlığa bıraktıkları en büyük mirasları, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatı yaşanır kılmada yararlanılan yol haritalarıdır. Onların bıraktıkları yol haritalarını doğru okuyamayanlar, hayatın derinliklerine inerek, hayatı bütün boyutlarıyla kavramakta güçlük çekerler. Bu bağlamda, kaynakları değerlendirme ustalığı olan ekonomi bilimi de, bütün bilimler gibi, felsefe biliminin ayak izlerinden doğmuştur.
*
Felsefe hayatı yaşanır kılmanın değerlerini insanda arar, insan hayatın hem özü, hem de özetidir. Çünkü evrensel etik ve hukuk ilkeleri içinde, insan için yararlı olan, toplum için yararlıdır. Başta ekonomi olmak üzere bütün bilimlerin amacı, hem insana, hem de topluma yararlı olan ürün, hizmet ve bilgileri üretmektir. İnsanların ihtiyaçlarını karşılayanlar, toplumun da ihtiyaçlarını karşılarlar. İnsandan topluma, toplumdan insana gidilir, insan toplum, toplum insandır.
*
Seküler Batı kültürü "Çatışma olmadan gelişme olmaz"a odaklanırken, kutsal kaynaklardan beslenen Doğu kültürü ise, "Yarışma olmadan gelişme olmaz"a odaklanır. İyilikte,doğrulukta,güzellikte yarışma olmazsa , ekonomik,siyasal ve kültürel alanların hiç birinde hiçbir gelişme olmaz.
*
Üniversiteler bilimin özünü yitirmeden, canlı bir tartışma ortamı oluşturururmazlarsa,işlevlerini yerine getiremezler.Çünkü, iletişim ve etkileşimi kolaylaştıran, özgür bir tartışma alanı oluşturmadan, hiçbir alanda çoraklaşmanın önüne geçmek mümkün değildir.
*
Ekonomi ile birlikte bütün bilimler, insanın yararını toplumun yararıyla, toplumun yararını da insanın yararıyla bütünleştirmek zorundadırlar. Yalnızca uzun dönemde değil, kısa dönemde de, topluma zarar verenler, farkında olmadan kendilerine zarar verirler.
*
Dünyanın her yerinde sağlıklı bir toplum, herkesin iyilikleri özendirmeye, kötülükleri önlemeye çalıştığı toplumdur. Hayatın her alanında, insan için iyi olan, toplum için, toplum için iyi olan, insan için iyidir.
*
Doğru olan güzeldir diyen, felsefe ile doğru olanın peşinde olan Ekonomi''yi bütünleştirmek, bütün bilimlerin en başta gelen görevleri olmalıdır. Aslında felsefe, sanat ve bilim arasında amaç farkı değil, yöntem farkı vardır.
*
Onların birleştikleri ortak alanları, ayrıldıkları alanlardan çok daha büyüktür. Üçü de, insanı toplumdan, toplumu insandan ayırmadan, gerçeğin, iyiliğin ve güzelliğin peşindedirler. Onların bulgularından, bütün insanlık yararlanır.
*
Felsefe, sanat ve bilim, insanın yararını gözetme, hayatını kolaylaştırma ve dünyasını güzelleştirme yolunda, ortak alanlarını sürekli büyütürler.
*
Hayatın hangi alanda uzman olursa olsun, başarılı ve tutarlı olmak isteyen her akademisyen, üç alanla birden ilgilenmek zorundadır.
*
Birbirini bütünleyen üç alanın ortak sesi, insanın sesidir, toplumun sesidir, sağduyunun sesidir, ortak aklın sesidir.
*
İnsanlığın ortak birikimine dayanmayan doğrular, genel kabul görmeyecekleri için, uzun ömürlü olmazlar.
*
Felsefe, Sanat ve Bilim''de üçlü gerçeğe yer yoktur. Her üçünün ortak amacı gerçeği aramaktır.
*
Hayatı yaşanır kılanlar, gerçeği arayanlardır.
*
Gerçek güzeldir, güzel gerçektir.
*
Gerçek insanın gönlündedir.
*
Hayat gerçeği aramaktır.
========================================== Üniversiteleri güçlü olmayan ülkelerin ekonomik yapıları ve kültürel dokuları güçlü olmaz.Üniversite toplumla ekonomi kültürle bütünleşmek zorundadır.
===================================================== İnsanlar kuru bilgilerle doldurulmuş kitapları değil, şiir ve hikayelerle zenginleştirilmiş kitapları daha çok sever. Bu yüzden, öğrenme ve öğretmede beden dilinden yararlanma yanı ağır basan hocalar, çok daha başarılı oldukları gibi,daha çok da sevilirler.
*
Derslerinde fıkra anlatmayı sevmeyen, şiirlerle düşüncelerini desteklemeyen hocalara dünyanın hiçbir eğitim kurumunda yer yoktur. Dünyanın her yerinde ders verenler değil,birlikte öğrenmesini öğretenler,eğitimde daha çok başarılı olurlar.
================================================ Hayat kültürel ve ekonomik boyutlarıyla tek başına oynanan bir oyun değil,bir takımla oyananan bir takım oyunudur.Hiç kimse tek başına hayatın hiçbir alanıda geleceğe kalacak çalışma yapamaz.Hayat "ben" diyenlerden önce "biz" demesini bilenlere kapılarını sonuna kadar açan okuldur.
*
Hiç kimse yerken asla yalnız yemesin.Anadoluda denildiği gibi:"Yerken yalnız yiyenler yüklerini yalnız taşırlar." Paylaşılmayan sofralar "Halil İbrahim" sofrasına dönüşmezler. Aile paylaşma kültürünün en köklü kurumudur.Her aile bir holdingdir.Her insan bir anonim şirkettir.Ülkeleri aile şirketleri ayakta tutar.
========================================== "Education" ve "Entertainment" kavramları birleştirilerek,eğitim eğlenceye eğlence eğitime eğitim eğlenceye dönüştürüldü ve "Edutainment" oldu.
*
Dünyanın hiçbir yerinde gülmesini bilmeyenler öğretmen olmasın.Öğretmenlık güler yüzlü,tatlı sözlü olanların mesleğidir.
*
Onların sınıflarında en çok konuşan, en çok soru soran,en çok yanılan öğrenciler ödüllendirilir. En başarılı,en iyi öğrenci hocayla aynı düşüncede olmayan öğrencidir.Onlar farklı düşünmenin canlılık kaynağı olduğunu bilirler.
*
Sorularla yeni boyutlar kazanan Sokratik eğitimin en güzel örneğini Ebu Hanife Bağdat'ta kurduğu Hukuk Akademisinde vermiştir.
*
Onun öğrenmesini öğrenen öğrencileri olan üç büyük hukukcu Hanefi Mezhebinin mimarları olmuşlardır.
*
Ebu Hanife yönteminin MBA programlarındaki adı "Case Study" ya da "Örnek Olay" yöntemidir.
*
Harvard Üniversitesi tarafından geliştirilmiş ve yaygınlaştırılmıştır.
================================================= Amerika'nın kuruluşu sözkonusu olunca akla hemen Colomb sonrası Amerika'yı işgal etmeye başlayan, Avrupalı göçmenler gelir. Amerika İspanyol, İngiliz, İtalyan, Alman, Fransız ve Hollandalı göçmenlerin kurduğu, bir göçmenler ülkesidir. Amerika'da Kızılderililerin dışında herkes göçmendir, hiç kimse Amerika'nın yerlisi değildir. Kızılderililerin atalarının da, Bering Boğazı'ndan Amerika'ya geçen Moğollar olduğunu ileri süren kaynaklar vardır. Amerika'nın işgali, birbirleriyle savaşan Avrupalıları, büyük bir zenginliğe kavuşturmuştur.
*
Avrupalı işgalciler, Aztek, İnka ve Maya kültürlerinin vatanı Amerika'da; Arapların İspanya ve Sicilya'da, Türklerin Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan'da gösterdikleri, dinlere saygı ve hoşgörüyü göstermediler. “Bizden olmayan bize karşıdır” diyen, ellerinde silahla gelen Avrupalılar, Amerika'daki geleceklerinin güvencesini, yerli kültürleri bütünüyle yok etmede buldular. Aynı “topyekün yok etme” odaklı savaş stratejisini, İspanyollar Endülüs'te, Amerikalılar Vietnam'da, Fransızlar Cezayir'de uyguladı.
*
Avrupa'dan Amerika'ya göç edenlerin çoğunluğunu, savaşlardan kaçanlar ve yoksullar oluşturuyordu. Avrupalı göçmenler Amerikalı yerlilerin, topraklarını zorla ellerinden aldılar, akıl almaz baskı ve şiddet yöntemleri uyguladılar. Amerika Avrupalılar için, herkesin kısa yoldan zenginlik peşinde koştuğu “vaad edilen altın ülke” olarak görüldü. Zengin doğal kaynakları, tarıma elverişli geniş topraklarıyla, Avrupalılar Amerika'yı Avrupa'nın tahıl ambarı yapmak için, Afrika'nın siyah insanını köleleştirdiler. Alex Haley Kökler kitabında siyah insanın Amerika serüvenini ayrıntılı olarak anlatır.
*
Amerika'nın kısa tarihinde, derin yaralar açan, bağımsızlık savaşının ardından gelen, büyük bir iç savaştan sonra, ulaştığı çok kültürlü toplumsal ve siyasal yapısının mimarları, Avrupa, Afrika ve Asya'dan gelen göçmenlerin torunlarıdır. Ortadoğu'nun omurgasını oluşturan Araplar ve Türkler olmasaydı, bugünkü Avrupa olmazdı. Rönesans Avrupa olmasaydı, dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücü olan Amerika, başka bir Amerika olurdu. Ortadoğu bugünkü Avrupa'nın, Avrupa bugünkü Amerika'nın temelindeki en güçlü dinamiktir. İbrahim Peygamber'in ülkesi Ortadoğu, medeniyetlerin ana kaynağıdır.
*
Halford Mackinder'in Asya, Avrupa, Afrika'dan oluşan “Dünya Adası”nın tarihi, fetihler ve yeniden fetihlerin, yol açtığı kıyımlar ve göçlerle doludur. İslam'ın doğuşuyla büyük bir dinamizm kazanan Ortadoğu yüzyıllarca üç kıtanın belirleyici gücü oldu. Avrupa'nın birbiriyle savaşan ülkelerinin aralarındaki sınırları ortadan kaldırarak, ortak para birimine geçmeleri, Avrupa'da “tarihin sonu”nu getirmedi. Yalnızca kendine demokrat, yalnızca kendine adil Avrupa'da, tarih yeni başlıyor.
*
Avrupa'nın tarihi yeniden yazılacak, yeniden yorumlanacaktır. Tarihte yeni açılımlar, yeni yaklaşımlar, yeni yorumlar, bugün olduğu gibi, büyük göç dalgalarının olduğu, çalkantılı dönemlerde görülür. Yeni dönemde Amerika'yı işgal eden Avrupa, Endonezya'dan Endülüs'e büyük Ortadoğu tarafından işgal edilecektir.
*
Geçmişte Ortadoğu Yunan ve Roma'yı içselleştirerek, dünyaya Endülüs'ü armağan etti. Avrupa Endülüs'ü içselleştirerek, Rönesans dönemindeki atılımların temellerini attı. Büyük ve Engin Ortadoğu, Avrupa ve Amerika'yı içselleştirerek, yeni dünyanın “Dünya Adası”nı inşa edecektir.
*
Yeni dünyanın mimarları “kurşun atana gül atan”, şiddet karşıtları, yeni Yunus'lar, yeni Thoreau'lar, yeni Tolstoy'lar, yeni Schweitzer'ler, yeni Gandi'ler olacaktır.
*
Dünyada medeniyet adına ne varsa hepsi Ortadoğu kökenlidir.
*
Ortadoğu zehirle pişmiş aşı bal eyleyenlerin coğrafyasıdır.
*
Ortadoğu'da ateş alanı gül bahçesine dönüşür.
==================================================== Geleceğin yaşanabilir kentlerini akılları başlarında sıradan insanlar değil, akılları hem başlarında, hem de gönüllerinde olanlar inşa edecektir.
*
Görünmeyeni gören,bilinmeyeni bilen, düşünülmeyeni düşünen sıradışı insanların gönül gözleridir.
*
Kentlerde insanlar Sezai Karakoç'un "BALKON" şiirinde vurguladığı gibi: "Evleri balkonsuz yapan mimarların" alnından öpecektir.
*
Evlerin sırlarını ifşa eden, gösteriş simgesi balkonlar," ölümün cesur körfezidir evlerde."
*
Anadolu'nun yeni kentleri baştan sona balkonsuz ve gösterişten uzak olacaktır.
*
Anadolu'nun evleri,kamusal alanla özel alanı ayırır, dışa kapalı içe açıktır.
*
Balkondan çocuk düşerse yüzündeki son gülümsemeyle ölür.
*
İç bahcede çocuk düşerse yüzündeki gülümseme kaybolmaz.
===================================================== Soğuk Savaş’ın büyük bir hız kazandığı yıllarda Sağ ve Sol çatışmaları bulaşıcı bir hastalık gibi bütün dünyaya yayıldı. Amerika ile Rusya arasındaki ekonomik, siyasal ve kültürel yarışın doruk noktasına çıktığı bir dönemde,Anadolu’nun bin yıllık tarihiyle yoğrulmuş bir kuşak, Türkiye’nin geleceğini Batı’nın seküler kültüründen daha çok Doğu’nun kutsal kültüründe arıyordu. Onlar bütün insanlığın düşünce ve eylem birikiminin kutsal kitaplara dayandığını biliyorlardı.
*
Türkiye’yi dönüştüren kuşağın öncüleri, kutsal kitapların evrensel değerlerine sarılarak, bütün dünyaya “Bahçe biziz, gül bizdedir” diyen şairler olmuştur. Kutsal kitaplardan kaynaklanan kültürde gül güzelliğin, zenginliğin, iyiliğin, merhametin ve sevginin küresel simgesidir. Şairler güzelliğin simgesi gül ile güzeli ararlar. Hayatını güzelliği aramaya adamış düşünürlerin başında, “Gül Muştusu” ve “Monna Rosa”nın şairi Sezai Karakoç gelir. O insanın sürgün edildiği dünyada, yitirilen güzelliğin şiirini yakalamıştır.
*
Geyve’den geçerken şiir severlerin aklına, Karakoç’un “Monna Rosa” şiirinin ilk yayınlanışındaki, “Mona Rosa siyah güller, ak güller / Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak / Kanadı kırık kuş merhamet ister” dizeleri düşer. Karakoç bütün şiirlerini topladığı “Gün Doğmadan” kitabında Geyve’yi gül kenti Gülce’ye dönüştürmüştür. Göynük, Taraklı, Geyve, Ali Fuat Paşa, Doğançay ve Pamukova Orta Anadolu’yu Marmara ve Karadeniz’e bağlayan Sakarya vadisinde değişik meyvaları ve gülleriyle ünlü yerleşim alanlarıdır.
*
Yedi bölgesiyle Anadolu, tarih boyunca Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu gibi, Avrupa’nın seküler kültürüyle Asya’nın kutsal kültürünün hesaplaştığı coğrafyaların odak noktasını oluşturmuştur. Anadolu bütün güzelliklerin kendisinde dile geldiği, bin bir çeşit gülün anavatanıdır.Gül yetiştirmesini bilen Anadolu, şair yetiştirmesini de bilmiştir.Gül güzelliğini toprağında, şair derinliğini dilinde gösterir. Şiirde şözden önce öz gelir. Söz ele aldığı öze göre şiir olur.
*
Anadolu’da gül, güzelliği arayan şairlerin dünyasında, vazgeçilmez bir yer tutar. Ümmi Sinan’ın çok sevilen şiirinde olduğu gibi, Anadolu’nun her yerleşim yerinin asmasında gül dalları, kovanında gül balları ve ağacında gül halleri vardır. Anadolu’da gül olanın aslı güldür. Kutsal kültürün dilleri güldür, özleri güldür, sözleri güldür. Gül güzelliğin aynasıdır. Gülün güzelliği gül yetiştirenlerin yüzüne yansır. Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyası,gül gönüllülerin,gül yüzlülerin dünyasıdır.
*
Dünyaya gülün penceresinden bakan, gül öğütülen,gülden değirmeni olan şairler,Yirminci yüzyılın ilk yarısında, yakılan ve yıkılan Anadolu’nun, düşünce ve eylem dünyasına yeni açılımlar kazandırdılar.Onlar şiiri gerçek için bilmişler,gerçeğin güzel,güzelin gerçek olduğuna inanmışlardır. Onlara göre şiir,iki dünya gerçeğinin aranmasıdır.Karakoç’un önemle vurguladığı gibi:”Ruh pencerelerini Allah’a açtıkça şiirdir.” Şiir tarih içinde gerçeğin geçmişten geleceğe akan gizemli ırmağıdır.
*
Kültürel,siyasal ve ekonomik hayatın, savaşlarla altüst olduğu bir dünyada,kan medeniyetini gül medeniyetine dönüştecek olanlar,kutsal kültürün sınırsız kaynaklarından beslenen şairler olacaktır.
*
Dünyanın her yanında şairler,toplumların ufuk ötesini gören gözleri,savaş cephelerini barış bahçelerine çeviren elleri ve çatışmaları uzlaşmalara dönüştüren dilleridir.
*
Şairleri olmayan toplumlar, hayatın hiçbir alanında,kalıcı eserler veremedikleri gibi, varlıklarını da koruyamazlar.
====================================================== Dergah kültürünün hedefi, hayatı yaşanır kılma yolunda insana her tutum ve davranışının Allah tarafından görüldüğü bilincini kazandırmaktır. Hayatı güzelleştirenler, görünmeyen dünyanın ışığıyla görünen dünyaya bakmayı bilen güzel insanlardır. Onların dünyasında geceler de gündüzdür. Onlar her şeyi gizleyen geceleri gündüze çevirerek, hiçbir alanda çifte bakışa yer bırakmazlar. Savaşsız barış içinde bir dünya için, onların dünyasını bütün insanlığın dünyası olmalıdır.
*
Tasavvufun insanı değiştirerek zorluğu kolaylıkla, karanlığı ve aydınlığa ve yoksulluğu zenginliğe dönüştüren ilkelerine, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, herkesin ihtiyacı vardır. Bunun için Mevlana ve Yunus’un şiirleri, bütün dünyada derin yankıları uyandırmaktadır. Onlar insanlığın ortak duyguları olan özveri, hoşgörü ve sevgiyi harekete geçirerek,bütün dünyada yeni bir dönüşümün yolunu açıyorlar. Anadolu’yu dönüştürenler, yeni yüzyılda dünyayı da dünyayı da dönüştüreceklerdir.
*
Medine’den yola çıkan sonsuzluk kervanı, yeni katılanlarla yıldan yıla büyüyerek bütün insanlığı barışa, dostluğa ve kardeşliğe çağırıyor. Kervan peşlerinden gelenlerin seven gönlü, düşünen aklı ve üreten eli olarak, iki dünya arasındaki sınırları kaldırıyor. Onlar hayatı ölümden, ölümü de hayattan ayırmadıkları için, hayatla birlikte ölümü de güzelleştirmişlerdir.Onlar doğarken güzeldir,ölürken güzeldir ve dirilirken de güzel olacaklardır.
*
Onların dünyasında ölüm bir son değil, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Onlar ölümü ölümsüzlüğe geçiş olarak görmüşlerdir. Onları izleyenlere yepyeni bir dünya armağan edilir. O dünyada kötülükler iyiliğe, çirkinlikler güzelliğe ve nefretler sevgiye dönüşür. O dünyada yaşamıyor gibi yaşanır, yaşanıyor gibi de ölünür. Hayat ile ölüm arasındaki duvarlar bir bir yıkılarak, iki dünya arasındaki uyum, denge ve düzen sağlanır.
*
Necip Fazıl “O ve Ben” isimli kitabında ayrıntılı olarak anlattığı gibi, peygamber halkasından bir Allah dostunu tanır ve bütün dünyasını değiştirir. “Çile” şiiri onun yaşadığı derin entelektüel krizin ve krizden kurtuluşun, insana korku ve ümit veren mısralarla anlatılmasıdır. Onun can elmasını kül eden entelektüel kriz, şiirine bütün boyutlarıyla yansır. Ruhuna yerleştirilen saatli bombayla, bildiği dünya paramparça olur ve kendisine bilmediği yeni bir dünya armağan edilir.
*
Çile Necip Fazıl’ın düşünce ve eylem dünyasında yaşadığı köklü dönüşümlerin öyküsüdür. Geçirdiği büyük bir entelektüel kriz sonrasında Necip Fazıl doğrular doğrusunu, gerçekler gerçeğini bulmuştur.Allah güzeldir, güzelliği sever.Çile başında “Aynalar söyleyin bana,ben kimim ?”diyen Necip Fazıl’ın, sonunda “Bildim seni ey Rab,bilinmez meşhur” dediği, “Güzeller Güzeli”ni aramanın bulmanın ve olmanın şiiridir.
*
Necip Fazıl “Çöle İnen Nur”da yalnızca Anadolu’nun değil, bütün insanlığın hem geçmişini hem de geleceğini görür. Bu yüzden Doğusu, Batısı, Güneyi ve Kuzeyiyle bütün dünyayı,kendisi gibi büyük çilelere katlanmadan, ölümsüzlük kervanına katılmaya, “Anladım işi,sanat Allah’ı aramakmış”demeye çağırır. Onun için, artık düşünce düşünce için değil, düşünce iman içindir. O düşünce, sanat ve eylemi iman için bilmiş ve imanı zenginleştirme gayreti olarak görmüştür.
*
Doğu’nun Batı’ya yolculuğu Allah yolunda büyük çilelere katlanan peygamberlerle başlamış, onların peşinden giden,çile çekilmeden olgunlaşılmaz diyen gönül dünyasının mimarlarıyla devam etmektedir.
*
Temellerini Gazali, İbn Arabi ve Mevlana’nın attığı dergah kültürü iki dünyaya kılavuz olma özelliğini korudukça, insanları değiştirme gücünü de koruyacaktır.
*
Sonsuzluk kervanı,güzellikte yarışanların, kendilerini aşanların,ölümsüzlüğe erenlerin, gerçeğin meşalesini elden ele taşıyanların kervanıdır.
======================================= "AKLI HEM BAŞINDA HEM GÖNLÜNDE OLMAK" ======================================= SORU: 1 ========================================================== Sizin yazılarınızın çoğu, bir karşılaşma noktasında yazılmış gibi. Bu karşılaşmada kendini ve kimliğini ortaya koyma çabası dikkatten kaçmıyor. Bizim medeniyetimizin Batı ile karşılaşmasında neler oldu? ========================================================== CEVAP: 1 ========================================================== Dünyanın hiçbir yerinde, toplumlar bulundukları yerde durmaz. İnsanlar da sular gibi akar. ‘’Her şey akar’’, edebiyatlar, medeniyetler, ülkeler, kültürler ve değerler. ‘’Oluklar çift’’, birinden kutsal kültürler akar. Geçmişten geleceğe doğru olan bu akışta, medeniyetler ya da kültürler, birbirleriyle hem yarışır hem çatışır. Dünyadaki ekonomik siyasal ve toplumsal canlılık, kültürlerin, bir yandan yarışması, bir yandan çatışmasından kaynaklanır.
*
Hayatın her alanında, her şeyin karşıtlarıyla bir arada bulunması gibi, kültürler de zıtlarıyla birlikte bulunur. Nasıl hayat, ölüme ihtiyaç duyarsa, kültürler de birbirlerine ihtiyaç duyar. Farklı kültürlerin bir arada bulunmadığı toplumlarda, hayatın hiçbir alanında gelişme olmaz. Kültürler birbirleriyle yarışarak gelişir, gelişerek yarışır. Ekonomik siyasal ve kültürel alanda yarışmanın olmadığı toplumlarda gelişme olmaz. Kapılarını dünyaya kapatan bir kültür, ekonomik ya da kültürel hayatın hiçbir alanında büyük atılımlar yapamaz.
*
Kültürlerin harman olduğu Asya ve Avrupa ekseninde, Türkler Doğu’dan Batı’ya doğru uzun bir yolculuğa çıkmış, büyük bir kervana benzer. Türkler Asya’dan Avrupa’ya doğru giden büyük yürüyüşlerinde, ezan okunan coğrafyayı vatan, ezan okunmayan coğrafyada ezan okumayı görev bilmişlerdir. Erdem Beyazıt’ın bir dizesinde vurguladığı gibi; Türkler yeryüzüne bir mescit gözüyle bakmışlar, dünyanın her yerini ulaşılması gereken kızıl elma diye görmüşler. Bu yüzden, Türklerin çok canlı bir tarihleri vardır.
*
On dokuz ve Yirminci yüzyılda İslam medeniyeti Batı medeniyeti karşısında üstünlüğünü yitirdi. Müslüman ülkeler dünyadaki değişmelere uyum sağlayamadıkları için, ekonomik siyasal ve kültürel alanda, yeni atılımlar yapamadılar. İbn Haldun’un “Mağluplar galipleri taklit ederler’’ değişim yasası uyarınca, dönemin en güçlü, İslam ülkesi Osmanlı Devleti’nin en büyük mirasçısı Türkiye Anadolu insanının geleceğini kendi medeniyetinin değerlerinden daha çok Batı medeniyetinin değerlerinden aradı. Devlet her alanda baskı ve şiddete dayanan çok yoğun, çok köklü bir Batılılaşma politikası izledi.
*
Türkiye’de ve dünyada, İslam ve Batı medeniyetinin karşılaşmasının yol açtığı sancılar ve sorunlar yaşanıyor. Bir fille bir ceylan karşılaştı. Yolda Fille karşı karşıya gelen ceylan bir kenara çekildi. Fil, eşsiz kristal ürünlerin satıldığı bir mağazaya girmişçesine, her şeyi kırdı döktü. Ve Batı dünyasının estirdiği seküler fırtına bütün dünyada çok etkili oldu. Son iki yüzyıl boyunca bütün dünyada Batılılaşma, daha açıklayıcı bir kavramla Sekülerleşme tartışıldı. Batı’nın Seküler kültürü yeryüzüne sel su gibi yayıldı. Mağlupların galipleri taklit etmeleri, mağlupları galiplerin konumuna taşımadı. Dünya’da hiçbir taklit, aslının yerini tutmaz. Medeniyetler birbirlerine benzeyerek değil, birbirlerinden ayrışarak yeni boyutlar kazanırlar.
*
Batılaşmaya gelen Seküler kültür bütün dünyada çok etkili oldu. Türkiye’de olduğu gibi, bütün ülkelerde, kutsal kültürün değerleri, hayatın bütün boyutlarından bir bir sökülerek, ekonomik yapılardan ve kültürel dokulardan uzaklaştırıldı. Türkiye’nin öncülüğünde, İslam dünyası, Batı dünyasının tüketim değerlerini benimsemede çok başarılı oldu. Ancak Batı dünyası gibi tüketmek, İslam dünyasını Batı dünyasının üretim gücüne ulaştırmadı. Türkiye Batılılar gibi, tüketmede çok başarılı oldu, buna karşılık Batılar gibi üretmede, büyük başarısızlığa uğradı. SORU: 2 ============================================================= Sınırların silikleştiği, globalleşmenin bütün teknik imkânlarıyla zirveye ulaştığı bir zamandayız. Kimlik vurgularının, aidiyetlerin, yerli ve yerel kimliklerin yani birtakım özel durumların önem kazanacağı bir dönem başlar mı sizce? ============================================================= CEVAP: 2 ============================================================= İnsanların yüzlerinin silikleştiği gibi, ülkelerin sınırları da silikleşti. Doğu ve Batı Berlin’i birbirinden ayıran duvar yıkıldıktan sonra, dünyadaki bütün duvarlar tek tek yıkıldı. Yirmi birinci yüzyılın dünyası duvarsız, kapısız bir dünya. Herkesin birbirin görmediği yuvarlak küre dünyaya gitti, herkesin herkesi gördüğü düz kare dünya geldi. Küre dünyada gece ve gündüz farkı vardı. Kare dünya sürekli aydınlık, gece ve gündüz farkı ortadan kalktı. Kare dünyada Mevlana’nın vurguladığı gibi: “Herkes göründüğü gibi olmak, olduğu gibi görünmek” zorundadır. Hiçbir alanda çifte standarda yer yoktur.
*
Kare dünya, küreselleşerek yerelleşenlerin dünyasıdır. Kare dünyada, İstanbul’da olmak için, Tokyo’dan New York’a, Jakarta’dan Londra’ya kadar dünyanın bütün şehirlerinde olmak gerekir, Nuri Pakdil, ‘’Paris’te, Londra’da ve Berlin’de yürümeyenler, Ankara’da İstanbul’da kimseyi ayağa kaldırmazlar’’ derdi. Kare dünyada merkez ve çevre farkı ortadan kalktı. Ankara gibi Paris, Londra, Berlin hem çevre hem merkezdir, başarılı olmak için hem yerel hem de küresel olmak gerekir. Mevlana’nın pergel stratejisinde olduğu gibi bir ayak yerel kültürde, diğer ayak küresel kültürde olmalıdır.
*
Sosyolog John J. Macionis, Sosyoloji’yi ‘’Özeldeki geneli yakalamak’’ olarak tanımlar. Aynı tanım edebiyat için de geçerlidir. Edebiyat ve Medeniyet de yerel kimliklerde, küresel kimlikleri yakalamaktır. Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera Dergilerinin kurucuları ve çevrelerinde toplanan edebiyatçıların sürekli vurguladıkları gibi: Edebiyatsız medeniyet, Medeniyetsiz edebiyat olmaz. Bütün ülkelerin, düz bilgisayar ekranında buluştukları kare dünyada, edebiyat medeniyet için bilinir. Bu yüzden Sezgi Karakoç, “tek bir medeniyet vardır, o medeniyet de gerçek medeniyetidir” demektedir. Kare dünyada gerçeğin vatanı yoktur.
*
Medeniyetin vatanının olmadığı kare dünyada, bütün insanlığın ekonomik zenginlikten önce kültürel zenginliğe ihtiyacı vardır. Kültürel zenginliğin olmadığı ülkelerde ekonomik zenginlik olmaz. Belirleyici olan ekonomik zenginlik değil, kültürel zenginliktir. Kültürleri derin olmayan toplumların, ekonomilerinin zengin olması mümkün değildir.
*
Tarihin her döneminde, edebiyat düşünce ve eylemi yapısında taşımıştır. Tarih geçmişte olanlar araştırır, edebiyat gelecekte olacakları açıklar. Bu yüzden, her kuşak, tarihin değişmeyen olguların, yeniden araştırmak ve yeniden yorumlamak zorundadır. Her kuşağın elindeki en zengin kaynak edebiyattır. Edebiyatlar medeniyetlerin topluma yansıyan yüzleridir. Bir medeniyetin değerleri, edebiyatlarıyla toplumun bütün kesimlerine ulaştırılır. Edebiyatlar medeniyetlerin senfonileridir. Hayatın vazgeçilmez unsurları haline getirilen ilkeler, medeniyetlerin temel değerleri olurlar. ============================================================= SORU: 3 ============================================================= Teknoloji konusunda özel bir duruşunuz var Teknolojinin bir hayat tarzının, bir düşüncenin sonucu olduğunu mu düşünüyorsunuz? ============================================================= CEVAP: 3 ============================================================= Teknoloji en geniş anlamıyla, bilimsel birikimin, hayatın değişik alanlarında üretim gücünü büyütmede yararlanılan bilgiye dönüştürülmesidir. Tarihin her döneminin kendine özgü bir bilimsel ve teknolojik bilgi birikimi vardır. Ve tarih boyunca teknoloji, insanın elinde, değişimin kültürel güçlerden sonra gelen, en büyük ve en önemli sürükleyici güç olmuştur. Ancak teknoloji iki yarı keskin bir kılıçtır. Teknolojiden yararlanan insanın kültürüne göre, iyilikleri büyütme yolunda yararlanıldığı gibi, kötülükleri büyütme yolunda da yararlanılabilir. İster iyilik ister kötülük yolunda kullanılsın, teknolojinin arkasındaki güç, insan ve insanın yoğuran kültürdür.
*
Kültürsüz teknoloji, teknolojisiz kültür olmaz. Ancak belirleyici olan, Aydınlanma döneminden bu yana sürekli vurguladığı gibi, ekonomi ya da teknoloji değil, kültürdür. Bu yüzden, Alfred North Whitehead,” kültürel bir gelişme, teknolojik bir gelişmeden çok daha önemlidir” demek gereğini duymaktadır. Her teknolojik gelişmenin arkasında bir kültürle yoğrulmuş, bir düşünce tarzıyla donanmış insan vardır.
*
Anadolu insanının kültüründe iyilikte, güzellikte, doğrulukta, yararlılıkta ve kalitede yarışmak, yaşı, işi ne olursa olsun, herkesin görevidir. Çünkü söz konusu alanlarda yarışma olmadan, hiçbir alanda gelişme olmaz. Bunun için Anadolu’nun hiç batmayan güneşi Yunus, ‘’ Zahirin ne ise, odur batının’’ ya da ‘’dış dünya ne ise, odur iç dünyan’ demekten hiç geri durmaz. İnsanların kültürleri ne ise, teknolojileri de kültürlerinin bir yansımasıdır. İnsan hayatının hiç önemsenmediği bir kültürün teknolojisi, nükleer silahlar olur. Anadolu insanın sevgiyle silahlanan kültüründe, bir insanı öldürmekle bütün insanlığı öldürmenin arasında bir fark yoktur. Teknolojisiyle bir insanı koruyan bütün insanlığı korur. ============================================================= SORU: 4 ============================================================= Bu aşamada ne yapılabilir(di)? Yani Batı’dan modelleri alıp uyarlamanın dışında teknolojide, ekonomide… Nasıl bir yeniden üretim yapılabilir, bize özgü bir model yeniden nasıl ortaya konulabilir? ============================================================= CEVAP: 4 ============================================================= Hayatın bütün boyutlarıyla, yaşanır kılınmasında ve yeni boyutlar kazanmasında belirleyici olan, ekonomi değildir. Son iki yüzyıldır Batı dünyasının öncülüğünde, belirleyici olanı kültürden daha çok ekonomi olduğu vurgulandı. Marx ekonomi derken Weber Protestan ahlakı diyordu. Ancak Yirminci yüzyılın sonunda, ‘’Din toplumların afyonudur’’diyen Marx ile ‘’Tanrı öldü’’ diyen Nietzche’nin büyük ölçüde yanıldıkları görüldü. Dünya sanayi devriminden, bilgi devrimine geçti. Seküler kültürün güneşi battı. Kutsal kültürün güneşinin hiç batmadığı için, bütün açıklığıyla ortaya çıktı.
*
İslam medeniyeti, iki dünya medeniyetidir. İslam medeniyetinde hiçbir zaman ya da dünya ya öteki dünya denilmez hem dünya hem öteki dünya denilir. Ya dünya ya öteki dünya diyenler hem dünyayı hem öteki dünyayı birden yitirir. Tarihin her döneminde, toplumların ekonomik yapıları, kültürel dokularının derinliği, ekonominin derinliğine yansır. Kültüre sahip olmayan toplumların, zengin ekonomiye sahip oldukları görülmemiştir.
*
Zamanı gelmiş bir değişimin önünde hiçbir güç duramaz. Bu yüzden, yönetim uzmanları değişime direnilemeyeceğini, değişimin yönetilmesi gerektiği üzerinden önemle durur. Önemli olan, değişmeden değişmektir. İki yılı birbirine eşit olan, toplumlar siyasal, ekonomik ve kültürel yoksulluktan kurtulamaz. Çünkü değişmesini bilmeyen toplumlar, hayatın hiçbir boyutunda varlık gösteremezler. ============================================================= SORU: 5 ============================================================= Müslümanların modern dünyada geri çekildiği iddialarına karşı siz ne düşünüyorsunuz? Müslümanların kendilerine özgü modelleri, üretim biçimleri üzerinde düşünmek yerine ithal medeniyete yönelmeleri bunda ne derece etkili? ============================================================= CEVAP: 5 ============================================================= Yirminci yüzyılın başında Avrupa karşısında üstünlüğünü yitiren Anadolu, aynı yüzyılın sonunda, yeniden Avrupa’ya açıldı. Artık Türkiye, Batı’dan yardım isteyen bir ülke değil, Batı’ya yardım eden bir ülkedir. Son iki yüzyılda dünyanın Batılılaşması tartışıldı. Gelecek iki yüzyılda da dünyanın Doğululaşması tartışılacaktır. Eskiden dünya denilince akla Avrupa geliyordu, şimdi dünya denilince akla, İslam dünyası, Çin ve Hindistan geliyor. Geleceğin dünyası, seküler kültürün dünyası olmaktan daha çok kutsal kültürel dünyası olacaktır. Kutsal kültürün güneşi asla batmaz.
*
Tarihçi Henri Piremne, Batı’da Medeniyet adına ne varsa, hepsinin Doğu’dan ithal edildiğini vurgular. Avrupa Rönesansının temelinde, Şam Bağdat, Buhara, Semerkant, Kurtuba ve Gırnata’yı eşsiz kültür kentlerine dönüştüren İslam Medeniyeti vardır. Nasıl Müslümanlar Babil, Mısır, Yunan ve Roma’yı içselleştirerek, kutsal kültüre dayanan yeni bir medeniyete inşa etmişlerse, Avrupalılar da İslam Medeniyeti’nin birikimini, kendi değerleri içinde içselleştirerek, yeni bir Seküler medeniyet inşa ettiler. Ancak yirmi birinci yüzyılda, bu Seküler medeniyetin güneşi battı. Bütün dünyada, kutsal kültürden beslenen yeni bir medeniyet inşa ediliyor. Bu medeniyetin inşasında en büyük görev ve sorumluluk Müslümanlara düşmektedir.
*
Berlin duvarı yıkıldıktan sonra dünyada bütün duvarlar yıkıldı. Artık yeni kare bir dünya ortaya çıktı. Kare dünyada duvar, kapı, pencere ve çatı yok. Nasıl bilginin vatanı yoksa Amerika’da da olsa alınırsa, ekonominin, teknolojinin, sermayenin, vatanı yoktur. Mevlâna, Shakespeare, Goethe, Yunus, bütün dünyayı pasaportsuz dolaşıyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde, kimse onlara vize sormaz. Yeni medeniyetin inşacıları, İbn Haldun ve Mevlâna olacaktır. Biri, iç dünyanın, diğeri dış dünyanın mimarıdır. Geleceği inşa edeceklerin bir ellerinde Mesnevi, bir ellerinde de Mukaddime olacaktır. ============================================================= SORU: 6 ============================================================= Anadolu insanı üzerinde çok duruyorsunuz. Anadolu’nun kendine özgü yapısı, kendine özgü yerli üretim, yönetim ve benzer modellerini geliştirmeleri bunda etkili değil mi? Buna bağlı olarak Anadolu insanın mayasının yoğrulduğu tasavvufun medeniyet inşasındaki rolü nedir? ============================================================= CEVAP: 6 ============================================================= Anadolu insanının Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine doğru büyük yolculuğunun, bir kesitini Nuri Pakdil ‘’ Düşsel Bir Yürüyüş’’ denemesinde, çok çarpıcı, simgesel bir dille anlatır. Anadolu insanı tarihi boyunca bütün bir dünyayı ulaşılacak bir kızıl elma gibi görmüştür. Onun kültüründe karamsarlığa, kötümserliğe, ümitsizliğe yer yoktur. O hep Necip Fazıl gibi: “Yarın elbet bizim elbet bizimdir / Gün doğmuş gün batmış, elbet bizimdir’’ demeyi bilmiştir.
*
Anadolu insanın, büyük ve uzun yürüyüşünde, omzunda taşıdığı en büyük, en önemli ve en etkili silahı Yahya Kemal’in vurguladığı gibi, Mesnevi olmuştur. Anadolu insanı dünyaya Mesnevi ile açılmış, coğrafyalardan önce gönülleri fethetmiştir. Ömer Lütfi Barkan’ın Balkanlardaki ‘’Kolonizatör Türk Dervişleri’’ araştırmasında vurguladığı gibi, Anadolu insanları Balkanlara silahlı güçlerinden önce silahsız güçleriyle gitmiştir.
*
Tarihin her döneminde, dünyanın her yerinde insanlar silahlı güçlere değil, silahsız güçlere saygı gösterirler. Bunun için Anadolu’da, ‘’Zorla güzellik olmaz’’ denilir.
*
Tasavvuf güzellikle silahlanmaktır. Tasavvuf kültürüyle yoğrulan toplumlarda, güzellik alınır, güzellik satılır, güzellikten terazi tutulur, güzellik güzellikle tartılır, hayatın her boyutunda, güzellik vardır. Güzel insanların, yönetimleri, ekonomileri, kültürleri güzel olur. Güzellikte sınır yoktur, güzellikten kimse usanmaz. ============================================================ SORU: 7 ============================================================ Önceki yüzyıllarda Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Hacı Bayram Veli’nin bugün karşılığı var mı? Görünmeyen Üniversite kitabınızda bunun bir cephesini, İki Dünyanın Hesaplaşması’nda diğer cephesini anlatıyorsunuz. ============================================================ CEVAP: 7 ============================================================ Kutsal kültürün, en sonda gelip, en başta geleni olan İslam Medeniyeti, bir cihat medeniyetidir. Anadolu’yu dönüştüren ‘’Görünmeyen Üniversite’’ler, ezanın okunduğu coğrafyayı vatan, ezan okunmayan coğrafyada ezan okumayı bir görev bilmişlerdir. Onların dinamizmi cihat kültüründen kaynaklanır.
*
Cihat iki boyutlu bir eylemdir. Bir boyutu iç dünyaya, bir boyutu da dış dünyaya dönüktür. İç dünyayı görünmeyen, dış dünyayı görünen üniversiteler inşa etmişlerdir. İç dünyanın yol haritası Mesnevi’de, dış dünyanın yol haritası da Mukaddime’ dedir. Mevlâna ve İbn Haldun, kutsal kültürün iki eşsiz zirvesidir. Her ikisinin de halefleri ve selefleri yoktur. Mevlana ve İbn Haldun Eski Yunan’a da hiçbir borçları yoktur.
*
Kutsal kitaplara dayanan kutsal kültür, ‘Dört kitabın manasını bir Elif’te’’ bulur. Kutsal kültür hiçbir zaman ya iç dünya ya dış dünya ayrımı yapmaz, her zaman hem iç dünya hem dış üzerinde önemle durur. Kutsal kültürün bayrağını bütün dünyaya taşıyanlar, Mimar Sinan gibi inşa etmişler, Yunus gibi yaşamışlardır. Onlar ne varlığa sevinmişler ne yokluğa yerinmişlerdir. Onlar dünyanın peşinden değil, dünya onların peşinden koşmuştur. Onlar kendilerini değiştirmesini bildikleri gibi, dünyayı da değiştirmesini, bilmişlerdir. Onların dünyasında karamsarlığa, kötümserliğe kesinlikle yer yoktur.
*
İki dünyanın mimarları, bütün boyutlarıyla hayatı iman için bilmişler. Onların gözünde iç dünya ve dış dünya, değişen dünyada değişmeyen dünyayı aramaktır. Onlar her zaman değişmeden değişmeyi bilmiş, değişerek değiştirmiş, değiştirerek değişmiş. Onlar güzeldirler, güzellikte sınır tanımazlar. İç ve dış dünyanın mimarları, iki dünyada da güzellik avcılarıdır. Güzellik aradıkları için, güzelliğin de ana kaynaklarında olmuşlardır. ============================================================= SORU: 8 ============================================================= İsminiz özellikle Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri çizgisiyle birlikte anılıyor. Kitabınızda kendi kuşağınızdakilere ek olarak Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil gibi 20 yy. İslam düşüncesinin önemli isimleri hakkında da yazılarınız var. Farklılıkları da bulunmasında rağmen, İslamî düşünce çizgisi böylece yeniden mi oluşuyor? Yoksa bu çizgide bir kesinti, bir farklılaşma mı var? ============================================================= CEVAP: 8 ============================================================= Alfred Nort Whitehead, Batı düşüncesinin Platon’a düşülmüş bir dipnot olduğunu vurgulamaktadır. Whitehead’e benzetilerek söylenirse, ‘’Bütün insanlığın birikimi, kutsal kitaplara düşülmüş bir dipnottur. Ademoğulları, büyük bir ailedir. Bu bağlamda, bütün insanlık, peygamberlerin çağrısına kulak verenler ve kulak verecekler olarak iki ana gruba ayrılır. Bu yüzden, Sezai Karakoç, ‘’Tek medeniyet vardır, o medeniyet gerçek medeniyetidir’’, bütün medeniyetler tek kaynaktan beslendiklerini kitaplarında ayrıntılı olarak ortaya koyar. O kaynak da kutsal kitaplardır. Gerçek medeniyetin çizgisi yüzyılların içinden süzülerek, bugünlere kadar gelmiştir.
*
Türk toplumu, son iki yüzyılda, tarihinde benzeri olmayan, büyük ve uzun bir yabancılaşma sürecinden geçmiştir. İbn Haldun’un Mukaddime’de vurguladığı gibi: “Mağluplar galipleri taklit eder.” Türk toplumu da Avrupa karşısında ekonomik ve siyasal üstünlüğünü yitirince, kurtuluşu kendi medeniyetinde değil, Batı medeniyetinde aradı. Anadolu insanını üç kıtaya taşıyan medeniyet değerleri, bir kenara itilerek, Batı medeniyetinin değerleri, devletten gelen baskıyla, toplumun bütün kesimlerine benzetilmeye çalışıldı. Edebiyatı medeniyet için bilenler, bu zorla gelen medeniyet değişimine karşı çıkarak, değişmeyen amaçları koruyarak, değişen araçları savundular.
*
Medeniyet değişimiyle gelen, yabancılaşmaya karşı çıkanların öncülüğünü edebiyatı iman için bilen edebiyat dergileri yaptılar. Söz konusu dergilerin başında Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri gelir. Onlar için yol devletin yolu değil, milletin yolu olmuştur. Onların çevresinde toplanan yazarlar, ömürleri boyunca, “medeniyette zorlama olmaz” diyerek, devletin estirdiği yabancılaşma rüzgârına karşı çıktılar. Karşı çıkmada ana ilkeleri: ‘’Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak’’ demek oldu. Onların peşinden Yedi İklim ve Hece dergileri geldi. ============================================================= SORU: 9 ============================================================= Çok fazla dergi ve yayın var. İlk ekip çalışmasını Mavera’da sizler yaptınız. Kişilerin değil, bir ekibin merkez olduğu bir dergiydi Mavera. Mavera dergisinin mirasının bugün nerelerde yaşadığını düşünüyorsunuz? ============================================================= CEVAP: 9 ============================================================= Mavera, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat dergilerinin geleneğini sürdüren bir dergidir. Ancak kendisinden önceki dergilerin bir tek kurucuları olmasına karşılılık, Mavera’nın kurucuları vardır. Büyük Doğu Necip Fazıl’la, Diriliş Sezai Karakoç’la, Edebiyat Nuri Pakdil’le özdeşleşmiştir. Mavera’nın ise, yedi kurcusu vardır. Nerede Mavera’nın adı geçse, yedi kurucusunun adı, akla gelir. Yedi kişi birlikte anılır. Mavera yedi kurucuyla birlikte anılan dergidir. Yedi kurucusu Mavera’nın yedi güzel adamı diye bilinir. Onlar; Rasim Özdenören, Nazif Gürdoğan, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Akif İnan, Alaeddin Özdenören ve Bahri Zengin’dir.
*
Mavera’nın geleneğini Hece ve Yedi İklim dergiler sürdürmektedir. Her iki dergi de Mavera’nın güzel kurucuları için, güzel sayılar çıkarmışlardır. Söz konusu, dergilerin ana özellikleri, edebiyatı sanatı, iman için bilmeleridir. Onlar Türkiye’nin geleceğini Paris’te Londra’da, Whashington’da, Moskova’da, Pekin’de değil, Mekke’de, Medine’de, Kudüs’te arıyorlar. Onlar Mekke’yi bütün şehirlerin anası olarak görüyorlar. Mekke’de olmayanların, dünya’nın hiçbir yerinde olamayacağını biliyorlar.
*
Edebiyat dergileri, toplumların açık üniversiteleridir. İnsanlığın yaşanabilir bir dünyaya uyanmaları için, dergi dergilerinin sayılarının artması gerekir. Edebiyat dergileri ne kadar çok olursa, kültür ve sanat çalışmaları da, o kadar yeni boyutlar kazanır. Dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel yapısının, kültür ve sanat dergileri değiştirecektir. Son iki yüz yılda bütün dünyada iddia edildiği gibi, belirleyici olan ekonomi değil, kültürdür. Kültür nesne değil öznedir. Nesne olan ekonomidir. Ekonomi kültürün peşinden gider. Ekonomiyi kültür yönlendirir. ============================================================= SORU: 10 ============================================================= Var olan mücadele ekonomilerin değil, medeniyetlerin mücadelesidir, diyorsunuz. O halde iki dünyanın hesaplaşmasında durum nedir? ============================================================= CEVAP: 10 ============================================================= Yuvarlak küre dünyanın düze kare dünyaya dönüşmesiyle, dünyada devletlerden daha çok medeniyetlerin savaştığı ortaya çıktı. Artık politika ordularla savaş meydanlarında değil, toplumsal ve kurumsal girişimcilerle kültür meydanlarında yapılıyor. Kültür meydanlarında üniversiteler var, gönüllü kuruluşlar var, sosyal girişimciler var, aydınlar var; romancılarıyla, hikayeleriyle, şairleriyle edebiyatçılar vardır.
*
Dünyanın hiçbir yerinde, medeniyet değerlerinin taşıyıcısı olan aydınlara kimlik sorulmaz. Mevlana’ya, Shakeaspear’e, Geothe’ye, kimse pasaport sormayı düşünmez. Onlar dünyanın bütün üniversitelerinde, sevgiyle karşılanır, sevgiyle uğurlanırlar.
*
Son iki yüzyılda, Seküler kültürün misyonerliğini yapan Batı dünyası, bütün dünyanın bilimsel ve teknolojik birikimine dayanan çalışmalarıyla, dünyada çok etkili oldu. Ancak Batı’nın Seküler kültürünün batmakta olan güneşi, giderek parlaklığını yitiriyor. Kutsal kültürün güneşi ise, yeterince parlak görünmese de doğuyor. İlk Peygamberle başlayan, Son Peygamberle tamamlanan kutsal kültürün ışığı hiçbir zaman sönmez. Kutsal kültür bütün insanlığı kucaklar, iki dünyayı altın oranda harmanlar.
*
Kutsal kültür güneş gibidir, bir coğrafyada batarsa, başka bir coğrafyada doğar. Kutsal kültüre dayanan medeniyet, yeni yüzyılda, bütün insanlığın birikimine yaslanarak, yeniden doğacaktır. Zaten Batı dünyasında, Kutsal kültür olarak ne varsa, hepsi, Doğu’dan ödünç alınmıştır. Batılılar, Rönesanslarını Doğululara borçludur. =============================================================SORU: 11 ============================================================= İçinde bulunduğumuz dönemle ilgili tespitleriniz var mı? 2000’li yıllarda nasıl bir düşünme biçimi gelişti, bu konudaki gözlemleriniz nedir? ============================================================= CEVAP: 11 ============================================================= Üçüncü bin yılın ilk yüzyılı şairlerin yüzyılı olacaktır. Şairler geçmişi bugüne taşıdıkları gibi, geleceği de bugüne taşırlar. Onlar güzellik peşinde koşan güzellik arayıcılarıdır, güzelliği en güzel, en yalın ve en etkili bir biçimde dile getirirler. Bu yüzden şairler, tarih boyunca en güçlü kültür taşıyıcıları olmuşlardır. Ümmi Sinan’ın dört dizesi, bütün insanlığın özlediği ve beklediği, yüzyılın, nasıl bir yüzyıl olması gerektiği çok yalın ve çok çarpıcı bir dille anlatır.
*
Gül alır gül satarlar. Gülden terazi tutarlar. Gülü gülle tartarlar. Çarşı Pazar güldür gül.
*
Yirmi birinci yüzyıl, Ümmi Sinan’ın haber verdiği, iyiliğin alındığı, iyiliğin satıldığı, iyiliğin iyilikte tartıldığı iyilikten terazi tutulduğu bir yüzyıl olmalıdır. Bunun için de geçen yüzyılda olduğu gibi, dünyanın nasıl Batılılaşacağı değil, dünyanın nasıl Doğululaşacağı tartışılmalıdır.
*
Yeni Dünyanın mimarları akılları hem başlarında hem de gönüllerinde olan, Yunus gibi yaşamasını, Sinan gibi inşa etmesini bilen, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren Anadolu bilgeleri olacaktır.
*
Üçüncü bin yıla damgasını ya dünya ya öteki dünya diyenler değil hem dünya hem öteki dünya diyenler vuracaktır. Rimbaud’un vurguladığı gibi “gerçek hayat yaşanılan hayat değildir.”
*
Gerçek hayat yaşanılacak olan hayattır. Yaşanılan hayatta ekilenler, yaşanılacak hayatta biçilecektir.
================================================ Yolculukta gemilerin ve trenlerin yanında uçakların da yer almasıyla, dünyada şehirler arasındaki uzaklık ve yakınlık farkları ortadan kalktı. Gezilen şehirler, içinde yaşanılan şehirler kadar yakınlaşırken, gezilmeyen şehirler de internetle evlere kadar taşınıyor. Gezmek, görmek ve tanımak ekonomiye olduğu kadar, kültüre de yeni boyutlar kazandırıyor.
*
Gezmek öğrenmenin, en önemli ve en etkili yollarından biridir. Bunun için Anadolu’da, “çok yaşayan değil, çok gezen bilir” ve “Duydukların senin olsun, sen gördüklerini anlat” denilir. Anadolu insanı, her sene uzun ve yorucu Hac yolculuklarına çıkarak, düşünce ve eylem dünyasını zenginleştirmiştir. O Mekke’yi, Medine’yi, Kudüs’ü, Şam’ı ve Bağdat’ı görerek, tarih içinde binlerce yıl arasında yaşamış kadar, bilgi ve bilgelik kazanmıştır.
*
Gezmek, görmek ve yazmak denilince, yalnızca Türkiye’de değil, bütün dünyada herkesin aklına Gezginlerin Sultanı Evliya Çelebi gelir. Bu yüzden, onun doğumunun dört yüzüncü yılında, Avrupa Konseyi Evliya Çelebi’yi, “Yirmibirinci Yüzyılda İnsanlığa Yön Veren En Önemli Yirmi Kişiden Biri” olarak ilan etmiştir. Türk Dil Kurumu da, Şükrü H. Akalın’ın “Seyyahı Alem Evliya Çelebi” kitabını yayınlamıştır.
*
Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si Akalın’ın vurguladığı gibi: “Yalnızca Türk Edebiyatının değil, bütün dünya gezi edebiyatının en büyük, en kapsamlı, en ilginç gezi kitabıdır.” O Osmanlı coğrafyasında üç yüze yakın şehrin, tarihlerini, ekonomilerini, mimari eserlerini, insanlarını, dillerini ve geleneklerini kendine özgü yöntemiyle anlatmıştır. Evliya Çelebi tek başına, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine önemli katkılar yapan, eşsiz bir medeniyet üniversitesidir.
*
Michael Kiel Evliya Çelebi’nin rehberliğinde, Osmanlı coğrafyasındaki mimari eserlerin envanterinin çıkarılmasında, öncü çalışmalar yapmıştır. Ona göre, Evliya Çelebi, kendisinden önceki Doğulu ve Batılı gezginlerden çok daha dikkatli, çok daha bilgili ve çok düzenlidir. O Balkan şehirlerindeki araştırmalarında, onun verdiği bilgilerin ne kadar değerli olduğunu görmüştür.
*
Yaşayan en önemli bilim tarihçisi olan ve Batı dünyasındaki bilimsel ve teknolojik gelişmelerin temellerini Müslümanların çalışmalarının oluşturduğunu ortaya koyan, Fuat Sezgin, Evliya Çelebi’yi, dünyanın en büyük coğrafyacısı olarak görmekte tereddüt etmez.Evliya Çelebi “Şefaat ya Resulallah”tan önce “Seyahat ya Resulallah” diyen, ömrünün kırk yılını gezilerde geçirerek, dünya kültürüne paha biçilmez katkılarda bulunan eşşiz bir medeniyet tarihçisidir.
*
Tarihsiz Coğrafya, Coğrafyasız Tarih olmaz.Tarihe ve Coğrafyaya sevdalısı olmayanlar, edebiyat ve medeniyetin gelecek yüzyıllara taşıyıcısı olamazlar.Evliya Çelebi hem Tarihe hem Coğrafyaya hem de insana sevdalıdır. O dünyayı adım adım dolaşarak avuçlarının içine almıştır.”Şehirlerin Babası”olarak bildiği İstanbul’da başlayan dünya serüveni,”Şehirlerin Anası” gördüğü Kahire’de tamamlanmıştır.
*
Evliya Çelebi Anadolu, Almanya, Avusturya,İtalya, Balkanlar, Kafkaslar, Suriye, Irak, Ürdün, Filistin, Hicaz, Mısır, Sudan,Habeşistan ve Kuzey Afrika Ülkelerini şehir şehir gezerek, medeniyet dünyasına yaptıkları katkıları, kendine özgü diliyle, ayrıntılı olarak anlatmıştır.
*
Büyük rüyaları olmayanların, büyük düşünceleri olmaz. Evliya Çelebi’nin büyüklüğü, bildiği ve gezdiği coğrafyanın büyüklüğünden kaynaklanır.
*
Dünyada hiçbir gezgin, zamanının medeniyet birikimini ayrıntılarıyla ortaya koymada, Evliya Çelebi kadar başarılı olmamıştır.
======================================================== Küçük bir yerleşim birimine çekilerek, dünyadaki gelişmelerden uzak durmanın mümkün olmadığı bir dönemde, gönül hazinelerinin zenginleştirilmesi, bütün insanlık için hayati önem taşımaktadır. Evlerin, caddelerin ve mahallelerin birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde oldukları gibi, şehirler, ülkeler ve kıtalar da birbirleriyle iletişim ve etkileşim içindedir.Artık şehirleri,ülkeleri ve kıtaları siyasal sınırlarla birbirinden ayırmak ve silahlı güçlerle korumak mümkün değildir.
*
İnsanlar, kurumlar, kuruluşlar ve ülkeler arasındaki sınırları genişletme yarışları, bütün dünyayı hiçbir ülkenin dışında kalamadığı, bir savaş alanına dönüştürmüştür. Savaşların üstesinden gelmek için, bütün ülkelerin ekonomik ve kültürel kaynaklarını,verimli olarak değerlendirmesini, gelirler kadar giderleri de paylaşmasını öğrenmelerine bağlıdır.Dünyanın doğal zenginlikleri, bütün ülkelerin ortak mirasıdır. Entelektüel kaynaklar gibi doğal kaynaklar da paylaşıldıkça zenginleşirler. Paylaşılmayan zenginlikler, verimli olarak değerlendirilemezler.
*
Dünyadaki her kurum, her kuruluş ve her ülke, ulaştığı zenginliği korumak için, ortaklık kültürüne yeni boyutlar kazandırmak zorundadır. Uzaklık ve yakınlık farkının önemini yitirdiği bir dünyada, bütün kurumlar, bütün kuruluşlar ve bütün ülkeler birlikte yaşamasını öğrenmeden varlıklarını sürdüremezler. Dünyadaki savaşların önlenmesi, bütün kurum ve kuruluşlarıyla, her ülkenin ekonomik ve kültürel zenginliklerinin, gün ışığına çıkarılmasına ve adil olarak paylaşılmasına bağlıdır.
*
Tarihin her döneminde, toplumlar ve ülkeler arasındaki duvarları yıkanlar, ekonomi dünyasının öncülerinden daha çok kültür dünyasının öncüleri olmuştur.Kalıcı düşünce ve eylem hareketleri,bilgi ve bilgeliklerini bir meydan çeşmesi gibi, bütün insanlığın yararına sunmasını bilenlerin öncülüğünde gerçekleşmiştir.Onlar dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, çevrelerinde bilgi ve bilgeliklerin paylaşıldığı,düşünce ve eylemin binbir çiçeğinin açtığı, büyük çekim alanları oluştururlar.
*
Dünyanın bilgi ve bilgelik tarihinde, Yunus ve Mevlana gibi,düşünce ve eylemleriyle çığır açan ve çok etkili olan gönül dünyasının büyüklerinden biri de İbn Arabi’dir. O İspanya’da doğmuş, Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, Suriye, Irak ve Anadolu’yu şehir şehir dolaşmıştır. İbn Arabi gittiği her şehirde, hem öğreten hem de öğrenen olarak, bilgi ve bilgelik dünyasının hazinelerini, bütün insanlığın hizmetine sunan, eşsiz bir açık üniversite olmuştur. Onun kitapları yalnızca kendi çağına değil, bütün çağlara ışık tutmaya devam etmektedir.
*
İbn Arabi’nin adı, özgün bir peygamberler tarihi gibi, yirmi yedi peygambere verilen bilgi ve bilgelikleri ele aldığı ve bütün zenginliklerin Son Peygamber’de toplandığını anlattığı “Fusus” isimli kitabını çağrıştırır. Ancak onun en kapsamlı eseri “Fütuhat”tır. İbn Arabi’nin her döneminde bütün toplumlar için geçerli olan tavsiyelerini, Adem Ergül, Fütuhat’tan bir bölümü,“Öğütler Pınarı” adı altında Türkçeye kazandırmıştır. Kitaplarını İngilizceye çeviren William Chittick’in vurguladığı gibi:İbn Arabi dünya entelektüel tarihinin ulaşılmaz en büyük dehalarında biridir.
*
Mevlana Asya’dan,İbn Arabi de Avrupa’dan Anadolu’ya gelerek,Yunus ile buluşmuş, dünya düşünce tarihinin zirveleri olan kitaplarını Anadolu’da yazmışlardır. Onlar Konya’da İslam’ın doğuş yıllarında olduğu gibi, benzeri görülmedik bir hızla büyüyen,Türklerin bayrağını üç kıtaya taşıyan, son büyük İslam Devletinin ana dinamikleri oluşmuşlardır.İbn Arabi’nin Şam’dan uzattığı eli tutan Yavuz, Mekke,Medine ve Kudüs’e el uzatmış,Türkler dört yüzyıl kimsenin burnunu kanatmadan,sahipleri peygamberler olan, kutsal kültürün kutlu kentlerinin koruyucuları olmuşlardır.
*
Dünyayı bütün insanlar için yaşanır kılmanın yolu, bütün boyutlarıyla hayatı yalınlaştırmaktan geçer. Gönül dünyasının derinliklerini keşfetmeden, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata yeni açılımlar kazandırmak mümkün değildir.İnsanların iç dünyalarının kaynakları da dış dünyalarının kaynaklarından daha zengindir.Görünen dünya görünmeyen dünyanın, doğumla gelinen ölümle gidilen konuk evidir. Dünyanın çekiciliğine kapılmayanlar, onun geçici olduğunu bilen ve unutmayanlardır.
*
Kimseden yardım istemeden, herkese yardım edebilmek için, dış dünyanın sınırlı kaynaklarından daha çok, iç dünyanın sınırsız kaynakları önemlidir.
*
İç dünyanın zenginlikleriyle dış dünyanın zenginliklerini, altın oranda harmanlamasını bilmeyenler,dünyadaki savaşların önüne geçemezler.
*
İç dünyayla birlikte dış dünyayı da Cennete çevirmenin yol haritası, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemektir.
=================================================== İnsanlar gönül zenginlikleriyle, akıl zenginliklerini altın oranda harmanlayarak, kültürel dokuyu ve ekonomik yapıyı dönüştürürler. Dönüşüm sürecinde, gönül zenginliği akıl zenginliğine, akıl zenginliği gönül zenginliğine yeni açılımlar kazandırır. Gönül zenginliğiyle akıl zenginliği arasında diyalektik bir iletişim ve etkileşim vardır. Gönül dünyasında ekilenler, akıl dünyasında, akıl dünyasında ekilenler, gönül dünyasında biçilir. İki dünyada birden ekilmeyen, iki dünyada birden biçilmez.
*
Gönül zenginliğiyle akıl zenginliğini birbirinden kesin sınırlarla ayıran toplumlar, iki dünyanın zenginliklerini birden yitirirler.Ortasından ikiye bölünmüş bir evin olamayacağı gibi, aşılmaz duvarlarla birbirinden bağımsız iki dünyaya bölünmüş bir dünya da olmaz. Gönül zenginliğiyle akıl zenginliğinin, birbirini destekleyip büyütmesi için, iki bağımsızlaştırılmış dünyanın bir dünyaya dönüştürülmesi gerekir. İki dünyayı da hem akıl hem gönül gözüyle görenler bütünleştirir.
*
İster gönül ister akıl zenginliği olsun, insanlığın bilgi ve bilgelik kaynakları, tarih içinde geçmişten geleceğe bir bütünlük ve süreklilik içinde uzanır. Akıl zenginliği bilgiye yeni boyutlar kazandırırken, gönül zenginliği bilgeliğe yeni boyutlar kazandırır. Gönül zenginliğinde kazanılan başarı, akıl zenginliğinde kazanılacak başarının yol haritasını verir. Her iki alanda ulaşılan başarının seviyesi, birleşik kaplar yasasıyla belirlenir, zaman içinde birbiriyle eşitlenir.
*
Asya ve Avrupa arasında mekik dokuyan Türkler, hem Asyalı hem Avrupalı olarak Anadolu'ya yerleştiler. Cumhuriyet tarihinde iki gönül insanı, Arvasi ve MZK ile iki akıl insanı, Necip Fazıl ve Turgut Özal, çok önemli bir yer tutarlar. Cumhuriyet döneminde gelmiş iki Horasan Eren'i, etkiledikleri iki düşünce ve eylem sevdalısıyla, Anadolu'nun gönül ve akıl zenginliğine en büyük katkıyı yaptılar. Onlar iki dünyayı bir dünyaya dönüştürerek, Türkiye'yi kuşatan gönül ve akıl yoksulluğunun çelik çemberini parçaladılar.
*
Gönül ve akıl zenginliği arayanlar uzaklara gitmesinler, çarşılara ve camilere baksınlar. Nerede iyilikler özendiriliyor, nerede kötülükler önleniyorsa, orada gönül insanları vardır, orada akıl insanları vardır. Kültür ve ekonomiyi güzelleştiren, bilgi ve bilgelik oradadır. Bilgiyi bilgeliliğe dönüştürenler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata canlılık getirmekle kalmazlar, büyük bir dönüşümün de lokomotifi olurlar. Onlar eğitimlerine hiç ara vermeyen, Kıyamet'e kadar açık kalacak, bütün insanlığın “Görünmeyen Üniversite”leridir.
*
Dünyanın görünmeyen üniversitelerinin kapıları bütün insanlara ardına kadar açıktır. Onların sürekli yeni açılımlarla, zenginleştirilen, bilgi ve bilgeliklerinden, farkında olsunlar ya da olmasınlar, herkes yararlanır.
*
Görünmeyen üniversitelerde ya Ebu Hanife ya İbrahim Ethem olmanın değil, hem Ebu Hanife hem İbrahim Ethem olmanın sırları öğretilir.
*
Akıl dünyasının zenginlikleri gönül dünyasının zenginlikleriyle yoğrulmuştur.
*
Akıl işi güzel yapmaya gönül güzel işi yapmaya vurgundur.
*
Akıl zenginlikleri ırmak gönül zenginlikleri denizdir.
*
Dünya her şeyiyle güzel olmalıdır.
*
Gönül dünyanın vicdanıdır.
*
Güzellik gönüldendir.
==================================================== Son iki yüzyılda özellikle Batı dünyasında ekonomik ve kültürel alanda büyük bir değer kayması yaşandı. İnsanın özel ve sosyal hayatında etik değerler anlamını yitirirken, ekonomik değerler önem kazandı. Geçen yüzyılda, etik değerler bütünüyle gözardı edilerek, ekonomik değerlerin, eğitimden politikaya bütün alanların tek ve değişmez belirleyicisi olduğuna inanıldı. Bütün bilimler, hayatın etik boyutunu yok sayarak, ekonomik boyutu üzerinde yoğunlaştı.
*
Habil ve Kabil'den bu yana insanların bir arada ve barış içinde yaşayabilmeleri için, değişmez ekonomik ilkelerden önce, tartışılmaz ahlak ilkelerine ihtiyaç vardır. Çünkü kutsal kitaplarda sürekli vurgulandığı gibi: İnsan yalnızca ekonomik değerlere dayanarak, bütün boyutlarıyla hayatı yaşanır kılamaz. Bir insanın başka bir insanın kurdu olmaması için, Marx ve izleyicilerinin iddia ettikleri gibi, ekonomik değerlerin değil, etik değerlerin yönlendirici ve belirleyici olması gerekir.
*
Etik ya da ahlaki değerler, farklı din ve kültürden toplumların bir arada yaşamasında herkesin benimseyebileceği evrensel hukuk ve adalet ilkelerini oluşturur. Onlar toplumlar arasındaki ilişkilerde yardımlaşma ve dayanışmanın en önemli güvencesidir. Ekonomik değerlerin üretilebilmesi için, etik değerlerin hayatın bütün boyutlarına egemen olması gerekir. Ekonomik alanda başarı, toplumun bütün kesimlerinde iyilikleri özendirme yanında kötülükleri de önlemesini bilmeye dayanır.
*
Türkiye'nin dünyayla bütünleşme sürecinde sermaye ve insan gücü gibi, özgürlük ve hoşgörü gibi değerler de, dünya ülkeleri arasında vizesiz dolaşacaktır. Bütün canlılar arasında yalnızca insana özgü olan etik değerler, insanla birlikte ortaya çıkmıştır. İnsanın olduğu yerde ekonomik ve kültürel faaliyet vardır. Her iki alandaki başarı da, herkesin dört elle sarıldığı ortak etik değerlerin canlılığına bağlıdır. Dünyanın hiçbir yerinde etiksiz bir ekonomi güçlü olamayacağı gibi, ekonomisiz bir etiğin de anlamlı olması mümkün değildir.
*
Etik değerlerin başında iyilik yapmasını bilmek gerekir. Çünkü, kendisi için istediğini başkası için de, istemeyen bir kimse etik olgunluğa erişemez. Henry David Thoreau'nun dediği gibi: "İyilik asla başarısız olmayacak tek yatırımdır." Bunun için Anadolu'da "İyilik yapan iyilik bulur" denilir. Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda iyilikleri büyütmeyen, her alanda kötülüklerle karşılaşmaktan kurtulamaz. Bunun için, dünyanın her yerinde, getirisi en yüksek olan yatırım, iyilik yapmasını bilmek olmuştur.
*
Şehir insanların hoşgörü içinde, birbirlerinin hak ve hukukuna saygı göstererek, yaşamak zorunda oldukları yerleşim alanıdır. Şehirlerin temelini de aileler oluşturur. Ailenin güçlü olduğu şehirde, etik değerlerle birlikte ekonomik değerler de güçlü olur. Aileyi de, hayatın bütün boyutlarında iyilik yapma imkanları güçlü kılar.Aile toplumun güvencesidir.Ailesiz toplum,şirketsiz ekonomi olmaz.Aile şirketleri toplumların ve ekonomilerin temelini oluşturur.Aile paylaşmasını bilenlerin kurduğu en temel kurumdur.
*
Toplumların gücünün kaynağında ekonomik değerlerden önce etik değerler vardır.
*
Marx hem yanılmış hem yanıltmıştır.Toplumların afyonu din değil,ekonomi olmuştur Değerlerin eğitimine yapılan yatırım, toplumun ekonomisine yapılan yatırımdır.
*
Dünyada insan ekonomi için değil,ekonomi insan içindir.
*
İnsan ekonominin nesnesi değil öznesidir.
====================================================== Tarih içinde geniş bir açıdan bakıldığında, toplumların dönüşümde aydınların öncü bir işlev yüklendikleri görülür. Aydınların gücü öncüsü oldukları düşüncelerin, derinliğiyle birlikte zenginliğine dayanır. Düşüncelerin zenginliği, dünyanın ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüne, yaptıkları katkılarla doğru orantılı olarak artar. Dünyanın düşünce ve eylem gücüne katkısı olmayan bilgi ve bilgeliklerin, peşinden koşanların peşinden kimse koşmaz. Aydınların etkisi, kitleleri peşlerinden sürüklemelerinden kaynaklanır .
*
Dünyanın her yerinde aydın denilince, insanların aklına kötülükleri azaltmaya, iyilikleri çoğaltmaya çalışan kesimler gelir. Onlara biraz yakından bakılırsa, hepsinin ya öğretenler ya da öğrenenler oldukları görülür. Zaten bu iki kesimden başka bir kesimde, yer alanlardan aydın olmaz. Aydınlar kapılarını, öğrenme açlığı çeken ve eylem susuzluğu duyan insanlara sonuna kadar açarlar. Düşünce ve eylem dünyasına katkıda bulunanlar, nerede yaşarlarsa yaşasınlar, her yerde saygıya karşılanırlar.
*
W. Montgomery Watt, Gazali’yi incelediği “Müslüman Aydın” kitabında aydınları, aracı, düzenleyici ve sezgici olmak üzere üç ana kesime ayırır.Toplumlarda köklü dönüşümlere yol açan,derin bir iç ve dış dünyaya sahip olan aydınların en güçlü ve en güzel örneklerini peygamberler vermiştir.Onlar hayatın bütün boyutlarında yeni açılımların öncüleri olurlar.Onların akılları hem başlarında,hem gönüllerindedir.Onlar başlarındaki akıllarıyla karar verirler,gönüllerindeki akıllarıyla uygularlar.Onların koruyucuları Allah’tır.Allah’ın koruduğuna kimse zarar veremez.
*
Gazali başta olmak üzere, insanlığın düşünce eylem tarihi içinde, seçilmiş aydınların vazgeçilmez bir yerleri vardır. Onlar kutsal kültürün ana kaynaklarının ışığında, kendilerinden önceki bütün kültür ve medeniyetlerin birikimini değerlendirerek, içselleştirmesini bilmişlerdir. Onların kalıcı başarısı, iki dünyanın görünen ve görünmeyen gerçekleriyle, örtüşmeyen mitolojik söylentileri ayıklayarak, bütün insanlığın ortak bilgi ve bilgelik birikimine dayanan ana ve orta yolu korumak olmuştur. ,Philip K.Hiti’nin “Arap Tarihinin Mimarları”kitabında ortaya koyduğu gibi Gazali ,”İhya”sı İslam düşünce tarihinde büyük ve önemli bir yer tutar.
*
Gazali’nin İbni Sina ve Farabi eleştirisinin, İbn Rüşd tarafından eleştirilmesi, yeni bir felsefi gelenek oluşturmuştur.Gazali büyük ölçüde kendisini anlattığı “Yanlışlıklardan Kurtuluş” kitabı,Hilmi Ziya Ülken tarafından, Dekart’ın “Yöntem Üzerine Konuşmalar”ı,Augustin ve Rousseau’nun “İtirafları”na benzetilir.Gazali söz konusu kitabında , düşüncelerinin oluşum sürecini ikna edici bir şiirsel bir dille ustaca ortaya koymuştur.Gazali dünyanın bütün önemli dillerine çevrilen yüzlerce kitabıyla iç ve dış dünyada krizlerden kurtuluşun yolunun son durağının Peygamberler Peygamberi’nin olduğunu ayrıntılı olarak anlatan seçilmiş aydındır.
*
Gazali, felsefeye ağırlık verenler arasında, Aristo’nun birinci, Farabi’nin ikinci öğretmen olarak nitelendirilmesini, “Bizim öğretmenimiz Son Peygamber’dir” diyerek, kutsal bilginin tek ve değişmez kaynağının peygamberler olduğunu sürekli vurgulamıştır. Ayrıca İbn Sina ve Farabi kadar Aristo’nun bilgi ve düşüncelerini, hakkıyla sorgulayıp aktaranın olmadığını belirtmekten geri durmamıştır. O hiçbir zaman bilgiye karşı olmamış ve her alanı da sonuna kadar araştırmaya büyük özen göstermiştir. Onun şiddetle karşı çıktığı felsefecilerin kendilerini peygamberlerin yerine koyarak, bilmedikleri dünyadan biliyormuş gibi haber vermeleridir.
*
Geleceğin sağlıklı toplumunun oluşturulması, aydınların insanlık tarihi boyunca, yüzyıldan yüzyıla yeni açılımlar kazanan, bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanmasını bilmelerine bağlıdır. Gelmiş geçmiş tolumların bilgi ve bilgelik birikimleri bütün insanlığın katkısının olduğu ortak mirastır. Bütün insanlığın payının olduğu ortak miras üzerinde geçmiş kuşaklar kadar,gelecek kuşaklar da hak sahibir. Bu yüzden, hiçbir ülkenin tekelinde olmayan bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanmada, aydınların sorumluğu katlanarak artmaktadır.
*
İnsanlığın ortak mirası ne kadar zengin olursa olsun dünyanın, bütün aydınları tarafından verimli olarak değerlendirilmedikçe, yeni açılımlar kazanmaz.
*
Aydınların görevleri, söylenmeyen gerçekleri söylemek,görülmeyen güzellikleri görmek, bilinmeyen bilgileri öğrenmektir.
*
Dağların zirveleri nasıl birbirlerini görür ve bilirlerse,dünyanın aydınları da birbirlerini görür ve bilirler.
========================================================== İlk öğretimden yüksek öğretime kadar bütün eğitim kurumları, öğrenen öğretmenleri, öğreten öğrencileriyle, ülkelerin omurgasını oluştururlar. Eğitim öğrencilere bilgi kazandırma, kazanılan bilgiyi yararlı hale getirme sürecidir. Ömür boyu devam eden bu süreçte, yaşı ve işi ne olursa olsun, herkes hem öğreten öğretmen, hem de öğrenen öğrencidir. Öğrenme ve öğretmenin yeri ve zamanı yoktur. Toplum öğrenmesini öğrenmek zorundadır.
*
İnsan hayatını öğrenmeye ve öğretmeye adamalıdır. Bir insanın en büyük ve getirisi en yüksek varlığı, bilgi ve tecrübe birikimidir. Bir insan sahip olduğu bütün varlıkları kaybedebilir. Bilgi ve tecrübesi ise, insanın kaybetmeyeceği tek varlığıdır. Bu yüzden, her ülkede eğitim günlük politikanın dışında tutulur. Öğrencileri ve öğretmenleriyle eğitime yapılan yatırım, bir ülkede getirisi en yüksek olan yatırımıdır.
*
Anadolu insanının ümit ve güven kaynağı ve her dönemin öğretmeni Yunus Emre''nin bilim için söyledikleri, eğitim için de söylenebilir. Ülkelerin geleceğini aydınlatan eğitim, eğitimi bütün boyutlarıyla kavramaktır. Eğitimin, derinden kavranabilmesi için de, insanın kendisini bilmesi, iç ve dış dünyasını güzelleştirmesi gerekir. İnsanın kendisiyle birlikte çevresini de güzelleştirmeyen eğitim, eğitim değildir.
*
Eğitim bir ülkenin kültür ve ekonomisine yeni boyutlar kazandırarak, hem zenginleştirme, hem de güzelleştirme ustalığıdır. Ülkelerin geleceğini inşa etmede, eğitim kültür ve ekonomi yanında üçüncü temel taşını oluşturur. Ülkelerin gelecekteki başarısı temellerinin sağlamlığına bağlıdır. Bu temellerden birinin zayıflığı diğer alanlarda da etkisini gösterir. Eğitim, kültürün kınından çıkan ekonominin kılıcıdır.
*
Eğitimsizlik ekonomik ve kültürel alanda verilmesi gereken savaşı, cephelere taşır. Bu yüzden, bir ülkede eğitimsizliğin bedelini, toplumun bütün kesimleri çok pahalı bir biçimde öderler.
*
Bütün ülkelerin en büyük ve en önemli sorunu, eğitimsizliğin üstesinden gelmektir. Bu sorunu çözmenin yolu da, herkesin hayatını eğitime adamasından geçer.
*
Öğrenen öğretmenler, öğreten öğrenciler, düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştürerek, hem kültüre hem de ekonomiye katkıda bulunurlar.
*
Eğitimle insan çorak toprakta akıp gitmekten kurtulur.
Öğrenmesini öğrenmenin yeri,zamanı,yaşı yoktur. Eğitimin amacı ders vermek değil,birlikte öğrenmesini öğrenmektir.Öğrenme beşikten mezara kadar devam eden,kesintisiz bir süreçtir.Barış dünyasının mimarları ya öğrenenler ya da öğretenlerden olanlar olacaktır.
============================================== Cumhuriyet yönetimi kurtuluşu, kendi kültürünü yeniden üretmek yerine, Batı kültürünü bir ayıklamaya tabi tutmadan bütünüyle benimsemede buldu.Devletin kuruluş yıllarında çarşıları, camileri medreseleri, dergahları, müziği, mimarisi ve yaşama biçimiyle yüzyılların birikimi Osmanlı kültürü toptan reddedildi.
*
İlk Peygamberden son Peygambere kadar İslam kültüründen iz taşıyan herşey ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel yapıdan bir bir sökülüp atıldı.Batı değerleriyle birlikte yaşama biçimi, tartışılması sözkonusu olmayan kutsal ölçüler olarak kabul edildi.
*
Batı hukuku olduğu gibi benimsenerek İslam dünyasının çok renkli bir mozaiği olan Anadolu, İslam medeniyeti havzasından çıkarak, Batı medeniyeti havzasına katılmayı bir devlet politikası haline getirdi.
*
Türkiye'de İslam'ın ölçü ve değerleri, çağdışı ilan edilirken, Batının ölçü ve değerleri kutsal normlar olarak kabul edildi. Cumhuriyet yönetimi, Batılılar gibi yaşamada büyük başarı sağladı. Ancak Batılılar gibi üretmesini öğrenemedi. Arap harflerini bırakıp latin harflerim almak, fesi çıkarıp şapka giymek, Türk toplumunu Avrupalıların üretim gücüne ulaştırmadı.
*
Ekonomi ve yönetimdeki tıkanmanın ana sebebi, Cumhuriyetin temelindeki bu hatalı seçimdir. Bir ülke kendi olmayı bırakarak, başka bir topluma benzemeye kalkarsa, özendiği dünyanın üretim gücüne ulaşamadığı gibi, onların yardımı olmadan da ayakta duramaz. Yardım alanlar da, yardım aldıklarının verdikleri talimatlara uymak zorunda kalırlar.
*
Türkiye'deki ekonomik tıkanmanın önünü açmak için, yardım alan bir ülke değil, yardım eden bir ülke konumuna gelmek gerekir. Bunun için devlet ile toplum arasında Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne devam eden soğuk ve sıcak savaşın mutlaka durması gerekir.
*
Toplumlarıyla savaşan yönetimlerin, ekonomide başarılı olmaları mümkün değildir. Çünkü ekonomi insanın gölgesine benzer. İnsan yoksa, gölgesi de olmaz.
*
Farabi, erdemli şehiri, sağlıklı bir bedene benzetir. Erdemli ülke de erdemli şehir gibidir. Bir ülke yönetenleri ve yönetilenleri, üretenleri ve tüketenleri, ithalatçıları ve ihracatçılarıyla aynı gaye doğrultusunda bir vücudun organları gibi, birbirleriyle yardımlaşarak çalışamazlarsa, üretim gücünü büyütmede başarılı olunamaz.
*
Türkiye'de ekonomik tıkanmanın önüne geçmek için, yürürlükteki zihniyetin topyekün değişmesi gerekir. Ekonomi, zihniyetin, daha açık bir deyişle, değer ve düşünce sisteminin ekonomik yapıdaki yansımasıdır. Yürürlükteki zihniyeti değiştirmeden, ekonomik tıkanmayı gidermek ve üretim gücünü arttırmak mümkün değildir.
*
Dünyada soğuk savaş döneminin kavramları gibi, iki yüz yıllık pozitivizmin değerleri de geçerliliğini büyük ölçüde yitirdi. Artık ekonomide, politikada ve yönetimde geçmişte söylenenler, yarına ışık tutmuyorlar. Başta ekonomi olmak üzere her alanda Mevlana'nın dediği gibi, yeni sözler söylemek gerekir.
*
Marks'ın "altyapı" ve "üstyapı" modeli ile Adam Smith'in "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" anlayışı Anadolu insanına coşku vermiyor. Sovyetler Birliği'nde ekonomik yapıyı güçlendireceğiz diye, inancı yok edenler, üretimde büyük bir başarısızlığa uğradılar. Toplumların "afyon"u, Sovyetler Birliği'nde din değil, dinsizlik oldu.
*
"Din afyondur" diyen Komünizmin cenaze töreni yapıldı. "Allah yoksa herşey mübahtır" diyen liberalizmin de cenaze töreni yakında yapılacak. İktisat kitaplarında, bir papağana arz ve talebi öğretebilirseniz, onu iyi bir iktisatçı da yapabilirsiniz, denilir.
*
Ekonomide başarının yolu arz ve talep yasasını kavramaktan geçer. Arz ve talep yasalarının işleyişi üzerinde ilk ciddi çalışmaları başta Gazali ve İbn Haldun olmak üzere müslüman düşünürler yapmıştır.
*
Diğer bilimler gibi, ekonomi de Batılıların tekelinde değildir. Türkiye'nin sorunu Anadolu insanını harekete geçirerek mal, hizmet ve bilgi üretim gücünü artırmaktır. Bunun için devletin Anadolu insanıyla barışık olması gerekir. Üretim gücünü büyütecek olanlar, Anadolu'nun inanmış, erdemli insanlarıdır.
*
Erdemli bir insandan daha güçlü bir kaynak olmadığı gibi, daha verimli bir üretim girdisi de yoktur. Önümüzdeki yıllarda üretim gücünün kaynağı, sermaye ve ham madde kaynaklarından daha çok, kendini bilen, vizyon sahibi ve dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen inanmış insan olacaktır.
*
Şeyh Galip' in dediği gibi, evrenin özü olan insan orta ve uzun vadeli ekonomi politikalarının da özü ve özetidir. Gelecekteki ekonomik başarı, Batı'da olduğu gibi, başkalarının kaynaklarına el koymak için savaşanların değil, kendi kaynaklarını en verimli bir biçimde kullanmak için yarışanların olacaktır.
*
Türkiye ekonomide yapısal bir dönüşümü gerçekleştirebilmek ve döviz dar boğazını aşabilmek için yönünü dış dünyaya döndürmek zorundadır. Dünyası dar ve sınırlı olanların, ekonomileri de küçük ve sınırlı olur. Artık dünyada sınırlar anlamını büyük ölçüde yitirmiştir. Avrupa ülkeleri kalitesinde ve pasifik ülkeleri maliyetlerinde üretim yapamayan Türkiye'nin dar boğazdan çıkması çok zordur.
*
Dünyada ülkelerden daha çok ekonomik, siyasal ve kültürel örgütler yarışıyor. Ülkelerin akıncı güçleri ordulardan daha çok şirketler. Ülkeler, ordularla değil, örgütlerle işgal ediliyor.
*
Hilton Otel zincirinin kurucusu Conrad Hilton, şirketinin uzun vadeli politikasını, ülke içinde oteller kurmadan, bütün dünyada oteller açmaya çeviriyor. Bu bağlamda ilk oteli 1953'de Madrid' de, ikincisini de 1955'de İstanbul'da açıyor. Bugün, sözkonusu otel zincirinin dünyada olmadığı büyük şehir yoktur.
*
Conrad Hilton 1955'de İstanbul'daki otelini açarken, kurdukları her otelin "Küçük Bir Amerika" olduğunu söylüyor. Gerçekten bu oteller, Amerikan yaşama biçiminin, dilinin, müziğinin mutfağının ve değerlerinin sergilendiği, yirmi dört saat açık fuarlara benziyor. Hilton ve benzeri oteller, dünyada hangi şehirde olursa olsunlar, Batı hayat tarzının ihraç edildiği merkezlerdir.
*
Müslümanların kurdukları örgütler ve işletmeler, Hilton' un stratejisini uygulayarak, bu ürün ve kültür ithali sürecini, ürün ve kültür ihracı sürecine çevirmelidirler. Kültürü ihraç etmenin yolu, Hilton örneğinde olduğu gibi, sermaye ihraç etmekten geçer.
*
Sermayelerini, daha yerinde bir deyişle örgütlerini dışarıya açmayan ülkeler, ürün ve hizmetlerine dış pazarlarda yer bulamadıkları gibi, başkalarının ürün ve hizmetlerini kültürleriyle birlikte ithal etmek zorunda kalırlar.
*
Türkiye dışa açık büyüme stratejilerini yenileyerek sürdürmelidir. Çünkü ürün ve hizmetlerini ihraç eden ülkeler, sermayelerini de ihraç etmeye başlarlar. Sermayelerini ihraç edenler, sermayeleriyle birlikte, dillerini, müziklerini, mutfaklarını, işçilerini, mühendislerini ve medyalarını da götürürler.
*
Türkiye Batı'dan yardım değil, ticarette işbirliği istemelidir. Özal ile başlayan dışa dönük ekonomi politikaları, tekrar ele alınarak yenilenmelidir. Bunun için de Anadolu insanının yönü ve gözü dışarıya çevrilmelidir. Dünyası küçük olan toplumların, görüşleri de kısır olur.
*
Son yıllarda geliştirilen kaos teorisi, "düzensizlikte düzen" olduğunu savunuyor. Türkiye'deki ekonomik ortama bakılırsa, büyük kaos olduğu görülür. Yönetimin toplumu, mal ve hizmet üretiminden daha çok, paradan para kazanmaya yönlendirmesi kaosu büyütüyor.
*
Sağlıklı bir ekonomi için, "paradan para" kazanmanın yolu mutlaka kapatılmalıdır. Çünkü Batılı iktisatçı Keynes'in vurguladığı gibi, sağlıklı bir ekonomide faiz oranları sıfır olur. Sağlıklı bir ekonomide faiz oranlarıyla birlikte, enflasyon oranı da sıfır olur. Türkiye'ye bakılırsa, her iki oranın da yüksek olduğu görülür.
*
Sağlıklı bir ekonomi için, her iki oranın da sıfırlanması gerekir. Ancak bu oranların sıfırlanarak, sağlam bir ekonomi kurulabilmesi için erdemli insanlara ihtiyaç vardır. Her alanda olduğu gibi, ekonominin odak noktasında da inanmış erdemli insan vardır. Ekonomiyi sağlığına kavuşturacak olanlar, erdemli insanlardır.
*
İhracat politikaları üzerine değil de, ithalat politikaları üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Batılılar gibi tüketmesini öğrendi ama Batılılar gibi üretmesini öğrenemedi. Bugün yüz yüze olunan ekonomik sorunlar üretmeyi değil, tüketmeyi amaçlayan politikalardan kaynaklanmaktadır.
*
Üretimi, tüketimini karşılamayan bir ülkenin dış borçtan ve enflasyondan kurtulması mümkün değildir. Türkiye büyük bir ekonomik potansiyele sahiptir. Dışa açılmada önemli adımlar atılmıştır. Söz gelimi Türk yapı şirketlerinin başta Rusya Federasyonu olmak üzere, yabancı ülkelerde aldıkları ihalelerin toplam değeri, Türkiye'nin dış borçlarından daha fazladır.
*
Türkiye'nin sorunları, her şeyden önce, iyi yetişmiş vizyon sahibi, erdemli insanların güç sahibi olmalarında odaklanmaktadır. Sağlıklı ve dengeli bir ekonomik yapılanma için iki yüz yıl boyunca egemenliğini sürdüren pozitivist değerlerin terk edilmesi gerekir.
*
Ekonomi ahlaktan bağımsızdır diyerek, ekonomik modellerden sökülüp atılan ahlakî ölçü ve değerlere dönmek zorunludur. Çünkü ahlak dışı yollardan, ahlaki sonuçlar elde edilemez. Artık rant ekonomisiyle milyonların canı pahasına dolar biriktirme, biriktirenlerin de huzurunu kaçırıyor.
*
Gelecekte ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel gücün odak noktasında paradan para kazanma değil, mal, hizmet ve bilgi üretiminden getiri sağlama olacaktır.
*
Hz. Ali'nin dediği gibi: "Derman sende... Derdim sendendir" Erdemli insanı gözden uzak tutan hiçbir ekonomik politikanın başarılı olması mümkün değildir. Sorunlar insandan kaynaklanıyor. Çözümleri de insanlar bulacaktır.
*
Gazali, toplumların bozulması yöneticiler, yöneticilerin bozulması aydınlar, aydınların bozulması da para ve makam tutkusundandır, derken, bugün de tartışılan sorunlara evrensel bir vizyon getirmektedir.
====================================================== Küre dünyanın yerini alan kare dünyada, mükemmeli arayanlar, yöneticilerden daha çok genç girişimciler olacaktır. Dünyanın sınırlı kaynaklarını, en verimli, en yararlı ve en adil biçimde değerlendiren girişimciler, kare dünyanın yeni fatihleridir. Simyacıların metalleri altına çevirmeye çalışmaları gibi, girişimciler de rüyaları, ürünlere dönüştürmeye çalışırlar. Mükemmeli arayan girişimcinin avuçladığı toprak altın olur.
*
Sanayi sonrası, yenilik ekonomilerinde, kuruluşların gücü; sahip oldukları çok katlı binalarından değil, değişik yönetim kademelerinde yer alan, girişimci nitelikli çalışanlarından kaynaklanır. Mükemmeli arayış yarışında, binalara verimsiz yatırım yapan kuruluşlardan daha çok genç girişimcilerin buldukları yenilikleri destekleyen kuruluşlar başarı kazanırlar. Yeniliğe yapılan yatırım, en önemli verimlilik kaynağıdır.
*
Kurum içi ya da kurum dışı, genç girişimcileri yenilik yapmaya özendirmeyen kuruluşlar, kendilerini yenileyemezler. Kuruluşlar yenilik yapmasını bilen girişimcilerle, yeniliğe giden yolları açarlar. Kuruluşlarda her girişimci bir yöneticidir, ancak her yönetici bir girişimci değildir. Her kuruluşta yöneticiler birbirlerine benzerken, girişimciler birbirlerine benzemez, özgündürler.
*
Kuruluşlar yenilenerek gelişirler, gelişerek yenilenirler. Kuruluşlarda yenilenmeye direnilmez, yenilenme yönetilir. Yenilenebilirliği yönetemeyen yöneticiler, kuruluşlarına sürdürülebilirlik kazandıramazlar. Yenilik yapmasını bilen girişimciler bütün ülkelerde, üretimde köklü dönüşümleri başlatan, yeniliklerin lokomotifleri olurlar. Kare dünyanın simyacıları girişimcilerdir.
*
Kare dünyada, çok büyük kuruluşlardan önce, çok yenilikçi kuruluşlar, ekonomik yapıyla birlikte kültürel dokuyu dönüştürmede çığır açarlar. Nasıl sürat tekneleriyle, dev kravaziyerlerin yarışması mümkün değilse, yenilikçi küçük kuruluşlarla, yenilikten korkan büyük kuruluşların, rekabet etmeleri mümkün değildir. Küre dünyada ''Büyük balık, küçük balığı'', kare dünyada ''yenilikçi balık, büyük balığı'' geçer.
*
Girişimciler, kare dünyayı pasaportsuz dolaşırlar. Onların pasaportları, rüyalarını gördükleri ürünleri, hizmetleri ve yenilikleridir.
*
Girişimcilerin rüyaları gerçekleşir. Girişimciler, gerçekleşmeyecek rüyaları görmezler.
*
Girişimcilik sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisidir.
*
Girişimci aklıyla arar, gönlüyle bulur.
*
Girişimcilikte karamsarlık yoktur.
=============================================== Dinlerin özünde Allah’ın varlığı ve birliği vardır. Allah bir, peygamberler binlercedir. İnananlar gibi, inanmayanlar da bir millettir. Her ikisi de büyük insanlık dairesi içinde yer alır. İnananlar peygamberlerin bağlılarından oluşur. Her peygamberin bir bağlılar topluluğu vardır. Ancak kendilerine kitap verilen peygamberler sayılıdır. Tevrat Peygamber Musa’ya, İncil Peygamber İsa’ya, Kur’an da Son Peygamber’e verilmiştir.
*
Ademoğullarından inananların omurgasını İbrahim milleti oluşturur. Tevrat İsrailoğullarını, İncil İsa Peygamberi ve Kur’an da bütün insanlığın serüvenini anlatır.Hristiyanlar tarafından İsa Peygamberin, genç yaşta çarmıha gerildiğine inanılmıştır. Musa Peygamber vaat edilmiş topraklara ulaşamamıştır. Son Peygamber ise tebliğ görevini eksiksiz tamamlamıştır. Yahudilik ve Hristiyanlığın bozulmamış hali olan İslam’la İbrahimi gelenek bütünlük ve süreklilik kazanmıştır.
*
Yirmibirinci yüzyılda Batı ve İslam dünyası, büyük ve köklü bir dönüşümün arifesinde aynı geleceği paylaşacaktır. Dünyada İbrahimi gelenek yaşanır olmaktan çıkar ve canlılığını yitirirse, geriye Eski Yunan’ın mitolojik öykülerinden başka bir şey kalmaz. Avrupa’nın aydınlanma kültürüyle perçinlediği Komünizm ve Faşizm geçen yüzyılda bütün dünyayı ateşe vermiştir. Şimdi de Rusya destekli Amerika, yeni bir Faşizmin öncüsü olarak bütün bir Ortadoğu’yu yakıp yıkmaktadır.
*
Hüseyin Yılmaz “Ezeli Hikmet ve Dinler” isimli çalışmasında, Doğu ve Batı’da kutsal geleneği savunan aydınların görüşlerini tek tek ele alarak incelemiştir.Yüzyılların içinde oluşan İbrahimi gelenek, insanlığın atalarının yitirdiği Cennete, yeniden kavuşmada, yeri doldurulması mümkün olmayan, benzeri bulunmayan,vazgeçilmez yol haritasıdır. Ölümlü dünyada ölümsüz dünyanın kapılarını açacak, kutsal kitapların dışında hiçbir kaynak yoktur.
*
Kutsal gelenekte Sezai Karakoç’un vurguladığı gibi: “İnsanın ufku mümindir. Müminin ufku peygamber. Peygamberin ufku da mutlak gerçeklerin habercisi, her peygamberi şahsiyetinin katlarında bir yaprak gibi bulunduran Son Peygamber’dir.” Kutsal kültürden beslenen gelenek, dünyayı bir Yeryüzü Cennetine çevirmenin yol haritasını, bütün insanlığı kurtuluşa çağıran, peygamberlerde aramasını ister. Onların yaktığı kutlu meşale İlk Peygamber’den Son Peygamber’e kadar, sönmeden büyüye büyüye, güçlene güçlene gelmiştir.
*
Seküler Batı dünyasında, kutsal geleneğin yorulma bilmez öncüleri Seyyid Hüseyin Nasr, Martin Lings, Rene Guenon, Frithjof Schoun, Titus Burckhardt’ın ve onların çevrelerindeki aydınların kitaplarıyla, Türkiye ilk defa yetmişli yıllarda tanışmıştır. Mavera Dergisinin yazarları, Batı’daki kutsal geleneğin sözcülerinin çalışmalarına sayfalarında yer vererek, Anadolu insanının dünyaya açılmasında,çığır açıcı bir işlev yüklenmişlerdir. İlhan Akıncı’nın yönetiminde İnsan Yayınları,kutsal geleneğin öncülerinin kitaplarını Türkçe’e kazandırmıştır.
*
Yeni dünyanın mimarları, Allah’ın varlığına, birliğine, hesap gününe inanan, peygamberler arasında ayırım gözetmeyen, geleneksel etik ve hukuk ilkelerine uyanla olacaktır.
*
Dünya bilgi ve bilgelik, düşünce ve eylem tarihinde, yüzyılların içinde oluşan kutsal geleneğin, tarihi sürekli ve bir bütündür.
*
Kutsal kültürde, edebiyat ve medeniyet,fizik ve metafizik, iç içedir, birbirlerinden hiç ayrılmazlar.
*
Kutsal geleneğin kaynağı, mitolojinin yurdu Atina değil, peygamberlerin yurdu Kudüs’tür.
Sağda ya da Solda değil,önde olmak önemlidir. Herkesin iktisatcı olmak zorunda olduğu bir dünyada çatışma Kapitalim ile Sosyalizm arasınde değil, bilenlerle bilmeyenler,yerel düşünenlerle küresel düşünenler arasındadır.Artık dünyada gelir farkı değil,eğitim farkı önemlidir
====================================================== Ekonomik savaşlardan önce kültürel savaşların önem kazandığı bir dünyada, ülkelerden önce şehirler akla geliyor. Dünyada pek çok şehir, sınırları içinde yer aldığı ülkeden çok daha zengin bir tarihe, çok daha uzun bir ömre ve çok daha köklü bir kültüre sahiptir. Kültürlerin tarihi, şehirlerin de tarihidir. Şehirler kültürlerin görünen yüzlerini oluştururlar. Derin kültürlerin zengin şehirleri olur.
*
Dünyanın kültürel ve ekonomik tarihinde, şehirler güzelliğin simgesidir. Onlar süreklilik ve bütünlük içinde, değişerek güzelleşirler. Onların zenginliği, süreklilik içinde yenilenmelerinden kaynaklanır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal’i anlattığı kitabında, onun “Bizim romanımız şarkılarımızdır” dediğini aktarır. Bizim romanımız şarkılarımızla birlikte şehirlerimizdir.Bu yüzden, Yahya Kemal ve Tanpınar bizim tarihimizin temel taşları olan şehirleri bıkmadan, usanmadan anlatmışlardır.
*
Yahya Kemal ve Tanpınar’ın Türklerin romanı olan İstanbul başta olmak üzere, Anadolu şehirlerine ilişkin gözlem ve değerlendirmeleri, Türkleri Türk yapan şehirlerin kültür ve tarihlerine tutulmuş birer aynadır. O aynalarda bin yıllık Türk tarihinin süreklilik içindeki dönüm noktaları, ana çizgileriyle görülür. Onlar Anadolu insanının tarih, kültür ve sanatına hem Doğu’dan hem de Batı’dan bakarak, beslendikleri kaynakların üzerinde önemle dururlar. Yunus’suz bir Eskişehir, Hacı Bayram’sız bir Ankara, Nabi’siz bir Urfa ve Mehmet Akif’siz Bir Çanakkale, düşünülemez.
*
Tanpınar “Avrupa ile olan kültür alışverişimiz başladığı andan itibaren hiç kimse o kadar şey borçlu olduğumuz Garp aleminin karşısında Yahya Kemal kadar tam bir eşitlik içinde konuşmaya muvaffak olamamıştır” değerlendirmesini yapar. Yahya Kemal, Türklerin İstanbul’unun sağlam temellere, güçlü mimari eserlere dayandığını bildiği için, Avrupa’nın saldırıları karşısında hiçbir zaman karamsarlığa düşmemiştir.Tarihin her döneminde, bir milleti millet yapan değerlerin başında,tarih kadar zengin şehirleri gelir.Bir ülkenin tarihi şehirlerinin tarihidir.
*
Yahya Kemal’den sonra, Necip Fazıl, Sezai Karakoç,Nuri Pakdil ve onların açtığı çığırdan gelenlerin düşünce ve sanat çalışmalarıyla, Batı ile eşitlik içinde konuşmanın yerine, üstünlük ile konuşma geçmiştir. Artık Türkiye geleceğini, Yahya Kemal kuşağında olduğu gibi, Paris’te değil, İstanbul’da arıyor.Geçmişte Mesnevi okuyarak Avrupa’ya giden Türkler,gelecekte Mukaddime okuyarak,Amerika’ya gideceklerdir. Avrupa’da kendisine sağlam bir yer tutan Anadolu insanı, İstanbul’un Parisleşmesini değil, Paris’in İstanbullaşmasını tartışıyor.
*
Türkler tarihin derinliklerinde, Semerkant’tan Saraybosna’ya kadar, arkalarında simgeleri kubbeler olan, görkemli şehirler bıraka bıraka yürümüşlerdir.
*
Yedi tepe üzerine kurulan,ortasından deniz geçen,bir yakası Avrupa, bir yakası Asya olan İstanbul, Türk şehirlerinin anasıdır.
*
Anadolu insanının dünyada benzeri olmayan romanı, kökleri gökyüzünde, dalları yeryüzünde olan İstanbul’dur.
======================================================== İnsan hayatı bir ağaçtan toprağa düşen bir meyvaya benzer. Ağaç ölüme hazırlanırken, meyva hayata hazırlanır. Hayat ölümü, ölüm hayatı, meyvanın ağacı içinde taşıdığı gibi taşır. İnsanın doğum ile ölüm arasındaki yolculuğunda, hayat ölümden, ölüm hayattan ayrılmaz.
*
Doğum ve ölüm bir bütünün iki yüzüdür. Sonu ölüme çıkan yolculukta, kimse ölümün, nerede, nasıl geleceğini bilmez. Bu yüzden, yaşı ve işi ne olursa olsun, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, ölümün beklenmedik ziyaretine, herkes hazır olmalıdır. **** Savaş ve korku çağında, ölümüm insana nerede,nasıl ve ne zaman geleceğini kimse bilmez. Bunun için, herkes ölüme hazır olmalıdır. Topraktan gelen insan, geldiği toprağa dönecektir. İster yerin altına, ister yerin üstüne doğru olsun, topraktan uzaklaşan, ölüme yaklaşır.
*
Ölüm doğum gibi, insanın değişmez gerçeğidir. Kaan H. Öktem''in, insanlık tarihi boyunca, düşünce öncülerinin görüşlerini topladığı, ''Ölüm Kitabı''nda vurguladığı gibi, ölüm karşısında insanın çaresizliği, Felsefe''nin tartıştığı en önemli sorunlardan biridir.Ölümden kaçış yoktur.
*
Açgözlülüğü baştacı edinen, gösteriş harcamasında yarışan, estirdiği kazanç fırtınasında insanı unutan ve para herşeydir diyen, tüketim kültürüyle, şekillenen hayatın, bütün boyutlarından ölüm ve ölümü hatırlatan herşey sökülüp atılmıştır.
*
Dünyanın her yerinde, akan kanlar, dökülen gözyaşları ve ansızın gelen ölümler karşısında, kimsenin yüreği sızlamıyor, kimse kılını kıpırdatmıyor. Değişik biçimlerde gelen ölümlerle, insanlık büyük bir sessizliğe gömülüyor.
*
Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, bir intihar saldırısıyla, bir trafik kazasıyla, bir maden ocağının çökmesiyle,bir yangınla bir insan ölüyorsa, o insanın ölümünden, bütün ülkeler, bütün yönetimler, bütün aydınlar ve bütün insanlar sorumludur.
*
Ölüm ölümlü dünyanın, ölümsüz dünyaya açılan kapısıdır. Görünmeyen dünyanın kapısının ecelle açılmasını önleyenler, iki dünyadaki hayatı altüst ederler ve iki dünyayı birden yıkarlar.
*
''Ölürse tenler ölür, canlar ölmez'' diyen, Yunus''un dünyasında, bırakın bir insanı kırmayı, bir gönül kırmanın bile, iki dünyada kapanması çok zor ve çok güç hesabı vardır.İnsan dünyanın özü ve özetidir.Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürür.
*
Ölümün insana hem çok yakın, hem çok uzak olduğu dünyada, bir insanı kırmakla, bütün insanlığı kırmak arasında bir fark olmadığı gibi, bir insanı korumakla, bütün insanlığı korumak arasında da bir fark yoktur.
*
Dünyadaki hiçbir kazanç ya da kayıp bir insan hayatının karşılığı değildir.Dünyanın kaynakları herkesin karnını doyurmaya yeter,dünyada herkese yer vardır.
*
Aklı hem başında, hem gönlünde olan insanlar, her gece ölümün dostluk ziyareti olan uykuya dalmadan önce, kendi iç dünyalarında, kendi ölümlerini yaşarlar.
*
Dünyada ölmeden önce ölmesini bilmeyenler, dünyanın her yerinde birbirini izleyen savaşları ve ölümleri önleyemezler.
*
Ölümün anlamını kavramak için, hayatın anlamını kavramak gerekir. Ölümün ve hayatın tekrarı yoktur.
*
Ölümü güzelleştiremeyenler, hayatı güzelleştiremezler.
*
Her insan iç dünyasında bütün insanlığı taşır. **** Bir insanı yaşatan bütün insanlığı yaşatır.
*
İnsan güzel olursa ölüm güzel olur.
*
İnsan dünyanın özetidir.