Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Aralık 2017

15 yazı

4 Aralık 2017, 15:45

DÜNYADAKİ SAVAŞLARDAN BÜTÜN ÜLKELER SORUMLUDUR

=================================================== Devlet yönetiminde erdem, ülkeler arasındaki üretim yarışını, savaş ekonomisinden, barış ekonomisine, dönüştürmesine bilmektedir. Tarihin her döneminde, barış isteyenler, savaş isteyenlerden daha güçlü olmuşlardır. Tarih boyunca gözlendiği gibi, insanlığın en güzel eserleri, cephelerde değil, şehirlerde verilmiştir.Dünyada savaşın iyisi barışın kötüsü olmaz.

*

Cemil Oktay,"Modern Toplumlarda Savaş ve Barış" Başlıklı kitabında, Kant''tan Hegel''e İbn Haldun''dan Marx''a kadar önemli düşürlerde, savaş ve barış kavramlarına yüklenen anlamları ve kazandırılan açılımları tartışarak barışın yolunu açmaya çalışıyor."Bir insanı öldüren,bütün insanlığı öldürür" diyenler, savaş peşinde değil,barış peşinde koşarlar.Bütün aydınlar barış stratejileri geliştirmelidir.

*

Oktay, Tarihçi Herodot''un "Hiç kimse savaşı barışa tercih edecek kadar deli değildir, savaşta babalar oğullarını defnederler, barışta ise oğullar babalarını defnederler" değerlendirmesini aktararak, günümüzde, gençlerin bulunduğu cephe ile yaşlıların bulunduğu cephe gerisinin de savaşın yıkıcı etkileriyle karşı karşıya olduğunu vurguluyor. Sanayi ve bilgi toplumlarının geliştirdiği silahlar, savaşın yıkıcı etkilerini, cephelerden şehirlere taşımaktadırlar.

*

Düzleşen dünyada bütün ülkelerin karşı karşıya oldukları ana sorun, savaş ekonomisinden önce barış ekonomisine küresel boyutlar kazandırmaktır.Artık Clausewitz''in çatışma üstüne geliştirdiği "topyekun savaş " stratejileri değil, Kant''ın geliştirdiği " sürekli barış" stratejileri önemlidir. Bir ülkenin kendini silahlandırmasıyla, rakibini silahlandırması arasında bir fark yoktur.Bugün Amerika'nın elinde olan silah,yarın Rusya'nın elinde olacaktır.

*

"Kanunların Ruhu" kitabında Montesquieu, tüccar toplumların barışa savaştan daha yaktın olduklarının üzerinde önemle durmaktadır. Çünkü, ticaretin olduğu yerde savaş olmaz. Birbirleriyle alışveriş yapan ülkeler, birbiriyle savaşmazlar. Ticaretin doğasında çatışma değil, uzlaşma vardır, pazarlık vardır ve karşılıklı güven vardır. Ticaret savaştan önce, barışta yeni boyutlar kazanır.

*

Bütün ülkeler, savaş ekonomisinden barış ekonomisine geçmek ve birbirleri arasındaki ekonomik ilişkilere geliştirmek zorundadırlar. İsrail ile iran arasındaki silahlanma yarışında olduğu gibi, bir ülke kendisi nükleer silahlara sahip olmaya çalışırken, farkında olmadan karşısındaki ülkeyi de nükleer silah sahibi yapar. Bu yüzden, ülkeler cephelerde değil pazarlarda yarışmalıdırlar.

*

Dünyaya kesintisiz barışı, üniforma değil forma giyenler getirir.

*

Dünyada forma barışın, üniforma savaşın simgesidir.

*

Barış isteyenler, savaş isteyenlerden üstündür.

*

Dünya neyi arıyorsa, onu bulur

6 Aralık 2017, 00:03

DÜNYA ŞİİRİNİN ZİRVESİ MESNEVİ AKLIN CİLASI GÖNLÜN AYNASIDIR

========================================================= Her kitabın etkisi, kendinden önce yazılan, düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandırmış, sıra dışı kitaplardan gelir. Yüzyılların içinde önemini hiç yitirmeyen, bugün yazılmış gibi, yeni olan kitaplar, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanırlar. Onlar her yüzyılda yeniden doğarlar, hiç kimse onları tekrar tekrar okumaktan, tekrar tekrar yorumlamaktan usanmaz. Dönemin aklının özü, gönlünün özeti olan Mesnevi, söz konusu kitapların başında gelir.

*

Ülkeler arasındaki uzaklıkların anlamını yitirdiği kare dünyada, savaş ülkelerini barış ülkelerine dönüştürecek yol, “Beni yabancı sanmayınız. Ben bu ülkedenim, sizin ülkenizde evimi arıyorum” diyen, Mesnevi'nin yoludur. Aranılan ev, insanlığın atalarının yitirdiği barış evidir. Barış evi, Asyalıların, Avrupalıların, Afrikalıların, Amerikalıların evi değil, kimsenin kimseye üstün olmadığı, Ademoğullarının evidir. Barış evinde, savaşın sorumluları, evin dışında değil evin içinde aranır.

*

Barış ülkesinin, barış evinde yaşayan, barış aileleri, insanlık dairesinin üzerindeki başlama ve bitme noktaları gibi hem birbirlerine çok yakın, hem de çok uzaktır. Barış ülkelerinde güç, birbirine benzer olmayanların birbirleriyle, çatışmalarından daha çok birbirleriyle uzlaşmalarından kaynaklanır. Onlar bir kitapta konuşan bir bilge gibi, zamanı gelmemişse susarlar, zamanı gelince konuşurlar. Barış dünyasında bir uçta olmak değil, iki uçta birden olmak önemlidir.

*

Barış kitabı Mesnevi, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik hazinesidir. Bilgelikler bilgeliğini bulan Mevlana, dünyanın hangi ülkesinde yaşarsa yaşasın, herkesi Mesnevi'nin bilgeliklerini paylaşmaya çağırır. Dünyada kim Mesnevi'den ne alırsa alsın, aldığını insanlığın hazinesinden alır. Akla zenginlik, gönle derinlik kazandıran Mesnevi'de, herkese yer vardır. Çoklukta birliği, birlikte çokluğu yakalayan Mesnevi'nin yol haritası, insanlığı barışa götürecek yol haritasıdır.

*

Gönlünün derinliklerinde uzun yolculuklara çıkanlar, aklının zenginliklerine yeni açılımlar kazandırırlar. Hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarında, sürdürülebilir bir gelişme sağlamada, gönlün derinlikleri, aklın zenginliklerinden çok daha önemli, çok daha etkilidir. Hayatın hiçbir alanında gelişmeye karşı konulmaz, gelişme yönlendirilir. Gönlün derinliklerinin geliştirilmesi, aklın zenginliklerinin geliştirilmesinden daha büyük bir çalışma gerektirir.

*

Son yüzyıllarda bütün dünyayı bir savaş alanına dönüştüren seküler Batı, akılla gönül arasında aşılmaz duvarlar inşa etmiştir. Aklın zenginlikleriyle gönlün derinlikleri arasındaki duvarları, Mesnevi'den başka yıkacak bir güç yoktur. Mesnevi'de akıl gönüldür, gönül akıldır, akılla gönül arasında senlik ve benlik kavgası olmaz, ikisi bir bütünün birbirinden ayrılmaz iki yüzüdür.

*

Mesnevi küresel doğruları dile getiren, küresel sorunlara küresel çözümler öneren, paylaşıldıkça zenginleşen küresel bir hazinedir.

*

Mesnevi dostları, Parisli, Berlinli, Cambridgeli, Konyalı,Kurtubalı New Yorklu, Moskovalı,Kazanlı, Pekinli, Tokyolu değil, dünyalıdırlar.

*

Barış dünyasının mimarları akıl terinden önce gönül teri dökenlerdir.Mesnevi bütün insanlığı sürdürülebilir bir barışa çağırır.

*

Mesnevi'nin sesi bütün insanlığın sesidir.Mesnevi'de karamsarlık yoktur.

6 Aralık 2017, 15:51

Kamil Berse'nin yorulma bilmez çalışmalaryla

Kamil Berse'nin yorulma bilmez çalışmalaryla "ŞEHİR ve KÜLTÜR" yeni sayısıyla elimizde. DÜNYANIN ARABALARDAN BİLİKLETLERE DÖNECEĞİ GÜNLER YAKINDIR.Artık yalnızca Hollanda değil,her ülke bisikler ülkesi olmak zorundadır.Dünya bedava ürünler dağıtan bir supermarket değildir.KİMSE ÜRETMEDİĞİNİ TÜKETMESİN.

6 Aralık 2017, 18:04

YAZMAK UZUN BİR YOLCULUĞA ÇIKMAKTIR

Bu yazı daha önce 06.12.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

======================================== Yazmak, gizemli bir mıknatıs gibi, çeker yazarı. Kırk sayfa okunmadan, bir sayfa yazılmaz. Güçlü bir yazar, hem konuşurken, hem yazarken, sözü gereğinden fazla uzatmaz. O konuyu dağıtmadan, anlatmak istediğini yalın bir dille anlatır. Onun yazdıklarında, ne bir cümle eksik, ne bir cümle fazladır. Etkili yazarın satır aralarında, büyük boşluklar vardır. Aradaki boşlukları doldurmak okuyucuya kalır.

*

Okumayı yazma, yazmayı okumayla bütünleştiren Nuri Pakdil, sözü edilen yazarların başında gelir. O bir deneme, bir oyun, bir şiir yazma ustası olduğu kadar, bir mektup yazma ustasıdır. Yakınlarına binlerce mektup yazmıştır.

*

Pakdil''in vurguladığı gibi: ''Yazmak uzun bir yürüyüşe başlamaktır.'' İnsanın doğum ile ölüm arasındaki yürüyüşü, düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştüren yazıyla, anlam kazanır. Onun yazdıklarını yaşadığı, yaşadıklarını yazdığı mektupları, düşünce ve eylem dünyasında ayrı bir yer tutar. O yakınlarını eyleme çağırmak, karamsarlık, kötümserlik ve ümitsizlik bulutlarını dağıtmak için, mektup yazar.

*

Pakdil, ''Karşındaki ile konuşuyormuş gibi yaz, o zaman güzel mektup yazarsın'' diyen Goethe''nin önerisini, her alanda yazmanın ana kuralı olarak genelleştirir. Pakdil''in bir tür deneme olan mektupları, zengin yazı dünyasının, önemli verimleri arasında yer alır. Pakdil, John Steinback gibi, ''Yetmiş yılda, arkamda pek çok iz bıraktım'' diyebilmek için, düşünce dünyasının yol haritası olan, mektuplar yazmıştır.

*

Pakdil, altmışlı yılların sonunda, İngiltere''de bulunduğum sırada, yazdığı bir mektupta, ''Umudu, okumayı, düşünmeyi, eylemi gün gün arttıralım'' diyerek, ''Selam, bir hedefe attığımız ilk kurşunun adıdır. Eylemin izdüşümüdür selam. Selamı mişiganlaştıralım. İdeoloji, pergel cetvel kafayla sunulmaz'' uyarısında bulunmuştu. ''Asıl bizdedir, teori ve pratik el ele'', demeyi de, unutmamıştı.

*

Pakdil, sanatı hayatla, hayatı sanatla bütünleştirerek, hayatını, peygamberlerin bütün insanlığa ulaştırılması gereken ölümsüz mesajını ulaştırmaya adamıştır. Bu yüzden, politikaya hiç ilgi duymamış, Ebu Hanife geleneğini yaşatmakiçin, olağanüstü bir gayret göstermiştir.

*

Pakdil oyunu sürekli sanattan yana kullanmış, toplumları dönüştürecek ateşin politikayla değil, sanatla büyütülebileceğine inanmıştır.

*

Pakdil''in mektupları, bire yedi yüz tane veren, toprağa düşmüş buğdaylardır.

*

Pakdil Cezayir''e vurgundur, Fransa''ya karşı Cezayir''i savunur.

*

Cezayir haksızlığa başkaldırmanın simgesidir.

11 Aralık 2017, 12:04

PEYGAMBERLER ŞEHRİ KUDÜS İBRAHİM MİLLETİNİN BAŞKENTİDİR

Bu yazı daha önce 18.10.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

========================================================= Dil, tarih ve coğrafyanın derinliklerine inmeden, Ortadoğu'nun, ekonomik, siyasal ve kültürel zenginliklerinin değerini kavramak mümkün değildir. İnsanlık tarihi içinde, Ortadoğu'nun yeri doldurulamaz bir önemi vardır. İnsanlığın düşünce ve eylem serüveninde kutsal kültür adına ne varsa hepsi Ortadoğu kaynaklıdır. Ortadoğu dinlerin, dillerin ve ırkların birlikte yaşadığı, birbirine karıştığı, yerüstü ve yeraltı kaynaklarıyla, çekim merkezi olmuş, zengin bir coğrafyadır.

*

İslam'ın ilk yıllarından, Romalılar, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Eyyübiler, Mısır Memlukları ve Osmanlı dönemlerine kadar Ortadoğu, stratejik ve kültürel önemini hep korumuştur. Kendisini Ortadoğu'nun “hakimi” değil “hadimi” olarak gören, Yavuz Selim'le Suriye, Hicaz ve Mısır Anadolu ile bütünleşmiştir. Beyrut, Şam ve Kahire; Üsküdar ile Mekke, Eyüp ile Medine, Kadıköy ile Kudüs kapısı olan İstanbul'un güvencesi altına alınmıştır. Ortadoğu'da 1517'de başlayan “Osmanlı Barışı”, 1917'ye kadar aralıksız dört yüzyıl sürmüştür.

*

Üst düzey yönetimde etnik köken gözetmeyen, kimseyi dinini ve dilini değiştirmeye zorlamayan Osmanlı insanının gücü; “Sinan akıllı” ve “Yunus gönüllü” olmasından kaynaklanır. Osmanlı insanı gittiği her yerde “Ya sinan ya Yunus” değil, “hem Sinan hem Yunus” olmayı bilmiştir. Bu yüzden, Ortadoğu ve Balkanlar en başta olmak üzere, Osmanlılar gittikleri her coğrafyayı; çarşılar, çeşmeler, camiler, dergahlar, hamamlar ve hanlarla donatarak, ekonomik ve kültürel hayata büyük bir canlılık kazandırmışlardır.

*

Yüzyıl önce, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, Osmanlıların Ortadoğu'dan çekilmesiyle, açgözlü Avrupalılar Amerika'nın altınlarına hücum eder gibi, Ortadoğu'nun petrollerine hücum etmişlerdir. Sahip oldukları petrol yataklarına göre; Ortadoğu coğrafyası, kaynaklarına kolay el konulabilecek, küçük devletlere bölünmüştür. İngilizler Almanya'dan sürülen Yahudilere, bir vatan bulmak amacıyla, Filistin'de İsrail devletinin kurulmasına öncülük yapmışlardır. Birbirinden ayrılmaz ikili, Amerika ve İsrail, el ele vererek, Ortadoğu'yu dehşet verici bir kan gölüne çevirmişlerdir.

*

Türklerin tarihinde ve hafızasında çok canlı ve çok güncel olan Ortadoğu, yüzyıl sonra yeniden dünya güçlerinin, hesaplaşma ve doğal kaynakları paylaşma coğrafyası olmuştur. Amerika Osmanlı insanının yüzyılların içinde inşa ettiği ve özenle koruduğu barış ortamını dinamitlemiştir. İsrail'in peşine takılarak, bütün bir Ortadoğu'yu Balkanlaştırmıştır. Ortadoğu ülkeleri, birbirlerinden nefret eden, birbirleriyle kanlı bıçaklı olan Balkan ülkeleri olmuşlardır. Dünyanın yeraltından kültür fışkıran coğrafyası, gökyüzünden ölüm yağan coğrafyaya dönüşmüştür.

*

Ortadoğu'nun simgesi Kudüs, dünyanın “Açık Hava Müzesi” ve kutsal kültürün “Açık Öğretim Üniversitesi”dir. Bunun için Kudüs, Osmanlı insanın elinde, bütün sorunları çözen ve kapalı kapıları açan, bir altın anahtar olmuştur. Kudüs peygamberler şehridir. Osmanlılar kendilerini Kudüs'ün sahipleri olarak değil, koruyucuları olarak görmüşlerdir. Kudüs'ün sahipleri peygamberlerdir. Kudüs'te kan dökenler döktükleri kanda boğulurlar.

*

Ülkelerin birbirleriyle savaştığı, canlı bombaların ölüm yağdırdığı Ortadoğu'da, Osmanlı unutulmaz, aranır ve özlenir.

*

Osmanlı Devleti'nin en büyük zenginliği “Adalet Dairesi”ne odaklanan adil yönetimidir.

*

Osmanlı insanı “senin dinin sana benim dinim bana” demesini bilmiştir.

*

Adalette hiçbir devlet başkanı Neçaşi'den geri kalmamalıdır.

11 Aralık 2017, 18:03

SAVAŞLARDA KOMUTANLAR ÖLMEZ ASKERLER ÖLÜR

============================================== Hangi alanda faaliyet gösterirse göstersin, bütün kurum ve kuruluşlar, liderleriyle kalıcılık kazanırlar. Bunun için, yönetim ve organizasyon alanında, en çok tartışılan konuların başında lider ve liderlik gelmektedir. Liderlik nasıl tanımlanır? Liderliğin genel geçer bir tanımı var mı? İnsanlar lider olarak mı doğarlar? Yoksa liderlik yetenekleri eğitimle kazanılabilir mi? Araştırmalarda cevabı aranan belli başlı sorulardır. Liderlik Doğu'da ve Batı'da nasıl tanımlanırsa tanımlansın, liderlerin en başta gelen özellikleri, konuşmak değil, yapmaktır. Liderler, konuştuklarından daha çok yaptıklarıyla lider olurlar. Dünyanın her yerinde, insanlar liderlerin söylediklerinden önce yaptıklarına bakarlar. Liderler insanları peşlerinden eylemleriyle sürüklerler. Onların gücü, kendilerini izleyenlerin büyüklüğünden kaynaklanır. İnsanlar risk almayı bilen, liderlerin peşinden giderler. Amerika'da yıllarca değişik işletme konularında öğretim üyeliği ve yönetim danışmanlığı yapan Peter Drucker, “Geleceğin Lideri” isimli kitaba yazdığı önsözde, 1920'li yıllara ilişkin bir anısını anlatır. Lisede tarih hocaları, “Birinci Dünya Savaşı”na ilişkin bir küçük araştırma yapmalarını ister. Yapılan araştırmalar sınıfta tartışılırken, öğrencilerden biri “Yazılan kitapların hepsi, savaşın bir askeri başarısızlık olduğunu vurguluyor, sizce bunun sebebi nedir” diye, bir soru sorar. Kendisi de savaşa katılan ve savaşta ağır yara alan Avusturyalı tarih öğretmeni, soruya cevabında, liderliğin özünü ortaya koyan, canalıcı bir değerlendirme yapar. Hocanın başarısızlık gerekçesi, “Savaşta yeterince general öldürülmedi, generaller cephe gerisinde durdular ve askerlerin savaşıp ölmelerine seyirci kaldılar” gözlemi olur. Liderler,komutanlar,subaylar, görevlerini yardımcılarına devredebilirler. Ancak onlar sorumluluklarını hiç kimseye devredemezler. Sorumluluk yüklenmeyenler, dünyadaki savaşların önüne geçemezler. Ortadoğu'da sorumluluk almayan sivil ve askeri generaller yüzünden,yüksek yoğunluklu savaşlar yaşanmaktadır. Söz konusu savaşlar, siyasi ve askeri alanda, hiç kimse bedelini ödemeye yanaşmadığı için, uluslararası boyutlar kazanarak, hız ve yoğunluluğunu artırarak, devam etmektedir.Ortadoğu ülkelerinin savaşlarda ödedikleri bedeller, yıldan yıla katlanarak artmaktadır. Çatışma alanın dışındaki liderlerin hatalarını, çatışma alanının içindeki askerler canlarıyla ödüyorlar.Yerle bir edilen şehirlerde binlerce sivil insan hayatını kaybediyor. İster askeri, isterse siyasi alanda olsun, liderlerin başarısı, sorumluluk almalarıyla, doğru orantılı olarak artar. Kararlarını sorgulmayan,sorumluluk almayan liderler Ortadoğu'yu kan gölüne çevirdiler. Sorumluluktan kaçmak, herkesi yakan ateşten bir gömlektir. Liderlik sorumluluk almasını bilmektir.

13 Aralık 2017, 11:35

AVRUPA'NIN GELECEĞİ MÜSLÜMAN İSPANYA'DADIR

============================================ Atlantik’in nasıl Doğu ve Batı yakası birbirine akraba ise, Akdeniz’in de Güney ve Kuzey yakası da birbirine akrabadır. Dünyada kutsal ve seküler kültürleri, ayakta tutan değerlerin hepsi Akdeniz kaynaklıdır. Akdeniz’in Güneyi ile Kuzeyi arasında kutsalla seküler kültürün hesaplaşması, geçmişte olduğu gibi gelecekte de devam edecektir. Ancak bu hesaplaşma, silahlarla yapılan bir hesaplaşma değil, değerlerle yapılan bir hesaplaşma olacaktır.

*

Avrupa tarihinin geçmişini yönlendiren İslam , geleceğini de yönlendirecektir. Akdeniz’in iki yakasındaki ülkeler, birbirini hiç tanımıyormuş gibi durarak, Yirmibirinci yüzyılda, dünyanın iki kalabalık ülkesi, Çin ve Hindistan karşısında, ekonomik ve kültürel üstünlüklerini koruyamazlar. Akdeniz’in dört yanındaki ülkelerin, savaş içinde değil,barış içinde bir arada yaşamaya ihtiyaçları vardır.Bir arada barış içinde yaşamanın, en güzel örneği Endülüs’te verilmiştir.Dünya barışı için Endülüs tarihinin, bütün boyutlarıyla yeniden yazılması gerekir.

*

Avrupa’da Kuzey Akdeniz’de İspanya, İtalya, Bosna, Arnavutluk ve Yunanistan bir yanda İngiltere, Fransa, Hollanda, Danimarka, Almanya ve İsveç diğer yanda olmak üzere iki Avrupa vardır. Onlar Avrupa medeniyetinde iki ayrı kültürü temsil ederler. Akdeniz Avrupası ve Doğu Avrupa ülkeleri Sicilya, Endülüs ve Osmanlı ile ortak bir geçmişe sahiptir. Araplar 711 yılından, Türkler 1354 yılından bu yana Avrupa topraklarındadırlar. İkibin yıllık tarih boyunca, iki dünya birbirleriyle her alanda sürekli alışveriş içinde olmuştur.

*

Müslümanlar Hristiyanlar ile İslam’ın ilk yıllarından bu yana, zaman zaman çatışarak, zaman zaman yardımlaşarak birlikte yaşamışlardır. İki kültür birbiriyle hem dost hem düşman olmuştur. İki kültür Avrupa çatısı altında yeniden bir araya gelmezlerse, Avrupa ülkeleri tanıdıkları Müslümanlarla değil, tanımadıkları Çinliler ve Hintliler ile birlikte yaşamak zorunda kalacaklardır.Batı dünyasını birlikte yaşadıkları İslam dünyası değil,yabancısı oldukları Çin ve Hint dünyası zorlayacaktır. Batı İslam’a düşman olmasıyla,kendisine düşman olması arasında fark yoktur.

*

Avrupa İspanya’daki iki dünyanın sekiz yüzyıllık bilim ve teknoloji birikimini içselleştirerek, keşifler dönemini başlatmıştır. Ekonomiye yeni açılımlar kazandıran, kara ve deniz ticaret yollarını geliştirerek, içine düştüğü üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmiştir.Endülüs’ün coğrafya birikimine dayanarak, Amerika kıtasına ulaşmayı başarmışlardır.Amerikan’nın sınırsız zenginliklerinin yağmalanarak, Avrupa’ya taşınması,bütün Avrupa’yı tarihinde görülmedik bir zenginliğe kavuşturmuştur.

*

İngmar Karlsson’ın “İslam ve Avrupa” kitabında ayrıntılı olarak incelediği gibi, Avrupa dünya barışında etkili bir görev yüklenmek istiyorsa,yeniden Endülüs’e dönerek, geçmişte başarıyla uygulanan “Elhamra Modeli”ni, Gırnata’dan Avrupa Birliği’nin başkenti Brüksel’e taşımalıdır. Elhamra Avrupa’ya model olursa, Kudüs de dünyaya model olur. Endülüs’te Arapların sağladığı barışı, Kudüs’te Türkler sağlamıştır. Türkler ve Araplar olmadan hem Avrupa hem de dünya barışı sağlanamaz.Türkler ,Araplar ve Tatarlar Avrupa’nın hem içeriden,hem de dışarıdan kuşatmışlardır.

*

Endülüs döneminde İspanya tarihinde benzeri görülmedik bir ekonomik ve kültürel zenginliğe ulaşmıştır.Döneminde Kurtuba Bağdat ve İstanbul gibi, bir çekim merkezi olmuştur.

*

İspanya’da Elhamra Sarayı ve Kurtuba Camisi ayakta kaldıkça,hiçbir Avrupa ülkesi Endülüs’ün essiz birikimine ilgisiz kalmayacaktır.

*

Akdeniz medeniyetlerinin harman olduğu,dünya şehirlerin sultanı Kurtuba, Avrupa’da barışın başkentidir .

*

Endülüs’ün tarihi yeniden yazılmalı,yeniden yorumlanmalıdır.

*

Dünyanın geleceğinde İslam vardır.

18 Aralık 2017, 11:58

İMKANSIZI DÜŞÜNEN AYDININ SORUMLULUĞU ÇOK BOYUTLUDUR

======================================================= Tarih içinde geniş bir açıdan bakıldığında, toplumların dönüşümde aydınların öncü bir işlev yüklendikleri görülür. Aydınların gücü öncüsü oldukları düşüncelerin, derinliğiyle birlikte zenginliğine dayanır. Düşüncelerin zenginliği, dünyanın ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüne, yaptıkları katkılarla doğru orantılı olarak artar. Dünyanın düşünce ve eylem gücüne katkısı olmayan bilgi ve bilgeliklerin, peşinden koşanların peşinden kimse koşmaz. Aydınların etkisi, kitleleri peşlerinden sürüklemelerinden kaynaklanır .

*

Dünyanın her yerinde aydın denilince, insanların aklına kötülükleri azaltmaya, iyilikleri çoğaltmaya çalışan kesimler gelir. Onlara biraz yakından bakılırsa, hepsinin ya öğretenler ya da öğrenenler oldukları görülür. Zaten bu iki kesimden başka bir kesimde, yer alanlardan aydın olmaz. Aydınlar kapılarını, öğrenme açlığı çeken ve eylem susuzluğu duyan insanlara sonuna kadar açarlar. Düşünce ve eylem dünyasına katkıda bulunanlar, nerede yaşarlarsa yaşasınlar, her yerde saygıya karşılanırlar.

*

W. Montgomery Watt, Gazali’yi incelediği “Müslüman Aydın” kitabında aydınları, aracı, düzenleyici ve sezgici olmak üzere üç ana kesime ayırır.Toplumlarda köklü dönüşümlere yol açan,derin bir iç ve dış dünyaya sahip olan aydınların en güçlü ve en güzel örneklerini peygamberler vermiştir.Onlar hayatın bütün boyutlarında yeni açılımların öncüleri olurlar.Onların akılları hem başlarında,hem gönüllerindedir.Onlar başlarındaki akıllarıyla karar verirler,gönüllerindeki akıllarıyla uygularlar.Onların koruyucuları Allah’tır.Allah’ın koruduğuna kimse zarar veremez.

*

Gazali başta olmak üzere, insanlığın düşünce eylem tarihi içinde, seçilmiş aydınların vazgeçilmez bir yerleri vardır. Onlar kutsal kültürün ana kaynaklarının ışığında, kendilerinden önceki bütün kültür ve medeniyetlerin birikimini değerlendirerek, içselleştirmesini bilmişlerdir. Onların kalıcı başarısı, iki dünyanın görünen ve görünmeyen gerçekleriyle, örtüşmeyen mitolojik söylentileri ayıklayarak, bütün insanlığın ortak bilgi ve bilgelik birikimine dayanan ana ve orta yolu korumak olmuştur. ,Philip K.Hiti’nin “Arap Tarihinin Mimarları”kitabında ortaya koyduğu gibi Gazali ,”İhya” İslam düşünce tarihinde büyük ve önemli bir yer tutar.

*

Gazali’nin İbni Sina ve Farabi eleştirisinin, İbn Rüşd tarafından eleştirilmesi, yeni bir felsefi gelenek oluşturmuştur.Gazali büyük ölçüde kendisini anlattığı “Yanlışlıklardan Kurtuluş” kitabı,Hilmi Ziya Ülken tarafından, Dekart’ın “Yöntem Üzerine Konuşmalar”ı,Augustin ve Rousseau’nun “İtirafları”na benzetilir.Gazali söz konusu kitabında , düşüncelerinin oluşum sürecini ikna edici bir şiirsel bir dille ustaca ortaya koymuştur.Gazali dünyanın bütün önemli dillerine çevrilen yüzlerce kitabıyla iç ve dış dünyada krizlerden kurtuluşun yolunun son durağının Peygamberler Peygamberi’nin olduğunu ayrıntılı olarak anlatan seçilmiş aydındır.

*

Gazali, felsefeye ağırlık verenler arasında, Aristo’nun birinci, Farabi’nin ikinci öğretmen olarak nitelendirilmesini, “Bizim öğretmenimiz Son Peygamber’dir” diyerek, kutsal bilginin tek ve değişmez kaynağının peygamberler olduğunu sürekli vurgulamıştır. Ayrıca İbn Sina ve Farabi kadar Aristo’nun bilgi ve düşüncelerini, hakkıyla sorgulayıp aktaranın olmadığını belirtmekten geri durmamıştır. O hiçbir zaman bilgiye karşı olmamış ve her alanı da sonuna kadar araştırmaya büyük özen göstermiştir. Onun şiddetle karşı çıktığı felsefecilerin kendilerini peygamberlerin yerine koyarak, bilmedikleri dünyadan biliyormuş gibi haber vermeleridir.

*

Geleceğin sağlıklı toplumunun oluşturulması, aydınların insanlık tarihi boyunca, yüzyıldan yüzyıla yeni açılımlar kazanan, bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanmasını bilmelerine bağlıdır. Gelmiş geçmiş tolumların bilgi ve bilgelik birikimleri bütün insanlığın katkısının olduğu ortak mirastır. Bütün insanlığın payının olduğu ortak miras üzerinde geçmiş kuşaklar kadar,gelecek kuşaklar da hak sahibir. Bu yüzden, hiçbir ülkenin tekelinde olmayan bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanmada, aydınların sorumluğu katlanarak artmaktadır.

*

İnsanlığın ortak mirası ne kadar zengin olursa olsun dünyanın, bütün aydınları tarafından verimli olarak değerlendirilmedikçe, yeni açılımlar kazanmaz.

*

Aydınların görevleri, söylenmeyen gerçekleri söylemek,görülmeyen güzellikleri görmek, bilinmeyen bilgileri öğrenmektir.

*

Dağların zirveleri nasıl birbirlerini görür ve bilirlerse,dünyanın aydınları da birbirlerini görür ve bilirler.

18 Aralık 2017, 12:06

Türklerin tarihinde ve hafızasında çok canlı ve çok güncel olan Ortadoğu, yüzyıl sonra yeniden dünya…

Türklerin tarihinde ve hafızasında çok canlı ve çok güncel olan Ortadoğu, yüzyıl sonra yeniden dünya güçlerinin, hesaplaşma ve doğal kaynakları paylaşma coğrafyası olmuştur. Amerika Osmanlı insanının yüzyılların içinde inşa ettiği ve özenle koruduğu barış ortamını dinamitlemiştir. İsrail’in peşine takılarak, bütün bir Ortadoğu’yu Balkanlaştırmıştır. Ortadoğu ülkeleri, birbirlerinden nefret eden, birbirleriyle kanlı bıçaklı olan Balkan ülkeleri olmuşlardır. Dünyanın yeraltından kültür fışkıran coğrafyası, gökyüzünden ölüm yağan coğrafyaya dönüşmüştür. Prof. Dr. Nazif Gürdoğan

20 Aralık 2017, 13:39

BÜYÜK CİHAT SİLAHLA YAPILAN CİHAT DEĞİLDİR

=========================================== Türkler İslam kültürüyle yoğrulmaya başladıktan sonra, “Hem Doğu hem Batı hem Güney hem Kuzey inananlarındır” diyerek,bütün dünyayı bir cihat beldesi olarak görmüşlerdir.Müslümanların tarihte benzeri görülmedik bir hızla dünyayı bir hilal gibi kuşatmaları, çok yönlü cihat kültüründen kaynaklanır. İslam kültüründe cihat ekonomik, siyasal, kültürel ve askeri boyutlarıyla, hayatı anlamlı kılmak için,hayatı dört bir yanından kuşatan düşünce ve eylemleri içerir.

*

Dünyada cihat denilince,insanların akla ilk defa askeri boyut gelir.Dünyanın her yanında ellerinde silah olanlar, karşılarına çıkan her sorunu önce silahla çözmeye çalışırlar. Ancak fizik dünyada geçerli olan “Etki ve Tepki” yasası, metafizik dünyada da geçerlidir. Hiçbir alanda zorlamaya yer yoktur. Hangi alanda olursa olsun, silaha başvuranlar, beklemedikleri büyük bir dirençle karşılaşırlar. Baskı ve şiddetle cihat olmaz.

*

İnsanların gönül dünyalarını derinleştirmeden, akıl dünyalarını zenginleştirmek mümkün değildir. Dünyayı akıl değerleriyle karar veren, gönül değerleriyle uygulayanlar yaşanır kılarlar. Uygulanması zor olan aklın doğruları değil, gönlün doğrularıdır. Gönlün doğruları, aklın doğrularından, hem daha güçlüdür, hem daha etkilidir. Tarihin her döneminde, büyük cihatlar, akılla yapılan cihatlardan daha çok, gönülle yapılan cihatlar olmuştur.

*

Dünyada haksızlıklara karşı çıkmanın,değişik kesimlerden gelen dayatmalara direnmenin,ana yöntemlerinden biri, Throeau, Tolstoy ve Emerson gibi, şiddete dayanmayan eylemlerin öncülerinin geliştirdiği “Sivil İtaatsizlik”tir. Gandi Hindistan’da işgalci İngilizlere karşı başarıyla uyguladığı, “Pasif Direnme” yöntemini, Batılı bilgelerden esinlenerek geliştirmiştir. Kitlelerin katıldığı silahsız eylemler, demokratik ülkelerde haksızlıkları önlemenin, başta gelen yöntemlerinden biri olmuştur.

*

Anadolu’da yüzyıllarından içinden süzülüp gelen cihat kültürü,iç dünyayla birlikte dış dünyanın da zenginleştirilmesine ve günden güne her iki dünyaya yeni açılımlar kazandırılmasına dayanır. Türklerin gönül dünyasını Mesnevi, akıl dünyasını da Mukaddime aydınlatmıştır. Anadolu’da gönül ile akıl dünyası, bir bütünlük ve süreklilik içinde ele alınır. Türklerin cihat kültürünün kaynağında, başlarının üstünde taşıdıkları Kutsal Kitapları vardır.

*

Gönül dünyasının zenginliği, akıl dünyasının zenginliğinden çok daha büyük ve çok daha derindir. Bu yüzden dergah kültürünün kutup yıldızları, büyük cihatla gönülleri kazanmanın, cephelerde savaş kazanmaktan çok daha zor olduğunun üzerinde önemle durmuşlardır. Çünkü büyük cihatla gönülleri kazanmasını başaramayanların, küçük cihatla sınırları aşmaları, coğrafyaları fethetmeleri mümkün değildir.

*

Anadolu insanın mayası küçük cihatla değil, büyük cihatla yoğrulmuştur.

*

Her zaman ve her yerde ,küçük cihat sınırlı, büyük cihat sınırsızdır.

*

Dünyada silahla kazanılanlar silahla kaybedilirler.

*

Silahla yürüyenler silahla durdururlar.

25 Aralık 2017, 13:31

GERÇEĞİ GÜZELLİKTE GÜZELLİĞİ GERÇEKTE ARAMAK

=============================================== Günden güne değişen hayatın, bütün boyutlarıyla zenginleştirilmesi için, her toplumun denizi arayan ırmaklar gibi, doğruluğu araması gerekir. John Keats’ın çok yalın bir olarak vurguladığı gibi, “Güzellik doğruluktur, doğruluk da güzellik.” Dünyada herkes, güzelliği tanıma ve doğruluğu yakalama gücüne sahiptir. Barajların enerji üretme potansiyellerini yapılarında taşıdıkları gibi, insanlar da çığır açma ve öncü olma yetilerini yüreklerinde taşırlar.Güzelliği arayan doğruluk,doğruluğu arayan güzellik bulur.

*

Dünyada iyiliklerin özendirilmesi, kötülüklerin önlenmesi,insanların güzellik peşinde koşmasını ve doğru düşünmesini öğrenmesine bağlıdır. Her insanın kendisinden etkilendiği, bilgeliğin simgesi, güzelliği aramanın yorulma bilmez yolcusu, düşünce ve eylem öncüleri vardır. Onların yolu, doğruluğun, güzelliğin ve iyiliğin yoludur.Dünyanın neresinde olursa olsun,çığır açan bilgeler, denizlerdeki gemiler kayalıkları gösteren deniz fenerlerine benzerler.Onların parlaklığını yitirmeyen ışıklarından, dünyanın bütün gemileri yararlanırlar.

*

Çirkinliğin güzelliğe, yanlışlığın doğruluğa ve kötülüğün iyiliğe üstün gelmeye başladığı dönemlerde, bilgi ve bilgelik sevgisinin doruklarına ulaşanların, tuttuğu ışığa yönelmek ve onlara bağlanmak büyük önem taşır. İnsanlar iç dünyalarında uyuyan aslanların farkına, onları dinleyerek ve onları izleyerek varırlar. Onların yardımı ve desteği olmadan, hayatı hem kolaylaştıracak hem de güzelleştirecek, iç ve dış dünyanın kapılarını kendiliğinden aralanmaz. Güzelliğin yolunda olanlar, güzelliği arayanların kılavuzu olurlar.

*

Her insanın yapısında, güzellik tutkusu ve doğruluk arayışı doğuştan vardır. İnsanın iç dünyasından dış dünyasına doğru uzanan öğrenmesini öğrenme süreciyle, gönlünün derinliklerinde uyuyan aslanlar bir bir uyandırılır. Bunun için de büyük bilgi ve bilgelik sahiplerinin yol ve yöntemlerinin inceliklerinin kavranılması ve bütün zenginlikleriyle gündeme taşınması gerekir. İnsanlar içlerinde taşıdıkları paha biçilmez zenginliklerin bilincine, gönül dünyasında çığır açan eserler ve ilham veren çarpıcı hayat öyküleriyle varır.

*

Anadolu insanı, yanlışlığın üstesinden doğrulukla, kötülüğün üstesinden iyilikle, çirkinliğin üstesinden güzellikle ve ümitsizliğin üstesinden de ümitle gelmesini bilmiştir. İnsanın doğru düşünme ve doğruluğu bulma yolunda, kendisiyle savaşmasından daha büyük bir savaş yoktur. İnsan için en büyük başarı da, kendi sınırlarını aşarak, büyük gönül dünyasının büyüklerinin düşünce ve eylemleriyle,kendi yol haritasını kendisinin bulmasıdır.Tarihin her döneminde geleceğin büyükleri, geçmişin büyüklerinin omuzlarında yükselmiştir.

*

İç dünyanın zenginliklerini göz ardı eden insanlar, dış dünyada dostluklardan daha çok düşmanlıkları büyüterek,bütün dünyayı krizden krize sürüklemektedirler. İç dünyaları bir Cehennem olanların dış dünyalarının bir Cennet olması mümkün değildir. Dış dünya bütün insanların, iç dünyalarının kültürel ve ekonomik alandaki yansımasıdır. İnsanlar tek tek iç dünyalarındaki güzellikleri yakalayabilirlerse, dış dünyanın bütün çirkinlikleri bir bir yok olup gidecektir.

*

İnsanlar ellerinde olmayan dış dünyadan daha çok, ellerinde olan iç dünyaya odaklanmalıdır. İçlerindeki kaynakların değerini bilmeyenler, dışlarındaki kaynakları değerlendirmede başarılı olamazlar.

*

Dışarıda görülen dünya içerideki dünyanın aynasıdır.İç dünyayla dış dünya arasında çatışma olursa, iki dünya birden yitirilir.

*

İç dünyalarıyla dış dünyalarını denetim altına almayanlar,dış dünyalarının tutsağı olmaktan kurtulamazlar.

25 Aralık 2017, 15:11

MAVERA DERGİSİNİN YAZARI DEĞİL YAZARLARI VARDIR

Bu yazı daha önce 25.12.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

===================================================== Anadolu insanı yirminci yüzyılda, büyük bir kültürel çoraklaşma sürecinden geçti. Avrupa ülkeleri karşısında ekonomik üstünlüğünü yitiren Türkiye, üretim gücünü büyütmenin çaresini, mağlupların galipleri taklit etmesinde aradı. Batı ve Doğu dünyası arasındaki değer çatışması, Türk toplumunun hem kültürel dokusunda, hem de ekonomik yapısında, onulmaz yaralar açtı. Anadolu insanı her alanda, büyük bir üretim güçsüzlüğüne düştü.

*

Mavera dergisi, Türkiye''de devletin estirdiği kültürel yabancılaşma fırtınasına karşı duran sanatçıların toplandığı, bir döşünce platformu oluşturdu. Mavera, yüzyılların birikimi olan zengin kültürüyle, bağları koparılan Anadolu insanının, kültür ve sanat dünyasına, yeni bir renk ve tat kazandırdı. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Akif İnan, Bahri Zengin, Alaeddin Özdenören ve ben Mavera''nın kurucuları arasında yer aldık.

*

Mavera dergisinin kurucusu değil, kurucuları, girişimcisi değil, girişimcileri, öncüsü deği, öncüleri, şairi değil, şairleri vardır. Anadolu insanının düşünce dünyasında yedi sayısı önemli bir yer tutar, yeti isim kolay ezberlenir, birbirine karıştırılmaz ve çabuk unutulmaz. Bu yüzden, Zarifoğlu''nun ''Yedi Güzel Adam''ı, Mavera''nın kurucularını çağrıştırdığı için, Mavera''yı sevenler tarafından benimsendi ve kuruculara ''Mavera''nın Yedi Güzel Adamı'' denildi.

*

Nerede Mavera sözkonusu olursa, yedi kurucusunun adı akla gelir, hepsi birlikte konuşulur. Ne zaman birinin ismi anılırsa, yedisinin ismi de tek tek anılır. Mavera bir edebiyat dergisi olarak kuruldu. Ancak sayfalarında, hikayeden şiire, gezi yazılarından düşünce yazılarına, sinemadan televizyona ve teknolojinin etkilerinden çevre sorunlarına kadar her alana yer verdi. Kısa zamanda, bütün dünyadan okuyucuları ve yazarları olan, küresel bir düşünce ve eylem dergisine dönüştü.

*

Düşüncede eylemi, eylemde düşünceyi görmek ve iki dünyayı bütüncü bir gözle bakmak, Mavera kurucularının ana misyonunu oluşturdu. Mavera''nın dört kurucusu, dört güzel şairi, şiirden hiç kopmadan, sendikadan siyasete, hayatın her alanıyla ilgilendiler. Onlar Sezai Karakoç''un yazılarında sürekli vurguladığı gibi, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağının bilincindeydiler ve edebiyatı medeniyet için bildiler.

*

Mavera''nın kurucuları ve çevresinde toplanan aydınlar, Türkiye''nin ve dünyanın geleceğini Moskova ve Washington''da değil, Kudüs''te aradılar. Kudüs iki dünyanın medeniyet başkentidir. Gelecek yıllarda, dünyanın Atinalaşması değil, Kudüsleşmesi tartışılacaktır. İnsanlığın geleceği, Batı''nın fizik dünya odaklı değerlerinden önce, Doğu''nun metafizik dünya odaklı değerlerinde aranacaktır.

*

Yirmibirinci yüzyılda dünya, edebiyatla ya kutsal kültürün zenginliklerini yeniden keşfedecek, ya da seküler kültürün nükleer silahlarıyla yok olup gidecek.

*

Edebiyatın kutup yıldızları, Mavera''ya dönük iki dünya medeniyetinin kilometre taşlarıdır.

*

Seküler kültür tek dünya, kutsal kültür iki dünya medeniyetidir.

*

Edebiyat iki dünya medeniyetinin şiirini yakalamaktır.

*

Mavera iki dünyayı kucaklayanların şiiridir.

27 Aralık 2017, 11:58

BÜTÜN DÜNYADA OYLAR KÜLTÜRE VERİLMELİDİR

========================================== Hayatı yaşanır kılmada zor olan, düşünce ve eyleme yeni boyutlar kazandırmaktır. Zoru gerçekleştirmenin ve toplumu dönüştürmenin yolu, mutlaka iktidar olmaktan geçmez. Çünkü mutlak iktidarlar toplumları mutlaka körleştirir, mutlaka sağırlaştırır ve mutlaka dilsizleştirirler. Tarihin her döneminde açıkça gözlendiği gibi, iktidar olmadan da iktidar olunur. Dünyanın neresinde olursa olsun, kültürler iktidar olmadan iktidar olarak,hem devletleri,hem de milletleri uzun ömürlü kılarlar.

*

Dünya durdukça kültür ve ekonomi gibi, kültür ve politika da el ele, omuz omuza birlikte yürüyeceklerdir. Nasıl kültürsüz ekonomi olmazsa, kültürsüz politika da olmaz. Kültür ekonomidir, kültür politikadır. Kültür sağlıklı ise ekonomi sağlıklıdır, kültür zenginse ekonomi güçlüdür. Aynı şekilde kültür sağlıklı ise politika sağlıklıdır, kültür zenginse politika güçlüdür. Kültür, politika ve ekonomi, birbirini dengeleyen üç ayaklı bir masaya benzer,ayaklardan biri eksik olursa toplum dengesini koruyamaz.

*

Dünyanın her ülkesindeki bütün seçimlerde, oylar politikaya değil, kültüre verilmelidir. Kamuoyu yoklamaları, iktidar olmadan iktidar olmanın en güçlü, en etkili ve en dorudan dolaysız araçlarıdır. Kamuoyu yoklamalarında oylarını kültüre vermeyenler, kültürlerini iktidar yapamazlar. Kamuoyunun özümsediği kültürler, iktidar olmadan iktidar olurlar. Çünkü hiçbir iktidar çoğunluğun kültürüne savaş açamaz. Çoğunluğun kültürüyle savaşan iktidarlar, farkında olmadan kendileriyle savaşırlar.

*

Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de toplumun merkezinde politika değil, kültür vardır. Politika kısa dönemli hedeflere, kültür uzun dönemli hedeflere odaklanır. Politika için önemli olan bugündür, bugünü kurtarmaya çalışır. Kültür için önemli olan yarındır, yarını inşa etmeye çalışır. Politika herkesin baktığına bakar, herkesin gördüğünü görür. Kültür, herkesin baktığına bakar, kimsenin görmediğini görür. Bütün toplumların merkezini politika değil, kültür oluşturur.

*

Dünyada yerel değil de, küresel düşünmek isteyen ülkeler, politikadan önce kültürlerini zenginleştirmeye çalışmalıdırlar. Derin ve köklü kültürler, kendi politikalarını hem oluşturur hem de zenginleştirirler. Ancak kültürler için geçerli olan yasalar, politikalar için de geçerli değildir. Bu yüzden, ülkelerin geçmişlerini bugüne, bugünü de geleceğe taşıyacak olanlar, politikanın öncülerinden daha çok kültürün öncüleri olacaktır.

*

Eylem ustası Nuri Pakdil, “Bir Yazarın Notları”isimli kitabında, tarihi adım adım insanın peşinden gelen ve insanı ruhundan sarsan, ak saçlı bir bilgeye benzetir. Aynı benzetme kültür için de geçerlidir. Kültür bir gölge gibi, politikayı izleyen ve soluğu politikanın ensesinde hissedilen ak saçlı bir bilgedir. Ak saçlı bilgelerde düşünce eyleme,eylem düşünceye yeni açılımlar kazandırır. Onlar Akşeyh gibi yaşar,Fatih gibi fethederler.

*

Politika,ekonomi ve kültürü ölümsüzlüğe ayarlayan Pakdil, “Ben çoktan oyumu verdim; sanata, edebiyata + bunlarla tutuşacak büyük ateşe” demektedir.

*

Medeniyetlerin savaştığı küresel dünyada, kültürsüz politika gücünü koruyamaz, politikasız kültür etkisini sürdüremez.

27 Aralık 2017, 15:14

DÜZ KARE DÜNYADA YENİ PARADİGMA ARAYIŞLARI

============================================= İngiltere''de Onsekizinci yüzyılın sonlarında başlayan, son iki yüzyılda bütün dünyaya yayılan sanayileşme, yönetimde köklü paradigma değişmelerine yol açtı. İbn Haldun ve Adam Smith''ten bu yana yapılan çalışmalarla, orduları örnek alan, katı kurallara dayalı, denetim ağırlıklı ve çok kademeli yönetim paradigması, bütün kurum ve kuruluşlarca beimsendi. Hangi alanda faaliyet gösterirse göstersin, her işletme ordu gibi yapılanıyor ve ordu gibi yönetiliyor.

*

Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişin hız ve yoğunluk kazandığı Yirmibirinci yüzyılda, kurum ve kuruluşların yönetiminde köklü paradigma değişmeleri yaşanmaktadır. Bütün dünyada işletmeler, odak noktasında orduların yer aldığı yönetim paradigmasından, odak noktasına orkestraların yerleştirildiği yönetim paradigmasına geçmeye çalışıyorlar. Paradigmalarını değiştirmeyenler de, rekabet güçlerini yitiriyorlar.

*

Dünyanın her ülkesinde, kurum ve kuruluşları, merkez binaları, üretim tesisleri ve finansal kaynaklarından daha çok yönetim paradigmaları sınırlar. Sanayi toplumlarının simgesi haline gelen “General Motors”un içine düştüğü ekonomik kriz, yönetim paradigmalarındaki değişim hızına uyum sağlayamamasından kaynaklanmaktadır. Artık hiçbir kuruluş, sanayi toplumunun yönetim paradigmasıyla, bilgi toplumunda rekabet üstünlüğü kazanamaz.

*

Yirmibirinci yüzyılın kuruluşları, yirminci yüzyılın işletmelerinden çok farklı olacaktır. İletişim teknolojisindeki gelişmeler, üretim, pazarlama, finansman, insan kaynakları ve arge çalışmaları gibi temel işletme fonksiyonlarında köklü değişmelere yol açtı. Bilgisayar ağları, ülkeler arasındaki zaman ve mesafe farkını ortadan kaldırdı. İşletme içi ve dışı, iş ve bilgi akışında, ağırlık bilgisayar ortamına kaydı.

*

Bilgi toplumunda, sanayi toplumunun fiziksel ortamdaki iş toplantılarından daha çok sanal ortamdaki haberleşmeler önem kazandı.

*

Bilgisayar ortamında, esnek olmayan kurallara dayanan, çok kademeli örgütlenmelere yer yok.

*

Bilgi toplumunun yönetim sorunları, sanayi toplumunda geliştirilen yöntemlerle çözülemez.

*

Bilgi toplumu, kendi yönetim paradigmasını geliştirmek zorundadır.

*

Her toplumda geçerli tek bir yönetim paradigması oluşturulamaz.

*

Her kuruluş, sınırlarını aşarak, kendi yönetim paradigmasını kendisi oluşturmalıdır.

29 Aralık 2017, 18:27

MEHMET AKİF DÜNYADA DÜRÜSTLÜĞÜN ANITI VE SİMGESİDİR

===================================================== Dünyanın dört bir yanındaki bütün ülkelerin gücü, açıklık içinde sürekli kendilerini yenilemeyi bilmelerinden kaynaklanır. Ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarını yenileyerek, dünyadaki gelişmeleri yönlendirmelerinde, en güçlü ve en etkili sermayeleri dürüstlükte yarışan insanlarıdır. Onlar dürüstlüğü özendiren, açgözlülüğü önleyen misyonlarıyla, ülkelerinin her alandaki başarılarının omurgasını oluştururlar.

*

Dürüstlükte yarışan insanların sayısının kritik sınırın altında kalan bir ülke, başka ülkelere örnek olacak ekonomik ve kültürel canlılık gösteremez. Kültürel dokusuyla birlikte, ekonomik yapısı güçlü olan toplumların, pazarlarında dürüstlük alınır, dürüstlük satılır, dürüstlükten terazi tutulur, dürüstlük dürüstlükle tartılır. Onlar her gün yenilenerek, yeniden doğarlar. Türk toplumunda dürüstlük deyince, akla ilk önce gelen isim Mehmet Akif olur.

*

Dünyada iyilikleri özendirmeyi, kötülükleri önlemeyi bir edebiyatçı sorumluluğu olarak gören, bütün Türkiye’nin ayakta dinlediği, Millet Marşı’nın şairi Mehmet Akif, Anadolu insanının bir dürüstlük anıtıdır. Onun hayatı, dürüstlükte destan yazan Türklerin, bin yıllık tarihlerinin özetidir. O şiiri gibi ömrünü de, Türk toplumuna adamış, kendi için değil Anadolu insanı için yaşamış, kendi sorunlarını değil, toplumun sorunlarını dile getirmiştir.

*

Hasan Basri Çantay Akifnamesi’nde, “O, ne yazdı ise duyarak yazdı, ağlayarak yazdı, pare pare sıhhatini, varlığını eriterek yazdı. İnandı, yazdı, inanmadığına iltifat etmedi. Samimiyeti Akif’in hayatının esası idi. Az söylerdi, öz söylerdi. Temiz ruhu muhatabını mest eder, bilmeyerek onu kendisine çekerdi” diyerek, sanki Mehmet Akif’i değil, Cumhuriyet döneminin bir Horasan erenini anlatır. Mehmet Akif’in hayatı gibi, düşüncesi,eylemi ve dili de yalın ve canlıdır.

*

Türklerin bilimsel düşünce tarihini, gün yüzüne çıkaran Adnan Adıvar, “Ben Akif’i yalnız şair diye değil, daha çok büyük bir insan ve büyük bir fen adamı diye severim. Onun Fatih Kürsüsü eşsiz bir sanat abidesidir. O eserin her kelimesi ilim ve sanı at deryasında saçılmış inciler, cevherler, dalgalardır” demekten kendini alamaz. Mehmet Akif karanlık savaş yıllarında, hiçbir korkuya kapılmadan, Türkiye’nin aydınlık barış yıllarını görmüş, Anadolu insanına “Korkma” diye seslenmesini bilmiştir.

*

Mehmet Akif büyük bir medeniyet değişiminin yaşandığı bir dönemde,Sezai Karakoç’un açıkça ortaya koyduğu gibi: “Şiirleriyle,makaleleriyle,verdiği derslerle,çevirdiği çağdaş İslam mütefekkirlerinin eserleriyle, aydınlara hakikatleri anlatmaya çalıştı. İslamdan kopmanın felaketlerini gösterdi. Sefaletimizin maddi ve manevi tablosunu çizdi. Gittikçe resmileşmeye yüz tutan Batıcı fikirlerin yön yön tenkidini yaptı.” Anadolu insanının bin yıllık tarihiyle olan, bağlarının koparılmasını da doğru bulmamış,gelenler için gidenleri yermemiştir.

*

Mehmet Akif, büyük bir bilgi ve bilgelik birikimine sahip olan Türkiye’nin, “Tek dişi kalmış canavar”karşısında, yitirdiği üstünlüğün, yabancı dış dinamiklerle değil,yerli iç dinamiklerle kazanılmasının derdindedir.

*

Dünyada bilim ve teknolojiyi bulan eller değil,bilim ve teknoljiyi kullanan önemlidir diyenler için, bilim ve teknolojinin vatanı yoktur,bulundukları ülkelerden alınırlar.

*

Mehmet Akif’in büyüklüğü: “Doğacaktır sana vaad ettiği günler Hakk’ın” demeyi bilmesinden kaynaklanır.