Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Mart 2018

17 yazı

5 Mart 2018, 12:07

AVRUPA'NIN GELECEĞİNDE OSMANLI MİLLET SİSTEM VARDIR

Anadolu insanı, demokratik kültürü içselleştirerek, geçmiş ile geleceği bugünde yaşamaya başlamıştır. Türkiye ithalatçı bir ekonomik yapıdan, ihracatcı bir ekonomik yapıya evrilerek, dönüştürülen bir ülke olmaktan çıkmış, dönüştüren bir ülke konumu kazanmıştır. Seçmenlerin ağırlığını yitirdiği bürokratik devlet, seçmenlerin ağırlık kazandığı girogratik devlete dönüşmüştür. Bütün kesimleriyle Türk toplumu, Türkiye'yi dönüştürenlerin, üniforma giyenlerden daha çok forma giyenler olduğunu görmüştür.

*

Temel hak ve özgürlüklerin en büyük ve en önemli güvencesi demokratik mekanizma, yıldan yıla açıklık içinde yeniden yapılanarak, yeni boyutlar kazanmaktadır. En güçlü ve en etkili silahlarının oyları ve paraları olduğunun bilincine varan seçmenler, Türkiye'nin siyasal yapısıyla birlikte ekonomik yapısını da yenilediler. Hiçbir toplumun yerinde durması mümkün değildir, her toplum ya olumlu ya da olumsuz yönden dönüşür. Demokratik kültür, sağlıklı dönüşümün güvencesidir.

*

Doğu ve Batı değerlerine hayatın içinden bakan, aralarındaki iç içe geçişleri, iletişim ve etkileşimi yakından gözleyen, Nilüfer Göle'nin, Ayşe Çavdar ile yaptığı "Mahremin Göçü" isimli söyleşi kitabında, Türkiye'nin AB adaylığıyla, Avrupa ülkelerini nasıl dönüştürdüğünü, bir kuyumcu titizliğiyle, ayrıntılı olarak anlatıyor. Batılılar, Osmanlı sonrası İslam dünyasında, yalnızca sakal ve başörtüsünü gördüler, dayatmacı yönetimleri destekleyerek, yenilenmenin yolunu kestiler.

*

Yirminci yüzyılın başında Avrupalılar işgalci olarak İslam dünyasına gitmişlerdi, sonunda ise Müslüman ülkeler göçmen olarak Avrupa ülkelerine geldiler. Almanya'da bir Türkiye, Fransa'da bir Cezayir, ve İngiltere'de bir Pakistan vardır. Avrupalılar İslam dünyasından insanlar bekliyorlardı, ancak Müslümanların geldiklerini gördüler. Artık seküler kültür Avrupa ülkelerinde, Müslüman ülkelerde tartışıldığından daha çok tartışılıyor, daha çok sorgulanıyor.

*

Avrupa'yı dönüştürecek olanlar, Batılı entellektüellerden önce Doğulu entellektüeller olacaktır. Avrupa'daki Mısır, Lübnan ve Fas'ın, iki dünyanın nerede birbirlerinden ayrıldıklarını ve nasıl birbirleriyle birleştiklerini iyi bilen entellektüelleri, Müslüman ve Hristiyan dünyanın yeni mimarları olacaklardır. Yirmibirinci yüzyılda, Avrupa'da "Çin Seddi"ne kesinlikle yer yoktur. İçine kapanan Avrupa'yı, Çin ve Hint dünyalarının istilasından hiçbir duvar, hiçbir gümrük kurtaramaz.

*

İslam ve Hristiyan kültürlerinin ortak olan yanları, farklı olan yanlarından çok daha büyüktür. Oysa her iki kültürün Hint ve Çin kültürleriyle ortak yanları yok denecek kadar azdır. Müslümanları dışlayan Avrupalıların, Hintli ve Çinli kuşatmasına karşı nasıl bir tepki vereceklerini, bütün dünya merak etmektedir. Müslümanlarla ortak geçmişlerini inkar eden Avrupalıların, geleceklerinde Hintliler ve Çinlilerden başkasına yer kalmaz.

*

Temsili demokrasilerin katılımcı demokrasilere, serbest pazar ekonomilerinin etik pazar ekonomilerine evrildiği bir dünyada, İslamı kamusal alanın dışına atmak, Paris'in, Londra'nın, Köln'ün merkezindeki camileri bombalamaktır.

*

Tek başına tek bir Avrupa yoktur. Her Avrupa'nın güvencesi, zenginleştirilmiş katılımcı demokratik kültürdür.

*

Avrupa'nın özeti Eyfel Kulesi değil, Mostar Köprüsü'dür.

*

Avrupa "Osmanlı Millet Sistemi"ne dönecektir

*

Avrupa'yı Türkiye dönüştürecektir.

7 Mart 2018, 12:45

ANADOLU'DA KAYBEDİLEN DEĞERLER AMERİKA'DA ARANMAZ

Anadolu insanının düşünce, sanat ve eylem dünyasında, Necip Fazıl''ın göz ardı edilmesi mümkün olmayan bir etkisi vardır. Necip Fazıl, bin yıllık Anadolu tarihinin kültürel dinamiklerini, bütün boyutlarıyla, Yirminci yüzyıla taşıdı. Cumhuriyet döneminin canlı bir aynası oldu. Onun bir ömür boyu devam eden, med ve cezirlerle dolu şiir dünyası, Türkiye''nin yaşadığı siyasal ve kültürel çalkantıların, entelektüel düzlemdeki tarihidir.

*

Anadolu insanının edebiyatının karakutusu olan Orhan Okay: ''Bir faninin hayatı içinde 60 yıl, adeta durup dinlenmeden yazı yazmak, hem de Necip Fazıl gibi şiir, tiyatro, hikaye, roman, deneme, fıkra; tarihi, dini, tasavvufi incelemeler; siyasi ve sosyal makelelerle çok değişik türlerde ve alanlarda yazmak; 42 yıl süreyle, hem tek başına denebilecek bir azimle dergi ve gazete çıkarmak, bir milletin kültür tarihinde nadir görülen bir hadisedir.'' diyerek, çok haklı ve çok yerinde bir değerlendirme yapar.

*

Necip Fazıl Anadolu insanın yaşadığı büyük kriz dönemlerinde, öncüsü olmayan öncüdür. Eylem sevdalısı Nuri Pakdil''in vurguladığı gibi: ''Onunla sözcüklere kurşun gibi ağır, ama öldüren değil, inşa eden bir yük yüklendi.'' Soğuk Savaş dönemindeki sağ ve sol çatışmalarının doruk noktasına çıktığı yıllarda, O Türkiye''de yaşanılan siyasal ve kültürel krizlerin çözümünü, Washington ve Moskova''da değil, Ankara''da, içinde yaşadığı toplumda, Anadolu''da aradı.

*

Tarihin her döneminde, kültür ve ekonomi arasındaki ilişkiler ile kültür ve ekonominin altın oranda harmanlanması, büyük sorunların başında gelir. Bunun için, dünyada ekonomist olmayan ekonomistlerin, büyüklerinden kabul edilen J. K. Galbraith, ''Kapitalizm''de insan insanı, Komünizm''de ise, insanı insan sömürür'' demekten kendini alamaz. Necip Fazıl da, bütün dünyaya ''Kapitalizm ve Komünizm arayıp da bulamadığı ne varsa, gelsin onu İslam''da bulsun'' çağrısında bulunmuştur.

*

İslamın özü tasavvuftur, tasavvufun özü sohbettir, sohbetin özü şiirdir. İlk şiiri 1923''te 18 yaşında yayınlanan, 23 yaşında bütün edebiyat çevrelerinde saygı gören, 1983 yılında ölümüne kadar şiir yazan, Necip Fazıl''a göre: ''Şair Allah''ın beni ara diye ok attığı insandır.'' Necip Fazıl düşünce, sanat ve eylemi, İslam için bilir. O İslam''ın hizmetinde olduğunu ve islam ile ödüllendirildiğini hiçbir zaman ne unuttu ne de çevresinde yer alanları unutturdu.

*

Necip Fazıl Anadolu insanının şiirini Yunus''ta aradı ve Yunus''ta buldu. Anadolu''nun sesi Yunus''a: ''Rüzgara bir koku ver ki, hırkandan / Geleyim, izine doğru arkandan / Bırakmam, tutmuşum artık yakandan,'' diye seslenir. O şiiriyle, görünmeyen dünyanın balını, görünen dünyanın peteğine taşımıştır. Dergisi Büyük Doğu, gerçeği arama yolunda, büyük rüya görenlerin ve beyaz haber verenlerin dergisidir. Bütün insanlığın, canhıraş bir telaşla aradığı gerçek şiirdedir. Gerçeği aramak, iki dünyanın üzerindeki örtüyü kaldırmaktır.

*

Gerçeğin örtüsünü kaldıran, kendini bulur, kendini bulan, Allah''ı bulur.

*

Şiirle bilinen sorulara bilinmeyen cevaplar aranır.

12 Mart 2018, 12:26

GÜZEL İNSANLAR DÜŞMANLARINI GÜZELCE VURURLAR

=============================================== Sınırlı hayatla sınırsız hayatı kazanmak için, dünyaya bakışın bütünüyle değişmesi gerekiyor. Dünyayı ahiretten bağımsız olarak düşünmek, insanı hem fiziksel hem de ruhsal olarak bunaltıyor. Sözkonusu bunalımın önünü almada ana görev sanat ve edebiyat ustalarına düşüyor. Onlar görünmeyen dünyanın doğrularını, görünen dünyaya taşıyamazlarsa, ilkesizlik, bugün olduğundan çok daha büyük boyutlara ulaşır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun kültürsüz ve sanatsız, temiz bir sanayi ve krizsiz bir ekonomi olmayacağının bilenler,edebiyat çalışmalarına büyük önem vermektedirler.Türkiye'de güzel adam ve şiir denilince akla şiir dolu uyanıkken rüya gören Cahit Zarifoğlu gelir.

*

Ben Zarifoğlu''nu ilk defa yetmişli yılların başında Ankara''da tanıdım. "Yedi Güzel Adam" isimli, ikinci şiir kitabını hazırlamıştı. Birkaç yayıneviyle görüştük. Nuri Pakdil kitabın "Edebiyat Dergisi Yayınları" arasında yer almasını uygun gördü.

*

Zarifoğlu yediveren gülü gibi, her parmağında yedi marifet vardı. Ancak çok alçak gönüllü hiçbir zaman önde görünmeyi istemezdi. Nerede bir kültür ve sanat çalışması varsa, orada o mutlaka olurdu. Kimseyi kırmaz, hiçbir yardım talebini geri çevirmezdi. Kusur derecesinde cömertti.

*

Mavera''nın bütün yükünü taşırdı. Dergi için Avustralya''dan Amerika''ya kadar herkese bıkmadan usanmadan günde en az on tane mektup yazardı. Yüz yüze görüşemediklerini mektupla harekete geçirirdi.

*

Dergiye abone olmaları için, dünyanın önde gelen üniversite ve kütüphanelerine mektup yazmıştı. Bir ara Mavera''nın yüzlerce yurt dışı abonesi olmuştu. Onun bıkıp usanmadan yazdığı mektuplarla Mavera dünyanın önde gelen üniversitelerinin kütüphanelerine girmişti.

*

Zarifoğlu Ankara''dan bütün dünyaya yetişirdi. Afganistan''ın Ruslar tarafından işgal edilmesiyle çekilen bütün acıları yüreğinde duydu. Ana dili Türkçe olmayan Afgan Meral Maruf''u cesaretlendirerek usta bir öykücü olmasını sağladı.

*

Afganistan belgeselinin çekilmesi için Tofaş''tan iki araba sağlama projesinde de onun imzası vardır. Firma yetkilileri arabalarının tanıtım programını çok çekici buldukları için, proje ekibine iki araba vermeyi hemen kabul etmişlerdi.

*

Yıllar sonra ünlü reklamcı Jacques Séquéla''nın benzer bir projeyi Citroen firmasına sunduğunu öğrendik. Séquéla hatıralarında bu projesini büyük bir keyifle anlatır.

*

Zarifoğlu''nun her alandaki başarısının kaynağında biraz da şiirdeki ustalığı yatardı. O sözün sultanı olmanın verdiği bir güvenle, kimsenin cesaret edemediği işlerin üstesinden kolaylıkla gelirdi. Şiir gibi güç bir alanda başarılı olan Zarifoğlu, ustalığını her alanda göstermişti.

*

Şiirinin karmaşık, anlaşılması güç, bir imaj çağlayanı olduğunu söyleyenlere, ilk olarak uzmanlık alanını sorardı. Ardından da "ne yapalım, herkes her alanda uzman olamaz, bende botanik''ten hiç anlamam" derdi.

*

Zarifoğlu, şiiriyle okuyucuyu rahatlamak yerine tam tersine tedirgin eder. Okuyucunun yanına gitmez, onu elinden tutup kendi yanına çekmeye çalışır.

*

Mavera sanatla perdeleri aralayıp, fizik ile metafizik arasındaki uyum ve düzeni sağlamaya çalışanların dergisiydir.

*

Zarifoğlu şiiriyle insanı silkeler,fizikten fizik ötesine geç,ufku görmekle yetinme ufuk ötesine bak diye zorlar.

*

Güzel insanların dünyasında çirkinliğe yer yoktur.Onlar düşmanlarını güzelce vururlar.

*

Her alanda güzelliği büyütmeyenler,çirkinlikleri her yeri işgal etmesine destek olurlar.

12 Mart 2018, 12:34

EKONOMİNİN MERKEZİNDE GÜZEL İNSAN GÜZEL AHLAK VARDIR

Bu yazı daha önce 08.03.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

====================================================== Teknolojik gelişmeler büyük bir hızla arttı. İki yüz yıldır da İslam topraklarında değil, Batı’nın elinde. Bu durumu bazı art niyetliler maalesef İslam’a bağlama gibi bir gaflet içindeler. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? ====================================================== Bilgi ve bilgelik inananların yitirilmiş değerleri olarak görülür. O yüzden de bilginin, teknolojinin vatanı olmaz diye düşünülür. Bilgi de ve bilginin bir sonucu olan teknoloji de bir yolcu gibidir, bütün dünyayı dolaşır, kendisine nerede büyük ilgi gösterilirse orada daha uzun süreli kalır diyebiliriz. İlk olarak Müslümanlara baktığımız zaman Abbasiler ve Emeviler döneminde eski Yunan kültürüne soğuk bakmamışlar. Şam’da kurulan “hikmet evinde” yine Abbasi ve Emevi halifelerinin destekleriyle eski Yunan’ın bütün birikimi Arapçaya tercüme edilmiş. Eski Yunan da aslında Yunan kültürünün bir ürünü değil, onlar da kendinden önce Mısır ve Mezopotamya kültürünün birikiminin üzerine kendi çalışmalarını eklemişler. Dolayısıyla İslam’da prensipler belirlidir, ana çerçeve çizilmiştir, o çerçeve içinde bilgiden yararlanılır, bilginin vatanı yok diye kabul edilir. Eski dönemde de ilk Müslümanlar böyle baktıkları için Yunan düşünce birikiminin, Yunan felsefesinin öncüleri olan Aristo’nun, Eflatun’un eserlerini çevirmekte tereddüt etmemişler. Ancak o çevirilerde onlar o birikimi kendi değerleri ışığında içselleştirmişler. Esasında Osmanlılar bilgiye önem verirlerdi. Anadolu’ya Türkistan kültürüyle geliyorlar ama o yeni keşfettikleri medeniyeti inkâr etmeden içselleştiriyorlar. O medeniyetin üzerine yeni ve güçlü bir medeniyet bina ediyorlar… Değil mi? ===================================================== Evet, Osmanlılar da Orta Asya’dan çıkıp Avrupa’nın içlerine kadar gitmişler. Bu büyük ve uzun yolculuklarında Orta Asya’daki İslam birikimini, Selçuklular dönemini, Abbasilerin tecrübelerini, Emevilerin tecrübelerini kendi kültürleri içinde, kendi dünyaları içinde içselleştirerek, yeniden üreterek 600 sene ayakta kalan bir devletin kurucusu olmuşlar. Bugünkü Türkiye de o 600 senelik birikimin üzerine inşa edilmiştir. Mağluplar Galipleri Taklit Ederler Hocam gerçi bir redd-i miras oldu ama… ====================================================== İbni Haldun’un çok alıntılanan bir sözü vardır, diyor ki: “mağluplar galipleri taklit ederler.” Tanzimat’tan sonra, Batı karşısında üstünlüklerini yitirdiklerini görünce ilk akıllarına gelen ya da ilk yaptıkları, Batı medeniyetinin değerlerini olduğu gibi alarak kendi değerlerini bütünüyle reddetmişler. Batının ordularını, kıyafetlerini taklit etmişler. Bu taklit süreci Cumhuriyet döneminde doruk noktasına çıkmış. Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı’dan iz taşıyan ne varsa hepsi reddedilmiş. Kıyafetten yazıya, ticaret kanunundan medeni kanuna kadar da bütün kanunlar Batı’dan adapte edilmiş. İbni Haldun “mağluplar galipleri taklit ederler.” der, bunu vurgular, arkasından da der ki: “Bunu toplumun bütününe kabul ettirmek mümkün değildir. Bir süre sonra toplumun çoğunluğu bu taklide karşı çıkar. Ayrıca da hiçbir taklit aslının yerini tutmaz, dolayısıyla da bir medeniyetin değerleri başka bir medeniyete taklit ederek aktarılmaz.” Gerçekten Türkiye’de Cumhuriyetin ilk yıllarında çok aşırı noktalara götürülen, kendi değerlerinden vazgeçip bütünüyle Batı değerlerini alma politikaları 50’li yıllardan sonra değişmeye başlamıştır. “Bunu toplumun bütününe kabul ettirmek mümkün değildir. Bir süre sonra toplumun çoğunluğu bu taklide karşı çıkar. Ayrıca da hiçbir taklit aslının yerini tutmaz, dolayısıyla da bir medeniyetin değerleri başka bir medeniyete taklit ederek aktarılmaz.” Gerçekten Türkiye’de Cumhuriyetin ilk yıllarında çok aşırı noktalara götürülen, kendi değerlerinden vazgeçip bütünüyle Batı değerlerini alma politikaları 50’li yıllardan sonra değişmeye başlamıştır. Seksenli yıllardan sonra çok daha köklü dönüşümler yaşanmış ve şu anda da artık Türkiye’de hemen hemen bütün kesimlerin kabul ettiği gibi Batı’dan yararlanmaya kimsenin itirazı yok ama hiç kimse de Batı’nın değerlerini, Batı’nın seküler kültürünü bütünüyle aktarma peşinde değil... Çünkü önemli olan Türkiye’nin üretim gücünü büyütmektir, üretim gücünü büyütmek için de Batı’nın seküler değerlerini benimsemek gerekmez. Nasıl ki ilk Müslümanlar hicretin üzerinden 100 yıl geçmeden çok büyük bir hamle yapmışlar, bir ucu 711’de İspanya’ya gitmiş, bir ucu aynı yıllarda Orta Asya’ya gitmiş, diğer ucu Türkmenistan’la tanışmış, oradan Anadolu’ya gelmişler, İstanbul’a gelmişler… Bu dinamizmin temelinde bilgiyi yitirilmiş bir kaynak, yitirilmiş bir ürün, yitirilmiş bir mal gibi görme anlayışları var. Nerede bulurlarsa almışlar ama hiçbir zaman da körü körüne değil, kendi değerleri içinde özümseyerek, sorgulayarak, yeniden üreterek almışlar. Dolayısıyla Cumhuriyet döneminin o ilk yıllarındaki kökten toptan reddetme yerine 50’lerden, 80’lerden sonra da sorgulama dönemi başlamış. Bugün bu sorgulama dönemi çok daha ileri boyutlarda… Veren El Olma Medeniyeti Batı ile aramızdaki ‘bilim makası’, teknoloji olarak da epey açılmış durumda. Bunun kapatılması mümkün mü sizce, nasıl öngörüyorsunuz? ====================================================== Burada belki şunu söylemek lazım; bizim kültürümüz, medeniyetimiz, İslam medeniyeti “Veren el olma medeniyeti.” Onun için Kapalıçarşı’nın kapısında “el kâsibu Habibullah” “Kazanan üreten, Allah’ın sevgilisidir.” yazar. Bizde veren el olmak sürekli tavsiye edilir. Hiç ölmeyecekmiş gibi üretmek. O zaman toplumun yapısı değişir, iki gününü birbirinden farklı kılan bir topluma dönüşür. İslam’ın temel değerleri ticarete sıcak bakar. Hristiyanlıkta, Yahudilikte, eski Yunan’da olduğu gibi Müslümanlar hiçbir zaman ticarete olumsuz gözle bakmamışlar, tam tersine ticaret özendirilmiştir. Hazreti Peygamber (sav) ticaretle uğraşmış, Müslümanların Annesi Hazreti Hatice Mekke’nin en büyük tüccarlarından biridir. Müslümanların diğer bir Annesi Hazreti Aişe en büyük fıkıh âlimlerinden biridir, dolayısıyla Müslümanların annesi bile ticaretle uğraşmış. İmam-ı Azam da tüccarlara en güzel örneklerden biridir. Ticaret sürekli tavsiye edilmiş, özendirilmiş… Mekke’ye, Medine’ye baktığımız zaman Medine’nin merkezinde üç tane kurum görürüz; çarşısı, Hazreti Peygamberin (sav) mescidi ve Ashab-ı Suffa yani bugünün diliyle “Müslümanların ilk üniversitesi.” Dolayısıyla Müslüman toplum üç ayaklı masa gibi üç ana sütun üzerine inşa edilir; bu sütunlardan biri camidir, biri çarşıdır, diğeri de okuldur. Camisiz bir çarşının değerleri ahlakı olmaz, çarşısız bir caminin gücü ve etkisi olmaz, okulsuzbir cami ve çarşı da kendisini geliştiremez. O yüzden Müslümanların kurduğu şehirlere baktığımız zaman hepsinin odak noktasında çarşı, cami ve okul vardır. Saray Bosna böyledir, Üsküp böyledir, Buhara böyledir, Semerkant böyledir, Bursa böyledir, İstanbul böyledir… Müslümanların kurduğu bütün şehirlerin odak noktasında bu üç ana kurum vardır. O yüzden son yıllarda ticarette başarısızlığa uğramışsa Müslümanlar, bu ancak kendi kültürel değerlerinden uzaklaşmaktan kaynaklanmıştır. Şimdi tekrar o değerlere döndüklerinde eski güç ve başarılarına tekrar dönecekler ve Endülüs’te, Orta Asya’da olduğu gibi, Osmanlıların Fatih, Yavuz ve Kanunî döneminde olduğu gibi tekrar başarılı örnekler vereceklerdir. Erdemli Şehir Erdemli İnsan Farabi, erdemli şehri, sağlıklı bir bedene benzetir. Erdemli ülke de erdemli şehir gibidir. Bir ülke yönetenleri ve yönetilenleri, üretenleri ve tüketenleri, ithalatçıları ve ihracatçılarıyla aynı gaye doğrultusunda bir vücudun organları gibi, birbirleriyle yardımlaşarak çalışamazlarsa üretim gücünü büyütmede başarılı olunamaz. Bu yüzden Türkiye’de ekonomik tıkanmanın önüne geçmek için, yürürlükteki zihniyetin topyekûn değişmesi gerekir. Ekonomi, zihniyetin, daha açık bir deyişle, değer ve düşünce sisteminin ekonomik yapıdaki yansımasıdır. Yürürlükteki zihniyeti değiştirmeden, ekonomik tıkanmayı gidermek ve üretim gücünü arttırmak mümkün değildir.Türkiye’nin sorunu Anadolu insanını harekete geçirerek mal, hizmet ve bilgi üretim gücünü artırmaktır. Bunun için devletin Anadolu insanıyla barışık olması gerekir. Üretim gücünü büyütecek olanlar, Anadolu’nun inanmış, erdemli insanlarıdır. Erdemli bir insandan daha güçlü bir kaynak olmadığı gibi, daha verimli bir üretim girdisi de yoktur. Önümüzdeki yıllarda üretim gücünün kaynağı, sermaye ve hammadde kaynaklarından daha çok, kendini bilen, vizyon sahibi ve dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen inanmış insan olacaktır. Avrupa Üniversitelerinde Okuyan Binlerce Öğrenci Var Malumunuz 80’li yıllarda Türkiye’den büyük bir beyin göçü oldu. Rahmetli Turgut Özal’ın onları geri getirmek için çabaları oldu ama belli bir süre devam etti ve biz hep şöyle övünür olduk: Amerikalardaki üniversitelerde Türk bilim adamları var, güzel çalışmaları var… Bugün tam tersine bir beyin göçü gerçekleşebilir mi, böyle bir trend yakalayabilir miyiz? Üniversitelerimiz bu konuda hazır mı? Yasal prosedürümüzde bu konuda uygun zemin var mı? Üniversitelerimize, sahasında en iyi yabancı bilim adamlarının gelmesi mümkün mü? ===================================================== Şöyle bakmak lazım: Evet, Türkiye’de bir iş gücü göçü oldu, 60’lı yıllarda başladı ve bu sene 50. yılı. Türkiye’nin, Anadolu insanının Avrupa’ya özellikle de Almanya’ya gitmesi… Şimdi başlangıçta düz iş gücü olarak giden insanımız, Anadolu insanı, şimdi Avrupa’da büyük bir mesafe kat etmiş durumda. İkinci kuşak, üçüncü kuşak çok eğitimli. Avrupa üniversitelerinde okuyan binlerce öğrenci var. Avrupa’da doğmuş gençler bunlar. Hollanda’da, Danimarka’da, İsviçre’de, Almanya’da liseyi bitiren bir genç üç dili rahatlıkla öğrenebilir, konuşabilir durumda. Üniversite eğitimini tamamlamış çok sayıda genç kuşak var. Dediğiniz gibi Avrupa üniversitelerinde hocalık yapan ciddi bir akademisyen kesim var. Şimdi yeni bir yapı oluştu, artık eskisi gibi değil, onların elbette geriye gelmeleri de önemli. Ama artık sınırların ortadan kalktığı bir dünya var, düz bir dünya var, mesafe farkı ortadan kalktı, zaman farkı ortadan kalktı. İşte bir hoca Almanya’da hocalık yapabilir, aynı zamanda Türkiye’deki üniversitelere, işletmelere de katkıda bulunabilir. Türkiye’deki bir hoca Almanya’daki üniversitelere katkıda bulunabilir. Berlin’de Yüze Yakın Cami Var Anadolu insanının teşkilatçı bir yapısı var değil mi? ===================================================== Evet, kısa zamanda örgütleniyor, her yerde camileri var, mescitleri var. Bunu görev bilmişler ve her gittikleri yere mescitlerini götürmüşler. Müslümanlar, bizim atalarımız, ezanın okunduğu yeri vatan bilmişler, ezan okunmayan yerde de ezan okumayı görev bilmişler. O yüzden Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü” isimli şiirinde vurguladığı gibi “arkalarına çil çil kubbeler serperek” taa Viyana’ya kadar gitmişler. Çok kolay örgütlenebiliyorlar, bu insanımızın özelliği. Sürekli hareket hâlinde, Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar yürüyen bir kervan gibi. Yardımlaşma dayanışma konusunda çok iyiler. Gittikleri her yeri camilerle donatmışlar. Los Angeles’ta 60 tane cami var ki; Los Angeles bir tarafında Hollywood olan bir tarafında Disneyland olan bir şehir. Berlin’de yüze yakın cami var, bütün Avrupa şehirlerinde yüzlerce cami var. Köln’de Avrupa’nın en büyük camii yapılıyor. Bir ara ben gittiğimde Ren nehrinin karşı kıyısında bir bina satılıyormuş, büyükçe de bir alan. Bir Arap iş adamı onu alıp cami yapmak istemiş, bütün Köln ayağa kalkmış, “Köln katedraline rakip olarak yapacaklar, Köln katedralinin karşısında minareleri ve kubbesi olan bir cami yapılacak.” diye… Şimdi Köln katedralinin hemen yanında Avrupa’nın en büyük camii yapılıyor, önümüzdeki günlerde de açılacak. Her Avrupa başkentinde kubbeli minareli camiler var, Avrupa şehirlerini gezdiğiniz zaman bunu görürsünüz. Avrupa’da, Atina dışında kubbeli minareli cami olmayan hiçbir başkent yok. Ayrıca Müslümanlar Avrupa’da yeni değiller, 711’den beri Müslümanlar Avrupa’da. İspanya’da 800 sene kalmışlar. İspanya, Portekiz, Yunanistan, Sicilya adası, İtalya’nın güneyi… Bir Almanya gibi değil, orada Müslümanların izleri hâlen canlı, kültürlerinin etkileri var, onlar da bunun farkındalar. Kurtuba, Gırnata şehirleri, bir Anadolu şehri gibi, Müslüman ülkesi gibi. Dolayısıyla zaten Avrupa’dayız, sınırlar ortadan kalkıyor. 27 Avrupa ülkesinin 20’sinin toplam nüfusu 7 milyonun altında. Oysa Avrupa’da 7 milyona yakın Türk yaşıyor. Demek ki Avrupa’da yaşayan Türklerin nüfusu 20 Avrupa ülkesinden daha kalabalık. Dolayısıyla korku yok. Onlar orada kalsalar da buraya gelseler de Türkiye’ye yardımcı olurlar, hizmet ederler. Son zamanlarda da tersine bir göç var. Bu da Türkiye ekonomisinin Avrupa ülkeleri ekonomisine yaklaştığını gösteriyor. Türkiye’de de her alanda yetişmiş insan gücünü çekecek iş alanları var. Bunu rahatlıkla görüyoruz. Kültürü İhraç Etmenin Yolu Kültürü ihraç etmenin yolu, sermaye ihraç etmekten geçer. Sermayelerini, daha yerinde bir deyişle örgütlerini dışarıya açmayan ülkeler, ürün ve hizmetlerine dış pazarlarda yer bulamadıkları gibi, başkalarının ürün ve hizmetlerini kültürleriyle birlikte ithal etmek zorunda kalırlar. Mesela otel zincirinin kurucusu Conrad Hilton, şirketinin uzun vadeli politikasını, ülke içinde oteller kurmaktan bütün dünyada oteller açmaya çeviriyor. Bu bağlamda ilk oteli 1953’te Madrid’de, ikincisini de 1955’te İstanbul’da açıyor. Bugün, söz konusu otel zincirinin dünyada olmadığı büyük şehir yoktur. Conrad Hilton 1955’te İstanbul’daki otelini açarken, kurdukları her otelin “Küçük Bir Amerika” olduğunu söylüyor. Gerçekten bu oteller, Amerikan yaşama biçiminin, dilinin, müziğinin mutfağının ve değerlerinin sergilendiği, yirmi dört saat açık fuarlara benziyor. Benzeri oteller, dünyada hangi şehirde olursa olsunlar, Batı hayat tarzının ihraç edildiği merkezlerdir. Bugün bütün dünyada otel zincirimiz olmalı, bu çok önemli… Ayrıca Türkiye Batı’dan yardım değil, ticarette işbirliği istemelidir. Rahmetli Özal ile başlayan dışa dönük ekonomi politikaları, tekrar ele alınarak yenilenmelidir. Bunun için de Anadolu insanının yönü ve gözü dışarıya çevrilmelidir. Dünyası küçük olan toplumların, görüşleri de kısır olur. Ekonomi AhlaktanBağımsız Değildir Peki, bu bağlamda dünya ekonomisinin geldiği dar boğazı nasıl değerlendiriyorsunuz? ====================================================== Türkiye’nin sorunları, her şeyden önce, iyi yetişmiş, vizyon sahibi, erdemli insanların güç sahibi olmalarında odaklanmaktadır. Sağlıklı ve dengeli bir ekonomik yapılanma için iki yüz yıl boyunca egemenliğini sürdüren pozitivist değerlerin terk edilmesi gerekir. Ekonomi ahlaktan bağımsızdır diyerek, ekonomik modellerden sökülüp atılan ahlakî ölçü ve değerlere dönmek zorunludur. Çünkü ahlak dışı yollardan, ahlaki sonuçlar elde edilemez. Artık rant ekonomisiyle milyonların canı pahasına dolar biriktirmek, biriktirenlerin de huzurunu kaçırıyor. Görünmeyen Üniversitenin Hocası Mehmet Zahid Kotku Bu arada görünmeyen üniversitede kitabınızın konusu olan Mehmet Zahit Kotku Hz.’nden bahsedelim. Ne kadar büyük bir damga vurdu. Kendisinin çok enteresan bir tarzı vardı. Türkiye’nin sanayisi için ne büyük bir gayretle çalıştı. Büyük bir ev yapmak isteyen kişiye “Sen ağır sanayi ile uğraş, ev yapma!” diyerek sanki buz kıran öncü gemiler gibi bir yol açtı. Bu yönü de maalesef pek bilinmiyor. ====================================================== Türkiye’de tasavvufun Nakşî kolu çok etkili olmuş, onun ana kaynağı Buhara, Bahaddin Nakşibend Hazretleri… Ben de gittiğimde dikkatimi çekti Kasr-ı Arifan’a. Çok yalın çok güzel bir camisi var, kubbesi yok. Biz gittiğimizde belirli bir noktadan sonra oradakiler demişlerdi ki: “Hazretin vasiyeti var. Bu noktadan sonra yaya gidilmesi gerekir, arabalarınızı bırakın...” Arabaları bıraktık yürüyerek gittik. Tam camisine girerken, türbesine yaklaşırken dediler ki: “Annesinin türbesi çok yakında. ‘Beni ziyarete gelen önce annemi ziyaret etsin.’ diye vasiyeti var, önce orayı ziyaret eder misiniz?” Yanımızda Hayrettin Karaman Hoca, Bekir Topaloğlu Hoca vardı… Hayrettin Hoca: “Tasavvufun büyüklüğünü, önemini anlamak için Bahaddin Nakşibend Hazretleri’nin bu iki vasiyetini anlamak yeter.” demişti. Ne kadar ince bir düşünce değil mi? Gerçekten Nakşî kolu tasavvufta önemli bir yer tutar. Bir gün rahmetli Mehmet Zahit Kotku Hocaefendi ve Hamit Algar bir sohbette beraberdik. Hamit Algar, Nakşiliğin tarihiyle ilgili çalışmalar yapan çok önemli İngiliz asıllı bir Müslüman’dır. Şu anda Amerika’da… Hoca Efendi Hamit Algar’a niye Nakşiliği araştırdığını sormuştu. Hamit Algar güzel bir cevap vermişti, dedi ki: “Ben Saray Bosna’dan Buhara’ya, Semerkant’a kadar bütün Nakşî tekkelerini gezdim, dolaştım, şeyhleriyle tanıştım, halkalarına katıldım. Saray Bosna’da nasılsa, İstanbul’da, Konya’da, Buhara’da da ve her yerde öyle. Dolayısıyla bozulmamış. Safiyetini koruyan tasavvuf kollarının başında Nakşîlik geliyor, o yüzden Nakşîliği araştırıyorum.” Gerçekten de tasavvufta ana kolların başında Nakşîlik geliyor, Mevlânâ Halid Bağdadî geliyor. Onlar bütün Nakşî kollarının ana kol başları. Hoca Efendi de ve diğer benzer kollar da Anadolu’yu koruyan ve Anadolu’nun değerlerini savunan kesimlerin yetişmesinde çok etkili olmuşlar. Özal, Hoca Efendiyi çok severdi, o da onu çok severdi. 50’li yıllarda demiş ki: “Bu mühendislere dikkat edin, bunlar ilerde Türkiye’ye çok hizmet edecekler.” Gerçekten Özal, Türkiye’de çok önemli bir dönüşümün öncüsü oldu, bir milat diye düşünebiliriz. Türkiye insanını dünyaya açtı, büyük düşünmeyi öğretti, ithalatçı Türkiye’yi ihracatçı Türkiye’ye döndürdü. Tüketen Türkiye’yi üreten Türkiye’ye dönüştürdü. Mehmet Zahit Kotku Hz. birçok konunun fikrî alt yapısını da hazırlıyor değil mi? ===================================================== Dergilerin çıkışına öncülük yapmış. İlk dergiler; kitap, televizyon, radyo konularında öncülük yapmış, en önemlisi bu. 50’li yıllarda, Türkiye’de toplu iğne üretilemeyen dönemde onlar Gümüş Motor Fabrikasını kurmuşlar, motor üretmişler. Hoca Efendi sağına motor profesörü Erbakan Hoca’yı almış, soluna iktisat profesörü Sabahaddin Zaim Hoca’yı almış, Almanya’da pancar motoru patenti aldıkları fabrikayı gezmişler. Onlar gerçekten, Türkiye nasıl üreten bir Türkiye’ye dönüşür, Türkiye ihtiyaçları olan üretimi nasıl sağlar, Türkiye nasıl el açan değil el açılan bir ülke olur, tüketen bir ülke iken nasıl üreten bir ülke olur, alan el değil veren bir el nasıl olur, bu konularda köklü çalışmalar yapmışlar. Yeni çalışmalarınız var mı? ====================================================== Yeni çalışmalarımız var. “İki Dünyanın Hesaplaşması” isimli bir kitabımız çıktı. Başarılar diliyoruz. Bize vakit ayırdınız… Çok teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim…

12 Mart 2018, 15:37

AYAĞA KALK "KORKMA SÖNMEZ BU ŞAFAKLARDA YÜZEN AL SANCAK"

=========================================================== Osmanlı Devleti'nin uzun ömürlü olması, kuruluş yıllarından son yıllarına kadar eğitime önem vermesinden kaynaklanır. Osmanlı döneminde Bursa, Edirne ve İstanbul yanında, geleceğin sultanlarının sancak beyliği yaptığı Manisa, Kütahya ve Amasya Anadolu'nun eğitim ve kültür merkezleri olmuştur. Osmanlı şehirlerinin odak noktasında çarşı, cami ve medrese bulunur. Çarşının zenginliği ve caminin etkinliği, iki kurum arasında uyum ve düzeni sağlayan medreseye dayanır.

*

Anadolu şehirlerinin, ekonomik ve kültürel zenginliğinin temelinde, eğitim kurumlarında öğretilen derslerin zenginliği vardır. Tarihin her döneminde, eğitim seviyesi yüksek olan toplumların, ürün, hizmet ve bilgi üretim güçleri de büyük olmuştur. Eğitime yapılan yatırım, her zaman getirisi en çok olan yatırımdır. Bu yüzden, başta sancak beyliği Manisa'da geçen Fatih ve Kanuni olmak üzere, bütün Osmanlı sultanları eğitime hem öncelik hem de önem vermişlerdir.

*

Yazılışının doksan yedinci yılında, yazdığı "Milli Marş" bütün Türkiye tarafından, ayakta dinlenen Mehmet Akif, Türk coğrafyasında rahmetle anılmaktadır.O düşünce, sanat ve eylemiyle eksiksiz bir Anadolu insanıdır. Mehmet Akif Sezai Karakoç'un "İstanbul içinde ikinci bir İstanbul" dediği Fatih'te doğup büyümüştür. Babası Rumeli, annesi Buhara kökenlidir. Yeniliğe açık, gözü pek yanını babasından, duyarlı, geleneğe bağlı yanını da annesinden almıştır. Fatih Osmanlı dünyasının eğitim ve kültür merkezidir. Anadolu insanının düşünce ve eylem kaynağı "Harbiye" değil, "Fatih" olmuştur. Anadolu Fatih'ten beslenmiştir.

*

Mehmet Akif'in babası "Temiz Tahir" diye bilinen, Fatih medresesinin hocalarından Mehmet Tahir Efendi'dir. O ana eğitimini babasından almıştır. Lise eğitimi sırasında Arapça, Farsca ve Fransızca öğrenmiş, Gülistan, Bostan ve Mesnevi'yi yazıldığı dillerden okumuştur. Çocuk yaşta kaybettiği, "Beyaz sarıklı, temiz, yaşca ellibeş ancak/Vucudu zinde, fakat saç sakal ziyadece ak" diye anlattığı babası, onun aynı zamanda hocası da olmuştur.

*

İstanbul'un alınarak, Anadolu ile Balkanlar'ın elele vermesi, Osmanlı tarihinde, yeni bir dönüm noktasıdır. Sultan Fatih İstanbul'da ilk namaz kıldığı Ayasofya ile yetinmemiş, onun kadar görkemli Fatih camisi ve çevresindeki eğitim kurumlarını, Havariler Kilisesi'nin harabelerinin üzerine yaptırmıştır. Onun türbesi de, Ayasofya'da değil, Fatih'tedir. Artık Roma yüzyılları bitmiş, Osmanlı yüzyılları başlamıştır.

*

Osmanlı'yı Osmanlı yapan Fatih'in Fatih'te kurduğu eğitim kurumlarıdır. Onlar, herkese açık, ders odaklı, duvarsız, kapısız, herşeyden önce öğrenmeyi öğreten, hemen karşılık beklemeyen, sürekli eğitim kurumlarıdır. Onların giderleri devlet değil de, gönüllü kuruluşlarca karşılandığı için, hem uzun ömürlü olmuşlar, hem de "Asım"ın neslini yetiştirmede daha başarılıdırlar.

*

Yirminci yüzyılın başında Londra, Paris, Atina ve Viyana'ya karşı İstanbul'u Asım'ın nesli korumuştur.

*

Yirmibirinci yüzyılın başında, "Diriliş" nesli yeniden Berlin ve Brüksel'e uzanmayı bilmiştir.

*

Viyana'dan dönenler, yeniden Viyana önündedirler.

*

"Mavera" neslinin kızıl elması New York'tur.

*

Yeni Türkiye için bütün dünya vatandır.

*

Yeni fatihler yeni olan akıncılardır.

*

Bayrak yeni uç beylerini izler.

12 Mart 2018, 17:22

DİLARA YABUL ile "DÜNYA BİZİM İÇİN" YAPTIĞIMIZ SOHBET

================================================= ''Toplumları dönüştürenler tüketenler değil, üretenlerdir. İnsanlar ihtiyaçlarından daha fazlasını alırlarsa finansal, ekonomik ve siyasi krizlere davetiye çıkarırlar. Bugün dünyada peş peşe gelen krizlerin kaynağında üretmeden tüketenler vardır"' diyen, Nazif Gürdoğan güzel adamlarla dostluklar kurmuş, ülkemizin yakın kültürel geçmişine damga vurmuş insanlarla bir arada bulunmuş bir güzel adam. Genellikle bu özelliğiyle ön plana çıksa da, kendisi engin bilgi birikim sahibi ve gezi yazıları da dahil olmak üzere pek çok türde ve konuda kitaba sahip. Biz de kitaplarında en çok vurguladığı konulardan yola çıkarak, bu konuların neden önemli olduğuna dair ufuk açıcı bir söyleşi gerçekleştirdik. İstifade etmeniz dileği ile sunuyoruz. YUNUS GİBİ TÜKETMEK SİNAN GİBİ ÜRETMEK ============================================= Sizin yaptığınız ekonomi tanımına göre insan nereye konumlanıyor? Asıl olması gereken ekonomi tanımı nedir? ============================================= Ekonominin tarihi insanla eşittir. O yüzden ekonomi sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisi olarak kabul edilir. İnsanın olduğu yerde ekonomi, ekonominin olduğu yerde de insan vardır. İnsan özne, ekonomi nesnedir; bu yüzden belirleyici olan ekonomi değil, kültürdür.

*

Sezai Karakoç’un Diriliş Neslinin Amentüsü kitabında açıkça ortaya koyduğu gibi ekonomisiz kültür, kültürsüz ekonomi olmaz. Kültürün ekonomiyi yönlendirmesi gerekir; asıl belirleyici olan ekonomiden ziyade kültür olmalıdır. ================================= Kültür derken kastınız tam olarak nedir? ================================= Kültür derken elbette kastettiğimiz şey seküler Batı kültürü değil, kutsal kaynaklardan beslenen kültürdür. Kutsal kaynaklardan beslenen kültürde veren el, alan elden üstündür. İki gün birbirinden farklı olmalıdır. Bizim kastettiğimiz kültürdeki ekonomik dinamikler bu iki ilkedir. =============================================== Teknolojinin Ötesi kitabınızda “Sadece Batı ülkelerinin değil, Batılılaşma yolundaki ülkelerin de varacağı nokta teknolojiye yapılan aşırı yatırım ve ekonominin toplum üzerindeki hakimiyeti olacak” diyorsunuz. Bu yolda gidip bu noktaya varmamak mümkün mü yahut nasıl bir teknolojik gelişme seyri izlenmeli? =============================================== Teknolojinin Ötesi kitabında açıkça vurgulandığı gibi teknoloji iki ucu keskin bir bıçaktır. Teknolojinin ötesi aydınlık olduğu gibi, karanlık da olabilir. Teknoloji insana ve kültüre hizmet ettiği sürece yararlıdır. İnsan teknolojiye hizmet etmeye başladığında iş çığırından çıkar; bu yüzden kültür ve değerlerle teknolojinin burnuna halka takmak gerekir. Onun peşinden sürüklenmemek için teknolojiyi insanın bir gölgesi olarak görmemiz, öyle algılamamız lazım.

*

Teknolojiyi denetim altına alacak olanlar bilge insanlardır.İnsanlar Yunus, Mevlana, Hacı Bektaş gibi, yaşamasını bilmezlerse, Sinan gibi inşa etmeyi başaramazlar. Teknoloji ve ekonomiyi denetim altına alacak olanlar Yunus gibi yaşamasını bilen insanlar olacaktır. =============================================== Özelde ülkemiz genelde İslam ümmeti son yılların teknolojik dönüşümünde edilgen bir konumda. Bu konuda neler söylemek istersiniz? =============================================== Son yıllardaki gelişmeler, sınırların ortadan kalkması, uzaklık yakınlık farkının ortadan kalkması tüm dünyada küresel bir kültürün ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu küresel kültürün dili İngilizce, yiyeceği hamburger, içeceği kola, giyeceği blue jean.

*

Buna karşı İslam dünyası ve diğerlerinin yapması gereken, kendi kültürleriyle bu küresel kültürü denetim altına almak ve bu küresel kültürü kırmızıçizgilerle kontrol etmektir. Bunun için de Mevlana hazretlerinin pergel stratejisini izlemek gerekir.

*

Türkiye ve İslam dünyası Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi, sabit ayakları kendi kültür ve değerlerinde olup, diğer ayakları ile de bütün bir dünyayı dolaşmalıdırlar.

*

Dünyadaki gelişmelerin arkasından değil, önünden gitmek için, Türkiye’nin, kendi kaynaklarına dayanarak, kendi kültür, teknoloji ve değerlerini geliştirerek dünya kültürleri ile bütün ülkelerin ekonomileri ve teknolojileri ile rekabet etmesini öğrenmesi gerekir.

*

Marx’ın çok alıntılanan bir sözü vardır: “Filozoflar dünyayı yorumladılar, biz dünyayı değiştirecek olanlarız.” Marksistler dünyayı değiştiremediler ve tarih sahnesinden silindiler.

*

Dünyayı değiştirmenin yolu, başkalarından sürekli şikayet etmekle değil, dünyadaki gelişmelerin önünde ilerlemeyi bilmekle olur. Bunun için de İslam dünyası kendi değerlerinden yola çıkarak bütün dünyaya ulaşmanın yöntemlerini geliştirmelidir.

*

Son iki yüz yılda geliştirilen yöntemler bugünün sorunlarını çözmeye yetmiyor. Peter Senge’nin Beşinci Disiplin kitabında vurguladığı gibi “Dünün çözümleri bugünün sorunlarıdır.” ============================================= Kitap ve yazılarınızda tüketim konusuna sıklıkla değiniyorsunuz. Size göre tüketim çılgınlığının asıl sebebi nedir? ============================================= Tüketim çılgınlığı Amerika’dan Hollywood ve Amerikan üniversiteleri aracılığıyla tüm dünyaya ihraç edildi. Tüketim kültürü diyor ki ne kadar tüketimi artırırsan o kadar çok mutlu olursun. Oysa sınırlı bir dünyada yaşıyoruz ve sınırlı bir dünyada sınırsız tüketim olması mümkün değildir.

*

Dünyanın kaynakları insanların karnını doyurmaya yeter ama gözlerini doyurmaya yetmez. Anadolu’da denildiği gibi “Gözün karnı yoktur." Ünlü iktisatçı Keynes’in İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı dünyasına tavsiyesi faizi ve tüketimi baş tacı etmek olmuştur. Gerçekten de Amerikan kültürünün temelinde tüketimi kamçılamak vardır.

*

Süpermarketler ile sembolleşen tüketim kültürü Amerika’dan ihraç edilmiştir. Süpermarketler mimari olarak da tüketimi kamçılayacak şekilde kurgulanmıştır; saat ve pencere konmaz. Anadolu kültüründe ise çarşı kültürü vardır.

*

İnsanlar tabiattan ihtiyaçlarından daha fazlasını alırlarsa ölüm sebeplerini de alırlar denilir. Aşırı tüketimin yol açtığı iklim değişiklikleri tüm dünyada doğal afetlere sebep olmaktadır. =============================================== Peki, tüketim çılgınlığından kurtulmak için nasıl bir yol izlenmeli? =============================================== Tüketim kültürüne karşı tok gözlülüğü geliştirmek gerekir; tasavvuf kültürü bunu çok güzel vurgular. Tüketirken bir lokma bir hırka anlayışını bırakmamamız gerekir. Üretimde doğru orantılı, tüketimde de ters orantılı bir yarışa girmek gerekir.

*

Eğer insanlar tüketim her şeydir diye düşünürlerse tüketmek için her şeyi yaparlar. İnsanlar Yunus gibi tüketirken bir lokma bir hırka tüketmeli ama üretirken bin lokma bin hırka üretmeli ve yoksulların ihtiyaçlarını karşılamalıdır.

*

Sezai Karakoç’un bu konudaki formülü tüketimde dünya ile ters orantılı bir yarışa girmek, üretimde dünya ile doğru orantılı bir yarışa girmektir. Toplumları dönüştürenler tüketenler değil, üretenlerdir. İnsanlar ihtiyaçlarından daha fazlasını alırlarsa finansal, ekonomik ve siyasi krizlere davetiye çıkarırlar. Bugün dünyada peş peşe gerçekleşen krizlerin nedeni üretmeden tüketenlerdir. =============================================== Aynı zamanda gezi yazısı kitaplarınız da var. Ve sadece doğu şehirlerine de değil, Batı'daki belli başlı şehirlere de değiniyorsunuz. Gezi yazılarına bu kadar önem vermenizin nedeni nedir? =============================================== Yahya Kemal İslam kültürünü hicret ve cihat kültürü olarak tanımlar. Bizim kültürümüz hareket kültürüdür. Atalarımız Orta Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine doğru devamlı hareket halinde olmuşlar. Ezan okunan yeri vatan, ezan okunmayan yeri almayı da görev bilmişlerdir.

*

Türklerdeki bu canlı tarihin, dinamizmin arkasında hicret ve cihat kültürü vardır. Toplumlar ne kadar dinamik olurlarsa o kadar güçlü olurlar. Bu bağlamda ben de gördüğüm ülkeleri bu açıdan ele alarak anlattım.

*

Hicaz’dan Endülüs’e kitabımda isminden de belli olduğu gibi Hicaz’ı, Endülüs’ü ve İngiltere’yi anlattım. New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma kitabımda Las Vegas, Silikon Vadisi, Washington, San Francisco gibi yerleri ve oradaki Türk bilge ve bilginleri anlattım.

*

Bu kişilerin arasında Yusuf Ziya Kavakçı da var. 25 sene Dallas’ta İslam Derneği’nin başkanlığı yapmış bir kişidir kendisi. Onun dışında halen George Washington Üniversitesi’nde hoca olan Seyyid Hüseyin Nasr’dan da bahsettim.

*

Ben 70’li yıllarda Londra’da kendisi ve kitaplarıyla tanışmıştım. O zamandan bu yana kitaplarının tümü Türkçe’ye çevrildi ve kendisi yaşayan on büyük filozoftan biri kabul edilmektedir. Diğer gezi yazısı kitabım da Zamanı Aşan Şehirler ismini taşımaktadır. =============================================== Görünmeyen Üniversite isimli bir kitabınız var. Öncelikle görünmeyen üniversite derken ne kastediyorsunuz? Bu kurum günümüzde hâlâ faal midir ve toplumu dönüştürmede nasıl bir etkiye sahiptir? =============================================== Anadolu kültüründe görünmeyen üniversiteler, dergahlardır. Anadolu kültürü tasavvuf kültürüne eş değerdir. Türkler Asya’nın içlerinden Anadolu’nun içlerine Mesnevi okuyarak gitmişler.

*

Anadolu’yu dönüştürenler Yunus’lar, Mevlana’lar, Hacı Bayram’lar, Abdülaziz Bekkine’ler, Mehmed Zahid Kotku’lardır. Onlarsız bir Anadolu ve İslam dünyası düşünülemez. Yahya Kemal’e Türklerin Viyana’ya nasıl gittiği sorulduğunda Yahya Kemal “Mesnevi okuyarak” diye cevap vermiştir.

*

Gerçekten de Anadolu insanı Anadolu ve Balkan coğrafyasını beslendiği ana kaynaklardan biri olan Mesnevi sayesinde değiştirmiştir. Mesnevi sadece bu coğrafyada değil, Amerika’da dahi en çok okunan kitaplar arasındadır.

*

Annemarie Schimmel, Mesnevi’yi Almancaya çevirmiş bir mühtedidir. Fransa’da Eva Meyerovitch Mesnevi’yi Fransızcaya çevirmiş bir mühtedidir ve “Benim vatanım Konya’dır.” demiştir. Vefatından on yıl sonra da cenazesi Paris’ten Konya’ya getirilmiş ve Konya’da defnedilmiştir. Mesnevi işte böylesine etkileyici bir kitaptır.

*

Bizim kültürümüz görünmeyen üniversite kültürüdür. Bütün dünya bir mescit olarak görülür. =============================================== Bütün dünyanın bir mescit olarak görülmesi sözünü açabilir misiniz? =============================================== İslam kültürü dünyayı bir bütün olarak değerlendirir ve hicret beldesi olarak görür. Atalarının yitirdiği cenneti bulmak için dünyada bir yolcu gibi olmayı önerir. Müslümanlar o yüzden ilk zamanlardan beri hareket halinde bulunmuşlar.

*

İlk Müslümanlar hiçbir zaman biz Mekke’de, Medine’de doğduk, burada ölürüz dememişler; bir kolu Kuzey Afrika’yı baştan başa ele geçirerek İslam’ı burada benimsetmişler ve 711 yılında İspanya’yı ele geçirmişlerdir.

*

Onlar 800 sene İspanya’da kalmışlar ve Avrupa Rönesansı’nın temelleri İspanya’da atılmıştır. Bir kolu da Orta Asya’ya gitmiş ve Türkler İslam’la tanışmıştır. Kafkasya’ya, Anadolu’ya, Emeviler ve Abbasiler zamanında da İstanbul’un önlerine kadar gelmişlerdir.

*

Müslümanlar daima dünyayı geçici bir misafirhane olarak görmüşlerdir. Erdem Bayazıt bunu şiirinde çok güzel bir şekilde vurgular:

*

Yeryüzü bana mescit kılındı

*

Ant verdim toprak şahit tutuldu

*

Her sabah her öğle her akşam

*

İkindiyle yıkanarak yatsıyla donanarak

*

Seslerden bir sesle fırınlanıp

*

Sulardan polatlanan benim.

*

Dolayısıyla bir bütün olarak görmektir dünyayı mescit benimsemek; son küresel gelişmeler de bu anlayışı zorunlu hale getirdi. Artık dünya gerçekten uzaklık yakınlık farkının olmadığı bir dünyaya dönüştü. =============================================== Görünmeyen Üniversite kitabınızda bazı tasavvuf büyüklerinden bahsediyorsunuz, Abdülaziz Bekkine, Ziyaeddin Gümüşhanevi, Mehmed Zahid Kotku gibi. Onlardan ve hallerinden biraz bahsedebilir misiniz? =============================================== Görünmeyen Üniversite kitabında anlatmaya çalıştığımız kişi olan Mehmed Zahid Kotku, Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi'nin öncülüğünü yaptığı Nakşi kolunun büyüklerinden biridir. Bu kolda Abdülaziz Bekkine ve Mehmed Zahid Kotku Cumhuriyet döneminde çok etkili olmuş Horosan erenlerindendir.

*

Abdülaziz Bekkine, Nureddin Topçu, Orhan Okay ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nin hocaları ve öğrencileri üzerinde çok emeği ve etkisi olan bir zattır.

*

Mehmed Zahid Kotku yine teknik üniversite üzerinde çok etkili olmuştur ve Özal, Erbakan ve Recai Kutan gibi mühendislere destek vermiş ve çevresindekilere de destek vermeleri için tavsiyelerde bulunmuştur.

*

Özal, Türkiye’de cumhuriyet döneminde gelmiş bir Osmanlı sultanı gibi Türkiye’yi değiştirmiş ve dünyaya açmıştır. Büyük düşünmesini öğretip kapalı Türkiye’yi açık Türkiye haline getirmiştir.

*

Ben Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışırken Turgut Özal müsteşardı. O yıllarda Türkiye’nin toplam ihracatı 3 milyar doları bulmuyordu ve yüzde 80’i tarım ürünlerinden oluşmaktaydı. Şimdi ise Türkiye’nin toplam ihracatı 170 milyar doları buluyor ve bunun yüzde 80’ini sanayi ürünleri oluşturmakta.

*

Bu dönüşümün öncüsü Mehmed Zahid Kotku, Erbakan, Özal ve bu kuşağı izleyenlerdir. Çünkü İslam ve tasavvuf kültürü, alan el kültürü değil, veren el kültürüdür. İki günü birbirinden farklı kılmasını bilenlerin kültürüdür. ============================================= Görünmeyen Üniversite kitabınızda Nuri Pakdil, Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Akif İnan, Atasoy Müftüoğlu ile arkadaşlığınızın Devlet Planlama'da çalıştığınız dönemde başladığını söylüyorsunuz. O dönemden bahsetmek ister misiniz? ============================================= Ben 68 ve 72 yılları arasında Devlet Planlama’da çalıştım ve o yıllarda Özal, o teşkilatın müsteşarıdır. Nuri Pakdil ve Rasim Özdenören Devlet Planlama’da çalışıyorlardı. Benim de Devlet Planlama’ya gitmemde Fethi Gemuhluoğlu’nun çok büyük etkisi oldu.

*

Gemuhluoğlu “Anadolu’da bir şehirde müdür olmaktansa Planlama’da uzman olmak daha iyidir.” demişti. Gerçekten de insanları güçlü kılan, çevreleridir. İşletmeciler derler ki başarılı olmak istiyorsanız çok zengin bir telefon defterine sahip olmanız gerekir.

*

Aynı şeyleri Gemuhluoğlu da söyledi ve çok güzel dostluklar elde edeceğimi beyan etti. Benim için Nuri Pakdil’e bir mektup yazmıştı ve ben o mektubu Nuri Pakdil’e ilettiğim zaman çok mutlu oldu. Hemen diğer arkadaşlarla tanıştırdı.

*

O yıllarda Edebiyat dergisi yeni çıkmaya başlamıştı. Nuri Pakdil zaten tüm hayatını Edebiyat’a vakfetmiş bir insandır. Rasim Özdenören ve Erdem Bayazıt da öyle Diriliş ve Edebiyat dergileri yayınlarına ara verince Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Akif İnan, Atasoy Müftüoğlu ve ben Mavera dergisini kurduk.

*

Mavera dergisi edebiyatı medeniyet için bilen, şiiri iman için bilen edebiyatçıların toplandığı bir dergi oldu. Kendilerinden önce gelen Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergisine, Sezai Karakoç’un Diriliş dergisine, Nuri Pakdil’in Edebiyat dergisinin mirasına katkıda bulundular.

*

Zaten bütün bu dergiler arasında bir süreklilik, bütünlük vardır. Mavera dergisinin etkisi biraz da yedi güzel adamın bir arada olmasından kaynaklanır. Bir grup hareketidir, o yüzden on üç sene yayına devam etmiş ve Türkiye’ye çok sayıda şair ve yazar kazandırmıştır. ============================================= Kültür konusunda devletin üst kademelerinden son zamanlarda bir duyarlılık çağrısı yükselmeye başladı. Sizin ve sizden önceki üstadların önceliği ise hep kültür-medeniyet olmuş. Geç kalındığını düşünüyor musunuz? ============================================= Bizim kuşak 68 kuşağındandır. 68 kuşağı için bir tarafta Amerika-sağcılar, bir tarafta da Rusya-solcular vardı. Sağ ve sol çatışmaları o yıllarda bütün dünya gündemindeydi.

*

Bugün Rusların Suriye’de yürüttüğü gibi Amerika o dönemde Vietnam’da çok haksız bir savaşın içindeydi. Ruslar Çekoslovakya’daki Prag Baharı’nı bastırmışlardı.

*

O dönemde Diriliş, Büyük Doğu, Mavera dergileri sürekli “dünyanın geleceği sağda ya da solda değil, önde olmaktır ve bunun yolu da kültürden, sanattan geçer” diye vurgulamıştır.

*

Kültür ve medeniyete ağırlık vermeden diğer alanlarda başarılı olmak mümkün değildir. Dünyanın geleceği medeniyet ekseninde düşünenlerin olacaktır.

*

Günümüzde de aynı sancılar yaşanmaktadır. Kuşkusuz, geleceğe kalacak olanlar edebiyata ve medeniyete ağırlık verenler olacaktır. ============================================== "Güçlü olmak için girişimci olmalıyız, çok okumalıyız, proje üretmeliyiz ve sorumluluk taşıyabilmeliyiz" diyorsunuz. Girişimin tanımını nasıl yapıyorsunuz, bu konudaki eksikliklerimiz sizce neler? ============================================== Yeni dünya girişimlerin dünyasıdır. Artık yeni dünyada her ne kadar ordular savaşıyor gibi görünse de, asıl savaş cephelerde değil, pazarlarda, üniversitelerde, kültür ve sanatta olmaktadır. Dolayısıyla girişimci kültürü geliştirmek, veren el olmayı öncelemek çok önemlidir.

*

İnsanların gönlünde uyuyan aslanları uyandırmak gerekir. Girişimcilik, edebiyat, eğitim, sanat, insanların gönüllerinde yatan aslanları uyandırma ustalığıdır. Girişimciler herkesin baktığına bakan ancak kimsenin görmediğini gören insanlardır.

*

Kaliteli bilgi üreten insanlara bütün dünyanın kapıları açıktır. Dolayısıyla dünyayı değiştirecek yeni kuşağın öncüleri, yeni dünyanın fatihleri girişimciler olacaktır.

*

Sezai Karakoç bir girişimcidir; tek başına ellinin üzerinde kitap yazmıştır. Necip Fazıl’a bir girişimci gözüyle bakabiliriz.

*

Türkiye’nin en büyük şairlerinden biri olarak kültüre, edebiyata, politikaya ilişkin kitaplar yazmıştır. Aynı şeyi Mavera’nın kurucuları için de söyleyebiliriz.

*

Gelecekte de etkili olanlar onlar olacakt

14 Mart 2018, 11:20

DÜNYA GLOKALLEŞEN DERVİŞ GİRİŞİMCİLERLE FETHEDİLİR

==================================================== Dünyada siyasal sınırlar ülkeler arasında aşılmaz duvarlar olma özelilklerini yitirince, Amerika'nın gösteriş harcamaları odaklı tüketim kültürü, bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya yayıldı. Batı'dan, Doğu'ya bütün dünyanın içeceği kola, yiyeceği hamburger, giyeceği marka ürünler oldu. Tüketim kültürü, Los Angeles'ten bütün dünyaya ihraç edildi. Globalleşme en genel anlamıyla, dünyada siyasal sınırlardan daha çok, ekonomik sınırların önem kazanmasıdır.

*

Dünyanın en büyük globalleştirici gücü Amerika, Pentagon'un üniformalı generalleriyle, Irak'tan Afganistan'a bütün Ortadoğu'yu işgal etmekle yetinmedi. General Motors, General Electric ve Hewlett Packard gibi, Wall Street'in ünfiormasız genaralleriyle de bütün dünya pazarlarını işgal etti. Amerika'nın öncülüğünde Batı dünyasının globalleşme stratejilerine karşı, Türkiye ve Ortadoğu'nun öncülüğünde Doğu dünyası, glokalleşme stratejileri geliştirmelidir.

*

Siyasal sınırları üniformalı generallerin savaşla belirlediği dünyada, ekonomik sınırları barış ortamında, üniformasız generaller belirler. Kısa dönemde siyasal sınırlar çok değişmezken, ekonomik sınırlar sürekli değişir. İki binli yıllardan önce ekonomik sınırları belirleyenlerin başında, Amerikalı ve Avrupalı kuruluşlar geliyordu. İki binli yılardan sonra Asyalı ve Afrikalı kuruluşlar, ağırlık kazanmaya başladı. Batı odaklı tek kutuplu dünya, Doğu odaklı çok kutuplu dünyaya dönüştü.

*

Soğuk Savaş yıllarında dünya denilince, akla Amerika ve Rusya geliyordu. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra, akla Amerika ve Rusya'nın yanında, Çin, Hindistan, Endonezya, Brezilya, Türkiye, İran, Pakistan, Mısır ve Meksika gelmeye başladı. Siyasal sınırlardan daha çok, ekonomik sınırların önemli olduğu, çok kutuplu dünyada, Vietnam, Afganistan, Irak ve Suriye işgallerinin yol açtığı yıkım, gerçek savaş alanlarının, üniformalı generallerin savaştığı cepheler değil, üniformasız generallerin yarıştığı, pazarların olduğunu bütün dünyaya gösterdi.

*

Batı'nın globalleşme saldırısını, Doğu glokalleşme saldırısıyla dengelemek zorundadır. Glokalleşme saldırısı, Doğu ülkelerinin kendileri kalarak, kendi ülkelerinin üniformasız generallerine, Batı ülkelerinin üniformasız generalleriyle yarışta, dünya pazarlarında, rekabet üstünlüğü kazandırma stratejisidir. Glokalleşme stratejisini, “efradını cami ağyarını mani” bir biçimde, Mevlana'nın pergel stratejisi anlatır. Türkiye'nin üniformasız generalleri de, İstanbul'da ürettikleri ürünleriyle, bütün dünya şehirlerinin pazarlarında yer almalıdırlar.

*

Üniformasız generallerin savaşı, üniformalı generallerin savaşı gibi cephelerde silahlarla yapılan bir savaş değil, pazarlarda mükemmelliği yakalayan ürünlerle yapılan bir savaştır. Üniformasız generallerin en güçlü, en etkili, en önemli silahları, mükemmelliği arayan ürünleridir.

*

Dünya pazarlarının fatihleri, “pazarlar mükümmeldir, sen mükemmelsen, mükemmellik bulunmaz sen mükemmel değilsen” diyen üniformasız derviş generallerdir.

*

Dünya barışına giden yolu üniformalı generallerin silahları değil, üniformasız derviş generallerin ürünleri açacaktır.

*

Batı Batı kardeşliğini dünya kardeşliğine dönüştürmedi. Doğu Dou kardeşliğini dünya kardeşliğine dünüştürmelidir.

*

Pazarlarda yarışanlar cephelerde birbirleriyle savaşmazlar.

*

Üretin elden daha üstün bir silah bulunmamıştır.

*

Pazar iki günü farklılaştırmasını bilenlerindir.

14 Mart 2018, 11:35

7 GÜZEL ADAM TÜRKİYE'NİN GELECEĞİNİ BATI'DA ARAMAMIŞTIR

Bu yazı daha önce 14.03.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

===================================================== Yedi Güzel Adam’ın amacının, Cumhuriyet döneminde yaşanan yabancılaşma akımına karşı çıkmak olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nazif Gürdoğan, “Onlar Türkiye’nin geleceğini hiçbir zaman Moskova’da Washington’da, Paris’te aramadı. " Bir dönemin edebiyata damgasını vuran önemli isimlerinden Cahit Zarifoğlu, Rasim ve Alaaddin Özdenören, Nuri Pakdil, Erdem Beyazıt, Akif İnan ve Sezai Karakoç Yedi Güzel Adam olarak anılıyor. Edebiyatımızın bu önemli isimlerinin hayatının anlatıldığı televizyon dizisi izleyicilerin oldukça beğenisini kazandı. Şiirleri hala dilden dile dolaşan usta kalemlerin Mavera adı altında bir arada toplandığı ve derginin kurucuları arasında yer alan Prof. Dr. Nazif Gürdoğan’la Yedi güzel adamı ve Mavera Dergisi’ni konuştuk. EDEBİYAT MEDENİYET İÇİNDİR ===================================================== Yedi güzel adamla yürüdüğünüz yolda edebiyatla iç içeydiniz. Bize yedi güzel adamın edebiyata bakış açısını anlatır mısınız? ===================================================== Bizim kültür ve medeniyetimizde edebiyatın ayrı bir yeri vardır. Edebiyatlar medeniyetlerin şarkılarıdır. Edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmaz. Bu yüzden bizim kuşağımız ve bizden öncekiler; Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Yahya Kemal, Mehmet Akif ve Mavera Dergisi’nin kurucu ve yazarları edebiyatı medeniyet için bilmişlerdir. Yahya Kemal geçmişi bugüne taşıyan şairimizdir. Sezai Karakoç’un deyişiyle; “ bozgunda bir fetih düşü gibidir.” Mehmet Akif şiiri edebiyata, edebiyatı şiire taşıyan şairimizdir yani hayatı şiire, şiiri hayata taşımıştır. Necip Fazıl yarının Türkiye’sini ele alan bir üstattır. Sezai Karakoç ise medeniyetin şairidir. O da medeniyetimizin, edebiyatımızın öncülüğünü yapmıştır. Bu bağlamda baktığımız zaman 20. yüzyılımızı bir edebiyat yüzyılı olarak görmek mümkün. ====================================================== Mavera Dergisi’ni birlikte çıkaran ve onları yakından tanıyan biri olarak ‘Yedi Güzel Adam’ı ve Mavera yolculuğunu sizden dinleyebilir miyiz? ====================================================== Türk edebiyatının yedi güzel adamı kimlerdir dersek; Mehmet Akif Türk Edebiyatı’nın yedi güzel adamından biridir. Yahya Kemal, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Akif İnan, Rasim ve Alaaddin Özdenören’de Türk Edebiyatı’nın yedi güzel insanlarındandır. Mavera Dergisi Büyük Doğu ve Diriliş dergilerinden ayrı bir yerdedir. Büyük Doğu’nun bir kurucusu vardır ve bu kişi Necip Fazıl’dır. Orada Çetin Altan, Oktay Akbal ve Sait Faik’e kadar Büyük Doğu Dergisi’nde herkes yazı yazmıştır ama Büyük Doğu Dergisi dediğimiz zaman akla kurucusu ve öncüsü Necip Fazıl, Diriliş Dergisi denince de akla Sezai Karakoç gelir ama Mavera Dergisi denince akla yedi şair birden gelir. Nerede birinin adı geçerse yedi kurucusunun da adı geçer. Mavera’nın kurucuları şiirde, düşüncede, eylemde, sanatta, edebiyatta çok etkili olmuşlardır. Mavera adeta bir üniversite olmuş ve bir döneme damga vurmuştur. EDEBİYATI İMAN İÇİN BİLMEK ===================================================== Derginin kendine has bir manifestosu var mıydı? ===================================================== Derginin manifestosu olarak Rasim Özdenören bir mektup hazırladı. Orada vurgulanan şuydu; biz edebiyatı medeniyet ve iman için biliriz. Bizim şiirde hikâye de, roman da, deneme de amacımız güzelliği aramaktır. Necip Fazıl, “edebiyat, şiir, sanat, mutlak gerçeği; yani Allah’ı aramaktır” der. Mavera’da Necip Fazıl’ın bu tanımını kendisine rehber olarak alan bir dergi oldu. Hiçbir zaman başkalarının kusur ve eksikleriyle ilgilenilmedi, polemiğe yer verilmedi. Biz kendi doğrularımızı söyledik. Derginin amacı; Anadolu insanının sanatını, kültürünü anlatmak ve Cumhuriyet döneminde yaşanan yabancılaşma akımına karşı çıkıp yerli kültürü; Yunus’u, Mevlana’yı, Hacı Bayram ve Hacı Bektaş’ı anlamak ve anlatmak oldu. Hiçbir zaman Türkiye’nin geleceğini Moskova’da Washington’da, Paris’te aramadı. Türkiye'nin geleceğini Anadolu’da aradı. ==================================================== Türkiye’de edebiyat şu an ne durumda? Kalite mi yoksa popülarite mi önde? ==================================================== Türkiye’de edebiyat çok geniş bir alana yansımamakla beraber önemini koruyor. Türkiye’de her alanda büyük şairlerimizin izlerini görüyoruz. Artık televizyonlarda da önemli belgeseller yapılıyor. Yakın bir dönemde Nuri Pakdil’in mektupları yayınlandı. O mektuplarda da açıkça görüldüğü gibi onlar bir dönemi kucaklayan ve bugünün alt yapısını hazırlayan çalışmalardır. Nuri Pakdil romana çok önem verir geniş kitlelere ulaşmanın en önemli yolu olduğunu ifade ederdi. “Dostoyevski’yi okumayana ehliyet bile verilmemeli, biz roman okumayanın düşmanıyız” derdi. HERKESİN BİR OKUMA KOTASI OLMALI ====================================================== “Kırk kitap okunmadan bir kitap yazılmaz” sözünüzden yola çıkarsak Türkiye’deki kitap okunma ve yazılma oranlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? ====================================================== Fetih Gemuhluoğlu, “oku emri var, yaz emri yok” derdi. Cahit Zarifoğlu yurt dışına giden herkese defter, kalem hediye ederdi ve “senin orada gördüklerin çok önemli değil ama senin oraya ait üniversitelerde, sokaklarda, caddelerde gördüklerin Türkiye’deki insanlar için önemli, mutlaka yaz” derdi. Nuri Pakdil, “okumak ciddi bir iştir, kitap okurken mutlaka takım elbise giyerek, masanın başında okumak gerekir. Çizilmemiş ve not düşülmemiş kitap okunmamış demektir” derdi. Herkesin bir okuma kotası olmalı. Yemek yemeği nasıl ihmal etmiyorsak okumayı da aynı oranda ihmal etmemeliyiz. Zira yeni dünya da kültürler öne çıkıyor. Artık ordular ve devletler değil, kültür ve medeniyet savaşıyor. Savaş alanlarının yerine kültür alanları ve üniversiteler geçti. Bu bağlamda edebiyat ve sanatçılar yeni dünyanın misyonerleridir. ====================================================== TRT de yayınlanan Yedi Güzel Adam dizisi hakkında görüşleriniz nelerdir? Dizi Yedi Güzel Adam’ın hayatına gerçek bir perspektiften yaklaşıyor mu? ====================================================== Yedi Güzel Adam Dizisi birebir gerçeği yansıtmıyor. Arkadaşlar dizinin izlenebilirliğini artırmak için ilaveler yaparak dramatik unsurlar eklemişler. Bununla birlikte bazı eklemeler yapılmasaydı bu kadar ilgi görüp sevilmeyebilirdi. Orada şairlerimizin fikirlerinin yansımalarını görüyorum. Düşüncelerin geniş kitlelere yayılmasında sosyal medyanın önemli bir payı var. BÜYÜK BİR DOSTLUĞUN HİKÂYESİ ====================================================== Yedi güzel adamı döneminin diğer şairlerinden farklı kılan özelliği nedir? ====================================================== Her edebiyat hareketinin ardında mutlaka büyük dostluklar vardır. Yedi güzel adamın arasında da kırk yıllık dostluk vardır. Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alaaddin Özdenören ve Erdem Beyazıt ilkokuldan liseye kadar aynı okulda okumuşlardır. Akif İnan Urfa’dan Maraş Lisesi’ne gelmiş olup Sezai Karakoç MaraşLlisesini yatılı okumuştur. Aralarında çocukluktan gelen büyük bir dostluk vardı. ====================================================== Cahit Zarifoğlu’nun okuyuculara yazdığı cevaplar Mavera Dergisi’nin öne çıkan en önemli noktalarından biri. Bu mektuplardan bize bahseder misiniz? ====================================================== Cahit Zarifoğlu yazmayı çok severdi. Bir günde onlarca mektup yazar Avusturalya’dan Amerika’ya kadar dünyayı harekete geçirirdi. O günlerde elbette sosyal medya canlı değildi, buna rağmen Zarifoğlu mektupla ve telefonla insanları teşvik etmesini bilirdi. Onun okuyucularla Mavera Dergisi’ndeki yazışmaları efsanedir. Bu yazışmalar derginin son sayfalarındaydı. Bu yüzden adı; sondan okunmaya başlayan dergiye çıkmıştı. Mustafa İslamoğlu’ndan Prof. Fatih Andı’ya kadar yüzlerce tanınmış şahsiyetin mektubuna Mavera’da cevap yazılmıştır. Rasim Özdenören, “Biz yazalım. Yazılan kalır ve er ya da geç muhatabını bulur” derdi. Bu sözden yola çıkarsak Mevlana ve Yunus eser yazmasalardı isimleri bugüne ulaşmazdı. Fatih Sultan Üniversitesi’nde bir yeni Türk Edebiyatı merkezi kurma çalışması yapılıyor. Yedi güzel adamla ilgili tüm kişisel eşyaları toplanarak bir müze oluşturulacak. Bu şair ve yazarlarla alakalı yapılmış doktora tezleri, belgesel ve röportaj toparlanarak müzeye dahil edilecek. Söyleşi: Milat / Özlem DOĞAN

19 Mart 2018, 11:10

ÇANAKKALE'DE DÜNYA TARİHİ YENİDEN YAZILMALIDIR

Bu yazı daha önce 17.03.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

================================================ Küre dünyada medeniyetler arasında savaş siyasal ve ekonomik güç gösterisinin cephelere taşınmasıydı. Kare dünyada savaşlar, cephelerden pazarlara taşındı. Kare dünyanın fatihleri, üniforma giyen genareller değil, forma genarelleridir. Amerika’nın “General Motors” ve “General Electrik” gibi, formalı generalleri, ülkelerinin bayraklarını, bütün dünyaya taşımışlardır. Dünyanın hiçbir ülkesinde, onlara ne pasaport ne de vize sorulmuştur.

*

Son yüzyılların savaşlarını araştıran, Avrupa’nın modern savaş kuramcısı General Clausewitz’in vurguladığı gibi: “Savaş bir bukalemundur.” Yirminci yüzyılın kara, deniz ve hava şavaşlarındaki hızlı dönüşüm, savaşların ortama göre renk değiştiren bukelemunlara benzediklerinin en önemli göstergesidir. Savaşlar nasıl değişirse, tarihin yorumları da öyle değişir. Bütün bilimlerin ana kaynağı olan tarihi, her kuşak yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır

*

Tarihe dar bir açıdan değil, geniş bir açıdan bakmak gerekir. Tarihin ana konusu, medeniyetlerin dinamiklerini araştırmaktır. İbn Haldun, Arnold Toynbee ve Oswald Spenler’in kitaplarının, bütün dünyada büyük ilgi görmeleri, medeniyet tarihçileri olmalarından kaynaklanır. Her kuşağın yeniden yorumladığı tarih, ekonomik, siyasal ve kültürel tarihe, yeni açılımlar, yeni yaklaşımlar ve yeni boyutlar kazandırır.

*

Türklerin Asya’dan Avrupa’ya uzanan, uzun ve büyük yürüyüşünde, Doğu ile Batı’nın özeti olan Anadolu’nun vazgeçilmez bir yeri vardır. Malazgirt Anadolu’ya gelmenin, Çanakkale Anadolu’da kalmanın savaşıdır. Çanakkale savaşıyla, Anadolu insanının Asya ve Avrupa’daki varlığı perçinlenmiş ve güvence altına alınmıştır. Çanakkale Türk tarihinin dönüm noktalarından biridir. Bu yüzden Çanakkale savaşının tarihi, bütün ayrıntıları ve bütün boyutlarıyla yeniden yazılmalıdır.

*

Savaşsız bir İslam dünyasına, savaşsız bir Avrupa’ya,savaşsız bir dünyaya, Çanakkale savaşının, tekrar tekrar yazılması tekrar tekrar yorumlanmasıyla ulaşılır. Çanakkale’nin kara ve denizde, tarihin en çok kan dökülen savaşlarından biri gerçekleşmiştir. Son araştırmalarda, “57. Alay”ı oluşturan İstanbul Üniversitesi'nin öğrencileri gibi, yarım milyon genç insan hayatını yitirmiştir. Savaş kararı alan devlet yöneticileri, Çanakkale’de yüzlerce üniversiteyi toprağa gömmüşler, yüzlerce genci kurban etmişlerdir.

*

Çanakkale’den sonra Avrupa ülkeleri, kendi aralarında savaşarak, yakılmadık, yıkılmadık ülke bırakmadılar,

*

Küre dünyanın savaş şehri Çanakkale, kare dünyanın barış şehri Çanakkale’ye dönüştürülmelidir.

*

Küre dünya kapalı toplumların, kare dünya açık toplumların dünyasıdır.

*

Açık toplumlarda bir ülke öksürse bütün ülkeler nezle olur.

*

Barışın güvercinin bir kanadı bilgi bir kanadı bilgeliktir.

*

Kusursuz barış isteyen savaşa davetiye çıkarır.

19 Mart 2018, 11:44

ÇANAKKALE SAVAŞI AVRUPA VE DÜNYA İÇİN BİR MİLATTIR

================================================= Tarihin ilk yüzyıllarından beri, barış dönemleri, savaş dönemlerinden çok daha kısa olmuştur. Her ülke, barış isteyen ülkenin, savaşa hazır olması gerektiğine inanmıştır. Barış savaşa verilen hazırlık arası olarak görülmüştür. Bunun için, dünyada barışın sonu geliyor, savaşın sonu gelmiyor. Büyük Osmanlı Devleti'ni parçalayan, üzerinden tam bir yüzyıl geçen, Birinci Dünya Savaşı, Avrupa'da beklenmeyen bir savaş değildir. Ancak yol açtığı yıkım, yok ettiği insan kaynakları çok büyük olmuştur.

*

Sürekli geliştirilen savaş gemileri, tanklar, uzun menzilli toplar, makinalı tüfekler, yüzyıl önceki savaşta, geçmiş yüzyıllarda benzeri görülmeyen, büyük kan ve gözyaşı gölleri oluşturmuştur. Sultan Abdülhamid'in eşsiz bir diplomatik ustalıkla koruduğu, Avrupa ülkeleri arasındaki dengeler yitirilmiştir. Hicaz Demiryolu gibi, altyapı ve köklü eğitim yatırımları aksamıştır. Sultan'ın kırk yıllık barış ülkesi, savaş ülkesine dönüşmüştür. Büyük Osmanlı coğrafyası kırk parçaya ayrılmıştır.

*

Abdülhamid'i devlet yönetiminden uzaklaştıran İttihatçıların elinde, ülkenin mali yapısı çökmüştür. İttihatçılar Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu'da başarısızlığa uğramışlardır. Ülkede haksızlıklar, yolsuzluklar her yere yayılmıştır. Devletin güçsüz düştüğü bir dönemde, İttihatçıların oldubittisiyle, Osmanlı Devleti, Almanya'nın yanında savaşa sürüklenmiştir. İngiltere ve Fransa Çanakkale'de Almanya'yı durdurmuş, Osmanlı Devleti'ni parçalamış, kendileri de parçalanmışlardır.

*

“Abdülhamit Barışı”nı kavramadan, “Çanakkale Savaşı”nı kavramak mümkün değildir. Abdülhamid'i Anadolu insanının gündemine taşıyan Necip Fazıl'ın vurguladığı gibi: “Abdülhamid'i anlamak herşeyi anlamak olacaktır.” Çanakkale Savaşı, Malazgirt Savaşı gibi, Türklerin Anadolu'daki tarihlerinin milatlarından biridir. Malazgirt'te Türkler İstanbul'a gelmek için, Çanakkale'de ise, İstanbul'u korumak ve İstanbul'da kalmak için savaşmışlardır.

*

Anadolu insanının tarihi, “Çanakkale Öncesi” ve “Çanakkale Sonrası” olmak üzere ikiye ayrılır. Çanakkale'den önceki yıllar, Abdülhamid'in barış yılları, sonraki yıllar ise İttihatçıların savaş yıllarıdır. Sultan'ın barış yıllarında devletin bütünlüğü korunmuş, hayatın her alanında köklü dönüşümlerin temelleri atılmış, uzun dönemli yenilenme süreci başlatılmıştır. Abdülhamid'i yönetimden uzaklaştıran İttihatçıların savaş yıllarında ise, koskoca Osmanlı, kırk devlete bölünmüştür.

*

Tarihin her döneminde savaşlar yıkıcı, barışlar yapıcı olmuşlardır. Bunun için, Barış Sultanı Abdülhamit: “Savaş yalnız sınırlarda olmaz. Savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa, zafer tesadüfi, yenilgi kaderdir” demektedir.

*

Savaş ülkeyi yangın yerine çevirirken, barış gül bahçesine çevirir. Çanakkale dünyanın barış merkezi olmalıdır.

*

Savaşı başlatmak değil, barışı yaşatmak önemlidir.

*

Savaş devletten barış milletten güç alır.

*

Barışın sesi milletin sesidir.

*

Savaşın yükünü millet taşır.

*

Tarihin anası barıştır.

19 Mart 2018, 11:53

TÜRKİYE SAVAŞ KENTİ ÇANAKKALE'Yİ BARIŞ KENTİNE DÖNÜŞTÜRMELİDİR

======================================================= Ülkelerin tarihleri, en büyük, en önemli ve en değerli zenginlikleridir. Değişik alanlardaki zenginliklerini değerlendirmesini başaramayan ülkeler, ekonomik, siyasal ve kültürel üretim güçlerine yeni boyutlar kazandıramazlar. Ülkelerin gelecekteki zenginlikleri, geçmişteki zenginliklerine dayanılarak, ülkelerarası pazarlara taşınır. Ülkelerle birlikte dünyanın tarihi, bilim ve teknolojinin olduğu kadar, kültür ve sanatın da anasıdır.

*

Tarihin her döneminde, bir millet geçmişini ne kadar iyi bilirse, geleceğini o kadar iyi görür. Tarihsiz millet, milletsiz tarih olmaz. Ancak, bir milletin, bir ülkenin her kuşağı, tarihini yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır. Çünkü tarihin olguları değişmez, buna karşılık yorumları durmadan değişir. Bu bağlamda, dünya tarihin önemli dönüm noktalarından biri olan Çanakkale Savaşları, tekrar tekrar yazılmalı ve sürekli yorumlanmalıdır.

*

Bir uluslararası ilişkiler ustası olan Abdülhamit, İkinci Viyana kuşatmasıyla başlayan savunma döneminde, Avrupa karşısında güçsüz düşen Osmanlı ülkesinin bütünlüğünü, Yirminci yüzyılın başına kadar otuzüç yıl korumayı başarmıştır. Sultan gözlerini zengin Osmanlı coğrafyasına diken İngiltere, Fransa, İtalya, Avusturya, Rusya ve Almanya"yı birbirleriyle dengeleyerek, Anadolu insanını savaşlardan uzak tutmayı bilmiştir. Abdülhamit durulması gereken yeri görmüştür.

*

İttihatçılar baskı ve şiddete dayanan yöntemlerle, altyapı, eğitim ve sağlık alanlarına yapılan yatırımlarıyla, Osmanlı ülkesini yeniden inşa ettiği bir dönemde Abdülhamit"i yönetimden uzaklaştırmışlardır. İttihatçıların 1908"de yönetimi ele geçirdiklerinde, Bosna, Bulgaristan, Girit, Kıbrıs, Irak, Suriye, Ürdün, Filistin, Lübnan, Mısır ve Kuzey Afrika, çeşitli anlaşmalar ve değişik düzeylerdeki ilişkilerle, İstanbul ile birliktedirler.

*

Abdülhamit"in büyük bir diplomatik ustalıkla, savaştan uzak tuttuğu Osmanlı Devletini, İttihatçıların, aynen Merzifonlu"nun Viyana kuşatmasında olduğu gibi, oldu bittiyle Almanya"nın saflarında savaşa sürmeleri, Çanakkale"de, savaşan taraflardan toplam 500 bin insanın hayatını kaybetmesine yol açmıştır. Çanakkale savaşları sonrasında, 4.5 milyon metrekaye yakın Osmanlı coğrafyası, Avrupa ülkeleri tarafından paylaşılmıştır. Yönetimler nerede duracaklarını bilmezlerse, bedelini çok ağır olarak öderler.

*

İkinci Viyana Kuşatması, İttihatçıların Abdülhamit"i yönetimden uzaklaştırmaları ve Çanakkale Savaşları, bin yıllık Anadolu tarihinin akışını değiştiren düşüş noktalarıdır. Tarihin geçmişteki düşüş noktalarını, bütün boyutlarıyla kavramadan, gelecekteki düşüş noktaları öngörmek mümkün değildir. Tarih savaş ve barışıyla üç gündür: Dün, bugün, yarın. Dün araştırılır, bugün değerlendirilir, yarın planlanır.

*

Çanakkale dünyanın savaş başkenti değil, ülkelerin barış başkenti olmalıdır.

21 Mart 2018, 12:01

GÜZEL İNSANLARIN DÜŞÜNCE EYLEM DÜNYASINDA HERKES GÜZELDİR

============================================================ İnsanların iç dünyalarının güzelliği dış dünyalarına yansır. Bu yüzden, iç dünyalarını güzelleştiremeyenlerin, dış dünyalarını güzelleştirmeleri mümkün değildir. Bunun için, iç dünyanın güzelleştirilmesi, dış dünyanın güzelleştirilmesinden, her zaman hem daha zor, hem de daha önemli olmuştur. Bütün insanlığın geleceğini ilgilendiren sevgiyle silahlanmada ana sorun, insanın dış dünyasını güzelleştirmeden önce iç dünyasını güzelleştirmektir.

*

Anadolu insanının kültüründe, iç ve dış dünyayı güzelleştirmenin yolu, Yunus'un yoludur. Onun yolunda, iç ve dış boyutlarıyla hayat ne kadar yalınlaştırılırsa, o kadar güzelleştirilir. Yunus'un yolunu izleyenler, hayatı yalınlaştırarak güzelleştirmişler, güzelleştirerek yalınlaştırmışlardır. Onlar hayatın her alanında güzellikte yarıştıkları ve herkesi güzel bildikleri için, onlarla birlikte herkes güzel olmuştur.

*

Cahit Zarifoğlu'nun "Yedi Güzel Adam"da, "Gül açar boyunlarında / Kolkola durup bağırdıklarında / Bomba düşmüş gibi deprenir toprak / Konuştuklarında" dizeleriyle tanımladığı Anadolu insanının kültüründe, toplumun bütün kesimleri, güzellikte yarışmak ve güzellikle silahlanmak zorundadır. Çünkü güzellikle silahlanarak, güzellikte yarışmanın olmadığı bir toplumda, hayatın hiçbir alanında güzelleşme ve gelişme olmaz.

*

Güzel insanın iç ve dış dünyasında, güzellik alınır, güzellik satılır, hayatı zenginleştirmede, ne aranılıyorsa, aranılan güzellikte bulunur. Dünyanın her yerinde ülkelerin, üretici gücünü, güzellikte yarışan insanlar belirler. Her ülke güzellikte yarışan kurum ve kuruluşları kadar güçlüdür. Güzellik işletmelerin dünyasında ne kadar geniş yer tutarsa, üretici gözleri de o kadar büyük olur. Güzellik ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın can suyudur.

*

Güzellik için her şeye katlananlar, güzellik her şeydir diyenlerdir. Güzellikten toplumun hiçbir kesimi zarar görmez. Ancak güzelliği insanlar, dış dünyalarından daha çok iç dünyalarında aramalıdırlar. İki dünyalarında da, insanlar neyi arıyorlarsa, onu bulurlar. Güzeller güzelini bulanlar, her gün güzel olmasını bilenlerdir.

*

İnsanlar için, tek tek güzel olan, toplum için de güzel olur. İnsanın kendini güzelleştirmesi, hayatı güzelleştirmesidir.

*

Güzelliği sevenler, güzel olurlar.

*

Güzelliğin güneşi asla batmaz.

21 Mart 2018, 12:27

AMERİKA VE AVRUPA ORTA DOĞU'YA KARŞI KÖR SAĞIR VE DİLSİZDİR

========================================================== Dünyanın her yerinde, ülkelerin yangın alanına dönüşmesini önlemede, en büyük sorumluluk aydınlara düşer. Aydınlar görevlerini yerine getirmezlerse, bir ülkedeki yangın, bütün ülkelere sıçrar. Julien Benda’nın, “Aydınların ihaneti” kitabında vurguladığı gibi, Avrupalı aydınların iki dünya savaşı arasında, Avrupa’da yükselen emperyal ve milliyetçi akımların yükselişini, engellemedeki başarısızlıkları, bütün Avrupa’yı kan gölüne çevirmiştir.

*

Avrupalı ve Asyalı ülkeler farkının, ortadan kalktığı kare dünyada, İslam dünyasının yangın alanına dönüşmesinden yalnızca Avrupalı ya da Asyalı aydınlar değil, kare dünyanın bütün aydınları sorumludur. Aydınlar kendi inançları ne olursa olsun, bütün toplumların inançlarına saygı göstermek zorundadırlar. İnanç haklarının olmadığı bir dünyada insan hakları olmaz. İnsan haklarının güvence altına alınması gerekir. En önemli insan hakkı inanç hakkıdır.

*

Batı dünyası, İslam dünyasındaki sorunların boyutları ne olursa olsun, seküler dayatmacılığı bir kenara bırakıp, “herkesin inancı kendine, kimse kimsenin inancını küçümseyemez”, demesini öğrenmelidir. Avrupa’da seküler kültürün yıldızının parlaması, kutsal kültürün ışığının söndüğü anlamına gelmez. Avrupa ve Amerika, İslam dünyasına silah zoruyla, seküler din ihracından vazgeçmezse, Bağdat, Sana, Şam ve Kabil’deki savaşı, Paris, Londra, Berlin ve New York’ta taşır.

*

Bağdatlı aydın Ali A.Allawi, “İslam Uygarlığının Buhranı” kitabında, “Son evrensel İslam Devleti olan Osmanlı Devlet’inin hazin parçalanışı, ardından Avrupa sömürge imparatorluklarının elli yıl içinde dağılmasıyla,sonuçlanmıştır." demektedir.Müslüman ülkeler devletleşme sürecini tamamlamışlardır. İslam’ın Orta Doğu’da toplumsal,siyasal ve kültürel hayatın ana kaynağıdır. Orta Doğu bütün büyük dinlerin ana vatanıdır.Hiçbir din Avrupa'da doğmamıştır. İslam dünyasını, büyük bir enkaza dönüştüren Amerika ve Rusya,Yirmi birinci yüzyılın sonuna varmadan bir nükleer füzeyle, her ikisi de büyük bir enkaza dönüşecektir.

*

İslam İspanya’dan bütünüyle, Doğu ve Kuzey Avrupa’dan kısmen çekildiği Batı dünyasına, beklenmedik bir dönemde geri dönmüştür. Aslında İslam Avrupa’yı hiç bırakmamıştır. Araplar,Türkler ve Tatarlar yüzyıllardan beri Avrupa'dadırlar.

*

Batı dünyasının karşısında, Filistin gibi, yakılmış, yıkılmış, ancak inancını ve direncini yitirmemiş bir İslam dünyası vardır.

*

Batı dünyası Müslüman ülkeleri Filistinlileştirerek,bütün dünyayı Filistinleştirmiştir.

*

Dünyayı Filistinlileştirenler,kısa zamanda kendileri de Filistinleşirler.

*

Rusya Avrupa ve Amerika'yı Filistinleştirmeye hazırdır

*

Bir kıvılcım bütün dünyayı Hiroşimalaştırır.

26 Mart 2018, 14:14

MEGA ÖLÜMLER YÜZYILINDA YAŞAMAK SORUMLULUKTUR

================================================== Batı dünyası İsrail''in peşinden giderek, devlet terörüyle bütün İslam dünyasını, büyük bir Filistin''e dönüştürmüştür. Artık Irak''tan Afganistan''a, Yemen''den Suriye''ye, her Müslüman ülke, her gün onlarca insanın öldürüldüğü bir Filistin olmuştur.Amerika ve İsrail''in saldırı odaklı, savaş stratejileriyle, hem Yirminci, hem Yirmi birinci yüzyıl, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, bir mega ''cinayetler yüzyılı'' olmuştur.

*

Geçen yüzyılda İsrail''in Lübnan''ı işgal ederek yakıp yıkması gibi, yeni yüzyılda Amerika Irak''ı işgal etti, yakıp yıkmıştır. Her iki işgalde de, sayısız cinayet işlendi. Irak''ı Afganistan izledi, ardından Libya ve Suriye geldi. Geçmişte, Avrupalıların, Endülüs ve Balkanlar''da işledikleri cinayetleri, İsrailliler,Ruslar ve Amerikalılar, bir bir Filistinleştirdikleri, Müslüman ülkelerde tekrarlıyorlar.

*

İsrail''in Filistin''de izlediği stratejiyi, Amerika dünyada izleyerek, devlet terörünü, dış politikasının temeline yerleştirmişlerdir. Nasıl Yahudiler Almanya''da gördükleri baskı ve şiddeti, sürekli gündemde tutarak, Filistin''de işledikleri cinayetleri gözden uzak tutmaya çalışıyorlarsa, Amerikalılar da, New York''a yapılan saldırıyı bahane ederek, bütün dünyada terör rüzgarları estiriyorlar.

*

''Cinayetler yüzyılı''nın sonunu getirmek için, Müslüman ülkeler kendi sorunlarıyla ilgilendikleri kadar, komşu ülkelerin sorunlarıyla da ilgilenmelidirler. İslam dünyasında işlenen cinayetleri önlemede ve uluslararası gündeme taşımada, en büyük sorumluluk Türkiye''ye düşmektedir.

*

Cinayetlerin her yıl katlanarak arttığı yüzyılda, Müslüman ülkelerin sorunları, kendilerini gündüz gözüyle yenileyememekten kaynaklanıyor. Türkiye ile birlikte bütün İslam dünyasının kendisini yenileyebilmesi, kültürünün küllerini değil, kor ateşini geçmişten geleceğe taşıması gerekir.

*

Aydınların ana görevi, hayata renk ve tad veren kültürlerin küllenmesini önlemektir.Aydınla dünyada işlenen mega cinayetlere ve bütün savaşlara karşı seslerini yükseltmelidirler.

*

Tarih içinde, terörü savunma politikası haline getiren devletlerin, uzun ömürlü oldukları görülmemiştir. Kan dökenler kanların oluşturduğu gölde boğulurlar.

*

Batı, ''öldürüyorum öyleyse varım'' diyerek, varlığını koruyamaz.

*

Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürür.

*

Savaşta iyilik,barışta kötülük yoktur.

28 Mart 2018, 12:32

DÜNYAYI AYDINLATACAK GÜNEŞ KUDÜS'TEN DOĞACAKTIR

================================================ "Derviş Hüneri” kuşanmış Anadolu insanı, iki yüzyıla yakın bir zamandan beri, Avrupa''dan gelen yabancılaşma rüzgarlarının etkisindedir. Türklerin Avrupa coğrafyasından Asya coğrafyasına çekilmelerinde, hem içeriden, hem de dışarıdan estirilen yabancılaşma rüzgarlarının çok büyük etkisi olmuştur. Cumhuriyet''in kuruluş yılları boyunca, Anadolu''yu aydınlatacak güneşin Asya''dan değil, Avrupa''dan doğacağı vurgulanmıştır. Hiçbir ülkenin, Batı medeniyetinin dışında kalamayacağı söylenmiştir.

*

Bütünüyle olmasa da,dünyadaki yeni bilimsel ve teknolojik gelişmelerin kaynağının, büyük ölçüde Batı olduğu doğrudur. Her ülkenin, ekonomik yeniliklere kucak açması gerekir. İster Doğu''da, isterse Batı''da olsun, hiçbir ülke, ekonomideki gelişmelere sırtını dönemez. Ancak insanın ruhunu aydınlatan ışık Batı''dan değil, Doğu''dan gelir. Doğu kutsal, Batı seküler kültürün vatanıdır. Dünyada Kudüs Kutsal, Atina da seküler kültürün başkentidir.

*

“İnsan ya Tanrı''dan yanadır, ya da Tanrı''ya karşıdır” diyen Nuri Pakdil, Anadolu insanını, tarihine, kültürüne ve edebiyatına yabancılaştıran Batılılaşma rüzgarına karşı Kudüs''ün yanında yer almıştır. Kutsal kültürün başkenti Kudüs''ten bütün ülkelerin başkentlerine, büyük ve uzun yürüyüşler düzenleyen Pakdil''in arayışı, insanlığı “Umut” arayışıdır.

*

Eylemsiz geçen günü, gün saymayan ve okumayı en büyük eylem bilen, Pakdil''in edebiyat dünyası, “Umut”suzluk dünyası değildir. Onun bulunduğu her yerde, duvarları kitaplardan bir “Kalem Kalesi” oluşur. Söz konusu görkemli kale, statik değil, dinamiktir, yıkılır, yeniden yapılır.Nerede eylem varsa,Nuri Pakdil oradadır.Eylemsiz düşünce,düşüncesiz eylem olmaz.

*

Edebiyat Dergisi, öncüleri Büyük Doğu, Diriliş, izleyicileri Mavera, Yedi İklim,Hece dergileri gibi, Anadolu''yu Sol''dan ve Sağ''dan gelen yabancılaşma akımlarına karşı koruyan bir medeniyet Kalesi''dir. Osman Sarı''nın dizeleriyle söylenirse, bu kalede: “Sanki bir sonsuzluk bestesi / Sözleri Nuri Pakdil''in” ve “Yankılanır kulaklarda / Bu çağda her kelimesi” O herkesi başkent Kudüs''e ve Kudüs''te gemileri yakmaya çağırır.

*

Kudüs''te kutsal kültür ve tarih, insanı adım adım izleyen, “ak saçlı bir bilge''dir. Orada insan, sürekli izlendiğini ve sürekli gözlendiğini bilir. Kudüs''ün kutlu toprağında, en küçük iyilik gibi, en küçük kötülük de karşılıksız kalmaz.

*

Yalnızca Kudüs''te değil, bütün dünyada, Pakdil''in vurguladığı gibi: “Sürekli olarak bir gözcünün, bir deneticinin bakışları” insanın üzerindedir. Kimsenin meleklerin kapsama alanının dışına çıkması mümkün değildir.

*

Neruda''nın “Dünyanın burnu geleceği kokusunu alır” sözüne benzetilerek, “Kudüs''ün burnu barışın kokusunu alır” denilmelidir.

*

Anadolu Kudüs toprağıdır. Anadolu''da barış olursa, Kudüs''te savaş olmaz.

*

Kudüs''ü savunmak, insanı savunmaktır.

28 Mart 2018, 16:50

İSLAM DÜNYASINDA DİNDAŞ ÖLDÜREN BİÇARE DİNDAŞLAR

=============================================== Yirmi birinci yüzyılın başında, Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Türklerin Balkanlar ve Ortadoğu"dan, Anadolu"ya çekilmeleriyle, İslam dünyasında büyük bir yönetim boşluğu doğmuştur. Geniş Osmanlı coğrafyasında, büyük ve küçük yirmiye yakın ülke, dünya devletler topluluğuna katılmıştır. Osmanlı Devleti"nin mirasçısı olan hiçbir ülke, İslam dünyasında oluşan, ekonomik, siyasal ve kültürel güç boşluğunu dolduramamıştır.

*

Müslüman ülkeler İslam dünyasının geleceğini, seküler Batı ülkelerinin "Sağ" ve "Sol" ekonomi öğretilerinde aramışlardır. Ancak, dünyanın iki büyük gücü, Amerika ve Rusya, hem soğuk, hem de sıcak savaş dönemlerinde, beklenen ekonomik ve siyasal gelişmelerin destekçileri değil, köstekçileri olmuşlardır. Düz dünyanın "Deli Dumrul"larının elinde, İslam dünyasının önde gelen ülkeleri, tek tek Filistinleştirilerek, iç savaşlara sürüklenmişlerdir. Mehmet Akif"in deyişiyle Müslümanlar, cihat adına, "Gaza namıyla dindaş öldüren biçare dindaşlar"a dönüşmüşlerdir.

*

Filistinleşen Irak, Ukrayna, Suriye, Pakistan ve Mısır, bütün dünya barışını tehdit ediyor. Çivisi çıkan dünyada Filistinleşme, bir bulaşıcı hastalık gibi, Doğu"dan Batı"ya bütün ülkelere yayılıyor. Çünkü Asya"da savaş olursa, Avrupa"da barış olmaz. Bu yüzden, bütün dünya, uluslararası kurum ve kuruluşlarıyla, kangren olan Filistin sorununu çözerek, dünyadaki Filistinleşmenin önüne geçmelidir. Filistinleşmeyle, dünyada savaş hayatın vazgeçilmez bir boyutu haline gelmiştir.

*

İkinci Dünya Savaş"ında birbirleriyle, savaşan, İngiltere, Almanya ve Fransa"nın "Avrupa Birliği" şemsiyesi altında, aralarındaki sınırları kaldırmaları gibi, Irak, Suriye, Ürdün ve Lübnan da aralarındaki sınırları kaldırmalıdır. Ancak sınırsız bir Ortadoğu için, siyasal sınırlardan önce ekonomik sınırlar kaldırılmalıdır. Amerika ile Kanada arasında sınırda olduğu gibi, ekonomik sınırlar kalkarsa, siyasal sınırlar önemlerini bütünüyle yitirirler.

*

Ülkeler arasındaki ekonomik ilişkilerde, çift yönlü bir kazanç vardır. Ülkelerden biri kazanırken, diğeri kaybetmez. Doğalgaz boru hatlarıyla birbirine bağlı Rusya ve Ukranya, birbirleriyle savaşı göze alamazlar. Türkiye ile İran arasındaki barışın da en önemli güvencesi, doğalgaz boru hatlarıdır. Birbirleriyle, "alışveriş" daha yerinde bir deyişle, "veriş alış" yapan ülkeler, sorunlarını cephelerde değil, paİzarlarda çözerler.

*

Bir teorik olgunun gücü, yüzyıllar içinde geçerliliğini korumasından kaynaklanır. "Ticaretin olduğu yerde savaş olmaz" olgusu da yüzyıllar boyunca geçerliliğini koruyor. Ülkeler arasındaki ekonomik sınırların kalktığı kare dünya da, barışın en büyük güvencesi, ülkelerin ekonomik ve kültürel gelişmesine katkıda bulunan ticarettir.

*

Sosyal bilimcilerin sürekli vurguladıkları gibi: "İyi bir teori kadar iyi bir pratik yoktur." Her zaman geçerli bir olgunun yerini hiçbir uygulama tutamaz.

*

Dünya barışının güvencesi dünya ticaretidir.

*

Ticaret barıştır, barış ticarettir.

*

Hayat ticaretle yaşanır kılınır.

*

Barış ticareti izler.

28 Mart 2018, 17:52

İnsanların iç dünyalarının güzelliği, dış dünyaların yansır

İnsanların iç dünyalarının güzelliği, dış dünyaların yansır. İç dünyalarını güzelleştiremeyenler, dış dünyalarını güzelleştiremazler. Dış dünya iç dünyaya tutulan aynadır.İç dünyada ekilen dış dünyada biçilir.