Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Nisan 2018

16 yazı

2 Nisan 2018, 14:47

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILIN VEBASI TERÖRDÜR

====================================== Dünya geçmişte benzeri olmayan, bütün toplum kesimlerinde, büyük acılara yol açan, terör olaylarıyla sarsılıyor. Terör Yirmi birinci yüzyılın en büyük sorunu olacaktır. Her gün binlerce suçsuz insanın ölmesine yol açan intihar saldırıları, kitaplı dinlerin sonuncusu İslam ile birlikte Hristiyanlık, Yahudilik kültürünün dayandığı kaynakların, ayrıntılı olarak incelenmesini zorunlu kılıyor.

*

Bir Allah’a ve farklı peygamberlere inanan kitaplı dinlerin, birbirlerinden ayrıldığı alanlardan daha çok, birbirleriyle birleştiği alanlarda yoğunlaşmadan, dünyadaki savaş fırtınalarını barış rüzgarlarına çevirmek mümkün değildir. Tarihin her döneminde insanlar bilmedikleri kültürlere düşman olmuşlardır.

*

Avrupa ve Amerika eğitim kurumlarında olduğu gibi, Avustralya üniversitelerinde de İslam kültürünü ve kültürler arasındaki ortak alanları araştıran merkezlerin sayısı hızla artmaktadır. Kültürler arasındaki çatışmaların bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya yayılması,başta üniversiteler olmak üzere bütün kurum ve kuruluşları, ana kaynakları dinler olan kültürler arasındaki ortak alanları araştırmaya zorluyor. Çünkü bütün ülkelerin farklı kültürlerle, bir arada yaşamak zorunda olduğu bir dünyada barış, kültürler arasında sağlam köprüler kurularak sağlanır.

*

Farklı kültürlerin yan yana bulunmadığı toplumlarda, hiçbir alanda zenginleşme ve derinleşme olmaz. Kültürler arasındaki farklılık, güzellikte yarışmaya hız ve yoğunluk kazandırır. Birbirleriyle daha güzel olmak için yarışanlar, toplumun bütün kesimlerinde gelişmeye yol açarlar.

*

Farklılığın bütün dünyadaki evrensel simgesi ellerdir. Herkesin elinde beş parmak vardır.Ancak hepsinin boyutları birbirinden farklıdır. Elin iş yapma gücü ve yeteneği, bilekte birleşmesini bilen parmakların farklılıktaki birliğine dayanır.

*

Parmaklar gibi kültürler de farklılıklarıyla birlikte güzellikte yarışarak, güzelliklerine yeni boyutlar kazandırırlar. Güzellikte yarışmasını bilmeyenler, her alanda çirkinliğin en büyük destekçisi olur.

*

Seküler kültür kutlu kitaplara düşülmüş kısa bir dipnottur. Dipnotun sınırlarının dışına çıkmayı başaramayanlar, dünyayı güzelleştiremezler.

*

Güzellikte yarışanlar, güçlerini seküler kültürden değil, kutsal *kültürden alırlar. Kutsal kültürün kaynağı kutlu kitaplardır. Farklı ülkeler ve farklı kültürler arasında en sağlam köprüler,kutsal kültürün kutlu kitaplarla kurulur. İnsanlığın atalarının Yitirdiği Cennet’e giden yolun haritaları kutlu kitaplardadır.

*

Kur'an kutlu kitapların en başta gelen sonuncusudur.

*

Mekke şehirlerin, Kur'an kitapların anasıdır.

2 Nisan 2018, 14:57

GİRİŞİMCİ YETİŞTİREN ÜNİVERSİTELERİYLE BİLİNMEK

Bu yazı daha önce 30.03.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

=============================================== Günden güne bilgiye zenginlik, bilgeliğe derinlik kazandırmanın, uluslararasılaşarak bütün ülkelerin sorunu haline gelmesi, dünyadaki üniversiteleri, yeniden yapılanmaya zorluyor. Artık dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, her üniversite araştıran bir üniversite olduğu kadar uygulayan bir üniversite de olmak zorundadır. Bunun için, üniversiteler kendi aralarında bir küresel işbirliği ağı oluşturmaktadırlar.

*

Yeni yüzyılda, odak noktasında makinaların olduğu sanayi toplumunun değerlerinden daha çok odak noktasında girişimcilerin olduğu bilgi toplumunun değerleri belirleyici olacaktır. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, arz ve talep arasındaki uyum ve düzeni sağlayan girişimciler, her insanın gönlünde yatan arslanları bir bir uyandıracaklardır. Bu yüzden, dünyadaki bütün üniversiteler, iş isteyen gençler değil, iş kuran gençler yetiştirmeye odaklanmışlardır.

*

Dünyada bilgi toplumunun simgesi Silikon Vadisi''nin iki gözü olan Stanford ve Berkeley üniversiteleri gibi, İngiltere''de Cambridge Üniversitesi de, oluşturduğu büyük çekim gücüyle, çevresinde güçlü teknoloji şirketlerini toplamayı başarmıştır. Cambridge çevresinde, öğretim üyelerinin destekleriyle, çoğu üniversite öğrencisi olan girişimcilerin kurduğu binlerce küçük ölçekli şirket, dünyanın önemli teknoloji merkezlyerinden birini oluşturmuştur.

*

Türkiye''de Batı üniversitelerinin izinden giderek güçlü birer teknoparka sahip olan ODTÜ'' ve İTÜ''yü, Sabancı ve Koç Üniversiteleri izlemektedir. Girişimciliğe önem veren üniversiteler, girişimci öğrenci ve sıradışı öğretim üyeleriyle, Türkiye''nin yapısal dönüşümünün lokomotifi olacaklardır.Üniversiteleri olduğu kadar ülkeleri de geleceğe yetiştrdikleri bilge Muhammed Yunus gibi bilge girişimciler taşır.

*

J.G. Wissema''nın “Towards The Third Generation University” kitabında ayrıntılı olarak anlattığı gibi, Cambridge çevresinde, üç bin ileri bilişim teknolojisi şirketi bulunmaktadır. Yüzbinlerce çalışanı olan bu şirketlerin odak noktasında, girişimciliğe ve girişim kültürüne yeni yeni önem vermeye başlayan İngiltere''nin tarihi üniversitesi vardır. Microsoft, Nokia, Philips gibi pek çok uluslararası teknoloji şirketi, arge çalışmalarını İngiltere''de yoğunlaştırmıştır.

*

Kendisiyle birlikte hem İngiltere''ye hem de dünyayı dönüştürmede pay sahibi olan Cambridge Üniversitesi, bütün dünyadan seçilmiş, yüze yakın Nobel ödüllü öğretim üyesi ve binlerce öğrenciye sahiptir. Ünlü Fizikçi Rutherford, atomu bu üniversitede parçalayarak, atomda gizlenen, savaşta olduğu kadar barıştada kullanılabilecek, müthiş enerjiden yararlanmanın yolunu açmıştır.

*

Girişimci yetiştiren üniversiteler, hem öğretim üyelerinin, hem öğrencilerinin, gönüllerinde taşıdıkları, gizli enerjiden yararlanmasını bilen üniversitelerdir.

*

Cambridge Üniversitesi''nin ders programlarında 1983 yılına kadar hiçbir İşletme dersine yer verilmemiştir. Bu yüzden, hiçbir üniversite geç kalmış sayılmaz.

*

Her girişimci olmak isteyen üniversite Cambridge'i izlemelidir.

2 Nisan 2018, 15:00

TÜRKLER ASYA'DAN AVRUPA'YA GİDEN BİR KERVANDIR

Bu yazı daha önce 31.03.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

================================================ YUSUF YAZAR'LA TÜRKİYE VE"AB" ÜZERİNE BİR KONUŞMA Değerli Gürdoğan, Cumhuriyet dönemi boyunca yönetimin ve aydınının toplumdan uzaklığı ve kültürümüzden kopukluğu biliniyor. Buna rağmen söz konusu aydınlar varlıklarını ve etkilerini sürdürüyorlar. Türkiye'nin uzaklaştırılmak istendiği fakat halkın da ısrarla sahip çıktığı kimliğimiz açısından AT'na başvuruyu nasıl değerlendirirsiniz? ================================================= GÜRDOĞAN: Asya ve Afrika'nın kaynaklarına değişik yollardan el koyarak büyük bir zenginliğe kavuşan Avrupalılar, ikinci Dünya Savaşının korkunç yıkımı karşısında, ele geçirdikleri ekonomik gücün çok kısa bir sürede yok olup gittiğini gördüler. Söz konusu savaş içinde Avrupalılar varlıklarının, kültürlerinin sürekliliğini yalnızca "Avrupa Birliği" içinde sağlayabileceklerini gördüler.

*

Avrupa kendi arasında birleşirse, Amerika, Japonya ve Rusya'nın ekonomik baskılarına kolaylıkla karşı koyabilirdi. Yalnızca Avrupa Birliği ile Avrupa eski gücüne kavuşabilirdi. Avrupa siyasal ve ekonomik bir birlik kurarak dünyanın büyük ekonomik güçlerine karşı varlığını koruyabilirdi. Avrupa bu güç tazeleme, yeniden dünya politikasında sağlam yer edinme savaşında, bir kısmı önemli hammadde kaynaklarına sahip olan Müslüman ülkeleri de yanına almak istiyor.

*

Avrupa'nın macını gerçekleştirebilmesi için, ilk önce birliğe katılması gereken Müslüman ülke kuşkusuz Türkiye'dir. Çünkü müslüman ülkeler arasında ekonomik, siyasal ve kültürel işbirliği kurulmasında toparlayıcı bir işlev yüklenebilecek tek ülke Türkiye'dir. Müslüman ülkeler arasında birleştirici ülke olma görevini bir süre Mısır üstlendi. Ancak Mısır'ın zayıf ekonomisi, İsrail'e paralel politikası ve siyasal yapısı, Müslüman ülkeler arasında baş çekici bir işlev yüklenmesine engel oldu.

*

Birleştirici bir rol oynayabilecek diğer bir ülke; nüfusu ile Müslüman ülkeler arasında birinci ve dünyada beşinci ülke olan Endonezya'dır. Malezya ve diğer Uzak Doğu Müslümanları ile Endonezya Uzakdoğu'da önemli bir güç odağı olabilir. Ancak Endonezya'nın tarihsel birikimi; böyle bir rolü yüklenmesini zorlaştırıyor. Geriye Pakistan ve Türkiye kalıyor.

*

Pakistan'ın ekonomik zorlukları ve Afganistan'daki savaş onun da toparlayıcı ülke olma şansını ortadan kaldırıyor. Ekonomik gücü, coğrafî konumu, tarihsel birikimi ile Türkiye müslüman ülkeler arasındaki işbirliğinde öncülük yapabilecek tek ülke durumundadır.

*

Avrupalılar bunu çok iyi bildikleri için, Türkiye'yi AT'na alarak, yalnızca Türkiye'yi değil Türkiye ile birlikte tüm Müslüman ülkeleri de kontrol altında tutmak istiyorlar. Böylece hem kendi ekonomik ve siyasal birliklerini güçlendirecekler, hem de Amerika, Japonya ve Rusya yanında başka bir rakip gücün de oluşmasını önleyecekler.

*

Avrupalıların bu hesabı çok açık; gizli ve kapaklı hiçbir yanı yok. David Hotham, David Barchard gibi Türkiye'de bulunan ve bulunmuş gazeteciler, Prof. F. Neumark gibi bilim adamları bu gerçeği sık sık dile getiriyorlar.

*

L'Express dergisinde Yves Cuan bugünlerdeki bir yazısında aynen şunları söylüyor: "Avrupa'nın Türkiye'yi geri çevirmesi durumunda, önümüzdeki yirmi yıl içinde iki Almanya'nın toplam nüfusundan daha kalabalık olacak bu ülke, başka birlikler kurmaya yönelebilir ve Avrupa'nın sadık dostu olma yerine, düşmanı haline gelebilir."

*

Dünyadaki son gelişmeler ışığında Türkiye'ye baktığımızda, gerçekten çok kritik günlerden geçmekteyiz. Biz bir yüzyıldan daha uzun bir süre Avrupalı olmaya çalışıyoruz. Şimdi bakıyoruz ki ne Avrupa standartlarında üretim yapabiliyoruz, ne de Müslüman kimliğimizi koruyabildik.

*

Avrupalılaşmak için bu ülkede topluma karşı, ordusuyla, adliyesiyle, bürokrasisiyle, devlet büyük bir savaş verdi. Her şeyi Avrupa kültürü içinde aradık. Avrupalı olmak için, kendi kültürümüzü, tarihimizi sanatımızı ve değerlerimizi bütünüyle reddettik. Ancak baskıyla da olsa bir toplumun değerlerini toptan reddetmesinin mümkün olmadığını görüyoruz.

*

Türkiye ve diğer müslüman ülkeler zorla benimsetilmeye çalışılan İslam dışı değerlere karşı kendi ölçü ve değerlerine yeniden coşkuyla sarılıyorlar. Türkiye'nin kendi değerlerine sahip çıkma gayretlerinin yoğunlaştığı bir dönemde, seküler güçler, güvenliği AT'na katılmada arıyor. Ve Batı'da müslüman ülkelerdeki gelişmeleri sarsıntısız atlatmak ve kendisini zayıflatmayacak şekilde yönlendirmek istiyor. Bunun için de Türkiye'nin dünyada hızla büyüyen İslam dalgasına karşı Avrupa'ya baraj olması isteniyor.

*

Kimin hesabı tutacak? Avrupa arzu ettiği şekilde Türkiye'yi ve Müslüman ülkeleri yönlendirebilecek mi? Türkiye'deki speküler güçler AT içinde daha mı güçlü olacaklar? İslam dışı bir kültürle daha bir içice olacak müslümanlar yakın geçmişte olduğu gibi, Avrupa karşısında hepten ezilecekler mi? Yoksa kendi kimliklerine dört elle sarılarak, başta kültür ve sanat olmak üzere pek çok alanda büyük bir üstünlük mü sağlayacaklar?

*

Kimin hesabı tutacak, kimin beklediği gerçekleşecek, şimdiden kesin bir yargıda bulunmak çok zor. Ancak açık olan bir gelişme varsa, o da, bütün dünyada Müslümanların, İslam dışı güçlerle her alanda açık seçik bir hesaplaşmaya giriştikleridir. Ve bu hesaplaşma sürecinde AT, NATO ve Varşova Paktlarının nasıl bir yapı kazanacağı, kimlere karşı güvence olacakları konusu oldukça karmaşıktır. =============================================== Türkiye'nin AT'a başvurusu, Türkiye'deki kimlik arayışının oldukça yoğunlaştığı, kitlelerin İslami kimliğe sahip çıkışının gözle görülür hale geldiği bir zamana rastlıyor. Bu bir rastlantı olabilir mi? ================================================ GÜRDOĞAN: Bütün dünya özellikle Avrupa yeni bir değer sistemi, yeni bir uygarlık arayışı içindeyken, Türkiye kurtuluşu Avrupa'nın dünyacı değerlerinde arıyor. Bu bir rastlantı olmayabilir. Çünkü son yıllarda Müslüman ülkeler arasında ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda yoğun bir işbirliği gayreti var.

*

Avrupalılar Türkiye'yi AT'la oyalayarak muhtemel bir İslam Birliği'nin önünü de kesmiş olmakla kalmıyorlar, aynı zamanda Türkiye'deki İslami gelişmeyi de kontrol edebileceklerini düşünüyorlar. Avrupalıların hesabı bir koyundan iki post çıkarmak. Ancak geleceğin özellikle Avrupa açısından ne olacağı çok berrak değil.

*

Müslüman ülkeler Avrupalıların birkaç yüzyıl süren parçalama gayretlerine rağmen tarih, kültür, ekonomik ve sosyal yapı bakımından doğal bir bütünleşme süreci içindeler. Müslümanları birbirinden ayırmak için masa basında cetvelle çizilen sınırlar giderek anlamını yitiriyor.

*

Birinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada bağımsız yalnızca Türkiye, İran ve Afganistan varken, bugün bağımsız OIC üyesi 44 Müslüman Ülke var. Önümüzdeki yıllarda, Rusya, Hindistan ve Çin'deki müslümanlar da bağımsızlıklarını kazanacaklar. Bir zamanlar hayal gibi, kabul edilen Müslüman ülkelerin, bir araya gelerek, kendi sorunlarını tartışması ve çözümler araması artık olağan bir hale geldi.

*

Ortadoğu'da nüfusu 80 milyon, önemli bir ekonomik güce ve teknolojik seviyeye ulaşmış bir Türkiye var. Avrupalıların geçen yüzyılda "Hasta Adam" diye nitelendirdikleri Türkiye, yeni yüzyılın başında, Fransa, Almanya ve İngiltere'den daha büyük, 100 milyon nüfuslu bir ülke olacak.

*

Solun ve sağın söyleyecek bir şeylerinin kalmadığı bir ortamda, Müslümanlar yoğun bir kültürel faaliyet içindeler. Yüzün üzerinde yayınevi, ellinin üzerinde dergi ve beş tane gazete var. Müslümanların yayınladığı dergilerin toplam tirajı 500 bini aşıyor. Böylesine bir canlılığın gözlendiği bir ortamda AT'na tam üye olmak için başvurma elbette çok anlamlı.dır.

*

Avrupa, Türkiye ve dünyadaki İslami gelişmeyi kontrol altında tutmak istiyor. Ancak ne Avrupa'nın ne de Amerika'nın İslam'a alternatif olabilecek bir kültürü yok artık. Bu yüzden Batı'nın hesabı, bizdeki Batıcıların hesabı gibi tutmayabilir. Beklediklerinin tam tersi sonuç almaları kuvvetle muhtemel. Çünkü İslam, Türkiye ve dünyada kontrol edilebilecek kritik noktayı çoktan aşmış ve önlenemeyen bir gelişme içindedir.

*

Avrupa'nın son birkaç yüzyıl içinde dünyadaki etkisi çok büyük oldu. Batı ülkeleri Asya ve Afrika'nın yeraltı ve yerüstü kaynaklarım yağmalayarak, tarihte görülmedik bir zenginliğe kavuştular. Ancak Batı'nın modern bilim ve teknolojiye dayanan , Asya ve Afrika ülkelerinin kaynaklarıyla beslenen eşya uygarlığı gücünü büyük ölçüde yitirdi. Bu yüzden, pek çok batılı düşünür, Avrupa kültürünün geleceğinden endişelenmektedir.

*

O. Spengler, A. Camus, A. Malraux, A. Toynbee, ve W. Faulkner bunlardan birkaçı. Birçok batılı aydın, R. Garaudy, Rene Guenon, Titus Burchart, Martin Lings, Jan Dullas, Frithof Schoun ve benzerleri, Batı dışında, onun dayandığı temellerden tamamen farklı temellere ve kaynaklara dayanan İslam Uygarlığını seçmişlerdir.

*

Bilim ve Teknoloji politikalarını gözden geçirmeye yanaşmayanlar, kendilerinin dışında bir İslam dünyası ve müslüman kültürü olduğunu görmezlikten gelen batılı ülkeler, Challenger'le Çernoby'le, hidrojen ve nötron bombalarıyla kendileriyle birlikte tüm dünyayı ateşe vermek için yarışıyorlar.

*

Avrupa dine dönme sancıları geçirirken, Türkiye'deki Batıcılar Türkiye île birlikte tüm Müslüman ülkeleri Avrupa'nın peşine takmaya çalışıyorlar. Böylece Müslüman ülkeler için başka alternatifin olmadığını söylemek istiyorlar.

*

Avrupa dönemini artık tamamlamıştır. Kendinden önceki uygarlıklar gibi o da, görev sırasını savdı. Kendi insanına bile umut vermiyor. Şimdi kurtuluş İslam'dadır. Artık dünyada ekonomik ve kültürel üstünlük Batı'dan Doğu'ya geçiyor.

*

Bir kavşak noktasına gelmiş bulunuyoruz. Kavşakta yapacağımız seçim, Türkiye ile birlikte Müslüman Ülkeleri Avrupa, Amerika ve Rusya'yı da elbette etkileyecektir. Gelecek Avrupa'da değil kendi tarihsel birikimimizde aranmalıdır. Ancak tarihsel birikimimizin bilincine varmak için Avrupa önemli bir durak olabilir.

*

AT, Türkiye'ye NATO'nun askeri alanda yüklediği fonksiyonu, siyasal, kültürel ve ekonomik alanda mı yüklemek istiyor? Gürdoğan: Türkiye, son yüzyıl içinde sürdürdüğü batılılaşma politikasının doğal bir sonucu olarak, NATO, OECD, Avrupa Konseyi gibi, batılı ülkelerin egemen olduğu kuruluşlarda yer almıştır. Şimdi Türkiye NATO içinde askeri alanda yüklendiği fonksiyonları, AT'na katılarak, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda da yüklenmeye zorlanmaktadır.

*

Avrupa Türkiye'yi kendi birliğine çekerek Müslüman ülkelerdeki siyasal ve kültürel gücünü artırmak istiyor. Bu yüzden AT'na tam üye olma konusu her şeyden önce siyasal ve kültürel bir sorundur. Avrupa Türkiye'nin Müslümanlaşarak, İslam ülkeleri Birliği içinde yer almasını istemiyor.

*

Yukarıda da belirttiğim gibi, bunu ne İngiltere, ne Almanya, ne de Fransa istiyor. Alman devlet başkanı Türkiye'ye geldiği zaman ilk söylediği, Türkiye'deki seküler yapının korunmasına özen gösterilmesi gerektiği, oluyor.

*

Öte yandan Türkiye'deki batıcı güçler, batıcı ve laik yönetimlerin devam etmesinin garantisini AT'na tam üye olmakla görüyorlar. Ancak hiç kimse bu siyasal ve kültürel bütünleşmenin, insanımıza nasıl bir fatura getireceğinin üzerinde düşünmüyor.

*

Nasıl bir kültürle karşılaşacağız? Çöken, gücünü yitiren bir kültür, bize ne kazandırır?

*

Bu kültürün kaynakları nelerdir? Hangi temeller üzerinde yükselmiştir?

*

Bizim kültürümüzden nerelerde nasıl ayrılıyor? Geçmişte bu kültürle nasıl bir ilişkimiz olmuş?

*

AT olayını sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için bu soruların cevabını detaylı olarak araştırmak gerekir.

*

Avrupa deyince aklımıza bir kıta gelmez. Avrupa bir kültürün simgesidir. Bir yerde Sezar, Musa ve İsa Peygamber, Aristo ve Sokrat'ın adları bir anlam taşıyor ve saygı görüyorsa,. arada Avrupa vardır. Çünkü Paul Valery'nin dediği gibi: "Birbiri ardından Romalaşan, Hıristiyanlaşan ve düşünce bakımından Eski Yunan'a bağlanan her ırk, her ülke salt Avrupalıdır." T.S. Eliot, Avrupa Kültürünün kaynaklarına, Roma, Yunan ve Hıristiyanlığa ek olarak Museviliği de katmaktadır *. Şimdi AT'na tam üye olmak için çırpınırken, ne kadar farklı kültürlere sahip olduğumuz bir toplulukla bütünleşmeye çalıştığımızın bilincinde durmalıyız. Söz konusu kültür ile farklılıklarımızın üzerinde önemle durmalıyız. Bizim kültürümüz ile Avrupa kültürünün kaynakları çok farklıdır.

*

Bizim tarihimiz, Avrupa ile İslam kültürlerinin bin beş yüz yıllık çatışmasının tarihidir. AT'na tam üye olmak bin beş yüz yıllık tarihi birikimimizin hesabını kapatmaya hiçbir zaman yetmez. Biz AT'na tam üye olarak da Avrupa kültürü ile haspalaşmaktan kurtulamayız.

*

Avrupa kültürü ile er yada geç hesaplaşacağız. Bundan kurtuluş yok. AT'na tam üye olmakla belayı başımızdan atamayız. Biz kararımızı, bu hesaplaşmaya hazır olup, olmadığımıza göre vermek zorundayız.

*

Biz Batı'lı değiliz. Yüzyıllardır Avrupa topraklarında yaşamamıza rağmen Avrupa'lı da değiliz. O zaman, hesabımızı ve çalışmalarımızı bu farklılık üzerinde yoğunlaştırmak zorundayız. Kültürler, farklı kültürlerle karşılaşmaktan güç ve hız kazanırlar. Düşünceler zıtlarının olduğu ortamlarda güç bulurlar.

*

================================================= Türkiye'nin AT'na girişi kesinleşirse; Avrupa ilk kez büyük bir tarihi birikime sahip bir İslam toplumuyla tam boy karşı karşıya gelmiş olacak. Bu gerçekten tarihi bir karşılaşmaya ve hesaplaşmaya yol açabilir. Bu Almanya'daki Türk işçileri olayından farklı. Almanya'ya Türkiye'nin en yoksul kesimlerinden çoğunluğu eğitimden geçmemiş bir kitle gitmiştir. Bu kezse AT ile karşı karşıya gelen, mühendisiyle, doktoruyla, hacısıyla, hocasıyla, işçisiyle, köylüsüyle, dervişiyle, kadını ve erkeğiyle bütün bir İslam toplumudur. Bu kültürel hesaplaşma ve çatışmayı da, beraberinde getirecektir. Şöyle bir görüş var: Bir büyük mütefekkirimiz: Anadolu İslam toplumunun mukavim bir toplum oluşunu ve köklü gelenekler oluşturabilmiş olmasını Anadolu'daki İslam toplumunun, Moğollar gibi, Bizanslılar gibi, yabancı toplumlarla sürekli alış-veriş ve çatışma içersinde olmasına bağlıyor. Bu noktadan bakıldığında toplumların karşılaşmasının muhtemel getirecekleri, hem Avrupa toplumu için, hem toplumumuz için ne olabilir? ================================================= GÜRDOĞAN: Biz Türkiye olarak, daha önce de belirttiğim gibi AT'na tam üye olsak da, olmasak da Batı kültürüyle eninde ya da sonunda mutlaka hesaplaşacağız. Bu hesaplaşma Balkanlardaki müslüman azınlıklarla, Almanya'daki işçilerimizle zaten başlamış durumda. Ve sanıldığı gibi, Müslümanlar bu hesaplaşmada geçen yüzyılda olduğu üzere yenik düşmüş de değiller.

*

Almanya'daki işçilerimiz söz konusu olunca, onlarla ilgili bir gözlemi anlatmak istiyorum. İspanya'da, Ömer Faruk Abdullah anlatmıştı. Şeyh Abdülkadir es-Sufi ile birlikte Almanya'ya gitmiş. Berlin'de mi yoksa, Frankfurt'ta mı, tam hatırlamıyorum, büyük bir salonda Türk işçilerine bir konferans vermiş. Dinleyicilerin çoğu Türk'müş. Büyük bir ilgi ve dikkatle dinlemişler.

*

Konuşma sırasında ve sonrasındaki tavır ve davranışları es-Sufi'yi öylesine etkilemiş ki, Abdullah'a: 'Bu Türkler, İslam'a bütünüyle bir sarılsalar tüm Almanları bir kahvaltıda bitirirler." demiş. Gerçekten biz müslümanlar İslam'ın değerlerine yüz ölçülerine sımsıkı sarılabilsek, Avrupa'nın Doğudaki ülkelerini de bir öğle yemeğinde tüketiriz.

*

Müslümanlar, Avrupalılarla iki defa hesaplaşmanın doruk noktasına ulaşmışlar. Biri Osmanlılarla Viyana'da diğeri, Araplarla Puvatya'da. Avrupa'ya iki ayrı koldan bir hilal gibi sokulan müslümanlar, hilalin iki uçunu birleştirememişler ama bütünüyle de geri çekilip, Avrupa karşısında yok olup gitmemişler. Yok olup gitmemişler çünkü, hesaplaşma kah yenik düşerek, kah üstün gelerek sürüp gitmektedir. Ve kıyamete kadar da devam edecektir.

*

Bizim bu hesaplaşmadan, AT'na girerek, yada girmeyerek kurtulmamız mümkün değildir. Hesaplaşmada önümüzdeki yıllarda yeni doruk noktalar yaşayacağımız kuşkusuzdur. Bir med cezir gibi, müslümanlar İspanya'dan çekilirken, Balkanlardan Avrupa'ya yerleşmeye başlamışlar. Şimdi de Rusya üzerinden Avrupa'ya doğru bir müslüman dalgası geliyor. Aktardığınız görüşe katılıyorum. Güçlü ve ciddi düşmanları olmayan bir kültürün, güçlü savunucularının olması da söz konusu olamaz.

*

Necip Fazıl KISAKÜREK bunu çok açık bir şekilde ifade etmiştir:

*

" Ey düşmanım sen benim ifadem, hızımsın, Gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsım."

*

Nasıl uzun bir süre Amerika'ya Rusya düşmanlık görevi yüklenmişse, bize de Avrupa düşmanlık görevi yüklenecektir. Buradaki düşmanlığı basit anlamda askeri cephedeki iki karşıt güç olarak düşünmüyorum. Cephe global hesaplaşmanın yalnız küçük bir yüzüdür. Esas hesaplaşma, kültürde, sanatta, edebiyatta, sosyal hayatta ve ekonomide olacaktır.

*

Geçmişte, Bizans'ın Osmanlı'ya güç ve dinamizm verdiği gibi, şimdi de Avrupa, tüm Müslüman Ülkeler ile bize büyük bir güç ve dinamizm verebilir. Bu yüzden AT ile ilgili tartışmalarda odak noktası AT'a girip ya da girmeme değil, Avrupa ile öncelikle kültürel alanda büyük bir hesaplaşmaya hazır olup olmamadır. Ve büyük bir hesaplaşmaya hazırlık için neler yapılması gerektiğidir. ============================================== Aslında bizim karşımada kültürel anlamda güçlü bir Avrupa toplumu yok. Londra'da iken hristiyanlık propagandası yapan rahipler "kiliseler bomboş" diye söze başlıyorlardı. Gerçi teknolojik ve ekonomik anlamda güçlü bir Avrupa var karşımızda. Kültürel anlamda ise zayıf ve karşısındakine teslim olma düzeyinde bir Avrupa'dan söz edebilir miyiz? =============================================== GÜRDOĞAN: İbn Haldun'un açıkladığı gibi gücünün doruğuna ulaşmış olanlar, yeni bir umut vermezler. Batı'nın, Batı kültürünün örnek olma dönemi kapanmıştır. Batı sizin de belirttiğiniz gibi kendi insanına bile umut vermemektedir. Batının baş çekmesi, boy göstermesi artık sona ermiştir. Ancak bunu şimdilik gören gözlerin sayısı çok az.

*

Osmanlı'nın çöküşü yüzyıllar sürmüş. Elbette Avrupa'nın kültürel gücünü yitirmesi, bizim Müslüman ülkeler olarak kültürel alanda güçlü olduğumuz anlamına gelmez. Türkiye ve diğer Müslüman ülkeler olarak önümüzde oldukça uzun ve güç bir yol var.

*

Toplumların yada birliklerin değişik alanlardaki güçleri birleşik kaplar gibidir. Bir alanda güçlü ise diğer alanda da güçlüdür. Bir alanda zayıf ise diğer alanda da zayıftır. Eğer Avrupa kültürel alanda bir çöküntüye doğru gidiyorsa, ne kadar iyi görünürse görünsün, eninde sonunda ekonomik alanda da çöküntüye gidecektir.

*

Biz müslümanlar, bizim dışımızdakilerin tersine ekonomiyi tarihimizin hiçbir döneminde belirleyici olarak almadık. Bizim için ekonomi; Allah'ın ipine coşkuyla sarılmanın sonucu, insana bağışlanan bir yan üründür. Amaç değil, amaç için didinmeye karşılık verilmiş bir armağandır. Bu yüzden, AT ile hesaplaşmada, AT'a alternatifleri olgunlaştırmada, gerçek savaş ekonomik alanda değil, kültürel ve sosyal alanda verilecektir. İki alanın silahları oldukça değişiktir. Ve kültürel alandaki silahlara sahip olmadan, tanklara ve uçaklara sahip olmak, savaşta bizi üstün kılmaz.

*

Avrupa'nın kriz içindeki kültürüyle hesaplaşmada, ondan daha zengin, ölüme ve ölümden sonraki hayata hazırlıklı, hayatı bütünüyle ele alan, çok boyutlu bir kültüre ihtiyaç vardır. O da İslam'dır.

*

Bizler müslümanlar olarak İslam'ı bütün boyutlarıyla ortaya koyar ve onun ölçü ve değerlerine sımsıkı sarılabilirsek, kendimizle birlikte Avrupa'yı da kurtarabiliriz. Unutmayalım ki, beş yüz sene önce, Avrupa büyük ölçüde müslümanların egemenliğindeydi. Gırnata'da Elhamra sarayının duvarları baştan başa "Allah dışında galip yoktur." diye yazılı.

*

Gerçekten de Allah dışında güç ve güçlü yoktur. Allah ise kendi ipine bağlananların yanındadır. Hıristiyanlar İspanya'da müslümanların kaldığı kadar kalabilmeleri için yüzyıldan daha fazla zamana ihtiyaçları var. Yüzyıl içinde de ne olup ne olmayacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir. ================================================= Peki bize düşen nedir? ================================================= GÜRDOĞAN: Öncelikle ekonomik olmaktan daha çok kültürel bir savaş vermek zorunda olduğumuzun bilincinde olmalıyız. Bunun için de, dünyada neler olup bitiyor, çok yakından izlemeliyiz. Özellikle Müslüman ülkeleri ve kendimizi Batılıların kendi gözlükleriyle yaptığı çalışmalardan değil, müslümanlar olarak kendi bakış açımızdan, kendimizce yapılan araştırmalardan, öğrenmeliyiz. Batı'yı da Doğu'yu da gerçek yönleri ve boyutlarıyla ortaya koymalıyız ki, geçmişte yapılan hatalara tekrar düşmeyelim.

*

Bütün dünyada kültür, politika, ekonomi ve teknik alanda ortaya çıkan gelişmeleri çok yakından izlemeliyiz. Biz müslümanlar olarak açık olmalıyız. Çalışmalarımızı hiçbir zaman milli sınırlara bağlı olarak düşünmemeliyiz. Milli sınırlar içinde kalarak güçlü bir kültür ortaya koymak mümkün değildir. Bu yüzden kültürel çalışmalarımızı en azından Avrupa ölçeğinde düşünmek ve planlamak zorundayız ki, Müslüman ülkeleri yanımızda, bizimle birlikte bulalım. *. Özellikle edebiyat, tarih, felsefe, sosyoloji, politika bilimi gibi alanlarda, çok ciddi ve çok yoğun çalışmalar yapmalıyız. Batılıların bizim hakkımızda yaptığı çalışmaların en az on katını biz kendimiz ve onlar hakkında yapmalıyız.

*

Tüm Müslüman Ülkelerin aydınlarıyla Üniversiteleriyle çevreleriyle işbirliği yapmalıyız. Çalışmalarımızı bizim dışımızdaki kültürlere de açmakta hiç tereddüt etmemeliyiz.

*

Kültürümüzü, sanatımızı, edebiyatımızı ortaya koyarak, balta girmemiş bir ormanda kendimize yol açarcasına sabırla ve sükunetle ilerlemeliyiz.

*

Geçmişe bakış, geleceğe dönük değerlendirmelerimiz, hep İslam'ın ana kaynakları olan Kur'an ve Sünnet'in ışığında ve doğrultusunda olacaktır.

*

Bunun için düşünce halkamızda yer almış tüm müslüman büyükleri tek tek ele alarak her alanda somut, elle tutulur çalışmalar yapmalıyız.

*

Aksi halde AT'na katılsak da, katılmasak da, dünyanın politik, ekonomik ve kültürel platformunda ciddi bir yerimizin olmayacağı kesindir.

4 Nisan 2018, 15:27

DÜNYA BİR ÜNİVERSİTE HER ÜLKE BİR FAKÜLTEDİR

Bu yazı daha önce 03.04.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

============================================== Eğitim çalışmalarına yeni boyutlar kazandırmak, öğrenmesini öğrenmek, düşünce ve eylem dünyasını zenginleştirmek, bütün ülkelerin karşı karşıya olduğu sorunların başında gelmektedir. Yeni yüzyılda, eğitim çalışmaları, okullardan daha çok okul dışı alanlarda yoğunlaşacaktır. İletişim kanallarının zenginleşmesi, evlerle birlikte işyerlerini de bir üniversiteye dönüştürmüştür. Geleceğin üniversiteleri, bugünün üniversitelerinden çok farklı olacaktır.

*

Her alanda rekabetin uluslararası boyutlar kazanması, başta üniversiteler olmak üzere, bütün kurum ve kuruluşları, sürekli yenilik yapmaya zorluyor. Her kurum ve kuruluş, yenilik sınırlarını genişletmek ve verimlilik çalışmalarını hızlandırmak için, işyerleriyle birlikte çalışanlarının evlerini, üniversitelerle bütünleştirmelidir. Kurum ve kuruluşlarda, sürekli yenilik yapmak için, her yerde sürekli eğitim yapılmalıdır.

*

Sürekli eğitimi yaygınlaştırmak ve eğitimin kalitesini artırmak için, işyeri, ev ve üniversite üçgenindeki eğitim çalışmalarının, bilgisayar ortamında odaklanması gerekir. Bilgisayar ortamında, zaman ve mekan farkının ortadan kaldırılmasıyla, bilinen eğitim yöntemleri, geçerliliklerini büyük ölçüde yitireceklerdir. Çünkü, bilgisayar ortamına aktarılan eğitimde, hem maliyetler düşecek, hem de kalite artacaktır.

*

Sürekli ve uzaktan eğitimle, geçerliliğini yitirmiş, verimsiz ve etkisiz, yöntemler yerine verimli ve etkili, bilgisayara dayalı eğitim teknikleri önem kazanacaktır. Geleceğin karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde, bilgisayar ortamında yapılan eğitimle, dünyadaki her üniversite, öğrenci ve hocalarıyla evlere taşınacaktır. Dünyadaki her ev ve işyerine ulaşmaya çalışmayan üniversiteler de, küçülmek zorunda kalacaklardır.

*

Bilgisayar ortamında, ürün, hizmet ve bilgi üretebilmek için, üniversite, ev ve işyeri üçgeninde, herkesin, sürekli ve uzaktan eğitimden yararlanacak bilgi ve donanıma sahip olması gerekir. Bunun için de, kamu, özel ve gönüllü eğitim kuruluşları, birbirleriyle yardımlaşmalıdırlar. Artık bilgisayar ortamındaki eğitim, her kademe ve her konudaki eğitimin, temelini oluşturacaktır.

*

Türkiye''nin karşı karşıya olduğu sorunların başında eğitimsizlik, mesleksizlik ve yoksulluk gelmektedir. Üniversiteleri evlere taşıyarak, uzaktan eğitim yöntemlerini geliştirmeden, Türkiye''de çok düşük olan, ortalama eğitim süresini uzatmak mümkün değildir.

*

“Evdeki üniversite”lerle eğitim kurum ve kuruluşlarının, verimlilikleriyle birlikte etkinlikleri de artacaktır. Karşılıklı iletişim ve etkileşime dayanan bilgisayar ortamındaki eğitim, bilinen yüzyüze eğitimi, bütünüyle dönüştürecektir.

*

Bugünün eğitim kurumları, geleceğin öğrenme yöntemlerini uygulamaya hazır olmalıdırlar.

*

Eğitimdeki başarısızlık, her alanda etkisini gösterir.

*

Eğitimsizlik herkesi cezalandırır.

*

Eğitim herkesi ödüllendirir.

4 Nisan 2018, 16:44

ORTADOĞU MESNEVİ VE MUKADDİME iLE İNŞA EDİLECEKTİR

Bu yazı daha önce 04.04.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

=================================================== Üç kıtanın odak noktasında, bir deniz feneri gibi, bütün dünyaya yol ve yön gösteren İstanbul, Yirm ibirinci yüzyılda, New York''un en önemli alternatiflerinden biri olacaktır. Dünyada demografik güçle birlikte üretim gücü, Batı''dan Doğu''ya kaymaktadır. Dünyanın yeni karar merkezleri, Washington, Londra, Paris ve Berlik değil, Pekin, Yeni Delhi, Astana, Jakarta ve Ankara olacaktır. Orta Doğu''nun yıldızı parlayan ülkesi Türkiye''dir.

*

Dünyanın savaş bölgesi Orta Doğu''da, sürdürülebilir ve kalıcı barışın güvencesi, yüzen ordulara sahip, her sorunu silahla çözmeye çalışan Amerika ve Avrupa olamaz. Tarih boyunca toplumlar, silah taşıyan askerlerin değerlerini değil, hizmet taşıyan gönüllülerin değerlerini benimsemiştir. Dünyanın neresinde olursa olsun, güçle toplumları değiştirmeye çalışanlar, büyük bir dirençle karşılaşırlar. Hiçbir ülke, hiçbir ülkeye silahla misyon, vizyon ve demokrasi ihraç edemez.

*

Dünyanın kültür merkezi Akdeniz''de, ekonomik dokusu ve siyasal yapısıyla, büyük bir gelişme gösteren Türkiye, yüklendiği misyon ve sergilediği vizyonla, bütün dünyaya güven ve ümit vermektedir. Geçen yüzyılın dünyaya kapalı, korku ülkesi, yeni yüzyılda dünyaya açık, güven ülkesine dönüşmüştür. Türkiye geleceğin dönüştüren ülkesi olmak için, her alanda kendisini dönüştürmesini bilmiştir. Türk toplumu,son yarım yüzyılda dönüşmeden dönüşmesini bilmiştir.

*

Türkiye, hiçbir Avrupa lükesinden geri kalmayan zengin ekonomik, siyasal ve kültürel birikimiyle oluşturduğu, birleştirici, bütünleştirici ve büyük yol haritasını gören vizyonunuyla, silahsız ve savaşsız yeni bir fetihin kapılarını açmaktadır. Türkler geçmişte Anadolu''nun gönüllerin fatihleriyle gittikleri coğrafyalara, yeni yüzyılda pazarların fatihleriyle gitmektedirler. Anadolu insanı için, coğrafya savaş alanı değil, barış alanıdır.

*

Nobel ödüllü iktisatçı Gunnar Myrdal''ın “Asya''nın Dramı” isimli kitabında ayrıntılı olarak anlattığı gibi, bugünün büyük ekonomileri Japonya, Güney Kore, Hong Kong, Singapur ve Malezya''nın kişi başına düşen milli geliri, ellili yıllarda Türkiye''nin çok altındaydı. Türkiye, onların dışa dönük ekonomik büyüme stratejilerini, seksenli yıllardan sonra Özal''ın kazandırdığı vizyonla, benimsedi ve başarıyla uyguladı. Artık Türkiye Batı''dan yardım isteyen ülke değil, Batı''ya yardım eden bir ülkedir.

*

Türkiye yeni misyon ve yeni vizyonuyla, zengin tarih ve geniş coğrafyasının kaynaklarını en verimli bir biçimde değerlendirmektedir.

*

Ülkelerin geleceklerini inşa etmede, yeni bir vizyon, yeni bir teknolojiden çok daha önemlidir.

*

Orta Doğu''dan Amerika çekilirken, Türkiye ilerleyecektir.Orta Doğu'nun merkez ülkesi Türkiye'dir.

*

Ortadoğu'nun geleceği Topkapı'da okunan Kur'an ve Ayasofya'da okunan Ezanla inşa edilecektir.

*

Ortadoğu'nun mimarlarının bir elinde MESNEVİ,bir elinde de MUKADDİME olacaktır.

*

Mesnevi'de iç Mukaddime'de dış dünyayı inşa etmenin yol haritası vardır.

9 Nisan 2018, 12:08

DÜNYA BATI'DAN ADİL NEÇAŞİ'LER ADİL NUŞRİVAN'LAR BEKLİYOR

======================================================= Ortadoğu bin yıldan bu yana, onlarca farklı din, mezhep ve etnik kökenden insanlara kapılarını açmış, yerin altı kadar yerin üstü de, zengin olan bir coğrafyadır. Peygamberler ülkesi Ortadoğu, son yıllarda Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler arasındaki yıkıcı iktidar çatışmalarının ağırlık merkezi oldu. Mekke sözlü, Medine yüzlü Kudüs, Ortadoğu'nun, “Yunus izli Mevlana çizgili” birlikte yaşama kentidir. Kudüs'te çatışma olursa, Ortadoğu'da uzlaşma olmaz. Bağdat ağlarsa Şam gülmez.

*

Türklerin, Ortadoğu'dan çekilmesiyle, bozulan uyum ve düzeni, Bölge ve Avrupa ülkeleri yeniden kurmakta büyük bir başarısızlığa uğradı.Amerika'nın Irak'ı işgali, Ortadoğu'nun kalbine, iki yanı keskin bir kılıç gibi saplandı. Amerika dünyanın bütün denizlerini denetim altında tutan, uçak ve savaş gemileriyle, “Ortadoğu Cenneti”ni,"Ortadoğu Cehennemi"ne çevirdi. Türklerin 1517'den 1917'ye kadar özenle korudukları “Ortadoğu Barışı” buharlaştı. Emevilerin, Abbasilerin, Osmanlıların şehirleri yakıldı yıkıldı.

*

Amerikalılar,Ruslar,İranlılar,Suryeliler,Iraklılar,Yemenliler,Suudiler, İsrailliler öldürmeye, Filistinliler, Iraklılar, Suriyeliler, Lübnanlılar, Yemenliler, ölmeye doymuyor. “Birkaç aya kalmaz, yönetimler değişir, çatışmalar biter” deniliyordu. Yıllar geçti, Ortadoğu'da ne savaşlar bitti, ne de ölümler. Petrol denizi üzerinde yüzen Ortadoğu ülkeleri, dünyadan petrol ithal eden ülkeler konumuna düştü. Göçmen olmak zorunda kalan Filistinli Şair Mahmut Derviş'in, “Soruşturma” şiirinde vurguladığı gibi: Yine de Ortadoğu “Çılgın bir dünyanın sarsamadığı / Çağların ötesinde/ Zamanın ötesinde” kökleri olan, gizemli bir “Yeryüzü Cenneti”dir.

*

Ortadoğu'nun dayatmacı yönetimlerinin, gösteriş düşkünü, yetersiz ve yeteneksiz yöneticilerinin başlattıkları savaşlar, büyük göçlere yol açtı. Kanlı iç savaşların yaşandığı Ortadoğu ülkelerinden komşu ülkelere ve Avrupa ülkelerine yönelen, sonu gelmeyen göç dalgaları, bütün dünyanın gündeminde ilk sırayı aldı. Avrupa ülkelerinin bencilliği yüzünden, Akdeniz'de dünyanın en büyük göçmen mezarlığı oluştu. Gelecek kuşaklar, geriye dönüp baktıklarında, son iki yüzyılın en dehşet verici kan dökücüleri olarak, Amerikalı ve Avrupalısıyla Batı dünyasını görecekler.

*

Araplar Avrupa topraklarına yeni ayak basmıyorlar. İspanya'ya 711 yılında geldiler, 1492 yılına kadar yüzyıllarca Avrupa topraklarında yaşadılar. Bekir Karlığa'nın bütün açıklığıyla ortaya koyduğu gibi, “İbn Rüşd”, Avrupa'nın her ülkesinde, “Avrupa'yı aydınlatan düşünür” olarak kabul edilir. Philip K.Hitti, İbn Haldun'u Avrupa'da Alplerin “Mont Blanc”ı, Asya'da Himalayaların “Everest”i olarak görür. Avrupa'da düşünce adına ne varsa, hepsi Endülüs'ten ödünç alınmıştır.

*

Ortadoğu'dan Avrupa'ya göçlerle, yeni bir ödeşme dönemi başladı. Ortadoğu ve Avrupa arasında karşılıklı ziyaretler yapıldı. Geçmişte silahla gelenler, silahla geri gittiler. Müslüman ve Hristiyan mahallelerinin birbirine karıştığı dünyada Avrupa'nın, kapılarını Ortadoğulu göçmenlere kapaması büyük nankörlük olur. Kaldı ki, her Avrupa ülkesinde zaten bir Ortadoğu var.

*

İnsanın nasıl bir gözü ağlarken, bir gözü gülmezse, sınırların altüst olduğu bir dünyada da, bir ülke ağlarken, bir ülke gülmez.

*

Suriye'de çocuklar ölüyorsa dünyanın bütün ülkeleri katildir.

*

Batı'nın adil Necaşi'lere ve adil Nuşrivan'lara ihtiyacı var.

*

Adaletin olmadığı dünyada hiçbir ülke ayakta kalmaz.

9 Nisan 2018, 17:49

YILANLAR DERİ DEĞİŞTİRMEZLERSE YAŞAYAMAZLAR

============================================== Dünyada ülkelerin gücü, küreselleşmeyle büyük bir hız ve yoğunluk kazanan kültürel dönüşümlere, ayak uydurmasını başarmasından kaynaklanıyor. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, dünya standartlarını belirleyen, kamu, özel ve gönüllü kesimdeki kurum ve kuruluşlar, ülkelerin ordularının yerine geçtiler. Onların rekabette en güçlü, en etkili silahları, yılların içinde oluşan değerleridir. Ülkelerin gücünü, görünen varlıkları değil, görünmeyen varlıkları belirlemektedir.

*

Uzun ömürlü, güçlü kurum ve kuruluşlar, yüzyılların zor imtihanlarından geçmiş, değerlerle inşa edilirler. Onlar değişmeden değişen, dönüşmeden dönüşen esnek yapılarıyla, kendilerini süreklilik içinde yenilemesini bilirler. Ekonomik, siyasal ve kültürle boyutlarıyla insanların hayatını kolaylaştıran kurum ve kuruluşlar, hem ulusal, hem de uluslararası pazarlarda ödüllendirilirler. Dünyanın her ülkesinde insanlara yardım eden kurum ve kuruluşlara, insanlar yardım ederler.

*

Kurum ve kuruluşlar, yardım eden ve yardım edilen kurum ve kuruluşlar olmak için, kendi iç yapılarındaki değişim ve dönüşüm hızlarını, dünyadaki değişim ve dönüşüm hızının üstünde tutmasını bilmek zorundadırlar. Nasıl derilerini değiştirmeyen yılanlar uzun ömürlü olmazlarsa, kendilerini yenilemesini bilmeyen kurum ve kuruluşlar da, uzun ömürlü olmazlar. Harvard profesörlerinden John P. Kotter, işletmelerde değişim yönetimi için, aşağıdaki sırayı izleyen yedi aşamalı bir yol haritası önermektedir.

*

1.Pazar ve rekabet ortamını inceleyerek, değişimde bir öncelikler sıralaması yapmak. Krizlerdeki fırsatları, fırsatlardaki krizleri görmek için, sık sık toplantılar düzenlemek.

*

2.Kuruluşlarda değişimi yönetecek ve çalışanların katılımı sağlayacak, güçlü bir çalışma ekibi oluşturmak.

*

3.Değişimin kusursuzca yönetilmesi sağlayacak çalışanların benimseyeceği vizyonu belirlemek ve uygulama stratejileri geliştirmek.

*

4.Çalışanların vizyonu benimsemesini önleyen engelleri ortadan kaldırmak, yenilik getiren düşünce ve uygulamaları özendirmek.

*

5.Değişim yönetiminin, kısa, orta ve uzun vadeli kazanımlarını öngörmek, uygulama sonucu kazanımları hesaplamak ve katkıda bulunanları ödüllendirmek.

*

6.Vizyonda belirlenen hedeflerdeki sapmaları belirlemek, ayrılmaların giderilmesi, yeni stratejiler geliştirilmesi için, gerekli insan kaynakları çalışmalarını yapmak ve değişim çabalarını sürekli kılmak.

*

7.Kuruluşlarda değişim yönetiminin kurumsallaşmasın sağlayacak, liderlik yapısını güçlendirmek.

*

Dünyanın duvarsız ve kapısız bir çarşıya dönüştüğü bir dönemde, ülkelerle birlikte bütün kurum ve kuruluşlar, kendilerini sürekli yenilemek zorundadırlar.

*

Yirmibirinci yüzyıl değişime direnme yüzyılı değil, değişimi yönetme yüzyılıdır. Çünkü, zaman içinde, hiçbir kurum ve kuruluşun değişmeden durması mümkün değildir.

*

Değişime direnen bütün kurum ve kuruluşlar küçülürler, değişimi yönetmesini bilenler de büyürler.Bir kuruluş ne kadar çok değişirse o kadar aynı kalır.

*

Dünyanın her yerinde, katma değeri yüksek ürün ve hizmet üreten kurum ve kuruluşlar, katma değeri düşük ürün ve hizmet üreten kurum ve kuruluşlardan daha hızlı değişirler.

*

Değişme yeteneğini yitirenler, kendi can damarlarını kendileri keserler.

*

Bütün kuruluşlar değişmeden değişmesini öğrenmek zorundadır.

*

Her gün yeniden doğanlardan kimse usanmaz.

10 Nisan 2018, 23:09

VATAN NE ASYA NE AVRUPA TÜRKLERE VATAN BEŞ KITADIR

Bu yazı daha önce 10.04.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

==================================================== Atlantik okyonusunun bir yakası Avrupa, bir yakası Amerika''dır. Avrupa Amerika''yı, Amerika Avrupa''yı zenginleştirmiştir. Amerika'sız Avrupa, Avrupa''sız Amerika olmaz. Beş yüzyıl boyunca, Amerika Avrupa''nın kızıl elması olmuştur. Amerika''da, Avrupa''da yaşayanlardan daha çok Avrupa''lı yaşıyor. Avrupa''dan Ruslar Avrupa''dan önce Asya''da, Türkler Asya''dan önce Avrupa üzerinde yoğunlaştılar.

*

Türklerle birlikte Ruslar, küre dünyanın Amerika''sını görmekte geç kaldılar. Hem küre, hem kare dünyada, her ülke kızıl elması kadar büyür. Küre dünyada büyük ülke olmak için, iki kıtada olmak yeterliydi. Kare dünyada, iki kıtada olabilmek için, beş kıtada birden olmak gerekir. Her kıtada olmayan ülkeler, bir kıtada olamazlar. Kare dünyada her ülke, dünyayı bir bütün olarak görmek zorundadır.

*

Kristof Colomb''u İspanyollar değil de, Türkler destekleselerdi, Amerika kıtasına İspanyolların yerine Türkler gideceklerdi. Amerika Avrupalıların değil, Asyalıların ülkesi olacaktı. İspanyalıların Atlantik''e açılmasıyla, Amerika''nın bulunması, Avrupaların kurtuluşu oldu. Bunun için, Avrupalılar Orta çağın sonu olarak, İstanbul''un Türkler''in eline geçişini değil, Amerika''nın bulunuşunu kabul ederler.

*

Amerika''nın bulunmasıyla, dünyanın ticaret merkezi Akdeniz''den Atlantik okyonusuna kaydı. Atlantik küre dünyanın okyonusuydu, Pasifik kare dünyanın okyonusudur. Türkiye ekonomisini güçlendirmek için, Avrupa pazarı kadar Amerika pazarına da, önem vermelidir. Amerika, dünyanın satın alma gücü en yüksek olan ülkesidir. Amerikan pazarında olmayan bir ülke, dünyanın hiçbir pazarında olmaz.

*

Kare dünyanın fatihleri, yerli malı üreten ülkeler değil, dünya malı üreten ülkelerdir. Dünya malı üretmenin standartları Avrupa üniversitelerinden daha çok Amerika üniversitelerinde belirleniyor. Bir yanında Berkeley, bir yanında Stanford üniversitesiyle Silikon Vadisi, dünyanın bilimsel ve teknolojik bilgi geliştirme ve uygulama merkezidir. Vadi''de kimliğe değil, yapılan işe, büyütülen katma değere bakılır.

*

Kare dünyada, küre dünyanın kavramları, yöntemleri ve stratejileri, tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini yitirdiler. Kare dünyada gelir farkılıkları değil, eğitim farklılıkları önemlidir. Eğitim düzeyini yükseltmeden, üretim düzeyini yükseltmek mümkün değildir.

*

Eğitim düzeyi düşük ülkeler, katma değeri yüksek ürünler üretemezler.

*

Türkiye''yi Amerika''ya fason üretenler değil, fason ürettirenler taşıyacaktır.

*

Kare dünyanın hiçbir yerinde merkez ve çevre farkı yoktur.

*

Dünyada her ülke hem merkez hem çevredir.

*

Amerika''da olmayan Avrupa''da olmaz.

*

Avrupa'da olmayan Asya'da olmaz.

*

Kızıl elma beş kıtadır.

11 Nisan 2018, 23:00

YAŞAYAN KENT ÖĞRENEN YEREL YÖNETİM OLMAK

Bu yazı daha önce 11.04.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

============================================== Türkiye seksenli yıllardan sonra dünyadaki gelişmelere paralel olarak, hızlı bir kentleşme ve kentlileşme sürecine girdi. Türkiye''nin bütün bölgelerinde köylerin kazalarla, kazaların kentlerle bütünleştiği, büyük yerleşim koridorları oluştu. Adapazarı''ndan Adana''ya, Eskişehir''den Edirne''ye, bütün Anadolu kentlerinin çevresinde, dört yönde gelişen uzun yerleşim koridorları vardır. Kentlerde üretilen ürün, hizmet ve bilginin hacminin artmasıyla, yerleşim koridorları, yollarla birbirine eklenmektedir.

*

Yeni yerleşim koridorlarının birbirine eklenmesiyle, Türkiye''de kentler arasındaki gelir farklılıklarıyla birlikte kültür farklılıkları da, giderek azalıyor. Çünkü, kentlerin çekirdek alanlarından farklı olarak, yerleşim koridorları, Anadolu''nun dört bir yanından gelmiş ailelerle, Türkiye''nin özü ve özeti olan, çok zengin bir mozaik oluşturuyor. Yeni yerleşim alanlarında Anadolu insanı, bir yandan tarihiyle bağlarını yenilerken, diğer yandan da, dış dünyayla ekonomik ve kültürel bağlarını güçlendiriyor.

*

Türkiye''de kentsel ve kültürel dönüşümün öncüleri, kentte yaşayanlar tarafından seçilen yerel yöneticiler olmuştur. Onlar, hazırladıkları yerleşim planları, düzenledikleri meydanlar, açtıkları caddeler, ağaçlandırdıkları alanlar, sağlık, eğitim ve kültür yatırımlarıyla, kentleri, ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan çekim merkezi haline getirdiler. Yeni yerleşim koridorları, çalışılan alanlardan, yaşanılan alanlara dönüştükce, kentlileşme süreci büyük bir hız ve yoğunluk kazandı.

*

Hem küreselleşen, hem de yerelleşen dünyada, kentlerin bir hayat kaynağı haline getirilmesinde, yerel yöneticilere büyük görevler düşüyor.Tarım, sanayi ve bilgi toplumlarının bir arada yaşadığı ve birbirine yeni boyutlar kazandırdığı bir yüzyılda, yalnızca yöneten yerel yönetimlerin değil, yönetilen yerleşim birimlerinin de, gören, duyan, konuşan, yaşayan ve öğrenen yapılara dönüşmesi gerekir.

*

Yaşayan kentler ve öğrenen yerel yönetimler, bütün kurum ve kuruluşlarıyla, oldukları gibi göründükleri, göründükleri gibi oldukları, şeffaf bir ortamda, güçlerinin doruklarına ulaşırlar. Yaşayan şehir ve öğrenen yerel yönetim olmak, eğitimsizliğin, yoksulluğun ve savurganlığın üstesinden gelmek için, izlenen bir sürekli öğrenme sürecidir.

*

Yönetilenler ile yönetilenlerin yer aldığı, bütün kurum ve kuruluşlarda, karşılıklı iletişim ve etkileşime dayanan öğrenme sürecinde, kentte yaşayan herkes, ortak bir misyon ve vizyon kazanır.

*

Yaşayan kent ve öğrenen yönetim olmak, bir beden gibi, kentin fiziksel, ekonomik, siyasal ve kültürel alanları arasında, uyum ve düzeni sağlamanın en etkin yoludur.

*

Yaşayan kentte, öğrenen yerel yönetimler, yaptıkları yatırımların karşılığını, kat kat fazlasıyla alırlar.

*

Öğrenilen bilgi uygulanır, uygulanan bilgi zenginleşir.

*

Her kent açık bir üniversitedir.

11 Nisan 2018, 23:38

LİDERİN GÖZÜ UZAKLARI GÖRÜR ELİ TUTUĞUNU KOPARIR

================================================== Lider risk almasını bilen yöneticidir.Her yönetici lider değildir.Ancak her lider yöneticidir. Liderler bayramlık ve idamlık gömleklerini yanlarında taşırlar. Dünyanın ekonomik,siyasal ve kültürel yapısını,onlar dönüştürürler.

*

Hayatın her alanında risk almasını bilenler,toplumları değiştirirler. Onların akılları hem başlarındadır, hem de gönüllerindedir. Akıllarıyla karar alırlar, gönülleriyle uygularlar.Onların dünyasında karamsarlığa yer yoktur.

*

Anadolu insanının tarihinde sınırları aşma gayreti, hicret kültürü, çok önemli bir yer tutar.Tarih içinde Türkler Doğu''dan Batı''ya sınırları sürekli genişleten bir millet olmuşlardır.Türkler kale toplumu değil,kervan toplumudurlar.

*

Yahya Kemal Türklerin bu özelliğini, "Açık Deniz" özlemiyle dile getirir.O "Duydum akıncı cedlerimin ihtirasını" diyerek, Anadolu insanının tarih içinde,Asya'nın içlerinden Avrupa'nın içlerine uzanan serüvenini özetler.

*

Anadolu insanı sınırsızlık özlemini "Açık Pazar" haline dünyaya açarak gidermeye çalışmaktadır.Dünyada "Açık Deniz"lerin yerine "Açık Pazar"lar geçmiştir. Doksanlı yıllardan sonra Anadolu insanı, bu gelişmeyi görmüş ve değerlendirmiştir.

*

Anadolu insanı kuşatma altında olan Türkiye'yi ürettiği dünya standartlarındaki ürün ve hizmetlerle dünyaya açmıştır.Anadolu insanı Amerika''dan Japonya''ya kadar bütün dünyaya açılmıştır.

*

Anadolu insanının sınırları aşma yeteneği, Tek Parti Dönemi''nin dayatmacı politikalarıyla yok edilmiştir.

*

Sınırların önemini yitirdiği bir dünyada, sınırları,silahları ürettikleri ürünleri olan, yeni dünyanın uç beyleri aşmaktadır.

*

"Açık Deniz"ler "Açık Pazar"lara dönüşmüştür.Dev gibi orduları yenen akıncıların yerini de girişimciler almıştır.

*

Tuna atlarla değil, dünya pazarlarına açılmış kurum ve kuruluşlarla geçilmektedir.

*

Ordu milletlerin yerine girişimci milletler geçmiştir.

*

Dünyanın yeni fatihleri,yeni uç beyleridir.

16 Nisan 2018, 17:01

AMERİKA VE RUSYA DÜNYANIN İKİ DELİ DUMRULUDUR

============================================== Doğu ile Batı dünyası arasındaki çatışmaların, doruk noktasına ulaştığı, Orta Çağ sonrası dünyanın, en büyük silahlı gücü Amerika ve Rusya'dır. Pentagon denizleri ve karalarıyla, dünyanın her yanına yetişebilecek bir ordunun yönetim merkezidir. Kendisini dünyanın başkenti olarak gören Washington’da, Pentagon Capital’den beş kat daha büyük bir fiziksel altyapıya sahiptir. Her biri birer yüzen hava ve kara orduları olan uçak gemileriyle, Pentagon dünyanın bütün ülkelerine ulaşacak güçtedir.

*

Pentagon Amerika’nın elinde, her yere yetişen büyük bir çekiçtir. Güç sarhoşu Amerika, dünyadaki her sorunu çekice ihtiyaç duyan bir çivi olarak görmektedir. Bunun için, Amerika pek çok ülkede, demokratik yolla seçilmiş yönetimleri, silahlı güçlerle değiştirmenin, sayısız örneğini vermiştir. Yirminci yüzyılda, Nazi Almanya’sında Hitler’in başaramadığını, Amerika başarmıştır. Amerika kare dünyada hedeflerine ulaşmış bir “Nazi İmparatorluğu”dur. Ancak Amerika’nın düşmanları Yahudiler değil Müslümanlardır.

*

Capitol’un emrindeki Pentagon, sürekli barıştan daha çok sürekli savaş için inşa edilmiş, devasa bir uçak gemisine benzer. Amerika için barış, yanında yer almayanları öldürmeye muktedir olmaktır. Terörü devlet politikası haline getiren İsrail’in, dehşet verici boyutlara ulaşan, Müslüman düşmanlığı, Pentagon’un savaşta herşey mübahtır” diyen “topyekun yıkım” stratejisinden kaynaklanır. Amerika dünyanın, İsrail Orta Doğu’nun silah geliştirme ve deneme merkezidir.

*

Almanya’nın savaş yıllarında, “Avrupa’da Almanya herşeyin üstündedir” ilkesi, Yirmi birinci yüzyılda, “Dünyada Amerika, Orta Doğu’da İsrail herşeyin üstündedir” ilkesine dönüşmüştür. Almanya’nın gurur ve kibir dolu, “güç zehirlenmesi” on iki yıl sürmüştür. Amerika ve İsrail’in Pentagon’un gölgesindeki “silah körlüğü”nün kaç “on iki yıl” süreceğini, bütün dünya merak etmektedir. Onlar ise “önleyici savaş” stratejileriyle, yeni saldırılar planlamakla meşguller.

*

“Terörü önleyici” amaçlı savaş, aslında Amerika’nın, karşısında olan ülkelere, istediği zaman, istediği yerde saldırmak için, geliştirdiği bir savunma stratejisidir. Amerika istemediği yönetimleri, oy atarak değil, kurşun atarak değiştirir. Amerikan yönetiminin en çok sevdiği demokrasi, her önüne gelen seçmenin oy vermediği demokrasidir. Pentagon’un seçmenlerin oylarını sayacak kadar zamanı yoktur. Zaman kazanmak için, oy verecekleri öldürmek, en kestirme yöntemdir.

*

Amerika,Rusya ve İsrail başta olmak üzere, dünyadaki bütün saldırgan devletlerinin önünü kesmenin yolu: Varlığa sevinmeden, yokluğa yerinmeden, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemektir.

*

Küresel ve yerel yönetim sorunlarının üstesinden gelmek için, kimsenin bilmediği mucizevi bir yöntem yoktur. Savaşsız bir dünya için, barış savaşı, yitirile yitirile kazanılır.

*

Anadolu’da denildiği gibi: “İnanan insan tekeden süt çıkarır” ve “sabırla koruk helva olur.”

*

Zamanı gelmiş bir barışın tekerine kimse çomak sokamaz.

*

Amerika,Rusya ve İsrail’in yükünü daha fazla taşıyamaz.

*

Savaşın yükü barışın yükünden daha ağırdır.

*

Güzel savaş çirkin barış yoktur.

*

Barış aranır savaş bulunur.

*

İnsan aradığını bulur.

16 Nisan 2018, 17:24

EKONOMİYİ BURNUNA HALKA TAKANLAR YÖNETİRLER

=============================================== Dünyada ister özel, ister kamu, isterse sivil olsun, bütün kurum ve kuruluşların başta gelen ekonomik sorunu: Ellerindeki kaynakları en doğru yolda değerlendirmektir. Hayatın bir boyutunda üretim varsa, bir boyutunda tüketim vardır. Hayatın hiçbir alanında üretmeden tüketmek mümkün değildir. Ekonomi, hayatın yaşanır kılınmasında, üretim ile tüketim arasındaki uyum, düzen ve dengenin sağlanmasıdır. Ekonomi ekonomi bilmektir, ekonomi insanı bilmektir.

*

Üretim ile tüketim arasındaki uyum ve düzen yazılı ve yazılı olmayan, etik ve ekonomik ilkelerle sağlanır. Bu bağlamda, hayatın odak noktasında, ekonomik insandan önce etik insan vardır. Üretim ve tüketimin yönetilmesinde, insanlar yeteneklerine göre üretirler, ihtiyaçlarına göre de tüketirlerse, kimsenin durumu kötüleşmeden, herkesin durumu iyileşir. Sağlıklı bir ekonomide, temel ihtiyaçların kıtlığı çekilmez ve hayatın bütün boyutlarında savurganlık önlenir.

*

Bir ekonomide insanlar, kurumlar, kuruluşlar üretmediklerini tüketmezlerse, bütün dünyaya bir bulaşıcı hastalık gibi yayılan tüketim yarışı, temel ihtiyaçları karşılayan, üretim yarışına dönüşür. Doğal hayatta olduğu gibi, ekonomik hayatta da, hiçbir şey israf edilmezse, üretim ve tüketim sonrası oluşan artıklar da ortadan kalkar. Ekonomik hayatta enflasyon başta olmak üzere, israf bütün sorunların anasıdır. İsraf verimsizliktir. Enflasyon sorumsuzluktur. Enflasyon üretilmeyeni tüketmektir.

*

Dünyada enflasyonun ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta yol açtığı yıkımlara örnek olarak, savaş yıllarının Almanya'sı verilir. O yıllarda devlet görevlilerine, haftalık, hatta günlük ücret ödenmeye başlanır. Aynı yıllarda Maliye Bakanlığı'nda çalışan Neumak' ın anlattığına göre, sabah verilen ücretlerin, öğle yemeğini karşılamadığı günler olur. Mark değer ölçüsü olma özelliğini yitirir. Bütün kurum ve kuruluşlarıyla Almanya felç olur. İnsanlar ekonominin öznesi olmaktan çıkarlar, herkes ekonominin nesnesi olur.

*

İnsanlar ekonominin nesnesi olurlarsa, kişilikleriyle birlikte sorumluluklarını da yitirirler, ekonomik hayatın her boyutunda yolsuzluklar, haksızlıklar ve soygunlar katlanarak artar. Ayrıca şans oyunlarına gösterilen ilgi ve alkollü içkilerle olan düşkünlük, inanılmaz boyutlara ulaşır. Bir toplumda insanların ekonominin öznesi olma özeliklerini yitirmeleri, o topluma savaşlardan çok daha büyük zarar verir. Toplumun bütün kurum ve kuruluşlarıyla alt üst olur.

*

Dünyanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını israfa ve aç gözlülüğe kurban eden ekonominin sonuna gelindi. Bütün dünya, insanı tüketimin nesnesi haline getiren bir ekonomi değil, insanı üretimin öznesi haline getirecek bir ekonomi istiyor. İnsanlık yatağını yitirmiş bir nehirin denizi araması gibi, kafasını taştan taşa vura vura, ekonomi ve etik arasındaki uyu ve dengeyi arıyor.

*

Yirmibirinci yüzyılda, insan ya ekonominin öznesi olacak, ya da ekonominin nesnesi olarak, dünyayı büyük bir uçurumun kenarına sürükleyecek.

*

Yeni dünya da ekonomi insanı değil, insan ekonomiyi nesneleştirmelidir.

*

Ekonomi de israf insanı nesne etik özne kılar.

*

Yeni dünya yeni ekonomi gerekir.

*

Ağaç büyürse içinden çürür

*

Ekonomiyi israf çürütür.

18 Nisan 2018, 17:18

GELECEĞİ MESNEVİ VE MUKADDİME'NİN ÖYKÜLERİYLE İNŞA ETMEK

========================================================== Denizleri arayan nehirlerin, kendi yollarını kendilerinin açma öyküsü gibi, hayat da insanın ölümlü dünyada ölümsüz dünyayı yakalama öyküsüdür. Her hayat bir öyküdür, her öykü de bir hayattır. Bütün boyutlarıyla sanat, hayatın öyküsünü yakalama ustalığıdır. Sanatcı, ölümlü dünya ile ölümsüz dünya arasındaki perdeleri aralamada, gösterdiği başarı ölçüsünde adını ölümsüzleştirir.

*

Anadolu''da adını ölümsüzleştiren sanat ustalarının başında Mevlana gelir. Onun altı kitaptan oluşan Mesnevi''si, bulanmadan akan nehirlerin denizi aradığı gibi, sürekli güzelliği, iyiliği ve doğruluğu aradığı için, bütün dünyada güzelliğin, iyiliğin ve doğruluğun, elden ele dolaşan ana kaynaklarından biri olmuştur. Çünkü Mesnevi kendinden önceki bütün bilgi ve hikmet birikimini büyük bir ustalıkla yansıtır. Mesnevi''nin dizelerinde herkes kendi öyküsünü bulur.

*

Mevlana Mesnevi''de, İbn Haldun da Mukaddime''de İslam''ın ana kaynaklarına dayanırlar. Onlar bütün ömürlerini doğruyu aramaya ve doğru düşünmeye adadıkları için, doğrunun gören gözü, düşünen aklı, yazan kalemi ve konuşan dili olmuşlardır. Mesnevi insanın iç, Mukaddime de dış dünyasını aydınlatmanın yollarını gösterir. Her ikisi için iç ve dış dünya birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

*

Hayatı bütün boyutlarıyla zenginleştirenler, Mesnevi ile Mukaddime''nin simgelediği görünen ve görünmeyen dünyalar arasındaki uyum ve düzenin öyküsünü yakalayanlardır. O öykü bütün bir insanlığın öyküsüdür. O öyküde, toplumların bütün birikimi, her boyutuyla yansır. Mesnevi ve Mukaddime bütün insanlığa tutulmuş bir aynadır. Onlar tek tek kişilerle birlikte toplumun da geleceğini aydınlatırlar.

*

Mesnevi ve Mukaddime Anadolu insanını yeniden bütün dünyaya taşıyacak ana kaynaklardır. Bilgeleri, düşünürleri olmayan bir toplum hem iç, hem de dış dünyanın öyküsünü yakalayamaz. Çünkü öyküsü olmayan toplumların geçmişleri olmadığı gibi, gelecekleri de olmaz. Bu bağlamda en zengin öyküsü olanlar, kendilerini aynı anne ve aynı babanın çocukları olarak görenlerdir.

*

İç dünyayı öyküye dönüşen hayat, dış dünyayı da eyleme dönüşen zenginlik güzelleştirir. Öyküye dönüşmeyen hayat insanı, eyleme dönüşmeyen zenginlik de toplumu çoraklaştırır.

*

Öyküsüzlük insanın, eylemsizlik toplumun yoksullaşmasına yol açar. Bu yüzden, Anadolu insanının kültüründe yoksulluk yerilirken, yoksullar gibi yaşamak özendirilir.

*

Mesnevi ve Mukaddime hayatın içinde hayatı zenginleştiren nehirler gibi, geçmişten geleceğe doğru akarlar. Onların açtığı yoldan gidenler, hayatın hiçbir alanında yoksulluğa düşmezler.

*

İnsanın öyküsü, görünen ve görünmeyen dünyaları arasındaki uyum ve düzende gizlidir.

*

Mutluluk hayatın öyküsünü yakalamaktır.

*

Öyküsü olmayanın ülküsü olmaz

21 Nisan 2018, 17:10

YENİ BİR DEMOKRATİK SÖYLEM VE DİL GELİŞTİRMEK

Bu yazı daha önce 21.04.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

=============================================== Sanayi odaklı küre dünyanın demokratik dili gibi, bilgi odaklı kare dünyanın da, kendine özgü bir demokratik dili vardır. Sanayi yüzyılından bilgi yüzyılına, demokrasinin dili hızla değişiyor. Küre dünyanın demokratik dilinde, pozitif kültürün kavramları öne çıkıyordu. Kare dünyanın demokratik dilinde ise, kutsal kültürün kavramları öne çıkıyor.

*

Yirminci yüzyılın demokratik diline Hristiyan demokratlar damgalarını vurdular. Onlar kutsal kültürün değerlerini, demokratik dile çevirerek, bütün dünyada kabul görmesinin yolunu açtılar. Yirmibirinci yüzyılın demokratik diline, Müslüman demokratlar damgalarını vuracaklar. Müslüman demokratlar, Mesnevi ve Mukaddime ile yeni bir demokratik dil oluşturacaklar.

*

Kendi dünyalarında tek başlarına birer güneş olan Mevlana ve İbn Haldun''un, Yunan düşüncesinden ödünç aldıkları hiçbir şey yoktur. Yirmibirinci yüzyılda, azgınlığa dayanan Atina demokrasisini, çoğunluğa dayanan Kudüs demokrasisine dönüştürecek, Mesnevi ve Mukaddime''den daha hayatın içinde, başka kaynak yoktur. Dünyanın beklediği yeni demokratik dil, onlarla inşa edilecektir.

*

Demokratik kültürün dili yalındır, kutsal kültürün dili gibi, zengin değildir. Kutsal kültür demokratik kültür dışı değil, demokratik kültür üstüdür. Demokratik kültür, bardaktaki çay gibi, kutsal kültürün şekeri ve sütüyle, hem tatlandırılmalı, hem de renklendirilmelidir. Çünkü, kutsal kültür, toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatın, eşsiz tadı, doyumsuz rengidir.

*

Kutsal kültürün iki dünyayı kucaklayan zengin diliyle, demokratik kültürün diline yeni kavramlar, yeni açılımlar kazandırmadan, dünyadaki savaşların önünü almak mümkün değildir. Batı dünyası, İslam çaydaki şeker gibi, tad versin, ama kamusal alanda, hiç görülmesin istiyor. Ancak İslam iki dünya medeniyetidir, seküler kültür gibi, iki dünyayı birbirinden ayırmaz.

*

Müslümanlar tarihleri boyunca, İbn Haldun gibi dünyaya, Mevlana gibi de, öteki dünyaya önem vermişler. Kutsal kültür, yalnızca özel alanı değil, hayatın bütün alanlarını kuşatan, bütün bir değerler manzumesine sahiptir.

*

Kutsal kültürün dili, demokratik dili içeren, dünyada herkesin anlayabileceği, küresel bir dildir.

*

Kutsal kültürün dilini bilmeyenler, sağlıklı bir demokratik dil oluşturamazlar.

*

Demokrasinin yalın dili, kutsalın zengin dilinden beslenir.

*

Kutsal kültürün ışığını kimse söndüremez.

30 Nisan 2018, 16:40

AĞACA DÜŞMAN OLAN HAYATA VE İNSANA DOST OLMAZ

================================================ Tabiatın rengi yeşil hayatın, kanın rengi kırmızı ölümün simgesidir. İnsanın hayat ve ölümü, bedeninde birlikte taşıdığı gibi, tabiat da kırmızı ve yeşili dağlarında birlikte taşır. Nasıl insan nükleer silahlarıyla bütün canlıları yok ederse, tabiat da selleriyle ölüm saçar. Tabiat insanın, insan tabiatın hem dostu, hem de düşmanıdır. İnsan topraktan uzaklaştıkça tabiata dosttan daha çok düşman olur.

*

İnsan ve tabiat arasındaki dostluk ve düşmanlık sürekli değildir. İkisi arasındaki ilişkiler her gün yenilenir. Bir Anadolu bilgesi Veysel''in “Adem''den bu deme neslim getirdi/Bana türlü meyva yedirdi/Her gün beni tepesinde götürdü/Benim sadık yarim kara topraktır.” dizeleriyle vurguladığı gibi, toprağı, suyu ve havasıyla, tabiat insanın dostu da olur, düşmanı da olur.

*

İnsan tabiata düşmanlık ekerse, dostluk biçemez.Tabiat insana tutulmuş bir aynadır.Dünyanın neresinde olursa olsun, dağları, ovaları ve nehirleriyle, tabiata düşmanlık yapanlar, farkında olmadan kendilerine düşmanlık yaparlar.

*

Ölümden sonra kalkışa inanmayan, seküler insan, tabiatın kaynaklarını ne kadar yağmalarsa, o kadar kutsal değerlerden uzaklaşmaktadır. Bunun için, o tabiattan ihtiyacından daha fazlasını alırken, tabiat ağacında kendi bindiği dalı kestiğinin farkına varmamaktadır.

*

Seküler insanın gözünde tabiat, insandan nasıldeğerlendirildiğinin, hesabı sorulacak bir emanet değil, sorumsuzca yağmalanacak bir hazinedir.Yeni yüzyıl, “Tabiat cansızdır, kaynaklarından sonuna kadar yararlanılmalıdır” diyen, seküler kültürün değil, “Tabiat canlıdır, kaynakları en mükemmel bir biçimde değerlendirilmelidir” diyen, kutsal kültürün yüzyılı olacaktır.

*

Yeni yüzyılda, son iki yüzyılın kemikleşen, ekonomik, siyasal ve kültürel değerleri, bütünüyle değişecektir. Herkesin hayatının korunması isteniyorsa, her alanda, her şeyin, kökten değişmesi gerekmektedir.Seküler kültürün altüst ettiği insan ile tabiat arasındaki denge, kutsal kültürle yeniden kurulmalıdır.

*

Tabiatı insanın düşmanı olarak gören seküler değerlerin yerine, tabiatı insanın dostu olarak gören, kutsal değerler geçmelidir. Türkiye yön değiştiren değer rüzgarlarına karşı, aşılmaz sınır duvarları örmekten önce, binlerce yeni sınır kapıları açmalıdır.

*

Tabiata düşman olanlar, komşularına dost olamazlar. Türkiye düşmanlarını değil, dostlarını çoğaltmalıdır.

*

Anadolu''da denildiği gibi: “Bin dost az, bir düşman çoktur”.

*

Tabiatta hiçbir şey karşılıksız değildirş,acımayana acınmaz.

*

Düşmanlık ağacında dostluk meyvası olmaz.

*

Tabiatla savaşan savaşı kaybeder.

30 Nisan 2018, 16:54

DÜNYADA OLUKLAR ÇİFT BİRİNDEN NUR BİRİNDEN KİR AKAR

==================================================== Dünyanın hiçbir yerinde kültürler, bulundukları yerde durmazlar. Kültürler de nehirler gibi akarlar. ''Herşey akar'', toplumlar, tarihler, düşünceler ve kültürler. Necip Fazıl''ın vurguladığı gibi: ''Oluklar çift'', birinden kutsal kültürler akar, diğerinden seküler kültürler. Geçmişten geleceğe olan bu akışta, kültürler birbirleriyle hem yarışırlar, hem de çatışırlar. Ekonomik, toplumsal ve siyasal canlılık, kültürlerin çatışmasından kaynaklanır.

*

Hayatın her alanında, nasıl herşey karşıtlarıyla bir arada bulunursa, kültürler de zıtlarıyla bir arada bulunurlar. Gündüzün geceye muhtaç olması gibi, kutsal kültür de seküler kültüre muhtaçtır. Farklı kültürlerin yan yana bulunmadığı toplumlarda, hiçbir alanda gelişme olamaz. Kültürler birbirleriyle yarışarak zenginleşirler, zenginleşerek yarışırlar. Kapılarını başka kültürlere kapayan bir kültür, yeni açılımların, yeni atılımların öncüsü olamaz.

*

Son iki yüzyılda, kutsal kültür, düşünce ve eylem alanında, seküler kültür karşısındaki üstünlüğünü yitirdi. Kutsal kültür, dünyadaki bilimsel ve teknolojik değişimlere öncülük yapamadı. Her ülke, İbn Haldun''un ''mağluplar galipleri taklit ederler'' kuralına dört elle sarılarak, dünyanın geleceğini kutsal kültürde değil, seküler kültürde aradı. Sekülerleşme, Türkiye gibi, bütün ülkelerin gündeminde, ilk sırada yer aldı. Dünyada ekonomik gelişme ile sekülerleşme özdeşleştirildi.

*

Kültürlerin harman olduğu kare dünyada, toplumlar düşünceleriyle nehirlere, eylemleriyel göllere benzerler. Düşünceler zenginleştirdikleri eylemlere göller beslendikleri nehirlere göre büyürler. Kültürler düşünceler ile eylemleri altın oranda bütünleştirerek, gelişmenin sürükleyici gücü olurlar. Kültürlerin dünyayı dönüştürmedeki başarıları, görünen dünya ile görünmeyen dünyayı, yaşanabilir hayatın, bir birinden ayrılmaz iki yüzü olarak görmelerinden kaynaklanır.

*

Krizlerin üstesinden gelmek için, bütün dünyanın ihtiyacı olan kutsal kültürün gücü, iki dünyayı birbirinden ayırmadan, her ikisine de aynı değer vermesinden gelir. Kutsal kültür, seküler kültür saatinin zembereği ve dünya barışının güvencesidir. Kutsal kültür, seküler kültür üzerindeki ağırlığını ve denetimini getirirse, dünya zembereğinden boşalmış bir saat gibi, hızlanır doğru zamanı gösterme gücünü yitirir, yolunu ve yönünü şaşırır.

*

Bütünüyle seküler kültüre odaklanan dünya, üretici gücünü yitirdi, yönünü şaşırdı ve yolunu kaybetti. Yirmibirinci yüzyıl, kutsal kültüre dönüş yüzyılı olacak. Seküler kültür yalnızca Moskova''da değil, Ankara başta olmak üzere bütün dünya başkentinde öldü. Her ülke kendi kutsal kültürünün ana kaynaklarına dönüyor.

*

Kutsal kültür bir değerler bütünüdür, insanlığın geleceğini uçlarda aramaz, ancak uçları içselleştirmesini bilir.

*

Kutsal kültür iki dünyanın, hem eli hem dilidir.

*

Geçmiş geleceğe kutsal kültürle taşınır.

*

Kutsal kültür bulanmadan akar.

*

Kutsal kültürün gölü kurumaz.