SORU:1 ======= Hocam, ilk gençlik döneminiz, üniversite yıllarınız nasıl bir ortamda geçti? İlk okuduğunuz kitaplar nelerdir? Yazmaya ne zaman başladınız? CEVAP: 1 ======== İlk okulu Gürleyik ve Obruk köylerinde, orta okulu Mihallıççık’ta, liseyi Eskişehir’de, üniversiteyi de İstanbul’da tamamladım.Okumayla dostluğum ilk okulda öğretmenim olan Şahin Gürdoğan’ın kitaplarıyla ve dergileriyle başladı. Orta okulda kravat bağlanmayan gömlekleriyle, dersleri oyuna dönüştüren, birlikte öğrenme yöntemiyle, öğrencilerin katılımını sağlayan, gönüllerine dokunmasını bilen Cevat Ülger, müzik ve resim öğretmenimiz oldu.
*
Eskişehir Mihallıççık’ta Yunus Emre’si, Sivrihisar’da Nasreddin Hoca’sı, Seyitgazi’de Seyit Battal Gazi’siyle, Türklerin bin yıllık tarihlerinin mayalandığı şehirdir.Anadolu insanının, değerlerini hiç yitirmeyen hazinelerinden, Eskişehir derin izler taşır. Ülger orta okul yıllarında, Anadolu coğrafyasının hazineleriyle, olan bağlarımızı ve sevgimizi pekiştirmiştir. Onun derslerinde Yunus’un şiirlerinin önemini, figürsüz sanatın değerini öğrendik.
*
Türklerin düşünce ve eylem dünyaları, Seyit Gazi’nin yiğitlikleri, Nasreddin Hoca’nın fıkraları , Yunus’un şiirleriyle, Anadolu coğrafyasında yoğrulmuştur.Eskişehirli olmak demek, Yunus’u sevmek demektir. Eskişehirlilerin ilk okudukları, Yunus’un şiirleridir, Seyit Gazi’nin yiğitlikleridir,Nasreddin Hoca’nın fıkralarıdır. Ardından lise edebiyat derslerinde yer alan, Doğu ve Batı dünyasının, önemlerini hiç yitirmeyen, edebiyat zenginlikleri gelir.
*
Bizim kuşağımız dünyada ve Türkiye’de, sağ ve sol çatışmasın doruk noktasına ulaştığı yıllarda üniversite eğitimini tamamlamıştır. O yıllar Yirmi birinci yüzyılda,Amerika’nın Irak’ta, Rusya’nın Suriye’de sürdürdüğü dehşet verici savaşlar gibi, Vietnam’da milyonlarca insanın kanının döküldüğü, kitlesel ölüm yıllarıdır. Savaşlar bütün dünya üniversitelerinde, öğrencilerin sokaklara dökülmesine ve büyük şiddet eylemlerine yol açmıştır. Bu yüzden bizim kuşağımız için, lise yıllarından daha çok, üniversite yılları önemli olmuştur.
*
Bizler “68 Kuşağı”nın içinde, sağda solda yer almayan. Sıra dışı, farklı bir “68 Kuşağı” olduk.Bizim Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasıyla, lise yıllarında başlayan dostluğumuz, üniversite yıllarında yeni açılımlar, yeni zenginlikler kazanmıştır.Anadolu’nun bin yıllık tarihinden beslenen bizim kuşağımız, Türkiye’nin geleceğini hiçbir zaman Moskova’da ve Washington’da aramamıştır.Bizim kuşağımız sağcıların ve solcuların saflarından daha çok, ön saflarda olmaya özen göstermiştir.
*
Bizim düşünce ve eylem dünyamız, Yunus’tan, Mevlana’dan, Hacı Bayram’dan, Hacı Bektaş’tan yola çıkarak, Türkiye’de yabancılaşma hareketlerini sogulayan, Mehmet Akif’lerin, Yahya Kemal’lerin ve Necip Fazıl’ların, ,düşünceleriyle ve eylemleriyle, yeni zenginlikler kazanmıştır. Edebiyatı medeniyet için bilenlerin açtıkları yolu genişletmek için, “Edebiyatın 68 Kuşağı”, sokaklara değil, kitaplara, dergilere ve gazetelere önem vermiştir. SORU:2 ======= Kitaplarınızda adları sıkça geçen üç isim var: Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil. Ülkemiz “Yerli Düşünce”nin mimarı bu şair ve yazarlarla tanışmalarınızdan, onların üzerinizdeki etkilerinden söz eder misiniz? CEVAP: 2 ======== Bizim sıra dışı kuşağımız Necip Fazıl’la ve Sezai Karakoç’la üniversite yıllarında İstanbul’da tanışmıştır. O yıllarda Necip Fazıl’ın Büyük Doğu, Sezai Karkoç’un Diriliş dergileri, Kapitalistler, Komünistler arayıp da bulamadıkları ne varsa, gelsinler aradıklarını İslamda bulsunlar demişlerdir. Onlar kutsal kültürün bütün insanlığı aydınlatan, ana kaynaklarını güncelleştiren, şiirler, hikayeler, denemeler, oyunlar yazmışlardır. Ezberbozanlar bütün çalışmalarında, Ankara’nın çorak topraklarına değil, İstanbul’un bereketli topraklarına önem vermişlerdir. Onların oyları hep İstanbul’dan yana olmuştur.
*
Büyük Doğu ve Diriliş dergileri, kurucuları, yazarları ve okuyucularıyla, Yirminci yüzyıl Türkiye’sinin, kendisine yabancılaşmasına yol açan, Batılılaşma düşüncesine karşı, Anadolu’nun bin yıllık tarihine dayanan, Doğululaşma düşüncesinin temellerini atmışlardır. Necip Fazıl “İdelocya Örgüsü”nde, Sezai Karakoç “Diriliş Neslinin Amentüsü”nde, İslam medeniyetinin ana kaynaklarına dayanan, Farabi’nin “Erdemli Devleti”ni güncelleştirmiştir. Onlar bütün ömürlerini, Yirminci yüzyılın yabancılaşma rüzgarlarına karşı durmaya adamışlar, her zaman Ankara’nın yanında değil, İstanbul’un yanında yer almışlardır.
*
Dostlukta sınır tanımayan, dost zengini Fethi Gemuhluoğlu, “Anadolu’da bir şehirde yönetici olmaktansa, Devlet Planlama’da uzman olmak daha iyidir” diyerek,Planlamada çalışmaya öncülük yapmasıyla, 1968 yılında Ankara’da Nuri Pakdil ile tanıştım. “Eylem yapıyorum öyleyse varım” diyen Pakdil, eylem yüklü düşünceleriyle, öncülüğünü ve kuruculuğunu yaptığı Edebiyat dergisiyle, Kapitalizmin ve Komünizmin rüzgarına kapılmayan, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’un geleneğini sürdürmüştür. O antifiravunist,antikapitalist ve antikomünist tavırlarıyla, “Sapına kadar İslam Devrimcisi” olmuştur. Pakdil oyunun Kudüs’e vermiştir.
*
Pakdil’in ömrünü verdiği Edebiyat dergisi, denemeleri, şiirleri, öyküleri ve çevirileriyle bir kuşağın, düşünce ve eylem dünyasına, yeni kavramlar, yeni bakışlar, yeni açılımlar, kazandırmıştır. Pakdil Fransızca yazan dünyadan yaptığı çevirilerle, Türkiye’yi Batı edebiyat dünyasıyla birlikte, Arap edebiyat dünyasıyla da tanıştırmıştır. Benim Pakdil’in özendirmesiyle, İonesco’dan “Ali İmran” adıyla yaptığım çeviri, “Cehennemleşen Yeryüzü” başlığıyla, Edebiyat dergisinde yer almıştır. Edebiyat dergisi yayın hayatı boyunca, Tek Parti Yönetiminde, kasırgaya dönüşen yabancılaşma, rüzgarlarına karşı durmuştur.
*
Pakdil “Servetim ve mirasım eylemdir” diyerek, şiirleriyle,denemeleriyle, günlükleriyle, oyunlarıyla, Maraş’tan, Ankara’dan, Eskişehir’den, İstanbul’dan bütün dünya kentlerine, büyük “Düşşel Yürüyüş”ler düzenlemiştir. O eylemi ceketinin yakasında bir rozet olarak değil, omuzunda bir mavzer olarak taşımıştır. Onun yolu siyasetçilerin yolu olmamıştır. O “Benim siyasetim inancımdır. Benim inancım siyasetimdir”demeyi, bir aydın sorumluluğu bilmiştir.Pakdil düşünceleriyle ve eylemleriyle çağını sorgulamıştır,sorgulanmayan çağlarda hiçbir gücün, savaşların üstesinden gelemeyeceğini sürekli vurgulamıştır. SORU:3 ======= “Dünyada her yerde olmasını bilmeyenler, hiçbir yerde olamazlar. Yeri geldiği zaman New York’ta yürümesini başaramayanlar, Ankara’da, Tahran’da ve Bişkek’te kimseyi ayağa kaldıramazlar.” Diyorsunuz. Mevlana’nın pergel metaforunu çağrıştırıyor gibi, ama ondan farklı. Bu sözlerinizi biraz açar mısınız? CEVAP:3 ======== Berlin Duvarının yıkılmasıyla, duvarların ve kapıların olmadığı,uzaklık ve yakınlık farkının önemini yitirdiği, bir dünya ortaya çıkmıştır. Yeni dünyada siyasal sınırlardan daha çok, kültürel sınırlar ağırlık kazanmıştır. Yıllar içinde siyasal sınırlar çok değişmezken, kültürel sınırlar sürekli değişmektedir. Kültürel sınırların büyük bir esneklik kazandığı, yeni dünyanın fatihleri,hiçbir ülkede kendilerine pasaport sorulmayan, dergilerdir,yazarlardır,aydınlardır.
*
Anadolu insanın Ankara’da, Konya’da, Bursa’da,İstanbul’da ve Edirne’de kültürünü koruması, düşünürleriyle, yazarlarıyle, şairleriyle,başta Tokyo, Paris, Londra,Berlinde ve New York olmak üzere, dünyanın bütün şehirlerinde olmasına bağlıdır. Bin yıllık tarihiyle Anadolu insanını, bütün dünya şehirlerine, Yeni Necip Fazıl’lar,Yeni Sezai Karakoç’lar ve Yeni Nuri Pakdil’ler taşıyacaklardır.Onlar bütün dünya ülkelerini, vizesiz dolaşırlar,insanlar onların kimliklerine değil, şiirlerine bakarlar.
*
Dünyada nasıl Shakespeare’e,Geothe’ye, Rimbaud’ya, kimse doğduğu şehiri sormazsa, Fuzuli’ye,Baki’ye, Şeyh Galip’e de kimse yaşadığı ülkeyi sormaz. Şairlerin hepsi dünya vatandaşıdırlar. Bütün ülkelerin kapıları onlara sonuna kadar açıktır.Onların güçleri ülkelerinden önce şiirlerinden kaynaklanır. Özünü koruyan Mevlana’nın pergel metaforu,Yirminci yüzyıldaki gelişmelerle, yeni zenginlikler kazanmıştır.Mevlana izlediği pergel stratejisiyle, geçmişte Anadolu’yu dönüştürmüştür, gelecekte dünyayı dönüştürecektir.
*
Pakdil kitaplarında herkesin evinde, bir “Mevlana Köşesi”, olması gerektiğini sürekli vurgulamıştır. Sezai Karakoç Anadolu’nun dönüşmesinde Mevlana’nın yerini ve önemini anlatan bir kitap yazmıştır.Anadolu’da Cumhuriyet döneminde kopan zincirin halkalarının iki ucunu birbiriyle, bir elinde Mesnevi, bir elinde Mukaddime taşıyan kuşaklar buluşturacaklardır. Onlar Yirminci yüzyılda, bütün bilgelerin ve bütün bilginlerin yollarının kesiştiği, en önemli kavşak başlarıdır. Onlarla dünya bilgi ve bilgelik birikimi büyük zenginlik kazanmıştır.
*
Mesnevi gelecek kuşakların iç dünyalarını inşa etmenin, Mukaddime gelecek kuşakların dış dünyalarını inşa etmenin yol haritalarını verecektir.Yalnızca Anadolu’nun gelecek kuşakları değil, bütün dünyanın gelecek kuşakları Adam Smith’te, Karl Marx’ta ve Max Weber’de arayıp da bulamadıklarının hepsini, Mevlana’da ve İbn Haldun’da bulacaklardır.Yirmi birinci yüzyılın dünyasının, seküler kültürün bilginlerinin bilgilerinden daha çok, kutsal kültürün bilgelerinin bilgeliklerine ihtiyacı vardır. SORU:4 ======= “Bir yazarın ayak izleri, en çok mektuplarında kendini gösterir.” Diyorsunuz. Bir başka yazınızda da mektuba ilişkin güzel bir sözünüz var: “Mektup hayatın şiiridir.” Nuri Pakdil’in size, sizin de Nuri Pakdil’e yazdığınız mektuplar var. Özellikle Nuri Pakdil’in mektuplarının, sizde bıraktığı etkiler nelerdir? Mektuplaşmanın önemine ilişkin neler söylemek istersiniz? CEVAP:4 ======== Dünyada mektup yazma konusunda, Pakdil’in peşinden Türkiye’de Cahit Zarifoğlu, Amerika’da John Steinbeck gelir. Düşüncelerini mektuplarla anlatmada, mektupla iletişim kurmada, insanları mektupla eyleme geçirmede, Pakdil’in tartışılmaz bir yeri vardır. O her gün kurşun gibi ağır, bilgi ve bilgelik yüklü, onlarca mektup yazarak, dostlarını, arkadaşlarını, edebiyat sevdalılarını, eylem vurgunlarını, düşünmeye, okumaya, yazmaya, eyleme geçmeye çağırmıştır.
*
Altmışlı yılların sonunda İngiltere’de, ilk mektubu Pakdil’den aldım ve ilk mektubu Pakdil’e yazdım. İngiltere’ye giderken, Pakdil uğurlamak için Esenboğa’ya gelmiş, uçağa binmeden önce, yol armağanı olarak, Muhammed Marmaduke Picktall’ın “Meaning of the Glorious Quran”nını getirmiş,”Bütün kitaplar, bir kitabı anlamak ve anlatmak için, yazılır ve okunur” demiştir. Bugüne kadar bütün insanlığın, bilgi ve bilgelik birikiminin, Kur’an’a düşülmüş uzun bir dipnot olduğuna karşı çıkan çok kimse yoktur.
*
İslam dünyasında ayrılık rüzgarları estirerek, büyük zararlar veren İngitere’ye karşı Pakdil, mektuplarıyla bizleri sürekli uyarmış ve diri tutmuştur. Pakdil İngiltere’yi hep bir “balıkcı adası” olarak görmüş, önünde ya da sonunda İngilizlerin, Londra’ya çekileceklerini, hesaplarını İrlandalılarla, İskoçların göreceklerini sürekli vurgulamıştır. Her mektubunda, Shakesperare’nin “That’s the question to be or not to be” sözünü hatırlatarak, haftada bir günü kitapçılara, ayda bir günü tiyatrolara ayırmayı aksatmayın, diye yazmayı hiç unutmamıştır.
*
Büyük bir okuma sevgisi ve öğrenme çoşkusu veren mektupları, birlikte olduğumuz, Mirzahan Hızal, İhsan Sezal, Teyfik Rüştü Topuzoğlu’ ve Ali Çoban da ilgiyle okumuşlardır.Pakdil’in yazdığı mektuplar, “Tüfeklere sürülü kurşunlar gibi ağır. Ama onlar gibi öldürücü değildir,” tam tersine dirilticidir. Onun gözünde Paris’ten Roma’ya kadar, bütün Avrupa başkentleri,Anadolu’nun yeni akıncıları tarafından, Sakarya’nın ve Tuna’nın sularıyla, temizlenmesi gereken, put kuyularıdır, put mezarlıklarıdır.
*
Pakdil’in mektuplarındaki her cümle, İngiterde’deki arkadaşlarımız arasında,Erdem Bayazıt’ın dizesiyle söylenirse: “Namludan yeni çıkmış sıcacık bir kurşun” etkisi doğurmuştur. Onun mektupları bizler için, düşüncenin şiiri oldukları kadar, eylemin de şiiri olmuşlardır.Pakdil mektuplarında sık sık vurguladığı gibi, bir insan düşünüyorsa vardır, bir insan eylem yapıyorsa vardır. O hayatın şiirini, mektuplarında yakalayan,düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştüren, bir düşünürdür,bir eylemcidir. SORU: 5 ======= Her şeyden önce bir akademisyensiniz. Bunun yanında çalışma hayatından ekonomiye, siyasete, teknolojiye, sanata ve edebiyata, çok geniş bir alana ilişkin, düşüncelerinizi içeren kitaplarınız var. Bunları severek okuyoruz. Bu kadar geniş bir alanda ve farklı disiplinlerde, kalem oynatmanızın sırrını öğrenebilir miyim? CEVAP:5 ======== İslam medeniyeti iki dünya medeniyetidir. İslamın ilk yıllarından beri, Müslüman aydınlar hiçbir zaman, ya dünya ya öteki dünya dememişler, her zaman hem dünya hem öteki dünya demişlerdir. Dünyasız öteki dünya, öteki dünyasız dünya olmaz. Sezai Karakoç bu olguyu, “Kültürsüz ekonomi, ekonomisiz kültür olmaz” ilkesiyle ifade etmiştir. Uzmanlık alanı ne olursa olsun, her akademisyen ekonomiyle ilgilendiği kadar, kültürle de ilgilenmek zorundadır.Kültürel derinlikleri olmayan toplumların, ekonomik zenginlikleri olmaz.
*
Yirminci yüzyılın sonunda Marx’ın yanıldığı ortaya çıkmıştır.Hayatın bütün alanlarında, belirleyici olan ekonomi değil kültürdür.Ekonomi kültürün öznesi değildir, kültür ekonominin öznesidir. Tarihin her döneminde, ekonomi kültürün nesnesi olmuştur.Kutsal geleneğin izini sürenlerin, kutsal kültürle yoğrulanların, kültürü ekonomiye, ekonomiyi kültüre kurban etmeyenlerin, akılları hem başlarında, hem de gönüllerinde olmuştur. Onlar akıllarıyla düşünmüşler, gönülleriyle uygulamışlardır.
*
Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinin kurucuları ve yazarları, edebiyatı medeniyetten, düşünceyi eylemden ayırmamışlardır. Onlar bütün çalışmalarında, edebiyatı medeniyet, düşünceyi eylem, şiiri iman için bilmişlerdir.Onların düşünce ve eylem dünyalarında, Yunus gibi yaşamak, Sinan gibi inşa etmek, en önemli görev ve en büyük sorumluluk olarak görülmüştür. Bizler açılan düşünce ve eylem yollarında ilerlerken, mühendisliği ekonomiyle, ekonomiyi kültürle, altın oranda harmanlamayı bir sorumluluk olarak gördük.
*
Mavera dergisinde yayınlanan yazılardan oluşan, “Teknolojinin Ötesi” kitabı ve “Kültür ve Sanayileşme” kitabında yer alan konuşmalar,ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarıyla, hayatı bir bütün olarak ele almanın, hayatın üretim ve tüketim boyutlarındaki yansımalarıdır. Sezai Karakoç kitaplarında, İslam dünyasının Batı dünyası karşısında, güç kazanmak için, tüketimde ters, üretimde doğru orantılı bir yarışa, girmesinin önemini özenle durmadan vurgulamıştır. Tarihin her döneminde, üreten eller, tüketen ellerden üstün olmuşlardır.
*
Anadolu insanının “Görünmeyen Üniversite”, kitabında ele alınan dergah kültüründe, ekonominin burnuna halka takmanın yolu, Yunus gibi tüketmek, Sinan gibi üretmek olarak formüle edilmiştir. Dergah kültüründa tüketirken bir lokma bir hırkayla yetinmek, üretirken bin lokmadan bin hırkadan geri kalmamak, en büyük erdem olarak görülmüştür.Onların dünyasında verenlere verilir. Onlarla İslam dünyası, el açan dünya değil, el açılan dünya, izleyen dünya değil, izlenen dünya olmuştur. SORU:6 ======= “Zamanı Aşan Şehirler” ve “Hicaz’dan Endülis’e” adlı kitaplarınızda gezip gördüğünüz şehirleri anlatıyorsunuz. Bunlara “New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma” kitabınızı da ekleyebiliriz. Bu üç kitap, bildiğimiz seyahat kitaplarından çok farklı. Şöyle ki, siz, şehirleri, mekanları adeta otopsi yaparcasına, dününü, bugünün, kültürünü, ekonomisini, gündelik hayatını, sanatını, edebiyatını canlı bir dille anlatıyorsunuz. Bunu nasıl başarıyor sunuz? CEVAP:6 ======== Pakdil altı aylığına gitiği Fransa’dan, Batı dünyasıyla İslam dünyasının, öz ve özet bir hesaplaşması olan, “Batı Notları” kitabıyla dönmüştür. Kitap büyük ilgiyle karşılanmış ve Pakdil’in en çok sevilen kitaplarından biri olmuştur. Batı Notları, pek çok kitaba, ebelik yapmıştır. Ardından Cahit Zarifoğlu’nun “Yaşamak”ı, Erdem Bayazıt’ın “İpek yolundan Afganistan”ı gelmiştir. Pakdil’in Paris gözlemleri, “Hicaz’dan Endülüs’e”, “Zamanı Aşan Şehirler” ve “New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma” kitaplarına da ışık tutmuştur.
*
İnsanların gönüllerinde uyuyan yazarları, şairleri, denemecileri uyandırma ustası olan Pakdil, kendisinin Fransa’da bulunduğu aylarda yaptığı gibi, ister uzun ister kısa süreli olsun, Türkiye’nin dışına çıkanlara, gözlemlerini, izlenimlerini, düşüncelerini, günlük tadında yazmak için, notlar almalarını ve zaman içinde kitaplaştırmalarını sürekli tenbihlemiştir.Pakdil’in izinden giderek, Cahit Zarifoğlu da gezi yazılarına çok önem vermiştir. O da her yurt dışına gidene, bir defter ve bir kalem vermeyi hiç aksatmamıştır.
*
Hayatı bütün boyutlarıyla, bütünlük içinde ele almayan, bütünle bağlarını koparan bir uzmanlaşma, insanı yüzeyselleştirerek çoraklaştırır.Edebiyatı bilgi ile bilgelik, düşünce ile eylem arasında, bir köprü olarak görenler, hiçbir zaman akademisyen körlüğüne düşmezler. Onlar tarihi tekrar tekrar yorumlamak için, kendi uzmanlık alanlarında her şeyi, kültür ve ekonomi alanında da, çok şeyi bilmeye büyük önem verirler.Onların kitaplarında bilim dünyasının öncülerinden olduğu kadar, bilgelik dünyasının öncülerinden de alıntılar vardır.
*
Türkiye’de hayatı bütün boyutlarıyla ele alarak, alan körlüğü içine düşmeyenlerin başında Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gelir. Onlar edebiyatın her alanında olduğu gibi, sosyal bilimlerin de her alanında, kalıcı eserler vererek, kendilerinde sonra gelen kuşaklara örnek olmuşlardır. Onların düşüncede ve eylemde, çığır açıcı çalışmaları, bizlere paha biçilmez bir yol haritası olmuştur. Onların dergileri ve kitapları Türkiye’nin Yirminci yüzyılına damgasını vurmuştur. Onlar kuşaklar arasında çok geniş iletişim kanalları açılmış ve çok zengin etkileşim alanları oluşmuştur.
*
Türkiye’nin Yirminci yüzyıldaki, düşünce ve eylem dünyasını araştıranlar,Yahya Kemal’i, Mehmet Akif’i, Necip Fazıl’ı ve Sezai Karakoç’u göreceklerdir.Türkiye’nin geçen yüzyılı şairler yüzyılı olmuştur.Onlar düşünce yüklü şiirleriyle, eylem taşıyan denemeleriyle, küçülen Türkiye’de, büyüyen Anadolu’yu görmüşlerdir. Onların bir ayakları Doğu’da, bir ayakları Batı’da, gözleri de bütün dünyada olmuştur. OnlarlaTürk ve İslam dünyasının üstünü bir karabasan gibi çöken, karamsarlık bulutları dağıtılmıştır.
*
Anadolu’yu dönüştürenlerin her birinin, “ağzı bal kovanı” ve “saçları oğul” olmuştur, hepsinin “on parmağından gürül gürül sular” akmıştır.Onlar edebiyatın her alanında, verdikleri ölümsüz eserleriyle, kendilerinden sonra gelen bütün kuşaklar için, birer “Görünmeyen Üniversite” olmuşlardır. Onların insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden, beslenen sayısız çalışmaları, bütün kuşakların, düşünce ve eylem dünyalarına, yeni zenginlikler, yeni duyarlıklar kazandırmıştır.
*
Benim de içinde yer aldığım, “Edebiyatın 68 Kuşağı”nın çok boyutlu düşünmesinin ve yazmasının sırları, yararlandığı “Görünmeyen Üniversite”lerin zenginliğinde aranmalıdır. O üniversiteler duvarları olmayan, kapıları herkese açık , üniversite sonrası, öğrenmesini öğrenme eğitimleriyle, katılanları tarihin derinliklerinde, uzun yolculuklara çıkarırlar.Onların eğitim ve öğretim dünyasında, öğrenmenin yaşı yoktur, öğretilirken öğrenilir, öğrenilirken öğretilir.Onlar bütün kuşakların açık öğretim fakülteleridir. SORU:7 ======= Kitaplarınızın tümünde bir hesaplaşma var. Batı’yla, Doğu’yla, kendimizle... Siz de dünyanın karanlıktan kurtuluşunu, Nuri Pakdil gibi “Türkiye düğümü”nde mi görüyor sunuz? CEVAP:7 ======== Geçen iki yüzyılda, Türklerin başını çektikleri Doğu dünyası, Avrupalıların başını çektiği Batı dünyası karşısında, ekonomik ve kültürel üstünlüğünü yitirmiştir. Ancak tarihleri boyunca, Doğu’dan Batı’ya, uzun bir yürüyüşe çıkan Anadolu insanı, Yirminci yüzyılın başında çekildiği Avrupa’dan, aynı yüzyılın sonunda geri dönmüştür.Türklerin dinamizmi, Anadolu’nun bin yıllık tarihi içinde oluşan, çok köklü, çok dinamik, düşünce ve eylem birikimden kaynaklanmaktadır.
*
Yirmi birinci yüzyılın başında,Avrupa’nın her ülkesinde küçük küçük Anadolu’lar vardır. Avrupa’daki Türklerin nüfusu, yirmi Avrupa Birliği üyesi ülkeden çok daha büyüktür. Türkler 1354’de Gelibolu’da, ayak bastıkları Avrupa topraklarında, ülke ülke ilerlemeye devam etmektedirler.Son iki yüzyılda dünyada Batılılaşma tartışılmıştır. Artık Avrupa’da Batılılaşma değil, Doğululaşma tartışılmaktadır. Avrupalılar Müslümanlarla birlikte yaşamak zorundadırlar.
*
Kervan toplumu olan Türkler, ezanın okunduğu coğrafyaları vatanları bilmişlerdir.Avrupa’nın düğümünü Türkiye çözecektir. Geçmişte Viyana’ya kadar gidenTürkler, Yirmi birinci yüzyılda Stockholm’e kadar gitmişlerdir. Dublin’den Paris’e, Brüksel’den Berlin’e, Avrupa’da Türklerin olmadığı hiçbir büyük kent yoktur.Artık yanızca İstanbul’un Ayasofya’sında değil, Bütün Avrupa şehirlerinin Ayasofya’larında ezanlar okunmaktadır.Tarihte her karanlığın bir aydınlığı, her ilerleyişin bir gerileyişi vardır.
*
Altmışlı yılların sonuda ilk karşılaşmamızda, bana “Biz roman okumayanın düşmanıyız” diyen Pakdil’in,okumak için ilk verdiği kitaplarda biri, renkli kalemlerle çizilmiş, sayfa kenarlarına uzun notlar düşülerek okunmuş, Tahsin Paşa’nın “Abdülhamit Hanın Yıldız Sarayı Hatıraları” kitabı olmuştur.Onun çizerek, notlar düşerek, okuduğu kitapları okuyanlar, notlardan kitaptan öğrendiklerinden, daha çok şey öğrenirler. Pakdil için kitap okumak, kutlu bir eylemdir,takım elbise giyilerek, masa başında okunur.
*
Necip Fazıl’ın çok önem verdiği, Türk tarihinin anahtar sultanlarının başında gördüğü, Abdülhamit’i anlamadan, “Avrupa düğümü”nü, “Amerika düğümü”nü, “Orta Doğu düğümü”nü ve “Türkiye düğümü”nü çözmek mümkün değildir. Abdülhahit taçlı diplomattır.Onun barış yıllarında Orta Doğu bütünlüğünü korumuştur.İttihatçıların savaş yıllarında, Türkler arkalarına bakmadan, Kudüs’ten, Kosova’dan, Üsküp’ten İstanbul’a çekilmek zorunda kalmışlardır.
*
Türkiye Doğu ülkeleriyle, Batı ülkeleri arasında hem anahtırdır, hem kilittir.Anadolu derin tarihsel birikimine, zengin kültürel kaynaklarına dayanarak, edebiyatı medeniyet için bilen denemecileriyle, şairleriyle, hikayecileriyle, romancılarıyla, bütün dünyada, barışa açılan kapıların anahtarı, savaşa açılan kapıların kilidi olacaktır.Dünyanın her ülkesinde, edebiyatta tartışılan köklü düşünceler, aradan çok zaman geçmeden, güçlü eylemlere dönüşürler. Türkiye Avrupa’da yeni bir dönüşümün, lokomotifi olma görevini yüklenecektir. SORU:8 ======= İslam dünyasının durumu ortada. Bu trajik durumdan kurtulmanın yolu, yöntemi ne sizce? CEVAP:8 ======== Yirminci yüzyılın ilk yarısı Avrupa için, ikinci yarısı Orta Doğu için, yıkım yüzyılı olmuştur. Yirmi birinci yüzyılın mimarları, kutsal kültürü toplumların afyonu olarak görenler değil, hayatın kaynağı olarak görenler olacaktır. Onlar bir yanlarına Mekke’yi, bir yanlarına Medine’yi alarak, Kudüs’ten geleceğe yürüteceklerdir. İnsanların harabeye çevrilen iç dünyalarıyla birlikte, yakılan yıkılan dış dünyalarını, inşa etmenin yol haritası,kutsal kültürün kutlu kentlerindedir.
*
Dünyadaki erdemli kentlerin, erdemli yönetimlerin anası olan kutlu kentler, bilginin ve bilgeliğin olduğu kadar, düşüncenin ve eylemin de, asla batmayan güneşleridir. Onlar geçmiş yüzyıllarda, Avrupa’yı nasıl dönüştürmüşlerse, gelecek yüzyıllarda Amerika’yı öyle dönüştüreceklerdir. İnsanlığın bilgi ve bilgelik dünyasında Atina’nın güneşi batmıştır, Kudüs’ün güneşi doğmaktadır. Kudüs’ün ışığını dünyaya, İstanbul taşıyacaktır. Batı’ya Işık hep Doğu’dan gelmiştir.
*
Doğu kutsal, Batı seküler kültürün anavatanıdır.Roger Garaudy’nin kitaplarında altını çizerek vurguladığı gibi, Avrupa’da doğmuş, kutsal kentleri olan, hiçbir büyük din yoktur. Kudüs Adem “Turabullah”, İbrahim “Halilullah”, Musa “Kelimullah”, İsa “Ruhullah” ve Muhammed “Habibullah” diyenlerin kentidir. Kudüs sevgisiyle silahlanmayanlar,bütün insanlığın kanını dökerler. Kudüs’te savaş olursa, Pekin’de, Moskova’da, Brüksel’de, Washington’da barış olmaz.Kan dökenlerin kanları dökülür.Dökülen kanlar yerde kalmazlar.
*
Dünyanın bütün aydınları, Yirmi birinci yüzyılda, insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminin, şehirlerin anası, zamanla yaşıt, Mekke’den kaynaklandığını göreceklerdir. Bu yüzden Pakdil, “Kalbimin yarısı Mekke’dir,yarısı Medine’dir,üzerinde bir tül gibi Kudüs vardır” demektedir. Uzaklık ve yakınlık farkının, ortadan kalktığı bir dünyada, büyük bir arayış içinde olan insanlığın, bilgi ve bilgelik susuzluğunu Mekke giderecektir.Mekke bütün peygamberlerden izler taşır, insanlığın atalarının kentidir, insanlığın anavatanıdır.
*
Batı’da kutsal kültür olarak neler varsa, onların hepsi Doğu’nun kutlu kentlerinden, ödünç alınmıştır.Dünyada kutlu kentlerin öğrencileri olanlar, seküler kentlerin öğreticileri olacaklardır. Onlar dünyanın bütün kentlerini, insanlık tarihinin derinliklerinde, uzun yürüyüşlere çıkaracaklardır. Dünyanın eli kanlı “Beş Kenti”nin, döktükleri kanların sorgulamasını, kutsal kültürün kutlu kentleri yapacaklardır. Atina’nın yargılanması,Kudüs’te yapılacaktır.Atina hesap vermekten kaçamaz. SORU:9 ======= “Edebiyatı sevmeyenler, insanları da sevmezler.” Diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? CEVAP:9 ======== Dünya tarihinin olguları, kuşaktan kuşağa değişmezler, ancak dünya tarihinin algıları kuşaktan kuşağa değişirler. Her kuşak insanlık tarihini yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır.Geçmişin olgularını tarihçiler, geleceğin algılarını edebiyatçılar araştırırlar. Tarihçiler toplumların geçmişlerine, edebiyatcılar toplumların geleceklerine ışık tutarlar. Bunun için Paul Valery şairleri, gelecekten haber veren kahinlere benzetir. Edebiyatçılar yüz yıllar sonrasını görürcesine yazarlar.
*
Edebiyatçıların eserlerinde, insanların hem geçmişleri, hem gelecekleri ele alınır. Onların akılları hem başlarındadır, hem gönüllerindedir. Bu yüzden onlar, hem ufukların, hem ufuk ötelerinin anlatıcılarıdır. Bütün insanlık için dünya, iyilikleri çoğaltmada, kötülükleri azalmada, birbirleriyle yarışan insanlarla, bir yandan kolaylaştırılır, bir yandan güzelleştirilir. Edebiyatçılar iyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede, düşünce ile eylemi altın oranda harmanlamanın sırlarını verirler.
*
Anadolu insanın bilgi ve bilgelik dünyasında, edebiyat medeniyet, düşünce eylem, şiir iman için bilinir. Şeyh Galip’in diliyle söylenirse, insan dünyanın özü ve özetidir. Dünyadaki yerini bilen insan, Allah’ı bilir. Bu yüzden Sezai Karakoç, “Benim güneşimden öteye kimse gidemez.Benim güneşimin,üstüne doğmadığı hayat, hayat değildir”demektedir. Onun güneşi Allah’ın güneşidir, dünyada Allah’ın güneşinden başka güneş yoktur. Allah’ın gündüzünü kimse geceye, gecesini kimse gündüze çeviremez.
*
Edebiyatı iman için bilenlerin, düşünce ve eylem dünyalarında, bir insan için hayatı yaşanır kılmakla, bütün insanlık için hayatı yaşanır kılmak, arasında fark gözetilmez, hiçbir ayrım yapılmaz. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, bilgelik alınır bilgelik satılır,bilgelikten terazi tutulur,bilgelik bilgelikle tartılır. Edebiyatçılar nefret ettirmek için değil, sevdirmek için, öldürmek için değil, yaşatmak için yazarlar. Onların silahlarından daha güçlü silah yoktur. Onlar omuzlarında silah değil, kitap taşırlar, kitaplarıyla savaşırlar.
*
Edebiyatçıların düşünceleri İrem bağlarıdır, eylemleri sevgi meyvalarıdır. Edebiyatçıları sevenlerin çevrelerinde geniş çekim alanları oluşur. Onların çevrelerinde halkalanlar, doyma bilmez okuyuculara, durma bilmez eylemcilere dönüşürler.
*
Edebiyatçıların bilgi ve bilgelik bahçesinde, binbir ağaçta, binbir çiçek açar, binbir meyva yetişir.Onların toprağında meyvalar ağaçlara,düşünceler eylemlere, bilgiler bilgeliklere dönüşürler. Onlar meyvada ağaçları, düşüncede eylemleri,bilgide bilgelikleri görürler.