Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Kasım 2018

32 yazı

1 Kasım 2018, 10:35

BİR HAYATTA İKİ HAYATI BİR RESİMDE İKİ İNSANI BİRDEN GÖRMEK

========================================================= Toplumların ürün, hizmet ve bilgi üretim güçlerinin büyütülmesinde, kar amacı güden ya da gütmeyen bütün kuruluşların vazgeçilmez bir yerleri vardır. Kuruluşları güçlü olmayan toplumların, ekonomilerinin güçlü olması mümkün değildir. Su kaynaklarından yoksun toprakların çoraklaşması gibi, kuruluşlardan yoksun toplumlar da, hem ekonomik, hem de kültürel olarak yoksullaşırlar.

*

Dünya tarihinin her döneminde, küçük ya da büyük ekonomik ve kültürel kuruluşlar,hayatın merkezinde yer almışlardır.Her kuruluş ekonomik, siyasal ve kültürel çevredeki gelişmelere uyum sağlayabilmek için, ana değerlerini koruyarak, amaçlarına ulaştıracak araçları, sürekli gözden geçirerek yenilemek zorundadır. Kuruluşların değerlerini korumaları, değişmeden değişmesine, gelişerek , bilmelerine bağlıdır.

*

Ülkeleri ekonomik ve kültürel bağlarla, birbirine bağlayan kuruluşlarda, amaçlar uzun dönemde çok yavaş değişirken, araçlar kısa dönemde çok hızlı değişmektedir. Kuruluşlar ister kar amaçlı olsunlar isterse de olmasınlar, ürettikleri ürünlerle, hizmetlerle ve bilgilerle toplumları dönüştürürler. Kuruluşların yönetimi bütün ülkelerin sorunudur, bütün bilimlerin konusudur. Yirminci yüzyıl gibi, Yirmi birinci yüzyıl da kuruluşlar yüzyılı olacaktır.

*

Kuruluşlarda karşılaşılan sorunların çözümünde, amaçların araç araçların amaç boyutları vardır. Başarılı yöneticiler yalnızca amaç ya da yalnızca araç üzerinde değil, her ikisinin üzerinde birden yoğunlaşırlar.Onlar her zaman, farklı açılardan bakarak, aynı resimde iki ayrı yüzü görmesini bilirler. Her yöneticinin kafasında yüzlerce resim vardır. Resimlerden bir kısmı, insanların yüzlerini oldukları gibi gösterirken, bir kısmı da olması gerektiği gibi gösterirler.

*

Yöneticiler çoğu zaman gördükleri yüzün, gerçekten gördükleri yüz olduğunu sanırlar. Oysa çoğu zaman bir resimde iki resim vardır. Herkes aynı resmi görmez.İşletme yönetiminin gelenekselleşmiş programlarında gösterilen ve üzerinde uzun uzun tartışılan bir resim vardır. Söz konusu resim başta Stephan Covey’in “Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı” olmak üzere, pek çok kitapta, önemli bir eğitim aracı olarak yer alır.

*

Resime bakanlardan bir kısım, genç bir hanım görürken, bir kısmı da büyük burunlu yaşlı bir hanım görürler. Her iki kesim de haklıdır, aynı resimde iki yüz, iki insan vardır. Bir kısım insanlar genç, bir kısım insanlar da yaşlı insanı görürler. Resime dikkatle bakanlar, her insanın farklı yüzleri olacağını bilen gözler, aynı resimdeki iki ayrı yüzü de görürler.Tartışılan resim özel, kamu ve gönüllü kuruluşlarıyla ve değişik boyutlarıyla bütün bir hayattır.

*

Bütün boyutlarıyla hayatın kalitesini artırmak için, belirgin olanın ötesine bakmak gerekir.Yüz yüze olunan ekonomik, siyasal ve kültürel sorunlar çok boyutludur.

*

Kuruluşlar ve insanlar başarılı olmak için, karmaşık dünyaya bir bütün olarak, değişik açılardan bakmasını öğrenmelidirler.

*

Hayat değişik boyutlarıyla ele alınmadan, yüzeysel bir bakışla değerlendirilirse, belirgin olan yüzü görülür.

2 Kasım 2018, 11:00

DÜNYADA DAVOS EKONOMİSİNİ KUDÜS EKONOMİSİNE DÖNÜŞTÜRMEK

============================================================ Doğu ülkelerinden dalga dalga bütün dünyaya yayılan, Kudüs kültürünün yaz rüzgarlarına karşı, Batı ülkelerinin Davos kültüründen kış rüzgarları esiyor. Davos kültüründen beslenen Davos ekonomisinin estirdiği kış rüzgarları bütün ülkelerin ekonomik ve kültürel temellerini sarsmaktadır. Batı ülkelerinin ekonomileri küçülürken, Doğu ülkelerinin ekonomileri büyüyor. Dünyanın kasası olan Davos’un elinde, dünya kumarhaneler ülkesi, Monaco’ya dönüşmüştür.

*

Ekonomik ve kültürel hayatı canlı tutma işlevi yüklenen parayı, alınıp satılan bir ürüne dönüştüren Davos ekonomisi, parayı bir değişim aracı olarak gören Kudüs ekonomisine karşı, yürüttüğü savaşı yitirmiştir. Yirminci yüzyılda reel ürün ticaretinden önce, sanal para ticaretinden, zengin olan Davos ekonomisi, yolun sonuna gelmiştir. Geçen yüzyılın finansman yöntemleriyle, gelen yüzyılın ekonomik sorunlarını çözülmemektedir.

*

Dünyada nasıl değer toplumunun sorunları, bilgi toplumunun yöntemleriyle çözülemezse, Kudüs ekonomisinin sorunları da, Davos ekonomisinin yöntemleriyle çözülemez. Milyonlarca insanın işsiz olduğu ülkelerde, Davos’un kitlesel üretim yöntemlerinden önce, kitlelerin üretime katıldığı üretim yöntemlerine ihtiyaç vardır. Yirmi birinci yüzyılda bütün ülkeler, bütün kuruluşlarıyla, Davos ekonomisinin bankalarının, değirmenine su taşımayı bırakmalıdırlar.

*

Davos ekonomisinin yol açtığı ekonomik ve kültürel krizlerin üstesinden gelmek için, dünyanın bütün kuruluşları, gelirlerini ve giderlerini bankaların görünmeyen hesaplarından, kuruluşların görünen kasalarına aktarmalıdırlar. Dünyadaki bütün kuruluşlar, paralarını kasalarında saklama zahmetine katlanırlarsa, parayı elden ele dolaştırarak, ortadan kaldıran Davos ekonomisinin, insanların gözlerini kamaştıran büyüsü bozulacaktır.

*

Tarih boyunca bütün toplumlarda, para değer koruma, değer taşıma ve değer ölçme aracı olmuştur. Parayı araç olmaktan çıkararak, amaç haline getiren toplumlar, paranın getirdiği yükler altında ezilerek, ekonomik krizlerden kültürel krizlere sürüklenmişlerdir.Ekonomide paranın bir zaman değeri vardır. Para zamanla değer kazanırken, ürünler zamanla değer yitirirler. Bütün ekonomilerde paranın değeri ve işlevi, her zaman tartışma konusu olmuştur.

*

Dünyanın karşı karşıya olduğu ekonomik ve kültürel krizlerin üstesinden gelmesi için, seküler kaynaklardan dayanan Davos ekonomisinden, kutsal kaynaklara dayanan Kudüs ekonomisine dönüşmenin, yol ve yöntemlerini bulması gerekir.

*

Davos ekonomisinin bütün ülkeleri etkileyen finansal krizleri, bütün ülkeleri Kudüs ile bağlarını yenilemeye zorlamaktadır.

*

Paraya kutsallaştıranlar, bütün ülkelere büyük bedeller ödetirler.

*

İnsanlar değer verirlerse, paranın değeri vardır.

2 Kasım 2018, 21:10

KÜLTÜREL DERİNLİK OLMADAN EKONOMİK ZENGİNLİK OLMAZ

===================================================== Gündüzün geceyle, gecenin gündüzle iç içe olduğu gibi, kültür ekonomiyle, ekonomi de kültürle iç içedir. Kültür ile ekonomi ten ile cana benzer. Nasıl ten candan ayrılmazsa, ekonomi de kültürden ayrılmaz. Kültür ve ekonomi hayatın iki yüzüdür. Her kültürel eylemin bir ekonomik boyutu olduğu gibi, her ekonomik eylemin de bir kültürel boyutu vardır. Bunun için hiç kimse ya kültür ya da ekonomi diyemez. Herkes hem kültür, hem de ekonomi demek zorundadır.

*

Kültür değişmeyen amaçların ekonomi de değişen araçların kaynağıdır. Kültürel ve ekonomik hayatın canlılığı, değişmeyen amaçları gerçekleştirme yolunda, araçların sürekli değişmesine dayanır. Korunması gereken amaçlarla, durmadan yenilenmesi gereken araçlar, kültürel derinlikle birlikte, ekonomik zenginliğin de güvencesidirler. Buluş ve yeniliklerle, üretim gücünü büyütmeyen toplumlar, kültürel derinlik ve ekonomik zenginlik kazanamazlar.

*

Kültür ve ekonomi güçlerinin, doruk noktalarına şehirlerde ulaşırlar. Şehirler kültürün ekonomiyi, ekonominin de kültürü zenginleştirdiği, üretici çekim merkezleridir. Henri Pirenne’in “Ortaçağ Kentleri” kitabında vurguladığı gibi:Dünyada hiçbir medeniyette şehir hayatı ticaret ve sanayiden bağımsız olarak gelişmemiştir. Tarihin her döneminde kültür ekonomiyi, ekonomi de şehirleri zenginleştirmiştir.

*

Şehirler ya ticaret yollarında ya da göl, nehir ve deniz kıyılarında kurulup büyümüşlerdir. Pirenne’in “Şehirler ticaretin ayak izlerinden doğmuşlardır” yargısı, her çağda geçerli olmuştur. Ticaret yollarında gelişen Mekke, Medine ve Kudüs, kültür ve ekonominin olduğu kadar, şehirlerin de analarıdır. Büyük fırsatlar, büyük şehirlerde yakalanır. Ticaretin öncülerinin kültürde ekonomiyi, ekonomide de kültürü gören, rüyaları şehirlerde gerçekleşir.

*

Büyük rüyalar büyük şehirlerde görülür. Şehirler rüyalarının peşine düşen, rüyalarının gerçekleşmesi için, ortaklık yapmasını bilen öncülerin başarılarıyla, kültürel ve ekonomik zenginliğin sürükleyici gücü olurlar. Kültürel derinlik ve ekonomik zenginlik, doğal ahlak, doğal hukuk ve doğal ekonomi ilkeleri ışığında, hayatın bütün boyutlarıyla, yaşanır kılınmasına bağlıdır. Hayatın zenginleştirilmesinde öncülerin rüyalarının vazgeçilmez bir yerleri vardır.

*

İki dünyayı birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak ele alan Gazali, kültürel ve ekonomik hayatın zenginleştirilmesinde ihtiyaçların, zorunlu, kolaylaştırıcı ve güzelleştirici olmak üzere üç boyutta ele alınmasının üzerinde önemle durur. Rüyaları olmayan toplumlar, kültürel ve ekonomik alanda, atılımlar yapamazlar. Büyük rüyalar öncülere olduğu kadar, toplumlara da güç kazandırırlar. Rüyaları olanlar hayatı hem kolaylaştırırlar,hem de güzelleştirirler.

*

Kaynak oluşturma, dağıtma ve değerlendirmede ihtiyaçların sırasına özen gösterilmesi gerekir. İhtiyaçların hiyerarşisine önem verilmeyen ekonomilerde, ihtiyaçların yerini istekler alacağı için, hiçbir alanda kaynak savurganlığın önüne geçmek mümkün değildir.

*

Kültürel alanda nasıl pozitif değerler, normatif değerlerin yerine geçemezse, ekonomik yapıda da güzelleştirici ihtiyaçlar, zorunlu ihtiyaçların önüne geçemez. Ekonomik alandaki başarının yol haritası kültürel alanda gizlidir.

*

Pozitif değerlerin yerine normatif, gerçek ihtiyaçların yerine de yapay ihtiyaçlar geçerse, toplum kültürel derinlikle birlikte, ekonomik zenginliğini yitirir.

3 Kasım 2018, 10:05

HER ALANDA EKONOMİ EŞİTTİR İNSAN ÇARPI KÜLTÜRÜN KARESİDİR

========================================================== Dünyada ekonomi nasıl tanımlanırsa tanımlansın, son değerlendirmede, insanlığın kültürel birikiminin, hayatın üretim ve tüketim boyutlarına yansımasıdır. İnsanlık tarihi boyunca, toplumların ekonomik gücünü belirleyen, en büyük ve en etkili kaynak kültür olmuştur. Yoksulluk gibi, zenginlik de sorun olduğu için, üretim peşinde koşmak, tüketimden kaçınmak, bütün kültürlerde en başta gelen erdemdir.

*

Dünyanın her yerinde ülkelerin üretim güçlerinin, yeni boyutlar kazanmasının kaynağında, hem üretici hem de tüketici olarak insan vardır. Öncesi kültür olduğu gibi, sonrası da kültür olan ekonominin, tarihi insanla başlar, insanın olduğu yerde, ya kültür ya da ekonomi değil, hem kültür hem de ekonomi vardır. Einstein’ın enerji formülüne benzetilerek söylenirse: Ekonomi eşittir insan çarpı kültürün karesidir. İnsanda gizlenen gücü, kültür gün ışığına çıkarır.

*

Dünyada yoksulluğun olduğu kadar, zenginliğin de kaynağı ekonomiden önce kültürdür. İnsanları üreten eller olmaya özendiren kültürler zenginliğin, tüketen eller olmaya özendiren kültürler de yoksulluğun kapılarını açarlar. İnsanların kültürel birikimleri, üretilen ürünlerde, hizmetlerde ve bilgilerde etkisini gösterir. Üretim peşinde koşan kültürler üretimde, tüketim peşinde koşan kültürler, tüketimde yarışanların sayılarını çoğaltırlar.

*

Ekonomilerin canlıkları üretimi özendiren, tüketimi önleyen insanların birbirleriyle yarışmasından kaynaklanır. Üretimde yarışanlar, tasarruflara yeni alanlar açarken, tüketimde yarışanlar da savurganlığa yeni alanlar açarlar. “Teknolojinin Ötesi”inde vurgulandığı gibi, teknoloji hayatı hızlandırarak kolaylaştırır, karmaşıklaştırarak zorlaştırır. Ekonomi de teknoloji gibi,ülkelerdeki olumlulukları büyüttüğü, kadar olumsuzlukları da büyütür.

*

Ekonomik güç iki yanı keskin kılıca benzer, toplumlarda bir yandan üretimi artırırken, bir yandan da tüketimi artırır. Tüketim üretimi üretim tüketimi kamçılar.Bunun için hem üreticilere, hem de tüketicilere, kutup yıldızı olma görevini, ekonomi değil kültür yüklenir. Tüketimin her şey olduğu bir kültürde, tüketmek için herşey yapılır. Kültürü derin olan toplumlar, en düşük gelirliler, en yüksek gelirliler gibi değil, en yüksek gelirliler, en düşük gelirliler gibi yaşarlar.

*

Anadolu bilgelerinin kültüründe, sürekli tekrarlandığı gibi: “En düşük gelirliler gibi yaşamak bir erdemdir, ancak toplumun en düşük gelirlisi olmak bir erdem değildir.” Bu yüzden bir toplumda, tüketimden önce üretim peşinde koşmak, bir kültürel görev, aynı zamanda kültürel bir sorumluluktur.Kültürel görevlerinin ve sorumluluklarının bilincinde olmayanlar, ekonomik görevlerini ve sorumluluklarını eksiksiz olarak yerine getiremezler.

*

Kültürde iyilik ve kötülük yarışında, iyiliklerin kazanması nasıl sonuç verirse, ekonomide üretim ve tüketim yarışında, üretenlerin kazanması aynı sonucu verir.

*

Hayatın kültürel boyutunun göz ardı edilerek unutulduğu toplumlarda, ekonomik boyut bütün sorunların kaynağı olur.

*

Ekonomi akılla, kültür gönülle düşünür.Ekonomide akılla aranılan kültürde gönülle bulunur.

4 Kasım 2018, 10:48

BÜTÜN ÜLKELERDE ÇOĞUNLUĞUN SESİ SAĞDUYUNUN SESİDİR

======================================================== Yirmi birinci yüzyılda bütün ülkelerin, karşı karşıya oldukları sorunların başında,temsili demokrasiden, katılımcı demokrasiye, geçmek gelmektedir. Katılımcı demokratik yönetimlerin güç kazanmasıyla, katılımcı ekonomiye geçme çalışmaları da hız kazanacaktır. Bütün ülkelere açık, iletişim platformlarından yararlananların, sayılarının milyarları aşması,ekonomik,siyasal ve kültürel kuruluşları, çoğunluğun sesine kulak vermeye zorlamaktadır.

*

Tarihin bütün dönemlerinde, sesi çok çıkan azınlığa karşı, sesi az çıkan çoğunluğun sesi, sağduyunun sesi olmuştur.İster kültürel,ister siyasal, isterse ekonomik alanda olsun, sağduyunun sesine kulak asmayan, yönetimlerin ömürleri uzun olmamıştır.Çoğunluğun gücü, topluma kazandırdıkları zenginlikten kaynaklanır. Çoğunlukla yardımlaşma ve dayanışma içinde olmayan yönetimler, azınlığın güçlenmesine yol açarlar.

*

Yönetimler iyilikleri özendirerek, kötülükleri önleyerek, ekonomik ve kültürel hayata, hem anlam hem de değer kazandırırlar.Müslüman ülkelerin İslamın doğuş yıllarına kadar uzanan, çoğunluk yönetiminin temelleri olan, katılıma ve paylaşıma dayanan,köklü yönetim gelenekleri vardır. Dünyanın bütün ülkelerinde, yönetimler başarılarını, aldıkları kararlara, yönetilenlerin çoğunluğunun, katılmasına borçludurlar.

*

Kusursuz demokratik yönetimlerde, üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü geçerlidir. Çoğunluğu oluşturan yönetilenlerle, azınlığı oluşturan yönetenler arasındaki uyumun ve düzenin en büyük güvencesi, hukukun yönetimin dışında değil, üstünde olmasıdır. Ülkelerde hukuk suçluları cezalandırmaktan önce, suçları önlemek için vardır. İnsanların dürüstlükte yarıştığı, çoğunluğun dürüst olduğu toplumlarda, hukukçulara çok görev düşmez.

*

Hukukun başta gelen görevi, seçmenlerin seçme ve seçilme haklarını, güvence altına almaktır. Hukukun üstün olduğu toplumlarda, yöneticiler kurşun atarak değil, oy atarak belirlenir.Bunun için demokratik yönetimlerde, oylar gizli verilirken, oy sayımları açık yapılır. Yönetilenlerin seçimlerle, yönetenleri değiştirmedikleri yönetimlerde, yönetenler yönetilenlerin seçtiklerini değiştirirler. Seçme hakkı olanların, seçilme hakları olur.Hayat sürekli seçimdir.

*

Demokratik yönetimlerin temeli, açıklık içinde sürekli yeniden yapılanmaktır. Gizliğin olmadığı, gece ve gündüz farkının, ortadan kalktığı dünyada, olduğu gibi görünmeyen, göründüğü gibi olmayan yönetimlerin, haksızlıkların ve yolsuzlukların önüne geçmeleri mümkün değildir.Tarih boyunca yönetim alanı, savaş alanı olmuştur. Demokratik yönetimlerin gücü, yöneticileri silahlarla değil, oylarla değiştirmelerinden gelir.

*

Demokratik kurallarla, seçilenlerin, seçenler tarafından denetlendiği bir yönetim ortaya çıkar.

*

Seçilenler seçenlerin, yönetime yansıyan yüzleridir. Toplumlar seçtikleriyle yönetilirler.

*

Demokratik yönetimler, demokratik kurum ve kurallarla, ayakta kalırlar.

5 Kasım 2018, 12:08

YİRMİNCİ YÜZYILDA ANADOLU'NUN KUTUP YILDIZLARI OLAN ŞAİRLER

========================================================== Şairler toplumlardaki dönüşümlerin habercileridir. Onlar toplumların geçmişlerinde, geleceklerinin ağaçlarını görürler. Geçmişin ağaçları meyvalerini gelecekte verirler. Sınırları aşmasını bilen büyük şairler, çekirdeklerdeki ağaçları ve ağaçlardaki meyvaleri şiirlerine yansıtırlar. Her ağaç çekirdeğine göre meyva verir. Nasıl çekirdekleri sağlam olan ağaçların, meyvalerı güzel olursa, şairleri güçlü olan toplumların, gelecekleri aydınlık olur.

*

Şiirler düşüncelerin olduğu kadar, duyguların da çekirdeklerini yapılarında taşırlar. Şiirlerde düşünceler duygulara, duygular düşüncelere dönüşürler. Şairler toplumların geçmişlerine ayna tuttukları gibi, geleceklerine de ayna tutarlar. Sezai Karakoç, Türk şiirinin üç ana kaynağı olarak, Yahya Kemal, Mehmet Akif ve Necip Fazıl’ı görür. Yahya Kemal Anadolu insanına dünden, Mehmet Akif bugünden ve Necip Fazıl da yarından bakmıştır.

*

Mehmet Akif şiirinde, Türk toplumunun Avrupa ülkelerine karşısında, yüzyıllarca sürdürdüğü üstünlüğü, yitirmesinin ekonomik, siyasal, kültürel hayattaki yansımalarını, çok yalın ve gerçekçi bir dille ele almıştır. Onun kadar bütün boyutlarıyla, yaşadığı yılları şiirine yansıtmayı başaran, başka bir şair yoktur. O Anadolu insanının savaş alanlarında gösterdiği başarıyı, ekonomik alanlarında gösterememesinin, kaynaklarını sorgulayıcı bir dille ortaya koymuştur.

*

Mehmet Akif görünmeyen dünyayı, görünen dünyadan daha çok seven, Anadolu insanının hem özü hem de özetidir. Anadolu insanını babası Orta Asya’dan, annesi ise stanbul’da yeniden doğmuş, birer Horasan erenidir. Anadolu’yu Anadolu yapan Türkler tarihleri boyunca, Batı karşısında yenik düşen, Doğu insanını yeniden ayağa kaldırmaya çalışmışlardır. Son Peygamberin sevgisini kazanan İstanbul, Türklerin kutlu kentidir.

*

Türkler için İstanbul, Türk ve İslam dünyasına, hiç bıkmadan, usanmadan yön gösteren, muhteşem bir deniz feneridir. Deniz fenerleri olmayan toplumlar, tarihin kayalıklarında parçalanıp yok olurlar. Bu yüzden Türkler, tarihlerinde, iğneyi Avrupalılara batırırken, çuvaldızı da kendi toplumlarına batırmaktan çekinmemişlerdir. Türkler tarihlerinde, hiçbir zaman karamsarlığa düşmemişlerdir. Türklerin düşünce dünyası, kötümserlik dünyası değildir.

*

Orta Asya, Balkanlar ve Orta Doğu üçgeninde, bütün yollar Doğu ve Batı’nın, medeniyet merkezi İstanbul’a çıkar.

*

İstanbul yalnızca İslam dünyasının değil, bütün dünyanın ateşi sönmeyen ocağı, parlaklığını yitirmeyen yıldızıdır.

*

İstanbul Son Peygamberin duasını almıştır, ezanlarla korunan şehirdir.

*

İstanbul’un semalarında hiçbir zaman, karamsarlık bulutları görülmemiştir.

*

İstanbul’da coğrafya Türklerin, önceden okunmayan, önceden bilinmeyen kaderidir.

*

Kader önceden okunmaz,kader önceden bilinmez.

6 Kasım 2018, 10:08

SAVAŞLAR POLİTİKANIN CEPHELERDE DEVAMI OLMAKTAN ÇIKMIŞTIR

============================================================ Siyasal sınırların önemli olduğu sanayi toplumlarında, savaşlar cephelerde silahlarla yapılmıştır.Siyasal sınırlardan daha çok, ekonomik sınırların ağırlık kazandığı bilgi toplumlarında, savaşlar cephelerde silahlarla değil, pazarlarda ürünlerle yapılmaktadır. Yirminci yüzyılda ekonomik ve kültürel dünyadaki gelişmeleri öngöremeyen Avrupa ülkeleri savaşlarla yerle bir olurken, Yirmi birinci yüzyılda da savaşlar, dünyadaki dönüşümlere uyum sağlayamayan, Asya ülkelerini yakıp yıkmaktadırlar.

*

Batı dünyasında savaş denilince, ilk akla gelenlerin başında, savaş kuramcısı Clauswitz gelir. Dünyada milyonlarca insanın hayatları karşılığında kurulan, baskı ve şiddete dayalı yönetimlerin, kuramcıları ve uyguluyacılar olan, Marx, Engels, Lenin ve Mao, düşüncelerini geliştirmede, Clauswitz’ten yararlanmışlardır. Politikayı savaştan, savaşı politikadan ayırmayan Clauswitz, savaşı politikanın cephelerde, silahlarla devamı olarak görmüştür.

*

Bilgi toplumlarının bilgelik toplumlarına, ekonomik değerlerin etik değerlere evrildiği bir dünyada, Paul Kennedy’nin “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü” kitabında, geçmiş yüzyılların büyük güçlerinin, tarihlerinden yola çıkarak ayrıntılı olarak anlattığı gibi, düz kare dünyada, büyük ülke olmanın yolu, cephelerden önce, pazarlardan geçmektedir. Orta Doğu ülkelerindeki iç savaşlarda, açıkca görüldüğü gibi, cephelerde yürütülen savaşlar, çözüm değil çözümsüzlük getirmektedirler.

*

Cephelerdeki savaşların yerine pazarlardaki yarışların geçmesi,ülkelerin ekonomik,siyasal ve kültürel yapılarında köklü dönüşümlere yol açmaktadır. Almanya ve Japonya gibi, ekononomik büyüklükte, üretim ve yönetim gücünde, dünya ekonomisinin ilk sıralarında, yer alan ülkelerin başarıları, ordularının büyüklüğünden değil, kuruluşlarının büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. Onlar kuruluşlarıyla, ordularla gidilmeyen ülkelere gitmektedirler.

*

Ülkelerde kuruluşların girdileriyle ve çıktılarıyla,birbirlerine bağımlı oldukları dünyada, başta Amerika ve Rusya olmak üzere, bütün ülkeler karşı karşıya oldukları sorunları, yerel savaş alanları olan cephelerde değil, küresel barış alanları olan pazarlarda çözmek zorundadırlar.Küresel pazarlarda yerleri olmayan ülkelerin,uluslararası ilişkilerde sözleri olmaz. Dünya üretimine katkıda bulunmadan, dünyanın yönetiminde ağırlık kazanılmaz.

*

Kuzey Kore’nin bir milyondan daha fazla askere sahip olan ve Kızıl Ordu benzeri yapılanan ordusu, göründüğünden çok daha güçsüzdür. Düz kare dünyada orduların gücü asker sayısının büyüklüğünden kaynaklanmaz.

*

Güney Kore’nin beş yüz bin kişilik Pentegon benzeri yapılanan ordusu ise, göründüğünden çok daha güçlüdür. Çünkü ortasından ikiye bölünen iki Kore’nin, üretim güçleri birbirlerinden çok farklıdır.

*

Akıllı füzelerinden önce, Akıllı telefonları olmayan ülkelerin,hem pazarlarda, hem de cephelerde yerleri ve güçleri olmaz.

7 Kasım 2018, 22:57

DÜNYADA YENİ BİR ÜRETİM YENİ BİR YÖNETİM DİLİ OLUŞTURMAK

======================================================== Sanayi toplumunun yönetim dili gibi, bilgi toplumunun da kendine özgü bir yönetim dili vardır.Ülkelerin sanayi toplumundan, bilgi toplumuna geçerken, üretim dilleriyle birlikte, yönetim dilleri de değişmektedir. Sanayi toplumunun yönetim dilinde, görünen dünyanın değerleri, önemli yer tutarlar.Bilgi toplumunun yönetim dilinde ise, görünmeyen dünyanın değerleri büyük önem kazanmaktadır.

*

Yirminci yüzyılın üretim ve yönetim diline, Batı ülkeleri damgalarını vurmuşlardır. Yirmi birinci yüzyılın üretim ve yönetim diline, Doğu ülkeleri damgalarını vuracaklardır.Üretim gücünün büyütülmesinde, yönetim dilinin zenginleştirilmesinde ağırlık,ordular gibi yapılanan kuruluşlardan, orkestralar gibi yapılanan kuruluşlara kaymıştır. Yeni dünyada kuruluşlar, bütün dünyanın ekonomik ve kültürel birikiminden yararlanmak zorundadırlar.

*

İnsanların oldukları yerde tüketim, tüketimin olduğu yerde üretim, üretimin olduğu yerde yönetim vardır.Ekonomik ve kültürel hayatın içinde zenginleşen, üretimin ve yönetimin dili, kimsenin öğrenmekte güçlük çekmediği, bütün toplumların bildiği, sürekli gelişime açık, yalın bir dildir.Görünen dünyanın verilerine dayanan üretimin ve yönetimin yalın dili, görünmeyen dünyanın verileriyle, yeni açılımlar kazanır.

*

İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak için, üretmesini bilenler, insanları yönetmesini bilirler.İnsanlık tarihi boyunca, üretenler tüketenlerden daha etkili olmuşladır.İnsanlığın üretim ve yönetim dünyasında, görünmeyen dünyanın verileri, görünen dünyanın verilerine, çay bardağındaki şeker gibi eriyerek tat, süt gibi erimeyerek renk verirler. Görünmeyen dünyanın değerleri, ekonomik ve kültürel hayatın, doyumsuz tadı ve eşsiz rengidir.

*

Görünmeyen dünyanın değişmeyen değerleriyle, görünen dünyanın görünen değerlerine yeni tatlarla, yeni renklerle zenginleştirmeden,üretim alanının dilinde olduğu kadar, yönetim alanının dilinde de, yeni dönüşümlerin kıvılcımlarını ateşlemek mümkün değildir. Her toplumun kendi üretim ve kendi yönetim yapısını yansıtan bir dili vardır. Sanayi toplumlarının diliyle,bilgi toplumlarının sorunları dillendirilemez.

*

Bilgi toplumlarının dilleriyle, sanayi toplumlarının dilleri, hem zenginleşirler, hem de yeni açılımlar kazanırlar. Toplumlar geleceğin yönelimlerini araştıran çalışmalar yapmadan, dünyadaki gelişmelere uyum sağlayamazlar.

*

Bilgi toplumlarının dilini zenginleştirmek için, sanayi toplumlarının dillerinin özümsenmeleri ve içselleştirilmeleri hayati önem taşır.

*

Görünmeyen dünyanın dilini bilmeyenler,görünen dünyayı yaşanır kılamazlar.

9 Kasım 2018, 12:32

SİYAH GÜLLER AK GÜLLER GEYVE'NİN GÜLLERİ

======================================== Soğuk Savaş''ın büyük bir hız kazandığı yıllarda, Sağ ve Sol çatışmaları, bulaşıcı bir hastalık gibi, bütün dünyaya yayılmıştır. Amerika ile Rusya arasındaki ekonomik, siyasal ve kültürel yarışın doruk noktasına çıktığı bir dönemde, Anadolu''nun bin yıllık tarihiyle yoğrulmuş bir kuşak, Türkiye'nin geleceğini Batı'nın seküler kültüründen daha çok Doğu'nun kutsal kültüründe aramıştır. Onlar bütün insanlığın düşünce ve eylem birikiminin, kutsal kitaplara dayandığını bilen bir kuşaktır.

*

Türkiye''yi dönüştüren kuşağın öncüleri, kutsal kitapların evrensel değerlerine sarılarak, bütün dünyaya “Bahçe biziz, gül bizdedir” diyen şairler olmuştur. Kutsal kitaplardan kaynaklanan kültürde, gül güzelliğin, zenginliğin, iyiliğin, merhametin ve sevginin evrensel simgesidir. Şairler güzelliğin simgesi gülle, güzelliği ararlar. Hayatını güzelliği aramaya adamış düşünürlerin başında “Gül Muştusu” ve “Monna Rosa”nın şairi Sezai Karakoç gelir. O hayatı yaşanır kılacak güzelliğin, şiirini yakalamış şairdir.

*

Geyve adının geçtiği her yerde akla, Karakoç''un “Mona Rosa” şiirinin ilk yayınlanışındaki, ilk dizeleri gelir: “Mona Rosa siyah güller, ak güller/Geyve''nin gülleri ve beyaz yatak/Kanadı kırık kuş merhamet ister.” Karakoç yanlış yorumlara yol açmamak için, yeni baskıda Geyve''yi, gül kenti Gülce''ye dönüştürmüştür. Göynük, Taraklı, Geyve, Alifuatpaşa, Doğançay ve Pamukova Orta Anadolu''yu Marmara ve Karadeniz''e bağlayan Sakarya vadisinde, değişik meyvaları ve gülleriyle ünlü yerleşim alanlarıdır.

*

Yedi bölgesiyle Anadolu, tarih boyunca, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu gibi, Avrupa''nın seküler kültürü ile Asya''nın kutsal kültürünün hesaplaştığı coğrafyaların odak noktasını oluşturmuştur. Anadolu, bütün güzelliklerin kendisinde dile geldiği, binbir çeşit gülün anavatanıdır. Gül yetiştirmesini bilen Anadolu, şair yetiştirmesini de bilmiştir.

*

Gül, güzelliği arayan şairlerin dünyasında, vazgeçilmez bir yer tutar. Ümmi Sinan''ın çok sevilen şiirinde olduğu gibi, Anadolu''nun her yerleşim yerinin “Asmasında gül dalları”, “Kovanında gül balları” ve “Ağacında gül halleri” vardır. Anadolu''da “Gül olanın aslı güldür” ve kutsal kültürün zirvesi “Peygamberin nesli güldür”. Gül, güzel insanların aynasıdır. Gülün güzelliği, insanların yüzüne yansır. Gönlü zengin olanların, yüzleri aydınlık olur.

*

Hayata kutsal kültürün penceresinden bakan şairler, Anadolu'nun düşünce ve eylem dünyasına yeni açılımlar kazandırmışlardır. Ümmi Sinan''ın gördüğü gibi, onların “Gülden değirmeni döner”, o değirmende gül öğütülür, değirmenin “Akar suyu döner çarkı” ve “Bendi pınarı güldür gül"dür.

*

Toplumsal hayatın vazgeçilmez iki alanı olan “pazar mekanizması” ve “demokratik mekanizma”, kutsal kültürün zamanla değişmeyen ilkelerini, gözardı ederlerse, “gül” medeniyetini, “kan” medeniyetine dönüştürürler.

*

Dünyada gülün rengini unutanlar, kanın rengine boyanırlar.

*

Savaşlar kan dökerek değil, gül yetiştirerek önlenir.

*

Edebiyatçılar gül yetiştiren bahçıvanlardır.

10 Kasım 2018, 11:15

EKONOMİK VE KÜLTÜREL ALANDA PARA BİR AMAÇ DEĞİL BİR ARAÇTIR

============================================================ Ülkelerin, kurumların, kuruluşların ve insanların birbirine bağımlılığının artmasına paralel olarak, şehirlerde yaşamanın güçlükleri, yıldan yıla katlanarak artmaktadır. İnsanların işleri ve yaşları ne olursa olsun, hayatı yaşanır kılmanın getirdiği parasal yükler, dünyada bütün insanları, paranın peşinden koşmaya zorluyor. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, para araç olmaktan çıkmıştır, amaç haline gelmiştir.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı yönlendiren, finans kuruluşlarının yönlendirici gücü, paradan para kazanmanın dayanılmaz çekiciliğinden kaynaklanmaktadır. Onlar geliştirdikleri değişik finansman yöntemleriyle, dünyanın kaynaklarını, reel ekonomiden daha çok parasal ekonomiye yönlendirmektedirler. Dünyanın her yerinde reel ekonomiyi kat kat aşan, parasal ekonomi vardır. Para almak, para satmak, herkesi paranın peşinden koşturmaktadır.

*

Ekonomik sorunların çözümü, yalnızca ekonomi dünyasına, kültürel sorunların çözümü, yalnızca kültür dünyasına bırakılmamalıdır. Bütün dünyada ürün odaklı reel ekonominin yerine, faiz odaklı parasal ekonominin geçmesi, hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarında büyük dengesizliklere yol açmaktadır. Bu yüzden tarih boyunca faiz, dinlerin ve bilimlerin ana tartışma konusu olmuştur. Hiçbir din para alımını ve satımını özendirmemiştir.

*

Büyük depremler gibi, bütün dünyayı sarsan finansal krizlerin, üstesinden gelebilmek için, dünyanın bütün kaynaklarının, parasal ekonomiden reel ekonomiye kaydırılması gerekir. Bunun için bütün insanlar bir yabancı dil öğrenir gibi, kültürün olduğu kadar, ekonominin de dilini öğrenmelidir. Kültürün çok boyutlu karmaşık dilini bilmeyenler, Ekonominin tek boyutlu yalın dilini kavrayamazlar. Ekonominin dilinin paranın dilinin yalınlığından kaynaklanır.

*

Bütün insanlığın peşinden koştuğu paranın burnuna halka takmadan, ekonominin denetim altına alınması mümkün değildir. Ekonomik, siyasal ve kültürel krizler, paranın denetimden çıkmasından kaynaklanır. Yönetimler paranın burnuna halka takamazlarsa, para yönetimlerin burnuna halka takar. Parayı peşlerinden sürüklemesini başaramayanlar, paranın peşinden sürüklenirler. Paranın baştan çıkarmayacağı insan sayısı çok azdır.

*

Sağlam bir kültürel doku ve güçlü bir ekonomik yapı için, insan paraya değil, para insana hizmet etmelidir.

*

Paranın yeri, başın üstü değil, ayağın altı olmalıdır. Para iyi bir memur, kötü bir amirdir.

*

Paranın yeri, başın üstü değil, ayağın altı olmalıdır. Para iyi bir memur, kötü bir amirdir.

*

Dünyada reel ekonomi desteklenmelidir, parasal ekonomi dizginlenmelidir.

*

Reel ekonomi zenginliklere, parasal ekonomi yoksulluklara yol açar.

*

Parasal ekonomi, üretim gücünü yok eder.

11 Kasım 2018, 10:16

İNSAN KAYNAKLARI DOĞAL KAYNAKLARIN DENİZ FENERLERİDİR

=========================================================== Yeni yüzyılda bütün ülkelerde, doğal kaynaklardan daha çok, insan kaynakları belirleyici ve sürükleyici güç olacaktır. Petrol ülkelerinde olduğu gibi, insan kaynaklarının donanımsız ve yetersiz olduğu toplumlarda, doğal kaynakların zenginliği, ekonomiye yansımamaktadır. Değerlendirilme yolunda, ekonomik dolaşıma katılmayan kaynaklar, yok olup gitmektedirler.

*

Doğal kaynak zengini ülkelerin, eğitimli insan kaynakları yeterli olmadığı için, hepsi varlık içinde yokluk çekmektedirler. Büyük değerlere ulaşan petrol gelirleri, tarım toplumlarını sanayi toplumlarna dönüştürmeye yetmemektedir. Bir ülkenin dünyanın en zengin maden yataklarına sahip olması,büyük sanayi kuruluşlarına sahip olması anlamına gelmemektedir. Ülkelerin denizlerle iç içe olması, gemi sanayisinde ilk sıralarda, yer almasını sağlamıyor.

*

Petrol denizi üzerinde yüzmeleri, insan kaynakları yoksulluğu çeken ülkeleri, başka ülkelere el açmaktan kurtarmamaktadır. Bunun için petrol zengini ülkeler, insan kaynaklarıyla doğal kaynakları altın oranda harmanlamak zorundadırlar. Sahip oldukları kaynakları değerlendirmesini bilmeyen ülkeler, üretimlerini ileri boyutlara taşıyamadıkları gibi, ellerindeki kaynakların da eriyip gitmesinin önüne geçemezler.

*

Risk almayı bilen, ufuk ötesin gören,insan kaynakları, her dönemde doğal kaynaklardan çok daha dönüştürücü olmuştur.Dünyanın her ülkesinde doğal kaynaklar, insan kaynaklarının elleriyle, değişik ürünlere dönüşürler. Amerika’da demir çelik sanayisinin öncülerinden olan, Andrew Carnegie’ye “Elinizdeki bütün kaynaklarınızı kaybetseniz, böylesine büyük ve önemli işletmeleri, yeni baştan ne kadar zamanda kurarsınız” diye sorulmuştur.

*

İnsan kaynaklarının gücünü gösterme açısından, Carnegie soruya ekonomik hayatın içinden bakan, çok açıklayıcı bir karşılık vermiştir. “Eğer eldeki işletme ve kaynaklardan kastınız, fabrikaların fiziksel varlıkları ise, hepsi doğal bir afette yok olmuş, insan kaynakları elde kalmışsa, üç yıla kalmaz, olandan çok daha iyisi, çok daha gelişmişi kurulur. İnsan kaynakları elden gitmişse, böyle bir sanayiyi yeniden kurmaya,bir ömür yetmez" diyerek, insan kaynaklarının önemini vurgulamıştır.

*

İster doğal, isterse parasal olsun, paylaşılmayan kaynakların büyüyüp gelişmesi mümkün değildir. Bu yüzden Anadolu insanının kültüründe, ortaklık yapmaya, birlikte çalışmaya, büyük önem verilir. İster ürün, ister hizmet, isterse de bilgi olsun, üretenler toplumun dostlarıdır.Kaynaklarını birlikte değerlendirmesini bilenler, toplumlarının üretim gücünü hızla büyütürler.

*

Başarının kaynağında, sermaye gücünden daha çok, yenilikci insan gücü vardır.

*

İster fiziksel, isterse de parasal olsun, kaynaklar insanların elleriyle değerlendirilir.

*

Üretim gücünü büyütülmesinde, vazgeçilmez olan insan kaynaklarıdır.

*

Doğal kaynaklar insan kaynakları aracıyla ürünlere dönüşürler.

12 Kasım 2018, 12:31

SEVGİYLE HAYAT YAŞANIR KILINIR SAYGIYLA DÜNYA GÜZELLEŞİR

========================================================== Anadolu bin yıllık tarihi boyunca, omuzlarında silahtan daha çok, kitap taşıyan Türklerin ülkesi olmuştur. Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, bir insanı öldürmekle, bütün insanlığı öldürmek arasında fark yoktur. Yunus’un şiirleriyle yoğrulan Türkler, dünyayı Cehenneme dönüştürmek için değil, Cennete dönüştürmek için var olduklarına inanmışlardır.

*

“Sebeb Ey” diyen, Erdem Bayazıt’ın dizeleriyle söylenirse, Anadolu insanının dostluk dünyası: “Hint Okyanusu gibi derin”dir. O Ferhat’a dağı deldiren Şirin, Yahya Kemal’e Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nı yazdıran Sinan’dır. Onun yüzünün coğrafyası, Anadolu gibi zengindir. O sevdiklerine Cennet, sevmediklerine Cehennemdir. Anadolu insanının simgesi, Cumhuriyet döneminde gelmiş, bir Horasan Ereni olan, Fethi Gemuhoğlu’dur.

*

Yunus Anadolu insanının dağlarla, taşlarla, ağaçlarla, sularla konuşan dilidir. Onun dünyasında düşmanlığa yer yoktur, ömrünü dostlarını sevmeye ve sevdirmeye adamıştır. Anadolu’da dostluk iman için bilinir, Allah için dost olunur. Allah’ın sev dediklerini sevilir, sevme dediklerini sevilmez. Anadolu’da Mecnun’a Allah’ı bulduran Leyla’nın peşine düşülür. Anadolu’nun Leyla’sı, Türklerin bayrağını üç kıtaya taşıyan Büyük Osmanlı Devleti’dir.

*

İnsanlar görünen dünyada dostlarla, görünmeyen dünyada meleklerle yol alırlar. Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, gerçek dostluğun sevgiyle kazanılabileceği sürekli vurgulamıştır. Anadolu’nun dostluk pazarında, sevgi alınır, sevgi satılır, sevgiden terazi tutulur, sevgi sevgiyle tartılır,dünya sevgiyle yaşanır kılınır. Savaşların birbirini izlediği dünyada, barışa giden yolun nefretten değil, sevgiden geçtiğini,Anadolu erenleri büyük bir ustalıkla herkese anlatmışlardır.

*

Anadolu insanının bin yıllık tarihinde açıkça görüldüğü gibi, sevme coşkusu gönülden gönüle, gözden göze, yüzden yüze, sohbetle aktarılır. Bu yüzden Anadolu insanının, hayatı bütün boyutlarıyla, kuşatan kültüründe, sohbetin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Her Anadolu ereni eşsiz bir sohbet ustasıdır. Onlar nerede olurlarsa olsunlar, çevrelerinde soru sorarak öğrenen,öğrenerek soru soran, öğrenir gibi öğreten, öğretir gibi öğrenen, geniş sohbet halkaları oluştururlar.

*

Sohbet düşüncenin, sevgi eylemin şiiridir. Sohbetin olmadığı yerde düşünce, sevginin olmadığı yerde de eylem olmaz. Sohbetlerde kötümserlikler iyimserliklere, düşünceler eylemlere,sözler şiirlere dönüşürler. Sohbetlerin gizemli dünyalarında düşünceler eylemlerin, sözler şiirlerin habercisidir.

*

Düşüncesiz eylemler, şiirsiz sözler temelsiz binalar gibi, yapılmadan yıkılırlar.

*

Anadolu’nun insanları, güzel haberler veren, güzel insanlardır. Anadolu’da yol kardeşliği kadar, kader kardeşliğine de büyük önem verilir. Anadolu’nun sevgi dünyasında, nefrete kesinlikle yer yoktur.

*

Dünyada nefretin iyisi, sevginin kötüsü olmaz.

13 Kasım 2018, 08:27

NAZİF GÜRDOĞAN’NIN EDEBİYAT ORTAMI DERGİSİNDE ARİF AY'IN "YEDİ GÜZEL ADAM"A İLİŞKİN SORULARINA İLK AĞIZDAN VERDİĞİ AYRINTILI UZUN CEVAPLAR

SORU:1 ======= Hocam, ilk gençlik döneminiz, üniversite yıllarınız nasıl bir ortamda geçti? İlk okuduğunuz kitaplar nelerdir? Yazmaya ne zaman başladınız? CEVAP: 1 ======== İlk okulu Gürleyik ve Obruk köylerinde, orta okulu Mihallıççık’ta, liseyi Eskişehir’de, üniversiteyi de İstanbul’da tamamladım.Okumayla dostluğum ilk okulda öğretmenim olan Şahin Gürdoğan’ın kitaplarıyla ve dergileriyle başladı. Orta okulda kravat bağlanmayan gömlekleriyle, dersleri oyuna dönüştüren, birlikte öğrenme yöntemiyle, öğrencilerin katılımını sağlayan, gönüllerine dokunmasını bilen Cevat Ülger, müzik ve resim öğretmenimiz oldu.

*

Eskişehir Mihallıççık’ta Yunus Emre’si, Sivrihisar’da Nasreddin Hoca’sı, Seyitgazi’de Seyit Battal Gazi’siyle, Türklerin bin yıllık tarihlerinin mayalandığı şehirdir.Anadolu insanının, değerlerini hiç yitirmeyen hazinelerinden, Eskişehir derin izler taşır. Ülger orta okul yıllarında, Anadolu coğrafyasının hazineleriyle, olan bağlarımızı ve sevgimizi pekiştirmiştir. Onun derslerinde Yunus’un şiirlerinin önemini, figürsüz sanatın değerini öğrendik.

*

Türklerin düşünce ve eylem dünyaları, Seyit Gazi’nin yiğitlikleri, Nasreddin Hoca’nın fıkraları , Yunus’un şiirleriyle, Anadolu coğrafyasında yoğrulmuştur.Eskişehirli olmak demek, Yunus’u sevmek demektir. Eskişehirlilerin ilk okudukları, Yunus’un şiirleridir, Seyit Gazi’nin yiğitlikleridir,Nasreddin Hoca’nın fıkralarıdır. Ardından lise edebiyat derslerinde yer alan, Doğu ve Batı dünyasının, önemlerini hiç yitirmeyen, edebiyat zenginlikleri gelir.

*

Bizim kuşağımız dünyada ve Türkiye’de, sağ ve sol çatışmasın doruk noktasına ulaştığı yıllarda üniversite eğitimini tamamlamıştır. O yıllar Yirmi birinci yüzyılda,Amerika’nın Irak’ta, Rusya’nın Suriye’de sürdürdüğü dehşet verici savaşlar gibi, Vietnam’da milyonlarca insanın kanının döküldüğü, kitlesel ölüm yıllarıdır. Savaşlar bütün dünya üniversitelerinde, öğrencilerin sokaklara dökülmesine ve büyük şiddet eylemlerine yol açmıştır. Bu yüzden bizim kuşağımız için, lise yıllarından daha çok, üniversite yılları önemli olmuştur.

*

Bizler “68 Kuşağı”nın içinde, sağda solda yer almayan. Sıra dışı, farklı bir “68 Kuşağı” olduk.Bizim Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasıyla, lise yıllarında başlayan dostluğumuz, üniversite yıllarında yeni açılımlar, yeni zenginlikler kazanmıştır.Anadolu’nun bin yıllık tarihinden beslenen bizim kuşağımız, Türkiye’nin geleceğini hiçbir zaman Moskova’da ve Washington’da aramamıştır.Bizim kuşağımız sağcıların ve solcuların saflarından daha çok, ön saflarda olmaya özen göstermiştir.

*

Bizim düşünce ve eylem dünyamız, Yunus’tan, Mevlana’dan, Hacı Bayram’dan, Hacı Bektaş’tan yola çıkarak, Türkiye’de yabancılaşma hareketlerini sogulayan, Mehmet Akif’lerin, Yahya Kemal’lerin ve Necip Fazıl’ların, ,düşünceleriyle ve eylemleriyle, yeni zenginlikler kazanmıştır. Edebiyatı medeniyet için bilenlerin açtıkları yolu genişletmek için, “Edebiyatın 68 Kuşağı”, sokaklara değil, kitaplara, dergilere ve gazetelere önem vermiştir. SORU:2 ======= Kitaplarınızda adları sıkça geçen üç isim var: Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil. Ülkemiz “Yerli Düşünce”nin mimarı bu şair ve yazarlarla tanışmalarınızdan, onların üzerinizdeki etkilerinden söz eder misiniz? CEVAP: 2 ======== Bizim sıra dışı kuşağımız Necip Fazıl’la ve Sezai Karakoç’la üniversite yıllarında İstanbul’da tanışmıştır. O yıllarda Necip Fazıl’ın Büyük Doğu, Sezai Karkoç’un Diriliş dergileri, Kapitalistler, Komünistler arayıp da bulamadıkları ne varsa, gelsinler aradıklarını İslamda bulsunlar demişlerdir. Onlar kutsal kültürün bütün insanlığı aydınlatan, ana kaynaklarını güncelleştiren, şiirler, hikayeler, denemeler, oyunlar yazmışlardır. Ezberbozanlar bütün çalışmalarında, Ankara’nın çorak topraklarına değil, İstanbul’un bereketli topraklarına önem vermişlerdir. Onların oyları hep İstanbul’dan yana olmuştur.

*

Büyük Doğu ve Diriliş dergileri, kurucuları, yazarları ve okuyucularıyla, Yirminci yüzyıl Türkiye’sinin, kendisine yabancılaşmasına yol açan, Batılılaşma düşüncesine karşı, Anadolu’nun bin yıllık tarihine dayanan, Doğululaşma düşüncesinin temellerini atmışlardır. Necip Fazıl “İdelocya Örgüsü”nde, Sezai Karakoç “Diriliş Neslinin Amentüsü”nde, İslam medeniyetinin ana kaynaklarına dayanan, Farabi’nin “Erdemli Devleti”ni güncelleştirmiştir. Onlar bütün ömürlerini, Yirminci yüzyılın yabancılaşma rüzgarlarına karşı durmaya adamışlar, her zaman Ankara’nın yanında değil, İstanbul’un yanında yer almışlardır.

*

Dostlukta sınır tanımayan, dost zengini Fethi Gemuhluoğlu, “Anadolu’da bir şehirde yönetici olmaktansa, Devlet Planlama’da uzman olmak daha iyidir” diyerek,Planlamada çalışmaya öncülük yapmasıyla, 1968 yılında Ankara’da Nuri Pakdil ile tanıştım. “Eylem yapıyorum öyleyse varım” diyen Pakdil, eylem yüklü düşünceleriyle, öncülüğünü ve kuruculuğunu yaptığı Edebiyat dergisiyle, Kapitalizmin ve Komünizmin rüzgarına kapılmayan, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’un geleneğini sürdürmüştür. O antifiravunist,antikapitalist ve antikomünist tavırlarıyla, “Sapına kadar İslam Devrimcisi” olmuştur. Pakdil oyunun Kudüs’e vermiştir.

*

Pakdil’in ömrünü verdiği Edebiyat dergisi, denemeleri, şiirleri, öyküleri ve çevirileriyle bir kuşağın, düşünce ve eylem dünyasına, yeni kavramlar, yeni bakışlar, yeni açılımlar, kazandırmıştır. Pakdil Fransızca yazan dünyadan yaptığı çevirilerle, Türkiye’yi Batı edebiyat dünyasıyla birlikte, Arap edebiyat dünyasıyla da tanıştırmıştır. Benim Pakdil’in özendirmesiyle, İonesco’dan “Ali İmran” adıyla yaptığım çeviri, “Cehennemleşen Yeryüzü” başlığıyla, Edebiyat dergisinde yer almıştır. Edebiyat dergisi yayın hayatı boyunca, Tek Parti Yönetiminde, kasırgaya dönüşen yabancılaşma, rüzgarlarına karşı durmuştur.

*

Pakdil “Servetim ve mirasım eylemdir” diyerek, şiirleriyle,denemeleriyle, günlükleriyle, oyunlarıyla, Maraş’tan, Ankara’dan, Eskişehir’den, İstanbul’dan bütün dünya kentlerine, büyük “Düşşel Yürüyüş”ler düzenlemiştir. O eylemi ceketinin yakasında bir rozet olarak değil, omuzunda bir mavzer olarak taşımıştır. Onun yolu siyasetçilerin yolu olmamıştır. O “Benim siyasetim inancımdır. Benim inancım siyasetimdir”demeyi, bir aydın sorumluluğu bilmiştir.Pakdil düşünceleriyle ve eylemleriyle çağını sorgulamıştır,sorgulanmayan çağlarda hiçbir gücün, savaşların üstesinden gelemeyeceğini sürekli vurgulamıştır. SORU:3 ======= “Dünyada her yerde olmasını bilmeyenler, hiçbir yerde olamazlar. Yeri geldiği zaman New York’ta yürümesini başaramayanlar, Ankara’da, Tahran’da ve Bişkek’te kimseyi ayağa kaldıramazlar.” Diyorsunuz. Mevlana’nın pergel metaforunu çağrıştırıyor gibi, ama ondan farklı. Bu sözlerinizi biraz açar mısınız? CEVAP:3 ======== Berlin Duvarının yıkılmasıyla, duvarların ve kapıların olmadığı,uzaklık ve yakınlık farkının önemini yitirdiği, bir dünya ortaya çıkmıştır. Yeni dünyada siyasal sınırlardan daha çok, kültürel sınırlar ağırlık kazanmıştır. Yıllar içinde siyasal sınırlar çok değişmezken, kültürel sınırlar sürekli değişmektedir. Kültürel sınırların büyük bir esneklik kazandığı, yeni dünyanın fatihleri,hiçbir ülkede kendilerine pasaport sorulmayan, dergilerdir,yazarlardır,aydınlardır.

*

Anadolu insanın Ankara’da, Konya’da, Bursa’da,İstanbul’da ve Edirne’de kültürünü koruması, düşünürleriyle, yazarlarıyle, şairleriyle,başta Tokyo, Paris, Londra,Berlinde ve New York olmak üzere, dünyanın bütün şehirlerinde olmasına bağlıdır. Bin yıllık tarihiyle Anadolu insanını, bütün dünya şehirlerine, Yeni Necip Fazıl’lar,Yeni Sezai Karakoç’lar ve Yeni Nuri Pakdil’ler taşıyacaklardır.Onlar bütün dünya ülkelerini, vizesiz dolaşırlar,insanlar onların kimliklerine değil, şiirlerine bakarlar.

*

Dünyada nasıl Shakespeare’e,Geothe’ye, Rimbaud’ya, kimse doğduğu şehiri sormazsa, Fuzuli’ye,Baki’ye, Şeyh Galip’e de kimse yaşadığı ülkeyi sormaz. Şairlerin hepsi dünya vatandaşıdırlar. Bütün ülkelerin kapıları onlara sonuna kadar açıktır.Onların güçleri ülkelerinden önce şiirlerinden kaynaklanır. Özünü koruyan Mevlana’nın pergel metaforu,Yirminci yüzyıldaki gelişmelerle, yeni zenginlikler kazanmıştır.Mevlana izlediği pergel stratejisiyle, geçmişte Anadolu’yu dönüştürmüştür, gelecekte dünyayı dönüştürecektir.

*

Pakdil kitaplarında herkesin evinde, bir “Mevlana Köşesi”, olması gerektiğini sürekli vurgulamıştır. Sezai Karakoç Anadolu’nun dönüşmesinde Mevlana’nın yerini ve önemini anlatan bir kitap yazmıştır.Anadolu’da Cumhuriyet döneminde kopan zincirin halkalarının iki ucunu birbiriyle, bir elinde Mesnevi, bir elinde Mukaddime taşıyan kuşaklar buluşturacaklardır. Onlar Yirminci yüzyılda, bütün bilgelerin ve bütün bilginlerin yollarının kesiştiği, en önemli kavşak başlarıdır. Onlarla dünya bilgi ve bilgelik birikimi büyük zenginlik kazanmıştır.

*

Mesnevi gelecek kuşakların iç dünyalarını inşa etmenin, Mukaddime gelecek kuşakların dış dünyalarını inşa etmenin yol haritalarını verecektir.Yalnızca Anadolu’nun gelecek kuşakları değil, bütün dünyanın gelecek kuşakları Adam Smith’te, Karl Marx’ta ve Max Weber’de arayıp da bulamadıklarının hepsini, Mevlana’da ve İbn Haldun’da bulacaklardır.Yirmi birinci yüzyılın dünyasının, seküler kültürün bilginlerinin bilgilerinden daha çok, kutsal kültürün bilgelerinin bilgeliklerine ihtiyacı vardır. SORU:4 ======= “Bir yazarın ayak izleri, en çok mektuplarında kendini gösterir.” Diyorsunuz. Bir başka yazınızda da mektuba ilişkin güzel bir sözünüz var: “Mektup hayatın şiiridir.” Nuri Pakdil’in size, sizin de Nuri Pakdil’e yazdığınız mektuplar var. Özellikle Nuri Pakdil’in mektuplarının, sizde bıraktığı etkiler nelerdir? Mektuplaşmanın önemine ilişkin neler söylemek istersiniz? CEVAP:4 ======== Dünyada mektup yazma konusunda, Pakdil’in peşinden Türkiye’de Cahit Zarifoğlu, Amerika’da John Steinbeck gelir. Düşüncelerini mektuplarla anlatmada, mektupla iletişim kurmada, insanları mektupla eyleme geçirmede, Pakdil’in tartışılmaz bir yeri vardır. O her gün kurşun gibi ağır, bilgi ve bilgelik yüklü, onlarca mektup yazarak, dostlarını, arkadaşlarını, edebiyat sevdalılarını, eylem vurgunlarını, düşünmeye, okumaya, yazmaya, eyleme geçmeye çağırmıştır.

*

Altmışlı yılların sonunda İngiltere’de, ilk mektubu Pakdil’den aldım ve ilk mektubu Pakdil’e yazdım. İngiltere’ye giderken, Pakdil uğurlamak için Esenboğa’ya gelmiş, uçağa binmeden önce, yol armağanı olarak, Muhammed Marmaduke Picktall’ın “Meaning of the Glorious Quran”nını getirmiş,”Bütün kitaplar, bir kitabı anlamak ve anlatmak için, yazılır ve okunur” demiştir. Bugüne kadar bütün insanlığın, bilgi ve bilgelik birikiminin, Kur’an’a düşülmüş uzun bir dipnot olduğuna karşı çıkan çok kimse yoktur.

*

İslam dünyasında ayrılık rüzgarları estirerek, büyük zararlar veren İngitere’ye karşı Pakdil, mektuplarıyla bizleri sürekli uyarmış ve diri tutmuştur. Pakdil İngiltere’yi hep bir “balıkcı adası” olarak görmüş, önünde ya da sonunda İngilizlerin, Londra’ya çekileceklerini, hesaplarını İrlandalılarla, İskoçların göreceklerini sürekli vurgulamıştır. Her mektubunda, Shakesperare’nin “That’s the question to be or not to be” sözünü hatırlatarak, haftada bir günü kitapçılara, ayda bir günü tiyatrolara ayırmayı aksatmayın, diye yazmayı hiç unutmamıştır.

*

Büyük bir okuma sevgisi ve öğrenme çoşkusu veren mektupları, birlikte olduğumuz, Mirzahan Hızal, İhsan Sezal, Teyfik Rüştü Topuzoğlu’ ve Ali Çoban da ilgiyle okumuşlardır.Pakdil’in yazdığı mektuplar, “Tüfeklere sürülü kurşunlar gibi ağır. Ama onlar gibi öldürücü değildir,” tam tersine dirilticidir. Onun gözünde Paris’ten Roma’ya kadar, bütün Avrupa başkentleri,Anadolu’nun yeni akıncıları tarafından, Sakarya’nın ve Tuna’nın sularıyla, temizlenmesi gereken, put kuyularıdır, put mezarlıklarıdır.

*

Pakdil’in mektuplarındaki her cümle, İngiterde’deki arkadaşlarımız arasında,Erdem Bayazıt’ın dizesiyle söylenirse: “Namludan yeni çıkmış sıcacık bir kurşun” etkisi doğurmuştur. Onun mektupları bizler için, düşüncenin şiiri oldukları kadar, eylemin de şiiri olmuşlardır.Pakdil mektuplarında sık sık vurguladığı gibi, bir insan düşünüyorsa vardır, bir insan eylem yapıyorsa vardır. O hayatın şiirini, mektuplarında yakalayan,düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştüren, bir düşünürdür,bir eylemcidir. SORU: 5 ======= Her şeyden önce bir akademisyensiniz. Bunun yanında çalışma hayatından ekonomiye, siyasete, teknolojiye, sanata ve edebiyata, çok geniş bir alana ilişkin, düşüncelerinizi içeren kitaplarınız var. Bunları severek okuyoruz. Bu kadar geniş bir alanda ve farklı disiplinlerde, kalem oynatmanızın sırrını öğrenebilir miyim? CEVAP:5 ======== İslam medeniyeti iki dünya medeniyetidir. İslamın ilk yıllarından beri, Müslüman aydınlar hiçbir zaman, ya dünya ya öteki dünya dememişler, her zaman hem dünya hem öteki dünya demişlerdir. Dünyasız öteki dünya, öteki dünyasız dünya olmaz. Sezai Karakoç bu olguyu, “Kültürsüz ekonomi, ekonomisiz kültür olmaz” ilkesiyle ifade etmiştir. Uzmanlık alanı ne olursa olsun, her akademisyen ekonomiyle ilgilendiği kadar, kültürle de ilgilenmek zorundadır.Kültürel derinlikleri olmayan toplumların, ekonomik zenginlikleri olmaz.

*

Yirminci yüzyılın sonunda Marx’ın yanıldığı ortaya çıkmıştır.Hayatın bütün alanlarında, belirleyici olan ekonomi değil kültürdür.Ekonomi kültürün öznesi değildir, kültür ekonominin öznesidir. Tarihin her döneminde, ekonomi kültürün nesnesi olmuştur.Kutsal geleneğin izini sürenlerin, kutsal kültürle yoğrulanların, kültürü ekonomiye, ekonomiyi kültüre kurban etmeyenlerin, akılları hem başlarında, hem de gönüllerinde olmuştur. Onlar akıllarıyla düşünmüşler, gönülleriyle uygulamışlardır.

*

Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinin kurucuları ve yazarları, edebiyatı medeniyetten, düşünceyi eylemden ayırmamışlardır. Onlar bütün çalışmalarında, edebiyatı medeniyet, düşünceyi eylem, şiiri iman için bilmişlerdir.Onların düşünce ve eylem dünyalarında, Yunus gibi yaşamak, Sinan gibi inşa etmek, en önemli görev ve en büyük sorumluluk olarak görülmüştür. Bizler açılan düşünce ve eylem yollarında ilerlerken, mühendisliği ekonomiyle, ekonomiyi kültürle, altın oranda harmanlamayı bir sorumluluk olarak gördük.

*

Mavera dergisinde yayınlanan yazılardan oluşan, “Teknolojinin Ötesi” kitabı ve “Kültür ve Sanayileşme” kitabında yer alan konuşmalar,ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarıyla, hayatı bir bütün olarak ele almanın, hayatın üretim ve tüketim boyutlarındaki yansımalarıdır. Sezai Karakoç kitaplarında, İslam dünyasının Batı dünyası karşısında, güç kazanmak için, tüketimde ters, üretimde doğru orantılı bir yarışa, girmesinin önemini özenle durmadan vurgulamıştır. Tarihin her döneminde, üreten eller, tüketen ellerden üstün olmuşlardır.

*

Anadolu insanının “Görünmeyen Üniversite”, kitabında ele alınan dergah kültüründe, ekonominin burnuna halka takmanın yolu, Yunus gibi tüketmek, Sinan gibi üretmek olarak formüle edilmiştir. Dergah kültüründa tüketirken bir lokma bir hırkayla yetinmek, üretirken bin lokmadan bin hırkadan geri kalmamak, en büyük erdem olarak görülmüştür.Onların dünyasında verenlere verilir. Onlarla İslam dünyası, el açan dünya değil, el açılan dünya, izleyen dünya değil, izlenen dünya olmuştur. SORU:6 ======= “Zamanı Aşan Şehirler” ve “Hicaz’dan Endülis’e” adlı kitaplarınızda gezip gördüğünüz şehirleri anlatıyorsunuz. Bunlara “New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma” kitabınızı da ekleyebiliriz. Bu üç kitap, bildiğimiz seyahat kitaplarından çok farklı. Şöyle ki, siz, şehirleri, mekanları adeta otopsi yaparcasına, dününü, bugünün, kültürünü, ekonomisini, gündelik hayatını, sanatını, edebiyatını canlı bir dille anlatıyorsunuz. Bunu nasıl başarıyor sunuz? CEVAP:6 ======== Pakdil altı aylığına gitiği Fransa’dan, Batı dünyasıyla İslam dünyasının, öz ve özet bir hesaplaşması olan, “Batı Notları” kitabıyla dönmüştür. Kitap büyük ilgiyle karşılanmış ve Pakdil’in en çok sevilen kitaplarından biri olmuştur. Batı Notları, pek çok kitaba, ebelik yapmıştır. Ardından Cahit Zarifoğlu’nun “Yaşamak”ı, Erdem Bayazıt’ın “İpek yolundan Afganistan”ı gelmiştir. Pakdil’in Paris gözlemleri, “Hicaz’dan Endülüs’e”, “Zamanı Aşan Şehirler” ve “New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma” kitaplarına da ışık tutmuştur.

*

İnsanların gönüllerinde uyuyan yazarları, şairleri, denemecileri uyandırma ustası olan Pakdil, kendisinin Fransa’da bulunduğu aylarda yaptığı gibi, ister uzun ister kısa süreli olsun, Türkiye’nin dışına çıkanlara, gözlemlerini, izlenimlerini, düşüncelerini, günlük tadında yazmak için, notlar almalarını ve zaman içinde kitaplaştırmalarını sürekli tenbihlemiştir.Pakdil’in izinden giderek, Cahit Zarifoğlu da gezi yazılarına çok önem vermiştir. O da her yurt dışına gidene, bir defter ve bir kalem vermeyi hiç aksatmamıştır.

*

Hayatı bütün boyutlarıyla, bütünlük içinde ele almayan, bütünle bağlarını koparan bir uzmanlaşma, insanı yüzeyselleştirerek çoraklaştırır.Edebiyatı bilgi ile bilgelik, düşünce ile eylem arasında, bir köprü olarak görenler, hiçbir zaman akademisyen körlüğüne düşmezler. Onlar tarihi tekrar tekrar yorumlamak için, kendi uzmanlık alanlarında her şeyi, kültür ve ekonomi alanında da, çok şeyi bilmeye büyük önem verirler.Onların kitaplarında bilim dünyasının öncülerinden olduğu kadar, bilgelik dünyasının öncülerinden de alıntılar vardır.

*

Türkiye’de hayatı bütün boyutlarıyla ele alarak, alan körlüğü içine düşmeyenlerin başında Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gelir. Onlar edebiyatın her alanında olduğu gibi, sosyal bilimlerin de her alanında, kalıcı eserler vererek, kendilerinde sonra gelen kuşaklara örnek olmuşlardır. Onların düşüncede ve eylemde, çığır açıcı çalışmaları, bizlere paha biçilmez bir yol haritası olmuştur. Onların dergileri ve kitapları Türkiye’nin Yirminci yüzyılına damgasını vurmuştur. Onlar kuşaklar arasında çok geniş iletişim kanalları açılmış ve çok zengin etkileşim alanları oluşmuştur.

*

Türkiye’nin Yirminci yüzyıldaki, düşünce ve eylem dünyasını araştıranlar,Yahya Kemal’i, Mehmet Akif’i, Necip Fazıl’ı ve Sezai Karakoç’u göreceklerdir.Türkiye’nin geçen yüzyılı şairler yüzyılı olmuştur.Onlar düşünce yüklü şiirleriyle, eylem taşıyan denemeleriyle, küçülen Türkiye’de, büyüyen Anadolu’yu görmüşlerdir. Onların bir ayakları Doğu’da, bir ayakları Batı’da, gözleri de bütün dünyada olmuştur. OnlarlaTürk ve İslam dünyasının üstünü bir karabasan gibi çöken, karamsarlık bulutları dağıtılmıştır.

*

Anadolu’yu dönüştürenlerin her birinin, “ağzı bal kovanı” ve “saçları oğul” olmuştur, hepsinin “on parmağından gürül gürül sular” akmıştır.Onlar edebiyatın her alanında, verdikleri ölümsüz eserleriyle, kendilerinden sonra gelen bütün kuşaklar için, birer “Görünmeyen Üniversite” olmuşlardır. Onların insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden, beslenen sayısız çalışmaları, bütün kuşakların, düşünce ve eylem dünyalarına, yeni zenginlikler, yeni duyarlıklar kazandırmıştır.

*

Benim de içinde yer aldığım, “Edebiyatın 68 Kuşağı”nın çok boyutlu düşünmesinin ve yazmasının sırları, yararlandığı “Görünmeyen Üniversite”lerin zenginliğinde aranmalıdır. O üniversiteler duvarları olmayan, kapıları herkese açık , üniversite sonrası, öğrenmesini öğrenme eğitimleriyle, katılanları tarihin derinliklerinde, uzun yolculuklara çıkarırlar.Onların eğitim ve öğretim dünyasında, öğrenmenin yaşı yoktur, öğretilirken öğrenilir, öğrenilirken öğretilir.Onlar bütün kuşakların açık öğretim fakülteleridir. SORU:7 ======= Kitaplarınızın tümünde bir hesaplaşma var. Batı’yla, Doğu’yla, kendimizle... Siz de dünyanın karanlıktan kurtuluşunu, Nuri Pakdil gibi “Türkiye düğümü”nde mi görüyor sunuz? CEVAP:7 ======== Geçen iki yüzyılda, Türklerin başını çektikleri Doğu dünyası, Avrupalıların başını çektiği Batı dünyası karşısında, ekonomik ve kültürel üstünlüğünü yitirmiştir. Ancak tarihleri boyunca, Doğu’dan Batı’ya, uzun bir yürüyüşe çıkan Anadolu insanı, Yirminci yüzyılın başında çekildiği Avrupa’dan, aynı yüzyılın sonunda geri dönmüştür.Türklerin dinamizmi, Anadolu’nun bin yıllık tarihi içinde oluşan, çok köklü, çok dinamik, düşünce ve eylem birikimden kaynaklanmaktadır.

*

Yirmi birinci yüzyılın başında,Avrupa’nın her ülkesinde küçük küçük Anadolu’lar vardır. Avrupa’daki Türklerin nüfusu, yirmi Avrupa Birliği üyesi ülkeden çok daha büyüktür. Türkler 1354’de Gelibolu’da, ayak bastıkları Avrupa topraklarında, ülke ülke ilerlemeye devam etmektedirler.Son iki yüzyılda dünyada Batılılaşma tartışılmıştır. Artık Avrupa’da Batılılaşma değil, Doğululaşma tartışılmaktadır. Avrupalılar Müslümanlarla birlikte yaşamak zorundadırlar.

*

Kervan toplumu olan Türkler, ezanın okunduğu coğrafyaları vatanları bilmişlerdir.Avrupa’nın düğümünü Türkiye çözecektir. Geçmişte Viyana’ya kadar gidenTürkler, Yirmi birinci yüzyılda Stockholm’e kadar gitmişlerdir. Dublin’den Paris’e, Brüksel’den Berlin’e, Avrupa’da Türklerin olmadığı hiçbir büyük kent yoktur.Artık yanızca İstanbul’un Ayasofya’sında değil, Bütün Avrupa şehirlerinin Ayasofya’larında ezanlar okunmaktadır.Tarihte her karanlığın bir aydınlığı, her ilerleyişin bir gerileyişi vardır.

*

Altmışlı yılların sonuda ilk karşılaşmamızda, bana “Biz roman okumayanın düşmanıyız” diyen Pakdil’in,okumak için ilk verdiği kitaplarda biri, renkli kalemlerle çizilmiş, sayfa kenarlarına uzun notlar düşülerek okunmuş, Tahsin Paşa’nın “Abdülhamit Hanın Yıldız Sarayı Hatıraları” kitabı olmuştur.Onun çizerek, notlar düşerek, okuduğu kitapları okuyanlar, notlardan kitaptan öğrendiklerinden, daha çok şey öğrenirler. Pakdil için kitap okumak, kutlu bir eylemdir,takım elbise giyilerek, masa başında okunur.

*

Necip Fazıl’ın çok önem verdiği, Türk tarihinin anahtar sultanlarının başında gördüğü, Abdülhamit’i anlamadan, “Avrupa düğümü”nü, “Amerika düğümü”nü, “Orta Doğu düğümü”nü ve “Türkiye düğümü”nü çözmek mümkün değildir. Abdülhahit taçlı diplomattır.Onun barış yıllarında Orta Doğu bütünlüğünü korumuştur.İttihatçıların savaş yıllarında, Türkler arkalarına bakmadan, Kudüs’ten, Kosova’dan, Üsküp’ten İstanbul’a çekilmek zorunda kalmışlardır.

*

Türkiye Doğu ülkeleriyle, Batı ülkeleri arasında hem anahtırdır, hem kilittir.Anadolu derin tarihsel birikimine, zengin kültürel kaynaklarına dayanarak, edebiyatı medeniyet için bilen denemecileriyle, şairleriyle, hikayecileriyle, romancılarıyla, bütün dünyada, barışa açılan kapıların anahtarı, savaşa açılan kapıların kilidi olacaktır.Dünyanın her ülkesinde, edebiyatta tartışılan köklü düşünceler, aradan çok zaman geçmeden, güçlü eylemlere dönüşürler. Türkiye Avrupa’da yeni bir dönüşümün, lokomotifi olma görevini yüklenecektir. SORU:8 ======= İslam dünyasının durumu ortada. Bu trajik durumdan kurtulmanın yolu, yöntemi ne sizce? CEVAP:8 ======== Yirminci yüzyılın ilk yarısı Avrupa için, ikinci yarısı Orta Doğu için, yıkım yüzyılı olmuştur. Yirmi birinci yüzyılın mimarları, kutsal kültürü toplumların afyonu olarak görenler değil, hayatın kaynağı olarak görenler olacaktır. Onlar bir yanlarına Mekke’yi, bir yanlarına Medine’yi alarak, Kudüs’ten geleceğe yürüteceklerdir. İnsanların harabeye çevrilen iç dünyalarıyla birlikte, yakılan yıkılan dış dünyalarını, inşa etmenin yol haritası,kutsal kültürün kutlu kentlerindedir.

*

Dünyadaki erdemli kentlerin, erdemli yönetimlerin anası olan kutlu kentler, bilginin ve bilgeliğin olduğu kadar, düşüncenin ve eylemin de, asla batmayan güneşleridir. Onlar geçmiş yüzyıllarda, Avrupa’yı nasıl dönüştürmüşlerse, gelecek yüzyıllarda Amerika’yı öyle dönüştüreceklerdir. İnsanlığın bilgi ve bilgelik dünyasında Atina’nın güneşi batmıştır, Kudüs’ün güneşi doğmaktadır. Kudüs’ün ışığını dünyaya, İstanbul taşıyacaktır. Batı’ya Işık hep Doğu’dan gelmiştir.

*

Doğu kutsal, Batı seküler kültürün anavatanıdır.Roger Garaudy’nin kitaplarında altını çizerek vurguladığı gibi, Avrupa’da doğmuş, kutsal kentleri olan, hiçbir büyük din yoktur. Kudüs Adem “Turabullah”, İbrahim “Halilullah”, Musa “Kelimullah”, İsa “Ruhullah” ve Muhammed “Habibullah” diyenlerin kentidir. Kudüs sevgisiyle silahlanmayanlar,bütün insanlığın kanını dökerler. Kudüs’te savaş olursa, Pekin’de, Moskova’da, Brüksel’de, Washington’da barış olmaz.Kan dökenlerin kanları dökülür.Dökülen kanlar yerde kalmazlar.

*

Dünyanın bütün aydınları, Yirmi birinci yüzyılda, insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminin, şehirlerin anası, zamanla yaşıt, Mekke’den kaynaklandığını göreceklerdir. Bu yüzden Pakdil, “Kalbimin yarısı Mekke’dir,yarısı Medine’dir,üzerinde bir tül gibi Kudüs vardır” demektedir. Uzaklık ve yakınlık farkının, ortadan kalktığı bir dünyada, büyük bir arayış içinde olan insanlığın, bilgi ve bilgelik susuzluğunu Mekke giderecektir.Mekke bütün peygamberlerden izler taşır, insanlığın atalarının kentidir, insanlığın anavatanıdır.

*

Batı’da kutsal kültür olarak neler varsa, onların hepsi Doğu’nun kutlu kentlerinden, ödünç alınmıştır.Dünyada kutlu kentlerin öğrencileri olanlar, seküler kentlerin öğreticileri olacaklardır. Onlar dünyanın bütün kentlerini, insanlık tarihinin derinliklerinde, uzun yürüyüşlere çıkaracaklardır. Dünyanın eli kanlı “Beş Kenti”nin, döktükleri kanların sorgulamasını, kutsal kültürün kutlu kentleri yapacaklardır. Atina’nın yargılanması,Kudüs’te yapılacaktır.Atina hesap vermekten kaçamaz. SORU:9 ======= “Edebiyatı sevmeyenler, insanları da sevmezler.” Diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? CEVAP:9 ======== Dünya tarihinin olguları, kuşaktan kuşağa değişmezler, ancak dünya tarihinin algıları kuşaktan kuşağa değişirler. Her kuşak insanlık tarihini yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır.Geçmişin olgularını tarihçiler, geleceğin algılarını edebiyatçılar araştırırlar. Tarihçiler toplumların geçmişlerine, edebiyatcılar toplumların geleceklerine ışık tutarlar. Bunun için Paul Valery şairleri, gelecekten haber veren kahinlere benzetir. Edebiyatçılar yüz yıllar sonrasını görürcesine yazarlar.

*

Edebiyatçıların eserlerinde, insanların hem geçmişleri, hem gelecekleri ele alınır. Onların akılları hem başlarındadır, hem gönüllerindedir. Bu yüzden onlar, hem ufukların, hem ufuk ötelerinin anlatıcılarıdır. Bütün insanlık için dünya, iyilikleri çoğaltmada, kötülükleri azalmada, birbirleriyle yarışan insanlarla, bir yandan kolaylaştırılır, bir yandan güzelleştirilir. Edebiyatçılar iyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede, düşünce ile eylemi altın oranda harmanlamanın sırlarını verirler.

*

Anadolu insanın bilgi ve bilgelik dünyasında, edebiyat medeniyet, düşünce eylem, şiir iman için bilinir. Şeyh Galip’in diliyle söylenirse, insan dünyanın özü ve özetidir. Dünyadaki yerini bilen insan, Allah’ı bilir. Bu yüzden Sezai Karakoç, “Benim güneşimden öteye kimse gidemez.Benim güneşimin,üstüne doğmadığı hayat, hayat değildir”demektedir. Onun güneşi Allah’ın güneşidir, dünyada Allah’ın güneşinden başka güneş yoktur. Allah’ın gündüzünü kimse geceye, gecesini kimse gündüze çeviremez.

*

Edebiyatı iman için bilenlerin, düşünce ve eylem dünyalarında, bir insan için hayatı yaşanır kılmakla, bütün insanlık için hayatı yaşanır kılmak, arasında fark gözetilmez, hiçbir ayrım yapılmaz. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, bilgelik alınır bilgelik satılır,bilgelikten terazi tutulur,bilgelik bilgelikle tartılır. Edebiyatçılar nefret ettirmek için değil, sevdirmek için, öldürmek için değil, yaşatmak için yazarlar. Onların silahlarından daha güçlü silah yoktur. Onlar omuzlarında silah değil, kitap taşırlar, kitaplarıyla savaşırlar.

*

Edebiyatçıların düşünceleri İrem bağlarıdır, eylemleri sevgi meyvalarıdır. Edebiyatçıları sevenlerin çevrelerinde geniş çekim alanları oluşur. Onların çevrelerinde halkalanlar, doyma bilmez okuyuculara, durma bilmez eylemcilere dönüşürler.

*

Edebiyatçıların bilgi ve bilgelik bahçesinde, binbir ağaçta, binbir çiçek açar, binbir meyva yetişir.Onların toprağında meyvalar ağaçlara,düşünceler eylemlere, bilgiler bilgeliklere dönüşürler. Onlar meyvada ağaçları, düşüncede eylemleri,bilgide bilgelikleri görürler.

14 Kasım 2018, 15:11

TÜRKİYE'NİN ÜRÜN HİZMET BİLGİ ÜRETME GÜCÜNÜ ZENGİNLEŞTİRMEK

============================================================ Başta üniversiteler olmak üzere, bütün kurum ve kuruluşların karşı karşıya olduğu ana sorun, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, verimliliğin artırılmasıdır. Üretim sürecinde, daha az girdi ile daha kısa zamanda, daha çok çıktı elde etme, bütün dünyada işletmelerin, en önemli ve en etkili sermayesi haline gelmiştir. Bunun için, üniversite ile sanayi arasında köprü olan ve teoriyle pratiğin el ele verdiği, teknoparkların sayısı her ülkede hızla artmaktadır.

*

Yenilik ve verimlilik peşinde koşan teknoloji merkezleri denilince, bütün dünyada akla, ellili yılların başında Amerika'da etkili olmaya başlayan, Silikon Vadisi gelir. Vadi dünyada düşlerin gerçeğe dönüştüğü, yenilik ve teknoloji merkezidir. Dünyanın en önemli teknoparkı olan Vadi'nin buluşları, hangi alanda faaliyet gösterirse göstersin, bütün işletmelerde verimliliği, büyük ölçüde artırmışlardır.

*

Dünyada her ülke, Vadi'yi örnek alarak, üniversite ve sanayi bölgelerinde kurulacak teknoparkları, ekonomide verimliliği artırmanın, vazgeçilmez kuruluşları olarak görmektedir. Amerika, Japonya, İsveç, İngiltere ve Malezya gibi, ülkelerin teknoloji şirketlerinin başarıları, üniversitelerle sanayi kuruluşları arasında bir köprü olan teknoparklarından kaynaklanmaktadır. Teknoparkların çalışmaları, genellikle sekiz alanda yoğunlaşmaktadır:

*

1.Üniversitelerde yapılan teorik araştırmaları pratik alana taşımada yardımcı olmak.

*

2.Değişik üretim konularında verimliliği artıracak çalışmalara öncülük yapmak.

*

3.Teknoloji şirketlerinin buluşlarına destek olmak ve onları dünya pazarlarına açmak.

*

4.Yeni kurulan işletmelerin, finansman, üretim, pazarlama ve insan kaynakları sorunlarına çözüm üretmek.

*

5.Üniversiteler ile sanayi bölgeleri arasında köprü olmak ve iş birliğini geliştirmek.

*

6.Sanayi kuruluşlarında yenilikci uygulamaların yolunu açmak ve özendirmek.

*

İşletmelerin öğrenen kuruluşlar olmaları için, üniversitelerle birlikte sürekli eğitim programları düzenlemek.

*

7.Ülkedeki işletmelere uluslarası pazarlarda rekabet üstünlüğü kazandırmak.

*

8.Sermaye yoğun olmaktan daha çok bilgi yoğun olan teknoloji şirketleri, bütün teknoparklarda ilk sıralarda yer almaktadırlar.

*

ODTÜ ve İTÜ'nün başarılı teknokentlerini, diğer üniversitelerin kuruluşları izlemektedir. Teknoparkların başarısı, sanayi ve üniversiteyle bütünleşmelerine bağlıdır.

*

Bacon “bilgi güçtür” demişti. Einstein, “hayal gücü, bilgi gücünden daha önemlidir” demektedir.Kültür ve ekonomide, bugünün hayelleri,yarının gerçekleridir.

*

Dünyadaki bütün teknoparkların beslendikleri en önemli kaynakları, hayal gücü, bilgi gücünü aşan, yenilik yapmada ve risk almada sınırları zorlayan girişimcileridir.

*

Türkiye'nin Steve Jobs'ları teknoparklarda yetişeceklerdir. Her üniversitenin bir “Silikon Vadisi” olmalıdır.

*

İnsanların gönüllerinde uyuyan aslanlar,teknoparklarda uyandırılırlar.

*

Sermayeleri olanlar değil, rüyaları olanlar yenilik yaparlar.

*

Yeni yüzyıl yeniler satanların yüzyılıdır.

14 Kasım 2018, 15:23

Geyve'nin Şair Kaymakamı İlyas Memiş,"İpek yolu İlçeleri Platformu"

Geyve'nin Şair Kaymakamı İlyas Memiş,"İpek yolu İlçeleri Platformu" oluşturarak, "Geyve Sezai Karakoç Şiir Atölyesi" çalışmalarını başlatıyor.Düzenlenecek şiir yarışmalaryla, Geyve'nin şiir sevdalıları arasından yeni şairler çıkacaktır. Geyve'nin siyah gülleri, ak gülleri gibi, şairleri de ünlü olacaktır.

15 Kasım 2018, 10:49

HER YERDE DEVLETLER DENETİCİ MİLLETLER ÜRETİCİ OLMALIDIRLAR

=========================================================== Toplumlar mevsimlere benzerler, yazları kışlar, kışları yazları izler. Toplumların sürekli yazları olmadığı gibi, sürekli kışları da yoktur. Toplumları değerleri, devletleri kurumları ayakta tutar. Kurumlar toplumların değerlerinden kaynaklanan,kurallarla yönetilirlerse uzun ömürlü olurlar. Değerlere dayanan kuralların gücü, zaman içinde geçerliliklerini korumalarından kaynaklanır. Devletlerde kurumsallaşmış yönetim, en köklü kurallardan beslenen yönetimdir.

*

Toplumlar devletleri yılların mevsimleri, içlerinde taşıdıkları gibi taşırlar. Toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılanmalarında, yönetenler yukarıdan, yönetilenler aşağıdan,aldıkları kararlarla, büyük görevler ve büyük sorumluluklar yüklenirler. Yönetenler ve yönetilenler üretimleriyle olduğu kadar, tüketimleriyle de hem demokratik mekanizmaya, hem de pazar mekanizmasına işlerlik kazandırırlar.

*

Demokratik mekanizmayla siyasal kararlar, pazar mekanizmasıyla ekonomik kararlar alınır. Dünyanın her yanında ülkelerin güçleri ürettikleri ürünlerden, verdikleri hizmetlerden ve geliştirdikleri bilgilerden kaynaklanır. Dünyada ülkeler güç kazanmak için, birbirleriyle üretimi artırmak için, tüketimi de azaltmak için, uzun soluklu bir yarışa girmek zorundadırlar. Ülkelerin güç kazanmalarında belirleyici olan, nüfusları kadar üretimlerinin de büyüklüğüdür.

*

Ülkelerde önemli olan yönetenlerin üretim güçlerinin büyük olması değil, yönetilenlerin üretim güçlerinin büyük olmasıdır. Yönetenlerin yönettikleri kaynakların büyük olması, yönetilenlerin yönettikleri kaynakların büyük olması anlamına gelmez. Yönetenler yönetilenlere dayanırlar, güçlerini yönetilenlerden alırlar. Yönetilenler hem demokratik kurum ve kuralların, hem de ekonomik kurum ve kuralların en büyük güvencesidirler.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ülkelerde yönetilenlerin gücü, seçimlerde kullandıkları oylarından ve pazarlarda harcadıkları paralarından kaynaklanır. Yönetilenler oylarıyla siyasal çatıyı, paralarıyla da ekonomik yapıyı dönüştürürler. Yönetenlerin güçleri, yönetilenlerin üretimlerinden kaynaklanır. Yirmi birinci yüzyılın güçlü ülkeleri, ekonomik kaynakların yönetenlerin elinde değil, yönetilenlerin elinde toplandığı ülkeler olacaktır.

*

Ülkeler siyasal sınırların önemli olduğu, talep ağırlıklı kapalı toplum yapılarından,ekonomik sınırların önemli olduğu, arz ağırlıklı açık toplum yapılarına geçmek zorundadırlar. Büyük ülkelerin, dünya üretimdeki payları büyük olur.

*

Yönetenlerin denetimindeki kamu kaynaklarının, yönetilenlerin denetimindeki toplum kaynaklarına dönüştürmeden, ülkelerin dünya pazarlarında, kendilerine geniş yer açmaları mümkün değildir.

16 Kasım 2018, 10:33

DÜNYADA KİMSE KİMSEYİ İNANCINI DEĞİŞTİRMEYE ZORLAYAMAZ

========================================================= Kare dünyada hukukun yalnızca hukukculara, politikanın yalnızca politikacılara, ekonomin yalnızca ekonomistlere, güvenliğin yalnızca ordulara bırakılması istenmez. Hepsinin katkıda bulunduğu, ortak eylem alanıyla, toplumları oluşturan bütün kesimlerin, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alınır. Toplumlar küreden kareye dönüşen, dünyadaki gelişmeleri çok yakından izlemezlerse, dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alamazlar.

*

Kare dünyanın her ülkesinde kabul gören, herkesin benimsediği paradigmada,kimse kimsenin inancına sınır çizemez. Temelini vazgeçilmez hakların ve özgürlüklerin, oluşturduğu kare dünyada, ortak dinlerden daha çok ortak değerler vardır. İnsanların birbirlerini gördüğü dünyanın, her kademedeki yöneticileri, herkesi ortak değerlere saygı göstermeye çağırmak zorundadırlar. Ancak kimse kimseyi inancını değiştirmeye zorlayamaz.

*

Zorlamanın olduğu toplumlarda, insanların ortak değer alanları, savaş alanlarına dönüşür.Bu yüzden küre dünyanın, hiyerarşik ordular gibi yapılanan kuruluşları, kare dünyada orkestralar gibi yapılanan kuruluşlara dönüşmüşlerdir. Küre dünya üniforma giyenlerin, kare dünya forma giyenlerin dünyasıdır. Küre dünyanın değerleri, kare dünyanın değerleri karşısında tedavülden kaldırılmış paralar gibi geçerliliklerini yitirmişlerdir.

*

Kare dünyada etkili olan kuruluşlar, güç sahibi olan kuruluşlar değil, itibar sahibi olan kuruluşlardır. İtibarlarını yitiren kuruluşlar,kısa zamanda güçlerini de yitirirler. Dünyada kuruluşlarla birlikte, ülkelerin de itibarlarını yitirdiği bir yüzyılda, bütün ülkelerin güçleri cephelerde savaşan ordularından önce, pazarlarda yarışan kuruluşlarına dayanacaktır.Ülkeler itibarlı kuruluşlarıyla itibar kazanacaklardır.

*

Kare dünyanın paradigmasını içselleştirmek için, her kuruluş küresel kuruluşlar arasında, iyi olmak,daha iyi olmak,en iyi olmak zorundadır.Kare dünyada kuruluşların Avrupa’da, Amerika’da ve Asya’da olmaları önemli değildir, dünya pazarlarında önde olmaları önemlidir. Küresel pazarların itibarlı kuruluşları, yeni ürünler yanında, yerel ürünleri küresel ürünlere dönüştürmesini bilen kuruluşlar olacaktır.

*

Kuruluşlarda sermaye kayıpları kolaylıkla giderilirken, itibar kayıplarının giderilmesi yıllar ister.Bu yüzden kuruluşlarda itibar yönetimi, sermaye yönetimi kadar önemlidir. İtibar kazanmak için, kuruluşlar bugünlerini değil, yarınlarını düşünürler.Dünyanın her yerinde insanlar, kuruluşların ürünlerinden daha çok itibarlarına önem verirler.Kuruluşlar para kazanmaktan önce itibar kazanmaya önem vermezlerse, uzun ömürlü olamazlar. Pazarlarda insanlar kuruluşların ürünlerinden daha çok itibarlarına saygı gösterirler.

*

Kuruluşlar ürünlerine lisans sonrası eğitimler kazandırmalarıyla itibarlı olurlar.

*

Dünyada itibar bilgeliğe dönüşen bilgiyle süreklilik kazanır.

*

Fabrikalarda ürün üretilir mağazalarda itibar satılır.

*

İtibar sevgiyle kazanılan saygıdır.

17 Kasım 2018, 11:09

HAYATIN HER ALANINDA HEM SİYAHI HEM BEYAZI GÖRMESİNİ BİLMEK

========================================================= Çalışma alanları ne olursa olsun, bütün kuruluşların en başta gelen görevleri, hiçbir ayrım gözetmeden, bütün insanların hayatlarını kolaylaştırmaktır. Kuruluşlar üretikleri ürünlerle, hizmetlerle ve bilgilerle, dünyayı hem yaşanır kılmak, hem de güzelleştirmek için birbirleriyle yarışırlar. Dünyada iyilik arayan kuruluşlar güzellik bulurken, kötülük arayan kuruluşlar çirkinlik bulurlar. Kuruluşlar dünyasında aranan bulunur.

*

Mevlana’nın Mesnevi’de vurguladığı gibi, iyilik ve kötülük, doğruluk ve yanlışlık, güzellik ve çirkinlik bir aradadır. Bütün boyutlarıyla hayatın canlığı, karşıtların birbirleriyle yarışmasından kaynaklanır. Dünyanın başarılı kuruluşları, hiçbir zaman bir arayış, aynı zamanda ya doğru ya yanlış olur demezler, yerine göre hem doğru hem yanlış olur derler.Her doğru içinde bir yanlış taşıdığı gibi, her yanlış da içinde bir doğru taşır.

*

James Collins’ın ve Jerry Porras’ın, “Kalıcı Olmak” isimli kitaplarında, dünyanın başarılı kuruluşlarından, yola çıkarak ortaya koydukları gibi, kalıcı kuruluşlar “ya siyah ya beyaz” olunur paradigmasına karşı, “hem siyah hem beyaz” olunur paradigmasını benimseyenlerin arasından çıktıkların ortaya koymuşlardır.Onlar siyah ve beyaz arasında bir seçim yapmadan, hem siyah hem beyaz olmanın, bir yolunu bulmuşlardır.

*

Dünyanın güçlü kuruluşları, kısa dönemli eylemlerle, uzun dönemli eylemler arasında, bir denge aramazlar. Onlar kısa dönemli amaçlarla, uzun dönemli amaçları birlikte ele alarak,hem kısa hem uzun dönemde en iyi sonuçları almanın peşindedirler. Onların hepsi başarılı olmanın yolunun, değişmeyen amaçlarını korumadan, değişen araçlardan hakkınca yararlanmanın, mümkün olmadığının bilincindedirler.

*

Dünyanın geleceğinde söz sahibi olacak kuruluşlar, küresel kuruluşlarının önlerinde yer almak için, rakipleriyle savaşanlar arasından değil, rakipleriyle yarışanlar arasından çıkacaktır. Kuruluşlar dünyasında savaşanların kazananları, yarışanların kaybedenleri olmaz. Her kuruluş gelen yıllarını geçen yıllarından da iyi kılmak için, rakiplerinden önce kendi içinde bir yarışa girmezse, üretimim ve yönetimin hiçbir alanıda yeni açılımlar yapamaz.

*

Dünya sıralamasının neresinde yer alırlarsa alsınlar, özel, gönüllü ve kamu, bütün kuruluşlar öncelikle değerlerini korumak için yarışmalıdırlar.

*

Değerlerini korumakta başarısızlığa uğrayan kuruluşların, kısa dönemde değişen araçlarla, uzun dönemli amaçlarına ulaşmaları mümün değildir.

*

Kuruluşların değerlerindeki paslanmadan daha büyük, daha güçlü,daha etkili düşmanları yoktur.

*

Kuruluşlar değerlerini omuzlarında bir silah olarak değil, alınlarında bir ışık olarak taşırlar.

17 Kasım 2018, 11:25

Eyüp'te "Arkadaşlar gemileri yakalım, eylem yapıyorsak varız" diyen,Necip Evlice'nin yönettiği,Pakdil'in de…

Eyüp'te "Arkadaşlar gemileri yakalım, eylem yapıyorsak varız" diyen,Necip Evlice'nin yönettiği,Pakdil'in de yer aldığı Nuri Pakdil Panel'ine,Ahmet Dur.M.Nuri Yardım,Recep Koçak, Seyfeddin Ünlü,İrfan Çalışan ile birlikte Prof.Dr.Turan Koç, İbrahim Demirci ve ben konuşmacı olarak katıldık.

18 Kasım 2018, 11:53

BÜTÜN ÜLKELER KÜRESEL ISINMAYI ÖNLEMEK ZORUNDADIRLAR

======================================================== Avrupa ülkelerinin peşinden, bütün ülkelerin tarım toplumlarından sanayi toplumlarına geçme yolunda attıkları adımlar, dünyadaki petrol ve kömür tüketimini ileri boyutlara taşımıştır.Geri dönüşü olmayan doğal kaynakların, tüketiminin yıldan yıla artması, bütün dünyada küresel ısınmaya ve iklim değişikliklerine yol açmıştır. Dünyada kasırgalar, sel baskınları, toprak kaymaları ve orman yangınları birbirini izlemektedir.

*

Küresel ısınmanın Grönland ve Antartika, buzullarında hızlandırdığı erimeyle, okyonuslardaki su yükselmesi, denizlere kıyısı olan ülkelerin şehirlerini, tehdit edecek seviyeye doğru, milim milim yükselmektedir. Kutuplarda buzullar arasında bulunan, büyük metan gazlarının serbest kalması da, dünya için ayrı bir tehdit konusu olacaktır. Küresel ısınmayla sarsılan, dünyanın doğal dengesi, bütün ekonomik dengeleri altüst etmektedir.

*

İklim değişikliklerinin bütün ülkelerde, tetikledikleri doğal yıkımların önüne geçmek ve büyük can kayıplarını önlemek için, uluslararası kuruluşlarla birlikte, devletlerin,üniversitelerin, araştırma kuruluşlarının ve gönüllü oluşumların el ele vermeleri büyük önem taşımaktadır. Bütün kuruluşlar üretimlerinin dışsal etkileri kadar, tüketimlerinin de dışsal etkilerini de bilançolarında yer vermek zorundadırlar.

*

Kuruluşların olumsuz dışsal etkilerinin başında gelen ve küresel ısınmanın ana kaynaklarından biri haline gelen açgözlülük, durmadan dünya pazarlarına yenileri çıkarılan tüketim ürünleriyle, Albert Camus’nun vebası gibi hızla yayılmaktadır. Denizleri,dağları,ovaları ve gölleriyle doğal dünyanın, dengesizlik öncesi dengelerine, yeniden dönebilmesi için, bütün küresel kuruluşların, üretim yöntemleriyle birlikte, pazarlama yöntemlerini de sorgulamalıdır.

*

Dünyanın doğal dengesinin bütünüyle altüst olmaması için, “sınırsız ekonomik büyüme” kuramlarından, “sürdürülebilir ekonomik büyüme” kuramlarına geçilmesi, bütün ülkeler için, bir var olma sorununa dönüşmüştür. Ekonomik büyüme kuramlarında, kişi başına gelir ya da kişi başına gider, ekonomik gelişmenin değişmez göstergesi olmaktan çıkmıştır. Sorunlar kişi başına tüketimin azlığından değil, çokluğundan kaynaklanmaktadır.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde insanlar, ellerindeki ve evlerindeki, dayanıklı dayanıksız tüketim ürünlerini, tekrar tekrar satın almak için, eskitmede, kırmada, dökmede ve sokağa atmada, birbirleriyle akıllarını yitirmişcesine çılgınca yarışmaktadırlar.

*

Bütün ülkeler yerel Hollywood’larıyla, yerel Disnelland’larıyla, yerel Las Vegas’larıyla,kişi başına tüketimi artırmanın peşinden koşmaktadırlar.

*

Küresel ısınmanın üstesinden, hayatın her alanında yalın yaşamasını bilenler gelir.

*

Ana dillerini öğrenir gibi, bütün insanlar yalınlığın dilini öğrenilmelidirler.

*

Yalınlık bütün dünyanın keşfetmesi gereken bilinmeyen hazinedir.

19 Kasım 2018, 14:36

ÖLÜMLÜ DÜNYADA ÖLÜMSÜZLÜĞÜN ŞİİRİNİ YAKALAMAK

================================================ Seküler kültürün kaynakları Batı’da, kutsal kültürün kaynakları ise Doğu’dadır. Son iki yüzyılda seküler kültür, kutlu kenti Paris’ten, bütün dünyaya ihraç edilmiştir. Seküler kültürle, fizik ve metafizik dünyanın arasına aşılmaz duvarlar yükseltilmiştir. İki dünya arasına inşa edilen duvarları yıkmada, bütün insanlığın elindeki küresel silah, şairlerin ölümsüz şiirleridir. İnsanları kutsal kültürden koparan, seküler kültürün duvarları, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren şiirle yıkılacaktır.

*

Fizik dünya bedense, metafizik dünya ruhtur. Bedenler ölür, ruhlar ölmez. Ölümlü dünyada, ölümsüz dünyanın, kapılarını şairler açarlar. İnsanlar ölümsüzlüğün tadına şiirlerde varırlar. Şairler metafizik dünyanın ışığını, fizik dünyaya yansıtan şiirleriyle, insanların ruhlarında ölümsüzlük rüzgarları estirirler. Ölümsüzlüğün şiiri, hayatı yaşanır kılan güzellikte gizlidir. Güzelliğin şiirini yakalayanlar, ölümsüzlüğün tadını herkese tattırırlar. Dünyanın her yerinde, güzel şiir ölümsüzdür, ölümsüz şiir güzeldir.

*

Osmanlı coğrafyasının hayat kaynağı Anadolu’nun, acılarla yoğurulmuş toprağı, Asya’dan gelen Mevlana’dan, Avrupa’dan gelen İbn Arabi’ye kadar, ölümsüzlüğün tadını tatmış, ölümsüz şairlerin, gönüllerinde taşıdıkları vatanları olmuştur. Onların vatanlarının üzerinden güneş hiç batmaz. O vatanda ölümsüzlüğün olduğu kadar, güzelliğin de simgesi Kabe’dir. Sanat tarihçisi Titus Burckhardt, “İslam Sanatı” kitabında, Kabe’yi güzelliği arayan sanatçıların, yollarının buluştuğu, büyük insanlık dairesinin merkezi olarak görmektedir.

*

Yalın yapısı ve derin anlamıyla, Kabe sürekli okunması gereken gizemli bir kitaptır. Kabe insanlığın varoluşuyla yaşıt tarihiyle, gerçeğin tek ve değişmez olduğunu, bütün dünyaya yalın ve simgesel bir dille anlatmaktadır. Zamanın sınırlarını aşan, insanlığa adanmış Kabe, İlk Peygamberden Son Peygambere kadar,bütün peygamberlerden silinmez izler taşımaktadır. Hayatı bütün boyutlarıyla kuşatan gerçekler, Kabe’de simgesel anlatımın doruk noktasına ulaşırlar.

*

Ölümsüzlüğün şiiri, onun fizik gerçeklerini aşan, metafizik gerçeklerinin derinliklerinde gizlidir.Dünyaya sürgün edilen insanlığın, atalarının ayrılmak zorunda kaldıkları Cennetin, sınırlı yeryüzünden, sınırsız gökyüzüne uzanan hem görünen hem görünmeyen görkemli kapısı Kabe’dir.Dünyada ölümsüzlüğün şiirini yakalayan şairler,insanlığın anne ve babalarının yitirdiği, yeniden dönüş yurdu,Cennetin kapılarını açmasını bilenlerdir.

*

Şairler güzelliğin sınırlarınızorlayan şiirleriyle, bir daha ölmemek için, ölümlerinden sonra yeniden doğarlar. Onlar dünyada güzel oldukları gibi, öteki dünyada da güzel olacaklardır.

*

Gerçeğin gizemli yol haritası, seküler kültürün sınırlı fiziksel zenginliklerinde değil, kutsal kültürün sınırsız metafizik derinliklerinde aranmalıdır.

*

Seküler kültürü içine düştüğü bunalımdan, ölümsüzlüğün tadını tadan, şiirleriyle bütün insanlığa tattıran şairler kurtaracaktır. Bütün insanlığın Ademoğulları olduğunun bilincine varmadan, iki dünya arasındaki duvarların yıkılması mümkün değildir.

*

İnsanların yaratılışta birbirinin kardeşi olduğunun bilinmesi, dünya barışının en büyük güvencesidir.

*

Küresel kardeşliği güçlendirmek, hayatı yok edici silahlar geliştirmekten, çok daha önemlidir.

*

Dünyada kardeşlik bilinci, ölümsüzlüğü arayan şairlerin, şiirleriyle keskinleşir.

*

Ölümsüz şiir usanılmadan okunan, küresel dili yakalayan şiirdir.

20 Kasım 2018, 10:32

DÜNYA PAZARLARINDAKİ DÜRÜSTLÜKTEN KİMSE ZARAR GÖRMEZ

========================================================= Alışverişin tarihi ilk insanla başlar. Ekonomik, sosyal ve kültürel boyutlarıyla, alışverişin serüveni, Doğu’dan Batı’ya, toplumların serüvenidir. Tarım toplumundan sanayi toplumuna, sanayi toplumundan bilgi toplumuna doğru, alışverişin yapısının değişmesine rağmen, özünde köklü değişiklikler olmamıştır. Bütün toplumlarda ekonominin lokomotifi olarak alışveriş, tarihin her döneminde önemini korumuştur.

*

Tarih içindeki büyük yerleşim birimleri, alışveriş yolları üzerinde kurulmuştur. Alışverişin olmadığı yerde insan, insanın olmadığı yerde üretim, üretimin olmadığı yerde de şehir olmaz. Mekke, Medine ve Kudüs başta olmak üzere, bütün büyük şehirlerin temelinde, alışverişin tetiklediği üretimle gelen, zenginlik patlaması vardır. Dünyanın dört bir yanına dağılan büyük şehirler, alışverişin bütün insanlığa kazandırdığı, paha biçilmez hazinelerdir.

*

Müslümanlar Hristiyanlar gibi, ticarete soğuk bakmazlar. Hristiyanlar dünya ile öteki dünyayı birbirinden ayırırken, Müslümanlar iki dünyayı birbirinden ayrılmazlar, bir bütün olarak görürler. İslam kültüründe, dünyaya öteki dünyanın tarlası gözüyle bakılır. Dünyada toprağa atılmayan buğdayların, öteki dünyada başakları toplanmaz. Dünyada başlayan alışverişte dürüstlük yarışları, yarış sonuçlandıktan sonra da devam ederler.

*

Ekonomik hayatta olduğu kadar kültürel hayatta da, dürüstlükten uzaklaşanlar, toplumların bütün kesimlerine, büyük zararlar vermekle kalmazlar, her alanda etkilerini gösteren haksızlıklara kapı açarlar. Bunun için Müslümanların, kültür ve ekonomi dünyalarında, dürüstlüğün ve dürüst insanların vazgeçilmez bir yerleri vardır.Onlar bereketli topraklara benzerler, aldıklarından çok daha fazlasın verirler. Ana kaynaklarda onların iki dünyada, kurtuluşa erecekleri sürekli tekrarlanmıştır.

*

Alışveriş kültürünün zenginleştiği toplumlarda, öncelikle zorunlu ihtiyaçlar karşılanarak, zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul olmazlar. Hayatı kolaylaştıran ve güzelleştiren bolluk, toplumun yüksek gelirli kesimlerinden, düşük gelirli kesimlerine doğru dalga yayılarak, yoksulları daha yoksullaşmaktan kurtarır.Bu yüzden Mark Skousen’nin “Abide eser” dediği Adam Smith’in “Milletlerin Zenginliği” kitabı, bütün dünyada yankı bulmuştur.

*

Dürüst insanların düşünce ve eylem, dünyalarında ister alanlar, isterse satanlar olsun, kimseye haksızlık yapmadan tartan terazinin vazgeçilmez bir yeri vardır. Alışverişte önemli olan, hem alanların hem de satanların kazanmasıdır. Bunun için Anadolu’da, terazi adaletin olduğu kadar, alışverişte dürüstlüğün de simgesi olarak kabul edilir.Alışverişte başarılı olmanın sırrının, dürüstlükte gizli olduğuna inanılır. Dürüstlükten kimseye zarar gelmez.

*

Alışverişte herkes iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek sorumluluğunu taşır.

*

Her iki dünyada da hiçbir iyilik ve hiçbir kötülük karşılıksız kalmaz.

*

Hayatın yaşanır kılınmasında en büyük sermaye dürüstlüktür.

*

Dünyada iyilik ekenler, öteki dünyada kötülük biçmezler.

*

Aldatanların mumları yatsıyı kadar yanmazlar.

*

İnsanları aldatanlar kendilerini aldatırlar.

*

Dürüst olmak en büyük erdemdir.

21 Kasım 2018, 12:00

DÜNYANIN HER ÜLKESİNDE CİHAT İNANÇSIZLIĞI İNANÇLA YENMEKTİR

=========================================================== Türkler İslam kültürüyle, yoğrulmaya başladıktan sonra, “Hem Doğu, hem Batı, hem Güney, hem Kuzey inananlarındır” diyerek, bütün dünyayı bir cihat beldesi olarak görmüşlerdir. Müslümanların tarihte benzeri görülmedik, bir hızla dünyayı bir hilal gibi kuşatmaları, çok yönlü cihat kültürlerinden kaynaklanır.

*

İslam kültüründe cihat, ekonomik, siyasal, kültürel ve askeri boyutlarıyla, hayatı anlamlı kılmak için, dünyayı dört yanından kuşatan, düşünce ve eylemleri içerir. Dünyada cihat denilince, insanların aklına ilk defa cihatın askeri boyut gelir.

*

Dünyanın her yanında, ellerinde silah olanlar, karşılarına çıkan her sorunu, silahla çözmeye çalışırlar. Ancak fizik dünyada geçerli olan “Etki ve tepki” yasası, metafizik dünyada da geçerlidir. Hiçbir alanda zorlamaya yer yoktur.

*

Hangi alanda olursa olsun, silaha başvuranlara, silahla karşılık verilir. Her yerde baskı ve şiddete, büyük direnç gösterilir. Bu yüzden, baskı ve şiddetle cihat olmaz.İnsanların gönül dünyalarını derinleştirmeden, akıl dünyalarını zenginleştirmek mümkün değildir. Dünyayı akıl değerleriyle karar verenler, kararları gönül değerleriyle uygulayanlar yaşanır kılarlar.

*

Uygulanması zor olan, aklın doğruları değil, gönlün doğrularıdır. Gönlün doğruları, aklın doğrularından hem daha güçlüdür, hem daha etkilidir. Tarihin her döneminde, büyük cihatlar, akılla yapılan cihatlardan daha çok,gönülle yapılan cihatlar olmuştur.

*

Dünyada haksızlıklara karşı çıkmanın, değişik kesimlerden gelen dayatmalara direnmenin, ana yöntemlerinden biri, Throeau,Tolstoy ve Emerson gibi, şiddete dayanmayan eylemlerin öncülerinin geliştirdiği “Sivil İtaatsizlik”tir.

*

Gandi Hindistan’da işgalci İngilizlere karşı başarıyla uyguladığı, “Pasif Direnme” yöntemini, Batılı bilgelerden esinlenerek geliştirmiştir. Kitlelerin katıldığı silahsız eylemler, demokratik ülkelerde haksızlıkları önlemenin, başta gelen yöntemlerinden biri olmuştur.

*

Anadolu’da yüzyıllarından içinden süzülüp gelen cihat kültürü, iç dünyayla birlikte dış dünyanın da zenginleştirilmesine, günden güne her iki dünyaya da yeni açılımlar kazandırılmasına dayanır. Türklerin gönül dünyasını Mesnevi, akıl dünyasını da Mukaddime aydınlatmıştır.

*

Anadolu’da gönül ile akıl dünyası, bir bütünlük ve süreklilik içinde ele alınır. Türklerin cihat kültürünün kaynağında, başlarının üstünde taşıdıkları Kutsal Kitapları vardır.

*

Gönül dünyasının zenginliği, akıl dünyasının zenginliğinden çok daha büyük ve çok daha derindir. Bu yüzden dergah kültürünün kutup yıldızları, büyük cihatla gönülleri kazanmanın,cephelerde savaş kazanmaktan çok daha zor olduğunun üzerinde önemle durmuşlardır.

*

Dünyada büyük cihatla gönülleri kazanmasını başaramayanların, küçük cihatla sınırları aşmaları, coğrafyaları fethetmeleri mümkün değildir.

*

Anadolu insanın mayası küçük cihatla değil, büyük cihatla yoğrulmuştur.

*

Her zaman ve her yerde, küçük cihat sınırlı, büyük cihat sınırsızdır.

*

Dünyada silahla kazanılanlar, silahla kaybedilirler.

*

Silahla yürüyenler silahla durdururlar.

22 Kasım 2018, 13:44

DEMOKRATİK KURUMLARI VE KURALLARI YAŞATMAK ZENGİNLİKTİR

=========================================================== Toplumlarda yönetenler kadar, yönetilenlerin de görev ve sorumlulukları vardır. Yönetilenlerin ekonomik ve kültürel seviyeleri ne kadar zenginse, yönetenlerin ekonomik ve kültürel seviyeleri de o kadar zengin olur.Nasıl ekonomik yapıda tüketicisiz üretici olmazsa, siyasal yapıda da yönetilensiz yönetici olmaz. Yönetimlerde demokratik dönüşme, sürekli gelişen ve değişen bir süreçtir. Seçenler ve seçilenler demokratik süreci geliştirmek zorundadırlar.

*

Demokratik yönrtimin kuralları yalın oldukları için, dünyadaki ülkelerin çoğunluğu tarafından benimsenmiştir ve uygulanmaktadır.Demokratik yönetimlerin güçleri, sürekli gelişmeye açık olmalarından kaynaklanmaktadır. Zorla güzellik olmadığı gibi, zorla demokrasi olmaz. Anadolu’da denildiği gibi: “Açık yaradan kimse ölmez.” Açık yönetimlerde, insanların yaraları sarılır, kimse yalnız bırakılmaz. Herkes görevlerini ve sorumluluklarını bilir.

*

Ülkelerde ordular başta olmak üzere, bütün kurumlar demokratik kuralları içselleştirmeleri, yönetenlerle yönetilenler arasında uyumun ve düzenin sağlanmasında hayati önem taşır. Demokratik yönetim sürecinin aksaması için,orduların demokrasileri olmaz, demokrasilerin orduları olur. Orduların demokrasilerinde, yönetilenler seçimlerle yöneticileri değiştirmezler, yöneticiler seçimleri değiştirirler.

*

Ülkelerin kültürel dokusunda ve ekonomik yapısında, doğrulukları özendiren, yanlışlıkları önleyen, demokratik yönetimler iki ana kesime dayanırlar.Kesimlerden birincisi, eğitim ve üretim seviyesi yüksek, her alanda işbirliği yapmaya hazır, tepki vermekte gecikmeyen seçenlerdir. Kesimlerin ikincisi de, kendilerini seçenlerin değerlerine, görüşlerine ve önerilerine önem veren, katılıma ve paylaşıma açık seçilen yöneticilerdir.

*

Demokratik ülkelerde seçenlerle seçilenler arasında açılan, çift yönlü iletişim kanalları yönetilenlerin en büyük güvencesidir.Demokratik kurumlar ve demokratik kurallar, ortak paydasında buluşan yönetenler ve yönetilenler, insanların temel haklarında ve temel özgürlüklerinde ayrılığa düşmezler.Dünyanın bütün ülkelerinde demokrasi rüzgarları eserken, hiçbir ülkenin sınırlarına, duvarlar inşa etmesi mümkün değildir.

*

Sınırların önemli olduğu dünyanın, sınırların önemsiz olduğu dünyaya dönüşmesi, ülkeler arasındaki çatışma eksenini değiştirmiştir. Yirmi birinci yüzyılda dünyada Kapitalist ve Komünist ülkeler değil, demokratik olan ve olmayan ülkeler çatışmaktadır.

*

Yeni dünyada ülkelerin Hristiyan Demokrat, Müslüman Demokrat, Sosyal Demokrat Liberal Demokrat olmaları değil, bütün kurumlarıyla ve bütün kurallarıyla Demokrat olmaları önemlidir.

*

Demokratik toplumlarda herkesin dini kendinedir. Kimse kimsenin dinini aşağılama hakkına sahip değildir.

23 Kasım 2018, 10:38

TOPLUMSAL KARLILIK EKONOMİK KARLILIĞIN GÜVENCESİDİR

===================================================== Kuruluşlar yüzyılında bütün işletmelerin, kültüre ve ekonomiye katkılarının araştırılması, “Ticari ve Sosyal Açıdan Proje Değerlendirme Yöntemleri” kitabımızda ayrıntılı olarak tartışılmıştır. Yatırımların kuruluşlara katkıları ticari, topluma katkıları da sosyal karlılık yöntemleriyle ele alınır. Yatırımların olumlu etkilerinin yanında, toplumlara olumsuz etkileri de vardır. Sigara üreten kuruluşlar, kar sağlarken insanlara da zarar verirler.

*

Kuruluşların gelirleri ve giderleri, toplumlara açıklamak zorunda oldukları, finansal tablolarda ayrıntılı olarak yer alırlar. Ancak kuruluşlar toplumun gelirlerinde ve giderlerinde yol açtıkları değişmeleri, hiç hesaba katmadıkları gibi, hiçbir sorumluluk da taşımazlar. Alkol benzeri bağımlılığa yol açan, sağlığa zararlı ürünlerin, toplumlara yükledikleri zararları azaltmak için, pek çok ülkede sınırlamalar getirilmiş ve yasal düzenlemeler yapılmıştır.

*

Kuruluşların toplum üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini vurgulayan iktisatçıların başında Arthur C.Pigue gelir. Pigue “The Economics of Walfare” isimli kitabında, kuruluşların yalnızca kendilerini ilgilendiren gelirlere önem verdiklerini, ilgilenmeseler de ekonomik yapıda zararlara yol açtıklarını ortaya koymuştur. Kuruluşların olumsuz etkileri, havaya,sulara ve topraklara verdikleri zararlardan kaynaklanır. Bu yüzden kuruluşlar toplumsal sorumluluklarının bilicinde olmalıdırlar.

*

Yirmi birinci yüzyıl bilgi yüzyılından önce, toplumsal sorumluluk yüzyılı olacaktır. Artık bütün kuruluşlar, kurumsal kazançları kadar, toplumsal kazançlara da ağırlık vermek zorundadırlar.Toplumsal kazançların unutulduğu toplumlarda, kurumsal kazançlar yıkıcı bir işlev yüklenirler.Toplumlarda her zaman kurumsal kazançlardan önce, toplumsal kazançlar gelmelidir. Toplumsal kazançlar, kurumsal kazançların ana kaynağıdır.

*

Kuruluşlar daha çok kazanmaktan önce, daha çok yararlı olmaya bakmalıdırlar.Gece ve gündüz farkının kalmadığı dünyada, yapılan bir iyilik ve yapılan bir kötülük karşılıksız kalmadığı gibi, hiçbir haksız kazancın da gizli kalması mümkün değildir.Kuruluşların kurumsal yapıları iyilikleri özendirmeye, kötülükleri önlemeye yatkındır.Yirmi birinci yüzyılda bütün kuruluşların, başta gelen kurumsal sorumlulukları,barış içinde yaşanabilir bir dünyanın mimarları olmaktır.

*

Kurumsal sorumluk çalışmalarının sürükleyici güçleri, kuruluşların tavanlarından daha çok tabanlarıdır.Kuruluşların tabanlarıyla toplumların tabanları arasında, büyük bir benzerlik vardır.Onlara kaynak sağlanırsa,estirdikleri iyilik fırtınasında, kötülükler iyiliklere dönüşürler.Tabanların iyilikte yarıştıkları kuruluşlarda ve toplumlarda, olumsuz dışsal etkiler olumlu dışsal etkilere dönüşürler. İnsanlar için iyi olanlar, kuruluşlar için,toplumlar için de iyi olur.

*

Kuruluşlar toplumdan aldıklarından, daha fazlasını topluma verirlerse, herkese yararlı olurlar.

*

Ekonomik karlılığın yüksekliği, toplumsal karlılığın yüksekliği anlamına gelmez.

*

Kuruluşlarda iki karlılık birbirine eşit olursa, dünyada kimse yoksul düşmez.

*

İnsanlar yardım almaktan değil, üretim yapmaktan hoşlanırlar.

*

İnsanlara yapılan iyi yatırımlar, iyi sonuçlar verirler.

24 Kasım 2018, 10:46

HER ALANDA ÖĞRENEN ÖĞRETMEN ÖĞRETEN ÖĞRENCİ OLMAK

======================================================== İlk öğretimden yüksek öğretime kadar, bütün eğitim kurumları, öğrenen öğretmenleri, öğreten öğrencileriyle, ülkelerin omurgasını oluştururlar. Eğitim öğrencilere bilgi kazandırma, kazanılan bilgiyi yararlı hale getirme sürecidir. Ömür boyu devam eden bu süreçte, yaşı ve işi ne olursa olsun, herkes hem öğreten öğretmen, hem de öğrenen öğrencidir. Öğrenme ve öğretmenin yeri ve zamanı yoktur. Hayatın her alanında toplumlar dünyayı okumasını öğrenmek zorundadırlar.

*

İnsanlar hayatlarını öğrenmeye ve öğretmeye adamalıdırlar. İnsanların en büyük ve getirisi en yüksek zenginlikleri, bilgi ve tecrübe birikimleridir. Bir insan sahip olduğu bütün zenginliklerini kaybedebilir. Bilgi ve tecrübesi ise, insanın kaybetmeyeceği tek zenginliğidir. Bu yüzden, her ülkede eğitim günlük politikanın dışında tutulur. Öğrencileri ve öğretmenleriyle eğitime yapılan yatırım, bir ülkede getirisi en yüksek ve ülkenin geleceğine olan yatırımdır.

*

Anadolu insanının ümit ve güven kaynağı ve her dönemin öğretmeni Yunus Emre''nin bilim için söyledikleri, eğitim için de geçerlidir. Eğitim eğitim bilmektir. Eğitim dünyayı bilmektir. Ülkelerin geleceklerini aydınlatacak eğitim, dünyayı bütün boyutlarıyla bilmek ve derinliğine kavramaktır. Eğitimin derinden kavranabilmesi için de, insanın kendisini bilmesi, iç ve dış dünyasını güzelleştirmesi gerekir. İnsanın kendisiyle birlikte çevresini de güzelleştirmeyen eğitim, her alanda hayatı zorlaştırır,barışa değil, savaşa hizmet eder.

*

Eğitim bir ülkenin kültür ve ekonomisine yeni boyutlar kazandırarak, hem zenginleştirme, hem de güzelleştirme ustalığıdır. Ülkelerin geleceğini inşa etmede, eğitim kültür ve ekonomi yanında üçüncü temel taşı oluşturur. Ülkelerin gelecekteki başarıları temellerinin sağlamlığına bağlıdır. Bu temellerden birinin zayıflığı, diğer alanlarda da etkisini gösterir. Eğitim kültürün kınından çıkan ekonominin kılıcıdır. Eğitim almak temel insan haklarının başında gelir.

*

Eğitimsizlik ekonomik ve kültürel alanda verilmesi gereken savaşı, cephelere taşır. Bu yüzden, bir ülkede eğitimsizliğin bedelini, toplumun bütün kesimleri çok pahalı bir olarak öderler.

*

Bütün ülkelerin en büyük ve en önemli sorunu, eğitimsizliğin üstesinden gelmektir. Bu sorunu çözmenin yolu da, herkesin hayatını öğrenmeyi öğrenmeye adamasından geçer.

*

Öğrenen öğretmenler, öğreten öğrenciler, düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştürerek, hem kültüre hem de ekonomiye katkıda bulunurlar.

*

Eğitimle insan çorak toprakta akıp gitmekten kurtulurlar.

*

Eğitimsizlik mesleksizliktir,işsizliktir,yoksulluktur.

*

Öğrenmesini öğrenenler yoksul düşmezler.

*

Öğrenmemek bütün zorlukların anasıdır.

*

Sorunların üstesinden öğrenenler gelir.

*

Dünyayı kendini bilenler değiştirirler.

25 Kasım 2018, 10:31

DEMOKRATİK YÖNETİMLERİ MEDİNE AÇILIMIYLA ZENGİNLEŞTİRMEK

========================================================== Yirmi birinci yüzyılda, Batı ülkelerinin yol açtıkları, iç ve dış savaşlarla Müslüman ülkelerin, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri, başta sona bir bir yok edilmiştir.Dünyanın en zengin, kültürel ve ekonomik kaynaklarına sahip olan ülkeler,her alanda dünyanın en yoksul ülkeleri konumuna düşmüşlerdir. Demokrasi düşmanı yönetimlere karşı, bütün ülkelerin demokratik yönetimleri, iş birliği yapmazlarsa, dünyadaki savaşların sonu gelmeyecektir.

*

Ülkeler arasındaki sınırların, önemsizleştiği bir yüzyılda, geçen yüzyılın siyasal sınırlarını, yeniden çizmek için yapılan savaşlar, bütün ülkelere büyük bedeller ödettirmektedir. Bu yüzden demokratik kültürün, Medine açılımıyla zenginleştirilmesi, dünya barışının en büyük güvencesi olacaktır. Dünyadaki yeni gelişmeler ışığında, her ülke kendi kaynaklarından yola çıkarak, demokratik yönetim kültürünü zenginleştirmek zorundadır.

*

Dünyada temsili demokrasiden, katılımcı demokrasiye geçişin, hız ve yoğunluk kazanmasıyla, her ülkenin demokratik kültürünü geliştirmesi, dünya barışına giden yolun açılmasında, büyük önem taşımaktadır. Bir yönetim yolu olarak, demokrasinin dili herkesin bildiği yalınlığın dilidir.Demokrasilerde temel haklar ve özgürlükler güvence altına alınarak,toplumun bütün kesimlerine, seçme ve seçilme kapıları sonuna kadar açılır.

*

Demokratik toplumlar bütün kurumlarıyla, bütün kuruluşlarıyla kapalı toplumlar değil, açık toplumlardır. Dünyanın her yerinde açık toplumlar, yönetenleriyle yönetilenleriyle,denetmeye ve denetilmeye, her zaman hazır toplumlardır. Demokrasilerde bütün kesimler, birbirleriyle çatışmadan, uzlaşarak sorunları çözerler.İster temsili yanı, isterse katımcı yanı ağır bassın, demokrasiler sorunların üstesinden, azınlıkların haklarını koruyarak gelirler.

*

Demokratik toplumlar üç ana temel üzerine inşa edilirler.Temellerden birincisi genel seçimlerle,gerekli niteliklere sahip yetişkinlerin seçme ve seçilme haklarıdır. İkincisi seçmenlerin yönetimde temsil edilmeleriyle birlikte, yönetime doğrudan katılmalarıdır. Üçüncüsü de farklı görüşlerin bir arada bulunmaları,birbirleriyle daha iyi yönetim için yarışmalarıdır.Demokrasilerin tarafsızlıkları, farklı görüşlere hayat hakkı tanımalarından kaynaklanır.

*

Demokrasilerde toplumun bütün kesimlerinin, yönetimde temsil edilmeleri ve yönetime katılmaları, ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmenin sürükleyici ve dönüştürücü gücünü oluştururlar.

*

Yönetimden doğan haksızlıkların önlenmesinde, seçenlerin seçilenleri seçimlerle, değiştirme gücüne sahip olmaları hayati önem taşır. Seçimlerle yönetilenler yönetenleri değiştirmezlerse, yönetenler seçimleri değiştirirler.

*

Demokrasilerde seçenler Habil’in çocukları olurlarsa, seçilenler Kabil’in çocukları olmazlar.

*

Seçenlerin benimsedikleri değerler,seçilenlerin benimseyecekleri değerleri belirler.

*

Seçmenlerin ellerindeki oyları ve ceplerindeki paraları en güçlü silahlarıdır.

*

Demokrasi yönetenleri yönetilenlerin seçimlerle değiştirmesidir.

*

Demokratik yönetimler, gelişmeye açık yönetimlerdir.

26 Kasım 2018, 11:18

DÜNYA'YI AYDINLATAN İSLAM'IN GÜNEŞİ HİÇBİR ZAMAN BATMAZ

====================================================== İslam kültürü Avrupa''ya İspanya, Sicilya, Balkanlar ve Kafkaslar olmak üzere, dört ayrı yönden girmiştir. Kazan, Bahçesaray, Üsküp, Saraybosna, Mostar, Priştine, İşkodra, Palermo, Kurtuba ve Gırnata yüzyıllarca Avrupa''daki İslam kültürünün merkezleri olmuşlardır.Müslümanlar 711 yılında Avrupa topraklarına ayak basmışlardır.O yıldan beri Avrupa topraklarındadırlar.

*

Akdeniz ve Karadeniz''e kıyıları olan bütün Avrupa ülkelerinde İslam kültürünün eserleri varlıklarını koruyorlar. Avrupa bütünüyle Müslüman kültürüne dayanmadığı gibi, bütünüyle Hristiyan kültürüne de dayanmaz.Avrupa bütün büyük dinlerin harman olduğu kıtadır.Ancak hiçbir büyük din Avrupa topraklarında doğmamıştır.

*

Bugün İtalya sınırları içinde yer alan Sicilya adası, Müslümanların Akdeniz''den Güney Avrupa''ya ana giriş kapılarından birisi olmuştur. Kuzey Afrika''dan gelen Müslümanlar, İspanya''dan sonra Sicilya''ya 829''da, ada bir Doğu Roma eyaleti iken gelmişlerdir.Ada yüzyıllarca Müslümanların yönetiminde kalmıştır.

*

Müslümanlar aynı yüzyılın sonunda adanın tamamında ve Güney İtalya''nın bazı kısımlarında en büyük söz sahibi olmuşlardır. Roma kapılarına kadar gelen Araplar, bütün İslam dünyasının “Kızılelma”sı olan İstanbul''a İtalya üzerinden ulaşmayı düşünmüşlerdir.İstanbul'u İslam dünyasına kazandırmak Araplara değil, Türklere kısmet olmuştur.

*

Müslümanların Sicilya''daki yönetimi İspanya''daki kadar uzun ömürlü olmamıştır. Adanın yönetimi binli yılların sonunda Normonlara geçince, yeni yöneticiler, Müslümanların mirasını sahiplenerek, onların yönetim geleneklerini benimsemişlerdir. Onların zengin üretim ve yönetim birikiminden yararlanmışlardır.

*

Sicilya''da İbn Haldun''un dediği gibi: “Mağluplar galipleri” değil, “galipler mağlupları” taklit etmişlerdir. Normon yönetimi, Müslümanların adadaki üç yüzyıla yakın birikimlerine güvenerek, üst düzey yöneticileri onlardan seçmiş ve çevresine Müslüman bilgin ve sanatçıları toplamıştır.

*

Kral Fredrik ve oğlu Manfred Arapça öğernmişler,Müslümanların bilgi ve bilgelik birikimini özümsemişlerdir. Onlar İslam bilim ve sanatının Latince''ye aktarılmasına öncülük yapmışlardır. Onların Müslüman ve Yahudilere açık yönetiminde, Palermo, Floransa ve Roma''da Avrupa Rönesansı''nın temelleri atılmıştır. Avrupalılar Rönesanslarını Müslümanlara borçludurlar.

*

Müslümanların döneminde Latince ve Yunanca gibi, Arabça da ülkede ana dilidir. Sigrid Hunke''den, “Avrupa''nın Üzerine Doğan İslam Güneşi” isimli kitapta, Sicilya ve İspanya''da yeni boyutlar kazanan Müslümanların bilim ve sanatının, Avrupa''yı nasıl dönüştürdüğü ayrıntılı olarak anlatılır.Müslümanlar olmasaydı,bugünkü Avrupa olmazdı.

*

Sicilya''daki Normon yönetimi bir Hristiyan ülkeden daha çok bir Müslüman ülke yönetimine benzemiştir. Çünkü ada yüzyıllarca Müslümanların yönetiminde kalmıştır. Onların döneminde Sicilya, her yanından sular akan, bütün yerleşim birimlerinin, portakal, hurma, limon ve muz bahçeleriyle kuşatıldığı, bir bolluk ve barış adasına dönüşmüştür.

*

Hunke, kitabında, coğrafyacı İbni Havkal''ın 970''de yalnızca Palermo''da 300 cami saydığını aktarır.Büyük bulvarlar ve geniş caddelerle süslü Palermo''da 300 cami varsa, mutlaka 300 okul ve 300 de çarşı vardır.Çarşısız cami etkisiz, camisiz çarşı ilkesiz olur.

*

Müslümanların kurduğu şehirlerde okul, cami ve çarşı birbirinden ayrılmayan ve birbirini tamamlayan bir bütünün parçalarıdır. Ekonomik ve kültürel hayatın odak noktasında üç ana kurum vardır.Kültürel doku ve ekonomik yapı üç kuruma dayanır.

*

Sicilya''daki ekonomik ve kültürel canlılık, Müslümanların görünen dünyayı, görünmeyen dünyanın Cennet bahçesi olarak gören değerlerinden kaynaklanır. Ekonomik ve kültürel zenginlik de, bilim ve sanata yeni boyutlar kazandırırlar.

*

Avrupa kültürü, yitirdiği kutsal boyutu Atina ve Roma''da değil, Palermo ve Kurtuba''da aramalıdır.

*

Sicilya ve İspanya Avrupa kültürünün Avrupa''da kaybolmuş Yusuf''larıdır.

*

Yusuf'ların rüyaları önünde ya da sonunda gerçekleşir.

*

Allah gerçekleşmeyecek rüyayı göstermez.

*

Dünyayı rüya görenler değiştirirler.

27 Kasım 2018, 11:23

YÖNETİM YÖNETİM BİLMEKTİR YÖNETİM DÜNYAYI BİLMEKTİR

==================================================== Yönetimin tarihi insanlığın tarihiyle başlar, yönetim sanatların en eskisidir, bilimlerin de en yenisidir. Dünyada köklü dönüşümlere yol açan, ekonomik ve kültürel gelişmeler doğrultusunda, değişik ülkelerde yönetim sorunlarını, ele alan kitapların sayısı, son yıllarda hızla artmaktadır. Ülkeler arasındaki sınırların önemini yitirmesiyle, her kuruluşun geleceğinde, büyük tehditler olduğu gibi, büyük fırsatlar da vardır.

*

Richard Pascale ve Antony Athos, Batı’da büyük yankı uyandıran, Türkçeye de kazandırılan, “The Art of Japanese Management” isimli kitaplarında, Amerika ile Japonya’nın yönetim anlayışlarını tartışmaktadır. Yönetim bilimi ve sanatı, kuruluşlara olduğu kadar, ülkelere de yenilikci güç kazandıran, dinamiklerin başında gelmektedir. Geleceğin dünyasında, merkeziyetçi, hiyerarşik,insana güvenmeyen, yönetim yaklaşımlarına yer yoktur.

*

Makinalara ağırlık veren, çalışanları makinalaştıran sanayi toplumlarının, yönetim paradigmaları, kültürlerin ve değerlerin önem kazandığı, bilgi toplumlarında geçerliliklerini yitirmişlerdir. Ürün,hizmet ve bilgi üretiminde, bir kuruluşu başarılı olarak yönetmede, “Beş M” formülüyle özetlenen girdiler,gerekli olmakla birlikte, hiçbir alanda yeterli olmamaktadır. Bilgi toplumlarında ana dinamikler bütünüyle değişmiştir.

*

Dünyadaki değişmelere ayak uyduramayan devletler, Roma, Madrit, Londra, Viyana, İstanbul ve Moskova çevresinde oluşan büyük güçler gibi, dağılıp gitmekten kurtulamazlar.En son dağılan Sovyetler Birliği, bir iç ya da dış savaş sonucu değil, dünyadaki gelişmelerin arkasında, kaldığı için dağılmıştır. Devletlerin geleceklerinin güvenceleri, savaşcı güçlerini yansıtan orduları değil, barışcı güçlerini yansıtan ve kusursuzluk peşinde koşan kuruluşlarıdır.

*

Devletler gibi, dünyadaki değişmelere açık olmayan, kültür ve eknomideki gelişmelerle, kendilerini sürekli yenilemeyen, yönetimdeki gelişmeleri gözlerini kapayan kuruluşlar da, küçülmekten ve yok olmaktan kurtulamazlar.Devletler dünyasında olduğu gibi, kuruluşlar dünyasında da değişime ayak direyenler, çok geçmeden ömürlerini tamamlar ve ölürler.Dünyanın önde gelen büyük kuruluşlarının, ortalama ömürleri kırk yılı aşmamaktadır.

*

Athos ve Pascal kitaplarında, Amerika’nın düşmanlarının Japonlar ya da Almanlar değil, kendi kendilerini sınırlayan, yönetim kültürlerinin olduğunu ortaya koymaktadır. Amerikalılar Japonlara bakarak, kendilerini daha derinden tanımaya, sorunlarını Japonların birikimlerinden yararlanarak, daha sağlıklı olarak çözmeye çalışıyorlar. Onlar Japonları kendilerinin izlemesi gereken, değişim ve dönüşüm yönünü görecekleri bir ayna olarak düşünüyorlar.

*

Amerika, Japonya ve Almanya, ülkelerin kendilerini tanımalarında birer aynadır.

*

Öğrenme özürlü olan devletler ve kuruluşlar uzun ömürlü olmazlar.

*

Kuruluşlar değişime uyum sağlamazlarsa ölürler.

*

Hiçbir kuruluş para basan makina değildir.

*

Özen gösterilmeyen kuruluşlar ölürler.

*

Her kuruluş tepki veren bir canlıdır.

28 Kasım 2018, 11:53

GÖRÜNMEYEN METAFİZİK DÜNYANIN PERDELERİNİ VAHİY İLE AÇMAK

========================================================== Dinlerin özünde Allah’ın varlığı ve birliği vardır. Allah bir, peygamberler binlercedir. İnananlar gibi, inanmayanlar da bir millettir. Her ikisi de büyük insanlık dairesi içinde yer alır. İnananlar peygamberlerin bağlılarından oluşur. Her peygamberin bir bağlılar topluluğu vardır. Ancak kendilerine kitap verilen peygamberler sayılıdır. Tevrat Peygamber Musa’ya, İncil Peygamber İsa’ya, Kur’an da Son Peygamber’e verilmiştir.

*

Ademoğullarından inananların omurgasını İbrahim milleti oluşturur. Tevrat İsrailoğullarını, İncil İsa Peygamberi ve Kur’an da bütün insanlığın serüvenini anlatır.Hristiyanlar tarafından İsa Peygamberin, genç yaşta çarmıha gerildiğine inanılmıştır. Musa Peygamber vaat edilmiş topraklara ulaşamamıştır. Son Peygamber ise tebliğ görevini eksiksiz tamamlamıştır. Yahudilik ve Hristiyanlığın bozulmamış hali olan İslam’la İbrahimi gelenek bütünlük ve süreklilik kazanmıştır.

*

Yirmibirinci yüzyılda Batı ve İslam dünyası, büyük ve köklü bir dönüşümün arifesinde aynı geleceği paylaşacaktır. Dünyada İbrahimi gelenek yaşanır olmaktan çıkar ve canlılığını yitirirse, geriye Eski Yunan’ın mitolojik öykülerinden başka bir şey kalmaz. Avrupa’nın aydınlanma kültürüyle perçinlediği Komünizm ve Faşizm geçen yüzyılda bütün dünyayı ateşe vermiştir. Şimdi de Rusya destekli Amerika, yeni bir Faşizmin öncüsü olarak bütün bir Orta Doğu’yu yakıp yıkmaktadır.

*

Hüseyin Yılmaz “Ezeli Hikmet ve Dinler” isimli çalışmasında, Doğu ve Batı’da kutsal geleneği savunan aydınların görüşlerini tek tek ele alarak incelemiştir.Yüzyılların içinde oluşan İbrahimi gelenek, insanlığın atalarının yitirdiği Cennete, yeniden kavuşmada, yeri doldurulması mümkün olmayan, benzeri bulunmayan,vazgeçilmez yol haritasıdır. Ölümlü dünyada ölümsüz dünyanın kapılarını açacak, kutsal kitapların dışında hiçbir kaynak yoktur.

*

Kutsal gelenekte Sezai Karakoç’un vurguladığı gibi: “İnsanın ufku mümindir. Müminin ufku peygamber. Peygamberin ufku da mutlak gerçeklerin habercisi, her peygamberi şahsiyetinin katlarında bir yaprak gibi bulunduran Son Peygamber’dir.” Kutsal kültürden beslenen gelenek, dünyayı bir Yeryüzü Cennetine çevirmenin yol haritasını, bütün insanlığı kurtuluşa çağıran, peygamberlerde aramasını ister. Onların yaktığı kutlu meşale, İlk Peygamber’den Son Peygamber’e kadar, sönmeden büyüye büyüye, güçlene güçlene gelmiştir.

*

Seküler Batı dünyasında, kutsal geleneğin yorulma bilmez öncüleri Seyyid Hüseyin Nasr, Martin Lings, Rene Guenon, Frithjof Schoun, Titus Burckhardt’ın ve onların çevrelerindeki aydınların kitaplarıyla, Türkiye ilk defa yetmişli yıllarda tanışmıştır. Mavera Dergisinin yazarları, Batı’daki kutsal geleneğin sözcülerinin çalışmalarına sayfalarında yer vererek, Anadolu insanının dünyaya açılmasında,çığır açıcı bir işlev yüklenmişlerdir. İlhan Akıncı’nın yönetiminde İnsan Yayınları,kutsal geleneğin öncülerinin kitaplarını bir bir Türkçe’ye kazandırmıştır.

*

Bütün insanlığın özlemle beklediği,yeni dünyanın mimarları, Allah’ın varlığına, birliğine, hesap gününe inanan, peygamberler arasında ayırım gözetmeyen, geleneksel etik ve hukuk ilkelerine uyanlar ve bıkmadan usanmadan savunanlar olacaktır.

*

Dünya bilgi ve bilgelik, düşünce ve eylem tarihinde, yüzyılların içinde oluşan kutsal geleneğin, tarihi süreklidir ve bir bütündür.

*

Kutsal kültürde, edebiyat ve medeniyet,fizik ve metafizik, iç içedir, birbirlerinden hiç ayrılmazlar.

*

Kutsal geleneğin kaynağı, mitolojinin yurdu Atina değil, peygamberlerin yurdu Kudüs’tür.

*

İlk Peygamberden Son Peygambere Mekke Kutsal geleneğin değişmez başkentidir.

*

Mekke Ademoğullarının anavatanıdır,Yitirilen Cennet'in kapısıdır.

29 Kasım 2018, 10:58

KARE DÜNYA TEKELCİ KURULUŞLARIN YÖNETTİĞİ DÜNYA DEĞİLDİR

=========================================================== Dünya bütün ülkelerde, her gün intihar saldırılarıyla, onlarca insanın öldüğü çalkantılı bir dönemden geçiyor. Ülkelerin çoğunda yönetimi ele geçiren, tek kişi tek parti yönetimlerinin, yol açtıkları iç ve dış çatışmalarla, dünyanın her yanında, şehirler yerle bir olmaktadırlar. Son iki dünya savaşından, daha büyük yıkımların yaşandığı ülkelerde, ekonomik yapılarla birlikte, kültürel dokular da tahrip edilmiştir.

*

Savaşlar hızlandırdıkları göç hareketleriyle, yalnızca birbirleriyle çatışan ülkelerin ekonomilerini değil, bütün ülkelerin ekonomilerini etkilemektedirler.Savaşlar çıktıkları ülkelerle birlike bütün ülkeleri yakmaktadırlar. Dünya ya “Benden sonrası tufandır” diyen,tek kişi, tek parti yönetimlerini demokratikleştirecektir, ya da iç ve dış savaşlarla yok olup gidecektir.Dünyanın geleceğini silah sandıkları değil, oy sandıkları belirleyecektir.

*

Ülkeleri ayakta tutacak ve dünyaya barış getirecek yöneticiler, akılları tutkularını izleyen, öldürmeyi düşünen tekelci yöneticilerden daha çok, tutkuları gönüllerini izleyen, yaşatmayı düşünen çokelci yöneticiler olacaktır. Onlar işleri güzel yapan yönetimleriyle değil, güzel işleri yapan yönetimleriyle, bütün ülkelerin gönüllerini kazanacaklardır.Onların başarıları kendilerini izleyenlerin çokluğundan kaynaklanacaktır.

*

Siyasal sınırların önemli olduğu küre dünya, bilmediği şey olmayan, kapalı kapılar arkasında karar veren,silahlı güçlere dayanan, insanları ölüme sürüklemesini bilen yöneticilerin dünyasıdır. Bilinen sürekli değişmeyen siyasal sınırlardan daha çok, bilinmeyen durmadan değişen ekonomik sınırların, önem kazandığı kare dünyada ise, tartışmaya kapalı, silahsız güçlere dayanmayan yöneticilere kesinlikle yer yoktur.

*

Ordu benzeri yapılanmaların yerine, orkestra benzeri yapılanmaların geçtiği kare dünyada, tek kişi, tek parti yönetimlerinin varlıklarını sürdürmeleri mümkün değildir.Kare dünya yöneticileri güçlü, kurumsal yapıları güçsüz yönetimlerin değil, yöneticileri çok bilinmeyen, kurumsal yapıları güçlü kurumsallaşmış yönetimlerin dünyasıdır. Küre dünyada bilinen yöneticiler önemliyken, kare dünyada bilinen kuruluşlar önemlidir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, hiçbir alanda derinlemesine bilgi sahibi olmadan, her alanda derinlemesine bilgi sahibi gibi davranan tek kişi yönetimlerinin dönemi kapanmıştır. Onların yerine binlerce insanın aklından yararlanan, ortak yönetim kültürü geliştiren kuruluşlar geçmiştir.

*

Kuruluşların akılları, kişilerin akıllarından her zaman daha büyüktür ve daha güçlüdür. Kişiler yalnızca bir akla dayanırken, kuruluşlar bin akla dayanırlar.

*

Her kuruluşta yüzlerce yönetici vardır. Kuruluşlarda yöneticiler eşitler arasında birincidirler.

*

Dünyanın her yanında bir kuruluş, ortak akla bir kişiden daha çok katkıda bulunur.

*

Kişilerin kaynakları sınırlıdır, kuruluşların kaynakları sınırsızdır.

30 Kasım 2018, 11:58

KURUMSALLAŞAN KURULUŞLARIN GÜVENCELERİ ETİK KURALLARIDIR

============================================================ Türkler Anadolu’yu sevdikleri kadar, Balkanları da sevmişler, yeni şehirler kurarak yerleşmişlerdir. Dicle ve Fırat nehirleri gibi, Tuna nehiri de ortalarından aktıkları coğrafyalara, büyük bir ekonomik ve büyük bir kültürel canlılık kazandırmıştır.Türkler gittikleri her çoğrafyada, hukukun üstünlüğüne dayanan devlet yönetimleriyle, toplumun bütün kesimlerine, aynı yakınlığı göstererek, barışın güvencesi olmuşlardır.

*

Sezai Karakoç’un vurguladığı gibi: “Atalarımız, ruhlarının ta içlerinden, şuur altlarının derinliklerinden biliyorlardı ki, Anadolu kaybedilmez” diye düşünmüşler, her coğrafyayı Anadolu bilmişlerdir.Türkler hayatı kolaylaştıran, şehirleri güzelleştiren kuruluşlarıyla, başta Anadolu coğrafyası olmak üzere, gittikleri bütün coğrafyaları, ürünleriyle,hizmetleriyle, hem zenginleştirmişler, hem de güzelleştirmişlerdir.

*

Kuruluşlar kurallarıyla kurumsallaşırlar, kurumsallaşarak uzun ömürlü olurlar. Kuruluşları büyüklükleri değil, kuralları yaşatır. Dünyadaki gelişmelere, uyum sağlamakta geç kalan kuruluşlar, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, kendilerini yenileme yeteneklerini yitirirler. Küresel gelişmelerin önünde, ekonomik kazanımlardan daha çok, kültürel kazanımlarla gidilir.Bu yüzden kuruluşlar, ekonomik kazançlar kadar, kültürel kazançlara da önem vermek zorundadırlar.

*

Kültürel kazanımlar ekonomik kazanımların, dar alanlarından çok daha geniş, çok daha zengin ve çok daha büyük bir alandan beslenirler. Kuruluşlar bir aysberge benzeyen ekonomik ve kültürel kaynakların, yalnızca su üstünde kalan ekonomik kazanımlarına önem verirlerse, kültürel kazanımlarıyla birlikte, ekonomik kazanımlarını da yitirirler.Kuruluşlar dünyanın neresinde bulunurlarsa bulunsunlar, canlılıklarını kurallarıyla korurlar.

*

Gözleri ekonomik kazançtan başka bir şey görmeyen, kuruluşların kurucuları, her zaman ve her yerde, savurganlığı özendirerek, toplumları krizden krize sürüklemişlerdir. Onlar için İbrahim Hakkı, Marifetname kitabında “Bol gösterişli tarafından yiyip içmenin keyfini sürmek, giyim kuşamla etrafa ululanmak, şeref ve izzet sahibi olmak uğruna, ibadeti koyup ticarete giderler” demektedir. Kuruluşların yöneticileri, ekonomik kazanımların araç olduklarını unutulmamalıdırlar.

*

Yirmi birinci yüzyılda, Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyası, ekonomik kazançlardan önce, kültürel kazançlara önem veren kuruluşlarla zenginleşecektir. Türklerin bilgi ve bilgelik dünyalarında, kültürel kazançlar ekonomik kazançların yongası değil, ekonomik kazançlar kültürel kazançların yongasıdır. Kuruluşlar kültürel dünyanın derinliklerinde, uzun yolculuklara çıkarlarsa, büyük ekonomik kazançların kapılarının bir bir açıldıklarını göreceklerdir.

*

Dünyanın her ülkesinde, kuruluşlar kazançlarıyla değil,etik kurallarıyla değer kazanırlar.

*

Ekonomi dünyasında bütün kuruluşların, ülkelerinden önce değerleri önemlidir.

*

Kuruluşlarda ekonomik kazançlar araçtır, kültürel kazançlar amaçtır.