Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Ocak 2019

34 yazı

1 Ocak 2019, 12:32

DÜNYADA GELEN YILLAR GEÇEN YILLARDAN DAHA İYİ OLMALIDIR

========================================================= Dünyada gelen yılların geçen yıllardan daha iyi olması için, çalışan bir erdemliler topluluğu olmazsa, barış yılları savaş yıllarına dönüşürler. Onlar iyilikleri özendirme ve kötülükleri önleme yolunda, bütün insanlığa ışık tutarlar. Yollarını onların ışığında görenler, yönlerini yitirmezler. Ülkelerin erdemliler topluluğu arasında yer alanlar, dağların zirvelerinin birbirlerini gördükleri gibi, birbirlerini görürler,birbirleriyle konuşurlar ve yardımlaşırlar.

*

Bütün ülkelerde erdemli insanlar, sürekli lav püskürten yanardağlara benzerler, kalıcı ve sürekli barış için, hiç durmadan düşünce ve eylem üretirler. Onların gelen yılların, geçen yıllarla eşit olmaması için, bütün insanlığa kazandırdıkları yeni açılımlar, yeni silahlardan çok daha önemlidir. Dünyanın erdemliler topluluğunu oluşturanlar, eserlerinin ulaştığı her ülkede, her yıl yeniden doğarlar, onların düşünce ve eylemlerinden herkes yararlanır. Onlar dünyanın açık üniversiteleridir.

*

"Her yıl yeniden doğandan kimse usanmaz" diyen, Anadolu insanının Türkiye'yi dönüştüren kültüründe, faydalı eylemi faydasız eylemden ayırarak, iki yılı birbirinden farklı kılmak, her insana yüklenmiş, bir görevdir, bir sorumluluktur. İnsanlar, kurumlar ve kuruluşlar, gelen yıllarını geçen yıllarından daha anlamlı, daha yararlı ve daha verimli yapamazlarsa, dünyanın erdemli insanları görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirmiyorlar demektir.

*

Düzleşen kare dünyada ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın omurgasını yararlı eylemleri çoğaltmada, zararlı eylemleri azaltmada yarışanlar oluştururlar. Onlar hayatın bütün boyutlarında, iyiliklerin peşinden aslanlar gibi koşarken, kötülüklerden ceylanlar gibi kaçarlar. Onların hayatları beşikten mezara kadar devam eden, uzun soluklu bir yarıştır. İyilikte yarışmanın olmadığı toplumlarda, hiçbir alanda gelişme olmayacağını, en güzel onlar anlatırlar.

*

Yılanlar her yıl deri değiştirmezlerse, nasıl yaşayamazlarsa, ülkeler de her yıl kendilerini yenilemezlerse, yönetimde ve üretimde yeni atılımlar, yeni açılımlar yapamazlar. Erdemliler topluluğu ülkeleri yenileyen, büyük düşünce ve eylem havuzlarına, kova kova su taşırlar. Ve havuzdaki suyun çoğalmasından bütün ülkeler yararlanırlar. Erdemli insanların sesi, dünyanın ortak aklının sesidir, düşünce ve eyleme, yeni boyutlar kazandırmada, kimse onlarla yarışamaz.

*

Erdemliler topluluğu kesintisiz iletişim ve etkileşim içinde birbirleriyle dayanışırlar ve birbirlerinin dostlarıdır. Onların arasındaki dostluklar, kurumlar arasındaki dostluklara, kurumlar arasındaki dostluklar ülkeler arasındaki dostluklara dönüşürler.

*

Nasıl ruhlar bedenlere yön verirlerse, erdemliler topluluğu da ülkelere yön verirler. Onların ortaya koydukları bir düşünce ve eylem, bütün ülkelere, bütün kuruluşlara ve bütün insanlara yeni kapılar açar.

*

İki yıl birbirinden farklı kılacak olanlar, erdemi uçlarda aramayan,hiçbir zaman yanlışta birleşmeyen, dünyanın erdemliler topluluğudur.

*

Erdemli insanlar iki uca aynı zamanda dokunmasını ve iki uçtan da aynı zamanda sonuna kadar yararlanmasını çok iyi bilirler.

*

Sevgiyle donanan, saygıyla silahlanan,insanların dünyası, karamsarlık, kötümserlik ve ümitsizlik dünyası değildir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde sevenler sevilirler, sayanlar sayılırlar, bilenler bilinirler.

2 Ocak 2019, 14:40

İSLAM DÜNYASINDA BATI DÜNYASININ GÜÇ SAVAŞINI ÖNLEMEK

Bu yazı daha önce 15.10.2018 tarihinde de yayımlanmıştı.

======================================================= Dünyanın hiçbir yerinde toplumlar bulundukları yerde durmazlar. Toplumlar da ırmaklar gibi akarlar. Tarih içinde Necip Fazıl'ın “Sakarya Türküsü” şiirinde vurguladığı gibi: “Her şey akar.” Medeniyetler, kültürler, ülkeler, değerler. Oluklar çift birinden kutsal medeniyetler akar, birinden seküler medeniyetler.

*

Geçmişten geleceğe doğru olan bu akışta, medeniyetler, birbirleriyle hem yarışırlar, hem de savaşırlar. Dünyadaki ekonomik, siyasal ve kültürel canlılık, medeniyetlerin birbirleriyle savaşmasından daha çok yarışmasından kaynaklanır.Yarışmanın olmadığı yerde gelişme olmaz.

*

Dünyada her şeyin karşıtlarıyla bir arada bulunması gibi, medeniyetler de karşıtlarıyla bir arada bulunur. Nasıl gündüz geceye ihtiyaç duyarsa, kutsal kültürden beslenen medeniyetler de seküler kültürden beslenen medeniyetlere ihtiyaç duyar. Dünya medeniyetlerin binbir ağaç olan bahçeleridir.

*

Farklı medeniyetlerin bir arada bulunmadığı toplumlarda, hayatın hiçbir alanında zenginleşme olmaz. Medeniyetler birbirleriyle yarışarak dönüşürler, dönüşerek yarışırlar. Kapılarını dünyaya kapatan medeniyetlerin, insanlık tarihinde kalıcı izler bırakmaları mümkün değildir.

*

Ondokuz ve Yirminci yüzyıllarda, kutsal kültüre yaslanan İslam medeniyeti, süküler kültüre yaslanan Batı medeniyeti karşısındaki üstünlüğünü, büyük ölçüde yitirmiştir. İbn Haldun'un, “Mağluplar galipleri taklit ederler”, değişim yasası uyarınca, mağluplar galipleri taklit etmişlerdir.

*

Müslüman ülkeler Ortadoğu'nun geleceğini, İslam medeniyetinin değerlerinden daha çok Batı medeniyetinin değerlerinde aramışlardır. Ortadoğu'da bütün yatırımlar, Doğu medeniyetinin bereketli topraklarına değil, Batı medeniyetinin çorak topraklarına yapılmıştır.

*

Ortadoğu ve dünyadaki büyük savaşlar, Doğululaşmaktan daha çok Batılılaşmaya verilen önem ve ağırlıktan kaynaklanıyor. Ortadoğu'da son iki yüzyılda, iki medeniyet her alanda kıran kırana savaşıyor. Seküler Batı medeniyeti, bir gül bahçesine düşen göktaşı gibi, kutsal kaynaklara dayanan Doğu medeniyetinin bütün değerlerini yerle bir etti.

*

Batı'nın estirdiği teknoloji odaklı seküler fırtına, bütün dünyada çok etkili olmuştur. Dünyanın her ülkesinde köklü dönüşümlere yol açmıştır. Bütün dünya Batı'nın seküler kültürüne dört elle sarılmıştır. Ancak Batı'da “Tanrı öldü” ve "Din afyondur" diyenler, hem Doğu'ya, hem de Batı'ya yalnızca savaş getirmişlerdir.

*

Dünyada medeniyetler neyi arıyorlarsa, toplumlar da medeniyetlerin aradığını bulurlar. Her medeniyetin kendine özgü bir tarihi,kendine özgü bir ekonomisi ve kendine özgü bir edebiyatı vardır. Bir medeniyetin tarihi olanları ele alırken, bir medeniyetin edebiyatı olması gerekenleri ele alır.

*

Batı'nın seküler medeniyetinin bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya yayılmasıyla, dünyada olanlarla olması gerekenler arasında aşılmaz dağların olduğu ortaya çıkmıştır. Bütün dünyanın el ele vererek, olanla olması gereken arasında yükselen dağları aşması gerekir.

*

Seküler Batı medeniyetinde kutsal kültür adına ne varsa hepsi Doğu medeniyetinden ithal edilmiştir. Batı'nın seküler medeniyetinin temelinde, yakıp yıktığı Bağdat ve Şam vardır. Şam ve Bağdat olmasaydı, Kurtuba ve Gırnata olmazdı. Gırnata ve Kurtuba olmasaydı, Paris, Londra, Berlin olmazdı.

*

Doğu'nun ve Batı'nın harman olduğu Ortadoğu'da, devletler değil medeniyetler savaşıyor. Ortadoğu'daki savaşın sorumluları devletlerden önce medeniyetlerdir.

*

Ortadoğu'da Batı medeniyeti öldü. Doğu medeniyetinin doğum sancıları yaşanıyor

*

Doğu medeniyetinin inşasında en büyük sorumluluk Ortadoğu'ya düşmektedir.

*

İslam en sonda gelen ancak en başta olan medeniyettir.

*

İslam dünyasında savaş olursa,dünyada barış olmaz.

*

Dünya barışının yol haritası Ortadoğu'dadır.

*

Barışın solmayan çiçeği Kudüs'te açar.

*

Ortadoğu medeniyetlerin beşiğidir.

4 Ocak 2019, 09:33

SİYASAL TOPLUMLARIN GÖNÜLLÜ TOPLUMLARA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ

=========================================================== Ülkelerin birbirlerine bağımlı hale geldiği, karmaşık ve şaşırtıcı bir yüzyılda, kamu, özel ve gönüllü kuruluşların ana stratejileri, geçmişlerinde geleceklerini görmek olmalıdır. Bunun için de ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, olumlu düşünen ve sorumluluk alan, gönüllü girişimcilere büyük görevler düşmektedir.Toplumları güçlü kılmak, sermaye işi olmaktan daha çok, geleceği görme ve yenilik yapma işidir.

*

Dengeli bir ekonomik yapıyı ve zengin bir kültürel dokuyu, ömürlerini dürüstlükte, üretkenlikte ve olumlulukta yarışmaya adayan, gönüllü girişimciler oluştururlar. Onların sayılarının az olduğu siyasal toplumlarda, bütün alanlarıyla yaşanılan hayat, akıl almaz boyutlarda yoksullaşır. Siyasal toplumun bütün kesimlerinde, hiç kimse elinin emeği, alnının teri ve gözünün nuruyla yetinmez, herkes üretmeden tüketmenin peşine düşer.

*

Yeni yüzyılda, Doğu’dan Batı’ya bütün ülkelerde, siyasal toplumların gönüllü toplumlara dönüşmekte olduğu gözlenmektedir. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde özel ve kamu kuruluşlarının payı azalırken, kazanç amacı gütmeyen, sivil gönüllü kuruluşların katkısı artmaktadır. Onlar kuruluşlarının kazançlarından önce, topluma yaptıkları katkılara önem veren, gönüllü girişimcileriyle, Yirmi birinci yüzyılda savaşsız, bir dünyanın mimarları olacaklardır.

*

Gönüllü girişımcilerden yoksun olan ülkelerde, bütün kuruluşlar geleceği görme, yenilik yapma ve üretkenliğe yeni açılımlar kazandırma güçlerini yitirirler. Kamu ve özel kuruluşlar, ürün ve hizmet üretiminde, dünya standartlarının çok gerisinde kalırlar. Yönetimlerin tasarrufa önem vermeyen harcamaları yüzünden, bütçe açıklarının ve savurganlığın önüne geçilemez. Ülkenin bütün kurum ve kuruluşları, devlet kaynaklarından pay kapmak için yarışırlar.

*

Kuruluşlar yüzyılında dünyayı yaşanır kılacaklar, kuruluşlarında ekonomik karlılık kadar, toplumsal karlılığa da önem veren gönüllü girişimciler olacaktır. Gönüllü girişimcilerin ürettikleri ürün ve hizmetlerden önce, bağlandıkları ilkeleri ve değerleri vardır.Gönüllü girişimcilik, kazanç odaklı girişimcilik değil, hizmet odaklı girişimciliktir. Onlar kazanç sağlayan üretimleri, iyi yapmanın peşinde değil, topluma kazanç sağlayan iyi üretimleri yapmanın peşindedirler.

*

Var olmak eylem yapmaktır. İnsan hayatın her alanında, eylem yapıyorsa vardır. Bu yüzden Goethe, “Düşünmek kolay, yapmak zordur, bu dünyada düşünceleri eyleme geçirmekten daha zor bir şey yoktur” demektedir.

*

Türkler Anadolu şehirlerinden Balkan şehirlerine açılırken düşündüklerini, toplumsal kazancı gözeten vakıflarla yapmışlardır.İki dünyayı bir dünyaya dönüştüren, İslam medeniyeti bir vakıf medeniyetidir.

*

Müslümanların ekonomik ve kültürel dünyalarında, zor işleri yaparak insanların, hayatlarını hem kolaylaştıran, hem güzelleştiren girişimcilerin, her alanda kurdukları vakıflar, büyük yer tutarlar.

5 Ocak 2019, 11:22

ÖLÜMSÜZLÜĞÜN KAPISI OLAN ÖLÜMLERE ANLAM KAZANDIRMAK

======================================================= Ölümden sonra dirilişi yok sayan, ölüm karşısında susan seküler kültür, ölümü hayatın dışına atmak için, elinden geleni arkasına bırakmıyor. Seküler kültürle yoğrulan yaşama düzeninde, ölümler aile ortamından hastane ortamına taşındılar. İnsanların ölüm yokmuş gibi yaşamaları için, mezarlıklar yerleşim alanlarının dışında, kimsenin görmediği alanlarda, kendilerine yer bulmaktadırlar.

*

Kültürden, ekonomiden ve hayattan ölümün izlerinin silinmeye çalışılması, insana emanet edilen hayatın, anlamıyla birlikte yaşanırlığını da yok ediyor. Oysa ölüm hayatın, hayat ölümün birbirinden ayrılmaz iki ayrı yüzüdür. Ölüm hayatın değişmeyen gerçeğidir. Ölüm güzelleştirilmeden, hayat güzelleştiremez. Nerede ve nasıl geleceği bilinmeyen ölümü güzelleştirmek için, herkesin her yerde, ölümü beklemesini bilmesi gerekir.

*

Savaşlar ve savaşlarla gelen ölümler, bütün ülkelerde ölümün hayatın, ayrılmaz bir yüzü olduğunu göstermektedir. Bir anda yerde bir olan şehirler, enkaz altından günler sonra sağ olarak kurtarılanlar ve savaşla ellerindeki zenginlikleri yitirenler, dünyanın dikkatlerini üzerlerine çekerler. Savaşlar gibi doğal yıkımlar, bütün insanlara hayatla ölüm arasındaki yolun ne kadar kısa, kaçınılmaz ölümün ne kadar yakın olduğunu gösterirler.

*

Savaşlar etkilerini gösterdikleri ülkelerle birlikte, başka ülkelerde de çalkantılara yol açarlar. Savaşlarda ölenler yaşayanlara, ölümün çok uzaklarda olmadığını hatırlatırlar. Bir insanın kurtarılmasının, bütün insanlığın kurtarılmasına eşdeğer olduğunun bilincine, savaşlardan varılır. Bunun için, dünyanın neresinde bir savaş olursa, bütün ülkelerin yardım kuruluşları, enkaz altından bir insanı kurtarmak için yarışırlar.

*

Deprem benzeri doğal afetlerdeki can kayıplarına karşı gösterilen duyarlılık, savaşlardaki yaşlı, kadın ve çocuk ölümlerine karşı da gösterilmelidir. Düzenli orduların savaşlarının yerine, düzensiz küçük terör eylemlerinin geçtiği bir dünyada, bir insanın hayatının kurtarılması, bütün insanlığın geleceği için, çok büyük önem taşımaktadır. Dünyadaki her ülke, deprem enkazından can kurtarır gibi, terör estiren çatışmalardan insan kurtarmak için, bütün gücüyle çalışmalıdır.

*

Dünyada her gün savaşlarda, depremlerde ve trafik kazalarında binlerce insan hayatını yitirmektedir. İnsan hayatının ne kadar önemli olduğunu ve onun yerini hiçbir varlığın dolduramayacağını anlamak ve anlatmak için, bütün insanlık seküler kültürün değerlerinden önce kutsal kültürün değerlerine sarılmalıdır.

*

Ölümü hayatın dışına atan seküler kültürde, ölümün anlamlı kılınması ve doğallığını koruması mümkün değildir.

*

Hayatı anlamlı kılmayanlar, ölüme anlam kazandıramazlar.

*

Ölümden uzaklaşan kültürler, hayattan uzaklaşırlar.

*

Ölümü yok saymak, hayatı yok saymaktır.

*

Ölüm bir bitiş değil, bir başlangıçtır.

*

Hayat ölümle değer yüklenir.

6 Ocak 2019, 12:22

DÜNYANIN EN GÜÇLÜ EN TEHLİKELİ TERÖRİST DEVLETİ AMERİKA'DIR

=========================================================== Amerika’nın öncülüğünde, Batı dünyasının sürekli büyüttüğü terör korkusu, bütün dünyaya dalga dalga yayılan, İslam korkusuna dönüşmüğtür. Avrupa ülkelerinin bilinç altında önemli bir yer tutan İslam korkusu, Amerika’nın Irak, Afganistan ve Suriye başta olmak üzere, bütün İslam dünyasını Filistinleştirmesiyle, dünyanın her yanında, yeni boyutlar kazanmıştır. Batı dünyasında İslam terörle özdeşleştirilmiştir.

*

Avrupa ve Amerika, iki milyarı bulan İslam dünyasının göz ardı ederek, dünyayı Batı dünyasından oluşuyor sanıyor. Dünya deyince, onların aklına yalnızca Batı dünyası geliyor. Afrika’yı, Hindistan’ı ve Çin’i arka bahçeleri olarak görülüyorlar. Bu yüzden, durmadan körükledikleri İslam korkusunun, Batı dünyasında, çok daha büyük yıkımlara yol açacağının farkında değiller. Anadolu’da denildiği gibi: “Korkunun ecele faydası yoktur.” Batı dünyası istemese de, İslam'ın güneşi Avrupa’da yeniden doğacaktır.İslam Avrupa'ya Araplarla gelmiştir,Türklerle de kalıcı olmuştur, 711 yılından beri Avrupa'dadır.

*

Büyük iki Dünya Savaşıyla yakılıp yıkılan Yalta Avrupa’sı, Amerika’nın peşine takılarak, İslam dünyasını büyük bir yangın alanına çevirmiştir. Onlar ellerindeki silahlara güvenerek, İslam dünyasındaki demokratik yönetimleri, hiçbir zaman desteklememişlerdir. Bütün yönetim sorunlarını, Cezayir başta olmak üzere, hep silahla çözmeye kalkışmışlardır. Batılılar elli yılı aşkın bir süredir, Filistin’deki savaşı durduramadıkları gibi, İslam ülkelerinde yeni savaşların başlatıcıları olmuşlardır.Batı dünyası barış dünyası değil, savaş dünyasıdır.

*

İslam dünyası, coğrafya olarak Hristiyan Batı ile Budist ve Konfüçyanist Doğu’nun ortasında, büyük bir denge gücüdür. İslam düşünce dünyasının en büyüklerinden biri olan Sezai Karakoç’un vurguladığı gibi: “İslam geçmişte imtihan vermiş bir medeniyettir. Yüz akıyla vermiştir imtihanını. Güçlü olduğu zaman insanlığı ezmemiş, ihya etmiştir. “ Dünya barışının güvencesi, Batı ile Doğu arasında uyum ve düzeni sağlayacak medeniyet, İslam medeniyetidir.İslam medeniyeti "Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürür" diyen medeniyettir.

*

Dünyanın sabırsızlık ve özlemle beklediği barışı, dünya bütün insanlığı kucaklayan, İslam medeniyeti getirecektir. İslam medeniyeti olmasaydı, Avrupa Amerika’ya ulaşamayacak ve Ortaçağ’ın savaş çığlıkları arasında yok olup gidecekti. İslam Ortaçağ’da nasıl yeni bir doğuşun ateşleyicisi olmuşsa, Modern çağda da, yeni bir yenilenmenin öncüsü olacaktır. İslam dünyasında yaşanan krizler, yeni bir dünya barışının habercileridir .Dünyaya barışı Yunus gibi tüketenler, Sinan gibi üretenler getirecektir.

*

İslam medeniyeti, Doğusu ve Batısıyla, bütün dünyayı, savaş çağından barış çağrına geçmeye çağırıyor. İslam dünyasının bilgelerinin hep tekrarladıkları gibi: “Hiçbir savaş yoktur ki, onda barış olmasın. Hiçbir barış yoktur ki, onda bir savaş olmasın.” Bütün insanlığın başta gelen görevi: Barışları desteklemek ve savaşları önlemektir.Tarihin hiçbir döneminde güzel savaş, çirkin barış olmamıştır.

*

Yeni yüzyılda İslam Avrupa’nın parlayan yıldızı olacaktır. "Dünyada işgal edenler işgal edilirler” yasası, yeniden işlerlik kazanacak. Avrupa, Afrika ve Asya tarafından bütünüyle işgal edilecektir. Bu işgal savaşla değil, barışla yapılan bir işgal olacaktır.Avrupalılar kendilerine yeni bir Amerka aramak zorunda kalacaklardır.

*

İslamda büyük cihat barış, küçük cihat savaştır.

*

Savaşın yapamadığı dönüşümü barış yapar.

*

Barış dünyada her kapıyı açan anahtardır

*

Savaşın isteyeni barışın istemeyeni olmaz.

*

Barış devletlerin en büyük hazinesidir.

*

Ülkelerin en etkili güç kaynağı barıştır.

*

En zor barış kesintisiz barıştır.

7 Ocak 2019, 13:04

A. İNAN E.BAYAZIT C.ZARİFOĞLU A.ÖZDENÖREN DÖRT GÜZEL ŞAİR

========================================================= Her insanın, aklının düşünür, gönlünün sever, gözünün okur ve kaleminin yazar hale gelebilmesi için, düşünce ve sanat dünyasının derinliklerinde uzun yolculuklara çıkması gerekir. Düşünce ve sanat dünyası, kültür ve edebiyat dergilerinde, yeni yorumlar ve yeni açılımlar kazanır. Bu yüzden Anadolu insanının, düşünce ve eylem dünyasında, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri, şiir, hikaye ve denemede çığır açan, görünmeyen üniversiteler olmuşlardır.

*

Paul Valery''nin vurguladığı gibi: “İlk dize Allah vergisidir. Diğerleri şairin kendi çalışmasıyla yazılır.” Bütün alanlarda olduğu gibi, edebiyatta da, her edebiyatçı, ister şiir, ister hikaye,ister roman, isterse deneme yazsın, kendinden önce yazanlardan beslenir ve yazdıklarını edebiyatçılar ailesine borçludur. Yazarlar, tarih içinde, geçmişten geleceğe giden, yeni katılanlarla sürekli büyüyen büyük bir kervana benzerler.Kervana katılan her yazar yazdıklarını, kendisinden önce yazanlara borçludur.

*

Mavera Dergisinin yedi güzel kurucularından olan Akif İnan, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, Alaeddin Özdenören, Türk edebiyatında Kıyamete kadar defterleri kapanmayacak olan dört ölümsüz, dört güzel şairidir. Soylu kervana katılan bütün şairler gibi, onlar da her yıl, bir dünyadan bir dünyaya geçme yıl dönümlerinde, değişik programlarla anılmaktadırlar. Onlar iki dünyayı altın oranda harmanlayan, bütün insanlığın baba evine ve anatanına dönüşte, karamsarlk bulutlarını dağıtan şiirleriyle, sürekli anılacaklardır. İnsanlığın atalarının ayrılmak zorunda kaldıkları, "Yitik Cennet"in yol haritası, ölümsüz şairlerin, ölümsüz şiirlerine gizlenmiştir.

*

Güzel insanların oluşturduğu eşsiz kervan, önden gidenlerin katılımlarıyla, yıldan yıla büyüyerek geleceğe yürüyor. Bilgelerin uzun yürüyüşleri, yeni katılımlarla zenginleşerek, bütün dünyaya ışık saça saça kıyamete kadar devam edecektir. İnsanlığın edebiyat birikimiyle birlikte medeniyet birikimi de, bu büyük kervanda toplanmıştır. Her sanatçı ister farkında olsun, isterse olmasın, söz konusu eşsiz kervandan yararlanır. Onların kapıları herkese açıktır, bütün insanlık onlardan etkilenir.

*

Soylu kervanı oluşturan sanatçılar, kökleriyle alan dallarıyla veren ağaçlara benzerler. Onlar toplumdan aldıklarından çok daha fazlasını topluma verirler. Onların meyvaları eserleridir. Bir sanaçı bir şiir yazar, o şiiri, insanlık tarihi içinde milyonlarca insan okur. Onların şiirleri zaman içinde değer yitirmezler, okundukça hem değer kazanırlar hem de değer kazandırırlar.

*

Şairlerin şiirlerinin dizeleri arasında boş bırakılmış geniş alanlar vardır. Şairlerin gücü, yazdıklarından daha çok yazdırdıklarından kaynaklanır. Onların yazdıkları bir dize okuyucularına bir deneme, bir kitap yazdırır. Bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikminde, şairler yönlendiricilikle birlikte sürükleyici bir işlev yüklenirler.

*

Nasıl en güzel inciler, en derin denizlerde bulunursa, en özgün düşünceler de, en özgür şairlerde bulunur.

*

Bilge ve bilgelik, borsa endeksleriyle değil, şairlerin dizeleriyle zenginleşir.

*

Şairlerin işi insanların beyinlerini değil, ruhlarını yıkamaktır.

*

Zaman şairlerdedir, mekan şairlere emanettir.

*

Ölürse şairler ölür, şiirler ölesi değildir.

8 Ocak 2019, 08:40

SAVAŞ YÜZYILINDA AKILLA DÜŞÜNEN GÖNÜLLE KONUŞAN OLMAK

======================================================== Bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan terör eylemleri, İslam dünyası kadar Batı dünyasını da can evinden vuruyor. Müslüman ülkelerdeki ekonomik ve siyasal sorunların, kurşun atılan savaş alanlarında değil, oy atılan seçim sandıklarında çözülmesi, bütün dünya için hayati önem taşıyor. Demokrasi ve ekonomisi gelişmemiş İslam dünyasıyla, demokrasisi ve ekonomisi gelişmiş Batı dünyası arasında uyum ve dengenin sağlanmasında, moderatörlük görevi Türkiye"ye düşüyor.

*

Türkiye kültürel derinliği, ekonomik zenginliği ve demokratik yönetimiyle, Avrupa ile Asya arasında bir çevre ülke olmaktan daha çok, bir merkez ülkedir. Demokratik kültürü ve ekonomik yapısıyla Türkiye, Batı ile İslam dünyası arasındaki barışın en büyük ve en güçlü güvencesidir. Türkiye"de terör olursa, hem İslam hem Batı dünyası, ekonomik ve siyasal krizlerden kurtulamaz. Dünyadaki bütün krizlerin kaynağı terördür. Suçsuz insanları hedef alan terör, bütün ülkelerin birlikte savaşması gereken ortak bir düşmandır.

*

Dünyanın her yanında, dinine, ırkına ve yaşına bakmadan, herkesin güvenliğini tehdit eden ve kamu düzenini sarsan terörle savaşmak, bütün dünyanın başta gelen görevidir. İnsan hayatına hiç önem vermeyen, kamu düzenini altüst eden terör, toplumların ana sorunudur. Terör sorununu sözle çözmek, silahla çözmekten çok daha önemli ve çok daha etkilidir. Kamu düzeninin sağlanmasında, dönüştürücü sözün ustası, aklı hem başında, hem gönlünde olan aydınların, tartışılmaz bir sorumlulukları vardır.

*

Akıllarıyla düşünen, gönülleriyle konuşan aydınlar, kutup yıldızına benzerler. Nasıl kutup yıldızı, sürekli kuzeyi gösterirse, aydınlar da akıllarıyla kamunun, gönülleriyle de toplumun yanında yer alarak, sürekli doğru olan, yapılması gerekeni gösterirler. Onlar çağlarından sorumludurlar. Aydınlar düşünce ve eylemleriyle, korku ve düşman üretmezler, insanlara ümit ve güven verirler, Terör eylemlerinin üstesinden gelmenin yol haritası aydınlardadır. Aydınlar uzakları görür, düşünülmeyeni düşünürler.

*

Hayatın özünü edebiyatın sözüne dönüştüren aydınlar, bilgeliği akıldan akıla olduğu kadar gönülden gönüle de, bir meşale gibi bir kuşatan bir kuşağa taşırlar. İnsanların düşünce ve eylem dünyaları gönüllerinde gizlidir. Dönüştürücü sözün ustası aydınlar, insanların gönlünde gizil olanları dillerinde açığa çıkarırlar. Hayat özün söze, sözün öze dönüşmesiyle anlamlı ve yaşanır kılınır. Aydınlar tutum ve davranışlarıyla, insanların özgürlükleri gibi, güvenliklerinin de önemli olduğunu sürekli vurgularlar.

*

Görevleri iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek olan aydınlar, birbirleriyle savunulmaz olanı savunmak için değil, savunulmayanı savunmak için yarışırlar. Ancak dünyanın hiçbir yerinde, aydın olmak demek, her yerde, her şeye karşı olmak demek değildir.

*

Çağından sorumlu her aydın, "ülkemi" severim, ancak "gerçeği" daha çok severim demek zorundadır.

*

Dünyanın önde gelen aydınları, insanlık tarihinin her döneminde, "gerçek güzeldir, güzel gerçektir" demişlerdir.

*

Gerçeği arayan aydın, sürekli lav püskürten yanardağ gibi, sürekli düşünce üretir.

*

Gerçeğin ateşinden geçmeyen aydın aydın değildir.

*

Balık sudan, aydın toplumdan ayrı yaşayamaz.

*

İnsanlar silahlarla değil, aydınlarla değişirler.

*

Değişen insan dünyayı değiştirir.

*

İnsan dünyanın özüdür.

*

İnsansız dünya olmaz.

8 Ocak 2019, 20:24

Şakir Kurtulmuş’un hazırlayıp yönettiği Üsküdar Söyleşileri’nin bu ay konuğu Prof

Şakir Kurtulmuş’un hazırlayıp yönettiği Üsküdar Söyleşileri’nin bu ay konuğu Prof. Dr. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN olacaktır.

*

Şakir Kurtulmuş’un hazırlayıp yönettiği Üsküdar Söyleşileri bu ay 10 Ocak perşembe günü gerçekleşecektir. Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde Üsküdar Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nün katkıları ile gerçekleşecek söyleşilere daha önce Ali Haydar Haksal, Nurettin Durman ve Yıldız Ramazanoğlu’nu konuk olmuştur.

*

Üsküdar’da yaşayan, Üsküdar’ı mekan edinen, uzun yıllar burada yaşayan sanatçıların ve edebiyatçıların, konuk edildiği söyleşilerde, bu ay,"GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE"nin yazarı ve MAVERA dergisinin "YEDİ GÜZEL ADAM"ından biri olan, Prof.Dr. NAZİF GÜRDOĞAN ile, değerlerimiz, ilim ve irfan dünyamız üzerinden, Üsküdar, mirasımız ve kültürümüz konuşulacaktır.

*

Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde 10 Ocak Perşembe günü gerçekleşecek söyleşi saat 13.30’da başlayacaktır.Edebiyatı medeniyet, düşünceyi eylem,şiiri iman için bilenler bekleniyor.

9 Ocak 2019, 11:09

KABE TOPRAĞI ÜSKÜDAR İSTANBUL'UN KÜDÜS'E AÇILAN KAPISIDIR

========================================================= Köklü paradigma değişimlerinin yaşandığı bir dönemde, seküler kültürün egemenliği, büyük ölçüde sarsılmıştır. Doğudan Batıya, bütün dünyada kutsal kültürün yıldızı parlıyor. Artık dünyada Doğulularla Batılılar değil, kutsalla seküler kültüre dayanan medeniyetler çatışıyor. Çatışma medeniyetlerin seküler boyutunu oluşturan ekonomik alandan, kutsal boyutunu oluşturan metaekonomik alana kaymaktadır. İki kültür arasındaki çatışma, ulusal sınırları aşarak, uluslararası boyutlar kazanmıştır.

*

Medeniyetlerin metaekonomik kaynağını oluşturan kutsal kültürün değerleri, tarihin ilk çağlarından beri, Batıdan Doğuya doğru değil, Doğudan Batıya doğru akmıştır. Batı dünyasında kutsal kültür adına ne varsa, hepsi Doğu dünyasından ödünç alınmıştır. Doğu kutsal, Batı seküler kültürün anavatanıdır. Peygamberler diyarı Kudüs Doğu ile Batının hem çatıştığı, hem de yarıştığı savaş ve barış şehiridir. Bunun için Kudüs, Doğunun olduğu kadar Batının da düşünce ve eylem dünyasında vazgeçilmez bir yer tutar.

*

Kutsal kültürün “kurşun yükünü” bir ömür boyu omuzlarında taşıyan Erdem Bayazıt''ın en büyük arzusu, Anadolu insanı için Kudüs''ün önemini anlatan bir “Üsküdar Risalesi” yazmak olmuştur. “Risaleler”e eklenecek “Risale”nin ilk dizesi de “Kudüs Kapısı Üsküdar” olması düşünülmüştür. Bayazıt son aylarında benden, Ahmet Yüksel Özemre''nin kitapları başta olmak üzere, bütün Üsküdar sedvalılarının kitaplarını istemişti. Çalışma masasını Üsküdar ve Kudüs kitaplarıyla doldurmuştuk. Ancak Bayazıt'ın istediğini yazmaya ömrü yetmemiştir.

*

Kudüs, Konya, Bursa ve İstanbul gibi, “Yetmişiki millete bir gözle” bakan, şehirlerin başında gelir. Dörtyüz yıllık “Osmanlı Barışı” döneminde, Anadolu insanı, kendisini Kudüs''ün fatihi olarak değil, koruyucusu olarak görmüştür. Kudüs''ün fatihleri peygamberlerdir. Kutsal kültürün yoğurucusu ve kilometre taşları olan, peygamberlerin şehirler karşısında, seküler kültürün şehirleri güçlerini bütünüyle yitirirler.

*

Şehirler kapılarını, orduları büyük olanlardan daha çok gönülleri büyük olanlara açarlar. Gönüllerin büyüklüğü ise, seküler kültürden değil, kutsal kültürden kaynaklanır. Şehirleri güçle ele geçirenler, güçle şehirlerden çıkarılırlar. Kutsal kültürde şehirler, Mekke gibi, kan dökülmeden fethedilirler.

*

Yirmi birinci yüzyılda, Doğu ve Batı yeniden Kudüs''te buluşmalıdır. Kudüs barış şehridir. Kudüs''te savaş olursa, hem Doğu''da, hem de Batı''da barış olmaz.

*

Kudüs''te barış olabilmesi için, Doğu ile Batı''nın İstanbul''da elele vermesi gerekir.

*

İstanbul seküler kültürün,kutsal kültüre açılan kapısıdır.

*

Kudüs''te barışın koruyucusu İstanbul''dur.

*

Üsküdar İstanbul''da Kabe toprağıdır.

*

Kabe toprağında kan dökülmez.

10 Ocak 2019, 10:39

YEMEN'DE ÖLEN BİR ÇOCUK HER ÜLKEDE DEPREME YOL AÇAR

======================================================= Edward Lorenz'in hava tahminleriyle ilgili çalışmalarından adını alan “Kelebek Etkisi", bir sistemin girdilerindeki küçük değişikliklerin, çıktılarında büyük ve öngörülemez değişikliklere, yol açtığını anlatan bir kavramdır. Türkiye''de Toros dağlarında bir kelebeğin kanat çırpmasının havada oluşturduğu dalgalar, Pakistan''da, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmasına sebeb olabilir.

*

Dünyada ülkeler, kurumlar, kuruluşlar ve kişiler arasındaki ilişkilerde sebebler ve sonuçlar, her zaman birbirleriyle uyum ve düzen içinde olmazlar. “Kelebek Etkisi”, dünyadaki büyük sistemle, onun alt sistemleri arasındaki ilişkilerde de geçerlidir. Çünkü birbirleriyle, iletişim ve etkileşim içinde olan alt sistemler, büyük dünya sistemini oluştururlar. Büyük sisteme odaklanmıyanlar, odaklandıkları küçük sistemlerini de yitirirler.

*

Ülkeler arasındaki sınırların önemini yitirmesi, iletişim ve etkileşimin büyük bir hız ve yoğunluk kazanması, kelebek etkilerinin dünyada yol açtıkları, kasırgaları, selleri ve ekonomik krizleri, herkesin gözlerinin önüne sermektedir. Artık Güney''de ya da Kuzey''de, dünyanın herhangi bir ülkesindeki iklim değişikliği ve ekonomik kriz, bütün ülkelerde beklenmeyen ve öngörülmeyen etkilere yol açıyor.

*

Yirminci yüzyıl siyasal ve ekonomik bağımsızlık savaşlarının verildiği bir yüzyıl olmuştur. Yirmi birinci yüzyıl ise, hem siyasal, hem de ekonomik bağımlılıkların yüzyılı olacaktır. Yeni yüzyılda, ülkelerin gücü, ekonomik bağımsızlıklardan daha çok ekonomik bağımlılıklarından kaynaklanacaktır. Bir ülke ne kadar çok ülkeden, ithalat yapar ve ne kadar çok ülkeye ihracat yaparsa, üretim gücünü de o kadar büyütecektir.

*

Ülkelerin hem siyasal, hem de ekonomik açıdan bu kadar birbirlerine bağımlı hale gelmesi, birbirleri arasındaki iletişim ve etkileşimi, geçmişte görülmedik boyutlara taşımıştır. Yemen'deki ve Suriye'deki bir iç savaşın, yalnızca Orta Doğu'da değil, bütün ülkelerde büyük çöküntülerin tetikleyici etkileri olur. Bütün dünyada açıkça gözlenen kelebek etkileri, her ülkeyi ekonomik ve siyasal alanlarda aldıkları ve alacakları kararlarda, çok dikkatli davranmaya zorlamaktadır.

*

George Akerlof ve Rachel Kranton''un “Identity Economics” isimli kitaplarında, ortaya koymaya çalıştıkları gibi, insanların kimlikleri de, kültürel değerleriyle birlikte, ekonomik kararlarda hesaba katılmalıdır. Ekonomik çalkantılar ve iklim krizlerinden kurtulmak için, her kültür, oluşturduğu kimliği, bütün dünyaya benimsetmeye çalışmaktan vazgeçmelidir.

*

Kriz dönemlerinde eski ekonomik ve kültürel yaklaşımlar, büyük ölçüde sorgulanırlar. Bu sorgulanmaların yol açtıkları kelebek etkileriyle, her alanda yeni yaklaşımlar geliştirilir.

*

Türkiye'de güçlenen bir kültürel hareket, bir edebiyat ve düşünce akımı bütün ülkelerde büyük dönüşümlere yol açabilir.

*

Bir kitap bütün dünyayı değiştirecek dinamikleri harekete geçirir.

*

Bir şiir bir ülkeyi, bir ülke bir kıtayı, yerinden oynatır.

*

Bir kıvılcım büyük dönüşümleri ateşler.

11 Ocak 2019, 12:30

DOĞRUSAL EKONOMİ PEŞİNDE KOŞMAK ÜLKELERİN YENİ AFYONUDUR

=========================================================== Şehirlerdeki büyük rant kazançlarının büyüsüne kapılan dünya, Amerika’nın peşine takılarak, tek katlı binaları, çok katlı binalara dönüştürmeye ve ekonomiyi sürekli büyütmeye çalışıyor. Dünyanın her yerinde, çağdaş dünyanın piramitleri olan gökdelenler, ekonomik büyümenin yeni simgesi haline geldiler. Bir ülkede ne kadar çok katlı bina varsa, ülkenin ekonomisi o kadar çok güçlü kabul ediliyor.

*

Fransa ve İngiltere başta olmak üzere,dünyanın her ülkesinde, dengeli gelişmeye önem vermeyen ekonomik büyümenin, yol açtığı toplumsal ve siyasal krizler tartışılıyor. Yoksulluklara, yolsuzluklara ve eşitsizliklere, yeni boyutlar kazandıran rant ekonomisi, sağlıklı ekonomik gelişme değildir. Bütün ülkelerin, rutin ekonomi stratejilerine karşı, rutine meydan okuyan, rutin dışı ekonomi stratejileri, geliştirmeleri hayati önem taşımaktadır. Şehirlerdeki gökdelenler, ekonomik gelişmişlikten daha çok ekonomik görmemişliği yansıtmaktadırlar.

*

Doğrusal ekonominin alternatifi dairesel ekonomidir. Dünyada bilinen büyüme odaklı, doğrusal ekonominin, sorunların çözüm kaynağı olmaktan çıktığını ve krizlerin kaynağı haline geldiğini, görmeyen ve anlamayan kalmamıştır. Doğrusal ekonomini olumlulukları, dairesel ekonominin olumsuzluklarına dönüşmüştür. Doğrusal ekonominin geçen yüzyılda kalan doğruları,yeni yüzyılda geçerliliklerini yitirmişlerdir.

*

Dairesel ekonomi, bir ağaç gibi büyüyen doğal ekonomidir. Hiçbir ağaç en elverişli toprakta bile, doğrusal olarak sürekli büyümez. Ağaçlar topraktan aldıklarından daha fazlasını toprağa verirler. Dairesel ekonomide de toplumdan alınanın, daha fazlası topluma verilir. Doğal hayatta olduğu gibi, dairesel ekonomide, atık ve artık yoktur. Her şey döngüsel bir yapıda yeniden değerlendirilir. Hiçbir şey çöpe gitmez, yerel yönetimlerin yükü hafifler.

*

Doğrusal ekonomi bütün şehirlerde, büyük çöp dağları oluştururken, dairesel ekonomi çöpleri değerlendirerek, tekrar yeni hammaddelere ve yeni ürünlere dönüştürür. Doğrusal ekonomide, fabrikalarda ürün üretilir, süpermarketlerde algı satılır. Dairesel ekonomide ise, fabrikalarda üretilen ürünler, oldukları gibi göründükleri, çarşılarda satılırlar. Doğrusal ekonomi, göründüğü gibi algılanan, dairesel ekonomi, algılandığı gibi görülen, ürünlere odaklanır.

*

Dairesel ekonomide hiçbir ürün, hiçbir hizmet, hiçbir bilgi, gereksiz yere üretilmez ve tüketilmez. Her ürün, her hizmet ve her bilginin, ekonomik yapı ve kültürel dokuda, reel bir karşılığı vardır. İnsanların sınırsız isteklerine değil, sınırlı ihtiyaçlarına önem verilir. Doğrusal olmayan büyüme olmayacağı bilinir.Serbest doğrusal ekonominin rutin üretimi ve tüketimi, etik dairesel ekonominin ilkeleriyle, altüst edilerek, rutinin dışına ve üstüne taşınmalıdır.

*

Ekonomik gelişme, niceliksel bir büyümeden önce, niteliksel bir büyümedir. Aşırı kilolu olmak, sağlıklı olmanın değil, sağlıksız olmanın göstergesidir.

*

Dengesiz büyüyen ekonomi dengesini yitirir.Büyürken yalnız büyüyen, büyümenin yükünü yalnız taşır.

*

Dünyada dengesiz ekonomik büyümeyle, dengeli ekonomik gelişme birbirine karıştırılmıştır.

*

Doğrusal büyüme bütün ülkelerin yeni afyonu olmuştür.

*

Büyüme bağımlılığı dünyayı yıkıma sürüklemektedir.

12 Ocak 2019, 11:21

DÜNYADA KÜLTÜR EKONOMİNİN NESNESİ DEĞİL ÖZNESİDİR

====================================================== Bir ülkede durmadan yüzmeyi anlatmakla, hiç kimse yüzmeyi öğrenemez. Benzer şekilde, toplumda herkesin denizdeki balıklar hakkında bilgi sahibi olması, onların balık tutmasını öğrendikleri anlamına gelmez. Dünyanın hiçbir ülkesinde, insanlar denizi seyretmekle, yüzme öğrenemedikleri gibi, balıkçı olmayanların da, balık yemede gösterdikleri başarı, onların balıkçılıkta başarılı olmalarının güvencesi olmaz.

*

Bir toplumun ekonomik, siyasal ve kültürel yapısını dönüştürenler, bütün alanlarda her şeyi, bilenlerden daha çok bir alanı, diğer alanlarla bağlarını koparmadan, ayrıntılarıyla bilenlerdir. Her toplumda insanlar, birbirlerini söyledikleriyle değil, yaptıklarıyla değerlendirirler. Artık hiç kimse, işi ya da yaşı ne olursa olsun, yapamayacağı şeyleri söylememeli, söylediği şeyleri de mutlaka yapmalıdır. Dürüstlük herkes için, yerine getirilmesi gereken etik sorumluluktur.

*

Hayatın her alanında, söylediğini yapan, yapabileceğini söyleyen insanrların sayısını çoğaltmadan, toplumların kültürel dokularıyla birlikte, ekonomik yapılarını da dönüştürmek mümkün değildir. Çünkü kültürel doku gibi, ekonomik yapı da etik değerlerden bağımsız değildir. Etiksiz ne köklü bir kültür, ne de sağlam bir ekonomi olur. Etiği etiksizlik olanların elinde, ne üretirse üretsin, hiçbir kurum ve kuruluş, uzun ömürlü olmaz.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayattaki başarının sırrı, Anadolu'da sürekli vurgulandığı gibi, açık ve hilesiz olmakta gizlidir. Tarih içindeki binlerce örnekte açıkça görüldüğü gibi, toplumlarda büyük ve köklü dönüşümlerin öncüsü olanlar, etik değerlerden taviz vermeden, toplumların üretici güçlerini harekete geçirmesini bilenler olmuştur. Etiksizlik karşısında seslerini çıkarmayanlar, etik değerlerin koruyucusu ve savunucusu olamazlar.

*

Etiksizliğin her alana, bir sel suyu gibi yayıldığı bir dönemde, dünyada sayıları az da olsa, değişik alanlarda dürüst olmanın, en güzel örneğini veren düşünce ve eylem insanları, bütün ülkelerin en büyük ve en önemli sözcüleridirler.

*

Dünyanın her yerindeki, bütün aydınların görevleri, dürüst insanların yanında yer almak ve desteklemektir.

*

Dünyanın karşı karşıya oldukları sorunların üstesinden, dürüstlükte sınır tanımayanlar gelirler.

*

Dürüstlüğün vatanı yoktur.Dürüst insanlar bütün ülkeleri pasaportsuz dolaşırlar.

*

Dürüst insanların pazarında dürüstlük alınır,dürüstlük satılır,dürüstlükten terazi tutulur.

13 Ocak 2019, 11:07

BARIŞ SAVAŞI CEPHELERDEN PAZARLARA TAŞIMADAN KORUNMAZ

========================================================== Ticarette ürünlerin fiyatı, alıcı ve satıcıların buluştuğu pazarlarda oluşur. En basitinden en karmaşığına kadar, bütün ekonomilerde pazar vazgeçilmez bir yer tutar. Alıcı ve satıcıların dışında, kamu kurumlarının pazara müdahalesi, pazarda alışveriş yapanlar arasında haksızlıklara yol açar. Arz ve talebe göre fiyatları ayarlamada, hiçbir kamu kurumu, pazarın yerini tutmaz. Pazarlar toplumları birbirine açan barış köprüleridir.

*

Toplumların yükseliş ve çöküş dönemlerine bakılırsa, ticaretle gelişme arasında, doğru orantılı bir ilişki olduğu görülür. Ticarete önem verilen dönemlerde, devlet ile toplum her alanda güçlenir, ticaretin küçümsendiği dönemlerde, her ikisi birden yoksul düşer. Ülkelerin siyasal gücüyle birlikte, kültürel gücü de iç ve dış ticaret hacminin büyüklüğünden kaynaklanır. Ticaretin gelişmediği toplumlarda, hem ekonomik hem kültürel alan zenginliğini yitirir.

*

Dünyada ülkeler ticari çalışmaları özendirerek, devletlerin güçlerini sınırlandırılmazlarsa, devletler ekonomik alanda, toplumların üretim güçlerini sınırlandırırlar. Devletin taraf olduğu ticari işlemlerde, haksız rekabetin ve aşırı kazançların, önüne hiçbir güç geçemez. Her alanda olduğu gibi, ticari alanda da kuruluşlar devletlerle yarışamadıkları gibi, devletler karşısında haklarını koruyamazlar. Devletlerin görevi ticaret yapmak değil,ticaretin güvenliğini sağlamaktır.

*

Pazarların büyüklükleri ve derinliklikleri ne olursa olsun, pazarlarda özel kuruluşlar, ne alıp ne satacaklarını belirlemede, kamu kuruluşlarından daha başarılı olurlar. Ülkelerde hangi ürünlerden ne kadar üretileceğini, ne kadar tüketileceğini kararları kamu kurumlarında değil, üreticilerle tüketicilerin bir araya geldikleri pazarlarda verilmelidir. Devletler fiyatlardan daha çok, Drucker’ın vurguladığı gibi, “Savaş açmayı ve enflasyonu yükseltmeyi bilirler.”

*

Geçmiş yeniden yaşanmaz, ekonomik kararlar toplumların geleceğiyle ilgilidir.Toplumlarda ticaret etik ilkelere uygun olarak yapılırsa, insanların gelirlerini çoğaltır, toplumda işsizlikleri azaltır, yatırımları büyütür, dostlukları geliştirir ve hayatın kalitesini artırır.Ticaretin geliştiği bir toplumlarda yoksulluk değil, zenginlik vardır.Tarafları zenginleştiren ticaret, toplumlarda her zaman ekonomik,siyasal ve kültürel hayatın, sürükleyici gücü olmuştur.

*

Daniel T. Griswold “Serbest Ticaret Üzerine Yedi Ahlaki İlke” isimli incelemesinde, ticaretin Batı ekonomi düşüncesinin içinden süzülerek, çıkarılan etik ilkelerinin yararları tartışılmaktadır. “Son Kutsal Kitap”ta da açıkca ortaya konulduğu gibi, ticaret yalnızca bir ekonomik eylem değil, toplumları bir arada tutan, toplumsal ve kültürel işbirliğidir. Ticaretin gelişmediği toplumlarda kültür de gelişmez. Griswold’un ele alarak tartıştığı,ticaretin yararları, bütün ülkelerde geçerlidir.

*

Ticaret insanların etik değerleri, geliştirmesine geniş alan açar.

*

Ticaret bütün temel insan haklarını güvenceye kavuşturur.

*

Ticaret kişisel onuru ve bağımsızlığı gözetir.

*

Ticaret yoksulları besler ve giydirir.

*

Ticaret insanları bir araya getirir.

*

Ticaret devlet gücünü sınırlar.

*

Ticaret barışı güçlendirir.

14 Ocak 2019, 09:56

TARİH BOYUNCA ALIŞVERİŞ HAYATIN CAN DAMARI OLMUŞTUR

====================================================== Seküler Batı kültürünün ana kaynağı olan, Yunan ve Roma düşüncesine, hiçbir borcu olmayan İbn Haldun, şehirleri ekonomik hayatın ana dinamiği olarak görür. Şehirlerde artan tüketimle üretim, doğal akışı içinde yeni boyutlar kazanarak zenginleşir. Ekonomi üretim ile tüketim arasındaki ilişkileri, birbirlerine olan etkilerini, inceleyen bir bilim dalıdır. Üretimin ve tüketimin işlevlerini bilenler, ekonomi biliminin inceliklerini de bilirler.

*

Ekonominin temellerini oluşturan alanların başında alımlar, satımlar ve pazarlar gelir. Doğal hukuk ve etik sınırları içinde, pazarlarda yapılan alışverişler, ekonomik ve kültürel hayatın, ana kaynağını oluştururlar. İnsanların alma ve satma alanlarının sınırlandırıldığı toplumlarda, üretim gücüne yeni boyutlar kazandırmak mümkün değildir. Ticaretin gelişmediği ülkelerde, üretimde çeşitlenme ve üretim yöntemlerinde gelişme olmaz.

*

Alışveriş ekonomiye hem kan hem de can katar. Alışveriş paylaşmaktır, paylaşmak alışveriştir.Paylaşmasını bilmeyen toplumlar, alışverişi geliştiremedikleri gibi, üretim güçlerine güç katacak yenilikler de yapamazlar. Dünyanın her yerinde, paylaşmasını bilen toplumlar, paylaşmasını bilmeyen toplumlardan, daha güçlü ve daha verimli bir ekonomiye sahip olurlar. Ekonomik, siyasal ve kültürel yapıda, paylaşmanın en eski ve en çok bilinen yolu alışveriştir.

*

Toplumun değişik kesimleri arasında, doğal ve dengeli bir iş bölümü yapmasını bilenler, paylaşmasını da bilirler. Mukaddime kitabıyla İbn Haldun, Ekonomi ve Sosyoloji başta olmak üzere, bütün bilimlerin temellerini atmıştır. Batıda ekonomi biliminin kurucusu kabul edilen Adam Smith’ten yüzyıllarca önce, İbn Haldun üretimde verimliliğin artırılmasında ve paylaşmada, iş bölümünün büyüttüğü üretim gücünün önemini vurgulamıştır.

*

İş bölümünün olmadığı toplumlarda, dayanışma ve yardımlaşma olmadığı gibi, paylaşma da olmaz. Üretim ve tüketim arasındaki uyumsuzlukların üstesinden, paylaşmasını bilenler gelirler. Paylaşma kültürünün zengin olduğu ve iş bölümünün geliştiği toplumlarda, hiç kimse irrasyonel tüketimin çekiciliğine kapılmaz. Üreticiler üretmeden tüketmeye, dayanan irrasyonel tüketimin, ekonominin üretim gücünü dinamitlediğini bilirler.

*

İnsanlar rasyonel üretme coşkusuyla, irrasyonel tüketme tutkusunu, yapılarında birlikte taşırlar. Bilinçli rasyonel üretim olur, bilinçsiz irrasyonel tüketim olmaz.

*

Bazan üretmek, bazan da tüketmek, bir paylaşma sorumluluğudur. Paylaşma sorumluluğu taşıyanlar, almanın ve vermenin zamanını bilirler.

*

Dünyada hiçbir ekonomik yapı, köklü bir alışveriş ve paylaşma kültürüne dayanmadan, kendini uzun ömürlü kılamaz.

*

Alışveriş dünyayı paylaşmaktır.

*

Paylaşmayan paylaşılır

15 Ocak 2019, 10:30

ÜLKELERDE TABİAT EKOLOJİNİN HAYAT EKONOMİN TEMELİDİR

======================================================== Ekoloji canlıların doğal çevre içinde varlıklarını sürdürürken, birbirleri arasındaki iletişim ve etkileşim ilişkilerini inceler. Ekonomi ise, üretim, sermaye ve tüketim üçgeninde, insanların birbirleriyle olan iletişim ve etkileşim ilişkilerini araştırır. Bütün bilimler gibi, hem ekoloji hem ekonomi, her alanda hayatın sürdürebilirliğini sağlamak için, insanın doğal ve toplumsal çevresiyle, uyumsuzluklarını gidermeye çalışır.

*

Dünyadaki ekolojik dengelerle birlikte, ekonomik dengelerin altüst olmaları, çevresel, siyasal, kültürel ve ekonomik sorunların, birbirlerini etkileyen bir bütünlük ve süreklilik içinde, ele alınmalarını gerekli kılmaktadır. Dünyanın çok boyutlu çevresel, çok köklü ekonomik, çok önemli siyasal ve çok derin kültürel sorunları vardır. Bu yüzden bütün ülkelerde, hayatın güvencesi olan, ekolojinin ekonomisini, ekonominin ekolojisini araştıran çalışmalar yapılmaktadır.

*

İnsanlar Fransa’da tasarlanan elbiseler giyerek, Hindistan’daki pamuk yetiştiricisinden, Brezilya’daki ve Türkiye’deki kumaş üreticisine kadar, dünyada milyonlarca üreticinin ve tüketicinin hayatını etkiliyorlar. Günlük yaşantının vazgeçilmezi haline gelen, motorlu araçların egzoz gazları, dünyanın karşı karşıya olduğu çevre sorunlarına, siyasal, ekonomik, ekolojik ve etik boyutlar getiriyor. Doğal kaynakların bedelsiz olduğunun sanılması, dünyanın dengelerini altüst etmektedir.

*

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın mısralarına benzetilerek söylenirse, insanlar ekolojinin ekonomisinin, ekonominin ekolojisinin, ne bütünüyle içindedirler, ne de bütünüyle dışındadırlar. Ekonominin olduğu kadar, ekolojinin de insanların değerlerinden arındırılarak, davranışlarından soyutlanması mümkün değildir. İnsanların rant elde etmek için, her yolu mübah görmeleri, dünyayı büyük bir savaş alanına dönüştürmmüştür. Ekonominin ve ekolojinin odak noktasında insan vardır.

*

Ekolojiyi ekonomiden, ekonomiyi ekolojiden ayırarak, aralarına aşılmaz duvarlar örenler, fiziksel ürün ve hizmet üretiminden daha çok, finansal ürün ve hizmet üretiminde yarışırlar. Finansal alandaki getiri yarışıyla, hayatın bütün boyutlarında, canlılar arasındaki doğal yasalardan önce, insanların elinde doğallığını yitiren yasalar, ağırlık ve önem kazanırlar. Doğallığını yitiren ekonomi, üretici kuruluşlardan önce, paradan para kazanan bankaları güçlendirir.

*

Ekolojide olduğu gibi, ekonomide de tekelci bir yapı değil, çokelci bir yapı olmalıdır. Nasıl ekolojide, bütün canlılar arasında eşsiz bir uyum ve düzen varsa, ekonomide de insanlar arasında eşsiz bir uyum ve düzen olmalıdır.

*

Ekoloji tabiatın, ekonomi hayatın şarkısıdır. Tabiatın şarkısının güftesi olmadan, hayatın şarkısı bestelenmez.

*

Ekolojik bilinçle ekonomik bilinç, ortak alanlarını yitirirlerse, suyu, havası ve toprağıyla çevre, kültürü, politikası ve ekonomisiyle insan kirlenir.

*

İnsanı kirletenler, her şeyi kirletirler.

*

Tabiat ekolojinin, hayat ekonominin temelidir.

*

Ekonomi ekolojinin yolunda olmalıdır.

*

Hayatı koruyan tabiatı korur.

16 Ocak 2019, 11:38

MÜTEFEKKİR GAZETECİ DEĞERLİ YAZAR OĞUZ ÇETİNOĞLU İLE İNSANA VE ÇEVREYE DOST OLMA KONUSUNDA SOHBETİMİZ "ÇEVRE MESELESİ YALNIZCA MİLLET MESELESİ DEĞİL AYNI ZAMANDA MİLLETLERARASI MESELEDİR".ÇEVREYE DOST OLMAYANLAR İNSANA DOST OLAMAZLAR

Bu yazı daha önce 06.05.2015 tarihinde de yayımlanmıştı.

17 Ocak 2019, 10:15

DÜNYANIN DOĞAL ÇEVRESİ ADEMOĞULLARININ ORTAK HAZİNESİDİR

=========================================================== Bütün insanlığın ortak hayat kaynağı olan tabiatta, her şey yerli yerindedir, hiçbir şeyin eksikliği hissedilmediği gibi, hiçbir şeyin fazlalığı da hissedilmez. Denizleri, dağları ve ovalarıyla, tabiatın bağrında taşıdığı canlılar arasında, eşsiz bir yardımlaşma ve dayanışma vardır. Son yıllarda büyük bir gelişme gösteren Çevre mühendisliği insanların, tabiatta yol açtıkları görünen ve görünmeyen kirlenmeleri, araştıran yeni bir bilim dalıdır.

*

Termodinamik Biliminin Birinci Kanununa göre, tabiatta var olan madde ve enerji, bir yapıdan başka bir yapıya dönüşebilir, ancak hiçbir zaman yok edilemez. Bu yüzden insanların tükettikleri ürün ve hizmetlerden, geride kalanları denizlere atarak, onlardan kurtulmaları mümkün değildir. Taşı, toprağı, suyu ve havasıyla, tabiatın doğal kaynaklarına dayanılarak, yapılan her üretimin ve tüketimin bir bedeli vardır. Tabiat insanlara karşılıksız ürünler sunan,bir alışveriş merkezi değildir.

*

Doğal bilimlerin olduğu kadar, sosyal bilimlerin de odak noktasını, nimet ve külfet arasındaki ilişkilerin araştırılması ve değerlendirilmesi oluşturur. Ekonomide hiçbir nimet, külfetsiz değildir. Hayatın hiçbir alanında külfetsiz nimet, nimetsiz külfet olmaz. Nimetlerle külfetlerin arasındaki dengelerin gözetilmesinde, kayıpların önlenmesi, en büyük ekonomik kazanımdır. Her şeyin doğal olduğu bir toplumda, nimetler ile külfetler arasında eşsiz bir uyum ve düzen vardır.

*

İnsanlığın ortak hazinesi olan tabiatın doğal kaynaklarından yararlanmada, nimet ve külfet dengesini korumada, doğal ve sosyal bilimlerin kanunları, kutup yıldızları gibi, bütün toplumlara yol gösterirler. Çünkü doğal hayat gibi, ekonomik hayat da birbirleriyle, uyumlu ve düzenli bir biçimde, çalışan çarklardan oluşan, büyük bir saate benzer. Bütün insanlığın hayat kaynağı, tabiattan ihtiyacından daha fazlasını alanlar, farkında olmadan saatin çarklarına taş atarlar.

*

Tabiatın kaynakları dünyada, herkesin karnını doyuracak kadar bol, kimsenin gözünü doyuramayacak kadar da kıttır. Hiç kimse tabiatın genel geçer, doğal yasalarına meydan okumayı, aklından bile geçirmemelidir. Çevre mühendislerinin sürekli vurguladıkları gibi, tabiatın sınırlı kaynaklarıyla, insanların sınırsız istekleri karşılanamaz. Ekonomi bilmek, her gelirin bir gideri olduğunu bilmektir.Bunun için, İzzet Molla: “Kimse aç kalmaz cihanda / Bilse nimet kadrini” demektedir.

*

İnsanı bilen tabiatı bilir, tabiatı bilen hayatı bilir, hayatı bilen ekonomiyi bilir.Tabiatta kimse ekmediğini biçemez, üretmediğini tüketemez.Ekonominin doğal yasalarına savaş açılamadığı gibi,doğal yasal, doğal değerler, halk oylamasına da sunulamazlar.

*

Al Gore’un “Küresel Denge” kitabında, Kızılderili Şef Seattle’dan aktardığı gibi: “Dünya insana ait değildir, insan dünyaya aittir.Her şey bizleri birleştiren kan gibi birbiriyle bağlantılıdır. Hayat ağını insan örmedi, insan bu ağın içinde bir teldir.Ağa ne yaparsa kendine de onu yapmış sayılır.”

*

İnsanların tabiattan yaralanmada sınır tanımazlarsa,iklim değişikliği ve küresel ısınmanın, en büyük destekçisi olurlar.

18 Ocak 2019, 12:03

HİÇBİR ZAMAN SAVURGANLIKTA İYİLİK İYİLİKTE SAVURGANLIK YOKTUR

=========================================================== Savurganlığın herkesin gözünü kamaştırdığı toplumlarda, şehirlerin meydanlarını alışveriş merkezleri doldurur. Savurganlığı bir düşünme, bir yaşama biçimine dönüştüren seküler insanlar, haftada en azından bir defa, alışveriş merkezlerine gitmezlerse, kendilerini hem çok yoksul, hem de çok mutsuz hissetmektedirler. Alışveriş merkezlerinde dolaşmak, vitrinlerin önünde saatlerce durmak, seküler insan için her hafta tekrarlanan bir ritüel olmuştur.

*

Bütün insanlar sürekli satın almayı özendiren, pazarlama teknikleriyle desteklenen savurganlıkla, askerlerle kuşatılmış bir kaledeki insanlar gibi, çok dar bir alana sıkıştırılmışlardır. Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatı yaşanır kılan, insanın huzur ve mutluluğunu sağlayan her şey, savurganlığın inşa ettiği kalenin dışında kalmıştır. Herkesi baştan çıkaran tüketim sarhoşluğundan ayılmadan, savurganlığın kalesinin dışına çıkmak mümkün değildir. Savurganlığın kalesi içinde, insanlar açgözlülüklerinin kurbanı olmaktadırlar.

*

Toplumun bütün kesimlerine bir bulaşıcı hastalık gibi, yayılan savurganlığı önlemek için, başta yerel yönetimler olmak üzere, her kesime büyük görevler düşmektedir. Bütün bir toplumu peşinden sürükleyen savurganlık, hayatı zorlaştırmakla kalmıyor, yol açtığı kültürel ve çevresel sorunlarla, şehirleri yaşanmaz hale getiriyor. Bir toplumda ekonomik ve kültürel sorunların anası alkollü içkiler ise, babası da savurganlıktır. Tüketim ve alkol sarhoşluğuna kapılan toplumlar, yalnızca sağlıklarını değil, ekonomik zenginliklerini de yitirmektedirler.

*

Savurganlık insanların akıllarını başlarından alırken, alkol de paralarını ceplerinden almaktadır.Savurganlığın ve alkollü içeceklerin tüketiminin yaygınlaşması, ülkelerin toplam gelirlerini artırmaktadır. Ancak bir ülkenin toplam gelirinin artması, her zaman toplumun yaşama standartlarının da artması anlamına gelmez. Dünyanın her ülkesinde, savurganlığın ve alkollü içeceklerin toplumsal maliyeti, onların ekonomik maliyetlerinden kat kat daha fazladır. Onlar toplumları çöküntüye götüren dinamiklerin başında yer alırlar.

*

Tüketim ve alkol bağımlılığının, yol açtığı ekonomik ve kültürel kayıplar, toplumları zenginlik içinde yoksulluğa sürükler.Ekonomistler ekonomik büyümenin olumlu yanlarını hesaba katmada gösterdikleri başarıyı, olumsuz yanlarını hesaba katmada göstermezler. Bunun için ekonomik büyüme hesaplamalarında, olumsuz dışşal etkiler, hesaplanması güçtür denilerek, her zaman göz ardı edilirler. Dünyanın bütün ülkelerinde, ekonomik büyümedeki görünen etkiler büyütülürken, görünmeyen etkiler küçültülürler.

*

Hayatı kolaylaştıranlar ve güzelleştirenler ekonomik büyümenin, görünen ve hesaplanan kazançlarından önce, görünmeyen ve hesaplanamayan kazançlarıdır.

*

İnsanların ihtiyaçlarından daha çok, isteklerini karşılayan ürün ve hizmetler, hayatın bir yanını yaparlarken bir yanını da yıkarlar.

*

Savurganlık insanların ellerinin emekleri ve alınlarını terlerinin karşılığından daha fazlasının, peşine düşmelerinden kaynaklanır.

*

Savurganlık ile haksız kazançlar arasında, doğru orantılı bir bağlantı vardır.

*

Savurganlık insanlığı toptan intihara sürükleyen en büyük tehdittir.

*

İnsanlığa karşı işlenmiş, savurganlıktan daha büyük toplu cinayet yoktur.

*

Savurganlıkla savaşmak bütün insanlığın en önemli görevidir.

19 Ocak 2019, 10:27

İŞTEN ARTMAZ DİŞTEN ARTAR DİŞTEN ARTMAZ İŞTEN ARTAR OLDU

========================================================== Batı’da ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, verimliliği artırma savaşı, büyük bir hız ve yoğunluk kazanmıştır. Batı ülkelerindeki tarımsal ve endüstriyel üretim patlamasının kaynağında, ekonominin her kesiminde gerçekleştirilen, verimlilik artışı vardır. Batı dünyasının ulaştığı zenginlik, sermaye birikiminin büyüklüğünden önce, verimlilik artış hızının büyüklüğüne dayanmaktadır. Düşük verimlilik artış hızıyla, büyük ekonomik gelişme sağlanamaz.

*

Eskiden Anadolu’da “İşten artmaz dişten artar” denilirdi. Tarım toplumu için geçerli olan bu ilke, sanayi toplumunda yön değiştirmiştir. Artık Anadolu insanı “Dişten artmaz işten artar” demektedir. Hayatın her alanında, insanın dişinden sağlayacağı, tasarrufların bir sınırı vardır. Hiç kimse dişinden artıracağı tasarruflarla, üretim gücünü büyütemez. Buna karşılık herkes, işinde verimliliği artırarak, üretimde büyük atılımların yolunu açabilir.

*

Bilgi, hizmet ve ürün üretiminde, dünyada verimliğin geçmişte benzeri görülmeyen bir hızla artması, bütün kurumları, bütün kuruluşları, dünyanın en başarılı kurumlarıyla, en başarılı kuruluşlarıyla, omuz omuza durmaya zorluyor. Ekonominin her alanında, Avrupa ülkeleri kalitesinde ve Uzak Doğu ülkeleri maliyetinde, üretim yapamayanların yerel ve küresel pazarlarda, kendilerine sağlam ve kalıcı bir yer açmaları mümkün değildir.

*

Verimlilik artışına yapılan yatırım, yenilik yapmaya yapılan yatırımdır.Verimliliği artırma dünü bırakmaya ve yarına bakmaya dayanan, sürekli yenilenmeyle gelen, bir yıkım ve bir yapım sürecidir. Kurumlarda ve kuruluşlarda verimliliği artırmak için, hem bilgiye hem bilgeliğe yatırm yapmak gerekir. Çünkü verimlilik patlamasının arkasındaki gizli güç, akılla düşünen, gönülle bakan yenilikci insandır. Onlar yıklışta yükselişi görürler.

*

Yenilik yapma ve verimliliği artırma kültürünün gelişmediği toplumlarda, ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüne güç katılamaz. Verimlilik artışı, tek başına üretmekten değil, uyum içinde birlikte üretmesini bilmekten kaynaklanır. Bir kişi, iki kişinin, iki kişi de dört kişinin ürettiğini hiçbir zaman üretemez. Üretim konusu bilgi ya da hizmet olduğunda, uyumlu ve verimli çalışmanın yerini hiçbir üretim faktörü dolduramaz.

*

Dünya pazarlarında aranılan ürün ve hizmetler üretmek için, Anadolu kuruluşları fason üretme stratejisinden, fason ürettirme stratejisine geçmelidirler. Çünkü fason ürettirenler, fason üretenlerden daha çok kazandıkları gibi, verimliliklerini de çok daha hızlı olarak da büyütürler.

*

Dünyanın her yerinde, fason üretim bilgiden, daha çok emeğe dayanır.

*

Emeğin getirisi, her zaman bilginin getirisinden daha düşüktür.

*

Verimliliği artırma işi, yeniliğe yatırım yapma işidir.

*

Yenilik dünyada herkese yararı olan yatırımdır.

*

Yeni zenginliğin kaynağı verimliliktir.

20 Ocak 2019, 10:59

KURULUŞLARDA HİÇBİR BAŞARI KENDİLİĞİNDEN ORTAYA ÇIKMAZ

======================================================== Ahilik Anadolu insanının yüzyıllar önce, kaliteli ürün ve hizmet üretmeyi teşvik etmek amacıyla, üreticilerin kurup geliştirdiği bir kurumdur. Ahiler hayat ve güç kaynağı şehirlerde, değişik alanlarda üretimi geliştirmek için, üreticiler arasında dayanışma ve yardımlaşmayı sağlayan öncülerdir. Onlar üreticiyle birlikte, tüketicinin de haklarını koruyan, dönemlerinin başarılı sivil toplum kuruluşlarıdır.

*

Ahilerin Anadolu’da unutulmayan uygulamalarının başında “Pabucu dama atmak” geleneği gelir. Onlar gelenekleriyle iş ahlakının, ekonomik ve kültürel hayatın özü ve özeti, olduğunu ortaya koymuşlardır. Ahilik kuruluşu, üretimde kaliteyi korumak için, hiç kimseye çıraklığını yapmadığı bir işin, ustalığına soyunmasına izin vermez. Ahiler oluşturdukları denetim mekanizmalarıyla, üretimlerinin kalitesini kamu kuruluşlarından önce, kendilerinin kontrol etmişlerdir.

*

Değişik üretim konularıyla, ilgilenen ahi kuruluşları, hatalı ürün üreten ya da müşterisini aldatan bir üreticileri yargılamışlardır. Üretici hatalı bulunursa,yaptığı pabuç ya da benzeri ürün, ahilerin yöneticisi tarafından herkesin gözü önünde bir binanın damına atılır. Kusurlu üretim yapan bir üreticinin ürünü dama atılırsa, artık onun çalışmasını sürdürmesi mümkün değildir. Bu yüzden ahilerin Anadolu’nun ekonomik ve kültürel yapısında vazgeçilmez bir yerleri vardır.

*

Ahilik geleneğinin temellerinde, geçmişte başarıyla uygulanan, ekonomide açıklığı ahlakta sınırları vurgulayan, “üç açık, üç kapalı” diye formüle edilen ve hayatın bütün boyutlarını kuşatan ilkeleri vardır. Ekonomik, siyasal ve kültürel, her alanda başarılı olmak isteyenler, yeri zamanı gelince alnını, kapısını ve sofrasını açık, elini, belini ve dilini de kapalı tutmasını bilmek zorundadırlar. Geçmişin derinliklerinden bakmadan, geleceğin aydınlık yüzü görülmez.

*

Yeni yatırım yapmada, kurulu bir işletmeyi genişletmede, başarılı olmanın sırları, bin yıllık Anadolu tarihinin derinliklerinde yatmaktadır. Selçuklular ile Osmanlıları güçlü kılan değerleri, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla ayrıntılı olarak araştırmadan, iş dünyasındaki başarılı kuruluşların önünde gitmek kolay değildir. Geçmişlerini bilmeyen toplumlar, geleceklerini göremezler. Kuruluşlar dünyasında tartışılan değerler, ahilik kültürünün güncelleştirilmiş ilkeleridir.

*

Dürüstlük, göründüğün gibi olma, kendisi için iyi olanı, başkası için de isteme, kusursuz ürün ve hizmet üretiminde yardımlaşma, katılımcı yönetim ve adil paylaşım gibi, Yönetim Bilimlerinin tartıştığı ilkeler, yöntemler ve yaklaşımlar, binlerce yıllık ahi kültüründe tartışılmış ve uygulanmıştır. Anadolu’nun dünyaya açılan kuruluşlar, karşılaşılan ekonomik ve kültürel sorunlara, yeni çözüm yollarını geçmişten bakarak bulacaklardır.

*

Küresel ahlak ve ekonomi ilkeleri, zamanla büyük değişiklikler göstermezler.

*

Başarıların kaynağında, ahlaki üstünlüğün doğurduğu güç vardır.

*

Kuruluşların geleceğini, geçmişten bakanlar görürler.

*

Kuruluşları geçmişten geleceğe değerleri taşır.

*

Kuruluşlarda değerler ürünler kadar önemlidir.

*

Kuruluşları değerleri uzun ömürlü kılar.

20 Ocak 2019, 11:11

İBN HALDUN'u okumayanlar ve "TAVIRLAR TEORİSİ"ni bilmeyenler kuruluşlarını ve kurumlarını dördüncü kuşağa…

İBN HALDUN'u okumayanlar ve "TAVIRLAR TEORİSİ"ni bilmeyenler kuruluşlarını ve kurumlarını dördüncü kuşağa taşıyamazlar.MUKADDİME'de ele alınmamış konu yoktur.Geleceğin mimarlarının bir elinde MESNAVİ,bir elinde MUKADDİME olacaktır.Tersane kenti Gölçük'te Prof.Dr.MEHMET ZELKA,Prof.Dr. SÜLEYMAN ULUDAĞ ile İBN HALDUN'u konuştuk.

21 Ocak 2019, 12:30

TİLKİNİN BİN KÜÇÜK KİRPİNİN BİR BÜYÜK STRATEJİSİ VARDIR

==================================================== İster ekonomik, ister siyasal, isterse kültürel olsun, hayatın her boyutunda, bütün kurum ve kuruluşlarda, iyi daha iyinin yolunu keser. Oysa her alanda, her kurumun, her kuruluşun, gelen yılının geçen yılından daha iyi olmasını sağlayacak stratejiler, izlemesinin önünde hiçbir engel yoktur. Kurum ve kuruluşların ulaştıkları başarı düzeylerinin kalıcı olabilmesi, iki yıllarının birbirinden farklı kılacak stratejiler geliştirmelerine bağlıdır.

*

“Kalıcı Olmak” ve “İyiden Mükemmel Şirkete” kitaplarının yazarı Jim Collins, Isiah Berlin''in, “Tilkinin bir sürü numarası vardır, ama kirpinin bir tek büyük numarası vardır” yargısından yola çıkarak, mükemmel şirketlerin tilki değil, kirpi stratejisi uygulamaları gerektiğini vurgular. İyi bir şikretin, mükemmel bir şirkete dönüşmesinde, kurnaz bir tilki olmaktan daha çok kararlı bir kirpi olmak önemlidir. İşletmelerin dünyasında sorunlar, yıldan yıla verimliliği artırarak çözülür.

*

Tilki hayvanlar arasında kurnazlağıyla ünlüdür, tavukların çevresinde sinsice dolaşarak, karmaşık saldırı stratejileri geliştirir ve avının üzerine atlayacağı en uygun zamanı bekler. Tilkiler kirpilerden daha hızlıdırlar. Daha güzel görünürler ve daha yeteneklidirler. Kirpiler her zaman bir tek savunma, tilkiler ise her zaman birçok saldırı stratejisi uygularlar. Herkes tilkilerin kirpilerden daha üstün ve daha güçlü olduklarını düşünür.

*

Kirpiler işlerine odaklanırlar, işlerinden başka iş düşünmezler, kendilerine yapılan saldırılara, başarıyla uyguladıkları savunma stratejisiyle karşı koyarlar. Onlar ne zaman düşmanca bir davranışla karşı karşıya kalırlarsa, hemen içlerine kapanarak, dikenlerinin oklara benzediği ve kimsenin kolay kolay zarar veremeyeceği bir topa dönüşürler. Kirpilerin savunma stratejisi, bütün meydan okumalara çok iyi bildikleri yalın bir yöntemle karşılık vermektir.

*

İnsanlar, kurumlar ve kuruluşlar tilkilere ve kirpilere benzerler. Tilkiler karmaşık dünyada bir çok şeyin peşindedirler. Bu yüzden tilkiler misyonsuz, vizyonsuz ve dağınıktırlar. Kirpiler karmaşık dünyayı, bir tek misyon, bir tek vizyon doğrultusunda, yalınlaştırarak algılarlar. Kirpiler yalın stratejileri, tilkilerin karmaşık stratejilerinden üstündür. Çünkü, tilkiler kurnazlık kirpiler içtenlik stratejisine odaklanırlar.

*

Başarılı kişiler, başarılı kurumlar, başarılı kuruluşlar kirpi, başarısız kişiler, başarısız kurumlar ve başarısız kuruluşlar tilki stratejisi izlerler. Mevlana''nın “yeni şeyler söylemek”i, Yunus''un “sevelim sevilelim”i, Adam Smith''in “görünmeyen el”i ve Weber''in “protestan ahlakı”, karmaşık dünyayı algılamayı ve değerlendirmeyi kolaylaştıran, yalın kirpi stratejileridir.

*

Büyük başarılar, derin düşüncelerin yalınlaştırılmasından kaynaklanırlar. Derinliğin olmadığı yerde yalınlık olmaz.

*

Yalınlığın olduğu yerde, dağınıklığa, karmaşıklığa ve tutarsızlığa yer yoktur.

*

Bilenler yalınlaştırırlar, bilmeyenler karmaşıklaştırılar.

*

Kirpi yalınlığın, tilki karmaşıklığın simgesidir.

*

Yalınlılıkta her zaman derinlik vardır.

22 Ocak 2019, 11:03

YENİ YÜZYILDA YENİ EKONOMİ YENİ KÜLTÜRÜN SÜT KARDEŞİDİR

========================================================== Türkiye’nin dünyaya açılan kuruluşları,bütün ülkelerin küreselleşen kuruluşlarıyla, üretimde yarışmak için, ekonomik ve kültürel yapılarında, köklü yenilikler yapmak zorundadırlar. Dünyada ekonomik ve kültürel alanda, yarışı kazanan kuruluşlar, kaybedecek kuruluşlardan çok farklı olacaklardır. Ulaşım dünyasındaki gelişmelerle, ortaya çıkan yeni kültür, yeni ekonomi bütün kuruluşları derinden sarsmaktadır.

*

Çalkantılı dönemlerde devletler gibi, kuruluşlar da yeni gelişmelere, uyum sağlamakta güçlük çekerler. Paul M.Kennedy “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşü” kitabında, devletlerin nasıl güçlendiklerini, güçlerini nasıl yitirdiklerini ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Kuruluşların çoğunluğu yenilenmeleri gerektiğini bilirler. Ancak yenilenmek için, gereken adımları atamazlar. Bu yüzden Batılı kuruluşlar da, Japonya kuruluşları gibi, bir durgunluk dönemine girmişlerdir.

*

Durgunluk dönemlerinde kuruluşlar, yitirdikleri üretkenliklerini, kültürel temellerini yenileyerek kazanırlar.Kuruluşların gelişmesinde kültürle ekonomi, vagonlarla lokomotif gibi, birbirinden ayrılmazlar. Kültür lokomotif, ekonomi de katarları dolduran ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüdür. Nasıl lokomotifsiz katarlar, gidecekleri yerlere gidemezlerse, kültürsüz ekonomi de ulaşmak istediği hedefe ulaşamaz. Kültür ekonominin gelişme yönünü ve yöntemini belirler.

*

Dünyada kültür bulut ise, ekonomi yağmurdur. Yağmuru toprağa bulutlar taşır. Bulutsuz yağmur olmaz. Hayatın her alandaki canlılığın kaynağında, ekonomik üretkenlikten önce, kültürel üretkenlik gelir. Sürükleyicilik işlevini yüklenen, ekonomik kaynaklar değil, kültürel kaynaklardır. Kültürle ekonomiyi aşılmaz sınırlarla birbirinden ayıranlar, farkında olmadan ekonomik ve kültürel hayatın ana dinamikerine en büyük kötülüğü yaparlar.

*

Lester C.Thurow günün kuruluşlarının yarının kuruluşlarına etkilerini araştırdığı, “Kapitalizmin Geleceği” kitabında:“İnsanlık tarihinde ilk defa,her şey her yerde üretilebiliyor ve her yerde satılabiliyor”demektedir. Yarının dünyasında ekonomik coğrafyalardan daha çok, kültürel coğrafyaların belirleyici olacaktır.Bunun için bütün dünyada, yeni kültür ve yeni ekonomi arasındaki ilişkilerin tartışılması, büyük bir hız ve yoğunluk kazanmıştır.

*

Kültürün değerleriyle ekonominin doğruları, ortasından nehirler geçen şehirlerde, altın oranda harmanlanmazlarsa, zamansız yağan yağmurlarla, nehirlerin suları taşarlar, bütün kuruluşlar sular altında kalırlar.

*

Kültürel coğrafyaların iklim değişiklikleri, ekonomik coğrafyaların iklimlerini değiştirirler.

*

Yirmi birinci yüzyılın kültürel coğrafyası, getirdiği fırsatlar ve tehditlerle sürekli değişmektedir.

*

Her şeyin daha doğru, daha iyi ve daha güzelini yapma yolunda, büyük bir yarış başlamıştır.

*

Yarışı yerin altındaki mezarı bile, güzel yapmasını bilen kültürler kazanacaktır.

*

Yarının ekonomik coğrafyasını,kültürel coğrafyası belirleyecektir.

23 Ocak 2019, 11:09

Seküler dünya kutsal kitaplara dönerek, ya bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürür diyecek, ya da…

Seküler dünya kutsal kitaplara dönerek, ya bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürür diyecek, ya da savaşlarla yok olup gidecektir.Dijital yüzyıl iyilikleri özendiren,kötülükleri önleyen, iyilikte yarışan,iyi insanların yüzyılı olacaktır.İnternet toplumu herkese eşit fırsatlar veren,eşitlikci dijital bir toplumdur. İLEVDÜ dijitalleşen dünyanın, yeni dijital dergisinin güzel örneğidir. Mortaş'a başarılar,dergiye uzun ömürler diliyorum.

24 Ocak 2019, 11:09

ORTAKLIK YAPMAK BİRLİKTE ÇALIŞMAKTIR PAYLAŞMASINI BİLMEKTİR

=========================================================== Yirminci yüzyıl orduların dünyasıdır. Yirmi birinci yüzyıl ortaklıkların dünyası olacaktır. Bütün ülkelerde ortaklıklar, ekonomik yapıya, siyasal güce ve kültürel dokuya yeni işlevler kazandırmaktadırlar. Ürün, hizmet ve bilgi üretmek amacıyla, ortaya çıkacak kar ve zararı, paylaşmak için oluşturulan ortaklıklarla, dünyanın ordularla gidilemeyen ülkelerine gidilir. Ülkelerin bayraklarını dünyaya ortaklıklar taşır. Bunun için dünyada her yıl, milyonlarca ortaklık kuruluyor, milyonlarca ortaklık yıkılıyor.

*

Dünyanın her ülkesinde iz bırakan kalıcı ortaklıklar, kimseye haksızlık yapmadan, giderlere katılmasını, gelirleri paylaşmasını bilenlerce, onyıllar boyunca özenle inşa edilen ve sağlam hukuki temellere dayanan ortaklıklardır. Ortaklıklarda büyük sorunlar, ya çok kar ya da çok zarar edildiğinde ortaya çıkarlar. Ortaklık yapanlar risk almasını ve zarar etmesini göze almazlarsa, finansal yapılarını güçlendiremezler. Ortaklık dünyasında iki yılı, birbirine eşit olanlar zarardadır. Ortaklar riskleri paylaşarak, uzun ömürlü olurlar. Ortaklıklar sürekli yenilenerek güçlenirler.

*

Ortaklıkların uzun dönemde ayakta kalmalarında, gelirleri paylaşmak kadar, giderlere katılmak da önemlidir. Köklü bir yardımlaşma ve dayanışma geleneğine sahip olan Anadolu'da, sürekli vurgulandığı gibi, ortaklık paylaşmasını bilmektir.Ortaklar dünyasında her ortak, hem kendine hem de ortaklarına, “Olma keser gibi, hep bana hep bana. Ol testere gibi, bir bana bir sana” demek zorundadır. Ortaklıkta hem karlar hem de zararlar, kimseye haksızlık yapılmadan paylaşılır. Zararlar paylaşılmazsa, toplumun bütün kesimleri etkilenirler.

*

Ortaklıkların uzun ömürlü olmaları, ortaklık ekolojisinde yer alan kişi ve kuruluşların, kişi odaklı olmaktan daha çok, kurum odaklı bir kültür oluşturmalarına bağlıdır. Ortaklıkların yerel ve küresel düzeyde amaçları, gelirleri artırmada, giderleri azalmada, sürekli bir iyileştirme yarışı olmalıdır. Dünyanın her ülkesinde ortaklıkların güçleri, yalınlığın yol açtığı iyileştirmeden kaynaklanır. Ortaklıklarda yalınlık iyileştirmeye, iyileştirme yalınlığa ivme kazandırır.İyileştirmenin yolları yalınlık döşelidir.

*

Ortaklıklar yalınlıkla uzun ömürlü olurlar. Yalın yönetimin, yalın üretimin, yalın tüketimin olmadığı bir kuruluşta, iyileşen yönetim, iyileşen üretim, iyileşen tüketim olmaz. İyileşme yalınlığın getirdiği üretkenliği yakalamaktır. Yenilik yapmak için, değişimin getirdiği fırsatları yakalamak gerekir. Kısa dönemde değişmeyen amaçlara ulaşmak, sürekli değişen araçları yönetme gücüne dayanır. Bu bağlamda değişmeyen amaçlar, değişen araçların kamçısıdır. Araçlar ne kadar hızlı değişirse, amaçlara ulaşmak o kadar hız kazanır. İnsanların hem üretici hem tüketici olduğu ortaklıklar dünyasında, Marx’ın deyişiyle, “Herkesin yeteneğine göre üretmesi, ihtiyacına göre tüketmesi” özendirilirse, hiçbir ürün ve hizmetin kıtlığı çekilmez.

*

Ülkelerde ortaklıkların niteliği ve niceliği, dengeli bir ekonominin ve sağlıklı bir siyasal yönetimin, en büyük, en önemli ve en etkili güvencesidir.

*

Ortaklık dünyasında yalınlık ve iyileştirme yarışı, hem yerel hem küresel alanda, sürekli tekrarlanan uzun soluklu bir yarıştır.

*

Ortaklık sofralarının kendilerine özgü bir güçleri vardır.

*

Kazanan ortaklıklar kazandıran ortaklıklardır.

*

Ortaklıkta kazanırken yalnız kazanılmaz.

*

Ortaklar asla yalnız yemezler.

25 Ocak 2019, 11:45

EDEBİYATLA SİLAHLANANLAR MEDENİYETLERİNİ YİTİRMEZLER

===================================================== Dünyada bütün ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de düşünce tarihinde, yenilenme ve yabancılaşma akımlarının öncüleri edebiyatçılar olmuştur. Edebiyat ile medeniyet arasında kendine özgü, bir iletişim ve etkileşim vardır. Medeniyet edebiyatı, edebiyat medeniyeti zenginleştirir. Türkiye'nin geleceğini kendi medeniyetlerinde arayan edebiyatçılar, Anadolu insanının, düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandırmışlardır.

*

Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri çevresinde toplanan edebiyatçılar, Batı medeniyetinin değerlerine karşı İslam medeniyetinin değerlerini savunmuşlardır. Söz konusu dergilerin öncüleri olan, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu,Erdem Bayazıt,Alaeddin Özdenören,Akif İnan,Rasim Özdenören ve onları izleyen edebiyatçılar, medeniyetsiz edebiyat, edebiyatsız medeniyet olmayacağına inanmışlar,edebiyatı medeniyet, düşünceyi eylem, hayatı iman için bilmişlerdir.

*

Başta Mevlana, Shakespere ve Goethe olmak üzere dünyanın dönüştürücü edebiyatçılarının bilgi ve bilgelik dünyaları,yüzyıllar içinde toplumların düşünce ve eylem dünyaları olurlar. Onlar edebiyatlarıyla medeniyetlerini, medeniyetleriyle edebiyatlarını bütünleştirmişlerdir. Onların edebiyatları bütün dünyaya yön gösteren kutup yıldızları olurlar. Cengiz Aytmatov'un dediği gibi, her yazar “kendi toplumunu” anlatır, kalıcı olanlar, “yerel olanın ötesine geçerek”, küresel değerleri yakalayanlardır.

*

Büyük edebiyatçılar kendi toplumlarının, kendi çağlarının çığlığı olurlar, çağlarındaki gelişmelerden sorumlu oldukları gerçeğini, hiçbir zaman unutmazlar. Onlar her zaman kutup yıldızları için, yolun hiçbir zaman kalabalıkların yolu olmadığını vurgularlar. Onların yolu kalabalıkların yolu değildir, her zaman kalabalıklar arasında yalnız olmasını bilirler.

*

Çığır açan edebiyatcılar, yazmanın olduğu kadar, okumanın da ustasıdırlar. Onlar bir sayfa yazmak için, kırk sayfa okumak gerektiğini çok iyi bilirler.Bazan bir cümle kırk cümle yazdırdığının bilincindedirler.

*

Bütün usta yazarlar, bir kuyumcu titizliğiyle, bir kelime, bir cümle, bir sayfa ve bir kitap ararlar. Onlar her yerde hem “oku”, hem de “yaz” emri var diyenlerdendir.

*

Kutup yıldızı yazarlar, yazdıklarıyla yetinmezler. Onlar her zaman, esas yazmak istediklerini yazamadıklarını düşünürler, yazdıklarıyla ölümsüzleşirler. Bunun için, yazmaya hiç ara vermezler.

*

Kutup yıldızı olan edebiyatçılar, ömürlerini okumaya ve yazmaya adarlar. Bildiklerini ve düşündüklerini, paylaşmak için, sürekli yazarlar.

*

Edebiyatla silahlanan medeniyetler, hiçbir savaşta üstünlüklerini yitirmezler.

*

Dünyada köklü medeniyetleri olanların, zengin edebiyatları olur.

*

Edebiyatta yok olanlar, medeniyette var olmazlar.

26 Ocak 2019, 09:42

KRİZLER VİCDANLARINI YİTİREN CANAVAR RUHLARDAN KAYNAKLANIR

=========================================================== Dünyanın her ülkesinde, ekonomik krizler para ticareti yapan bankalarla başlar, domino etkisiyle reel ekonominin bütün kesimlerine yayılırlar. Ekonomik krizler etkilerini, ilk önce işletmelerin bilançolarında gösterirler. Krizlerde kuruluşlar küçülürler, işletmeleri yönetmek aktifleri ve pasifleriyle, bilançoları yönetmeye dönüşür. Bilanço yönetiminde ilk yapılması gereken, işletmelerin bankalara olan borçlarının azaltılmasıdır.

*

Bankalar tasarruf sahiplerinin, işletmeler bankaların parasıyla para kazanırlar. “Para başkalarının parasıyla kazanılır” diyen bankalar, paradan para kazanmada, en büyük payı alırlar. Bankaların aşırı kazanç peşinde koşmaları, reel ekonomiden kat kat daha büyük, bir balon ekonomi oluşturur. Parayı elden ele dolaştırarak büyütmenin, gizemli dünyası bankaların gözlerini kamaştırır. Krizler finansal kuruluşların büyüttüğü, balon ekonomilerin patlamasından kaynaklanır.

*

Her ekonomide işletmelerin, ürün ve hizmet üretmeleri için, gerekli kaynakların önemli bir kısmı, bankalar tarafından karşılanır. Bankalar tasarruf sahiplerinden düşük faizle topladıkları kaynakları, daha yüksek faizle işletmelere borç olarak verirler. Reel ekonomiyle gölge ekonomi arasında kaynakların akışı, pazar ekonomilerinin en dinamik boyutunu oluşturur. Seküler dünyada bankaların ana görevi, reel ekonomiye kısa ve uzun vadeli kaynak sağlamaktır.

*

Bütün ekonomilerde işletmelerle finansal kuruluşlar arasında, kaynak akışındaki aksamalar, her zaman krizlerin habercisi olurlar. Kriz dönemlerinde işletmelerin kapasite kullanım oranları düşer, satışları azalır, maliyetleri yükselir ve işsizlik artar. Geleceğin kesin olarak bilinmediği, ekonomi dünyasında finansal kuruluşların, hem düzenleyici hem de dengeleyici bir görevleri vardır. Finansal kuruluşlarla işletmeler, üretim süreçlerine yeni boyutlar kazandırırlar.

*

İşletmelerin üç ana fonksiyonu olan üretim, finansman ve pazarlama birbirini tamamlayan, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Ekonomilerde üretim değerleri parasal değerlere, parasal değerler üretim değerlerine dönüşür. Dönüşümdeki hız ve yoğunluğu, ekonomideki karlılık ve faiz oranları belirler. Faiz oranlarıyla yatırımlar arasında ters orantılı bir bağıntı vardır. Sağlıklı bir ekonomide faiz oranları sıfıra yaklaşır, kaynaklar yatırımlara kayar.

*

Ekonomilerde üretim peşinde koşan kuruluşlar ile sınırsız kazanç peşinde koşan spekülatörler, kaynakların yönlendirilmesinde büyük sorumluluk yüklenirler. Keynes’in vurguladığı gibi, ekonomik krizler, vicdanlarını yitiren canavar ruhlu spekülatörlerden kaynaklanır.Nasıl olursa olsun, sürekli kazanmayı düşünen, vicdansız spekülatörlerin elinde, dünya borsaları birer kumarhaneye dönüşmüştür.Bütün krizlerin temelinde,vicdanlarını yitiren canavarlaşmış finans kuruluşları vardır.

*

Canavar ruhlu spekülatörlerin gözlerini reel ekonomilerin kazançlarıyla doymaz.

*

Paradan para kazananların dünyasında finansal çılgınlıkların sınırı yoktur.

*

Açgözlülüğün sanal finansal ekonomisinde vicdana yer olmaz.

27 Ocak 2019, 12:40

ŞİİR KÜLTÜREL DOKUYA VE EKONOMİK YAPIYA DERİNLİK KAZANDIRIR

=========================================================== Yunus ve Mevlana şiirleriyle, Türkiye’nin ekonomik, siyasal ve kültürel, hayatının ışığı olmuşlardır. Anadolu’nun Malazgirt savaşıyla başlayan, bin yıllık tarihi onların şiirleriyle yoğrulmuştur. Yunus Eskişehir’den, Mevlana Konya’dan, Türk toplumunun düşünce ve eylem dünyasını zenginleştirmiştir. Şiirleriyle biri toplumu tavandan, biri de tabandan değiştirmiştir. Onların şiiri, bir ağacın köklerine bağlı olması gibi, İslam’ın ana kaynaklarına bağlıdır.

*

Türk toplumu Yunus’un ve Mevlana’nın, ateşlediği meşalenin ışığında, Anadolu’dan Balkanlara açılmıştır. Yeniden Avrupa topraklarında sağlam bir yer edinmenin, yol göstericisi yine onlar olacaktır. İster Avrupa’da, isterse Amerika’da olsun, onların şiirlerinin okunduğu her coğrafyada, Anadolu insanının değerleri ve kültürü vardır.

*

Hayatın ekonomik boyutunda para nasıl bir işlev yükleniyorsa, kültürel boyutunda da şiir aynı işlevi yüklenir. Güçlü şiir olmadan güçlü insan, güçlü insan olmadan da, güçlü para olmaz. Paraları güçlü olan toplumların, kültürleri gibi ekonomileri de güçlü olur. Kültür ve ekonomi birleşik kaplara benzer. Toplumların kültürel zenginliklerinin seviyesi, aynı zamanda ekonomik güçlerinin seviyesini de gösterir. Kültür zengin şiirle, ekonomi de üretken parayla ayakta kalır.

*

Konya’ya geldiğinde Anadolu insanının hayatında şiirin büyük bir yer tuttuğunu gören Mevlana, bir arada yaşamanın değişik boyutlarına ilişkin düşünce ve görüşlerini şiir formunda açıklamış ve yazıya dökmüştür. O bilimin teknikten, sanatın da bilimden daha zengin, daha kapsayıcı ve daha kuşatıcı olduğunu görmüştür.Mesnevi'nin her dizesi, okuyanlara binlerce dize, yüzlerce kitap yazdırmıştır.

*

Zengin birikimiyle Mevlana bütün dallarıyla, zamanının bilim ve tekniğini, sanatın potasında yoğurarak, sürekli yorumlanan şiire dönüştürmüştür.Mevlana ve Mesnevi deyince herkesin aklına,yüzyılların içinde oluşan Dergah kültürünün zenginlikleriyle, gönül dünyasının derinlikleri gelir.Ancak Mevlana hayatı ekonomik ve kültürel boyutlarıyla, bir bütün olarak ele alır.

*

Dünyada kültür ekonomiyle, ekonomi de kültürle karışmış, birleşmiş ve yoğrulmuştur. Mevlana’ya benzetilerek söylenirse: “Hiçbir kültürel faaliyet yok ki, onun ekonomik bir boyutu olmasın, hiçbir ekonomik faaliyet yok ki, onun kültürel bir boyutu olmasın” denilmesi gerekir.

*

Anadolu’nun yüzyılların birikimi olan şiir dünyası, düşünceleri eyleme dönüştürerek zenginleştirir. Nasıl bir testi içindeki suyu dışına sızdırırsa, Anadolu da aynı şekilde, iç dünyasındaki zenginlikleri, dış dünyasına yansıtır. Acı suyun tatlı su içene acı geldiği gibi, zenginlik yoksulluğu bilene zenginlik gelir.

*

Şiiriyle kültürünü canlı tutmasını bilen, parasıyla da ekonomisini canlı tutmasını bilir. Bunun için, Anadolu'da işe yaramayan bilgiden, üretime katılmayan paradan uzak durulur.

*

Kültür ile ekonomi, Mevlana’nın Mesnevi’de anlattığı gemi ile denize benzer. Nasıl denizsiz gemi yüzemezse, kültürsüz ekonomi de ayakta kalamaz.

*

Ekonomi büyük bir gemidir. Geminin pusulası da şiirdir. Pusulasız geminin sonu, er ya da geç kayalıklarda parçalanmaktır.

*

Kültür ile ekonomi arasındaki çatışma, hayatı bütün boyutlarıyla yoksullaştırır.

*

Ekonomi ağacının kökleri gökyüzünde, meyva yüklü dalları yeryüzündedir.

*

Hayatın her alanında kültür ağaça, ekonomi meyvaya benzer.

*

Dünyada ağaçsız meyva, kültürsüz ekonomi olmaz.

*

Ekonominin binbir çeşit meyvası kültürün bahçesinde yetişir.

*

Dünyada ağaçsız meyva bahçesiz ağaç olmaz.

*

Kültür ekonominin nesnesi değil öznesidir.

*

Kültürde ekilmeyen ekonomide biçilmez.

*

Şiir kültürün özü, ekonominin özetidir.

27 Ocak 2019, 13:07

YİRMİBİRİNCİ YÜZYILIN MOĞOLLARI AMERİKALILARDIR

============================================== Ortadoğu'nun dayatmacı yönetimlerinin, gösteriş düşkünü, yetersiz ve yeteneksiz yöneticilerinin başlattıkları savaşlar, büyük göçlere yol açmıştır. Kanlı iç savaşların yaşandığı Ortadoğu ülkelerinden komşu ülkelere ve Avrupa ülkelerine yönelen, sonu gelmeyen göç dalgaları, bütün dünyanın gündeminde ilk sırayı almıştır.

*

Avrupa ülkelerinin bencilliği yüzünden, Akdeniz'de dünyanın en büyük göçmen mezarlığı oluşmuştur. Gelecek kuşaklar, geriye dönüp baktıklarında, son iki yüzyılın en dehşet verici kan dökücüleri olarak, Amerikalısıyla ve Avrupalısıyla Batı dünyasını göreceklerdir. Avrupaları peşlerinden sürükleyen Amerikalılar, son iki yüzyılın kandan beslenen,bütün dünyaya dehşet saçan Moğolları olmuşlardır.

*

Araplar Avrupa topraklarına yeni ayak basmıyorlar. İspanya'ya 711 yılında geldiler, 1492 yılına kadar yüzyıllarca Avrupa topraklarında yaşadılar. Bekir Karlığa'nın bütün açıklığıyla ortaya koyduğu gibi, “İbn Rüşd”, Avrupa'nın her ülkesinde, “Avrupa'yı aydınlatan düşünür” olarak kabul edilir.Müslüman dünyasının düşünürleri olmasaydı, Avrupa aydınlanmasını düşünürleri olmazdı.

*

Philip K.Hitti, İbn Haldun'u Avrupa'da Alplerin “Mont Blanc”ı, Asya'da Himalayaların “Everest”i olarak görür. Avrupa'da düşünce adına ne varsa, hepsi Endülüs'ten ödünç alınmıştır.

*

Tarihin hiçbir döneminde,İbn Haldun'nun "Tavırlar Kuramı"nı bilmeyen yöneticilerin, devletleri,kurumları,kuruluşları,uzun ömürlü olmamışlardır.

*

Devletleri,kurumları, kuruluşları babalar kurarlar, oğullar büyütütürler,torunlar çökertirler.

*

Dünyada devletleri,kurumları,kuruluşları,üretmeden tüketenler çökertirler.

*

Prof.Dr.Nazif Gürdoğan

*

Alıntı içinTeşekkürler Değerli Prof.Dr. Ali Türkmenoğlu.

*

Dünyada defteri kapanmayanlardan olan,İbn Sina'ya,İbn Rüşd'e,Farabi'ye,İbn Arabi'ye ve İbn Haldun'a rahmet olsun.

28 Ocak 2019, 10:13

DÜNYADA SOMON BALIKLARI GİBİ AKINTIYA KARŞI YÜZMESİNİ BİLMEK

=========================================================== Dünyanın her ülkesinde olduğu gibi, Türkiye''de de kötümser düşünmek, aydın olmanın en kolay yoludur. Dünyadaki gelişmeleri karamsar gözle bakanlar, her zaman, her yerde büyük ilgi toplarlar. İyimser düşünenler yüz kişinin ilgisini zor çekerken, kötümser düşünenlerin peşinden bin kişi birden koşar. Bunun için, düşünce ve eylem dünyasında, kötümser olmak, iyi aydın olmaktır.

*

Bütün ülkeleriyle dünyayı yıldan yıla iyileştirmek ve yaşanır kılmak için, ekonomik ve kültürel gelişmeleri iyimser bir gözle değerlendirmek hayati önem taşımaktadır. Yönetim Bilimleri Bilgesi, Stefano D''Anna''nın vurguladığı gibi: “Gezegenin artık geniş bölgelerine yayılmış sefaletten, her türlü cürüm ve savaşa kadar, dünyanın bütün problemlerinin ilk sebebi ve kökeni, insanlığın negatif düşünme ve hissetme alışkanlığıdır”.

*

Dünyanın her yanında estirilen, kötümserlik fırtınalarını, iyimserlik rüzgarlarına dönüştürebilmek için, somon balıkları gibi, akıntıya karşı yüzmesini bilmek gerekir. Onlar doğdukları nehirlerden akıntı yönünde giderek, denizlere ulaşırlar. Zamanı gelince, akıntıya karşı yüzerek, nehirlerin kaynakları yönünde giderler. Doğdukları yerlere ulaşmak için, onların önlerine çıkan çağlayanları, ustalıkla aşmaları, herkesi şaşırtır.

*

Tarih boyunca, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan, karmaşık yapılarını dönüştürenler, genel akıntı yönünde değil, akıntıya karşı yol alma gücünü gösterenlerdir. Onlar toplumları değiştirmek için, insanların üstüne karabasan gibi çöken, karamsarlık bulutlarını, haksızlıklara karşı direnenlerin dağıttıklarını çok iyi bilirler. Haksızlıklara başkaldırmak, ümitlerini yitirmeyenlerin işidir.

*

İnançsız ümit, ümitsiz inanç olmaz, diyen Anadolu insanının, düşünce ve eylem dünyasında, ümitsizlik inançsızlıktır. İnanan ve ümitlerini yitirmeyen insanlar, dünyada hiçbir şeyin yoksulluğunu çekmezler. Haksızlıklar karşısında susan insanlar, bütün dünyaya sahip olsalar da, yoksulluktan kurtulamazlar. Çünkü dünyanın görünen zenginlikleri, görünmeyen zenginliklerden kaynaklanır.

*

Dünya korku düşmanlıkları büyüten kötümser insanlarla değil, hiçbir zaman ümitsizliğe düşmeyen, iyimser insanlarla güzelleşir. İnsan küçük bir dünyadır, dünya büyük bir insandır. Dünya olumlu düşünen iyimser insanın elinde güzel, olumsuz düşünen kötümser insanın elinde yaşanmaz olur.

*

Sağlıklı insan ve sağlıklı dünya için, dünün güzeli, bugünün çirkini, dünün başarısı, bugünün başarısızlığı olmalıdır. Bugünü dünden daha güzel yapamayanlar, yarını bugünden daha yaşanır kılamazlar.

*

Dünya akıntı yönünde giden sıradan insanlarla değil, akıntıya karşı giden sıradışı insanlarla zenginleşir.

*

Başarıya giden yolar akıntıya kapılan kalabalıkların yolları değildir.

*

Dünyadaki güçlüklerin üstesinden akıntıya karşı yüzenler gelir.

*

Zorluklara katlanmayanlar, kolaylıklardan yararlanamazlar.

28 Ocak 2019, 11:37

"İslam'ın Güler Yüzü" söyleşi kitabını okuduğum Havva de Vitray, Annamarie Shimmel gibi Dergah kültürü…

"İslam'ın Güler Yüzü" söyleşi kitabını okuduğum Havva de Vitray, Annamarie Shimmel gibi Dergah kültürü hayranıdır, İkbal ve Mevlana'nın bütün kitaplarını Fransızcaya çevirmiştir. Guenon,Garaudy,Schoun,Burchardt ve Lings gibi anayurduna baba evine dönmüştür.Hamidullah bir konuşmasında her gün Fransa'da üç kişi Tasavvuf yoluyla Müslüman olur,Paris İstanbul'dan sonra, Avrupa'nın ikinci Müslüman şehiri oldu demiştir.Avrupa'nın İkinci Endülüs'ü Fransa olacaktır. Teşekkürler Prof.Dr. Abdullah Öztürk ve Cemal Aydın.

29 Ocak 2019, 09:49

HER ALANDA ÜRETME VE PAYLAŞMA KÜLTÜRÜNÜ ZENGİNLEŞTİRMEK

========================================================== Bir ülkenin siyasal ve ekonomik gücü, büyük ölçüde nüfusunun büyüklüğü ve kuruluşlarının kalitesinden kaynaklanır. Nüfusları ve kuruluşları büyük olan ülkelerin, uluslararası ilişkilerde ağırlıkları büyük olur. Bir ülkenin topraklarıyla birlikte, kuruluşlarının büyüklüğü yanında, yeterli nüfusu yoksa, ülkeler arasındaki sorunların çözülmesinde, yönlendirici ve etkileyici ağırlığı olmaz.

*

Ülkelerin ekonomik gücüyle, nüfuslarının büyüklüğü arasında doğru orantılı bir bağıntı yoktur.Buna karşılık kuruluşlarının üretim gücüyle, ülkenin ekonomik ve kültürel gücü arasında, olumlu bir bağıntı vardır. Çin’in, Hindistan’ın ve Endonezya’nın nüfusları büyük, ancak ekonomileri nüfusları gibi büyük değildir. Fransa, İspanya, İtalya, göreceli olarak küçük olan nüfuslarıyla, ekonomileri büyük olan ülkeler, arasında ilk sıralarda yer alırlar.

*

Ekonomik güç, nüfusun büyüklüğüne değil, kuruluşlarının ürettikleri ürünlerin ve hizmetlerin kalitesine bağlıdır. Almanya ve Japonya İkinci Dünya Savaşında, yerle bir olmalarına rağmen, kaliteli ürünler ve hizmetler üreten kuruluşlarıyla, savaşların yol açtıkları yıkıntılar arasından, büyük bir ekonomik güç olarak çıkmayı başarmış iki ülkedir. Onların olağanüstü ekonomik başarıları, toplum ve ekonominin bütün kesimlerinde, etkisini gösteren kuruluşlarından kaynaklanmıştır.

*

Doğal kaynak zengini Müslüman ülkelerin, üretim güçsüzlüğü kuruluşlarının yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Ülkelerin üretim gücü büyük kuruluşları yoksa, nüfuslarının büyüklüğü, topraklarının genişliği ve yeraltı kaynaklarının zenginliği, büyük bir ekonomik patlamaya yol açmaz. Ekonomide üretimim sürükleyici gücü, kendilerini sürekli yenilemesini bilen, dünya ürünler üreten küresel kuruluşlardır. Tarihin her döneminde güçlü devletler, kuruluşları güçlü olan ülkeler olmuştur.

*

Müslüman ülkelerdeki üretim patlamasının yolunu, birikimlerini paylaşarak zenginleştiren, zenginleştirerek paylaşan kuruluşlar açacaktır. Onların başarılı olmaları, her şeyden önce kuruluşlarını her türlü bilgi birikiminin, büyük bir cömertlikle paylaşıldığı, küyerel bir kuruluşa dönüştürmelerine bağlıdır. Kuruluşların bilgi ve bilgelik birkimleri, paylaşılmadan serpilip zenginleşmez.Birikimleri paylaşma kültürü, ekonominin azalan verimler yasasına tabi değildir.

*

Paylaşma kültürü paylaşıldıkça yeni açılımlar kazanır ve zenginleşir. Paylaşmasını bilmeyen kuruluşlar, kendileriyle birlikte çevrelerini de değiştiremezler.

*

İster siyasal, ister ekonomik ve isterse de kültürel olsun, hiçbir kuruluş öğrenmeden ve öğrendiğini paylaşmadan, uzun dönemde ayakta kalamaz.

*

Dünyada üretimi artırma yolunda, birikimlerini paylaşmayan kuruluşların, birikimlerine yeni boyutlar kazandırmaları mümkün değildir.

*

Ülkelerin gelecekleri, insanlarına kazandırdıkları paylaşma kültürüyle, güvence altına alınır.

*

Dünyanın her yerinde, bilgi ve bilgeliğe dayanan, paylaşma kültürü, bilgelerle kazanılır.

*

Paylaşmayla büyütülen bilgi ve bilgelik ağacının, meyvalarından herkes yararlanır.

30 Ocak 2019, 11:12

DÜNÜN PARADİGMALARIYLA BUGÜNÜN SORUNLARI ÇÖZÜLEMEZ

======================================================= Dünya orta kuşağında yer alan, ülkeler için hem Yirminci, hem Yirmi birinci yüzyıllar, savaş yüzyılları olmuştur. Avrupa ülkelerinin İslam dünyasının, zengin yeraltı kaynaklarını paylaşma yarışları, Orta Doğu'da büyük göçlere yol açan, ölüm yağdıran, dehşet verici savaşlara dönüşmüştür. Sanayi Devriminden bu yana, Batı dünyası, ulaştığı zenginliği korumak için, Orta Doğu'da, savaş başta olmak üzere her yol ve yönteme başvurmuştur. Seküler Batı ekonomiyi bir araç olarak değil, bir amaç olarak görmüştür, ekonominin belirleyiciliğine inanmıştır.

*

Dünya hayatının merkezine yerleştirilen “Ekonomik” insan “Güzel” insana, “Serbest” pazar ekonomisi, “Güzel” pazar ekonomisine dönüştürülmezse, Orta Doğu'da savaşların sonu hiç gelmeyecektir. Dünya barışının en büyük güvencesi: Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, can alıcı eylemlerin, güzel yapılması değil, can alıcı güzel eylemlerin yapılmasıdır. Bu bağlamda, İslam dünyasıyla birlikte bütün dünyada, “Bilgi” devrimi gibi, köklü dönüşümlere yol açacak, bir “Paradigma” devrimine ihtiyaç vardır. Kılavuzu yalnızca ekonomi olan Seküler Batı, dünyayı savaştan savaşa sürüklemiştir.

*

Paradigma devrimi, deniz dalgalarının, sahillerdeki sert kayaları, çarpa çarpa yumuşak kumlara dönüştürmelerinde olduğu gibi, uzun soluklu bir süreç olacaktır. Batı dünyasındaki “Ekonomik insan”ların, kaya gibi sert paradigmalarını, İslam dünyasındaki “Güzel insan”lar, kum gibi esnek paradigmaya dönüştüreceklerdir. Dönüşüm sürecinde kısa dönemde kayalar, uzun dönemde dalgalar kazanır. Kayalar çarpıla çarpıla, dalgalar çarpa çarpa olgunlaşır. Her ikisi parçalanan kayalardan oluşan sahilde buluşurlar.

*

Dalgaların yerine sahildeki kayalıklara gemiler çarparlarsa, kayalar değil gemiler parçalanırlar. Sezai Karakoç'un “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır” dizesinde çok güzel vurgulandığı gibi, medeniyetler tarihinde paradigma değişmeleri, uzun ve sancılı bir süreçtir. Medeniyetlerin paradigma değiştirmelerinde, medeniyetler arasındaki savaşlardan daha çok, medeniyetler içindeki savaşlar önemlidir. Medeniyet içinden gelen çatışmaların verdiği zararı, dışardan gelen çatışmalar vermez. Her medeniyet düşmanlarından önce, dostları tarafından yıkılır. Düşmanlardan korunmak, dostlardan korunmaktan daha kolaydır.

*

İslam dünyasının sorunları, Müslümanların Hristiyanlarla savaşlarından daha çok kendi içlerindeki iktidar savaşlarından kaynaklanmaktadır. Müslümanların Müslümanlara yaptıkları kötülükleri, Hristiyanlar Müslümanlara yapmıyor. Yeni bir "Diriliş” paradigmasının arandığı bir dönemde, İslam dünyası sorumluları, Batı dünyasında aramaktan daha çok, İslam dünyasında aramalıdır, İslam dünyasının sorunlarını çözmek için, Orta Doğu'nun birikimi yetmez, bütün dünyanın birikiminden yararlanmak gerekir. Bilginin ve bilgeliğin vatanı yoktur, nerede bulunursa oradan alınır.

*

Savaşsız bir dünya için, hem Müslüman hem Hristiyan ülkelerin kendi evlerinin önlerini kendilerinin temizlemesi hayati önem taşımaktadır. Her ülke kendi evinin önünü temizlerse, savaşa ihtiyaç kalmaz. Barış kristal bir avizeye benzer, özen gösterilmez, sürekli temizlenmezse, ışığıyla birlikte işlevini de yitirir. Anadolu'da denildiği gibi: “Savaş olmaz Allah vermezse, Allah savaş vermez, kimse barışı bozmazsa.” Barış bozan savaşa katlanır.

*

William Faulkner'ın deyişiyle, insanlık “lanete uğramıştır" ve "dünya ölümsüzlük ve ölümsüz lanet” çağında yaşamaktadır. Lanetlenen “Çağ dünyanın köhne ve lanetli rahminden doğmuş ölüm kusan bir canavara benzemektedir.”

*

Lanetlenen çağdan kurtulmak için,toplardan,tüfeklerden, tanklardan lanet ve savaş canavarının burnuna takılacak halkalar yapılmalıdır.

*

Dünün paradigmasıyla, bugünün canavarı, denetim altına alınmaz.

*

Savaş paradigmasının panzehiri, barış paradigmasıdır.

*

Paradigma aynadır, ayna paradigmadır.

*

Paradigmada dünya kendisini görür.

*

Aynayı barış güzelleştirir.

*

Barış bütün hayattır,

*

Savaş ölümdür.

31 Ocak 2019, 10:26

AÇIK EĞİTİMLE BİLGİYİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜREN BİLGELİK KAZANMAK

=========================================================== Geleceğin Türkiye’sinin ülkeler arasındaki saygınlığı, bugünden eğitime yaptığı yatırımlara bağlıdır. Gelecek kuşaklara bırakılacak en büyük miras, bütün ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel zenginliklerine, yeni boyutlar kazandıran, öğrenmesini öğreten, kurumsallaşmış eğitim kuruluşlarıdır. Dünyanın eğitim sermayesini büyüten kuruluşlar, uzun dönemde ülkeler arasındaki, dostluk bağlarını da güçlendirirler.

*

İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikimini zenginleştirme, ömür boyu devam eden kesintisiz bir eğitim alanıdır. Öğrenme ve öğretme sürecinde eğitim birikimi, bilim ve teknolojiye dönüştüğü kadar, kültür ve sanata da dönüşür. Ülkeler toplumlarının eğitim birikimlerini ne kadar zenginleştirirlerse, ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini de o kadar büyütürler. Her alanda gelen günü, geçen günden daha verimli kılmak, bir sermaye işi değil, bir bilgi işidir.

*

Dünyada eğitim alanında, büyük bir dönüşümler yaşanmaktadır. Gençler lise yıllarında, bir konuyu projeye dönüştürerek, elle tutulur, gözle görülür bir ürün, bir hizmet ve bir bilgi üretmenin, kendileriyle birlikte, çevrelerini de nasıl değiştirdiğini, üretim sürecine katılarak öğrenmektedirler. Yeni kuşaklar eğitim kurumlarının, kendilerine kamu kuruluşlarının kapılarını açmasını değil, projelerini gerçekleştirmenin yollarını öğretmelerini bekliyorlar.

*

Eğitime yapılan yatırımlarla, Türkiye ekonominin bütün sektörlerinde, katma değeri yüksek ürünler ve hizmetler üreterek, Avrupa’nın Çin’i ya da Hindistan’ı değil, Asya’nın Almanya’sı ya da İngiltere’si olmayı hedeflemelidir. Bunun için de hem üniversitelerde, hem de liselerde öğrenci ve öğretici projelerini destekleyen, yeni kurumlar oluşturularak, yenilikci atılımların desteklenmesi, büyük önem taşımaktadır. Dünyada işsizlik eğitimsizlikten kaynaklanır.

*

Türkiye’nin bütün şehir ve kazaları, teknik liseler ve teknik üniversitelerle donatılmalıdır. Yeni kuşaklar Avrupalılar gibi tüketmesinden önce, Avrupalılar gibi üretmesini öğrenmelidirler. Türkiye’nin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısını, üretmenin coşkusunu duyanlar dönüştüreceklerdir. Dünyanın bütün ülkelerinde üretmediklerini tüketmeyenler, üretmeden tüketenlerden her zaman daha güçlü olmuşlardır.Üretimsiz bir hayat, derinliksiz yüzeysel bir hayattır.

*

Üreten el olmanın yolu, sürekli ve düzenli eğitimden geçer. Ömür boyu eğitimde öğretenlerin eğitimi, öğrenenlerin eğitiminden daha can alıcıdır.

*

Sürekli eğitimde öğretenler profesyonel öğrenci, öğrenciler amatör öğretendirler. Erdem bilgiyi bilgelikle içselleştirmektir.

*

Sürdürülebilir eğitim olmadan, sürdürülebilir üretim olmaz. Eğitim birikim ister, birikim derinlik ister.

*

Erdemli insanlar için, toplumsal kazançlar, kişisel kazançlardan daha önce gelir.