Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Şubat 2019

29 yazı

2 Şubat 2019, 10:18

DÜNÜN KÜÇÜK PİRELERİ YARININ BÜYÜK FİLLERİ OLACAKTIR

==================================================== Ekonimi kültürü, bilim ve sanat birikimi gibi, tarihin derinliklerinden süzüle süzüle gelmektedir. Dünyada ekonomi kültürü, bilimlerin hepsinden daha eski, bir tarihsel geçmişe sahiptir. Üretimin ve tüketimin olmadığı yerde, insan ve toplum olmaz. Toplumun olmadığı yerde de kültür,ekonomi ve bilim olmaz. Bütün toplumlarda, fiziksel üretimin olduğu kadar, kültürel üretimin de öncüleri ekonominin üreten elleridir.

*

Ekonomik hayatta gelir ve gider üretimle ortaya çıkar.Toplumda herkesin gelirleri ve giderleri vardır. Üretim gücünü büyüterek, sağlıklı bir toplum, dengeli bir ekonomik yapı oluşturmada, ortaklık kültürü bağlayıcı ve bütünleştirici bir işlev yüklenir. Devlet bağımlısı olmak, Anadolu insanının birlikte, çalışma kültürünü zayıflamıştır. Ortaklık kültürü gelişmeyen toplumlarda, çalışma yaşına gelen herkes, güvenliği bir devlet kuruluşunda görev almada bulur.

*

Ekonomide devletin ağırlıklı olmadığı toplumlarda, bir aile gibi çalışan küçük kuruluşlar, büyük kuruluşlardan daha hızlı büyürler.Küçük kuruluşlarda insanlar, gelişmelere uyum sağlamada, daha başarılı olurlar. Onlarda büyük kuruluşların, hareket alanlarını sınırlayan kurallar yoktur.Bilge Yönetim Bilimcisi Charles Handy’nin benzetmesiyle, ekonomik yapıda büyükler file, küçükler pireye benzerler. Pire filden daha çabuk ve hızlı hareket eder.

*

Devletin her alanda üretime el atmasıyla, kuruluşlar filler gibi büyürerek,esneklikleriyle birlikte üretici güçlerini de yitirirler. Ülkeleri yoksullaştıranlar, esnek davranmasını ve risk almasını bilen, küçük kuruluşlar değil, kurallara boğularak, esnekliğini ve üretgenliğini, yitiren büyük kuruluşlardır. Bütün ülkelerde büyük kuruluşlar, etik ilkeleri umursamayan hantal yapılarıyla, ülkelerin üretici güçlerinin çökmesine yol açarlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, ekmeğini taştan çıkaran küçük kuruluşların çoğalması, ortaklık kültürünün gelişmesi için, büyük devlet kuruluşlarından daha çok, küçük millet kuruluşlarına önem verilmektedir. Dünyanın büyük devlet kuruluşlarında çalışanlar, yenilik yapma yetenekleriyle birlikte, uzun dönemli düşünme güçlerini de yitirirler. Ülkelerin üretim güçlerini büyütmelerinin, önündeki engellerin başında, yönetimlerin arka bahçeleri olan, büyük devlet kuruluşları gelir.

*

Ülkelerin gelecekteki başarıları, kusursuz üretim yapmanın coşkusunu duyan, üretmeyi en büyük erdem olarak gören, birlikte yaşamasını bilen, küçük kuruluşlardan kaynaklanacaktır.

*

Küçükler kuruluşlarındaki olumsuzlukları azaltmaktan daha çok, olumlulukları çoğaltmak için, birbirleriyle yardımlaşmasını bildikleri gibi, sorunlarını da birlikte çözmesini de bilirler.

*

Bütün ülkelerin ekonomisi, arı kovanı dinamiğine sahip olan, küçük kuruluşlar ayakta tutarlar.

3 Şubat 2019, 09:50

İNSANLARIN GÖNÜLLERİ GÖNÜLLÜ KURULUŞLARLA KAZANILIR

====================================================== Bütün dünyada toplumların güç kaynağı, siyasal kuruluşlardan gönüllü kuruluşlara kaymaktadır. Toplumların ağırlık merkezi olan orta gelirli kesimlerin büyümesiyle, gönüllü kuruluşların önemi daha da artacaktır. Dünyanın bütün ülkelerinde gönüllü kuruluşları, devlet kuruluşlarına dayanmadan, dünya pazarlarında aranılan ürünler ve hizmetler üretmesini bilen, yeniliklere açık işletmeler ayakta tutarlar.

*

Dünya ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, yeni bir yapılanmanın eşiğindedir. Eğitimden sağlığa, birçok alanda devlet kuruluşları yetersiz kalmaktadır. Anadolu’nun gönüllü kuruluşları, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde paylaşmanın, en güzel örneklerini vermektedirler. Anadolu’nun bin yıllık kültürünün kaynağını, paylaşmada yarışma oluşturur. Gönüllü kuruluşlarla paylaşma kültürü, her alanda yeni boyutlar kazanmaktadır.

*

Hiçbir karşılık beklemeden paylaşmasını bilenler, bütün dünyanın sorunları haline gelen eğitimsizlik, yoksulluk ve savurganlıkla savaşmasını da bilirler. Bunun için bütün dünyada, gönüllü kuruluşların gönüllülerinin sayıları hızla artmaktadır. Onlar dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, güç durumda kalan insanlara yardım etmekte, devlet kuruluşlarından daha başarılı olmaktadırlar.Her yerde insanların gönüllerini kazanmak, gönüllü kuruluşların işidir.

*

Gönüllülük kültürü paylaşmasını bilen kuruluşlarla zenginleşir.Gönüllülükte kurumların birbirleriyle yarışması, hem ulusal hem de uluslararası alanda, paylaşmasını bilen gönüllü kuruluşların sayısını çoğaltır. Yardımlaşmada yarışmanın olmadığı toplumlarda, paylaşma kültürü gelişmez. Paylaşma kültürünün gelişmezse, insanların üretim gücünü büyütmek, gelir dağılımındaki dengesizlikleri gidermek mümkün değildir.

*

Kuruluşlar arasında paylaşmada yarışma olmadan, toplumların ekonomik ve kültürel hayatında gelişme olmaz. Bütün boyutlarıyla hayat, iyilikleri özendirerek, kötülükleri önleyerek, karşı karşıya olunan sorunları çözmektir. Her ülkede iyilikte yarışanlar, toplumları zenginleştirirken, kötülükte yarışanlar da, toplumları yoksullaştırırlar.Dünyada sorunları çözmede yarışmak, yalnızca gönüllü kuruluşların değil, bütün kuruluşların görevidir.

*

Barış dünyasında önceki kuşakların kazanımları, sonraki kuşaklar tarafından yitirilir. Bu yüzden dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün kuruluşlar kalıcı barış arayışında, ellerindeki kaynakları, bütün insanlarla paylaşmak zorundadırlar.

*

Paylaşma ekonomik kuruluşlardan daha çok gönüllü kuruluşlarda doruk noktasına ulaşır. Bütün toplumlarda paylaşanlar paylaşılmazlar.

*

Toplumlarda paylaşma bir akıl eylemi, olmaktan daha çok bir gönül eylemidir.

*

Beklentisi olanlar değil, beklentisi olmayanlar gönülleri kazanırlar.

*

Dünyada verenlere beklemedikleri yerlerden verilir.

*

Vermesini bilenler yoksul düşmezler.

4 Şubat 2019, 11:37

HER ALANDA PARANIN YERİ BAŞ ÜSTÜ DEĞİL AYAK ALTI OLMALIDIR

========================================================= Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın her aşamasında, insanlar ceplerinde para taşırlar ve parayla içiçe yaşarlar. İnsanların hem ürettikleri, hem de tüketttikleri her ürünün, her hizmetin ve her bilginin parasal bir değeri vardır. Para her ekonomide, bir değer ölçme, bir değer koruma ve bir değer biriktirme aracıdır. Hayatın her boyutunda, paralarının değerini koruyamayan yönetimler, yönetilenlerin temel hak ve özgürlüklerini koruyamazlar.

*

Ekonomik yapıda para, alışverişte bir değişim aracı olmaktan daha çok, alınan ve satılan bir ticari ürüne dönüştürülürse, finansal,siyasal ve kültürel krizler birbirini izler. Nasıl değersiz paralar, değerli paraları ekonomik yapıdan uzaklaştırırlarsa, değer üretmeyen insanlar da, değer üreten insanları toplumsal dokudan uzaklaştırırlar. Bu yüzden, paranın yönetiminden sorumlu merkez bankaları, her ülkede büyük ve önemli bir sorumlulukar yüklenirler.

*

Ülkelerde kur ayarlamalarıyla, yatırımların 'rant odaklı' alanlardan, 'katma değer odaklı' alanlara kaydırılılarak, ekonominin üretim gücünün büyütülmesine çalışılır. Enflasyon değerleri ve faiz oranları, her zaman, ekonomilerdeki uyum ve dengenin sağlanmasında, düzenleyici bir görev alırlar. Ancak yüksek faiz ve enflasyon oranları, ekonomilerde durgunluğa yol açar. Bunun için, Keynes sağlıklı bir ekonomide, faiz oranlarının sıfır olmasının üzerinde önemle durur.Güçlü ekonomilerde hem faiz hem de enflasyon oranları sfırdır.

*

Ülkeler için, en iyi ekonomi, ne iç ne de dış ödemelerde açık vermeyen ekonomidir. Hem devletler, hem kurumlar, hem kuruluşlar, 'En güçlü ve en büyük bütçe, denk bütçedir' demek zorundadırlar. Tarih boyunca doğrulandığı gibi, yönetenler yönetilenlerden daha az vergi alırlarsa, yönetilenlerin çalışma güçleriyle birlikte, üretim güçlerini de büyütürler. Herkesin birbirini gördüğü kare dünyada, kimsenin üretilmesinde yer almadığı kaynakların, sorumsuzca tüketmesi mümkün değildir.Dünyadaki bütün krizler,üretmeden tüketenlerden kaynaklanır.

*

Bilinen yuvarlak küre dünyadan, bilinmeyen düz kare dünyaya giden, yokuşları ve inişleri olmayan, engelsiz ve engebesiz bir yol yoktur. Düz kare dünya, yuvarlak küre dünya değildir. Gelecek dünya, geçmiş dünyanın devamı olmayacaktır. Ülkeler ekonomik ve siyasal istikrarlarını korumak için,yeni oluşmakta olan, kare dünyanın paradigmasını iyi kavramak zorundadırlar. Kare dünyada ekonomik bağımsızlık değil, ekonomik bağımlılık önemlidir. Her ülke birbiriyle iletişim ve etkileşim içinde olan,yıldan yıla küçülen dünyada yer almaktadır.Bir ülkenin krizi bütün ülkelerin krizidir. Hiçbir ülke kendi içine kapanarak, krizlerden kurtulmaz.

*

Bir ülkenin ekonomisinde, elden ele dolaşan paraların toplam değeri, üretilen üren, hizmet ve bilgilerin değerine eşitse, o ülkede ekonomik istikrar vardır, fiyatlar artmaz ve enflasyon oranı sıfıdır.

*

Yönetimler dolaşımda bulunan para miktarını artırarak, paranın değerini düşürürler. Bir yönetimin gücü, para basma yetkisi olan, merkez bankasından gelir.

*

Yönetimlerde hiçbir harcama, devletin ve toplumun parasını harcamaktan daha kolay ve daha çekici değildir.

*

Devletin gideri gelirinden daha büyük olursa, açığı bütün ülke, enflasyon vergisi olarak öder.

*

Ülkelerde paralarnın değerini, değer üreten insanlarla korurlar.

*

İki dünyada da insanların hesabı ürettikleriyle görülür.

*

İnsanlar her yerde ürettikleriyle değer kazanırlar.

*

Sorun tüketmesini değil,üretmesini bilmektir.

*

Üretenler hiçbir zaman yoksul düşmezler.

5 Şubat 2019, 11:17

DÜNYANIN HER YERİNDE OLMAYAN ÜLKELER YERİNDE DURAMAZLAR

=========================================================== Yirmi birinci yüzyılda bütün ülkelerin bir yandan birleşme, diğer yandan dağılma sürecine girdiği bir dönemde, Amerika'dan Çin'e kadar bütün ülkeler dünyadaki yerlerini tartışıyorlar. Küreden kareye dönüşen dünyada, Amerika'nın mı, yoksa Çin'in mi başını çektiği ülkelerin arasında yer almalı sorusu, bütün dünyanın gündeminde tartışılan sorunların başında geliyor.

*

Kültürel dokusu, siyasal yapısı ve ekonomik gücüyle, kare dünyada bütün ülkeler, olduğu gibi görünmek, göründüğü gibi olmak zorundadırlar. Kare dünyada gizliliğe kesinlikle yer yoktur. Çünkü kare dünyanın üzerinden güneş hiç batmaz. Hiçbir ülkenin kapalı kapılar arkasında kötülük düşünmesi mümkün değildir.Çünkü kare dünyada kapı yoktur. Kara dünya duvarsız, kapısız, çatısız ve örtüsüz bir dünyadır.

*

Kare dünyanın büyük güçleri, Çin ve Hindistan gibi, nüfus gücüne dayanan ve katma değeri düşük ürün ve hizmet üreten ülkeler değildir. Küre dünyayı dönüştüren büyük güçler, Japonya ve Almanya gibi, bilgi gücüne dayanan ve katma değeri büyük ürün ve hizmet üreten ülkelerdir. Kare dünyanın güçlü ülkeleri ekonomik ve kültürel değerleriyle, bir kıtada olan ülkeler değil, bütün kıtalarda olan ülkelerdir.

*

Kare dünyada hiçbir ülkenin ekonomisi, yalnız kendi üreticileriyle, yalnızca kendi tüketicileriyle ayakta kalamaz. Küre dünyada ekonomik bağımsızlık önemliydi, kare dünyada ise, ekonomik bağımlılık önemlidir. Bir ülke üretici ve tüketici olarak, dünyada ne kadar çok ülkeyle ürün ve hizmet alışverişi yaparsa, ekonomisini de o kadar büyütür.

*

Kare dünyanın büyük ekonomileri, hem yerli malı, hem dünya malı üreten ekonomilerdir.Türkiye'nin dünyada aranılan bilgiler,ürünler ve hizmetler üretebilmesi için, ya Avrupa ya Asya değil, hem Avrupa, hem Asya, hem Amerika demesini bilmesi ve öğrenmesi gerekir. Dünyayı ürettikleri dünya ürünleriyle, dünya hizmetleriyle, dünya bilgileriyle, dünyanın bütün şehirlerinde yer alan, ülkeler dönüştürecektir.

*

Kızıl elma ne Avrupa'dır, ne Asya'dır,ne Amerka'dır, kare dünyada kızıl elma bütün dünyadır. Tasarımı Avrupa'da yapılan ürünler, Asya'da üretilmelidir, Amerika'da pazarlanmalıdır.

*

Küre dünyanın Batısı şişman kiloludur, Doğusu zayıf kilosuzdur,kare dünyada birincisinin kilo vermeye, ikincisinin kilo almaya ihtiyacı vardır.

*

Kare dünyanın hiçbir ülkesinde, açgözlü, üretmeden tüketen aşırı kilolulara yer yoktur.

6 Şubat 2019, 11:04

DÜNYADA YUNUS KÜLTÜRÜ SEVGİYLE SİLAHLANMA KÜLTÜRÜDÜR

======================================================== Türklerin Asya''dan başlayan, Avrupa ve Afrika''ya kadar uzanan, geniş bir coğrafyada etkili olmalarının kaynağında, ülkeleri kazanan silahlı güçlerinden daha çok, gönülleri kazanan silahsız güçleri vardır. Silahlı güçler, Yahya Kemal''in ''Ordu millet'' olarak nitelendirdiği Türklerin, su üstündeki görünen yüzleridir. Türk tarihinde silinmez izler bırakan, su altındaki görünmeyen yüzlerini ise, silahsız güçlerinin başında gelen, dergahlar temsil ederler.

*

Öğrenmenin yeri, zamanı ve yaşı olmaz diyen, iki günü birbirinden farklı kılmayı özendiren, el açan değil el açılan olmayı öneren dergahlar, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın omurgasını oluştururlar. İktisat Tarihçisi Ömer Lütfi Barkan''ın vurguladığı gibi: Türklerin Avrupa''ya, ordularından önce dervişleri gitmiştir, dergahları gitmiştir. Semerkant''tan, Saraybosna''ya uzanan büyük yürüyüşte başı çekenler, kılınç taşıyanlardan, çok ayrı bir yol ve çok ayrı bir yöntem izleyen gül taşıyanlardır.

*

Dergah kültürü, Yunus kültürüdür, dergah insanı, Yunus insanıdır. Milletlerin harman olduğu Anadolu''nun insanı, Yunus''un şiirleriyle yoğrulmuş, yetmiş iki milleti bir millet bilen, Yunus insanıdır. Yunus''un dergahı kötümserlik dergahı değil, iyimserlik dergahıdır. Yunus''un düşünce ve eylem dünyasında kavga yoktur, sevgi vardır. Yunus kültürü kavga kültürü değil, sevgi kültürüdür. Yunus insanı kavga insanı değil, sevgi insanıdır.Türkiye'de Pozitif Psikolojinin öncüsü Nevzat Tarhan'nın çok sevilen kitabının ismiyle söylenirse,bütün dünyanın "Yunus Terapi"ye ihtiyacı vardır.

*

Asyalı oldukları kadar Avrupalı da olan Türkler, Akdeniz Tarihçisi Fernand Braudel''in araştırmalarında ortaya koyduğu gibi, Avrupa''ya ''Millet Sistemi'' odaklı, bir ekonomik ve siyasal yapı taşımışlardır.Mustafa Özçelik'in "Yunus Emre" kitabında anlattığı gibi, Anadolu'da Yunus'un şiirleriyle yoğrulan Türkler, Avrupa''da yüzyıllarca süren bir barışın güvencesi olmuşlardır. Bunun için, söz konusu dönemde, sığınma ve nüfus hareketleri, Batı''dan Doğu''ya olmuştur. Dergah kültürüyle yoğrulanlar, geniş Osmanlı coğrafyasında, bir mıknatıs gibi, oluşturdukları çekim alanında insanları, bir iklimden başka bir iklime taşımışlardır.

*

Yunus insanı Asya''da İslam''ı silah baskısıyla seçmediği için, Avrupa''da kimseyi silah baskısıyla İslam''ı seçmeye zorlamamıştır. Yunus kültüründe sevgi alınır sevgi satılır, sevgiden terazi tutulur, sevgi sevgiyle tartılır, Asya, Avrupa sevgidir. Asya'da ve Avrupa'da herkes sevdiği kadar büyüktür, Allah''ı sevenler herkesten büyüktür. Allah sevdiği insanın düşünen aklı, seven gönlü, okunan kitabı, yazan kalemi olur.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştüren Yunus kültürünün kaynağı, dört kitabın ortak mesajını bir ''Elif''te bulan, Kutsal kitaplardadır, Peygamberlerdedir. Yunus insanının bulduğu kurtuluşun yol haritası, Asya''da ve Avrupa''da değil, insanların gönüllerindedir. İnsanların gönüllerini fethedenler, kıtaları fethederler.

*

Dünyaya barışı, yağmur yüklü bulutlar değil, sevgiyle silahlanmış Yunus insanları getirecektir. Onlar düşünceleriyle kazandıklarını, eylemleriyle dağıtırlar.

*

Yunus insanının gönlü Asya''dadır, aklı Avrupa''dadır, gözü Amerika'dadır.

*

Dergah kültüründe dağ Arafat dağıdır, gemi Nuh'un gemisidir.

*

Sevgiyle Batı,Kuzey,Güney bütün dünya Doğu olur.

*

Doğu'nun güneşi hiçbir zaman batmaz.

*

Güneş her yerde Doğudan doğar.

7 Şubat 2019, 11:13

HER KURULUŞTA SERMAYE DEĞİL İNSAN KAYNAKLARI ÖEMLİDİR

======================================================= İki binli yılların ilk yarısında, Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de de tarım, sanayi ve bilgi toplumları, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde, yan yana yaşamaktadırlar. Tarım ve sanayi kesimleri, bilgi toplumunda yeni boyutlar kazanmıştır. Her kesimde ekonomik verimlilik, büyük bir hızla artmaktadır. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde bilgisayarlar, insanların çalışma hızlarını artırmada, gören gözleri ve tutan elleri olmaktadırlar.

*

Bilgisayarlarla güçlerine güç katan insanlar, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasına yerleşmişlerdir. Ekonomik verimlilikte insan kaynakları, sermayenin ve doğal kaynakların önüne geçmiştir. Çalışma alanı ne olursa olsun, her kuruluşta üretim maliyetlerinin düşürülmesinde, satışların artırılmasında, kalitenin geliştirilmesinde ve rekabet üstünlüğü kazanılmasında, çalışanlar arasındaki yardımlaşma ve dayanışma büyük önem kazanmıştır.

*

Kuruluşlarda insan kaynakları, başka kaynaklar tarafından yerine getirilmesi mümkün olmayan, yeni bir işlev yüklenmişlerdir. Artık dünyada her kuruluş gücünü, insan kaynaklarının, bilgi ve bilgelik birikimlerinden almaktadır. İnsanların fiziksel güçlerinin yerine makinaların, zihinsel güçlerinin yerine de bilgisayarların geçtiği iki binli yıllarda, insan kaynaklarını değerlendirmenin, her yerde aynı sonuçları veren değişmeyen hazır formülleri yoktur.

*

Kuruluşların kusursuzluk arayışlarında, karşılarına çıkan sorunların insanlardan kaynaklandığını, çözümlerinin de insanlarda bulunduğunu bilerek, verimliliği artırmada, Sosyoloji ve Psikoloji başta olmak üzere, konusu insan olan bütün bilimlerden yararlanmak yol gösterici olacaktır. Bütün kurululuşlarda ürün, hizmet ve bilgi üretimi, insanlar aracılığıyla, insanlar tarafından gerçekleştirilmektedir. İnsanların tutum ve davranışları belirleyicidir.

*

Dünyada ilk sıralarda yer almak isteyen kuruluşların, hem ekonomik, hem de kültürel hedeflerine ulaşmada, ekonomi ve kültür arasındaki altın oran, değişik kademelerde yer alan insan kaynakları tarafından yakalanır. Her yerde kuruluşlar tarım, sanayi ve bilgi toplumları arasında ürün, hizmet ve bilgi akışında köprü olma görevini yüklenirler. Kuruluşlar arasındaki işbirliğini geliştirmeden, ülkeler arasındaki çatışmalar önlenemez.

*

Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, çığır açan kuruluşlar, dünya barışının da en büyük güvencesi olurlar. Kuruluşları etkisiz olan toplumların, ekonomileri güçsüz olur.Kuruluşlarda verimlilik artışı, insan kaynaklarının başlattığı, uzun ve zorlu bir yolculuktur.

*

Başarı ulaşılacak hedeften değil, bir öğrenme süreci olan yolculuktan kaynaklanır.Kuruluşlarda insanlar yaptıkları işlerle bütünleşmesini bilirlerse, onlar verimliliğin değil, verimlilik onların peşinden koşar.

*

İnsan kaynakları kuruluşları, kuruluşlar dünyayı değiştirirler.

*

Dünyada insansız kuruluş, kuruluşsuz ekonomi olmaz.

*

Kuruluşlar insanlarla çığır açıcı olurlar.

8 Şubat 2019, 10:59

PASLANMA MAKİNALARI SEKÜLERLEŞME TOPLUMLARI ÖLDÜRÜR

======================================================== Dünyada sorun kaynağı, teknolojik gelişmeyle hızlanan zenginleşme değil, hayat ile ölüm arasına aşılmaz duvarlar inşa eden sekülerleşmedir. Zenginleşme büyük ölçüde On dokuzuncu ve Yirminci yüzyılda, ortaya çıkan teknolojik gelişmeleri, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta değerlendirme başarısıdır. Sekülerleşmenin tarihi ise, Habil ve Kabil ile başlamıştır.Onların temsil ettikleri iki kültürün çatışması, Kıyamete kadar devam edecektir.

*

Seküler kültür insanın hayatın, bütün boyutlarında etkisini gösteren pasıdır. Nasıl pas demiri tüketirse, inançsızlık da insanı tüketir. Nuri Pakdil'in önemle vurguladığı gibi: “İnsan Tanrı'dan koptukça pas yoğunlaşır”. Bütün insanlığın sekülerleşmenin, doğurduğu paslardan arıtılması, her toplumun yüz yüze olduğu, ekonomik sorunlardan çok daha önemlidir. Toplumlar kutsal kültürden uzaklaştıkça, paslanma ileri boyutlara ulaşarak, denetimden çıkmaktadır.

*

Dünyada bütün ülkelerin, üstesinden gelmek zorunda olduğu, değişik alanlardaki can yakıcı sorunlar, insanların paslanmalarından kaynaklanmaktadır. İnsanlarda giderek yoğunlaşan paslanmanın önüne geçebilmek için, görünen fizik dünyayı aşarak, daha engin, daha geniş ve daha anlamlı görünmeyen metafizik dünyaya açılmak gerekir. İnsanın dışında, ancak insana kendisinden daha yakın görünmeyen dünyanın bilgisi, kutsal kültürün Kutsal kitaplarındadır.

*

Dünyada krizlerin kaynağı, zenginleşmenin araçları değil, sekülerleşmenin amaçlarıdır. Bütün insanlığın, seküler kültürün zamanla değişen doğrularına değil, aşkın kültürün zamandan bağımsız doğrularına ihtiyacı vardır. İnsanların paslanması araçların, amaç edinilmesinden kaynaklanmaktadır. Değişen doğrularla, değişmeyen doğruların, bilincine varılmaz. Değişen değerleri, değişmeyen değerler olarak görenler, insanlardaki paslanmanın önüne geçemezler.

*

İnsanlar kutsal dünyanın bilgisiyle, seküler dünyanın burnuna halka takmasını başarırlarsa, zenginleşmenin göz kamaştıran ürünleri, çekiciliklerini yitirirler. Yaşanılan hayat kutsal kültürden soyutlanarak, seküler değerler her alanı işgal ederlerse, zenginleşmenin insanı baştan çıkaran ürünleri, bütün insanları peşlerinden sürükler. Sorun zenginleşmenin getirdiği, yeni ürünlerden önce, sekülerleşmenin değişmez sanılan doğrularıdır.

*

Doğudan Batıya bütün dünyasını sorunu, sekülerleşmeden zenginleşmesini başarmaktır. Hiçbir toplum elektriği bırakıp, gaz lambasına dönmek istemez. Teknolojik ürünler hayatı zorlaştırmak daha çok, hayatı kolaylaştırmak için geliştirirler.

*

Kutsal kültürün amacı, insanları hayattan nefret ettirmek değil, hayatı sevdirmektir. Dünyada insanlığın geleceği, seküler kültürün yüzeyselliğinde değil, kutsal kültürün derinliğindedir.

*

Kutsal kültürün kaynağını kurutanlar, teknolojik ürünlerle, gökten ateş yağdırırlar.

*

Sekülerleşme her şeydir diyenler sekülerleşmek için her şeyi yaparlar.

*

Seküler dünyayı kutsallaştıranlar, dünyanın altında ezilmekten kurtulamazlar.

*

Toplumların afyonu üretmek değil sekülerleşmektir.

9 Şubat 2019, 10:18

DÜNYADA ÜLKELER BÜYÜK RÜYALAR GÖREN ŞAİRLERİYLE BİLİNİRLER

=========================================================== Asya ve Avrupa tarihinde,Doğu ile Batı''nın çatışma alanı Anadolu''da, Yirminci yüzyıl bir şairler yüzyılı olmuştur. “İki Dünyanın Hesaplaşması”nda şairler, önemli sorumluluklar yüklenmişlerdir. Anadolu''da kutsal kültürle, seküler kültürün birbirine karıştığı ve her şeyin altüst olduğu bir dönemde, şairler Anadolu insanının zengin geçmişinden bakarak, geleceğin yol haritasının referanslarını ortaya koymuşlardır.

*

Türkiye''nin şairler yüzyılını, Mehmet Akif, Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç, düşünceleri değiştiren şiirleri ve geçmişten geleceğe bakan vizyonlarıyla, onyıllar içinde büyük bir özveriyle inşa ettiler. Onlar Anadolu''nun milletten gelen bir vizyondan daha çok, devletin yüklendiği bir misyonla, sekülerleştirilmeye çalışılmasının sancılarını yaşadılar, doğurduğu karmaşaya şahit oldular ve tutulan yolun sağlıklı olmadığını her fırsatta vurguladılar.

*

Şairlerin dünyasındaki Türkiye, Türkiye''nin dünyasındaki şairler, düşüncelerini şiirlerine, şiirlerini düşüncelerine yansıtarak, Anadolu''nun şairler yüzyılını oluşturdular. Bin yıllık Türk tarihinin omurgasını oluşturan Anadolu''nun Yirminci yüzyılı, onların şiirlerinde özetlenmiştir. Ağaçların meyvalarıyla değer kazandıkları gibi, Türkiye de bir ayakları geçmişte, bir ayakları gelecekte olan şairleriyle güç kazanmıştır.

*

Anadolu''nun dört büyük şairi, düşüncelerine ve şiirlerine yansıttıkları misyonlarıyla ve vizyonlarıyla, Türkiye''nin sorununun, Batılılara benzemek değil, her alanda Batılıları aşmak olduğunu göstermmişlerdir. Yahya Kemal “Süleymaniye''de Bayram Sabahı” şiiriyle, Anadolu''nun görkemli dönemlerini, Yirminci yüzyılda yeni bir yüze, yeni bir söze dönüştürmüştür. O Anadolu''nun şairler yüzyılında gelmiş, tarihle düşünen,tarihle yaşayan büyük medeniyet şairidir.

*

Mehmet Akif, savaş yıllarının Anadolu''sundan “Tek dişi kalmış Avrupa''ya bakmıştır, savaşı şiire, şiiri savaşa yansıtarak, şairler yüzyılının ana sütunlarından birini oluşturmuştur. Onun en büyük eseri, “Korkma” diye başlayan, Türkiye''nin “Milli Marşı”dır. Necip Fazıl “Çile” şiiriyle, kendi dönüşümden yola çıkarak, bütün taşları yerinden oynatılan Anadolu''nun yeniden inşa edilmesi için, izlenmesi gereken eksiksiz bir yol haritası sunarak, Anadolu''nun geleceğindeki vazgeçilmez yerini almıştır.

*

Sezai Karakoç, uzun “Taha'nın Kitabı” ve "Hızırla Kırk Saat" şiirleriyle, şairler yüzyılında, Anadolu insanının ölümden sonra kalkarcasına, nasıl dirileceğinin müjdesini vermiştir. Şairler yüzyılında, şiirsiz medeniyet, medeniyetsiz şiir olmaz, diyen Karakoç, gerçekte dünyada kutsal kültürle yoğrulan tek madeniyet olduğunu ve onun doruklarına şiirle ulaşılacağını, sürekli vurgulamıştır.

*

Şairler yüzyılının şairleri, bütünle bağlarını koparmayan şiirleriyle, Anadolu insanının kültürel hayatıyla birlikte, siyasal hayatına da ışık tuttular.

*

Büyük şairler, meyvada ağacı, ağaçta ormanı görmesini bilirler, ve iki dünyayı kucaklayan, bütüncül vizyona sahiptirler.

*

Şairler şiirleriyle düşünürler, şiirleriyle konuşurlar, şiirleriyle bilinirler, şiirleriyle sevilirler, şiirleriyle rüya görürler.

*

Büyük şairler gerçekleşmeyecek rüyaların peşine düşmezler,rüyaları er ya da geç gerçekleşir.

10 Şubat 2019, 11:59

Ş.NİHAL ZEYBEK'İN HAZIRLADIĞI MAVERA Y.LİSANS TEZİ

=============================================== YEDİ GÜZEL ADAM VE MAVERA DERGİSİ'NİN KURULUŞU =============================================== Kuruluş yıllarında uzun zamandır tanışık olan ve o sıralarda hepsi Ankara da memuriyette bulunan, bir grup arkadaş kendi aralarında şöyle konuşurlar: Bir dergimiz olsa, hem de profesyonel bir dergi. Yazılara telif ücreti ödense. Bir de yayınevimiz olsa, kendi kitaplarımızı bassak. Gönül dergi kurmak, yayınevi kurmak ister, ama ne mesai ile çalışan bu memurların ayıracak vakitleri ne de sermaye yapacak paraları vardır.

*

Mavera için fikrİ ön hazırlık yapan bu arkadaş grubu şu yedi kişidir: Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Akif İnan, Nazif Gürdoğan, Bahri Zengin ve Hasan Seyithanoğlu. Cahit Zarifoğlu nun Yedi Güzel Adam isimli şiir kitabında bahsettiği yedi güzel adamın, Mavera'nın kurucuları olduğundan bahsedilmektedir.

*

Rasim Özdenören, TRT' de bu konuyla ilgili şöyle bir açıklama yapmıştır: Cahit Zarifoğlu nun şiir kitabının adı Yedi Güzel Adam. Bundan mülhem olarak, bizim bu ekibimize bizim tarafımızdan değil dışarıdan yakıştırıldı. Muhtelif isimler söylendi. Bunun biri ya da ikisi günün şartlarına göre değişen isimler olarak anıldı. Diğerleri de tabiri caizse demirbaş isimler olarak anıldı.

*

Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Alaeddin Özdenören, Akif İnan ve benim adım demirbaş olarak anıldı. Bunlara ilave olarak Nazif Gürdoğan Mavera dergisinin çıkmasında ve hemen akabinde Akabe kitapevinin kurulmasında katkıları olmuştu.

*

Akif İnan'ın Cahit Zarifoğlu ile yaptığı bir konuşmada, Zarifoğlu'ndan kitaplarına koyduğu ilgi çekici isimleri açıklamasını istemiştir. Zarifoğlu Yedi Güzel Adam'ı şöyle anlatır: Şiir kitaplarımın isimlerine sırayla bakarak gerçekten özel bir serüvene tanık olmak mümkün. İşaret Çocukları bir bakıma işaret edilen, gösterilen, seçilen çocuklardır. Bunlarda bir takım manevi yetenekler vardır. Bunlar büyürler ve Güzel Adamlar olurlar.

*

Yedi Güzel Adam başlıklı kitap ve içinde yer alan şiirler, bu güzel adamları anlatır. Fakat bunlar adeta dünyevi, maddi bir mücadele içindedirler. Evet bir mücadele içindedirler. Soylu bir davanın kavgasını yaparlar. İçlerindeki soyluluk, manevi güç bu kitapta daha çok irilik, adale kuvveti, şecaat şeklinde belirginleşir. Öfkeli adamdır, bunlar.

*

İri gövdelerine, rüzgarlı başlarına rağmen ipince bir yürekleri vardır. Hassastırlar. Aşık olurlar. Sevgilileri, bu anlatılan atmosfer içinde biraz belirsizdir. İyi gören gözler, bu şiirleri okuduğunda sevgilinin zaman zaman bir kadın, zaman zamansa manevi bir özellik olduğunu görür. Davadır sevilen. Uğruna mücadele edilen şey İslami bir öz.

*

Bu insanlar dev midir? Yatak görmemiş gövde midir? Bir yara açar boyunlarında, Kolkola durup bağırdıklarında. Yar kurbanın olam. Dağlar önüme durmuş ki dağlanam. Çekip pırıl pırıl mavzerler çıkardılar oyluk etlerinden. Durdular ite çakala karşı yarin kapısında.

*

Derginin kurulma hikayesinin devamını Erdem Beyazıt şöyle anlatır: Nasıl edelim, nasıl olur derken bir gün bir fırsat zuhur etmiş. Ben Maraş' taydım. Bizim Bünyan Halıcısı Saim Altunbaş, halıcılığı bırakıp traktör romorku imalatına başlamış. Saim Bey in Bayındır sokakta bir dükkanı vardı. Kzılay' da bazen vakit dara düştüğü zaman oraya gidip namaz kılardık. Saim Bey işte bu dükkanı, bizimkilere isterlerse kullanabileceklerini söylemiş.

*

Cahit durur mu? Kendine has gözü karalığıyla hemen koşmuş AKABE KİTAP VE YAYINEVİ diye bir levha yazdırmış. Bir çivi bulundu ya gerisi kolay. Dört nal on beş çivi bir at nasıl olsa bulunur. Derken herkes seferber olmuş, kimi hanımının bileziklerini, kimi maaşını, kimi emekli sandığından aldıkları borç paraları koymuşlar. Bu arada Belediyeye ait Zafer Çarşısında 8 mertekarelik bir kitapçı dükkanının devren kiralık olduğunu duymuşlar.

*

Gözü kara Cahit koşmuş, on dakikada anlaşmış, taksitlerle ödenmek üzere hava parasına. Senet sepet bono borç derken bir anda iki dükkan çıkmış meydana. Daha önceki bir gelişimde Cahit benden bir dilekçe almıştı Ankara Valiliğine hitaben. Mavera, aylık edebiyat dergisini çıkarıyoruz, bilgilerinize arz ederiz mealinde.

*

Dilekçenin altına Bayındır Sokak 30/C Kızılay/ Ankara adresini yazıp vermişler Vilayete. Ben bir dahaki gelişimde Mavera' nın ilk sayısı çıkmış, AKABE 1 ve AKABE 2 adlı kitapçı dükkanlarını açılmış buldum.

*

O sıralarda serbest çalışıyor olmasından dolayı, derginin yazı işleri sorumluluğu Erdem Beyazıt' a yüklenir. Maraş ta oturan Erdem Beyazıt, arkadaşlarının emrivaki yaparak, kendisi için Ankara'dan ev tutmaları üzerine Ankara ya taşınır.

*

Bu arada Mavera nın ilk sayısı 1976 yılının Aralık ayında yayımlanmıştır. Rasim Özdenören, kendisiyle yaptığımız görüşmede Mavera 'nın yayım hayatına atılmasının arka planını ve dergideki iş bölümünü şu şekilde anlatmıştır: Derginin kuruluşunda 1976 yılında buna teşebbüs eden birinci dereceden Cahit le bizdik.

*

Arkasından diğer arkadaşlara açtığımızda onlar da tabiri caizse odun kırıcının hık deyicisi olarak işin içine girdiler. Erdem Bey in mesela rahmetlinin derginin kuruluşuyla ilgili hiçbir şeyi yok. Dergi kurulmuş olarak, derginin üstüne geldi. Tabi para toplanacak, o aralar Nazif Gürdoğan sürekli bizim yanımızda duruyordu. Nazif in paraca büyük bir katkısı oldu. Onun İzmir'de bir kooperatifi var onun elden çıkarmak istiyordu, derginin böyle oluşu da Nazif in eline bir bahane verdi. Oradaki hisseyi sattı tamamını buraya tahsis etti.

*

Akif zaten her teşebbüse olur diyen, motive eden birisi. Ama kendisinin çok fazla bir katkısı yok. O dergilere baktığın zaman, geçmiş şiirleri vardı, onlar yayınlandı. Yine benim zorumla şu şiirleri tahlil et dedim, öyle bir iki tane de şiir tahlili yaptı, ondan ibaret oldu.

*

Cahit in son kısımda bir iki haberleri olurdu. Cahit in orada sempatik bir üslubu vardı. Oralar öyle sürükleyici oldu. Fakat derginin daha ilk çıkma teşebbüsleri esnasında benim Cahit in ne yapacağına ne yapmayacağına kesinlikle bir güvenim yoktu.

*

Bu işe başlıyoruz ama benim kafamdan geçirdiğim şey bu iş eninde sonunda benim üzerimde kalır. Bana yük olur. Onun için arkadaşlara hep şunu söylüyordum: En az altı aylık yazımız hazır olsun. Ondan sonra ilk sayımızı çıkaralım. Ben kendi yazılarımı hazırladım. Altı aylık olmasa bile 4-5 aylığını hazır hale getirdim. Diğerlerinin de aşağı yukarı projesini yaptım.

*

Cahit e sorduğumda Cahit te bir şey yok. Akif 'e sorduk, Akif yazılar nerde? Ya olur falan diyor, ama olacağı bir şey yok. Erdem'e haber gönderiyoruz, Erdem zaten zor yazan birisi. Erdem den de haber yok. Velhasıl altı aylık yazı hazır olsun diyen adamdan başka altı aylık yazı hazırlayan ikinci bir kimse yok.

*

Cahit biraz da havai birisiydi o tarihte. Mesela matbaa ile ilgili konuşmalara gidiyoruz fakat bir bakıyorum ki Cahit benden önce adamlarla pazarlık yapıyor. İşte şurası şöyle olsun, burası böyle olsun. Bazen hoşuma gider bazen hoşuma gitmeyen şeyler oluyor. Fakat o konuştuktan sonra bizim konuşmamızda lüzumsuz oluyor. Pazarlığı bozma gibi bir anlam taşıyor.

*

Diyelim ki matbaadan çıktık dağıtıcıya gidiyoruz, dağıtıcı ile konuşacağız. Cahit uzun boylu ve çevik. Yürüyüşü de böyle çevik. Matbaadan çıkıyoruz ben ona yerlerini söylemişim filanca yerde dağıtımcılar var, görüşme yapalım, dergi elimizde yük olarak kalmasın. Seri adımlarla oraya doğru yürüyor, ben onun ardasından ıkına sıkına koşarak oraya yetişiyorum.

*

Cahit bir bakıyorum ki pazarlığa tutuşmuş. Ya Cahit sen bu işleri böyle yapıyorsun ama, adamlara karşı bizim teminatımız ne? Ne alınacak ne verilecek? Ya mühim değil dergi çıktıktan sonra bunların hepsi olur. Peki ya para? Bütün dünyada şu anda insanlar ellerindeki paralarını bize doğru uzatmışlar tutuyorlar. Birisi gelsin de bu parayı elimizden alsın diyorlar. Biz gidip işte o paraları o adamların elinden alacağız diyor.

*

Peki Cahit öyle olsun, biz gidip alalım diyoruz. Fakat ortada Cahit' in telaşından ve benim endişemden başka da bir şey yok. Nazif İzmir den getirttiği parayı bırakmış, o ortada yok. Kimse ortalarda yok velhasıl.

*

Cahit le ikimiz ortadayız. Cahit' inde böyle bir telaşesi var. Derginin ilanını yaptık, şu tarihte çıkacak diye. Abone istedik muhtelif yerlerden. Cahit' i o tarihte çok tanıyan kimse yok. Aboneler bana geliyor. Ben pantolonumun sağ cebini derginin kasası haline getirmişim. Sol cebimde de kendi şahsi param var. Bu ikisini birbirine karıştırmamaya çalışıyorum.

*

Ceketimin sağ tarafı abone adresleriyle dolu. Velhasıl elbisemin sağ cepleri dergiye tahsis edildi, sol cepleri de benim kendi şahsıma tahsis edildi. Benim düzenim kendime göredir. Anahtarlarım bir yerdedir, mendilim bir başka, tarak bir başka cebimde, bozuk para bir başka cebimdedir, cüzdanım bir başka cebimdedir, hariçten gelen bir şeyler olursa onlarda ayrı ayrı yerlerdedir. Elimi attığımda bulacağım şeyleri orada bulmalıyım ben.

*

Elbisemin veya gövdemin yarısını dergiye tahsis edince bizim düzenimiz de bozuldu. Birinci sayı öylece çıktı. Bir uçtan aboneler, abone paraları bana geliyor. Satılan paraları bana gönderiyorlar, ben alıyorum. Bir iki arkadaş Ankara da bu işin dağıtımıyla uğraşıyor. Taşrada bu işin dağıtımıyla uğraşılıyor. Dört beş ay böyle devam etti.

*

Bir baktım ki Cahit işin bu tarafına çok hevesle uğraşıyor. Bu alma verme abone okuyucularla ilgi kurma, mektuplar yazma Mesela İstanbul Kadıköy den biri mektup yazıyor, bir yazı göndermiş. Onu hemen devreye soktu. Sen şiiri ne zaman olsa yazarsın. Kadıköy de bizim dağıtımımız yok. Bu işi sen üstlen diye ve sonradan bütün İstanbul dağıtımını üstlendi o çocuk.

*

Dergiden ekmek de yedi epeyce, dergiye yük olmadı, abone yaptı, sattı. Bu şekilde dergiden epey ekmek yiyen insan var. Velhasıl 3-5 ay Bu şekilde devam edince Cahit dedim dergi böyle iki başlı olmuyor. Sen bu işlere hevesli görünüyorsun. Bu koşuşturma işleri sen de kalsın.

*

Bende ki aboneler, toplanan abone paraları bunlar. Bunları sana vereyim. Bunlarla da ilgili gereğini yap. Derginin kağıt, matbaa, koşuşturma işiyle, dağıtımıyla sen meşgul ol. Bir de böyle mektuplar falan da yazıyorsun bunu da gel bir düzene bindirelim.

*

Dergiye epey muhtelif yazılar gönderiliyor. Bu yazılar da bana geliyordu. Bu yazıları da dedim ben sana bırakayım. Sen bunlara dergide cevap ver. Biz vaktiyle Yeni İstiklal gazetesi vardı. Biz orada gönderilen yazılara, şiirlere cevap veriyorduk, değerlendiriyorduk. Onlardan da örnekler gösterdim kendisine. Bu değerlendirmelerden sen de yaparsın dedim. Cahit o işi de çok sevdi. Hem sevdi hem benimsedi hem de çok güzel üstesinden geldi.

*

Böyle zaman zaman kızara, azarlayarak, mektup gönderenleri yerine göre, hatta pişman ederek, yerine göre pohpohlayarak böyle kendine göre bir üslup tuttu. Başarılı olduğundan. Dergi o yazılar yazıldığı sıralarda, dergi sondan başa doğru okunurdu.

*

Cahit o işleri benimsedi. Derginin tanıtımını, satışı, pazarlaması, insanlarla münasebetler halkla ilişkiler kısmı Cahit in üzerindeydi. Ama derginin diğer gövdesi, tümü benim üzerimdeydi. Yazıların seçilmesi, sipariş verilmesi, o ayın konusu ne olacak, ağırlıklı konular ne olacak özel sayı hazırlayacaksak kimlerle münasebet kurulacak kimlerden yazı istenecek ne yapacağız ne edeceğiz, onların tümü de benim üzerimdeydi. Zaman zaman gına gelirdi. Yorulurdum, usanırdım.

*

Etraftan yardım edecek hiç kimse yoktu. Derginin tahsis işi de benim sorumluluğumdaydı. O dergiler a sından z sine benim gözden geçirmemle çıkmış şeyler. Onların hepsini ben gözden geçiriyorum. Müdahale edilecek yerlere müdahale ediyoruz. Çıkartacak, eklenecek Tabi kendim yapmıyorum. Bunu yazı sahibine söylüyoruz.

*

Velhasılı kelam diğerlerinin, bunu söylemek biraz yadırgatıcı gelebilir ama, Cahit de dahil olmak üzere onların tamamı benim asistanım pozisyonundaydı. Ben onlara şunları şunları yapın diyordum ama, bunu hiçbir zaman biz öne çıkartmadık. Kendimizi de öne çıkartmadık bu yapıp etmelerimizi de öne çıkartmadık.

*

Biz sürekli arka planda kaldık ama derginin, o günlerini hatırlayanlar bilirler,derginin yazıhanesi bizim evdi. İlgiyle karşılanan dergi, sadece Zafer pasajındaki kitapçılarda satılmaya başlamıştır.

*

Derginin dağıtım, pazarlama, muhasebe, abone işlerini Cahit Zarifoğlu; yazıların derlenmesi, sıralanması, matbaaya verilmesi ve düzeltme işlerini de Rasim Özdenören üstlenmiştir. Dergiye uğrayan dostlar da yapılması gereken işler için koşturulmuştur.

*

Zamanla baştan beri akıllarda olan kitabevi kurma fikri Zafer Pasajı' nda bir kitapçı dükkanı kiralanarak gerçekleştirilmiştir. Cahit Zarifoğlu' nun projelerinden biri, Mavera yazarlarının kendi kalemleri ile geçinebilmesini sağlamaktır. Bunun için jeneriğe telif ücreti ödenir ibaresi konulmuştur. Lakin masraflarını zor karşılayan derginin esas yazı kadrosu dahil hiçbir zaman telif ücreti alamamıştır. Buna karşılık dergiye dışarıdan yollanan yazı ve şiirler için şartlar zorlanarak telif ücreti ödenmeye çalışılmıştır

*

Diriliş, Edebiyat, Büyük Doğu tek isimlerin önderliğinde çıkan dergilerdi. Necip Fazıl'ın parası olduğu zaman Büyük Doğu çıkar. Necip fazıl parayı tükettiği anda Büyük Doğu tatile girer. Diriliş dergisi de aşağı yukarı böyleydi, döneminde asıl büyük çıkışı yaptı ama ilk sayısı 1960 yılında çıktı ama o 6 yıllık durgunluk dönemi de tekrar kapandı. Akılda tutulması güç diyebileceğimiz sıklıklarla açıldı kapandı. Öyle bir yayın macerası oldu.

*

Gene Edebiyat dergisi de aynı şekilde, Nuri Pakdil dergiyi çıkartmaya hazır hale geldiğinde arkadaşlar yarın dergiyi çıkartıyoruz, herkes yazısını getirsin derdi. Kendisinin yazısı hazır biz de o bir gece de ne hazırlayabilirsek canımızı dişimize takıp tabiri caizse hazırlamaya çalışırdık, o dergide öyle çıkıyordu. Bundan dolayı Mavera çıkarken bazı ilkeler belirledik.

*

Bunları topluca yazmadık ama derginin muhtelif yazıları arasında zaman zaman bildirdik. Birinci ilkemiz bu dergi her ayın birinde mutlaka okuyucusunun elinde olacak. Aboneyse de piyasa okuyucusu ise de dergi ayın birinde kitapçılara dağıtılmış olacak. Abonelerin eline geçmiş olacak.

*

Dolayısıyla derginin abonelerin eline ayın birinde geçmesi için birkaç gün öncesinden postalamamız gerekiyor o günün şartlarında. Fakat o süre içinde dergiyi elimizde tutardık, ayın birinde Ankara da dağıtımını yaptırırdık. Bunun gönüllü elemanları vardı. İstanbul 'a bir gün öncesinden gönderirdik. Fakat oradaki ilgili elemanlar da biliyordu ayın birinde piyasaya çıkacağını.

*

Velhasıl Anadolu 'nun muhtelif yerlerine önceden gönderirdik fakat tembih ederdik ayın birinden önce mutlaka elinizde saklayın, mutlaka ayın birinde çıksın, ikinci gününe de sarkmasın diye. Yayınlandığı süre boyunca da bu ilkesine riayet etti. Çok darda kaldığımızda bile dergiyi sayfa çıkarttığımız olmuştur ama dedik ki biz madem bu işe böyle gönül koyduk, bu ilkemizden sapmamamız gerekiyor. da olsa, dergiyi çıkarttık.

*

Paramızın olduğu olmadığı, yazımızın olduğu olmadığı dönemlerin hiç birinde durmaksızın dergiyi okuyucunun elinde görmek istedik. Diğer bir ilke o dergiler çıkartan kişiye bağlıydı, onların canı isteyince çıkıyordu. Onları kınamak istemiyorum. Onların durumunu içten ve yakından bilen birisi sıfatıyla söylüyorum.

*

Paraları olmamıştır, konjöktür uygun düşmemiştir muhtelif yenilebilen nesnel veya öznel bizim bilebildiğimiz veya bilemediğimiz çeşitli nedenlerden dolayı aksaklıklar oldu, aralar verildi. Fakat o bir kişiye bağlı olmanın sakıncası olarak ben şahsen yorumluyordum. Dolayısıyla dedik ki biz kurucu olarak şu arkadaşlar ki kurucu olarak isimler de yayınlanmadı, bu da gene kamuoyunun bir yakıştırması olarak ortaya çıktı. Her ne kadar benim adım geçti, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Alaeddin Özdenören, Nazif Gürdoğan, Akif İnan' ın isimleri geçti sonra başka isimler eklendi, bunlara bazı isimler çıkartıldı, konjöktüre göre yer değiştirmiş oldu.

*

Bu kurucular da olmak üzere biz derginin yazarı olarak bir işlev üstlendik. Dergi bizim elimizde çıkmış olmasın. Ben hastalandım zaman gözümü bu dünyaya kapattığım zaman bu dergi kapanmasın, paramız olmadığı zaman dergi tatile girmiş olmasın.

*

Dolayısıyla biz bunu kişilere bağlı olmaktan çıkaralım, bu herkesin dergisi olsun. Herkes bu dergiyi kendinin dergisi olarak benimsesin dedik.

*

Dergiler genelde şairler ve yazarlar mezarlığı haline geliyordu. Dergi yöneticileri kendilerine gönderilen yazılardan hoşlarına gideni yayımlıyordu. Mavera nın böyle olmaması için, şıpsevdi gibi görüne kimse ağzıyla kuş tutsa bile yer vermeyelim dedik. Bunun için ilk gönderilen yazıları şiirleri hemen yayınlamıyorduk.

*

Devamının gelmesini bekliyorduk. İstediğimiz kalitede belirli bir sayıda ürün gelene kadar bekliyorduk. Mavera mezarlık olamadı bilakis yazar yetişmesine büyük katkıda bulundu. TEŞEKKÜRLER ŞERİFE NİHAL ZEYBEK,ÇALIŞMANIZIN KİTAPLAŞMASINI VE DEVAMININ GELMESİNİ DİLİYORUZ

11 Şubat 2019, 10:37

ŞAİRLER TOPLUMLARIN GECE GÜNDÜZ GÖRÜLEN RÜYALARIDIR

======================================================= Şiirde düşünceye dönüşen duygu gerçek, duyguya dönüşen düşünce güzeldir. Şairler düşünceyi duyguya, duyguyu düşünceye dönüştürmenin, hem ustaları, hem de öncüleridirler. Şairlerin zamanı aşan şiirleriyle, düşünceleri duygulara, duyguları düşüncelere dönüştürerek, büyük rüyalar görürler. Her insanın gönlünde uyuyan şiirler vardır. Şiiri olmayan hayatın rüyası olmaz. Şairler insanların gönlünde uyuyan şiirleri uyandırırlar. Dünyanın şiirini yakalayanlar, hayatlarının rüyalarını görürler.

*

Güzelin şiiri güzel olduğu gibi, güzelin rüyası da güzel olur. Şiiri yazılanın rüyası görülür, rüyası görülenin şiiri yazılır. Cahit Zarifoğlu''nun “Yedi Güzel Adam”ı, nasıl güzel olanı görürler, gereğini bellerler, ölüm girse aralarına, aşkı yanlarından ayırmazlarsa, şairlerde rüya görürler, gereğini bellerler, hayat girse aralarına, şiirlerini rüyalarından ayırmazlar. Onlar rüyası görülmeyen şiirlerin, yazılmayacağını bilirler.

*

Anadolu'nun rüya gören şairinden Akif İnan, şiirlerinde düşünceleri duygularla bütünleştirdiği gibi, hayatını da eylemeriyle bütünleştirmiştir. Eğitimciler Birliği Sendikası''nın Kurucu Başkanlığı''nı yüklenerek, gördüğü büyük rüyaları, şehir şehir bütün Anadolu''ya anlatmıştır. Bu yüzden, Zaman başlıklı şiirdeki mısralarında vurguladığı gibi: “Büyük rüyalarla geçmişse ömür / Hiç yanmam ölümün her çeşidine” demekten, hiçbir zaman geri durmamıştır. Onun düşünce ve eylem dünyasında, büyük rüyalar görülmeyen günler, yaşanmış sayılmazlar.

*

İnan''ın “Hicret” ve “Tenha Sözler”deki şiirlerinin her birinde, güzelliği arayan ve doğru düşünmeyi sevenler için, eylem yüklü mısralar vardır. Eyleme dönüşen düşünceler, onun şiirlerini okuyanların hayatlarıyla birlikte rüyalarının da vazgeçilmez kızıl elmaları haline gelirler. İnan''ın şiirleri gibi, denemeleri de, okuyanlarının bilinçlerine yerleşirler, onları yalnızca düşüncelerle değil, eylemlerle de donatırlar. Sözün sultanlarını sevenler, gerçekleşmeyecek rüyalar görmezler.

*

Her şiir ustası, bir söz ustası olduğu kadar, öğretirken öğrenme,öğrenirken öğretme ustasıdır. Şiiri sevenler, hem öğrenirler, hem öğretirler. Onlar en güzel ve en etkili öğrenme yolunun öğretmek olduğunu bilirler. Onların en çok sevdikleri kimseler, şiirleriyle ilgili sorular soranlar ve kendileriyle aynı görüşleri paylaşmayanlardır.

*

İnan ömrünü büyük rüyalar gören eğitimcileri eğitmeye, onları şiirlerle, kitaplarla ve eylemlerle silahlandırmaya adamıştır. Onun temellerini attığı “Eğitim-Bir-Sen” kurumsallaşarak, eğitim dünyasının öncü ve sürükleyici gücü olmuştur.

*

Zamana adanan şiirler yazanlar, büyük rüyalar görürler.

*

Şiirsiz toplum rüyasız toplumdur.

12 Şubat 2019, 10:17

EKONOMİK KÜLTÜREL BİRİKİMLERİ PAYLAŞARAK ZENGİNLEŞTİRMEK

=========================================================== Ekonomik krizlerin etik krizlere dönüştüğü bir dünyada, her devlet ülkesinin, bilgi toplumu olması kadar, değer toplumu olmasını da istemelidir. Eğitimin yaygınlaşması, siyasal katılımın genişlemesi, kuruluşlarda küresel değerlerin benimsenmesi için, ülkelerin birbirlerinin birikimlerinden yararlanmaları gerekir. Ülkeler dünyada keşfedilenleri, yeniden keşfetmeye kalkarlarsa, çok zaman ve kaynak kaybederler.

*

Ülkeler gibi kuruluşların da, dünya sıralamalarında başlarda yer almaları, sürekli kendilerini iyileştirmeyi bilmelerine, her gün yeniden doğmalarına,yeni sözlar söylemelerine bağlıdır. Bu yüzden öğrenen bir ülke, öğrenen bir kuruluş olmanın ilk adımı, dünyanın en iyileriyle “Kıyaslama” yapmaktır. Kıyaslama hayatın hangi alanında olursa olsun, bir ürün, bir hizmet, bir değer dünya kalitesinde üretilemiyorsa, dünyada en iyi üretenlerin, bilgi ve yöntemlerinden yararlanma olarak tanımlanır.

*

Ülkeler arasındaki duvarların yıkılmasıyla, kuruluşların dünya sıralamasında, nerede yer aldıkları, kolaylıkla belirlenir hale gelmiştir. Bu yüzden her kuruluşun, üretim, finansman, pazarlama, araştırma ve geliştirme çalışmaları, bütün dünya kuruluşlarıyle karşılaştırarak değerlendirmelidir. Kuruşların üretim teknolojilerini, ürettikleri ürünlerin kalitesini ve yenilik yapma stratejilerini, karşılaştırma yapmadan, geliştirmek mümkün değildir.

*

Kıyaslama yapmak, ülkeler için olduğu kadar, kuruluşlar için de önemlidir. Her kuruluş kalitede üstünlük kazanmak için, başarılı kuruluşların birikimlerinden yararlanarak, üretim yöntemlerine, yeni boyutlar kazandırmalıdır. Başarılı kuruluşları örnek almayan kuruluşlar, başka kuruluşlar tarafından örnek alınacak başarılı çalışmalar yapamazlar. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayat, kıyaslamayla hem zenginlik hem de derinlik kazanır.

*

Değer toplumunda küresel değerlerin, yaygınlık kazanabilmesi için, bütün ülkeler,bütün kuruluşlar, dünyayı birbirleriyle karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde olan, bir bütün olarak görmelidirler. Değer toplumunda her kuruluş, sürekli kıyaslama yaparak, olumlulukları özendirmeli, olumsuzlukları da önlemelidir. Değerlere önem verenlerde, hiçbir olumlu davranış ve hiçbir olumsuz davranış karşılıksız kalmaz.

*

Kıyaslamaya açık olmayan kuruluşlar, kalite üstünlüğü kazanamadıkları gibi, olumlu yanlarından daha çok olumsuz yanlarıyla dünyaya örnek olurlar.

*

Değerlerin önem kazandığı bir dünyada, kuruluşların sosyal sorumluluklarının başında, kıyaslama yoluyla, birikimlerini paylaşmaları gelir.

*

Ülkeler, kuruluşlar gelişmek ve geliştirmek için, birikimlerini paylaşmalıdırlar.

*

Değer toplumunu geliştirenler gelişirler, gelişenler geliştirirler.

13 Şubat 2019, 11:16

ŞAKİR KURTULMUŞ'TAN E.N.G.'A SAYGI GECESİ DEĞERLENDİRMESİ

======================================================== Ersin Nazif Gürdoğan, Görünmeyen Üniversite’nin yazarı… Kültür adamı... İnsani ilişkiler konusunda sayısız kazançlar üreten, bereketli ve iyi ilişkileri çoğaltan bir gönül insanı... Yüzünden tebessümü eksik olmayan bir güzel adam... Üniversite hocalığı süresince bütün öğrencilerini girişimci olmaları konusunda motive etmeye çalışmış bir iktisatçı… Bir mühendis, aynı zamanda bir edebiyatçı.

*

12 Şubat Cuma günü Ali Emiri Kültür Merkezi’nde ESKADER ve İBB Kültürel Etkinlikler Müdürlüğü’nün katkıları ile düzenlenen saygı gecesinde Gürdoğan Hoca çeşitli yönleri ile anlatıldı. Eskişehir Mihalıçcık doğumlu olan Nazif Gürdoğan ile biz de Eskişehir’de lise öğrenciliğimiz sırasında tanıştık. O dönemde Erzurum Üniversitesi’nde öğretim üyesiydi ve çeşitli vesilelerle yaz tatillerinde geldiği Eskişehir’de sıklıkla görüşüyorduk.

*

Eskişehir’de Atasoy Müftüoğlu Ağabeyin gayretleriyle sanat ve edebiyatla da ilgili olan bir grup "Güzel Adam" bir araya gelip bereketli çalışmalara öncülük etmişler, genç arkadaşların yetişmeleri konusunda büyük çaba göstermişlerdir. Nazif Gürdoğan da bu gurubun içindedir ve Eskişehir’e sık sık gidip gelmeleri bu yüzdendir.

*

Gündüzleri Atasoy Ağabeyin bürosunda, akşamları Odunpazarı’nda Alaeddin Parkındaki kafede oturulur, sohbet edilirdi. Bu halka gittikçe genişlemeye başlayınca bir evde bu tür çalışmaların yapılmasının daha uygun olacağı düşünüldüğü için Yediler’de bir kiralık ev bulundu ve bütün arkadaşların katılabileceği, dışarıdan gelen misafirlerin ağırlandığı mütevazı bir şekilde donatıldı.

*

Uzun bir süre devam eden bu ev sohbetlerine Eskişehir’e gelen herkes gibi mutlaka o da katılır ve orada çok güzel konuşmalar gerçekleşirdi.

*

Bizler de lise öğrenimimiz sırasında bu ev sohbetlerine katılmaya gayret ettik ve o sohbetlerin feyzinden, edebinden, etkisinden yararlanma çabasında olduk. Nazif Ağabey’in o dönemde Erzurum’da görev yapıyor olması çok önemliydi.

*

İmam hatip lisesi mezunları üniversitelere giremiyordu fakat yalnızca Ankara’da ODTÜ ve Erzurum Üniversitesi onları kabul ettiği için büyük bir talep oluyordu. İmam hatip lisesinden mezun olan arkadaşlarımız ilk sıralara mutlaka Erzurum’u yazıyordu.

*

Kazanan arkadaşlar Erzurum’a yolcu edilirken orada Nazif Ağabeyin ismi verilir, mutlaka kendisiyle tanışması istenirdi. “Batı düşüncesine, üretim ve tüketime dayalı bu sisteme nasıl bakacağımızı onda gördük”

*

Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde düzenlenen saygı gecesinde de çeşitli özellikleriyle ele alındı Ersin Nazif Gürdoğan. Oturum yöneticiliğini Mehmet Kamil Berse’nin yaptığı panele Ali Haydar Haksal, Recep Garip, Recep Bozdoğan, Ali Arslan, Emin Üstün konuşmacı olarak katıldılar.

*

Nazif Gürdoğan’la 40 yıllık dostlukları olduğunun altını çizen Ali Haydar Haksal, onun hem bir ağabey, hem bir entelektüel yazar, hem de bir hoca olarak kendilerine çok şey kattığını dile getirerek şunları söyledi: “Sığınaklarımız sınırlıydı. Basılı kitaplar pek yoktu. Düşünce hayatına devlet destekli sol düşünce hakimdi, her yerde onların eserleri vardı. Böyle bir dönemde tanıdığımız yazarlarımızın kitapları ise çok azdı ve daha yeni yeni yayınlanmaya başlıyordu. Bu manada bizim bulup alabildiğimiz 3 -5 kitap çok değerliydi bizim için.’’

*

Mavera dergisi kurucuları gibi Nazif Gürdoğan’ın da kendileri için her şeyden önce bir ağabey olduğunu vurgulayan Haksal, kendisinin de içinde bulunduğu kuşağın bu dergiden çıktığını, dergideki ağabeylerin hayata bakış noktasında kendilerine çok büyük katkıları olduğunu söyledi.

*

Teknik Üniversitede okuyan Nazif Gürdoğan, İstanbul’a geldikten sonra edebiyat çevreleriyle tanışıyor. Edebiyatı seviyor ve bu sevgi Mavera dergisini birlikte kurup çıkardıkları Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Akif İnan, Rasim Özdenören ve Alaeddin Özdenören’le sıkı bir dostluğa ve birlikteliğe götürüyor.

*

Bir kültür insanı olmasına rağmen teknoloji, bilim, sanayileşme ve yenilikçilik üzerinde çalışıyor ve kitaplar yazıyor. Bir Müslüman olarak bunlara nasıl bakacağımızı Nazif Gürdoğan'ın eserlerinde gördüğümüzü söyledi Haksal ve ekledi: “Bizim kuşağımız, Müslüman aydının nasıl tavır alacağını onun eserlerinde gördü. Batı düşüncesine, üretim ve tüketime dayalı bu sisteme nasıl bakacağımızı onda gördük.”

*

Dergilerin o dönem sanat ürünlerine tamamen sayfalarını açtığının fakat düşünce yazılarına pek yer verilmediğinin altını çizdi Haksal. Diriliş, Edebiyat, Mavera gibi dergilerimizde yer alan düşünce yazılarının kuşakları besleyici olmasının önemini dile getirdi.

*

Yeni kuşakları besleyecek olan bu oluşumu sürdürmenin önemine işaret eden Ali Haydar Haksal, Nazif Gürdoğan önemli özelllklerinden birisinin de, kültür ve sanayileşme, kültür ve teknoloji, vahiy ve dine dayalı ürün ve paylaşım konularında eserlerinde çokça açılımlara ve yorumlara yer vermesi olduğunu söyledi.

*

Abdülhakim Arvasi'yi Üstad Necip Fazıl sayesinde öğrendiğimizi dile getiren Haksal, onu bize, topluma anlattığını kaydederek, Nazif Gürdoğan’ın da Mehmet Zahit Kotku'yu ‘Görünmeyen Üniversite’ kitabıyla topluma ve genç kuşaklara anlattığını vurguladı. Gürdoğan “Şehre bakışımızı, medeniyete bakışımızı kökünden değiştiren isimler arasında” yer alır dedi.

*

Yetiştirdiği akademisyenlarden olan Prof. Recep Bozdoğan da Görünmeyen Üniversite kitabının önemine değindiği konuşmasında, bu eseri okuduğumuzda, manevi hayatla, kuşatılmış olduğumuz günlük hayat ilişkisini kurmada ne kadar zorlandığımızı dile getirerek, Nazif Gürdoğan’nın bu eseriyle bu konuda bize yol gösterici olduğunu söyledi.

*

Nazif Gürdoğan’ın şehre bakışımızı, medeniyete bakışımızı kökünden değiştiren isimler arasında yer aldığını belirtti Bozdoğan. Turgut Cansever, Sadettin Ökten ve Nazif Gürdoğan’ın bu konuda en etkin 3 önemli isim olduğunu ifade eden Prof.Bozdoğan, Abdurrahman bin Avf’ı zihnimize nakşeden kişinin Nazif Hoca olduğunu vurguladı ve ne zaman onu görse ashabtan hemen Abdurrahman bin Avf’ı hatırladığını söyledi.

*

Mavera’da ve Yeni Devir gazetesinde yazdığı yazılar ve çeşitli sohbetlerinde yaptığı konuşmalarla kendisini tanıdığını dile getiren Recep Garip, son yıllarda kendisiyle birlikte pek çok konferansa katıldıklarını ve orada yaptığı konuşmalarda Nazif Hoca’nın iktisadi konularda ne kadar yetkin olduğunu gördüklerini anlattı.

*

Entelektüel bir edebiyatçı olarak da meselelere tek taraflı bakmıyor Gürdoğan. Eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşıyor. Bir yere araçla birlikte seyahat ederlerken kendisine çeşitli konuları aktararak meselelerimizi anlatmaya çalıştığını söyleyen Garip, Hoca’nın hiç bunlarla ilgilenmediğini, hatta Endülüs’ten, Kurtuba’dan, Kudüs’ten bahsettiğini aktardı.

*

Hocanın kaleminin ve kelamının özdeş bir duruş sergilediğini dile getiren Recep Garip, düne takılmayan fakat geçmişi de mutlaka daha iyi tanımamız gerektiğini vurgulayan bir görüşte olduğunu söyleyerek daha sonra şöyle konuştu: “Edebiyatımız varsa medeniyetimiz de vardır. Büyük bir medeniyet mensubuyuz. Sanatın, edebiyatın, şiirin varlığı bizi geçmişle birlikte besliyor ve gelecek yıllara taşıyor. Medeniyete ilişkin edebi yolculuğun edebiyatla, şiirle olacağını yine bu üstadlarımızdan öğreniyoruz.

*

Nazif Hoca’nın bir başka öğrencisi Prof. Ali Arslan da Hoca’nın çok yönlü bir kişiliğe sahip olduğunu, sadece edebiyatçı kişiliğiyle görülmediğini, dikkatli bir gözle bakıldığında onun sosyolojik eserler verdiğinin görüleceğini dile getirdi. Eserlerinde toplum hayatını ilgilendiren her konuyu işlediğini ifade etti.

*

Gürdoğan'nın gözlem gücünün yüksek olduğunu ifade eden Prof.Arslan, sözlerini şöyle tamamladı: “'Kendinizi yenilemek için sürekli okumalısınız' der. Eylem adamıdır. Çok çabuk projeler üretir ve uygulamaya başlar. İlişkileri canlı tutar. Girişimcilik, temel karekteridir.

*

'Girişimci olmadığımız zaman gerek fert olarak gerekse toplum olarak öne geçemeyiz, o nedenle çok güçlü olmalıyız. Güçlü olmak için girişimci olmalıyız, çok okumalıyız, proje üretmeliyiz ve sorumluluk taşıyabilmeliyiz' der.”

*

Girişimcilik konularındaki önerilerini ciddiye alan ve bu alanda önemli çalışmalar ortaya koyan işadamı Emin Üstün de, Hocanın girişimcilik üzerinde neden bu kadar durduğunu iş hayatının her safhasında daha iyi anladığını dile getirerek, başarılı olmalarının altında samimiyet ve girişimci ruha sahip olmalarının yattığını anlattı.

*

Nazif Gürdoğan, geleceğe dönük gülen yüzüyle her vakit iyi insan yetiştirme gayreti içinde olmuş önemli bir isim. Entelektüel bir kimlik, bir kültür adamı.

*

“Kim olduğun değil, kiminle birlikte olduğun önemlidir” diyen Nazif Gürdoğan’ın şu güzel sözüyle bitirelim: “İbni Haldun’un Mukaddime’sini okumadan kimse devleti yönetmeye kalkmasın.”

15 Şubat 2019, 11:40

SENİN ŞİRKETİN BENİM ŞİRKETİM YOKTUR BİZİM ŞİRKETİMİZ VARDIR

========================================================== Yirmi birinci yüzyıl, özel, kamu ve gönüllü kuruluşlarıyla, bir ortaklıklar yüzyılı olacaktır. İster kar amaçlı olsun, isterse kar amaçsız olsun, bütün ülkelerin, ekonomik, siyasal ve kültürel güçlerinin kaynağında ortaklıklar vardır. Dünyada tartışılan sorunların başında, ortaklıkların, yönetimi, denetimi, kurumsal, kamusal ve kültürel sorumlulukları gelmektedir. Ortaklıkların özel bilançoları kadar, çevreye etkilerini gösteren, toplumsal bilançoları da önem kazanmıştır.

*

Ortaklıklar yüzyılında, ömrünü kuruluşları geliştirmeye adayan , yönetimi bir bilime dönüştüren Peter Drucker’ın vurguladığı gibi: “Her insan bir ortaklıktır.” Başarılı olmak ortaklığı, yönetmesini bilmeye bağlıdır. Ortaklıkların yol açtıkları, olumlu ve olumsuz dışsal etkilerden, bütün insanlar sorumludur. Herkes ürettiği bilgilerle, ürünlerle ve hizmetlerle, kişisel ve kurumsal ortaklığına değer kazandırmak zorundadır. Dünyanın her yerinde, bütün ortaklıkların toplumsal katkısı, dünyadan aldıkları girdilerle, dünyaya verdikleri çıktılar karşılaştırılarak hesaplanır.

*

Sosyal ve teknik bilimlerdeki gelişmelerle, bütün dünyada bilinen işletme ve yönetim işlevleri, yeni açılımlar ve yeni boyutlar kazanmıştır. Ortaklıklar dünyasında “Benim ortaklığım benim, senin ortaklığın senin” diyen, “Ben A.O.”lar ve “Sen A.O.”lar olduğu gibi, “Benim ortaklığım senin ortaklığın yok, bizim ortaklığımız var” diyen, “Biz A.O.”lar da vardır. Paylaşmasını bilen ortaklıklar, dünyanın büyük kültür ve ekonomi havuzuna, aldıkları sudan daha fazla su taşırlar. Paylaşmasını bilmeyen ortaklıklar, kaynakları sorumsuzca tüketirler.

*

Yönetim Bilimcisi Tom Peters kitaplarında, bir çalışandan bir kalıcı ürüne, bir insandan bir ortaklığa dönüşmenin, elli yolu ayrıntılı olarak anlatır. Ortaklıkların büyük önem kazandığı bir yüzyılda, her insan kendisini bir ortaklığa dönüştürecek, bir üretim yapmanın rüyasını görür. Her rüya gören insan, bir Mimar Sinan olmaz. Ancak bir Mimar Sinan olacak insan, rüya gören insanlar arasından çıkar. Dünyanın her yerinde, rüyası olan insan, bir ortaklık olmasını bilir. Rüyası olanın ortaklığı olur. Her insan bir rüyadır, her rüya bir ortaklıktır.

*

Katılıma ve paylaşmaya dayanan ortaklıklar için iyi olan, Türkiye için iyidir, dünya için iyidir. “Üreten tüketici”lerin ve “Tüketen üretici”lerin ortaklıkları, “Vikipedi” gibi, dünyanın ekonomik yapısında olduğu kadar, kültürel dokusunda da köklü dönüşümlere yol açarlar. Onlar yalın yönetimleri, yalın üretimleri, yalın tüketimleriyle, tabiat düşmanı ekonomiden, tabiat dostu ekonomiye geçişe hız ve yoğunluk kazandırırlar.

*

Tüketmeden önce üretmeye odaklanan ortaklıklar, dünyanın ortak geleceğinin, en büyük ve en önemli güvencesi olacaklardır. Karşılık bağımlılıkla birlikte, kültürel ve ekonomik etkileşimin doruk noktasına çıktığı ortaklıklar dünyasında, “verişalış” ekonomik zenginliğin ve kültürel derinliğin temelidir.

*

Ülkelerin yeni güç kaynağı, doğal zenginlik değil, her insanı üreten bir ortaklığa dönüştüren kültürel zenginliktir. Yitirilen Cennet tüketmeden önce üreten, bir ortaklık olmasını bilen, insanların başları üstündedir.

*

Bütün dünyada toplumların ekonomik zenginliği ve kültürel derinliği, üretmeden tüketmeyen insanlarla, yeni açılımlar kazanır.

*

Üretmeden tüketmeyenlerin, çoğunluk olduğu bir dünyada, işsizlik, savurganlık, yoksulluk ve yolsuzluk olmaz.

*

Ortaklık insanı olmak, sorumluluk taşıyan insan olmaktır.

*

Her insan tükettiklerinden sorumludur.

*

Gereksiz tüketim cinayettir.

16 Şubat 2019, 00:25

M.Kamil Berse'nin yönettiği "ŞEHİR ve KÜLTÜR" programında

M.Kamil Berse'nin yönettiği "ŞEHİR ve KÜLTÜR" programında Prof.Dr.A.Halim Zaim ve Prof.Dr. Osman Çerezci ile Ü.Ü.Tv'da "Üçüncü Kuşak Üniversitelerde Teknoparkların yeni ürünler ve yeni düşünceler geliştirmedeki önemini konuştuk.

16 Şubat 2019, 10:17

ORTAKLIKLARIN ANASI AİLEDE BİR ARTI BİR İKİDEN HEP BÜYÜKTÜR

======================================================== Ülkelerin güçleri doğal zenginliklerinden kaynaklansaydı, Brezilya çok varlıklı, Japonya da çok yoksul olurdu. Toplumların ekonomik gücünün arttırılmasında, doğal kaynaklar çok önemli bir yer tutarlar. Ancak doğal kaynakları ürüne dönüştürecek bilgi birikimi ve insan gücü yoksa, yer altının maden cevheriyle dolu olmasının, ekonomik açıdan bir anlamı olmaz. Çünkü denizdeki balık sermaye olmadığı gibi, yer altındaki maden de hazine değildir. Ham maddede ürünü gören kişiler ve kuruluşlar olmadıkça, ülkelerin üretim gücü büyütülemez.

*

Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş, hız ve yoğunluk kazandıkça, ekonomik gücü büyütmede ağırlık, makinalardan ve kol gücünden, aileye ve kurumlaşma gücüne doğru kaymaktadır. Bilgi toplumunda ekonomik gücün kaynağını, aile gibi yapılanan bilgiye dayalı, ürün ve hizmet üreten kuruluşlar oluşturur. Ekonomi kitaplarında ana üretim faktörlerinin, sermaya,emek ve doğal kaynak olduğunun üzerinde önemle durulur. Alvin Toffler ise, “Evinizde hala, üretimin üç faktöre dayandığını, yazan kitaplar varsa, onları hemen atın” demektedir.

*

Bütün dünyada üretim faktörlerinin başında, bilgi birikimi yanında, aile gibi yapılanma gücü geliyor. Yeni ekonomide bilgi, bir aile gibi yardımlaşmada, paylaşmada ve dayanışmada kilit ve belirleyici bir işlev yüklenmiştir. Bu yüzden bugünün değil de, dünün doğrularını ele alan, bütün kitaplar geçerliliklerini yitirmişlerdir. Ekonomik hayatın ilkeleri gibi sosyal, siyasal ve kültürel hayatın ilkeleri de değişiyor. Değişime ayak uydurmak için, bütün kuruluşların son gelişmeler ışığında, kendilerini yenilemeleri ve yeniden yapılanmaları gerekir.

*

Yirmi birinci yüzyılda kuruluşların tedarikçileri, ortakları, çalışanları ve müşterileriyle birlikte, bir aile gibi yapılanmaları, satışlar yanında verimliliği de arttırmaktadır. Aileler toplumların olduğu kadar, ekonomilerin de temel taşlarıdır. Aile arasında yardımlaşma ve dayanışma doruk noktasındadır. Aileleri örnek alarak yapılanan kuruluşlarda, bir artı bir, her zaman ikiden daha fazladır.Dünyanın başarılı kuruluşlarını, aileleri örnek alanlar oluştururlar. Aile üyeleri arasında, görev ve sorumluluklar açıkca bilinir. Amaç hep birlikte, ailenin üretim gücünü ve mutluluğunu artırmaktır.

*

Takım çalışmasına yatkın, kurumların başında aileler gelir. Pazarlamanın öncülerinden Philip Kotler, kuruluşları çiftçiler gibi olmaya davet eder. Başarılı bahçıvanlar aile gibi yapılanmış kuruluşların içinden çıkar. Aile gibi yapılanan kuruluşlarda, takım çalışması, en büyük motivasyon kaynağı olmuştur. Hizmetin öne çıktığı kuruluşlarda, binalar, bilgisayarlar, ulaşım ve haberleşme araçları gibi görünen varlıkları yanında, müşteriler, çalışanların çevresi, kuruluşun ürünleri ve toplumdaki değeri de görünmeyen varlıklarını oluştururlar.

*

Aile içi ilişkilerde her zaman, dürüstlük ve karşılıklı güven önemlidir. Aileleri entelektüel zekalarından daha çok, duygusal zekaları ayakta tutar.

*

Ailenin temelinde kusursuzluğu arama ve bulma yolunda, hoşgörü ve yardımlaşma vardır. Ailenin bütün üyeleri, kusursuz aile arayanların , ailesiz kalacaklarını bilirler.

*

Aileler orkestralar gibi,futbol takımları gibi,birbirleriyle yardımlaşarak, birbirleriyle dayanışarak, takım çalışmasının en güzel örneklerini verirler.

*

Aile üyeleri kendilerini, hiçbir zaman olta elinde balık peşinde koşan balıkçılar olarak değil, balıkları besleyip büyüten üreticiler olarak görürler.

17 Şubat 2019, 10:41

KOŞU BİTTİKTEN SONRA DA KOŞANLAR GÖSTERİŞE KAPILMAZLAR

======================================================== Ülkeler arasındaki, uzaklık ve yakınlık farkının önemini yitirdiği kare dünyada, Siikon Vadisi’nin tüketim ürünlerini, gösteriş tutkunu insanların gözlerini kamaştırıyor. Kısa ömürlü, modelleri durmadan değiştirilen teknolojik ürünler, hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarında, köklü dönüşümlere yol açıyor. Tüketimin üretimi, üretimin tüketimi büyüttüğü ekonomik yapı ve kültürel dokuda, gösteriş tüketimi, büyük bir hız ve yoğunluk kazanarak artıyor.

*

Kare dünyada yeni boyutlar kazanan tüketim kültüründe, önemli olan ihtiyaçların karşılanması değil, isteklerin karşılanmasıdır. Tüketim kültürü karınların doymasından daha çok gözlerin doymasına odaklanır. Tüketim kültürünün merkezinde, gözlerini topraktan başka bir hiçbir şeyin doyuramadığı, tüketimi baştacı edinen, açgözlü insan vardır. Varsa da yoksa da hayat gösteriş tüketimidir diyen insan, bir tüketim sarhoşudur, bir tüketim körüdür, bir tüketim bağımlısıdır, gözü tüketimden başka hiçbir şey görmez.

*

Kaynakları sınırlı dünyada hayatın güzelliği, güzel insanların güzellikte yarışmalarınden kaynaklanır. "Allah güzeldir,güzelliği sever." Güzel insanların düşünce ve eylemlerinde, güzellik aramak, çirkinlikten kaçınmak, herkesin yerine getirmek zorunda olduğu bir sorumluluktur. İyilik peşinde koşmanın, kötülükten kaçınmanın yeri ve zamanı yoktur. Koşu beşikten mezara kadar devam eder. Güzellik ve iyilikte yarışma uzun soluklu bir koşudur. Koşu bittikten sonra da devam eder.Onlar Sezai Karakoç'un şiirinde anlattığı,"Koşu bittikten sonra da koşan" atlardır.

*

Tüketim insanını tüketim, gösteriş insanını gösteriş yıkar. Bir ağaçtan binlerce kibrit üretilir. Ancak bir kibrit binlerce ağaçtan oluşan bir ormanı yok eder. Kare dünya da herkes tüketimine özen göstermek zorundadır. İnsanlar kibritteki ağacı, ağaçtaki kibriti görmezlerse, bir kibritle bütün ormanı yakarlar. Herkes ihtiyaçlarından önce isteklerini karşılamaya kalkarsa, insan kendi bindiği dalı kendisi keser. Dünyanın kaynakları, insanların bütün isteklerini karşılamaya hiçbir zaman yetmez.

*

Bir insanın gösteriş tüketiminden vazgeçmesiyle, yalın yaşama dönüşümü doruk noktasına ulaşmaz. Ancak amacına ulaşan bütün dönüşümler, bir kişinin eyleme geçmesiyle başlar. Dünyayı tehdit eden tüketim zehirlenmesinin, gösteriş sarhoşluğunun önüne geçmek için, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, herkesin kendisine “Ben gösteriş tüketimine, bugün, burada, şiddete başvurmadan direnmezsem, kim, nerede, ne zaman, nasıl karşı çıkacak” sorusunu sürekli sormalıdır.

*

Gösteriş dünyasının, göz boyayıcı tüketim ürünlerini, yeri geldiğinde elinin tersiyle uzaklaştırmayanlar, güç sarhoşluğundan hiçbir zaman ayılamazlar. Beyinleri gösteriş tüketimiyle yıkananları, gözlerini açacak, hiçbir uyarıcı ilaç yoktur. Onlar sonu büyük yıkımlarla çıkan yolda, aşırı hızla duvara çarpmadan uyanmazlar.

*

Bütün dünyada tüketim sarhoşluğuna karşı çıkanlar, farklı şehirlerde olsalar, gönül gönüle, yan yana birlikte yürürler.

*

Dünyadaki gösteriş yolları, sonu ölüme çıkan yollardır.

*

Gösteriş yolu, kazalarla dolu, ölüm yoludur.

*

Gösterişte yarışan ölümle yarışır.

*

Gösterişe kapılan sele kapılır.

*

Gösteriş yaşarken ölmektir.

18 Şubat 2019, 11:52

SAVAŞLARI EDEBİYATI MEDENİYET İÇİN BİLENLER DURDURURLAR

======================================================= Kalıcı edebiyat, çağını anlatan edebiyattır. Her edebiyatçı çağının olumsuzluklarından sorumludur, çağını anlamak ve anlatmak zorundadır. Edebiyat dipnot kaygısına düşmeden, yereldeki küreseli, küreseldeki yereli yakalamaktır. Hayatın anlamlı ve yaşanır kılınmasında, edebiyat da tarih gibi, bütün insanlığın birikimine, hem derinlik, hem zenginlik kazandırır. Tarihci geçmiş yüzyıllarda olanların, edebiyatçı ise gelecek yüzyıllarda olacakların peşindedir.

*

Evliya Çelebi, Şeyh Galip ve Yahya Kemal''in eserleri, Anadolu insanının tarih içindeki büyük ve uzun yürüyüşünü anlatan, onun zengin düşünce ve eylem dünyasına açılan kapılardır. Onlar, edebiyatı medeniyet için bilirler, eşsiz hazinelerin perdelerini aralar ve çağlarının olumsuzluklarını dile getirirler. Edebiyatı medeniyet ekseninde ele alan, Sezai Karakoç''un vurguladığı gibi: ''Tek medeniyet vardır, o medeniyet de hakikat medeniyeti''dir. Bütün edebiyatlar, medeniyetlere düşülmüş, uzun dipnotlardır.

*

Bütün insanlığı ya yaratılışta ya da inanışta kardeş bilen Hakikat medeniyetinin değerleri, edebiyatla yeryüzünün her köşesine ulaştırılır. Hakikat medeniyetin temel değerlerine dayanan edebiyat, Anadolu ve Endülüs''te olduğu gibi insanlığın düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar ve yeni açılımlar kazandırmıştır. Edebiyatlar medeniyetlerin gizemli ve eşsiz atölyeleridir. Edebiyatsız medeniyetler güçsüz, medeniyetsiz edebiyatlar etkisiz olur. Edebiyatlar medeniyetlerin hayata yansıyan yüzleridir.

*

Moğolların gelişi, Selçukların dağılışı, Osmanlıların birleştiriciliği, Anadolu''nun yaşadığı büyük dönüşüm, Mevlana ve Naima ile geçmiş yüzyıllardan, gelecek yüzyıllara taşınmıştır. Büyük edebiyatçıları olmayan toplumlar, tarihte kalıcı izler bırakamazlar. Diller edebiyatçıların ayak izlerinden doğarlar. Yunus''suz Türkçe, Shakeaspear''siz İngilizce, Goethe''siz Almanca derinliğini yitirir. Edebiyatçılar dillerin peşinden koşmazlar, diller edebiyatcıların peşinden koşarlar.

*

Medeniyetler dünyada yolcular gibi, yeryüzünde bir cğrafyadan bir coğrafyaya, nerede saygı görürlerse, oraya giderler. Onlar Kudüs, Mısır, Atina, Roma, Şam, Bağdat, Kurtuba, İstanbul,bütün şehirleri pasaportsuz dolaşırlar. Dünyada hiçbir ülkenin kapılarında medeniyetlere vize sorulmaz. Küreden kareye dönüşen dünyada, Doğu ya da Batı''nın dışında olmak değil, onların üstünde olmak önemlidir. Edebiyatlar medeniyetlere renk, medeniyetler edebiyatlara tad verirler.

*

Düz kare dünyada, hangi ülkede yaşarsa yaşasın, insanlar doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, yararlıyı yararsızdan, etkinliği etkinsizlikten ,ayırmayı öğrenmek zorundadırlar. Dünyanın hiçbir ülkesinde, doğrulukta, iyilikte, güzellikte, yararlılıkta, etkinlikte ve verimlilikte yarışma olmadan, ister ekonomik, ister siyasal, isterse kültürel olsun, medeniyetlerin hiçbir boyutunda, olumlu değişme olmaz.

*

Edebiyat doğruyu, iyiyi ve güzeli aramaktır. Doğruya, iyiyi ve güzeli arayanlar, doğru, iyi ve güzel peşinde olanların, yol göstericileri olurlar.

*

Hayatın kolaylaştırılmasında doğru olan iyidir, iyi olan doğrudur.

18 Şubat 2019, 16:25

BİLGE YAZAR VE GAZETECİ OĞUZ ÇETİNOĞLU'NUN "ÖNCE VATAN" GAZETESİNDE "KÜLTÜR VE SANAYİLEŞME" KİTABIMIZLA İLGİLİ YAZISI

========================================================== İstanbul Teknik Üniversitesi’nden makine mühendisliği, İstanbul Üniversitesi’nden İşletme İktisadı eğitimi alan, 1987’de Doçent, 1994’te Profesör unvanı kazanan Ersin Nazif Gürdoğan, ‘edib’ yönüyle Mavera Grubu’nu oluşturan ‘Yedi Güzel Adam’dan biridir.Bir düzineyi aşan eserlerinde, candan aziz vatanımızın, necip miletlimizin iyiye, doğruya ve güzele erişebilmesi için, fikir üretmekte, doğruyu desteklemekte ve yanlışları tahlil etmektedir.

*

Gürdoğan'ın 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 160 sayfalık,hacim olarak küçük, muhteva itibariyle dolgun eseri, "Kültür ve Sanayileşme" isimli kitabında; ‘kültür’le,sanayileşmenin çatı yapısı olan ‘ekonomi’ arasındaki bağı şöyle açıklıyor:

*

"Türkiye’nin ‘görünmeyen kıta’daki gelişmeler ve küreselleşme devrimini yaşayan dünyayla, yarışabilmesi ekonomik, sosyal ve kültür yapısında köklü değişiklikler yapmasına bağlıdır. Tanzimat’tan bu yana devam eden ithalatçı politikalardan, ihracatçı politikalara geçmenin zamanı geldi ve geçiyor.

*

Ekonomi, kültürün peşinden gider. Tarımdan sanayiye her alandaki canlılığın kaynağı, ekonomiden ve sanayiden önce kültür ve sanattadır. Toplumların dönüşümünde sürükleyici ve yol gösterici olan sanayi değil, kültürdür.

*

Kültür amaçları, sanayi araçlarını belirler. Araçların kusursuzluğu amaçların da kusursuz olmasının teminatı değildir.Kültür ile ekonomi et ve kemik gibi, birbirine yapışıktır. Onları birbirinden ayırmaya kalkanlar, farkında olmadan hayatın dinamizmini yok eder.

*

Mütefekkir ve şair Sezai Karakoç’un vurguladığı gibi: ‘Ekonomi kültürün eşyaya dönük yüzüdür. Dünyanın hiçbir yerinde hafif kültürle ağır sanayi olmaz.’ Güçlü ve zengin bir ekonomi derin ve sağlam bir kültüre dayanır.

*

Kültürsüz bir ekonomiye, her şeyin mubah olduğu, ilkesizlik hâkim olur. Dayandığı sağlam bir ekonomisi olmayan kültür de kendisinde kimseye ulaşacak güç ve canlılığı bulamaz.

*

Ekonomi bir gemiyse, kültür kaptandır. Taşıdığı yük ne kadar değerli olursa olsun, kaptansız bir gemi gitmek istediği yere ulaşamaz.

*

Kültürsüz bir ekonomi büyüttüğü üretigücünün zaman içerisinde eriyip gitmesinin önüne geçemez. Dünyanın her yerinde ekonominin gelişme ve yönünü kültür belirler.

*

Bir toplumda insanlar tükettiklerinden daha fazlasını üreterek, toplumun ekonomik, sosyal ve kültür yapısına katkıda bulunmuyorlarsa, o toplumdaki çoraklaşmanın önüne hiçbir güç geçemez.

*

İnsanın denetiminden bütünüyle çıkmış olan üretim ve tüketim faaliyetlerini, yeniden denetim altına alabilmek için,maddî üretimden daha çok, kültür üretimine ağırlık verilmesi gerekir.

*

Kültür üretiminin artırılmasında, sevgiyle silahlanmış insandan başka etkili güç ve kaynak yoktur."

*

Eserde; ‘Kültür ve Sanayileşme’ başlıklı makaleden sonra *Osman Bayraktar ile yapılmış ‘Teknolojik Gelişme ile Yoğunluk Kazanan Problemler’ konulu röportaj yer alıyor.

*

Diğer röportajlar ise şöyle sıralanıyor: Ali Sali ile: ‘Teknolojinin Ötesi Hem Aydınlıktır Hem Karanlıktır’.

*

Rasim Özdenören ile: ‘Krizler Sanayileşmenin Sosyal Mâliyetidir’.

*

Alim Kahraman ile; ‘Her Şey Alınıp Satılmaz’.

*

Mustafa Armağan ile: ‘Kirlenmenin Görünmeyen Boyutları’.

*

Süleyman Çelik ile:‘Kimlik Krizi Kimlikle Aşılır’,

*

Bâki Koşar ile: ‘İnsan Çevresinden Belli Olur’.

*

Bahri Zengin ile: ‘Sanayileşme Medeniyetin Aynasıdır’.

*

Yusuf Yazar ile ‘Türkiye’siz Avrupa, Avrupa’sız Türkiye Olmaz’.

*

Yusuf Yazar ile: ‘Enflasyon Gizli Vergidir’.

*

Taşkın Temiz ile: ‘Erdemli Ekonomi Erdemli İnsan İster’.

*

İsmail Yetiş ile: ‘Kitle Kültürüne Kapılmayan Genç Olmak’.

*

Şâkir Kurtulmuş - Mehmet Ocaktan ile: ‘Edebiyat, Düşünce ile Eylem Arasında Köprüdür’.

*

Kemal Kahraman ile: ‘Sekülerleşme Tek Dünya Kültürüdür’.

*

Osman Bayraktar ile: ‘Amerika Son Roma İmparatorluğudur’. Murat Erol ile: ‘Hem Aklı Başında Hem Gönlünde olmak’.

*

Röportajlardan seçilen berceste cümlelerden seçmeler:

*

Güzelliğin ülkesi olmadığı gibi, sınırı da yoktur.Her şeyin daha güzeli,daha doğrusu ve daha iyisi yapılabilir. Güzellik yarışında,sınır yoktur.

*

Fakirlik izâfîdir; Açgözlülüğün hâkim olduğu bir ekonomide, ele geçen astronomik rakamlara ulaştırılsa bile, fakirliğin önüne geçilemez.

*

Hayatı yaşanılır kılmak ve kalitesini artırmak için üzerinde durulması gereken; insan yüreğinin derinleştirilmesi, daha faziletli ve hoşgörülü olması ve ruhunun zenginleştirilmesidir.

*

Ruhî ve fizikî kirlenmelerin önüne geçmek için dinin ve inançların dışında etkili bir güç yoktur.

*

Avrupa’nın geleceğinde İslam vardır. Çünkü Müslümanlar geçmişte olduğu gibi, yeniden Avrupa’da reddi mümkün olmayan bir güç olmaya adaydırlar.

*

İZ YAYINCILIK: Litros Yolu, Fatih Sanayi Sitesi 12/280, Topkapı,İstanbul Telefon: 0.212-5207210 Belgegeçer: 0.212- 511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr // www.iz.com.tr

19 Şubat 2019, 10:48

DÜNYADAKİ SAVAŞLARLA HER GÜN YENİ NUH TUFANLARI YAŞANIYOR

=========================================================== Bütün ülkelerin yararlandığı dünya, uzaydan bakıldığında, denizleri, gölleri, nehirleri ve ovalarıyla, hayat dolu küçük bir küre olarak görülür. İnsanlığın ortak özvarlığı olan yeryüzü, bütün canlıların hayat kaynağıdır. Dünyada su, hava ve toprağın, altın ve gümüş gibi kıt olmamaları, onların bedelsiz doğal kaynaklar oldukları anlamına gelmez. Dünyadaki doğal kaynaklardan yararlanmanın, bütün insanlığa bir maliyeti vardır.

*

Bir gölde, her gün iki katı büyüyen bir yapraklı bir nilüfer çiçeği, otuzuncu günde gölü tamamen doldurmuşsa, gölün yarısı yirmi dokuzuncu günde dolmuş demektir. Çevre sorunlarının yorulma bilmez gözlemcisi Lester R. Brown, “Yirmi Dokuzuncu Gün” kitabına, yeni bir Nuh Tufanı''nın yaklaşmakta olduğunu anlatmak için, nilüfer çiçeğinin gölü doldurma öyküsüyle başlamaktadır. Brown dünyada otuzuncu günü, geciktirmek için, alınması gereken önlemleri gündeme taşımaktadır.

*

Dünyada tüketim çılgınlığının yol açtığı iklim değişmeleri yüzünden, Antarktika''daki buzullar günden güne eriyor. Yükselen deniz sularının, dünyanın bütün sahillerinde, büyük sel baskınları ve can kayıplarına yol açacağı tahmin edilmektedir. Bu yüzden,tabiatla savaş toplantısını,tabiatla barış toplantısına dönüştürmek için, bütün kurum ve kuruluşların yöneticilerine büyük görevler düşüyor.

*

Doğu''dan Batı''ya, Güney''den Kuzey''e dünyanın her yerindeki gösteriş harcamaları ve tüketim çılgınlığı, iklim değişiklikleri ve küresel ısınmanın ana kaynağıdırlar. Harcama tutkunu, gözleri doymayan ve benden sonrası tufan diyenler, kendileriyle birlikte bütün dünyayı deniz suları altında bırakmak için, ellerinden geleni, arkalarına bırakmıyorlar. Onların tüketim çılgınlığı, dünyayı büyük bir çöplüğe dönüştürdü.

*

“Batı''nın Çöküşü” kitabında, ünlü medeniyet tarihçisi Oswald Spengler, geçen yüzyılın başlarında, Avrupa''nın üstünlüğünün sona erdiğini vurgulamıştır. Spengler, demir yollarının, gemilerin, Romalıların yolları ve Çin Seddi gibi, tarihi kalıntılara, gökdelenlerin de, Babil harebelerine dönüşeceği öngörüsünde bulunmuştur. Ancak o büyük çöküşünün, nerede, nasıl ve ne zaman gerçekleşeceği konusunda bir değerlendirme yapmaktan kaçınmıştır.

*

Bütün ülkeler, akıl almaz boyutlara ulaşan tüketim ve gösteriş çılgınlığının, önüne geçecek, dünya ölçeğinde çalışmalar yapmazlarsa, Spengler''in öngörülerini, Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında, küresel ısınma gerçekleştirecektir.

*

Gösteriş tüketimi yarışında, hayat ve oksijen kaynağı ormanlarla birlikte, doğal kaynakları yok edenler, bedelini bütün dünyanın ödediği karbon gazları salınımının, göldeki nilifer çiçeği gibi, büyümesine büyük bir hız kazandırırlar.

*

Kuzey Kutbu''nun buzullarının tamamen erimesiyle, bütün dünya sahilleri baştan sona sular altında kalırlar.

*

Bütün denizler nilüfer çiçekleri gibi buzullarla doluyor.

*

Her tufan yağmurlarla gökyüzünden gelmez.

*

İktidar savaşlar tufanların işaret fişekleridir.

*

Her ülkede Nuh Tufanları yaşanıyor.

19 Şubat 2019, 12:51

Yahudiler için "Kutsal Şehir" Kudüs değil New York'tur.Bu yüzden New York dünyada "Jew York" diye bilinir

Yahudiler için "Kutsal Şehir" Kudüs değil New York'tur.Bu yüzden New York dünyada "Jew York" diye bilinir. "Akın var Amerika'ya akın / Amerika'yı fethedeceğiz Amerika'nın fethi yakın" diyen, Değerli Sait Köşk'e teşekkürler.Yeni Kızıl Elma neden Amerika olmasın?Geçmişte Doğu ve Batı Roma'yı fethedenler, gelecekte Yeni Bir Roma olan Amerika'yı da fethedeceklerdir.İnananlara yalnızca Amerika değil,bütün dünya Kızıl Elmadır.Erdem Bayazıt'ın şiirinde vurguladığı gibi: Yeryüzü insana mescit kılınmıştır.

20 Şubat 2019, 11:16

DÜNYADA HİÇBİR ALANDA KIRK KİTAP OKUMADAN BİR KİTAP YAZILMAZ

=========================================================== İnsanın kendisini bilmesinden daha önemli bilgi, kendisini yenmesinden daha büyük zafer yoktur. Bilgi kazanmak için okumak, zafer kazanmak için yapmak gerekir. İnsan okuduğu kadar düşünür ve yaptığı kadar bilir. Okumayan insan düşünmez, yapmayan insan bilmez. Okuyan insan düşünür, yapan insan bilir. Düşüncesiz bilgi, bilgisiz düşünce zenginleşmez. Bu yüzden, hem düşüncenin, hem de bilginin hayat kaynağı, okumasını bilmektir.

*

Önce yazmak değil, okumak vardır. Kırk satır okumadan bir satır, kırk sayfa okumadan bir sayfa ve kırk kitap okumadan bir kitap yazılmaz. Az olan ve öz olan sözün ustası, Anadolu insanının günlük hayatında, ekmek ve su gibi, kalemin, defterin ve kitabın doldurulmaz bir yeri vardır. Bütün insanlığın düşünce eylem birikiminin ana kaynağı olan kutsal kitap, “Oku” buyruğuyla başlar. Tabiat gibi insan da, sırlarını okumasını bilenlere açar.

*

Güzeller güzelini, doğrular doğrusunu, iyiler iyisini bulmak için, dünyada herkesin ya okuyan, ya yazan, ya da okuyan ve yazanı seven olması gerekir. Dünyada, okunmaya değer kitapları okumayanlar, arkalarında yazılmaya değer eserler bırakamadıkları gibi, bilinmeye değer eylemler de yapamazlar. Okumanın yeri, yaşı ve zamanı yoktur. Her insan işi, yaşı ve inancı, ne olursa olsun, beşikten mezara kadar okumak zorundadır. Tabiatın açık üniversitesinde eğitim süreklidir.

*

Ömür Ceylan “Önce Aşk Vardı” kitabında, Anadolu insanının bin yıllık kültürünü şiirin aynasında değerlendirir ve şiirin aynasından yansıtır. Şiir sözün özü ve kitabın özetidir. Hayatın şiirini yakalamak için, dünyayı yaşanır kılacak kitabı okumak gerekir. Evrenin özü dünya, dünyanın özü kitap ve kitabın özü de şiirdir. Şiir kitabın, kitap dünyanın, dünya evrenin gizemli hazinesidir. Hazinenin anahtarları, hayatı okumasını bilenlere verilmiştir.

*

Okuma ve yazma özürlü toplumlarda, hayatın hiçbir alanında, tekrar tekrar yorumlanan kitaplar yazılamaz. Tarih boyunca yazılanların hepsi, kutsal kitapların, bütün insanlığa getirdikleri haberleri anlamak ve anlatmak için yazılmıştır. Kutsal kitapların sonuncusu, en son gelen, ancak en başta olan Kur'an'dır. Bütün insanlığın kültürel ve bilimsel birikimi, Kur'an'na düşülmüş ayrıntılı dipnotlardır.

*

Kutsal kitaplar, bütün yazılanları okuyup, özümseyip ve unuttuktan sonra geriye kalan şiirdirler. Onların şiirini yakalayanlar, bütün insanlığa ölümsüzlüğün ışığını taşırlar.

*

Hem Okumak, hem yazmak,hem de anlamak için dünya bir gündür. O gün de bugündür.

*

Hayatın gizemi okumakla anlaşılmaz, ancak anlayanlar okuyanlardır.

21 Şubat 2019, 10:45

CENNET ANNELERİN AYAKLARINI BASTIKLARI TOPRAKLARDIR

==================================================== Gösterişten uzak, hayattan kopmadan, kendi dünyasında yaşayan Anadolu kadını, tek parti yönetiminin getirdiği baskı ve dayatmalara, başarıyla karşı koymasını bilmiştir. Batılı hayat tarzını benimsemeye zorlanan Anadolu kadını, dayandığı temelleri güçlendirme yolunda, hızlı bir dönüşüm yaşamaktadır. Anadolu kadınlarının üniversitelerle birlikte, kamu kuruluşlarında yolunun kesilmeye çalışılması, onları dünyaya açarak, ekonomik ve kültürel alandaki, gelişmelere uyum sağlamaya zorlamıştır.

*

Hac sonrası Lübnan’a giden Malcolm X, caddelerde yarı Arap, yarı Fransız kadınları görünce, "Bir ülkenin ahlaki durumunu değerlendirmek için, yalnızca sokaklardaki kadınların giyimlerine ve kuşamlarına, tutumlarına ve davranışlarına bakmak yeterlidir" yargısına varır. İstanbul'da caddelerde genç kadınlara bakıldığında, Türkiye’nin büyük bir toplumsal ve kültürel dönüşüm yaşadığı gözlenir. Bir ülkede kadınların eğitim seviyesini yükseltmeden, o ülkenin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısında, köklü dönüşümlerin yolunu açmak mümkün değildir.

*

Türkiye'nin geleceğin dünyasında kendisine geniş bir alan açmak için, her şeyden önce dışalıma dayanan, bir ekonomik ve kültürel yapıdan, dışsatıma dönük bir ekonomik ve kültürel yapıya geçmesi gerekir. Bunun için toplumun bütün kesimlerinin, eğitim ve kültür seviyesi yükseltilerek, her yaşta kadın ve erkeğin "üreten el" olmasının sağlanması büyük önem taşımaktadır. Türkiye iki yüzyıldan bu yana, tüketici ülke olmaktan çıkarak, üretici ülke olma konumuna gelmede, önemli adımlar atmıştır. Artık Türkiye’de dünya pazarlarında aranılan ürünler üretilmektedir.

*

Türkiye'nin dış ticarette açık vermekten, fazla vermeye geçmesi, sağlıklı ve dengeli bir ekonomik ve kültürel yapıya ulaşabilmesi için, cinsiyet farkı gözetmeden toplumda, herkesin tükettiklerinden daha fazla üretmeleri gerekir. Bir ülkede insanlar en azından tükettikleri kadar üretmezlerse, yalnızca ülkelerini değil, bütün ülkeleri yoksullaştırırlar. Tüketime verilen önem kadar,üretime de önem verilmezse, toplumlar hem kültürel, hem de ekonomik alanda, canlılıklarını yitirirler.Hızla değişen dünyada, ömür boyu üretmek, her insan için bir sorumluluktur.

*

Varlıklı ve sağlıklı bir toplum olmak, kadın ve erkek bütün bir toplumun, birbirinden daha fazla üretmede, ömür boyu sürecek bir yarışa girmesi gerekir. Hindistan’da insanlar yoksulluk çekiyorlarsa, dünyanın hiçbir ülkesinde, hiçbir insanın savurganlık yapma hakkı yoktur. Afrikalı bir insan, açlıktan kaçarken denizde ölüyorsa, o insanın ölümünden dünyadaki bütün insanlar sorumludur.

*

Asya’da ya da Afrika’da bir ülkede, yoksulluğun üstesinden gelmek için, dünyadaki bütün ülkelerde, insanların tutumluğun bir erdem olduğunu öğrenmeleri gerekir. Ülkelerin güçlü olmaları, bütün kesimleriyle toplumun, üretirken ve tüketirken, büyük bir sorumluluk duygusuyla, kendilerini işlerine adamış olmalarına bağlıdır.

*

Dünyada toplumların ortak akıllarının, yarısı kadınlardan kaynaklanmaktadır. Küresel dünyanın bütün ülkelerinde, ekonomik ve kültürel zenginliğin, sürükleyici gücü kadınlardır.

*

Dünyanın her yerinde, kadınların desteğini almayan ekonomik, siyasal ve kültürel hareketlerin, hiçbir alanda hiçbir zaman, başarılı olmaları mümkün değildir.

*

Kadınları ve erkekleri, bir bütünün iki yarısı olarak görmeyen toplumlara, dürüstlüğün mecburi olduğu, gizliliğin olmadığı,kare dünyada yer yoktur.

22 Şubat 2019, 10:03

DÜZ KARE DÜNYADA MAHALLE BASKISI YOK KALİTE BASKISI VARDIR

========================================================== Geçmiş her gün yenilenen, yenilendikçe özgünleşen, bir vizyonla geleceğe taşınır. Geçmişten geleceğe giden, yol haritasının odak noktasında, ülkelerin yüzyıllar içinde oluşan paradigmaları vardır. Bir elleri dünde, bir elleri yarında olan ülkeler, her gün yeni boyutlar kazanan paradigmalarıyla, yollarını aydınlatırlar ve gelen günlerini geçen günlerinden daha güzel değerlendirirler. Dünyayı, iki gününü birbirinden farklı kılan ülkeler dönüştürürler.

*

Dünya eski paradigmayla üretim yapanların dünyası değil, yeni paradigmayla üretim yapanların dünyasıdır. Üretimde yenilik yapmanın doğurduğu gücü bilenler, yönetimde de yenilik yaparak, güçlerini kat kat artırmasını bilirler. Üretimde başarı teknoloji zenginliğinden, yönetimde başarı paradigma derinliğinden kaynaklanır. Paradigmaları yerel olan ülkelerin, ürettikleri ürünler küresel olmaz. Ülkeler geleceğe, hem yerel hem küresel ürünler üretmesini bilen kuruluşlarla taşınırlar.

*

Yerel paradigmayla küre olarak görülen dünya, küresel paradigmayla bakıldığında, kare olarak görülür. Kare dünya, güneş altında gecesi olmayan, bütün perdelerin açık olduğu ve mahallelerin birbirine karıştığı düz dünyadır. Sürekli aydınlık olan kare dünyada, mahalle baskısı yoktur, kalite baskısı vardır. Kapalı küre dünyada kalitesizliği özendiren, kaliteyi önleyen bir elek ve bir eleme düzeni yürürlüktedir. Açık dünyada ise, kaliteliliyi özendiren, kalitesizliği önleyen bir elek ve bir eleme düzeni her alanı yönlendirir.

*

Kare dünyada kaliteli ürün; kaliteli hizmet ve kaliteli bilgi üretmenin mahallesi yoktur. Bir mahalle, ister Amerika''da, ister Avrupa''da, ister Asya''da, isterse Afrika''da olsun, kalitesizliği önlemek, kaliteteyi sürekli geliştirmek zorundadır. Düz kare dünyada kalite pasaport taşımaz. Kaliteteyi geliştirme, kalitesizliği giderme yolunda, paradigmalarını yenilemeyen ülkeler, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, yeni açılımlar yapamazlar. En büyük mahalle değil, en yenilikçi mahalle güçlüdür.

*

Kare dünyanın kamu, özel ve gönüllü kuruluşlarında ürün, hizmet ve bilgi üretilir, pazarlarında ise, ürünlerden, hizmetlerden ve bilgilerden önce kalite, güzellik ve dürüstlük satılır. Kare dünyada her kurum ve kuruluş, bir kalite, bir güzellik, bir dürüstlük satıcısıdır, hiçbir alanda, kalitesiz ürün, kalitesiz hizmet ve kalitesiz bilgiye yer yoktur. Kare dünyada, üreticiler ve tüketiciler, ister farkında olsunlar, isterlerse olmasınlar, her biri birer kalite alıcısı ve kalite satıcısıdır.

*

Küre dünyada ''yükte ağır değerde hafif'' ürünler üretilirken, kare dünyada ''yükte hafif değerde ağır'' ürünler üretilir. Birinde gece, birinde gündüz rüya görülür. Gündüz rüya görmeyenler, herkesin rüyasını gördüğü ürünler tasarlayamazlar. Küre dünyanın paradigmasıyla, kare dünyanın ürünleri üretilmez.

*

Olağanüstü düşüncelerle, olağanüstü rüyalar görenler, olağanüstü tasarımlarla, olağanüstü ürünler üretirler.

*

Hiçbir rüya daha güzeli görülmeyecek kadar güzel değildir.

*

İnsanlar ne düşünüyorlarsa, onun rüyasını görürler.

*

Kare dünyada akılla düşünülür, gönülle yapılır.

*

Düz dünya gerçekleştirilmesi gereken rüyadır.

23 Şubat 2019, 11:46

BÜTÜN ŞEHİRLERDE SÜREKLİ BARIŞ KALİTELİ ÜRETİMLE KORUNUR

========================================================= Birbirine deniz yollarından daha çok kara yollarıyla bağlı, Asya, Avrupa, Afrika, dünyanın yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin toplandığı coğrafyadır. Üç kıtada hem yerel, hem de küresel önem taşıyan, dünyada pek çok ülkeden daha büyük şehirler vardır. Pekin, Buhara, Bakü, İstanbul, Berlin ve Brüksel ekseninde bir çok şehir, ülkelerinin sınırlarını aşan, bir ekonomik ve kültürel güce sahiptir. Onlar ülkelerinin olduğu kadar, dünyanın da zenginlik kaynağıdırlar.

*

İstanbul gibi, üretim gücünün büyüme oranı, ülkelerinin üretim gücünün büyüme oranından, daha büyük olan büyük şehirler, bütün dünyanın ekonomik gelişme havzalarıdır. Dünyadaki ürün, hizmet ve bilgi üretiminin, büyük bir kısmı, büyük şehirlerde gerçekleştirilir. Philip Kotler'in ve Milton Kotler'in “Küresel Pazarları Kazanmak” isimli kitaplarında vurguladıkları gibi: Sovyetler Birliği'nin çökmesinin kaynağı, şehirlerinin çökmesidir, aynı tehlike Amerika ve Avrupa için de geçerlidir. Yirmi birinci yüzyılda, dünyanın üretim merkezi, Amerika'dan ve Avrupa'dan, Çin'e kaymıştır, Hindistan'a kaymıştır.

*

Çin dünyada, Amerika'nın ardından gelen, ikinci büyük üretim gücüdür. “Çin Anonim Şirketi” dış alımlarıyla ve dış satımlarıyla, dünyanın en büyük ekonomik ağına sahiptir. Pekin gibi, Şanghay gibi, yirmiyi aşan büyük şehriyle, Çin coğrafyası, bütün ülkeleri, İpek Yolunu keşfetmeye, İpek Yoluyla bağlantı kurmaya çağırmaktadır. Çin çekici teşvikleri ve büyük iç pazarıyla, dünya otomotiv sanayisinin merkezi olmuştur. Bütün dünyanın önde gelen küresel kuruluşlarının yolu, önünde ya da sonunda İpek Yoluna bağlanacaktır.

*

Dünya ekonomisinde güç ve ağırlık, Atlantik deniz yolu ekseninden, İpek Yolu kara eksenine geçmiştir. Türkiye'nin dünya ekonomisinde, kendisine sağlam ve kalıcı bir yer edinebilmesi, deniz ekseni kadar, kara eksenine de önem vermesine bağlıdır. Kara eksenindeki İpek Yolu, üç kıtayı birbirine bağlayan, dünyanın en eski üretim yoludur. Şehirler üretimi izlerler, üretim yollarının kavşak noktalarına kurulurlar. Kültür şehirleri, şehirler ekonomileri büyütürler. Yeni kervanlar hava yolu kuruluşlarıdır, yeni kervansaraylar hava alanlardır.

*

Selçuklular ve Osmanlılar döneminde İpek Yolu, büyük bir gelişme göstermiştir. Yollar, kervanlar, kervansaraylar, ekonomik ve kültürel hayatın ana kaynağıdırlar. Yirmi birinci yüzyılda olduğu gibi, geçmiş yüzyıllarda da, Çin, Hint ve Türk pazarları, Avrupa pazarlarından çok daha canlı, çok daha önemli olmuşlardır. Türkler yüzyıllar boyunca, İdil ve İndüs nehirlerinden, Nil ve Tuna nehirlerine kadar, İpek Yolunun güvenliğini sağlamakla kalmamışlar, ekonomik ve kültürel hayata da büyük bir canlılık kazandırmışlardır.

*

Çin'in içlerinden Avrupa'nın içlerine kadar, şehirleri birbirine bağlayan İpek Yolu, kervanları ve kervansaraylarıyla ekonomi ve kültürün binbir renkli çiçeklerinin açtığı, sürekli fuar yolu olmuştur. İpek Yolu şehirleri ülkelerle, ülkeleri de dünyayla bütünleştirmiştir. Şehirler kültürle, üretim şehirlerle yeni boyutlar kazanmıştır.Yunus'tan Kant'a kadar düşünce dünyasının öncülerinin özlemini çektiği sürekli barış ortamı, şehirlerde oluşturulur.

*

Barışın güvenliği kaliteli üretimle sağlanır. Ekonomik bağların olduğu yerde, hiçbir zaman savaş olmaz. Kaliteli üretim bütün dünyada barışın en güçlü, en önemli koruyucusudur.Yirmi birinci yüzyılda savaşlar,cephelerden pazarlara kaymıştır. Pazarlarda savaş değil,barış vardır.Barışın pazarlarında, savaşın pazarlarında olduğu gibi,silah alınmaz,silah satılmaz, kaliteli ürün alınır, kaliteli ürün satılır.Kaliteli ürünlere hiçbir ülkede pasaport sorulmaz.

*

Kazanırken kazandıranlar, birbirleriyle savaşmazlar.

*

Dünyada üretim çatışma işi değil, uzlaşma işidir.

*

Bırakınız üretsinler bırakınız tüketsinler.

*

Toplumları üretim olgunlaştırır.

*

Üretim hayatın ta kendisidir.

*

Barışın mimarı üretimdir.

24 Şubat 2019, 10:36

DÜNYADA ŞEHİRLER GÜZEL MİMARLARLA ÇEKİM MERKEZİ OLURLAR

========================================================== Kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi, Ademoğulları şeytanın kışkırtmasıyla, atalarının yasak meyvayı tatmalarının sonucu, yitirdikleri Cennet''i dünyada bulacaklardır. İnsanlar atalarının sürüldüğü, Cennet''in güzelliklerini dünyaya yansıtarak, melekleşmedikçe şeytanın saldırılarından kurtulamazlar. Dünyada İyilikte yarışanlar melekleşirler,kötülükte yarışanlar şeytanlaşırlar.Melekler iyiliklerini, şeytanlar kötülüklerini, insanlarda gösterirler.

*

İyilikleri özendirmek,kötüleri önlemek bütün insanların insan olma görevidir.İnsanlar en büyük annelerinin ve en büyük babalarının Cennet''ten sürülmelerinde olduğu gibi: İnsan insanın kurdu olmaktan daha çok, şeytan insanın kurdudur. İnsan içinde yaşadığı evin, merkezinde yaşadığı şehrin, bağrında varlığını sürdürdüğü tabiatın,bir imtihan yeri olduğunun bilincinde olmazsa, dünya bir Cennete değil, bir Cehenneme dönüşür. İnsanlar içlerindeki şeytanları, meleklerle denetemezlerse, kendilerine geçici olarak verilen dünyayı herkes için yaşanır kılamazlar.

*

Bütün ömürlerini insan eli değmemiş dünyanın güzelliklerine güzellik katmaya adayan güzel mimarlar, toplumların görevlerinin ve sorumluluklarının başında, dünyayı güzelleştirmek gelir diyerek, yapılarıyla donattıkları şehirleri, dünyanın çekim merkezine dönüştürmüşlerdir.Cumhuriyet döneminin güzellik sevdalısı mimarlardan, biri de Turgut Cansever'dir. Cansever İslam Peygamberi''nin, “İnsanın dünyadaki esas vazifesi dünyayı güzelleştirmektir” sözünü, düşünce ve eylem dünyasının belirleyici ilkesi olarak görmüş ve mimarlığı iman için bilmiştir.

*

Cansever kitaplarıyla, çalışmalarıyla ve sohbetleriyle, Doğu ve Batı''nın mimarlık mirasında ev, şehir ve kültüre bakışlarındaki farklılıkları, Sinan ile Frank Lloyd Wright ve Le Corbusier''den yola çıkarak,bıkmadan ,usanmadan çok yalın ve çarpıcı bir dille anlatmıştır.Cansever''e göre evleri, çarşıları, çeşmeleri, camileri, hanları, hamamları ve gezinti alanlarıyla “şehir, insanın, hayatını düzenlemek üzere meydana getirdiği en önemli, en büyük fiziki ürünü, insan hayatını yönelten, çevreleyen yapıdır”, ve “her türlü üretimin yapılması, iktisadi, hukuki, idari ilişkilerin düzenlenmesi için, gereken bilginin geliştirilmesi, genç nesillerin eğitimi de şehir ortamında gerçekleşir”.

*

Türklerin Anadolu''da yüzyılar içinde oluşan kültüründe, şehir iki dünya arasındaki uyum ve düzenin, sağlandığı varoluş alanıdır. Şehirler her alanda, hayatı dört bir yanından, kuşatan yapılarıyla şehir, kültürler de hayatın her alanında, güzellikleri özendiren ve çirkinlikleri önleyen şehirleriyle kültür olurlar. Yapılar şehirlerin, şehirler de kültürlerin, en somut yüzleridir.

*

Mimarlıkta dünyasız öteki dünya, öteki dünyasız da dünya olmayacağı, en yakın ve en açık biçimde camilerle anlatılır. Yitirilen Cennet, Süleymaniye''de Allah''ın birliğinin simgesi olan, büyük kubbenin altındadır.

*

Süleymaniye''ye Haliç''in karşı yakasından bakıldığında, yeryüzünde değil, gökyüzünde inşa edilmişcesine güzel görünür.

*

Süleymaniye bakanlar, atalarının yitirdiği Cennet''i görürler.

*

Allah güzeldir, her iki dünyada da, güzel insanları sever.

*

Cennet güzel insanların, baba yurdu ve ana evidir.

25 Şubat 2019, 11:10

HAYATTA TEKNOLOJİNİN ÖTESİ HEM AYDINLIKTIR HEM KARANLIKTIR

========================================================== İnternet yüzyılında, ölümden sonra kalkışa inanmayan insan, ölümsüzlüğü dünyada yakalamak için, Goethe''nin Faust''u gibi, rinancını teknolojiye satmıştır. Kutsal kültürden daha çok seküler kültürden beslenen teknoloji, insana ruhun ölümsüzlüğünü unutturmuştur. “İnsan ölür, teknoloji ölmez” diyen internet toplumu, teknolojiyi bütün sorunların üstesinden gelecek, bir kurtarıcı olarak görmeye başlamıştır.

*

Bütün insanların gözlerini kamaştıran teknolojinin ötesinin, aydınlık mı, yoksa karanlık mı olduğu, dünyanın her yerinde tartışılmaktadır. İnsanların büyük bir tutkuyla bağlandıkları ve sürekli peşinden koştukları teknolojinin, dünyayı nereye götürdüğü konusunda farklı görüşler vardır. Teknolojinin insanlığa neler kazandırdığı ve neler kaybettirdiği, bütün ülkelerin kurum ve kuruluşlarının gündemindedir.İklim değişikliğinin, yol açtığı doğal afetler, bütün dünyada tartışılmaktadır.

*

Yıllar önce “Teknolojinin Ötesi”, isimli kitabımızda vurguladığımız gibi: “İnsansız teknoloji, teknolojisiz insan olmaz. Her kültürün kendine özgü bir teknolojisi vardır. Teknoloji, en geniş anlamıyla, bir kültürün değerlerinin ekonomik, sosyal ve siyasal alanlardaki yansımasıdır.” Teknoloji yüzyılların içinde nasıl gelişirse gelişsin, arka planında,inançlarıyla,değerleriyle,edebiyatıyla,kültürüyle ve ekonomisiyle bilimiyle, mutlaka insan vardır.Sorunlar insanlardan kaynaklanır,sorunların çözümünün yol haritası insanlardadır.

*

Tarihin her döneminde, aynı hız ve aynı yoğunlukta gelişmeyen teknoloji, her iki yanı da keskin bir kılıç gibi olmuştur. Ancak teknolojinin hayatı kolaylaştıran olumlu yanları gibi, hayatı zorlaştıran olumsuz yanları da, teknolojiyi elinde tutan insandan kaynaklanır. İnsanları öldürenler silahlardan önce, silahları ellerinde tutan insanlardır. Anadolu''da denildiği gibi: “Bıçağı yapan değil, kullanan katildir.” Sorunları doğuran, teknolojiden önce insandır.Her taşın altında, teknoloji yoktur, insan vardır.

*

Teknolojinin ötesi, teknolojiyi kullanan insana göre aydınlık ya da karanlık olur. Teknoloji iyilik peşinde koşan insanın olduğu kadar kötülük peşinde koşan insanın da, elindeki en güçlü ve en etkili silahtır. Nükleer teknolojiden hem barışta, hem de savaşta yararlanılır. Savaşta ölüm saçan nükleer teknoloji, barışta hayat kurtarır. Uçaklar insan taşıdıkları gibi, bomba da taşırlar.Yolcu gemileriyle insanlar taşınırken, savaş gemileriyle silahlar taşınır.

*

Bütün dünyanın karşı karşıya olduğu ana sorun,internetle, bilgisayarlarla,robotlarla,nükleer silahlarıyla, denetimden çıkan teknolojinin, denetim altına alınmasıdır. Teknolojiyi denetmek için, önce insanı denetmek gerekir.İnsan denetilmezse, teknolojiden çok daha tehlikeli olur.Savaşta askerlere ,vur emrini silahlar değil,generaller verir.Savaşta cephe gerisindeki generaller ölmezler, cephe önündeki askerler ölürler.

*

İnsanları denetemeyenler, teknolojiyi denetemezler.

*

İnsanlar değerlerle denetilirler.

*

Teknoloji insanın gölgesidir.

*

Gölgeyle savaşılmaz.

26 Şubat 2019, 09:58

YERYÜZÜNDE MEKKE ŞEHİRLERİN NUR DAĞI DAĞLARIN ANASIDIR

======================================================== Hesap Gününe, Cennete ve Cehenneme inananlar için, şehir denilince, akla nasıl Mekke şehiri gelirse, dağ denilince de akla Nur Dağı gelir. Mekke şehirlerin, Nur Dağı da dağların anasıdır. Karsız dağ, dağsız kar olmaz. Ancak Nur Dağına gökyüzünden kar yağmaz, nur yağar. Nur Dağı, Ağrı Dağı gibi, başı karlarla kaplı bir dağ değildir, dört bir yanı gökyüzünden yeryüzüne, yağan nurlarla kaplı bir dağdır.

*

Kabe şehirlerin anası Mekke'nin, Hira mağarası da dağların anası Nur Dağının kalbidir. Mekke'nin neresinde olursanız olun, gökyüzüne açılmış bir el gibi duran, Nur Dağıyla göz göze gelirsiniz. Nur Dağından bakılınca da Kabe görülür. Kabe'yi tavaf edenler Nur Dağını, Nur Dağı da Kabe'yi tavaf edenleri sever. Cennete giden bütün yollar, Nur Dağında buluşurlar. Ve Nur Dağında, iki dünyada kurtuluşa giden yolun, hiç batmayan güneşi doğar.

*

Büyük habercilerin üstün habercisi Cebrail, Hira mağarasında Son Peygambere, Allah'ın kendisini, bütün insanlığı kutsal kültüre, davet etmekle görevlendirildiği, haberini getirir. Şehirlerin anası Mekke'de, dağların anası Nur Dağında, kitapların anası Kur'an vahyedilmeye başlar. İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikiminin ana kaynağı, kutsal kitapların en başta olanı,ancak en sonda geleni Kur'an, bütün boyutlarıyla, iki dünyaya 'Oku', çağrıyla açılır.

*

Sürekli okunması ve sürekli yorumlanması, çağrıyı kabul eden ve kabul etmesi beklenenlere bırakılan Kur'an'da, iki dünyanın bilgisi, ayrıntısına inilmeden verilir. Seyit Hüseyin Nasr'ın kitaplarında sık sık vurgulandığı gibi: 'Kur'an akıl üstü, ancak akıl dışı değildir.' Mekke'nin Nur Dağında başlayan Kur'an, yirmi üç yılda başka bir dağ olan, Rahmet Dağında,bir harfi bile hiç değişmeyecek, mükemmellikle tamamlanır.

*

Dünyada bütün yönlerin Mekke'de buluştukları gibi, bütün kitaplar da Kur'an'da buluşur. Nur Dağı doğruluğun, Kabe sanatın, Kur'an gerçeğin kaynağıdır. İki dünyada kurtuluşa ermek isteyenler, gerçek sevgisini Kur'an'dan, sanat sevgisini Kabe'den, doğruluk sevgisini de, Nur Dağından alırlar. Dünya tarihinin her döneminde, doğruluk arayanlar doğruluk bulurlar, doğrulukta birbirleriyle yarışırlar.

*

Bütün dünyayı etkisi altına alan 'Seküler zehirlenme', doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin ve iyi ile kötünün, birbirine karışmasına yol açmıştır. Bilgi hiyerarşisinde üstte yer alan kutsal kültürle, altta yer alan seküler kültür konum değiştirmiştir.

*

İki dünyada insanın yolunu aydınlatacak olan, seküler kültürden önce kutsal kültürdür.

*

Seküler kültür tek dünyaya odaklanırken, kutsal kültür iki dünyaya odaklanır.

*

Yeryüzü gökyüzünü değil, gökyüzü yer yüzünü aydınlatır.

*

Kutsal kültürün ışığını, seküler kültür söndüremez.

27 Şubat 2019, 11:49

KÜRE DÜNYADAN KARE DÜNYAYA GEÇİŞTE YENİ VİZYON ARAYIŞLARI

========================================================== Sürekli dönüşen ve dönüştüren dünyanın, dönüştürücü gücü olmak için, kuruluşlar, kurumlar ve ülkeler gelecek vizyonlarını, durmadan yenilemek zorundırlar. Dünyanın dönüşüm hızından, daha düşük bir hızla dönüşen ülkeler, dönüştürenlerden değil, dönüştürülenlerden olurlar. Dünyada her ülkenin dönüştürenlerden olması, ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüne, yeni boyutlar kazandırmasına bağlıdır. Ülkelerin dünya ülkeleri arasındaki yerleri, kamu kuruluşlarından daha çok, özel kuruluşlarla belirlenir. Küreden kareye dönüşen dünyada, en güçlü devlet, nufüsuna göre, en küçük parlementosu, en az parlementeri ve en az bakanı olan devlettir. Ülkelerin yeni vizyonunda, üretim gücü düşük, risk almaktan kaçınan, çok hiyerarşik, çok bürokratik, kurum ve kuruluşlara kesinlikle yer yoktur.

*

Yeni düz kare dünya, “temsili” demokrasiden “katılımcı” demokrasiye, “siyasal” toplumdan “sivil” topluma, “kapalı yerel” ekonomiden, “açık küresel” ekonomiye, “tek kültürlü” ülkeden “çok kültürlü” ülkeye dönüşmeye dört elle sarılan ülkelerin dünyasıdır. Ülkeler dönüşmeyen misyonlarıyla, dönüşen vizyonlarını, ne kadar hızlı dönüştürürlerse, ekonomik, siyasal ve kültürel gücünü de o kadar hızlı büyütürler.

*

Kare dünyada ülkelerin yeni vizyonu, ya dönüşmek, ya dönüşmemek değil, hem dönüşmek hem dönüşmemektir. Uzaklık yakınlık farkının olmadığı düz dünyada, ülkelerin pergellerinin sabit ayaklarının, kendi şehirlerinde olabilmeleri, değişen ayaklarııyla, dünyanın bütün şehirlerini, bir bir dolaşmasını bilmelerine bağlıdır.

*

Yeni dünya, ister kültürel, ister siyasal, ister ekonomik olsun, her alanda ülkelerin mükemmellikte yarıştıkları bir dünyadır. Mükemmelliğin pasaport taşımadığı yeni dünyada, kusursuzluğun peşinde koşmayan ülkeler, ülkelerarası ilişkilerde önlenemeyen savaşların tetikleyicileri olurlar. Tom Peters'in kuruluşlar için önerdiği “Mükemmel Arayış” stratejisi, üretim güçünü büyütmek isteyen ülkeler için de geçerlidir.

*

Küre dünyanın “Serbest Pazar Ekonomisi”, kare dünyada “Etik Pazar Ekonomisi”ne dönüşmüştür. Artık ülkeler arasında ekonomik bağımsızlıktan daha çok ekonomik bağımlılık önemlidir. Her ülke elindeki kaynakların değerlendirilmesinden sorumludur. Ülkeler birbirleriyle ortaklık yapmak zorundadırlar.

*

Yeni dünyada ülkeler küre dünyada uyuyacaklar, kare dünya'da uyanacaklardır. Yunus'tan yola çıkılarak söylenirse, kare dünyanın üzümü, küre dünyanın erik dalında yenilecektir.

*

Düz kare dünyada her teş yanan yerden duman çıkmadığı gibi, her duman çıkan yerde ateş yanmamaktadır.

*

Küre dünyanın çamları, kare dünyanın bardakları olmuşlardır.

*

Yeni dünya her alanda hayatı, güzelleştirenlerin dünyasıdır.

*

Dünyayı güzelleştirerek, yaşanır kılanlar, kolaylaştıranlardır.

28 Şubat 2019, 11:46

EKONOMİDE VE KÜLTÜRDE KÜÇÜK ŞEYLERİN ETKİLERİ BÜYÜK OLUR

========================================================== Ekonomik ve kültürel boyutlarıyla, insan gibi hayat da, özenle okunacak gizemli bir kitaptır. Hayatın bir boyutunda ortaya çıkan, olumlu ya da olumsuz gelişmeler, bir boyutunda istenen ya da istenmeyen etkilere yol açarlar. Toplumlarda sürekli değişen huzur ve mutluluk dengeleri, bir insan bedenine benzeyen hayatın, boyutları arasında, yakalanacak uyum ve düzene bağlıdır.

*

Kültürel ve ekonomik boyutların birbirlerini güçlendirdikleri toplumlarda, hayat büyük bir canlılık kazanır. Küçük şeylerden büyük dersler çıkarmasını bilen Kemal Ural, “Küçük Şey Yoktur” adını verdiği kitabında,“Ne kadar küçük olursa olsun,mevcut olan her şeyin, ileride oluşacak her şeyle ilgisi vardır” diyerek, insanların düşünce ve eylemlerinde, küçük şeylerin önemini vurgulamaktadır. İnsanların küçük eylemleri, toplumlarda büyük dalgalanmalara yol açarlar.

*

Tarihin her döneminde, düşünceleri eylemlere, eylemleri düşüncelere dönüştürmesi bilen insanlar, düşünceleriyle ve eylemleriyle, toplumları peşlerinden sürüklemişlerdir.İnsanlar her zamanda ve her yerde, kültürel ve ekonomik hayatın temel taşı olmuşlardır. Gökyüzünde yıldızların yüklendiği sorumlulukları, yeryüzünde insanlar yüklenmiştir. İnsanlar düşünceler ve eylemleriyle, yeryüzünü gökyüzüne, gökyüzünü yeryüzüne taşırlar.

*

İnsanların hareket alanlarının daraltıldığı, düşüncelerinin ve eylemlerinin sınırlandırıldığı toplumlarda, hayat bütün boyutlarıyla yoksullaşarak derinliğini yitirmekten kurtulamaz. Her yerde insanların korunması, aynı zamanda bütün boyutlarıyla, hayatın ve toplumun korunmasıdır. Toplumların kültürel ve ekonomik başarısında, insan küçük dünyadır, dünya büyük insandır. İnsanlar atalarının yitirdikleri Cenneti bulmak için dünyadadırlar.

*

Toplumlarda kültürün ve ekonominin canlılığı, küçük şeylerde büyük şeyleri gören insanlardan kaynaklanır. İnsanların kültürdeki düşünceleri, ekonomilerde büyük eylemlere yol açarlar. İnsanlar olmadan kültürel düşünceler canlılık, ekonomik eylemler zenginlik kazanmazlar. Toplumların güçleri insanlardan, insanların güçleri düşüncelerden, düşüncelerin güçleri başlattıkları eylemlerden kaynaklanır. Düşüncelere verilen önem, eylemlere verilen önemi gösterir.

*

Toplumlarda insanlar yaptıkları iyiliklerle ayakta kalırlar. İnsanların işleri, yaşları, güçleri ne olursa olsun, yapabilecekleri bir iyilik her zaman vardır. İnsanlar toplumların bitmez tükenmez düşünce ve eylem kaynaklarıdır. İnsanlar olmadan toplumlar, varlıklarını ve güçlerini koruyamazlar. İyiliğin üstsel olarak artan gücü, evden caddeye, caddeden şehire, şehirden ülkeye, ülkeden de dünyaya dalga dalga genişleyerek, bütün insanlığı etkisi altına alır.

*

Ekonomik ve kültürel hayatta, büyük şeyler, küçük şeylerden, güç alırlar.

*

Hayatın en küçük ve en önemli, sürükleyici gücü insandır.

*

İnsana gösterilen özen, hayata verilen önemdir.