Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Nisan 2019

34 yazı

1 Nisan 2019, 10:33

HER KUŞAK TARİHİ YENİDEN YAZMAK VE YORUMLAMAK ZORUNDADIR

========================================================== Bütün insanlığın, düşünce ve eylem birikimi, tarihin havuzunda toplanır. Bu yüzden, tarih araştırma alanı ne olursa olsun, her bilimin atölyesidir. Bütün bilimler tarihin büyük havuzundan yararlanırlar. Tarihi tekrar tekrar yazmasını ve yorumlamasını bilmeyenler, gelecek kuşaklara kalacak eserler bırakamazlar. Geçmişin derinliklerinden bakmadan, geleceğin zenginlikleri görülemez.

*

Tarihçi Arnold Toynbee''nin, 1962''de İstanbul''da “Tarih Üzerine” yaptığı, iki konuşmada vurguladığı gibi, her ülkede, her kuşak ülkelerinin tarihini yeniden yazmaya çalışır. Tarihin olguları değişmez, ancak olguların yorumu, kuşaktan kuşağa değişir. Her kuşağın dünyaya bakışı, değişik boyutlarıyla hayatı algılayışı değiştiği için, tarihin yorumlanışı da değişir.Tarihin olguları değişmez,tarihin algıları değişir.

*

Yahya Kemal''in şiir ve düşünce dünyasında tarihin vazgeçilmez bir yeri vardır. Anadolu''nun bin yıllık tarihi, Türk toplumunun kimliğiyle birlikte, kişiliğini de oluşturmuştur. Türkler''in düşünce eylem dünyaları, Anadolu''nun tarih ve coğrafyasıyla yoğrulmuştur. Tarih Anadolu insanın düşünce, coğrafya da eylem dünyasına yeni boyutlar kazandırmıştır.İbn Haldun'un "Coğrafya toplumların kaderidir" yasası, tarih için de geçerlidir."Tarih toplumların kaderidir." Hiçbir toplum kaderinden kaçamaz.Kader önceden okunmaz.Kader önceden bilinmez.

*

Tarih denilince akla Tarih Düşünürü,Medeniyet Şairi Yahya Kemal akla gelir. Yahya Kemal şiirleriyle Anadolu insanının tarihini yeniden yazmıştır.Sezai Karakoç''un ortaya koyduğu gibi, nasıl Mehmet Akif “hayatı şiire, şiiri hayata” kazandırmışsa, Yahya Kemal de, “tarihi şiire, şiiri tarihe” taşımıştır. Yahya Kemal şiir yazmamış, şiirle tarih yazmıştır. O büyük şair olduğu kadar, yıkılışta yükselişi gören, büyük bir tarih felsefecisidir.

*

“Süleymaniye''de Bayram Sabahı” şiiri, Türkler''in Anadolu''daki “dokuz asırlık” tarihlerini, bir büyük ressamın fırçasından çıkmış tablo gibi özetler. O tabloda Çaldıran, Mohaç, Kosova, Niğbolu, Belgrad, Budin, Tunus, Barboros ve Cezayir vardır.

*

Yahya Kemal Türkler''i felsefe yapan bir millet olarak değil, fetih yapan bir millet olarak görür. Ancak söz konusu olan fetih, sohbetlerinde sık sık vurguladığı gibi, güçle değil, Mesnevi ile yapılan bir fetihtir.

*

Yahya Kemal''in düşünce dünyasında, “Cihan vatandan ibarettir”.

*

Cihan vatanda, Üsküdar ve Eyüp ile İstanbul ayrı bir yer tutar.

*

Yahya Kemal aradığı kutlu evi, İstanbul''da bulmuştur.

*

İstanbul Türklerin tarihinin özü ve özetidir.

*

İstanbul okunmadan, tarih yazılmaz.

*

İstanbul'u her kuşak sürekli okur.

*

Yazılan, okunur, yorumlanır.

1 Nisan 2019, 14:46

YENİLENMESİNİ BİLENLER YENİLMEZLER

Gizliliğin olmadığı düz kare dünyada,açıklık içinde yenilenerek,yenilik yapmasını bilen kuruluşlar, hiçbir zaman yenilmezler.Onlar her gün yeniden doğmasını bildikleri için,hiç kimse onların ürettikleri ürünlerden usanmaz.Onların ürünleri, dünyayı pasaportsuz dolaşır.

2 Nisan 2019, 13:05

MEDİNE DEMOKRASİSİ ATİNA DEMOKRASİSİNDEN ÜSTÜNDÜR

===================================================== Şehirler yüzyılların içinde oluşan kutsal ve seküler kültürlerin, ekonomik ve siyasal boyutlarıyla topluma yansıyan yüzleridir. Şehirler kültürlerin, kültürler inançların tarihidir. Medine'siz kutsal demokratik yönetim kültürü Atina'sız seküler demokratik yönetim kültürü düşünülemez. Erdemde Medine demokrasisi Atina demokrasisinden üstündür. Demokrasiler şehirlerde zenginleşerek, yeni boyutlar kazanır. Şehirler değişik amaçlarla inşa edilmiş yapıları, kurumları ve kuruluşlarıyla yönetim ve üretim kültürlerinin, görünen somut yanlarını oluştururlar. Görünen ve görünmeyen yanlarıyla, her seküler ve kutsal kültürün, rengine boyandığı erdemli şehirleri vardır.

*

Dünyada kutsal kültürün beslendiği erdemli şehirlerin başında, bir arada yaşamanın şah örneği, çokkültürlüğün merkezi, Hicret şehiri Medine gelir. Ölümlü ve ölümsüz, bütün boyutlarıyla hayatı yaşanılır kılmanın ölçüsü, Medine'de yönetimde ve üretimde erdemli olmaktır. Erdemli insanlar erdemli toplumu, erdemli toplumlar erdemli şehirleri oluştururlar. Kültürden kültüre insanlar nasıl değişirse, şehirler de öyle değişir. Şehirler kültürlerin hem varolma hem de yaşama kaynaklarıdır.

*

Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, şehirlerin erdemi, erdemli şehirlerin anası Medine'yi, kendilerine örnek almalarına dayanır. Medine İslam Peygamberi'nin Mekke'den Medine'ye hicret etmesiyle Medine olmuştur. Ancak onun erdemi, dayandığı değerlerin ilk insanla yaşıt olmasından kaynaklanır. Şehirlerin barış şehirleri olabilmeleri için, Medine'nin solmaz rengine boyanmasını bilmeleri gerekir. Onun toprağından toprak taşıyan şehirlerde, erdemli olmanın binbir renkli çiçekleri açar.

*

Erdemli insan, erdemli şehirde, hayatın bütün boyutlarında mutluluğu, yalnızca kültürel ya da yalnızca ekonomik alana odaklanarak uçlarda değil, her ikisini altın bir oranda birleştiren orta alanlarda arar. Seküler kültürde iddia edildiği gibi, insanlık erdemi yalnızca ekonomik alan içinde ararsa, şehirler savaş alanına dönüşerek, toplumun bütün kesimleri için yaşanılmaz hale gelirler.

*

Erdemli şehir Medine'yi örnek alanlar, kültürün ilkeleri ile ekonominin kuralları arasındaki uyum ve düzeni korumada, büyük bir ustalık kazanırlar. Onlar hiçbir zaman, yalnızca kültür ya da yalnızca ekonomi diyenlerin tuzağına düşmezler. Medine'de hem mescit, hem de çarşı vardır. Erdemli insan, mescidi çarşıdan, çarşıyı da mescitten soyutlamaya kalkışmaz. O mescidin erdeme çağıran ezan, çarşının da görünmeyen dünyanın görünen eylem alanı olduğunu bilir.

*

Erdemli şehirde, erdemli insanın değeri, şehire verdiklerinin, şehirden aldıklarını aşıp aşmamasıyla ölçülür. İnsanın şehire verdiklerinin büyüklüğüyle, erdemliliğin doruklarına ulaşırken, aldıklarının büyüklüğüyle de erdemsizliğin doruklarına ulaşır.

*

Tokgözlü erdemli insanlar üretimin, açgözlü erdemsiz insanlar da tüketimin peşinden koşarlar.

*

Erdemli şehirler savaşın değil, barışın öncüleridir. Barışmak savaşmaktan üstündür.

*

Dünyada hiçbir savaşın kazancı, hiçbir barışın kazancından daha büyük değildir.

*

Savaşta toprağa kanlar,barışta terler dökülür.Kan gölünde balık yaşamaz.

*

Barışta çocuklar babalarını,savaşta babalar çocuklarını toprağa verir.

*

Savaş toprakları çoraklaştırırken,barış toprakları bereketlendirir.

3 Nisan 2019, 10:45

SOSYAL MEDYADA ÖĞRENMESİNİ ÖĞRENMEK EN ÖNEMLİ EĞİTİMDİR

========================================================== Eğitim çalışmalarına yeni boyutlar kazandırmak, öğrenmesini öğrenmek, düşünce ve eylem dünyasını zenginleştirmek, bütün ülkelerin karşı karşıya olduğu sorunların en önemlisidir. Yeni yüzyılda, eğitim çalışmaları, okullardan daha çok okul dışı alanlarda yoğunlaşmıştır. İletişim kanallarının zenginleşmesi, evlerle birlikte iş yerlerini de bir üniversiteye dönüştürmüştür. Geleceğin üniversiteleri, bugünün üniversitelerinden çok farklı olacaktır.

*

Her alanda rekabetin uluslararası boyutlar kazanması, başta üniversiteler olmak üzere, bütün kurumları ve kuruluşları, sürekli yenilik yapmaya zorlamaktadır. Her kurum ve her kuruluş, yenilik sınırlarını genişletmek ve verimlilik çalışmalarını hızlandırmak için, iş yerleriyle birlikte, çalışanlarının evlerini, üniversitelerle bütünleştirmek zorundadır. Kurumlarda ve kuruluşlarda, sürekli yenilik yapmak için, her yerde sürekli eğitim yapılmalıdır.

*

Sürekli eğitimi yaygınlaştırmak ve eğitimin kalitesini artırmak için, iş yeri, ev ve üniversite üçgenindeki eğitim çalışmalarının, bilgisayar ortamına taşınması büyük önem kazanmıştır. Bilgisayar ortamında, zaman ve mekan farkının ortadan kaldırılmasıyla, bilinen eğitim yöntemleri, geçerliliklerini büyük ölçüde yitirmişlerdir. Çünkü, bilgisayar ortamına aktarılan eğitim, hem maliyetleri düşürmektedir, hem de kaliteyi artırmaktadır.İnternette ulaşılmayacak öğrenci ve öğretici yoktur.

*

Sürekli ve uzaktan eğitimle, geçerliliğini yitirmiş, verimsiz ve etkisiz, yöntemler yerine, verimli ve etkili, bilgisayara dayalı eğitim yöntemleri yaygınlaşmaktadır. Karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde, bilgisayar ortamında yapılan eğitimle, dünyadaki her üniversite, öğrencileriyle ve hocalarıyla evlere taşınmıştır. Dünyadaki her ev ve her iş yerine ulaşmaya çalışmayan üniversiteler küçülmektedirler.

*

Bilgisayar ortamında, ürün, hizmet ve bilgi üretebilmek için, üniversite, ev ve iş yeri üçgeninde, herkes, sürekli ve uzaktan eğitimden yararlanacak bilgiye ve donanıma sahiptir. Bunun için de, kamu, özel ve gönüllü eğitim kuruluşları, birbirleriyle yardımlaşmaktadırlar. Artık dünyada bilgisayar ortamındaki eğitim, her kademedeki ve her konudaki eğitimin, temelini oluşturmaktadır.

*

Dünyada bütün ülkelerin, karşı karşıya olduğu sorunların başında eğitimsizlik, mesleksizlik ve yoksulluk gelmektedir. Üniversiteleri evlere taşıyarak, uzaktan eğitim yöntemlerini geliştirerek, bütün ülkeler düşük olan, ortalama eğitim süresini uzatma imkanına sahiptirler.Google dünyanın en büyük açık üniversitesidir. Sosyal medyaya karşı çıkmakla, okumaya yazmaya karşı çıkmak, arasında fark yoktur.

*

“Evdeki üniversite”lerle eğitim kurumlarının ve kuruluşlarının, verimlilikleriyle birlikte, etkinlikleri de artmaktadır. Karşılıklı iletişim ve etkileşime dayanan bilgisayar ortamındaki eğitim, bilinen yüz yüze eğitimi, geliştirerek dönüştürmektedir.

*

Sosyal medya kuruluşu Facebook'un dünyada üç milyar,Türkiye'de elli milyon yararlanıcısı vardır.

*

Dünyada öğrenmek ve öğretmek isteyen her bilgili insan, yedi milyar insana ulaşmaktadır.

*

Paylaşacak birikimi olanların, dünyada ulaşamayacakları hiç bir insan yoktur.

*

Sosyal medyaya direnilmez, sosyal medya yönlendirilir, yönetilir ve denetilir.

*

Eğitimde sosyal medya sedeftir,incisi de öğrenen ve öğreten insandır.

*

En büyük,en önemli eğitim,öğrenmesini öğrenmektir.

*

Öğrenmesini öğrenen,hem öğrenir,hem öğretir.

4 Nisan 2019, 12:57

SERMAYEYİ SERVETE DEĞİL SERVETİ SERMAYEYE DÖNÜŞTÜRMEK

========================================================== Ellerindeki kaynakları değerlendirmesini bilen kişiler, kuruluşlar ve ülkeler, sermaye yoksunluğu çekmezler. Üretim gücünü büyütmek için, toplumun değişik kesimlerinin elinde, gizli ya da açık küçümsenmeyecek bir servet vardır. Sorun her zaman değerlendirilmeyen kaynakları sermayeye dönüştürerek, ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünü büyütmek olmuştur. Üretim gücünü büyütmede, sermaye kişilerin, kurumların ve kuruluşların, çevresine gelmez, zamanı gelince çevrenin, dışına çıkılarak, sermayenin aranması ve bulunması gerekir. Sermayeyi bulanlar arayanlardır. Üretmek servet işi değil, sermaye işidir.

*

Bir ülkenin zengin doğal kaynaklara, bir kuruluşun geniş topraklara sahip olması, bir servete sahip olduğunu gösterir. Ancak eldeki servet, ürün ve hizmet üretiminde kullanılmıyorsa, dinamik değil, statik bir kaynaktır. Kurum ve kuruluşların ellerindeki statik kaynakları, dinamik kaynaklara dönüştürmenin, sürükleyici gücü, onlardan ürün ve hizmet üretme yolunda yararlanmasını bilen girişimciliktir. Girişimciliğin gelişmediği toplumlarda servetler, sermayeye dönüşmediği gibi, zaman içinde de erir, yok olur giderler.

*

A.Çehov’un “Vişne Bahçesi” oyununda, varlıklı bir ailenin servetini sermayeye dönüştüremediği için, karşılaştığı büyük ekonomik sıkıntıları anlatılır. Ailenin evleri dışındaki tek varlıkları, oturdukları evin yakınındaki, büyük bir vişne bahçesidir. Değişimin farkında olan bir dostları, bahçeye evler yaparak satmayı önerir. Vişne bahçesine ev yapmak, ailenin kapalı dünyasına çok ters gelir, dostlarına hiç kulak asmazlar. Ancak servet de kendiliğinden ,sermayeye dönüşmediği için, aile elindeki son servet olan vişne bahçesini de yitirir.

*

Dünya tarihinin her döneminde, kaynakların değerlendirilmesi, bütün toplumların, bütün kuruluşların, bütün insanların karşıya oldukları sorunların başında gelir. Bütün ülkeler, bütün toplumlar, varlıklarını ve güçlerini koruyabilmek için, ekonomik ve kültürel kaynaklarına, yeni zenginlikler kazandırmak zorundadırlar. Toplumların bilgi, hizmet ve ürün üretme güçleri, uzun dönemli düşünen, yenilik yapmasını bilen ve risk almaktan kaçınmayan, kişiler ve kuruluşlarından kaynaklanır. Kişiler ve kuruluşlar, kendi kendileriyle yarışarak, uzun ömürlü olurlar.

*

Kuruluşlar kültürel ve ekonomik alanda, durmadan yenilenerek, üretim güçlerinin gelişmesine ve büyümesine süreklilik kazandırırlar. Kuruluşlar güçlerini büyüterek değil, insanları güçlendirerek güçlerini korurlar ve geleceğe kalacak ürünler, hizmetler ve bilgiler üretirler. Tarih boyunca kültür gibi, ekonomi de insanların en çok ilgilendiği ve insanları en çok ilgilendiren, alanların başında gelmiştir. Kültür ve ekonomi, zamanla değer yitirmez, değer kazanır.Yüzyıllar öncenin üretim sorunları, insanlığın üretim sorunları olmaya devam etmektedir.

*

Ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini büyütebilmek için, serveti sermayeye dönüştürecek, girişimcilere ve kuruluşlara bütün dünyanın ihtiyacı vardır.Girişimcilik üreten el olmasını bilmektir.

*

Girişimciler dünyanın kaynaklarını, ürünlere, hizmetlere ve bilgilere dönüştürerek, yoksulluğun üstesinden gelmekle kalmazlar, dünya barışına da en büyük katkıda bulunurlar.

*

Üreten el olmayı özendirmeyen toplumlarda, kültürel alan derinliğini, ekonomik alan zenginliğini yitirir.

*

Kültürün dinamiklerini kavramadan, ekonominin dinamikleri kavranılmaz.

5 Nisan 2019, 10:49

İSLAM MEDENİYETİ MESNEVİ VE MUKADDİME MEDENİYETİDİR. MESNEVİ'DE İÇ,MUKADDİME'DE DIŞ DÜNYAYI İNŞA ETMENİN YOL HARİTASI VARDIR.ONLAR DÜNYANIN ASLA BATMAYAN

GÜNEŞLERİDİR.IŞIKLARINI KUR'AN'DAN ALMIŞLARDIR.

5 Nisan 2019, 11:05

YENİ FATİHLER KUSURSUZLUĞU ARAYAN KUSURSUZ KURULUŞLARDIR

=========================================================== Dünyanın her yerinde ülkelerin gücü, kusursuzluğa giden yolda, kusursuz bilgi, hizmet ve ürün üretmesini bilen, kurum ve kuruluşlarından kaynaklanır. Hayatın bütün boyutlarında, kusursuzluğu arayan kuruluşlar, kazandıkları güçleri ve üstünlükleri, hiçbir zaman yitirmezler. Dünyanın önde gelen kuruluşlarının, üst düzey yöneticilerinden, Donald Keough başarısızlığa giden yolda yapılan kusurları, on başlık altında toplamaktadır.

*

1. Aşırı borçlanmak. İster bilgi, ister hizmet, isterse ürün üretsin, hiçbir kurum, hiçbir kuruluş borçlanmadan büyüyemez. Ancak borçlanarak gösteriş yatırımı yapanların, duvara çarpmasını hiçbir borç veren kuruluş önleyemez.

*

2. Tek bir alıcıya bağlanmak. Kuruluşların yerel ve küresel pazarlarda, üstünlük kazanmaları için, hem alıcılarını hem de tedarikçilerini, çeşitlendirmeleri gerekir. Tek alıcı ve tek tedarikçi, bir kuruluşun yönetiminde en büyük risktir.

*

3. Kusurlu ortaklar seçmek. Hangi alanda üretim yapılırsa yapılsın, kusursuz üretim yapmak için, her şeyden önce kusursuz ortaklara ihtiyaç vardır. Ortaklık yapmasını bilmeyenler, paylaşmasını bilenler tarafından paylaşılırlar.

*

4. Sağlık sorunlarını göz ardı etmek. Kurum ve kuruluşların sağlıklı olabilmeleri, yöneticilerinin sağlıklı olmalarına bağlıdır. Kendileriyle birlikte çalışanlarının, sağlıklarına önem vermeyenler, kuruluşlarının sağlığını korumakta güçlük çekerler.

*

5. Yönetimde bilgi akışını aksatmak. Başarılı kuruluşlar, yönetim ve işletme fonksiyonlarında, yukarıdan aşağıya olduğu kadar, aşağıdan yukarıya da bilgi akışını aksatmazlar. Bilgi akışının aksadığı kuruluşlarda, bütün fonksiyonlar aksar.

*

6. Pazarda yarışmayı fiyatları düşürmeye dönüştürmek. Pazarlarda yarışma üstünlüğü kazanmanın yolunu, fiyatları düşürmekte bulan kuruluşlar, giderlerini denetim altına almakta güçlük çekerler. Sürdürülebilir yarış fiyatla değil, her alanda farklı olmakla sağlanır.

*

7. Büyük yönetim binalarına yatırım yapmak. Dünyanın neresinde olursa olsun, sermayeyi servete dönüştüren kuruluşlar, uzun dönemde varlıklarını koruyamazlar. Üretici güç, servetten önce sermayeye dayanır. En etkili sermaye entelektüel sermayedir.

*

8. Alıcılara odaklanmayı unutmak. Tarım, sanayi ve hizmetlerin her alanında, bütün kurum ve kuruluşları, alıcıları ayakta tutarlar. Hiçbir kuruluş alıcısı olmayan bir ürün, bir hizmet ve bir bilgi üretemez. Başarının bayrağını alıcılar taşırlar.

*

9. Kendisini yenilemeyi bırakmak. Nasıl derisini değiştirmeyen yılanlar yaşayamazlarsa, kendilerini yenilemeyen kuruluşlar da uzun ömürlü olmazlar. Kusursuzluğun peşinde olan kurum ve kuruluşlar, her gün yeniden doğmasını bilirler.

*

10. Yatırım yapmaktan kaçınmak. Kusursuzluğu arayan kurum ve kuruluşların gelecekteki başarıları, bugünden geleceğe yaptıkları yatırımlara bağlıdır. Geleceğe yatırım yapmayan kuruluşlar, kendi hayat kaynaklarını kendileri kuruturlar.

*

Yirmi birinci yüzyılda ülkelerin üretim gücüne yeni boyutlar kazandıracak olanlar, kusursuzluk arayışında, kusurlardan kaçınmasını bilen, kurum ve kuruluşlar olacaktır. Kültür ve ekonomide, kusursuzluğu arayan kuruluşlar, bir yandan kusursuzluğun öncüsü olurlarken, bir yandan da büyük bir yarışma üstünlüğü kazanırlar.

*

Onlar ülkelerinin ekonomileriyle birlikte, kültürlerine de yerel ve küresel pazarlarda, geniş alanlar açarlar.

*

Kültürleri kusursuz olan toplumların, ekonomileri ve kuruluşları kusursuz olur.

6 Nisan 2019, 11:13

RÜYA GÖRME GÜCÜ SERMAYE GÜCÜNDEN ÇOK DAHA ÖNEMLİDİR

======================================================== Girişimciler üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmede, kültür ile ekonomi arasındaki altın oranı, yakalamasını bilenlerdir. Girişimcilikte Goethe''nin vurguladığı gibi: “İstemek yetmez, yapmak gerekir, bilmek yetmez, uygulamak gerekir.” Üretim gücüne yeni boyutlar kazandıran girişimciler, bin bilseler de, bir bilene danışmadan yola çıkmazlar. Onlar rüyalarını gercekleştirme yolunda, bütün zorluklara katlanırlar.

*

Kültürün üstünlüğüne dayanan, değerlerle yoğrulan girişimci ekonomi gücünü, rant peşinde koşan fırsatçılardan değil, üretim derdinde olan girişimcilerden alır. Fransızların “Adam Smith”i olarak bilinen Jean Baptiste Say’ın gözünde girişimciler, ekonominin kaynaklarını verimsiz üretim alanlarından, verimli üretim alanlarına yönlendirmesini başaranlardır. İktisatcı Joseph Schumpeter de, girişimcileri ekonomik hayatın merkezine yerleştirir.

*

Girişimciler dünyada hangi şehirde bulunurlarsa bulunsunlar, nehirlerin sularını enerjiye dönüştüren barajlara benzerler. Nasıl nehirlerin yoluna kurulan barajlar, toplumun bütün kesimlerine enerji sağlarlarsa, girişimciler de toplumların ihtiyaçlarını karşılayan ürünler, hizmetler ve bilgiler üretirler. Nehirlerin bütün insanlığın hayat kaynaklarını oluşturmaları gibi, girişimciler de, dünya ekonomisinin sürükleyici gücünü oluştururlar.

*

Kültür ve ekonomide büyük kaynakları olanlar değil, büyük rüyaları olanlar girişimci olurlar.Bunun için “Girişimcilik rüya görmektir” diyen Stefano Elio D’Anna, girişimcilere hayallerinin rüyalarını görmelerini,rüyalarına inanmalarını, rüyalarının peşinden koşmalarını ve rüyalarından kuşku duymamalarını tavsiye ediyor.Büyük rüyaları olmayan girişimcilerin, büyük destekcileri, büyük kaynaklari, büyük kuruluşları olmaz. Girişimcilerin rüyaları zenginleştikçe, görüşleri derinleşir, istedikleri eksiksiz gerçekleşir.

*

Girişimcilerin rüya görme güçleri, sermaye gücünden çok daha önemlidir. Rüya görmesini bilen girişimciler, dağları yerlerinden oynatırlar, nehirlerin yataklarını değiştirirler, ulaşılmayan denizlere ulaşırlar. Rüyalarına inananlara, rüyalarından kuşku duymayanlara, melek yatırımcılar inanırlar, borç veren kuruluşlar güvenirler.Dünyanın neresinde olursa olsun, rüyaları görülen yeni ürünler üretilir, üretilen yeni ürünlerin rüyaları görülür.

*

Görülecek rüyaları olmayan girişimcilerin, gerçekleşecek yenilikleri, üretilecek yeni ürünleri olmaz. Girişimciler yapacakları yeniliklerle, üretecekleri yeni ürünleriyle konuşurlar. Kültürel ve ekonomik alanda yenilik, girişimciliğin küresel dilidir. Kültür ve ekonomide yenilik yapan girişimciler, rüyalarıyla düşünen, ürünleriyle konuşan girişimcilerdir. Girişimcilerin rüyaları,ürettikleri ürünlerle,ürettikleri hizmetlerle,ürettikleri bilgilerle gerçekleştirilir.

*

Girişimci toplumlar, korku toplumları değil,ümit toplumlarıdır.

*

Girişimciler kazançtan önce, yenilik peşinden koşarlar.

*

Yenilikleri yenilmekten korkmayanlar yaparlar.

*

Girişimciler gece gündüz uyanıktırlar.

*

Girişimcilik birlikte çalışmaktır.

7 Nisan 2019, 10:30

MEDYA PERDESİZ ÖRTÜSÜZ ÇATISIZ DÜNYAYA TUTULAN AYNADIR

=========================================================== Medya ve kültür çok bilinmeyenli bir denklemdir. Medya kültüre, kültür medyaya yeni açılımlar kazandırır. Kültürsüz medya medyasız kültür olmaz. “İletişim medyanın kendisidir” derken, Marshall Mc Luhan yanılıyor: Kültür medyanın kendisidir. Kültür hayata, hayat medyaya ışık tutar. İnsanın anlam arayışında, hayatın anlamdırılmasında, yol gösterici olan kültürdür. Kültür hayatın bütünüdür. Hayat kültürün habercisidir.

*

Kültür hayatın ,hayat medyanın kutup yıldızıdır. Açık toplumların kamusal alanları, gece gündüz farkının olmadığı camdan dünyada, hayati bir önem kazanmıştır. Artık kapalı kapılar arkasında konuşmak mümkün değildir. Çünkü kare dünya kapısız bir dünyadır. Yüze karşı söyleyenemeyen, sosyal medyada yazılamaz. Gizliliğin olmadığı kare dünyada, hiç kimse kusurlarını gizleyemez. Herkes dürüst olmaya mecburdur. Kimsenin kimseye üstünlüğü olmadığı gibi, ayrıcalığı da yoktur.

*

Dünyanın her ülkesinde, herkes hem okur, hem yazardır. Sosyal yeni medya, konuşulmayanları konuşarak, yazılmayanları yazarak, söylenmeyenleri söyleyerek, yerel ve küresel ölçekte kamusal alanı zenginleştirmiştir. Kar amacı gütmeyen, kazanç peşinde koşmayan, sosyal medya ortamları, bütün boyutlarıyla hayatı yeniden yapılanmaya zorluyor. Gecesi olmayan kare dünyada, artık medya için iyi haber, doğru haberdir.Yalancıların mumları yanmadan sönerler.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, insanların temel hak ve özgürlüklerinin karşılanabilmesi, medyanın iyilikleri sürekli özendirmesine, kötülükleri önlemede de, usanmadan çalışmasına bağlıdır. Medyanın iyilikleri özendirme, kötülükleri önleme sorumluluğunu, yerine getirmediği toplumlarda, kültür canlılığını, hayat anlamını yitirir. Kötülük peşinde koşanlar, iyilik peşinde koşanları, medyadan kovarlar. Medyadaki yoksulluk çoğaltan ve çarpan etkisiyle hayata yansır.

*

Kare dünyanın dört bir köşesinde, medyanın görev ve sorumluluğu, algı yönetmek değil, olgu yansıtmaktır. Olguları yansıtmada akıllar şaşırır, vicdanlar şaşırmaz. Medya insanların akıllarıyla bildikleri kadar, vicdanlarıyla duyduklarına da önem vermelidir. Olguları aktarmada akıllar unutur, vicdanlar unutmaz. Medya hem aklın, hem vicdanın sesi olmalıdır. Algı yönetmeyi bırakan, olgu yansıtmaya bakan medya, haber yapmaz, haber verir.

*

Algı yönetme, olgu yansıtmanın önüne geçerse, insan medyanın öznesi olmaktan çıkar, medyanın nesnesine dönüşür.

*

Medyada algı yönetmek herşeydir diyenler, olguları gölgelemek için herşeyi yaparlar.

*

Medyada haber almak, haber vermek,temel bir insan hakkıdır.

*

Medya okur yazarı olmayanlar, hayat okur yazarı olamazlar.

*

Medya toplumun gören gözü, konuşan dili, işiten kulağıdır.

*

Güzel toplumun, güzel insanı, güzel medyası olur.

8 Nisan 2019, 11:08

GOOGLE DÜNYANIN EN BÜYÜK AÇIK ÖĞRETİM ÜNİVERSİTESİDİR

====================================================== Birinci binin yarısında, Gutenberg''ın kitap basma işlerini makinalaştırmasından bu yana, dünyada hiçbir buluş, Google kadar bilgiye ulaşmayı, böylesine kolaylaştırmamıştır. Bütün dünyada bilgiye ulaşmayı kolaylaştıran kuruluşlar, eğitimin ve sağlığın olduğu kadar kültürün ve ekonominin de, vazgeçlimez bir taşıyıcısı haline gelmişlerdir. Onlar hayatın her alanında, köklü dönüşümlere yol açtmışlardır. Onlarla araştırarak öğrenme, öğrenerek araştırma yeni boyutlar kazanmıştır.

*

Google insanlığın binlerce yıllık bilgi ve bilgelik birikimini, bir bilgisayar ekranına taşımıştır. Dünyada her gün milyonlarca insan, kendi dillerinden Google''nun sunduğu hizmetlerden, karşılıksız olarak yararlanmaktadır. Prof. Google, herkesin her sorusunu, istediği dilden, istediği yerde, istediği zamanda cevaplamaktadır ve aradığı bilginin adresini vermektedir. Google dünyanın en geniş, en büyük bilgisayar ağını yönetiyor. Sürekli büyüyen Google dünyasında, herkes aradığını buluyor.İyilik arayanlara iyiliğin,kötülük arayanlara kötülüğün kaynağını göstermektedir.

*

Ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini, internet dünyasında rekabet etmesini bilen kuruluşlar büyütüyorlar.Sosyal medya gibi, Vikipedi, eBay, Yahoo ve Google''dan yararlanmak ücretsizdir. Vikipedi binlerce yazar ve editörden oluşan bir ağdır. Onlar sayfalara eklenen maddelerin doğruluklarını sürekli denetleyerek, verdikleri bilgilerin eksiksiz olmalarını güvence altına alırlar. Onların gelirleri doğrudan değil, reklamlardan gelen dolaylı gelirlerdir.

*

İnternet dünyasının odak noktasını oluşturan, entellektüel sermaye ağırlıklı kuruluşların, her gün yenilenen yenilikçi stratejileri, onların en büyük güç kaynaklarıdır. Her gün milyonlarca insanın başvurduğu, Google''nun ana sayfası, ekonomi dünyasının en değerli, elle tutulmayan kuruluş sermayesini oluşturmaktadır. “Üç w Google.com”, işletmeler arasında bir devlet hazinesi kadar değerlidir. Dinamik yapılarıyla, onlar lisans sonrası, eğitim veren üniversitelere benzerler.

*

Google demek, aramak demektir. O bilgi toplumunun ritmini yakalamış ve rüzgarının arkasına almıştır. Googullamak, küresel dilin ana kavramlarından biri haline gelmiştir. Bilgi susuzluğu çekenler için, Google sayfalarında bulunmayacak bilgi yoktur,ulaşılmayacak insan yoktur. Google, herkesin aradığı her bilgiyi bulabilmesi için, Stanford, Harvard, Michigan ve Oxford gibi, dünyanın en zengin kütüphanelerine sahip üniversitelerin, kitaplarını sayfalarına taşımaya çalışmaktadır.

*

Yirmibirinci yüzyılı barış yüzyılına dönüştürecek kurumlar ve kuruluşlar, sanayi toplumundan daha çok bilgi toplumunun kurumları ve kuruluşları olacaktır. Onlar görünen, doğal dünyanın sınırlı kaynaklarından önce görünmeyen, sanal dünyanın sınırsız kaynaklarını, bütün dünyaya açarak, büyük bir dönüşümün lokomotifi olacaklardır.

*

Küresel ağlar, ütopyaya muhabbet duyanlarla statükoya muhalefet edenlerin, birikimlerini paylaştıkları görünmeyen üniversiteleridir.

*

Bilgi toplumunun bir buluşu, bütün savaşları önleyebilir.

*

Bilenlerle bilmeyenler hiçbir zaman bir olmazlar.

*

Bilgisizlerden bilgelik beklenmez.

*

Bilgi gelirse, bilgisizlik gider.

*

Hayatın ışığı bilgidedir.

*

Bilgiye savaş açılmaz.

*

Bilgi büyük güçtür.

9 Nisan 2019, 10:53

DÜZ DÜNYADA BİR ÜLKE SAVAŞIRKEN BÜTÜN ÜLKELER SAVAŞIRLAR

========================================================== Amerika gibi ülkelerin, ürün ve hizmet üretiminden daha çok, paradan para kazanmaya dayanan, sanal finans ekonomisine önem vermeleri, bütün dünyada ekonomik krizler yol açmaktadır. Sınırların dış etkilere karşı koruyuculuğunu yitirdiği bir dünyada, Amerika ya da Çin ekonomisinin öksürmesi, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, bütün ülkelerin ekonomilerini yatağa düşürmektedir. Dünyada yaşanan finansal krizler, ülkelerin ekonomik ve kültürel açıdan birbirlerine, ne kadar bağımlı olduğunu göstermektedir.

*

Siyasal sınırları ortadan kaldıran küreselleşme olgusu, bütün ülkeleri, geçmişte benzeri görülmedik bir biçimde, birbirine bağımlı hale getirmiştir. Sınırsızlaşan dünyada ülkelerin gücü, ekonomik bağımsızlıktan değil, dünya ekonomisiyle bütünleşmiş, ekonomik bağımlılıktan kaynaklanıyor. Güçlü ekonomiler, başka ülkelerle hem ithalat hem de ihracat bağları kurmasını bilen ülkelerdir. Dış pazarlarla bağlarını koparan ülkeler, iç pazarlarının canlılıklarını koruyamazlar.

*

Dünyada en çok tartışılan konuların başında, küreselleşmeyle gelen yararlar ve zararlar geliyor. Yıldan yıla büyük bir hız ve yoğunluk kazanan küreselleşme, üretim gücünü büyütmek isteyen ülkeleri, başka ülkelerle ekonomik bağlarını koparmaya değil, güçlendirmeye zorluyor.İster Batı’nın Doğu’nun pazarlarına açılması olsun, isterse de Doğu’nun Batı’nın pazarlarına açılması olsun, her gün yeniden başlayan yarış, çok boyutlu sürekli bir yarıştır.

*

Ülkeler yarışı her gün kazansalar da kaybetseler de, ertesi gün yarışa yeniden başlamak zorundadırlar. Bir gün yarışa katılmamak, ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünde, büyük aksamalara yol açar. Küresel ya da küyerel, yarışın dışında kalan ülkeler, yarışta üstünlüklerini yitirirler. Soğuk Savaş döneminin ekonomi, politika ve kültür paradigmaları, büyük bir değişikliğe uğramıştır. Dünyada kendine yeten, birbiriyle alışverişi olmayan hiçbir ülke yoktur.

*

Birbirleriyle savaşan ülkelerin yerine, birbirleriyle yarışan ülkeler geçmiştir. Ülkelerin korkusu, başka ülkeler tarafından yok edilmek değil, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda rakip ülkelerden geri kalmaktır.Yeni yüzyılda, bütün ülkeler, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda birbirine bağlıdır, ortak alanları bağımsız alanlarından kat kat fazladır. Dünya bir gökdelene dönüşmüştür. Gökdelende bir ülke değil, bütün ülkeler vardır.

*

Bilgisayarlar gibi, ülkeler de birbirlerine bağlandılar. Ancak denetim tek bir ülkenin ya da ülkeler grubunun elinde değildir. Artık Harvard için iyi olan, yalnızca Amerika için değil, Harvard’ın bilimsel ve teknolojik çalışmalarından yararlanan, bütün ülkeler için de iyidir.

*

Ekonomik ve kültürel alanlarda, ülkelerin hem iyiliklerinden, hem de kötülüklerinden ,bütün ülkeler etkilenmektedir.

*

Dünyada her ülke yerel düşünüp, küresel davranmasını öğrenmek zorundadır.

*

Dünyada Doğu ülkeleri savaşırken,Batı ülkeleri barış içinde yaşayamazlar.

*

Anadolu'da denildiği gibi:"Bir göz ağlarken,bir göz gülmez."

10 Nisan 2019, 10:25

DEĞİŞİM RÜZGARLARIYLA SAVAŞILMAZ DEĞİŞİMDEN YARARLANILIR

========================================================== Dünyada ülkelerin gücü, siyasal sınırların önemini yitirmesiyle, büyük bir hız ve yoğunluk kazanan kültürel dönüşümlere, ayak uydurmasını başarmasından kaynaklanmaktadır. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, dünya standartlarını belirleyen, kamu, özel ve gönüllü kesimdeki kuruluşlar, ülkelerin ordularının yerine geçmişlerdir. Onların rekabette en güçlü, en etkili silahları, yılların içinde oluşan değerleridir. Ülkelerin gücünü, görünen varlıkları değil, görünmeyen varlıkları belirlemektedir.

*

Uzun ömürlü, güçlü kuruluşlar, yüzyılların zor sınavlarından geçmiş, değerlerle inşa edilirler. Onlar değişmeden değişen, dönüşmeden dönüşen esnek yapılarıyla, kendilerini süreklilik içinde yenilemesini bilirler. Ekonomik, siyasal ve kültürle boyutlarıyla insanların hayatını kolaylaştıran kuruluşlar, hem ulusal, hem de uluslararası pazarlarda ödüllendirilirler. Dünyanın her ülkesinde insanlara yardım eden kuruluşlara, insanlar yardım ederler.

*

Kuruluşlar, yardım eden ve yardım edilen kuruluşlar olmak için, kendi iç yapılarındaki değişim ve dönüşüm hızlarını, dünyadaki değişim ve dönüşüm hızının üstünde tutmasını bilmek zorundadırlar. Nasıl derilerini değiştirmeyen yılanlar uzun ömürlü olmazlarsa, kendilerini yenilemesini bilmeyen kuruluşlar da, uzun ömürlü olmazlar. John P. Kotter, işletmelerde değişim yönetimi için, aşağıdaki sırayı izleyen yedi aşamalı bir yol haritası önermektedir.

*

Pazar ve rekabet ortamını inceleyerek, değişimde bir öncelikler sıralaması yapmak. Krizlerdeki fırsatları, fırsatlardaki krizleri görmek için, sık sık toplantılar düzenlemek.

*

Kuruluşlarda değişimi yönetecek ve çalışanların katılımı sağlayacak, güçlü bir çalışma ekibi oluşturmak.

*

Değişimin kusursuzca yönetilmesi sağlayacak çalışanların benimseyeceği vizyonu belirlemek ve uygulama stratejileri geliştirmek.

*

Çalışanların vizyonu benimsemesini önleyen engelleri ortadan kaldırmak, yenilik getiren düşünce ve uygulamaları özendirmek.

*

Değişim yönetiminin, kısa, orta ve uzun vadeli kazanımlarını öngörmek, uygulama sonucu kazanımları hesaplamak ve katkıda bulunanları ödüllendirmek.

*

Vizyonda belirlenen hedeflerdeki sapmaları belirlemek, ayrılmaların giderilmesi, yeni stratejiler geliştirilmesi için, gerekli insan kaynakları çalışmalarını yapmak ve değişim çabalarını sürekli kılmak.

*

Kuruluşlarda değişim yönetiminin kurumsallaşmasın sağlayacak, liderlik yapısını güçlendirmek.

*

Dünyanın duvarsız ve kapısız bir çarşıya dönüştüğü bir dönemde, ülkelerle birlikte bütün kuruluşlar, kendilerini sürekli yenilemek zorundadırlar. Yenilenmeyenler yenilirler.

*

Yirmi birinci yüzyıl değişime direnme yüzyılı değil, değişimi yönetme yüzyılıdır. Çünkü, zaman içinde, hiçbir kuruluşun değişmeden durması mümkün değildir.

*

Değişime direnen bütün kuruluşlar küçülürler, değişimi yönetmesini bilenler de büyürler.Bir kuruluş ne kadar çok değişirse, o kadar aynı kalır.

*

Dünyada katma değeri yüksek, ürün ve hizmet üreten kuruluşlar, katma değeri düşük ürün ve hizmet üreten kuruluşlardan daha hızlı değişirler.

*

Değişme yeteneğini yitirenler, kendi can damarlarını kendileri keserler.

*

Bütün kuruluşlar değişmeden değişmesini öğrenmek zorundadır.

*

Değişmesini bilenler, yeni sözler söylemesini bilenlerdir.

*

Her gün yeni olanlardan kimse usanmaz.

12 Nisan 2019, 11:57

SAĞCILAR VE SOLCULAR DEĞİL KUTSALLA SEKÜLER SAVAŞIYOR

======================================================= Son on yılladaki gelişmeler, bütün dünyada ekonomik, siyasal, kültürel ve teknolojik alanda köklü dönüşümlere yol açmıştır.Artık dünyada sağcılarla solcular değil, gündüzlerle geceler yarışıyor,kutsalla seküler savaşıyor. Hem yerel hem küresel alanda yapılan yarışma ve savaş, değişik isimler altında, ilk insandan beri devam etmektedir. İnsanlık tarihinin canlılığı, birbirine karşı güçlerin, Kıyamete kadar da devam edecek çatışmalarından kaynaklanmaktadır.

*

Gündüzlerle gecelerin yarışmasının olmadığı bir dünyada, ister siyasal, ister kültürel, isterse ekonomik olsun, bütün kuruluşlar canlılıklarını yitirirler. Canlılığın olmadığı yerde, değişim ve dönüşüm olmaz. İnsanlık tarihi boyunca, bütün kuruluşlarda, aydınlığın güçleriyle, karanlığın güçleri yarışarak çatışmıştır, çatışarak yarışmıştır. Dünyada güçleri ve etkileri artan kuruluşların denetimi ve yönetimi, bütün ülkelerde gündemden hiç düşmemektedir.

*

Yirminci yüzyılın kuruluşlarında makinalara dayanan, merkezden yönetim yaklaşımlarının yerine, Yirmi birinci yüzyılda insanlara dayanan, yerinden yönetim yaklaşımları geçmiştir.Geleceğin kuruluşlarının yapılanmasında, çalışanların birbirlerine güvenmesinde, yetkilerin ve sorumlulukların dağıtılmasında, açıklık içinde sürekli yenilenme, büyük önem kazanacaktır. Karşılaşılan yeni sorunlar,insanlığın seküler bilgi birikiminden daha çok kutsal bilgelik birikiminden yararlanılarak çözülecektir.

*

Kuruluşlarda aydınlığın öncüleriyle, karanlığın öncülerinin çatışmasında, kusursuzluğu aramanın yolları ve yöntemleri, dünya gücü olmuş küresel kuruluşların, yönetiminde büyük önem taşımaktadır. Dünyanın kutsal bilgelik birikimi, gündüzün kuruluşlarıyla, gecenin kuruluşları arasındaki çatışmada, yol gösterici bir kutup yıldızı işlevi yüklenmiştir. Kuruluşların yönetiminde yapılan büyük hatalar yüzünden,dünyadaki büyük kuruluşların ülkeleri ve sayıları sürekli değişmektedir.

*

Dünyadaki bütün ülkelerde, aydınlığın kuruluşlarıyla, karanlığın kuruluşları arasında,zaman zaman çatışmaya dönüşen yarışma, giderek hız ve yoğunluk kazanıyor.“Aydınlığa açık, karanlığa kapalı” yönetim anlayışıyla, kuruluşlar kervanına bütün ülkelerden yeni katılmalar olmaktadır. Yeni kuruluşların başta gelen, görev ve sorumlulukları,karanlığın kuruluşlarıyla çatışmaktan önce, kuruluşlar arasındaki gece ve gündüz farkını, kutsal bilgelik birikiminden yararlanarak, ortadan kaldırmaktır.

*

Kuruluşlar aydınlığı yaygınlaştırma gücüne sahip oldukları gibi, karanlığı da genişletme gücüne sahiptirler. Ulaşılan gücün değerlendirilmesinde, kuruluşların sahip olduğu kutsal bilgelik birikimleri, kazanç birikimlerinden çok belirleyicidir.İnsanlığın nükleer bilgi birikimiyle, ölüm saçan silahlar yapıldığı gibi, şifa veren ilaçlar da yapılır. Gündüzlerin kuruluşları ne kadar aydınlık olurlarsa, gecelerin kuruluşları da o kadar karanlık olurlar.

*

Bilgiler bilgeliğe dönüştürülmezse,akıllı telefon yapılan bilgilerle,akıllı füzeler yapılır.

*

Bilgi denetilmezse, kimyasal gübreler, teröristlerin elinde bombalara dönüşür.

*

Kuruluşlarda bilgeliğe yapılan yatırım,dünya barışına verilen destektir.

12 Nisan 2019, 19:07

Medine Demokrasinde,Muhammed Habibullah,İsa Ruhullah

Medine Demokrasinde,Muhammed Habibullah,İsa Ruhullah, Musa Kelimullah,İbrahim Halilullah,Adem Turabullah denilir. Sağduyu herkese eşit olarak verilmiştir. Çoğunluk yanlışta birleşmez. Medine Demokrasisi Son Peygamberin, insanlığın ilk anayası olan,"MEDİNE SÖZLEŞMESİ"ne dayanır.

13 Nisan 2019, 09:19

DÜNYANIN HİÇBİR YERİNDE HİYERARŞİK KURULUŞLARA YER YOKTUR

=========================================================== Yirmi birinci yüzyılın başında ortaya çıkan, yönetimdeki değişmelere uyum sağlamak için, bütün kuruluşların yalın ve esnek bir yapıya kavuşturulmaları gerekir. Kuruluşların güçlü değişim dalgalarıyla baş etmeleri, hiyerarşik yapılanmadan, yalın yapılanmaya geçmelerine bağlıdır. Kuruluşlardaki ordu benzeri hiyerarşik yapılanma, değişim dönemlerinde, çözülmesi oldukça güç, yönetim sorunlarına yol açmaktadır.

*

Yönetim bilimlerinde yapılan yeni araştırmalar, çalışma alanı ne olursa olsun, her kuruluşta hiyerarşik yapılanma, verimliliği düşürerek, kuruluşların ömürlerini kısaltan, yıkıcı bir işlev yüklenmektedir. Esneklikten ve yalınlıktan uzak, katı bir hiyerarşik yapılanma, kuruluşların ömrünü kısaltan, en büyük düşmanları olmuştur. Hiyerarşinin olumsuzluklarını görmek için, dünyadaki ve çevredeki hantal kamu kuruluşlarına bakmak yeterlidir.

*

Dünyada araba üretiminin öncülerndenToyota'nın kurucusu Sakichi Toyoda, Henry Ford’un ünlü T Modelini pazara çıkardığı 1910 yılında, Amerika’ya yaptığı uzun bir gezi sonunda “Artık otomobil çağındayız” diyerek, tekstil alanından araba alanına geçmiştir. Türkiye'deki bütün kuruluşlar da “Artık yalın yönetim çağındayız” diyerek, yeniden yapılanmak zorundadırlar. Dünyada gözlerin yalın üretimin öncüsü, Japonya'ya çevrilmesi 1974 yılındaki, petrol krizinden sonra olmuştur.

*

Japonya büyük bir ekonomik durgunlukla karşı karşıya olsa da, yine de dünyanın büyük ekonomisi olmaya devam etmektedir. Japonya yalın üretimde olduğu gibi, yalın yönetimde de öncüdür. Japon kuruluşlarında bırakın hiyerarşik yapılanmayı, değişmeyen bir kuruluş şeması bile yoktur. Çoğu Japon şirketinin nasıl yapılandığını kimse bilmez. Kuruluşlarda yalnızca, çok esnek olarak yapılanmış, çok sayıda çalışma grupları vardır.

*

Toyota’nın yalın üretimi yöntemi, sıfır stok, sıfır hata, sıfır boş zaman, sıfır bekleme süresi, hiyerarşisiz yalın yönetim ve toplam kalite yaklaşımına dayanır. Toyota yalın yönetimle, ellili yıllarda sayıları binler olan üretimini, iki binli yıllarda milyonlara çıkararak, Amerika’nın ve Avrupa’nın, güçlü araba üreten kuruluşlarıyla yarışmıştır. Taiichi Ohno, Henry Ford’un akan üretim yöntemini, geliştirmiş, yenilemiş ve yeniden yapılandırmıştır.

*

Dünyanın bütün kuruluşları, karşı karşıya olunan ekonomik krizlerinden, zarar görmeden çıkmak için, yalın yönetime büyük önem vermek zorundadırlar. Artık dünyadaki hiçbir kuruluşta hiyerarşik yapılanmalara yer yoktur.

*

Yalnızca emir veren, yalnızca emir alan hiyerarşik kuruluşların yerine, hem yukarıdan aşağıya, hem aşağıdan yukarıya bilgi akışına dayanan, tartışmaya açık, orkestralara benzeyen hiyerarşisiz kuruluşlar geçmektedir.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel bütün kuruluşlarda,emir alan emir üniformalı yöneticiler değil,yardımlaşan dayanışan formalı yönetiler başarı olur.=

14 Nisan 2019, 10:18

BİLGELİK BİLGİYİ SEVEN BİLGELERİN AYAK İZLERİNDE ZENGİNLEŞİR

========================================================= Oluşan dünyada bütün ülkelerin, yardımlaşma ve dayanışmada, bir bedenin uzuvları gibi, akıl ve gönül birliği yapmaları için, kültürde ve ekonomide yeniden yapılanmalara ve köklü dönüşümlere gidilmektedir. İnsanlığın düşünce ve eylem tarihini, ele alan kültürel çalışmalarla, kuruluşlara kalıcı olanla geçici olanı birbirinden ayırabilecek, bilgi ve bilgeliği aktarmadan, sıcak ve soğuk savaşların önünü almak mümkün değildir.

*

Toplumlar arasında kalıcı barışın mimarları, arkalarında Kıyamete kadar etkilerini sürdürecek eserler bırakan bilgeler olacaktır. Onların başında yüzyıllarca bütün insanlığın yolunu aydınlatan, kutsal kültürün kitapları ve peygamberleri yer almaktadır. İnsanlık tarihinin bilgeleri, kendilerini ölümsüz eserlerine adayarak, kusursuzluğu aramanın yorulma bilmez öncüleri olmuşlardır. Onlar eserleriyle savaşa değil, barışa yatırım yapmışlardır.

*

Dünyadaki bütün toplumlar arasında barış köprüleri kuranlar, insanlığın yitirdiği Cenneti bulmak için, okyanusların derinliğinde ve gökyüzünün sonsuzluğunda uzun yolculuklara çıkılması gerektiğini önemle vurgulamışlardır. Onlar yoksullukları azaltan, zenginlikleri çoğaltan kültürel birikimleriyle, ekonomik birikimlerin nasıl içselleştirileceğinin yol ve yöntemlerini anlatmışlar, bilgeliğin temellerini dış dünyadan önce, iç dünyada atmışlardır.

*

Hem kültürel hem de ekonomik alanda kalıcı eserler ortaya koyabilmek için, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunmasını bilmek gerekir. Türkiye’de “ Tanrılar Okulu” kitabıyla tanınan Stefano D’Anna’nın önemle vurguladığı gibi: “Vermek, kendini vermektir. Vermek için sahip olmak ve sahip olmak için olmak gerekir”. Dünyada bilgelerin etkileri, kitaplarıyla olduğu kadar, öne çıkardıkları etik değerlerle, yüklendikleri kültürel sorumluluklara bağlıdır.

*

Dünyada kuruluşları insanlığın kültürel ve ekonomik kaynaklarını, bilinçsizce tüketen yöneticiler değil, kaynakları bilgelikle değerlendirmesini bilen, bilgeler ölümsüz kılarlar. Kendilerini yenilemesini bilen bilgelerden yoksun olan kuruluşlar, yenilik peşinde koşanlardan hoşlanmazlar. Kuruluşların geçmişten geleceğe, insanlığın bilgelik birikiminde, çakmak taşlarındaki ateşin kıvılcımları gibi, geleceğin kıvılcımlarını görenler taşırlar.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel yapıda, görülen ve dokunulan her şey, görünmeyen dünyadan kaynaklanır. Dünyada bir insanın hayatı, inançlarının ve rüyalarının ekonomik, siyasal ve kültürel düzleme yansımasıdır. Bir hardal tanesi kadar inancı olan, dağları yerinden oynatarak ölümsüzlüğe giden yolu bulur. Kaynağın başına gidilirse, bulutların yağmurlarla yüklü olduğu görülecektir. Bilgelik bilgeleri izleyenlerin peşinden gelir. İnsanlar inandıklarının gerçekleştiğini görürler.

*

İnsanlığın bilgelik birikimini oluşturan bilgeler, ölümsüz kitaplarını gelecek için yazmışlardır.

*

Bilgelerin bir ellerinde geçmiş, bir ellerinde gelecek vardır,geleceği geçmişte görürler.

*

Bilgelik iyilikleri kötülükten, güzellikleri çirkinlikten ayırma yetkinliğidir.

15 Nisan 2019, 11:56

İSLAM DÜNYASI OTOKRATİK DEĞİL DEMOKRATIK YÖNETİMLER İSTİYOR

=========================================================== Avrupa'da büyük dönüşümlere yol açan Aydınlanma döneminin, bütün dünyaya ödettiği en büyük fatura, iki dünyayı birbirinden kesin sınırlarla ayırmak olmuştur. Din ile dünya arasına aşılması zor, tehlikeli mayınlar döşenmesi, Avrupa'da sekülerliği yeni bir dine dönüştürmüştür. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayat, kutsal değerlerden bütünüyle arındırılarak, dünya dinden, din dünyadan koparılmıştır. İki dünya arasındaki iletişim ve etkileşim kanalları bütünüyle dinamitlenerek yok edilmiştir.

*

Müslüman ülkelerde din ile dünya, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan, bir madeni paranın iki yüzü gibi, birbirlerinden ayrılmaz bir bütündür. Her dünyayla ilgili bir düşüncenin ve eylemin, mutlaka dinle ilgili bir boyutu, her dinle ilgili bir düşüncenin ve eylemin de mutlaka dünyayla ilgili bir boyutu vardır. İslam dünyasında Hristiyan dünyada olduğu gibi, din ile dünyayı birbirinden ayırmaya kalkışmak, iki dünyayı birden ateşe vermek, iki dünyayı birden yerle bir etmektir.

*

Batı'nın Cezayir'den Afganistan'a, hiç tanımadığı, tanımak için hiç gayret göstermediği İslam dünyasına, silahla sekülerlik ihraç etmeye kalkışması, İslam dünyasını kan denizine çevirmiştir. Batı dünyası İslam dünyasını, İslam dünyası Batı dünyasını anlamak istememektedir. İki dünya birbirine sağır, dilsiz ve kördür. İslam dünyasında yokluğu duyulan, özlemi çekilen, seküler yönetimler değil, demokratik yönetimlerdir. Batı ülkeleri, başta Cezayir olmak üzere, Müslüman ülkelerdeki demokratik yönetimleri destekleselerdi, Doğudan Batıya bütün dünya böylesine dayatmacı devletlerle dolup taşmazdı.

*

Bütün dünya, dinle bağlarını koparan sekülerliğin çorak topraklarından önce, dinle hiç kavgası olmayan demokrasinin, bereketli topraklarına yatırım yapmalıdır. Yahudilik, Hristiyanlık, Müslümanlık kitaplı büyük dinlerin anavatanı Orta Doğu, zengin geçmişinden yola çıkarak, savaşsız bir dünyanın, demokratik bir geleceğin, kaynaklarının Kudüs'te olduğunu, bütün dünyaya anlatmak zorundadır. Orta Doğu toprakları, bütün insanlığın bilgelik kaynaklarını oluşturan bereketli topraklardır. Dünyada bilgelik adına ne varsa hepsi Orta Doğu kökenlidir.

*

Batı dünyasında nasıl her ülke Fransa gibi seküler olmak zorunda değilse, İslam dünyasında da her ülke, Türkiye gibi seküler olmak zorunda değildir. Ancak Yirmi birinci yüzyılda, artık her ülke en azından, İngiltere kadar demokrat olmak zorundadır. Gece ve gündüz farkının olmadığı, her ülkenin olduğu gibi görünmek, göründüğü gibi olmaktan başka bir alternatifinin olmadığı bir dünyada, Müslüman demokrat, Hristiyan demokrat, Yahudi demokrat olmak önemli değildir, demokrat olmak önemlidir.

*

Yirmi birinci yüzyılda, bütün ülkelerin ortak paydası, “din ve dünya”yı birbirin koparan, dini ülkelerin afyonu olarak gören bir sekülerlik olamaz. Dünyanın yeni ortak paydası, “senin dinin sana benim dinim bana” diyen, din ile dünyayı birbirinden koparmadan, uyum ve denge içinde tutan, paylaşımcı,katılımcı demokrasidir.

*

Demokrasi, sekülerlik gibi dinin yerini alan yeni bir dünya dini değildir. Demokrasi temel hak ve özgürleri savunan, çoğunluk neye önem veriyorsa, ona önem veren, herkesin dininin güvencesi olan yönetimdir.

*

Dünyada çoğunluğun sesi sağduyunun sesidir. Sağduyu, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıran insanın sesidir. Sağduyu dünyada herkese eşit olarak dağıtılmıştır.

*

Demokrasi eşittir özgürlük artı eşitlik çarpı sağduyunun karesidir.

*

Ekonomi ve politika, demokrasiye düşülen iki uzun dipnottur.

*

Demokrasilerde kimse, çoğunluğa meydan okuyamaz.

*

Dünyanın hiçbir yerinde çoğunluk yanlışta birleşmez.

*

Demokrasilerde azınlığın hakları çoğunlukla korunur.

16 Nisan 2019, 10:49

ENTELLEKTÜEL VE FİNANSAL SERMAYEYİ YÖNETMESİNİ BİLMEK

====================================================== Uzun ömürlü kuruluşların güçleri, ürettikleri ürünlerle yerel ve küresel pazarlarda, açtıkları alanlardan kaynaklanır. Dünya pazarlarında aranılan ürün, hizmet ve bilgi üretmeyen kuruluşların, gelecekte kendilerinden söz ettirmeleri, tarihe kalıcı izler bırakmaları mümkün değildir. Geleceğin başarılı kuruluşları, entelektüel ve finansal sermayelerini, altın oranda değerlendirilmesini bilenler olacaktır.

*

Kuruluşlarda yenilik yapma ve yeni ürün geliştirme, sonu hiçbir zaman gelmeyen kesintisiz bir süreçtir. Bütün kuruluşların dünya pazarlarında, giderek hızlanan yarışın, yol açtığı tehditlerin üstesinden gelmeleri ve doğurduğu fırsatlardan yararlanmaları, yönetimde yeni stratejiler geliştirmelerine bağlıdır. Stratejik yönetim her kuruluşun, gelecekteki başarısını güvence altına almak için, bugünden yarına yaptığı çalışmaları kapsar.

*

Ekonomik ve kültürel alandaki bütün kuruluşlar, canlılar gibi doğarlar, gelişirler, olgunlaşırlar ve ölürler. Dünyada yapılan çalışmalar, bütün kuruluşların ortalama ömürlerinin kırk elli yılı çok aşmadığını göstermektedir. Birinci kuşaktan üçüncü kuşağa geçecek kadar, uzun ömürlü olmuş kuruluşların sayıları çok azdır. Yeni kuruluşların, yüzde doksanları bulan büyük bir çoğunluğu, üçüncü kuşağa geçmeden ömrünü tamamlamaktadır.

*

Bütün dünyada kuruluşların çok büyük bir bölümünü dedeler kuruyorlar, oğullar geliştiriyorlar, torunlar da mezara koyuyorlar. Oysa kuruluşların canlılardan ayrılan çok önemli bir farkları vardır. Canlıların doğal bir ömrü olur. Onların ömürlerini istenildiği kadar uzatılmaz. Ancak işletme ve yönetim fonksiyonlarında, sürekli yenilikler yaparak, kuruluşlara sınırsız olmasa da, yüzyılları bulacak uzun ömürlü, kurumsal kimlikler kazandırılır.

*

Kuruluşlara kurumsal kimlik kazandırmada, geçmişlerini bilmek, konumlarını ortaya koymak, gelecekte ulaşılmak istenen hedefleri belirlemek, amaçları gerçekleştirmak için, yapılması gereken çalışmalar çok önemlidir. Uzun ömürlü olmak isteyen her kuruluş, Çin maliyetinde, Almanya kalitesinde, Amerika tasarımında, ürünler, hizmetler ve bilgiler üretmek zorundadır. Bunun için bütün kuruluşlar, fason üretme stratejisinden, fason ürettirme stratejisine geçmelidir.

*

Kuruluşlar yeni bir ürün geliştirirken, geçmişteki sanayi toplumunun, üretim konularından daha çok, gelecekteki bilgi toplumunu belirleyecek, hizmet alanlarında yoğunlaşmalıdırlar.

*

Araba üretimine yatırım yapmak, büyük sermaye ve teknolojik bilgi birikimi gerektirirken, dünyadaki yoğun rekabet yüzünden, kazanç oranları da düşüktür.

*

Turizm, eğitim ve yazılım gibi, hizmet alanlarında sermaye ihtiyacı daha az, kazanç oranları daha yüksektir. Fırsatları arayanlar yakalar.

*

Gelecek dünyanın mimarları entelektüel ve finansal sermayelerini altın oranda harmanlamasını bilen kuruluşlar olacaktır.

16 Nisan 2019, 11:23

"Sosyal Medyada Öğrenmesini Öğrenmek En Önemli Eğitimdir"

"Sosyal Medyada Öğrenmesini Öğrenmek En Önemli Eğitimdir" yazımızın yer aldığı İLEVDÜ yeni dönemin çığır açıcı dergisidir.Sosyal medyaya direnilmez,sosyal medya yönetilir.Dünyada sosyal medyaya karşı çıkmakla, okumaya ve yazmaya karşı çıkmak arasında fark yoktur.

17 Nisan 2019, 11:05

UZUN SOLUKLU EĞİTİMDE HER SABAH BEYAZ BİR SAYFAYLA BAŞLAR

========================================================== Uzun ve sıkıcı bir hazırlıktan sonra, üniversiteye girme hakkı kazanan öğrencilere, bütün dünyada kuruluşların hazır askerleri gözüyle bakılıyor. Bunun için üniversiteler gençlere doğru düşünmesini, doğruyu aramasını değil,kamu ve özel kuruluşların ihtiyacı olan çok dar bir alanda bilgi kazanmasını istiyorlar. Bütün dünyada ülkeler, gençlerin bilge kişiler olmalarını değil, bilgili kişiler olmalarını bekliyor.

*

Dünyadaki bütün üniversiteler, bilgelik kurumlarından daha çok bilgi kurumları olmak için, birbirleriyle kıran kırana yarışıyorlar. Oysa öğretim, beşikten başlayıp, mezara kadar devam eden bir yarıştan daha çok keyifli bir maraton olmalıdır. Bir yarışta ilk sıralara girenler kazanır. İlk üç ya da beşe giremeyen yarışmacılar, koşuyu kaybetmiş sayılır.Öğrenmede her sabah beyaz bir sayfayla başlar.Öğrenmesini öğrenme, Kıyamete kadar devam eden, uzun soluklu bir süreçtir .

*

Keyifli bir maratonda yarışma şartlarını yerine getirerek, koşuyu tamamlayan herkes yarışı kazanmış olur. Ömür boyu süren maratonda bazıları, herkesten daha hızlı koşarak, birbirleriyle kıyasıya bir çekişmeye girebilir. Yine de maratonda koşanların çoğu kendisiyle yarışarak, iki gününü birbirinden farklı kılmaya çalışırlar. Onlarla yaşamak hem kolaylaşır, hem de güzelleşir.

*

Gençlerin büyük bir bölümü için, üniversite bir yarıştan daha çok bir maratona benzer. Hayat da bir üniversitedir. Bu yüzden yönetim uzmanı Charles Handy "Hayat bir at yarışı değil, bir maratondur" diyor. Sezai Karakoç, bu yarışa metafizik bir boyut ekliyerek "Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız" demekle, yarışın bitiş noktasını yaşanan hayattan yaşanacak hayata taşır.

*

Öğretimde bilgelik, bugünü dünden, yarını da bugünden daha yaşanır kılabilmek için, herkesin kendisiyle gireceği yarışı belirlemesi ve temposunu ayarlamasıdır. Öğretimde, eğitimde olduğu gibi, kazanan ya da kaybeden yoktur, daha güzel bir dünyada yaşamak için, yardımlaşma ve dayanışma vardır.

*

Hayatı bütün boyutlarıyla üniversiteye dönüştüren toplumlarda, hir şey, zamanında öğrenilir ve değerlendirilir. Yapılan çalışmalarda açıkça ortaya konulduğu gibi, üniversitede zorla öğretilen bilgilerin, günlük hayatta önemli bir karşılığı yoktur. Yararlanılmayan bilgiler, kısa zamanda yok olup giderler. Bilgiler bilgeliğe dönüşerek,uzun ömürlü olurlar.

*

Yabancı dil öğrenme, kullanılmayan bilginin uçup gitmesine çarpıcı bir örnektir. Konuşma imkanı olmadığında, bir dili öğrenmek mümkün değildir. Bir dil sürekli konuşulmadan öğretilemez. Bilgelik de bilgilerin bilgeliğe dönüştürülmesiyle kazanılır. Değerlendirilmeyen bilgilerin kimseye yararı olmaz.

*

Merkez ve çevre farkının ortadan kalktığı bir dünyada üniversiteler tek öğrenme yeri değildir. Özellikle sosyal bilimlerde, kitap, dergi, disk ve bilgisayar ortamında olan bilgilere artık herkes kolaylıkla ulaşabilir.Sosyal medyada ulaşılmayacak bilgi olmadığı gibi,kendisiyle konuşulmayacak bilge de yoktur.

*

Öğretimin can alıcı noktası bilgiyi dört duvar arasında zorla öğrenciye ezberletmekten daha çok, nerede bulunduğunu, nasıl ulaşılacağını ve ne yapılacağını öğretmektir.

*

Dünya''daki bütün eğitim, kurum ve kuruluşları, öğrencileri zorla eğitmek yerine, onlara nasıl öğrenebilecekleri öğretmeye yönelmelidirler.

*

Öğretim beşikten mezara kadar devam eden uzun bir süreçtir. Öğrenmesini öğrenme sürecinde, üniversiteler aracıdır.

*

Dünyada öğrenme ilk insanla başlar,her insan dört bin yıllık bir bilgi ve bilgelik birikimine sahiptir.

*

Geleceğin mimarları, bilgi sahibi bilginlerden önce, bilgelik kaynağı bilgeler olacaktır.

*

Bilginlerin akılları başlarındadır, bilgelerin akılları hem başlarındadır,hem gönüllerindedir.

*

Savaşlarını ortasında bestelenmemiş barış şarkılarının nağmelerini bilgeler duyarlar.

18 Nisan 2019, 11:26

DÜNYA KÜRESEL ÜRÜNLERLE HİZMETLERLE BİLGİLERLE YÖNETİLİR

========================================================= Yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünya, her ülkenin ürünlerinin satışa sunulduğu, büyük bir çarşıya benzemektedir. Dünyada ülkelerin ekonomik ve kültürel güçleri, küresel ürünler, küresel hizmetler ve küresel bilgiler üreten küresel kuruluşlarından kaynaklanacaktır. Küresel çarşıya dönüşen dünyada, ülkelerin ordularının cephelerdeki savaşlarından daha çok, kuruluşlararının pazarlardaki yarışları önem kazanmıştır.

*

Dünyadaki bütün kuruluşların en güçlü silahları, yılların içinde geliştirilen ürünleridir ve küresel değerlerdir. Pazarlamayı bir bilime dönüştüren Philip Kotler’in dediği gibi: “Pazarlama sanatı büyük ölçüde, bir marka inşa etme ustalığıdır.” Kuruluşların ekonomik ve kültürel dünyadaki başarıları, yıldızlaşan isimleriyle, yıldan yıla iyileştirilen küresel ürünlerine dayanır. Kuruluşlar güçlerini görünen ürünlerinden önce, görünmeyen değerlerinden alırlar.

*

Harvard, Ford, Oxford, Bayer, Mercedes,Sorbonne ve Renault gibi güçlü eğitim ve üretim kuruluşlarının yüzyılları aşan bir tarihleri vardır. Her bilinen küresel ürünlerin arkasında, büyük sınavlardan geçmiş, dünya pazarlarında kendilerine, saygın bir yer edinmiş, kurumsallaşmış kuruluşlar vardır. Dünyanın güçlü küresel kuruluşları, klasikleşmiş kültür ve sanat eserleri gibi, zamana karşı direnerek, bütün ülkelere ekonomik ve kültürel katkıda bulunmayı bilenlerdir.

*

Yüzyılların kuruluşu olanlar, küresel ürünler, küresel hizmetler ve küresel bilgiler üretenler, bütün ülkeler tarafından daha çok tanınırlar ve daha çok sevilirler. Üretilen ürünlerin uzun ömürlü olmaları, bütün tüketicileri etkileyen unsurların başında gelir. Bir küresel ürünün, pazarlardan hiç eksik olmaması, tanınmasını sağladığı gibi, kalitesinin de en büyük güvencesidir. Ürünlerin isimleri gibi, kaliteleri ve güvenirlikleri de yıllar içinde inşa edilir.

*

Dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel akışını, devletlerden daha çok, ortak akıllarıyla ve ortak gönülleriyle, büyük bir canlılık gösteren küresel kuruluşlar değiştirmektedir. Rhonda Abrams’ın “İç Çamaşırların Her Zaman Temiz Olmalı” kitabında vurguladığı gibi, kuruluşlar “Her zaman doğru olanı yapmak zorundadırlar.” O zaman kuruluşlar, toplumları yalnızca ürünleriyle değil, değerleriyle de etkileyerek, yeni atılımlara, yeni açılımlara da öncülük yaparlar.

*

Dünya ürünleri, hizmetleri ve bilgileri üreten kuruluşlar birbirleriyle, üretim yöntemlerini geliştirmek, üretimde giderleri düşürmek yanında, kurumsal ve toplumsal sorumluluk yatırımları yapmak için de yarışmaktadırlar.

*

Kuruluşlar neler üretirlerse üretsinler, kusursuzluğu aramada dünya, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla bir bütündür.

*

Bütün kuruluşlar bir dünya ürünü üretmek için, her alanda açıklık içinde, sürekli kendilerini yenilemesini bilmelidirler.

19 Nisan 2019, 10:43

ÖZALLI YILLARADA ORDU MİLLET GİRİŞİMCİ MİLLETE DÖNÜŞMÜŞTÜR

========================================================== Türkiye Yirminc yüzyılın ikinci yarısında, dışalım ağırlıklı içe dönük yapıdan, dışsatım ağırlıklı dışa dönük yapıya geçmiştir. Özal Cumhuriyet döneminde gelmiş bir Osmanlı Hakanı gibi, dünyadaki gelişmeleri zamanında değerlendirerek, Türkiye’nin Kanuni dönemi Osmanlı coğrafyasıyla, ekonomik, siyasal ve kültürel bağlarırını geliştirmiştir. Özal’ın dış dünyasına çok yansıtmadığı, zengin bir iç dünyası olmuştur. O Buhara’dan Üsküp’e kadar, gittiği her şehirde, iç dünyanın zirvelerinin dergahlarını ziyaret etmiştir.

*

Özal Dergah kültüründe Nakşi geleneğinin, Allah sevgisini topluma hizmet sevgisiyle, perdelemesini ustalıkla başarmıştır. Halka hizmeti Hak’ka hizmet olarak görmüştür, ikisi arasında fark gözetmemiştir. Gönül dünyasının yolcuları, akıl zenginliğinin gönül zenginliğinden geldiğini bilirler. Onlar her dönemde iki dünya zenginliğini, altın oranda harmanlamışlardır. Anadolu'nun Yunus gönüllü insanları, kültürel zenginlikleriyle birlikte, ekonomik zenginliklerini de artırmışlardır.

*

Ülkeler arasındaki sınırların önemini yitirdiği bir dünyada, toplumları Mekke’nin kazanılmasında olduğu gibi, silahsız olarak dönüştürmek, çok büyük önem kazanmıştır. Savaş sırasında suçsuz bir insanı öldürmekle, bütün insanlığı öldürmek arasında hiçbir fark yoktur. Savaşlarda bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürür, bir insanı yaşatan, bütün insanlığı yaşatır. Son Peygamberinin Mekke’ye dönmesi, kan dökmeden bir toplumu değiştirmede, insanlığın önündeki eşsiz bir örnektir.

*

İnsanların gönülleri silahlarla değil, hesapsız sevgiyle değişir. Kendilerinden ve inançlarından emin olanlar, başka inançlara yaşama hakkı tanımaktan korkmazlar. Kendi değerlerini bilenler, kendilerinden olmayanların değerlerini de bilirler. Mekkelilerin toptan dönüşümünde olduğu gibi, Allah’ı seven ve Allah’ın sevgisini kazananlar, kendileriyle birlikte, bütün bir toplumu da değiştirirler. Dönüşümün başlatıcıları, korku verenler değil, bütün topluma güven verenlerdir.

*

Dünyayı dönüştürmede kan kardeşliğinden önce, düşünce kardeşliği önemlidir. Kan kardeşliğinin bir sınırı vardır, istenildiği kadar genişletilemez. Ancak düşünce kardeşliğinde sınır yoktur. Düşünce kardeşliğinde sınır tanımayan toplumlar,İbn Haldun'nun "Asabiyet" dediği, ortak değerler çevresinde bütünleşerek, bütün dünyayı değiştirirler. Onlar varsıllığa sevinmedikleri gibi, yoksulluğa da üzülmezler, dünyayı çatışma yeri değil, sevgi yeri görürler. Onların düşünceleri gibi, eylemleri de güzeldir.

*

Sağlam düşünce temelleri olmayan eylemler, kalıcı ve uzun ömürlü olmazlar. Dergah kültürü eyleme sağlam tabanla birlikte, tarihin her döneminde geçerli ilkeleriyle, topluma kılavuzluk görevi yüklenir.

*

Mevlana sevgisi Allah’tan başka her şeyin, gelip geçici olduğu dünyada, ümitsizlik bulutlarını dağıtma ustalığıdır.

*

İnananlar hiçbir zaman ümitsizliğe düşmezler. Ümitsizlik inançsızlıktır.

*

İnançsızlığın olduğu yerde, bencillikle birlikte karamsarlık vardır.

20 Nisan 2019, 12:37

HER YERDE ÜRETİM EKONOMİSİ KAZANDIRAN KAZANAN EKONOMİDİR

========================================================== Dünyada ekonomik, siyasal ve kültürel hayat, çok boyutlu bir bütündür.Hayatın bir alanında ortaya çıkan olumlu ve olumsuz gelişmeler, başka alanlarda istenen ve istenmeyen gelişmelere yol açarlar.Dünyada ülkelerin, barış içinde bir arada yaşamaları, hayatın bütün alanlarında, uyumun ve düzenin sağlanmasına bağlıdır.Ülkelerin üretim ve yönetim güçleri, toplumların en küçük kurumu olan, ailenin sağlamlığından kaynaklanır. İnsanların ataları olan Adem'den ve Havva'dan beri, aileler kendilerine özgü yapılarıyla, toplumların temel taşı olmuşlardır.

*

Aileler olmadan toplumlar, insanlar olmadan aileler olmaz.Ailelerin güçleri, karşılıklı sevgiyle ve saygıyla, oluşturulan güven ortamında, hem üreten hem tüketen eller, olmasını bilmelerine dayanır.Toplumların ailelerden kaynaklanan, ekonomik ve kültürel zenginlikleri, hayatın değişik alanlarına katlanarak yansır.Bütün kurumlarda ve kuruluşlarda olduğu gibi, dünyanın en köklü kurumu olan ailelerde de, iki kere iki, her zaman dörtten çok daha büyüktür. Üretim gücünün kaynağı olan ailelerde, paylaşılan ekonomi zenginleşirken, paylaşılan kültür de derinleşir.

*

Sanayi toplumlarından bilgi toplumlarına, bilgi toplumlarından değer toplumlarına geçmenin hız kazandığı dünyada, ailelerin tüketim güçleriyle birlikte, üretim güçleri de hızla artmaktadır. Tarih boyunca devletleri, adil yönetimin güvencesi, "Adalet Dairesi" ayakta tutmuştur. Toplumları da sağlam ailenin güvencesi, "Aile Dairesi"ayakta tutacaktır. Aile kurumunu koruyamayan toplumlar,ekonomik, siyasal ve kültürel kurumlarını koruyamazlar. Adil yönetimler devletlerin, sağlam aileler toplumların temellerini oluştururlar.

*

Dünyada üretim ve yönetim gücü, çok ortaklı büyük kuruluşlardan, az ortaklı küçük kuruluşlara geçmektedir.Bütün ülkelerde toplumların olduğu kadar, ekonomilerin de bel kemiğini aileler ve aile şirketleri oluşturmaktadır. Aileler toplumların, şirketler ekonomilerin güvenceleridir. Aile gibi yapılanan aile şirketleri, bütün ülkelerde üretilen ürün ve hizmetlerin büyük bir çoğunluğunu gerçekleştirmektedirler. Aile şirketleri, ortakları, çalışanları ve müşterileriyle, büyük bir yardımlaşma ve dayanışma ortamı oluştururlar.

*

Üreten eller tüketen ellerden daha güçlüdür diyenler, gelen günlerini geçen günlerinden daha üretgen kılmasını bilirler. Peter Drucker "Her insan bir şirkettir" demektedir. Şirketlerin yol açtığı, olumsuz dışsal etkilerden, bütün insanlar sorumludur. Her insan üreten el olarak, kişisel ve kurumsal şirketine değer kazandırmalıdır. Dünyayı toplumdan aldıklarından daha fazlasını, topluma veren insanlar zenginleştirirler. İnsanlar her zaman ürettikleri ürünlerle, verdikleri hizmetlerle, geliştirdikleri bilgilerle, hayatın bütün alanlarının, sürükleyici güçleri olmuşlardır.

*

Yirmi birinci yüzyıl özel,kamu ve gönüllü kuruluşlarıyla,bir şirketler yüzyılı olacaktır. İster kar amaçlı, isterse kar amaçsız olsun, bütün ülkelerin üretim güçlerinin kaynağında, üreten eller olmayı özendiren kuruluşlar vardır.

*

Bütün dünyada, tartışılan sorunların başında, şirketlerin yönetimi, denetimi, kurumsal, toplumsal ve kültürel sorumlulukları gelmektedir.Şirketler para basan makinalar değildir.

*

Her ülkede bütün kuruluşların, finansal durumlarını gösteren bilançolarının yanında, toplumsal ve çevresel etkilerini yansıtan bilançolar hazırlamaları istenmektedir.

*

Ekonomik, yasal sorumlukları yanında, kurumsal,toplumsal, çevesel ve kültürel sorumlarına önem vermeyen şirketler uzun ömürlü olamazlar.

21 Nisan 2019, 12:16

DÜNYADA YENİ BİR DEMOKRATİK SÖYLEM VE GÖRÜŞ GELİŞTİRMEK

========================================================= Sanayi odaklı küre dünyanın demokratik dili gibi, bilgi odaklı kare dünyanın da, kendine özgü bir demokratik dili vardır. Sanayi yüzyılından bilgi yüzyılına, demokrasinin dili hızla değişmektedir. Küre dünyanın demokratik dilinde, pozitif kültürün kavramları öne çıkmıştır. Kare dünyanın demokratik dilinde ise, kutsal kültürün kavramları öne çıkacaktır.

*

Yirminci yüzyılın demokratik diline Hristiyan demokratlar damgalarını vurdular. Onlar kutsal kültürün değerlerini, demokratik dile çevirerek, bütün dünyada kabul görmesinin yolunu açtılar. Yirmibirinci yüzyılın demokratik diline, Müslüman demokratlar damgalarını vuracaklar. Müslüman demokratlar, Mesnevi'ye ve Mukaddime'ye yaslanarak, yeni bir demokratik dil oluşturacaklardır.

*

Kendi dünyalarında tek başlarına birer güneş olan Mevlana'nın ve İbn Haldun''un, Yunan düşüncesinden ödünç aldıkları hiçbir şey yoktur. Yirmi birinci yüzyılda, azınlığa dayanan Atina demokrasisini, çoğunluğa dayanan Kudüs demokrasisine dönüştürecek, Mesnevi 'den ve Mukaddime''den daha hayatın içinde, iki dünyayı birden kucaklayan, başka kaynak yoktur. Dünyanın beklediği yeni demokratik dil, onlarla inşa edilecektir.

*

Demokratik kültürün dili yalındır, kutsal kültürün dili gibi, zengin değildir. Kutsal kültür demokratik kültür dışı değil, demokratik kültür üstüdür. Demokratik kültür, bardaktaki çay gibi, kutsal kültürün şekeri ve sütüyle, hem tatlandırılmalı, hem de renklendirilmelidir. Çünkü, kutsal kültür, toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatın, eşsiz tadı, doyumsuz rengidir.Ekonomik ve kültürel hayat,kutsal kültürle anlam kazanır.

*

Kutsal kültürün iki dünyayı bütünleştiren zengin diliyle, demokratik kültürün diline yeni kavramlar, yeni açılımlar kazandırmadan, dünyadaki savaşların önünü almak mümkün değildir. Batı dünyası, İslam çaydaki şeker gibi, tad versin, ama kamusal alanda, görülmesin demektedir. Ancak İslam iki dünya medeniyetidir, seküler kültür gibi, iki dünyayı birbirinden ayırmaz.İslam kültüründe ya dünya ya öteki dünya denilmez,hem dünya hem öteki dünya denilir.

*

Müslümanlar tarihleri boyunca, İbn Haldun gibi dünyaya, Mevlana gibi de, öteki dünyaya önem vermişlerdir. Kutsal kültür, yalnızca özel alanı değil, hayatın bütün alanlarını kuşatan, bütün bir değerler manzumesidir.

*

Kutsal kültürün dili, demokratik dili içeren, dünyada herkesin anlayabileceği, küresel bir dildir.

*

Kutsal kültürün dilini bilmeyenler, sağlıklı bir demokratik dil oluşturamazlar.

*

Demokrasinin yalın dili, kutsalın zengin dilinden beslenir.

*

Ortak görüş icma, toplum için doğru olan yönü gösterir.

*

İcma yüzyılların içinde oluşan çoğunluğun görüşüdür.

*

Allah'ın yardımı her zaman çoğunluktan yanadır.

*

Dünyada çoğunluk yanlışta birleşmez.

22 Nisan 2019, 10:36

DÜNYADA OLUKLAR ÇİFT BİRİNDEN NUR AKAR BİRİNDEN KİR AKAR

======================================================== Dünyanın hiçbir yerinde kültürler, bulundukları yerde durmazlar. Kültürler de nehirler gibi akarlar. ''Herşey akar'', toplumlar, tarihler, düşünceler ve kültürler. Necip Fazıl''ın vurguladığı gibi: ''Oluklar çift'', birinden kutsal kültürler akar, birinden seküler kültürler. Geçmişten geleceğe olan bu akışta, kültürler birbirleriyle hem yarışırlar, hem de çatışırlar. Ekonomik, toplumsal ve siyasal canlılık, kültürlerin çatışmasından kaynaklanır.

*

Hayatın her alanında, nasıl her şey karşıtlarıyla bir arada bulunursa, kültürler de zıtlarıyla bir arada bulunurlar. Gündüzün geceye muhtaç olması gibi, kutsal kültür de seküler kültüre muhtaçtır. Farklı kültürlerin yan yana bulunmadığı toplumlarda, hiçbir alanda gelişme sağlanmaz. Kültürler birbirleriyle yarışarak zenginleşirler, zenginleşerek yarışırlar. Kapılarını başka kültürlere kapayan kültürler, yeni açılımların, yeni atılımların öncüleri olamazlar.

*

Son iki yüzyılda, kutsal kültür, düşünce ve eylem alanında, seküler kültür karşısındaki üstünlüğünü yitirmiştir. Kutsal kültür, dünyadaki bilimsel ve teknolojik değişimlere öncülük yapamamıştır. Her ülke, İbn Haldun''un ''mağluplar galipleri taklit ederler'' kuralına dört elle sarılarak, dünyanın geleceğini kutsal kültürde değil, seküler kültürde aramıştır. Sekülerleşme, Türkiye gibi, bütün ülkelerin gündeminde, ilk sırada yer almmıştır. Dünyada ekonomik gelişme ile sekülerleşme özdeşleştirilmiştir.

*

Kültürlerin harman olduğu kare dünyada, toplumlar düşünceleriyle nehirlere, eylemleriyel göllere benzerler. Düşünceler zenginleştirdikleri eylemlere, göller beslendikleri nehirlere göre büyürler. Kültürler düşünceler ile eylemleri altın oranda bütünleştirerek, gelişmenin sürükleyici gücü olurlar. Kültürlerin dünyayı dönüştürmedeki başarıları, görünen dünya ile görünmeyen dünyayı, yaşanabilir hayatın, bir birinden ayrılmaz iki yüzü olarak görmelerinden kaynaklanır.

*

Krizlerin üstesinden gelmek için, bütün dünyanın ihtiyacı olan kutsal kültürün gücü, iki dünyayı birbirinden ayırmadan, her ikisine de aynı değer vermesinden gelir. Kutsal kültür, seküler kültür saatinin zembereği ve dünya barışının güvencesidir. Kutsal kültür, seküler kültür üzerindeki ağırlığını ve denetimini getirirse, dünya zembereğinden boşalmış bir saat gibi, hızlanır doğru zamanı gösterme gücünü yitirir, yolunu ve yönünü şaşırır.

*

Bütünüyle seküler kültüre odaklanan dünya, üretici gücünü yitirmiş, yönünü şaşırmış ve yolunu kaybetmiştir. Yirmi birinci yüzyıl, kutsal kültüre dönüş yüzyılı olacaktır. Seküler kültür yalnızca Moskova''da değil, Ankara başta olmak üzere bütün dünya başkentlerinde gücünü yitirmiştir. Her ülke kendi kutsal kültürünün ana kaynaklarına dönmek zorundadır.Yirmi birinci yüzyıl kutsal kültürün yüzyılı olacaktır.

*

Kutsal kültür bir değerler bütünüdür, insanlığın geleceğini uçlarda aramaz, ancak uçları içselleştirerek çoğunluğa seslenmesini bilir. Güç çoğunluğa seslenmesini bilmektedir. Çoğunluk kutsal kültürün ortak aklıyla düşünür ve yanlış peşinde koşmaz,yanlışta birleşmez.

*

Allah'ın yardımı çoğunluğun yanındadır. Allah'ın yardımını alanların karşısında hiçbir güç duramaz.Allah yardımını alanların,sevgisini kazananların düşünen akılları,seven gönülleri ve gören gözleri olur.

*

Kutsal kültür iki dünyanın, hem aklıdır hem gönlüdür. Geçmiş geleceğe kutsal kültürle taşınır.

*

Kutsal kültür tarih içinde bulanmadan, donmadan akar.

*

Kutsal kültürün güneşi hiçbir zaman batmaz.

23 Nisan 2019, 12:17

YÖNETİMDE ÜRETİMDE DÜRÜSTLÜK DEĞERLİ ÖNEMLİ SERMAYEDİR

========================================================== Dünyada bilgi ve bilgeliğin vatanı olmadığı gibi, yönetimin ve üretimin de vatanı yoktur. Onların küresel kaynakları, kurumları ve kuralları vardır. Onlar dünyayı vatan olarak gören bir yolcu benzeri, ülkeler arasında durmadan gelirler giderler. Kendilerine saygı ve sevgi gösterilen ülkelerde uzun süre kalırlar, o ülkeleri kendilerine vatan edinirler. Bunun için, yönetim ve üretimde peygamberler tarihi, çok zengin bir birikime sahiptir. Onların tarihi insanlığın varoluşunun öyküsüdür.

*

Doğu'dan Batı'ya,Kuzey'den Güney'e bütün ülkeler için, Yirmi birinci yüzyıl, açıklık içinde sürekli yenilenen, yönetimde ve üretimde, paylaşımcı demokrasi yüzyılı olacaktır. Dünyada siyasal toplumlar sivil toplumlara dönüşürken, temsili demokrasiler de paylaşımcı demokrasilere dönüşmektedir. Bunun için bütün dünyada, yönetimde olduğu kadar, üretimde de paylaşımcı kurumlar ve kurallar tartışılmaktadır. Dünyanın hiçbir ülkesinde, "Benden sonrası tufandır" anlayışına yer yoktur.

*

Düşünce ve eylem dünyasının, kutup yıldızı İbn Haldun, devletlerin kuruluşlarının ve yıkılışlarının yasalarını, tarihin bilgi ve bilgelik birikiminden ve derin gözlemlerinden yola çıkarak,açık ve seçik olarak ortaya koymuştur. O devletlerin güçlerinin sınırlarını ve güçlerini sınırlama yöntemlerini, ekonomide mülkiyet haklarının önemini, fiyatını pazarda oluşmasını, sermaye birikiminde vergi oranlarının etkisini, Adam Smith ve Karl Marx'tan çok daha önce, ayrıntılı olarak ele almıştır.

*

Ekonomideki fiyat düzeniyle demokrasideki seçim düzeni, her iki alandaki kural ve kurumların, genel geçer ilke ve yöntemlerine oluşturur. Vatandaş olmanın temel haklarına sahip seçmenler, siyasal partiler, birlikler, meslek odaları, sendikalar, özel, kamu ve gönüllü kuruluşlar, fiyat ve seçim düzeninin hem oyun kurucuları, hem de oyuncularıdır. Seçmenler ve seçimler, birbirini tamamlayan iki düzenin, en büyük ve en önemli güvencesidirler.

*

Demokratik yönetimde ve ekonomik üretimde başarı, dünyada hiçbir ülkenin tekelinde değildir. Özgürlük ve eşitliğe önem veren, farklılığa saygılı, birlikte yaşamayı bilen her ülke, ekonomik ve demokratik birikime katkıda bulunur. Yetişkinler, seçmen olmanın görev ve sorumluluklarını yerine getirerek, hem fiyat, hem de seçim düzenini dengeli ve sağlıklı olarak yönetirler. Onların en önemli, en güçlü ve en etkili silahları, paralarıdır ve oylarıdır.

*

Fiyat düzeninin ustası olan seçmenler, seçim düzeninin de ustası olmayı başarırlar. Paralarıyla ekonomiyi, oylarıyla devleti yönlendiren seçmenler, politika ile ekonomiyi altın oranda kaynaştırırlar. Onların anayasaları: “Arz ve Talep Yasası” , ana yöntemleri de: “Fayda Maliyet Analizi”'dir. Seçmenlerin sağduyusu “Büyük Sayılar Yasası” na dayanır, ortak akılla ve çoğunlukla hiçbir zaman çatışmaz.

*

Bütün dünyada adil yönetimin ve adil üretimin yolu, ortaklık yaparak,gelirleri ve giderleri, kimseye haksızlık yapmadan paylaşmaktan geçer.

*

Yönetimde ve üretimde başarı, her zamanda ve her yerde paylaşmasını bilenlerden kaynaklanır.

*

Paylaşmasını bilmeyenler, paylaşmasını bilenler tarafından paylaşılırlar.

24 Nisan 2019, 11:59

Yakında genişletilmiş ve yeniden yazılmış olarak,onuncu baskısı yapılacak, "GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE"…

Yakında genişletilmiş ve yeniden yazılmış olarak,onuncu baskısı yapılacak, "GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE" kitabımızla ilgili Değerli Ressam,Şair ve Yazar Recep Garip ile yaptığımız, "HEM YUNUS HEM SİNAN OLMAK" konuşması. ========================================================== SORU: ===== Sizin çok sevilen kitaplarınızdan biri de “Görünmeyen Üniversite”dir. Siz bir üniversite öğretim üyesi olarak “Görünen” ile “Görünmeyen” üniversite arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? CEVAP: ====== İnsanın “gözünün görür”, “elinin tutar” ve “ayağının yürür” hale gelebilmesi için, iç dünyasının derinliklerinde uzun yolculuklara çıkması gerekir. Bunun için de, insanın “Görünen” üniversitelerden daha çok “Görünmeyen üniversite”lerde öğrenmeyi öğrenmesi gerekir. Çünkü öğrenme beşikten mezara kadar devam eden, kesintisiz bir süreçtir. Bir insan gönlünün derinliklerindeki incileri toplamasını başaramazsa, iç dünyasınıgüzelleştiremediği gibi, dış dünyasını da zenginleştiremez.Yunus gibi yaşamasını başaramayanlar, Sinan gibi inşa etmesini başaramazlar.

*

İnsanların iç dünyası döviz kurlarıyla değil, şiirle beslenir. Şiirsiz bir toplum, gönülsüz,ruhsuz bir toplumdur. Şiiri yakalamak için, görünen dünyayla görünmeyen dünyayı bir bütün olarak görmesini bilmek gerekir. Nasıl çekirdeğin ağaç olmak için, toprak ve suya ihtiyacı varsa, insanın da gönlünü zenginleştirebilmek için, üniversite ve öğrenime ihtiyaç duyar.

*

Öğrencileriyle büyük bir “Görünmeyen Üniversite” olan Mevlana, öğrenimi suya, insanı ağaca benzetir. Ağaç suyla dallanıp budaklanırsa insan da öğrenimle iç ve dış dünyasını zenginleştirir. Bunun için görünmeyen üniversiteler çekirdekte ağacı, ağaçta da çekirdeği gören, büyük bir değiştirici ve dönüştürücü gücün kaynağıdırlar.

*

Görünmeyen üniversitelerin başında, İslam Peygamberi ve onun mirasçılarının oluşturduğu büyük bir "Sonsuzluk Kervanı" gelir. Kervana dünyanın yanından katılanlarla,Görünmeyen Üniversiteler Kıyamete kadar varlıklarını sürdüreceklerdir. Onların güneşleri asla batmaz.

*

Görünmeyen üniversitelerde öğrenmesini öğrenme, çok boyutlu bir süreçtir ve çok boyutlu bir eylemdir. İki ana boyutunu bilim ve sanat oluşturur. Bilim görünen dünyanın sırlarını çözmeye çalışırken, sanat da görünmeyen dünyanın sırlarını çözmeye çalışır. Bilim ve sanat görünen ve görünmeyen dünya gibi, bir bütünün iki yarısıdır. Sanatsız bilim, bilimsiz sanat olmaz. Çünkü sanatsız bilim yüzeysel, bilimsiz sanat da yoksul olur.

*

Bilimin gelişip zenginleştiği dünyada, tabiatın ilkeleri geçerlidir. Bu dünyanın bilgisi görünen üniversitelerde büyütülür. Bu alanın bilgileri deney ve gözleme dayanır. Ayrıca, bu bilgiler zaman içinde hem değişirler hem de gelişirler.Sanatın dünyasında ise görünenin ötesi alan önemlidir. Bu alanın bilgileri görünmeyen üniversitelerden kaynaklanır.

*

Görünmeyen üniversitelerin bilgi ve bilgelik, kaynaklarının başında peygamberler gelir. Onların düşünce ve eylem dünyaları, Kutsal Kitaplar’dan beslenir.Kutsal Kitaplar hem görünen hem de görünmeyen dünyaları aydınlatırlar. Çünkü onlar akıl üstü, ancak akıl dışı değildirler. Bu yüzden onların ışığını söndürmeye kimsenin gücü yetmez. SORU: ===== “Görünmeyen Üniversite”nin yazılma öyküsünü anlatır mısınız? Bu kitap nasıl ortaya çıktı? CEVAP: ====== “Görünmeyen Üniversite” benim sevilen kitaplarımın başında gelir. Yakınlarda genişletilmiş ve yeniden yazılmış onuncu baskısını yayınlanacaktır. Kitabın temelini Mehmet Zahid Kotku’nin ölümü dolayısıyla yazılan biyografik bir yazı oluşturmuştur. Bu yazı ilk defa Mavera’nın Aralık 1980’deki sayısında İstanbul'un "Görünmeyen Üniversite"si M.Z.K. başlığıyla yer almıştır. Kitabın ismi bu kısa biyografik incelemeden gelmektedir.

*

İlk yazının hazırlanmasında, rahmetli Cahit Zarifoğlu, çok etkili olmuştur. “M.Z.K.yu en yakından sen tanıyorsun, Mavera’da mutlaka onu anlatan bir yazı olmalı, senin onunla ilgili yazı gelmeden dergi çıkmaz” demiştir. Yazıyı okuduktan sonra da “Günümüzde tasavvufun basit, yalın ve gösterişten uzak yaşama tarzı olduğu, bundan daha güzel anlatılamazdı”çok mutlu olmuştur.

*

Zarifoğlu’nun baskısıyla M.Z.K ile ilgili yazıyı, çok kısa zamanda yazmak zorunda, kaldım. Çünkü Zarifoğlu’nun yanında Rasim Özdenören ile birlikte Erdem Bayazıt da vardı.Onları kırmam mümkün değildir,güzel bir kitabın ortaya çıkmasına katkıda bulundukları için, her üçüne de şükran borçluyum.

*

"Görünmeyen Üniversite" çok sevilmiştir. Mavera’da yayınlanır yayınlanmaz, Yeni Devir gazetesinde de dört beş günlük bir dizi olarak yeniden yayınlanmıştır.Mavera ve İslam dergilerinde tasavvuf ve tüketime ilişkin yazıların bir araya getirilerek, yeniden düzenlenip ve genişletilmesinden “Görünmeyen Üniversite” kitabı ortaya çıkmıştır.

*

Basılmadan önce kitabın hazırlıklarını gören M.Z.K.'nun geleneğini devam ettiren Prof.Dr.Esad Coşan, “İskenderpaşa Dergahını, tasavvuf literatürüne kazandırır” diyerek kitabın yayınlanmasını teşvik etmştir.

*

Görünmeyen Üniversite bu kitap tüketim toplumunda tasavvufun işlevini ortaya koymada öncü bir çalışma olmuştur. Ayrıca ekonomiyi kültürle harmanlamada, bilim ve teknolojiyi içselleştirme de tasavvufun yerini belirleyecek çalışmalara bir hareket noktası oluşturmuştur.

*

”Görünmeyen Üniversite” M.Z.K. ile birlikte İstanbul'un Dergah kültürünü uluslararası akademik çevrelere taşımıştır. Prof. Dr. Şeref Mardin, Doç. Dr. Emin Yaşar Demirci, Dr. Hakan Yavuz ve Ruşen Çakır çalışmalarında bu kitaptan yararlanmışlardır. SORU: ===== Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera gibi kültür ve sanat dergilerini de bir “Görünmeyen Üniversite” gibi değerlendirebilir miyiz? CEVAP: ====== Bizim kültürümüzde öğretmenin öğrenmenin en etkin yolu sohbettir. Sohbet, karşılıklı konuşarak, tartışarak sıraya dizilmeden kendisi dışında başka birisi ile yarışa girmeden bir öğrenme ve öğretme yöntemi izlenir. Böylesine bir eğitimin sürdürüldüğü mekanların başında kültür, sanat ve düşünce dergileri gelir.

*

Bizim kuşağımız için bu dergilerin arasında Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri ilk sıraya alır. Büyük Doğu Necip Fazıl Kısakürek’le, Diriliş Sezai Karakoç’la, Edebiyat da Nuri Pakdil’le özdeşleşir. Bu dergilerin her biri birer “Görünmeyen Üniversite”dir.Türkiye'nin Yirminci yüzyılına bu dergiler damgasını vurmuşlardır.

*

Mavera’nın ise bir değil yedi kurucusu vardır. Zarifoğlu’nun deyişiyle “Yedi Güzel Adam” kurmuştur. Onlar da aslında önceki dergilerde yer almışlardır. Söz konusu dergilerin hepsi yayına ara verince Mavera çıkmaya başlamıştır. Mavera’yı da Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayezıt, Akif İnan, Alaeddin Özdenören, Bahri Zengin ve ben kurdum.

*

Mavera uzun süren ömründe gerçekten bir kültür,sanat ve düşünce üniversitesi olmuştur. Biz hiçbir zaman başkalarının yanlışlarıyla uğraşmadık. Sayfalarımızı edebiyata ilgi duyan herkese açtık. Bu yüzden de Edirne’den Kars’a kadar bütün edebiyatseverleri yanımızda bulduk.

*

Biz 68 kuşağının sağ ve sol tarafından yer almayan, başka bir kesimin temsilcileriydik. Bizim için sağ ve sol ya da Amerika ve Rusya çatışması önemli değildir. Biz dünyada Kutsal Kitaplarla beslenenlerle beslenmeyenlerin çatıştığına inanıyorduk. İlk insandan bu yana Peygamberlerin getirdiği haberlere kulak verenlerle, kulaklarını tıkayanlar çatışıyordu. Bu çatışma Kıyamete kadar devam edecektir.

*

Bizim kuşağımız Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera gibi, sağ ve sol dışında, ana kaynaklarımıza dayanan, yerli düşünceyi yoğurmaya çalışan, düşünce, sanat ve kültür dergileri çevresinde toplanmıştır.

*

Biz hiçbir zaman Marx’ın izleyicileri gibi, dinin toplumların afyonu olduğuna inanmadık. Bizim kuşağımız bütün bir Batı gibi, Nietzsche’nin de Allah’ı değil, Batı'yı öldürdüğünün bilincindeydik.

*

Edebiyatın 68 Kuşağı, kesinlikle Marx'ın materyalist diyalektiğin büyüsüne kapılmamıştır. Söz konusu kuşak Türkiye’de yeni bir değişim ve dönüşümün öncüsü olmuştur.

*

Yeni kuşağın düşüncedeki öncüleri ,Gazali ve İbn Haldun’dan, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’a kadar İslam düşünce, kültür ve sanat zincirinin gelmiş bütün halklarıdır. Recep Garip

25 Nisan 2019, 11:54

EKONOMİNİN GÖRÜNMEYEN ELİ HUKUKUN GÖRÜNEN ELİNİ İSTER

======================================================== Ülkelerin uluslararası ilişkilerdeki ağırlığı, toplumlarının ekonomik, siyasal ve kültürel alanda ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerinden kaynaklanır. Ülkeler ürün,hizmet ve bilgi üretme kapasitelerini zenginleştirmeden, ülkeler arasındaki ilişkilerde, etkili bir görev ve sorumluluk yüklenemezler. Bütün dünyayla alışveriş içinde, dinamik bir ekonomisi olmayan ülkelerin, dünyanın ekonomik ve siyasal sınırlarının belirlenmesinde ağırlıkları olmaz.

*

Ekonominin dinamizmi, yönetenlerle yönetilenler arasındaki, çift yönlü bilgi ve hizmet akışına bağlıdır. Kamu kurumlarıyla birlikte, özel kuruluşlar arasında açıklığın ve sürekli yenilenmenin olmadığı toplumlarda, devlet yapısının dayatmacı, unsurlardan arındırılması çok güçtür. İnsanların hareket alanlarının kısıtlandığı toplumlarda, hem pazar, hem de demokratik mekanizmanın işleyişi aksamaya başlar. Doğal ekonomini ve doğal hukukun sınırları içinde,her iki mekanizmanın tıkandığı toplumlarda, yolsuzlukların ve haksızlıkların önüne hiçbir güç geçemez.

*

Yasalarda insanların düşünce ve eylem özgürlükleri kısıtlayan maddeler, devlet kurumlarının güçlenmesine yol açarlar. Dayatmacı ülkelerde milletin kuruluşları yargılanır, devletin kurumları yargılanmaz. Demokratik mekanizmayla pazar mekanizmasındaki sınırlamalar, devlet kuruluşlarına ve yöneticilerine büyük bir güç kazandırırlar. Bunun için bütün ülkelerde, iyilikleri özendirmede ve kötülükleri önlemede işbirliği yapan aydınlar ve gönüllü kuruluşlar, hayatın her alanında vazgeçilmez bir yer tutarlar.

*

Dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük sorun, devletin kaynaklarından bağımsız, kurum ve kuruluşların tekelleşmeden açıklık içinde, üretim güçlerini büyütmektir. Bunun için de devletlerin taraf değil, güvence olduğu,bağımsız ve tarafsız bir hukuk yapılanmasına ihtiyaç vardır. Devletin taraf olduğu bir ekonomik yapılanmada ve hukuk mekanizmasında, devlete dayanmayan kurum ve kuruluşlar ayakta kalamazlar. Devletin kaynak dağıtıcı olduğu bir toplumda, gönüllü yapılanma hiçbir zaman güçlenmez.

*

Yasaları sınırlayıcı maddelerle dolu olan ülkelerde, devlet kurumlarından bağımsız, toplumun düşünce ve eylem alanını genişleten, gönüllü kuruluşlar gelişemez. Kurum ve kuruluşların hareket, alanlarının daraltıldığı toplumlarda, gönüllü yapılanmalarla birlikte, özel kuruluşlar da üretim ve hizmet güçlerini büyütemezler. Her demokrasi dışı ülkede olduğu gibi, dayatmacı devlet yapısı ekonomik, siyasal ve kültürel girişimleri, yok etmekle kalmaz, devlet kurumunu da içeriden çökertir.

*

Hukukun üstünlüğüne dayanan devletin eşgüdümünde, adaletin görünen eli olmadan, pazarın ve demokrasinin görünmeyen eli, görevini hiçbir zaman yerine getiremez ve gücünü gösteremez.

*

Hukuk mekanizmasının sağlıklı olarak işletilemediği toplumlarda, pazar mekanizmasıyla birlikte, demokratik mekanizma da, can alıcı sorunları çözmede yetersiz kalır.

*

Hukukun ve ekonominin doğal değerlerine saygı gösterilmeyen toplumlarda, hem ekonominin temel yasaları, hem demokrasinin kuralları geçerliliklerini yitirirler.

25 Nisan 2019, 12:49

Savaş dünyasının barış dünyasına dönüşmesi için, her devlet en az Necaşi'nin ve Nuşirevan'ın devleti kadar…

Savaş dünyasının barış dünyasına dönüşmesi için, her devlet en az Necaşi'nin ve Nuşirevan'ın devleti kadar adil olmak zorundadır. Adaletin vatanı yoktur.Aydının vatanı yoktur. Adalete ve aydına,adil her ülkenin kapıları sonuna kadar açıktır.Allah adildir, adil olanları sever.

26 Nisan 2019, 11:58

ÜLKELER DÜNYADA YERLİ DEĞİL DÜNYA ÜRÜNLERİYLE BİLİNİRLER

======================================================== Yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünya, her ülkenin ürünlerinin satışa sunulduğu, büyük bir çarşıya benzemektedir. Dünyada ülkelerin ekonomik ve kültürel güçleri, dünya ürünleri, hizmetleri ve bilgileri üreten küresel kuruluşlarından kaynaklanacaktır. Küresel çarşıya dönüşen dünyada, ülkelerin ordularının cephelerdeki savaşlarından daha çok, kuruluşlarının pazarlardaki yarışları önem kazanmıştır.

*

Dünyadaki bütün kuruluşların en güçlü silahları, yılların içinde geliştirilen ürünleri ve küresel değerlerdir. Pazarlamayı bir bilime dönüştüren Philip Kotler’in dediği gibi: “Pazarlama sanatı büyük ölçüde, bir marka inşa etme ustalığıdır.” Kuruluşların ekonomik ve kültürel dünyadaki başarıları, yıldızlaşan isimleriyle, yıldan yıla iyileştirilen küresel ürünlerine dayanır. Kuruluşlar güçlerini görünen ürünlerinden önce, görünmeyen değerlerinden alırlar.

*

Harvard, Ford, Oxford, Bayer, Mercedes ve Renault gibi güçlü eğitim ve üretim kuruluşlarının, yüzyılları aşan bir tarihleri vardır. Her bilinen küresel ürünlerin arkasında, büyük sınavlardan geçmiş, dünya pazarlarında kendilerine, saygın bir yer edinmiş, kurumsallaşmış kuruluşlar vardır. Dünyanın güçlü küresel kuruluşları, klasikleşmiş kültür ve sanat eserleri gibi, zamana karşı direnerek, bütün ülkelere ekonomik ve kültürel katkıda bulunmayı bilenlerdir.

*

Yüzyılların kuruluşu olanlar, küresel ürünler, küresel hizmetler ve küresel bilgiler üretenler, bütün ülkeler tarafından daha çok tanınırlar ve daha çok sevilirler. Üretilen ürünlerin uzun ömürlü olmaları, bütün tüketicileri etkileyen unsurların başında gelir. Bir küresel ürünün, pazarlardan hiç eksik olmaması, tanınmasını sağladığı gibi, kalitesinin de en büyük güvencesidir. Ürünlerin isimleri gibi, kaliteleri ve güvenirlikleri de yıllar içinde inşa edilir.

*

Dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel akışını, devletlerden daha çok, ortak akıllarıyla ve ortak gönülleriyle, büyük bir canlılık gösteren küresel kuruluşlar değiştirmektedir. Rhonda Abrams’ın “İç Çamaşırların Her Zaman Temiz Olmalı”kitabında vurguladığı gibi, kuruluşlar “Her zaman doğru olanı yapmak zorundadırlar.” O zaman kuruluşlar, toplumları yalnızca ürünleriyle değil, değerleriyle de etkileyerek, yeni atılımlara, yeni açılımlara da öncülük yaparlar.

*

Dünya ürünleri, hizmetleri ve bilgileri üreten kuruluşlar birbirleriyle, üretim yöntemlerini geliştirmek, üretimde giderleri düşürmek yanında, kurumsal ve toplumsal sorumluluk yatırımları yapmak için de yarışmaktadırlar.

*

Kuruluşlar neler üretirlerse üretsinler, kusursuzluğu aramada dünya, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla bir bütündür.

*

Bütün kuruluşlar bir dünya ürünü üretmek için, her alanda açıklık içinde, sürekli kendilerini yenilemesini bilmelidirler.

27 Nisan 2019, 11:39

DÜNYADA EKONOMİK YOKSULLUK KÜLTÜREL ZENGİNLİKLE ÖNLENİR

Bu yazı daha önce 16.08.2018 tarihinde de yayımlanmıştı.

========================================================== Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde başarısızlık olarak ortaya çıkan ekonomik yoksulluk, bütün ülkelerin sorunlarının başında gelmektedir. Dünyanın neresinde olursa olsun, her ülke ekonomik yoksulluğun yol açtığı, sorunlarla savaşmak zorundadır. Yoksulluğun oluşturduğu kapalı toplumun duvarları, ekonomik ve kültürel üretimle yıkılırlar. Açık toplumlara dönüşmeyen ülkeler, hayatın hiçbir alanında atılım yapamazlar.

*

Dünyada yoksulluğun üstesinden gelmek, bütün ülkelerin karşı karşıya oldukları, sorunların en önemlisidir. Üretim güçsüzlüğünün belini kırmadan, çok boyutlu ekonomik ve kültürel sorunların üstesinden gelmek mümkün değildir. Yoksulluktan kaynaklanan üretimsizlik, çemberinin dışına çıkmak için, Fransa’da François Quesnay, İngiltere’de Adam Smith, Türkiye’de Ahmet Mithad, ekonominin olduğu kadar, kültürün de her alanıyla ilgilenmişler,çözüm yolları aramışlardır.

*

Tarım toplumlarından sanayi toplumlarına geçmenin tartışıldığı yıllarda, ekonomi biliminin öncüleri, , kültürle birlikte ekonominin zenginleştirilmesinde, doğal kaynakların değerlendirmenin yollarını ve yöntemlerini tartışmışlardır. Onlar Avrupa’da ülkelerin tarımsal üretimden daha çok, endüstriyel üretime önem verilen bir dönemde, ekonominin yolunu genişletmişlerdir. Ahmet Mithad, kültür ve ekonomiye ilişkin çalışmalarıyla, Türklerin İbn Haldun’u olmuştur.

*

Yirmi birinci yüzyılda İngiltere, Fransa ve Türkiye, birbirleriyle silahlı güçleriyle sınırlarda savaşmayacaklar, silahsız kuruluşlarıyla pazarlarda yarışacaklardır. Avrupa ülkeleri sanayi toplumları aşamasından, bilgi toplumu aşamasına geçmişlerdir. Sanayi toplumları üretimde, nasıl yeni çığırlar açmışlarsa, bilgi toplumları da yeni çığırlar açmaktadır. Artık sanayi toplumunun kültürüyle, bilgi toplumunun ekonomik, sorunlarını çözmek mümkün değildir.

*

Dünyada sağlıklı bir kültürel, güçlü bir ekonomik yapılanmanın yollarını, yalnızca ekonomi, yalnızca kültür diyen kuruluşlar değil, hem ekonomi hem kültür, diyen kuruluşlar açacaklardır. Onlar ekonomik değerlerden daha çok, kültürel değerlere önem vererek, bütün dünyada değer toplumunun mimarları olacaklardır. Onların katkılarıyla ekonomik yoksullukla birlikte, kültürel yoksulluk sorunlarına da sürdürülebilir çözümler bulunacaktır.

*

Dünyanın bütün kuruluşları, kültürleriyle üretimleri, üretimleriyle kültürleri,etkileyerek dönüştürürler. Ekonomide her tüketim, kendi üretimini oluşturduğu gibi, her üretim de kendi tüketimini oluşturur. Toplumlara kültürel kazançla, ekonomik kazancın birbirlerine nasıl etkiledikleri anlatılırsa, hem üreticiler hem tüketiciler, değersiz üretim ve değersiz tüketim peşinde koşmazlar, üretmediklerini tüketmek hevesine de kapılmazlar. Dünyadaki ekonomik, yoksulluğun kaynağında, kültürel yoksulluk vardır.

*

Yoksulluk ihtiyacından daha fazlasını, tüketenlerden kaynaklanır.

*

İnsanlar kültürlerine göre üretirler, değerlerine göre tüketirler.

*

Tüketim üretimin, üretim tüketimin kamçısıdır.

*

Üretmeden tüketmek mirasyediliktir.

28 Nisan 2019, 12:52

İSLAM DÜNYASI BÜTÜN DÜNYAYA YENİ ELHAMRA BİRLİĞİ ÖNERİYOR

========================================================== Cezayir''de, Irak''ta, Afganistan''da, Suriye''de, ,Sudan''da, Libya'da Türkiye'de insanlar ölürken, Batı dünyası tepki göstermekte her zaman geçikmiştir. Çünkü Avrupa''da, iki binli yılların başında, doruk noktasına ulaşan bir ''İslam korkusu'' vardır. Hristiyan dünya, Müslüman dünyanın 711''de İspanya''ya geldikleri gibi, 2021''de yeniden Avrupa''yı gelecekleri, korkusu içinde kuşatma altında olduklarına inanmaktadırlar.

*

Mekke''den Medine''ye 632''de göç eden ilk Müslümanlar, Hicret''in üzerinden bir yüzyıl geçmeden, üç kıtada Hristiyanların Roma İmparatorluğu büyüklüğünde, bir devlete kavuşmuşlardır. Suriye''den Türkistan'a, Mısır'a, İspanya'ya ve Anadolu''ya kadar uzanan bu genişleme, bir fetih olmaktan daha çok bir dönüşümdür. Ülkelerin kültürel ve ekonomik yapıları çökmemiştir, yenilenmiştir ve değişmiştir.

*

Müslümanların alması yedi yıl süren İspanya''nın, geri verilmesi yedi yüzyıl sürmüştür. İslam tarihi boyunca, Müslümanlar ve Hristiyanlar, birbirleriyle çatışan iki komşu olarak yaşamışlardır. Yahudiler ve Hristiyanlar, kendilerinden sonra gelen İslam''a olumsuz bakmışlar, son yüzyıla kadar güçlü oldukları ülkelerde, Müslümanlara hayat hakkı tanımamışlardır. Bunun için, İspanya''dan geriye yalnızca Elhamra kalmıştır.

*

Müslümanlar ise, güçlü oldukları ülkelerde, Hristiyanlara hayat hakkı tanımakla kalmadıkları gibi, hiçbir zaman dinlerini değiştirmek için, baskı ve şiddete başvurmamışlardır. Türklerin güçlü oldukları Doğu Avrupa''da, kimse dininden dolayı küçümsenmemiştir, kimse de dinini değiştirmeye zorlanmamıştır. Balkanlarda Hristiyanlar, Hristiyan, Yahudiler Yahudi olarak kalmışlardır.

*

Avrupa''da Müslümanların varlığı, Avrupa''nın yok olmasına yol açmadığı gibi, kültürde, sanatta, bilimde ve teknolojide, büyük bir zenginleşmenin, en önemli ve en etkili kaynağı olmuştur. Bu yüzden, Ingmar Karlsson, ''Avrupa ve İslam'' kitabında, Müslümanların olmadığı bir Avrupa ayakta kalamaz diyerek, Avrupa Birliği''nin ''Elhamra Modeli''ni benimsemesi gerektiğini ayrıntılı olarak anlatmaktadır.

*

Elhamra''yı, Doğu''dan Batı''ya, bütün dünya kendine örnek almazsa, Orta Doğu başta olmak üzere, dünyanın hiçbir ülkesinde, kan dökülmesinin önüne geçmek mümkün değildir. Kare dünyada, yeni Cezayir''lere yer yoktur, tuzak kuranlar, kurdukları tuzağa kendileri düşerler. Hiçbir güç, dünyaya dayatmacı yönetimleri demokrasi olarak kabul ettiremez.

*

Elhamra''nın yüzyılların içinden süzülerek gelen değerlerinin başında, herkesin dini kendine, dinde zorlama olmaz, ilkesi vardır.Devletleri dinlerinden önce, adaletleri ayakta tutar.

*

Adaletin vatanı, herkesin vatanıdır.

*

Allah dışında galip yoktur.

*

Güneş Doğu'dan doğar.

29 Nisan 2019, 10:21

AVRUPA ÖVÜNDÜĞÜ AYDINLANMAYI ENDÜLÜS'TEN ÖDÜNÇ ALMIŞTIR

=========================================================== Müslümanların İspanya ve Orta Asya’ya ulaşmalarıyla, İslam dünyasının büyük bilginleri, Hint ve Yunan kültürünü İslam kültürünün ışığında özümseyerek, Fizik'ten Kimya'ya kadar sosyal, sağlık ve teknik bilimlerin her alanında, özgünlüğünü hiç yitirmeyen, eşsiz eserler ortaya koydular ve bilim dünyasının kutup yıldızları oldular.Müslümanlar Orta Çağ'da mezhep savaşlarıyla, yakılan yıkılan Avrupa'nın, kurtarıcıları oldular.

*

Bilim tarihçisi Fuat Sezgin’in ayrıntılı olarak ortaya koyduğu gibi: Orta Çağ Müslümanları, kendilerinden önceki bilimleri geliştirdiler, yeni bilimler kurdular ve bugün Batı dünyasında geliştirilen pek çok bilimin de temellerini attılar. Günümüzde dünyanın bilimsel alandaki başarısı: Müslümanların öncülüklerini yaptıkları, temel eserlerini verdikleri bilimlerin geliştirilmesi, zenginleştirilmesi ve yeni boyutlar kazandırılmasına dayanır. Çünkü tarih içinde bilimsel gelişme, kesintisiz bir süreçtir.

*

İbni Sina, Biruni ve Farabi bilim dünyasının parlaklıklarını hiç yitirmeyen kutup yıldızlarıdır. Aynı dönemde Orta Asya’da yaşayan üç büyük bilgin ve düşünür, felsefe, tıp, astronomi ve matematik alanlarında verdikleri eserlerle, dünya bilim tarihinde kendilerine vazgeçilmez bir yer açtılar. Dünya düşünce tarihinde Farabi’nin adı, Aristo’dan önce anılır. Farabi Batı dünyasını aydınlatan, “Muallimi Sani” olarak ünlenen, ilk Türk ve Müslüman düşünürdür.

*

Aydın Sayılı ve Seyit Hüseyin Nasr’ın doktora hocası, Harvard’ın bilim tarihçisi George Sarton aşılmamış “Bilim Tarihi” kitabında bilimsel gelişmeleri, her biri elli yıl süren dönemlere ayırır ve her dönemi ismini veren, bir düşünürle açıklar. Dünya bilim tarihinde Yunanlı bilginler “450 ve 300” arasında üç dönem, Avrupalılar “1100 ve 1200” arasında iki dönem, Müslümanlar “750 ve 1100” ile “1200 ve 1350” yılları arasında beş ve üç dönemlik yer tutarlar. Dünyadaki bilimsel gelişmelerin lokomotifi Yunanlı bilginler değil, Müslüman bilginlerdir.

*

İslam’ın doğuşunun üzerinden bir yüzyıl geçmeden, Müslümanların Çin Denizi’nden Atlantik Okyanusu’na kadar uzanan mucizevi açılmaları olmasaydı, bilinen Avrupa başka bir Avrupa olacaktı. Yunanlı bilginlerin çalışmaları, çok dar bir coğrafyada kalırken, Müslüman bilginlerin çalışmaları, çok geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Ticaretin özendirildiği, üreten el olmanın erdem kabul edildiği, Müslüman toplumlardaki bilimsel canlılık, ekonomik ve sosyal yapıda da köklü dönüşümlere yol açmıştır.

*

Orta Çağ Müslümanlardan daha çok Hristiyanlar için karanlık çağdır. Orta Çağ’da Avrupa şehirleri yoksullukla boğuşurken, Şam, Bağdat, Kurtuba, Buhara ve Semerkant, her alanda altın dönemlerini yaşıyorlardı. “Roma gölü” olan Akdeniz, “Müslüman gölü”ne dönüşmüştür.

*

Batı düşüncesinin temellerini Yunanlı bilginlerden önce Müslüman bilginler atmıştır. Müslümanlar için “Muallimi Sani” olan Farabi, Hristiyanlar için “Muallimi Evvel”dir.

*

Avrupalılar Rönesans’larını Yunanlılardan değil, Müslümanlardan ödünç aldıklarıyla gerçekleştirmişlerdir.

*

Avrupa Rönesans’ında İslam’ın payı Yunan, Roma ve Hristiyanlık'tan çok daha büyüktür.

*

Avrupa’da Rönesans adına ne varsa, hepsi İslam’dan borç alınmıştır.

*

Dünya tarihinde Avrupa'da doğmuş hiçbir büyük din yoktur.

30 Nisan 2019, 12:38

KADER OLAN COĞRAFYAYI ZENGİNLEŞTİREREK DÖNÜŞTÜRMEK

====================================================== Türklerin üç kıtada coğrafyalarının çok geniş ve çok zengin olduğu , bir Anadolu insanı Saraybosna'da doğmuş, Bağdat’ta eğitimini tamamlamış, İstanbul'da da çalışmıştır. O dönemlerin insanlarının coğrafyaları gibi, düşünce ve eylem dünyaları da zengindir. Geniş coğrafyaların insanları, sürekli hareket halindedirler. Her dönemde toplumların canlılıkları, coğrafyalarının zenginliklerinden kaynaklanır.

*

Hareket alanları geniş olan toplumların, düşünce dünyaları zengin olur.İkibinli yılların başında Anadolu insanı, geçmiş dönemlerdeki zengin coğrafyalara yeniden açılmıştır. Dünyada dış alım ve dış satımların Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, geçmişte görülmedik bir büyüklüğe ulaşması,insanları doğdukları coğrafyalardan doydukları coğrafyalara, doğdukları coğrafyalara geri dönmeye zorlamaktadır.

*

Kırk sene önce Antep’ten ya da Hatay’dan ayrılarak, Amsterdam’a ya da Hamburg’a gidenler, kırk sene sonra Antalya’ya ya da İzmir’e dönerlerse, doğdukları ülkelerin doydukları ülkelerden çok farklı olmadıklarını göreceklerdir.Onlar ayrılırken Türkçe’den başka dil konuşulmayan şehirlerinde, onlarca farklı dil konuşulmaktadır. Artık Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Asya ülkelrinde de farklı kültürler, farklı diller, farklı renkler bir arada yaşmaktadırlar.

*

Küresel ortamda karşılıklı bağımlığın, farklı kültürlerin birlikte yaşadığı, bir yüzyılda, geçmişte kalan toplumların, gelecekte olan toplumlara dönüşmeleri gerekmektedir. Geçmişin bilen toplumları geleceğin unutan toplumları olacaklardır. Geleceğin toplumları geçmişi tekrarlayarak değil,sürekli yeni sayfalar açarak, sürekli silerek, sürekli yeniden yazarak geleceğin toplumlarının temellerini atacaklardır.

*

Bir coğrafyada uzun süre kalan kuruluşlar ve insanlar, kendilerini yenileyemezler, yeni gelişmelerin yollarını açamazlar. Coğrafyalarını ve şehirlerini değiştirmeyenler, dünyadaki gelişmelerin öncüleri olmaktan daha çok izleyicileri olurlar. İnsanların ve kuruluşların, bir coğrafyada, bir şehirde, uzun yıllar kalması, düşünce ve eylem dünyalarını, zenginleştirmekten daha çok yoksullaştırır.

*

Doğal hayatta hayvanları.ağaçları ve bitkileriyle, hiçbir ayrım gözetmeden bir arada yaşarlarsa, ekonomik ve kültürel hayatta da birlikte yaşamasını öğrenmek zorundadırlar. Artık Asya şehirlerinde yaşayanlar, Avrupa şehirleriyle,Afrika şehirlerinde yaşayanlar, Amerika şehirleriyle geleceğin tarihini birlikte yazmalıdırlar. Yeni dünyanın inşa edilmesinde bütün insanlara,bütün kuruluşlara,bütün şehirlere büyük görevler ve sorumluklar düşmektedir.

*

Dünyanın geleceğini ekonominin rakamlarından önce kültürün değerleri belirleyecektir.

*

Ekonomiden gelen kültüre değil, kültürden gelen ekonomiye yön verir.

*

Kültürden ekonomiye giden bilgelerin bildiği gizemli bir yol vardır.