Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Mayıs 2019

35 yazı

1 Mayıs 2019, 11:05

CAMİ VE ÇARŞI KÜLTÜR VE EKONOMİ GİBİ AYRILMAZ BİR BÜTÜNDÜR

========================================================== Kutlu şehirlerden yola çıkan iyilik yolcuları, geçtikleri şehirlerden katılımlarla, dünyayı camilerle ve çarşılarla donatmaya devam etmektedirler. Onlar gönüllerle birlikte, çarşıların kazanılmasına ülkelerin kazanılmasından, daha çok önem verdikleri için, gittikleri her coğrafyada dostlukla karşılanmışlardır. Onların fetihleri Moğolların işgalleri, Haçlıların savaşları gibi, dehşet ve korku değil, ümit ve güven vermiştir.

*

Tarih boyunca toplumları, korkuları ve düşmanlıkları ateşleyenler değil, sevgileri ve dostlukları çoğaltanlar değiştirmiştir. Türkler sevgileri camilerde, dostlukları da çarşılarda büyütmüşlerdir. Toplumlarda korkuların ve düşmanlıkların önüne, camilerle çarşılar arasına el birliği köprüleri kuranlar geçerler. Camiler ve çarşılar arasındaki dayanışmayı, tüketmenin değil üretmenin, el açmanın değil el açılmanın coşkusunu duyanlar gerçekleştirirler.

*

Dünyanın her yerinde bir toplumu başarılı kılanlar, çarşılarını insanların ihtiyaçlarını karşılayan ürünlerle doldurmasını bilen üreticilerdir. Nasıl bir dükkanla çarşı olmazsa, bir üreticiyle de güçlü ekonomi olmaz. Dükkanlar çarşılara, üreticiler de ekonomilere canlılık kazandırırlar. Güçlü ekonomiler, az sayıdaki büyük üreticilerle değil, üreticilik sevgisini canlı tutan, üretmenin çoşkusunu duyan, çok sayıda yüz binlerce küçük üreticicilerle inşa edilir.

*

Dünyayı bir hilal gibi kuşatan, iyilik ve güzellik yolcularının başarısında, kazanmak için kazandırmanın öncüsü olan üreticilerin büyük payları vardır. Onlar çarşılarda ve camilerde, en büyük sermayenin dürüstlük olduğunu bilirler. Çarşılarda insanları aldatanlara hiçbir zaman yer yoktur. Çarşılarda her şey kimsenin kimseyi aldatmaması için, gün ışığında herkesin gördüğü,kusurların gizlenmediği ortamlarda alınırlar ve satılırlar.

*

Camilerin ve çarşıların yollarını birbirinden aşılmaz sınırlarla ayıran toplumlar, üretim kültürünü zenginleştiremezler. Üretim kültürü kaynaklarını paylaşmasını bilen toplumlarda yeni açılımlar kazanır. Üretim kültürünü zenginleştiremeyen toplumlarda, yoksulluklarınn ve bulamadığın yolsuzlukların üstesinden kimse gelemez. Üreten el olmasını bilenler, kültürel ve ekonomik zenginliğin toplumun bütün kesimlerine yayılmasını hızlandırırlar.

*

Çarşılarda alışverişin bin bir renkli çiçeğinin açması için, üreticilerin tüketici, tüketicilerin üretici olduğu, kimsenin tüketmek istemediği ürünleri üretmemesi, çok büyük önem taşımaktadır. Bunun hem üreticilerin hem de tüketicilerin, camilerle çarşıları altın oranda bütünleştirmeleri gerekir. Yıldan yıla yeni boyutlar kazanan, üretim ve tüketim kültünün mimarları kendisi için istediklerini başkaları için de isteyenler olacaktır.

*

Çarşılarda ve camilerde kuram ve uygulama, birbirleriyle iç içedir, birbirlerinden ayrılmazlar.

*

Alıcılarını aldatan üreticiler, tüketicisi oldukları tarafından aldatılırlar.

*

Ekonomide üreticilik ve tüketicilik hem fırsattır hem tehdittir.

2 Mayıs 2019, 11:52

DÜNYADA KOMÜNİZM KAPİTALİZM ÖLDÜ SAĞ SOL YOK İNSAN VAR

======================================================= Eşitlikten yola çıkan Sosyalizm Komünizm''e dönüştü ve öldü. Özgürlükten yola çıkan Kapitalizm de Emperyalizm''e dönüştü ve öldü. Komünizm''in sonu geldi. Kapitalizm''in de sonu geldi. Büyük Buhran sonrasında, ünlü iktisatcı J.M. Keynes ''Kapitalizm bir başarı değildir, zeki değildir, güzel değildir, adil değildir, erdemli değildir, üstelik kendisinden beklenenleri de yerine getirmez'' demek zorunda kaldı.

*

Ekonomik sorunlar ve farklı çözüm yolları, A. Smith ve K. Marks''dan önce de vardı, sonra da var olacaktır. Ekonomi yalnızca ekonomik hayatı dönüştüren işletmeler ve kurallardan ibaret değildir. Kültürel, ekonomik ve siyasal kurum ve kuruluşların arkaplanında, insanların tutumları, davranışları, beklentileri ve değerleri vardır. İnsanın olduğu yerde ekonomi vardır. Ekonominin tarihi insanla başlar. Bütün yönleriyle insanı bilenler, değişik boyutlarıyla ekonomiyi bilir.

*

İnsan ve insanı bilmek sözkonusu olduğunda, akla gelen isimlerin başında, bütün dünyada sevgi ve saygıyla anılan Mevlana gelir. Kitaptaki söz gibi, hem konuşan, hem de susan insanı, Mevlana hayatın ağacı olduğu kadar, meyvası olarak da görür. Nasıl ağaç meyvasından bilinir, meyva ağacına göre olursa, insan da ekonomisinden bilinir, ekonomi insanına göre olur. Ekonomi rengini ve tadını insandan alır.

*

Ne Doğulu, ne de Batılı, yalnızca dünyalı olan Mevlana, sürekli yeni olan, hem akıllara, hem de gönüllere seslenen Mesnevi''sinde insanı gemiye, ekonomiyi de denize benzetir. Tarihin her döneminde gemiyi yüzdüren de, batıran da denizdir. Nasıl gemisiz deniz, denizsiz gemi olmazsa, insansız ekonomi, ekonomisiz insan olmaz. Ekonomi Komünizm ve Kapitalizm'' de olduğu gibi, amaç değil, araçtır. Hayatın odak noktasında ekonomi değil, insan vardır.

*

Kazanç herşeydir diyenler, 1929 ve 2008 ekonomik bunalımlarına yol açtılar. Paradan daha çok para kazananlar, bütün bir dünyayı, büyük bir ''Las Vegas''a çevirdiler. Paradan para kazanmayı tek amaç edinenler, baş tacı edindikleri para ticaretinin tetiklediği büyük borç patlamasının altında kaldılar. Yalnızca karlarını büyütmeye çalışanlar, karlarını büyütmek için, herşeyi yaptılar. Açgözlü insanların, doyma bilmez para açlığı, bütün insanlığın yeni bir ''Nuh''un Gemisi'' arayışına, büyük bir hız ve yoğunluk kazandırdı.

*

Yirmibirinci yüzyılda dünya denizlerinde, açzgözlülüğü baştacı edinenlerin gemilerinin yerine, tok gözlülüğü baştacı edinenlerin gemileri geçmelidirler. Bütün dünya, gözleri doyurmayı amaçlayan tüketime değil, karınları doyuran üretime odaklanmalıdır. Her biri bir ''Titanic'' gururuyla yola çıkan gemileri, fırtınalı denizlerin buzdağları bekliyor.

*

İnsanlar dünyadaki kaynakların değerlerini bilirlerse, hiçbir şeyin kıtlığı çekilmez, herkesin karnı doyar, kimse kimseye el açmak zorunda kalmaz.

*

Sağlıklı bir ekonomi, faizsiz üretime, alkolsuz topluma ve kumarsız hayata dayanır.

*

Sürdürülebilir ekonominin simgesi terazidir.

*

Terazi başarının habercisidir.

2 Mayıs 2019, 19:23

OSMAN ARI ŞÜKRÜ ÇEŞME SAVAŞ TULGAR'la

====================================== "Her gün bir yerden göçmek ne iyi.Her gün bir konmak ne güzel. Bulanmadan donmadan akmak ne hoş.Dünle beraber gitti cancağızm.Ne kadar söz varsa düne ait.Şimdi yeni şeyler söylemek lazım."diyen geleceğin mimarları BALKAN'lı gençlerle sohbet

3 Mayıs 2019, 11:18

AYDINLAR POLİTİKANIN DIŞINDA DEĞİL ÜSTÜNDE OLMALIDIRLAR

======================================================== Dünyanın her ülkesinde aydınlar, yüzyılların içinden süzülüp gelen, insanlığın ortak aklına, yeni açılımlar kazandırırlar. Sağlıklı bir kültürel dokunun ve zengin bir ekonomik yapının kaynağında, insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden beslenen yüzyılların ortak aklı vardır. İnsanlığın ortak aklı, en çalkantılı dönemlerde bile, kusurlarında direnmez. Dünyada çoğunluğun izlediği akıl, kusursuzluğu arayan insanların sağduyusudur. Dünyanın her yanında,sağduyu için yol birdir.

*

Gizliliğin olmadığı kare düz dünyada, kusursuzluğu arayan aydınlar, kusursuzluğa giden, uzun ve ince bir yolun, kutup yıldızları olurlar. Kutup yıldızının bütün insanlığa sürekli Kuzey kutbunu göstermesi gibi, aydınlarda düşünce ve eylemleriyle, bütün dünyaya sağduyunun odak noktasını gösterirler. Aydınların ülkeleri değil, ilkeleri önemlidir. Canalıcı ve çok önemli olan, bir ülkenin değil, bütün dünyanın aydını olmaktır ve eserleriyle dünyayı vizesiz dolaşmaktır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ülkelerde, aydın ve politika ilişkisi, pervane ve ateş ilişkisine benzetilmiştir. Ateşi seven pervane ateşe yaklaşırsa, ışığını parlatır ve etkinliğini artırır. Ancak, pervanenin ateşin alevleri arasında kalma tehlikesi artar ve yanma riskiyle karşı karşıya kalır. Ateşten kaçan pervane, ateşin çevresinden uzaklaşırsa, ışığının parlaklığı görülmez ve sesi duyulmaz. Soğukta kalan pervane, üşüme ve donma sorunuyla yüz yüze gelir.Aydın iki seçeneği altın oranda harmanlamak zorundadır,yakında olursa yanar,uzakta kalırsa donar.

*

Pervaneye benzeyen aydınlarda, politikanın içinde yer alırlarsa, etkinliklerini yitirirler, politikanın dışında kalırlarsa, unutulurlar. Bunun için, aydınların kendilerini konumlandırırken, politikanın içinde ya da dışında değil, politikanın üstünde olmaya, büyük özen göstermeleri çok önemlidir. Etkili aydın, kültür ile politikayı, altın oranda harmanlamasını bilen aydındır. Politika aydını sığlaştırırken, kültür derinleştirir. Kültürsüz politika, politikasız kültür olmaz.Politika kültürüyle ayakta kalır ve uzun ömürlü olur.

*

Aydınların düşünce ve eylem dünyalarında, kültür kalıcı, politika geçicidir. Güçlü politikacılar, arkalarına dönüp bir bakarlarsa izlerinin, kendilerinden önce gelen etkili aydınların, izleriyle birbirine karıştığını görürler. Bilgiyi bilgeliğe dönüştüren her aydın, düşüncelerini yazıya döker, insanlığın ortak aklının ölçüsü, sağduyunun da sözcüsü olur. Etkili aydınlar, yazdıkları kadar yazdırdıklarıyla da, kusursuzluğa giden yolda çığır açıcı olurlar.Mehmet Akif'siz,Yahya Kemal'siz ve Necip Fazıl'sız Yirminci yüzyıl Türkiye'si çok yoksul olurdu.

*

Batı"da dünya savaşları sonrasında ekonomiye damgasını vuran Keynes"in vurguladığı gibi: "Zor olan yeni fikirler bulmak değil, eski fikirlerden kurtulmaktır." Aydınlar için, "Yaz"dan önce "Oku" vardır. Söz"ün kaynağı hiçbir zaman kurumaz. Dünyayı okumasını bilenlere, tarihin her döneminde yeni sözler söyleme alanı sonuna kadar açıktır. Dünyayı yeni sözler söylemesini bilenler değiştirirler.Ortak akıldan beslenen yeni sözler, Cennet ırmakları gibi, geçmişten geleceğe bulanmadan donmadan akarlar.

*

Bilinmeyen bahçelerin görülmemiş gülleri, yeni sözlerin toprağında açarlar.

*

Güneş altında söylenmedik pek çok söz, anlatılmadık pek çok öykü vardır.

*

Her kuşak kendi sözünü söylemeli kendi öyküsünü anlatmalıdır .

*

Öyküsü ve sözü olmayan kuşağın aydını olmaz.

4 Mayıs 2019, 12:51

ANKARA VE MOSKOVA KARADENİZİ BARIŞ DENİZİNE DÖNÜŞTÜRMELİ

=========================================================== Geçmiş yüzyıllarda İstanbul Türklerin Avrupa’ya, Kazan Rusların Asya’ya açılma kapısı olmuştur. Avrasya ekseninde Türkiye ve Rusya,el ele vermek zorunda olan iki önemli ülkedir. Türkiye’nin Avrupa’ya, Rusya’nın Asya’ya genişlemesinde Karadeniz en önemli güç kazanma alanı olmuştur. Türkler ve Ruslar Karadeniz çevrenizde söz sahibi olmak için, yüzyıllar boyunca birbirleriyle hem yarışmışlar, hem de savaşmışlardır. Karadeniz beş yüzyıla yakın bir zaman diliminde, Akdeniz gibi bir “Türk Gölü”ne dönüşmüştür.

*

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla, Karadeniz kapalı bir deniz olmaktan çıkmıştır, bütün dünyaya açık bir deniz haline gelmiştir. Karadeniz Avrasya eksenindeki ülkeleri, Boğazlar ve nehirlerle, Akdeniz, Azak, Baltık, Kuzey ve Hazar denizlerine bağlayan, Avrasya ekseninin en önemli iç denizidir. Türkiye başının üstünde Karadeniz, ayaklarının altında Akdeniz ile iki kıtanın ve iki denizin en stratejik ülkesidir.Türkler yüzyıllarca üç kıtanın,üç denizin sultanları olmuşlardır.

*

Türkiye, Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan ve Gürcistan Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerdir. Ancak Karadeniz’in kıyı ülkelerini aşan bir stratejik değeri ve kültürel etkinlik coğrafyası vardır. Bu yüzden, Halford Mackinder’in “Kara”, Alfred Thayer Mahan’ın “Deniz" egemenlik ve denetim stratejilerinde, Karadeniz de Akdeniz kadar önemlidir. Türkiye ve Rusya, Avrasya’da anahtarı Karadeniz olan,Yirmi birinci yüzyılı, barış yüzyılı yapacak, iki önemli stratejik kilit ülkedir.

*

Türkiye’nin öncülüğünde Özal’ın gayretiyle, Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Azerbaycan, Arnavutluk, Gürcistan, Sırbistan ve Moldova arasında gerçekleştirilen, “Karadeniz Ekonomik İşbirliği” projesi, cephelerdeki savaşları, pazarlardaki yarışlara dönüştürecektir. İki kıta arasındaki doğal gaz ve petrol boru hatları, bölge ülkeleri arasındaki siyasal sınırları ortadan kaldırmıştır. Geçen yüzyılın ülkeleri birbirine bağlayan demiryolları yerine, yeni yüzyılda boru hatları geçmiştir. Avrasya'da dünya barışının, en büyük güvencesi doğal gaz ve petrol boru hatlarıdır.

*

Kültürel işbirliğinin olduğu ülkelerde, ekonomik işbirliği, ekonomik işbirliğinin olduğu ülkelerde de kültürel işbirliği vardır. Ülkeler arasındaki ilişkilerde, kültür ekonominin yolunu aydınlatır. Ekonomi kültürün peşinden gider. Nasıl ayçiçeği yüzünü hep güneşe çevirirse, ekonomi de, yüzünü hep kültüre çevirir.

*

Ekonominin gözü sürekli kültürün üzerindedir. Kültür ekonominin olduğu kadar insanlığın da, vicdanıdır. Vicdan ekonomide adaletin terazisidir. Tarihin her döneminde terazi sağlıklı kültürün, dengeli ekonominin ve adil yönetimin simge olmuştur.

*

Ömrü boyunca düşünceleriyle ve eylemleriyle, kirli mülkiyete savaş açan Nuri Pakdil’in vurguladığı gibi: “Türkiye’deki insan vicdanlı olabilirse, Rusya’daki insan da vicdanlı olabilir, Çin’deki, İsveç’teki de, Cezayir’de,Kamboçya’daki de.” Vicdanlı insanın ülkesi yoktur, ilkesi vardır.Onun vatanı bütün dünyadır.

*

Her yerde ve her zamanda, bütün insanların saygı duyduğu ve sevgiyle bağlandığı küresel değerler, dünya barışını koruyan silahsız güçlerdir.

*

Vicdan insan olmanın göstergesidir.İnsanı insan yapan vicdanıdır.

*

Vicdan dünyada insanları birbirine bağlayan en sağlam zincirdir.

*

İnsanlık bütün vicdanların toplamıdır.

*

Ortak vicdan yanlışta birleşmez.

*

Vicdansız kültür derinleşmez.

*

Vicdansız ekonomi olmaz.

5 Mayıs 2019, 12:08

DÜNYADA KADINLAR HER ZAMAN ORTAK AKLIN YARISI OLMUŞLARDIR

=========================================================== Gösterişten uzak, hayattan kopmadan, kendi dünyasında yaşayan Anadolu kadını, kurumsallaşmış baskılara aldırmadan, hayatı anlamlı kılmasını bilmiştir. Anadolu kadınları, dayandıkları ekonomik ve kültürel temelleri güçlendirmek için, hızlı bir dönüşüm yaşamaktadırlar. Onların üniversitelerdeki başarıları, hayatın bütün alanlarına yansımıştır. Onlar Anadolu’nun zengin bilgi ve bilgelik birikimiyle, düz kare dünyadaki sarsıcı ve dönüştürücü gelişmelere, uyum sağlamada yolunda hiç zorluk çekmemişlerdir.

*

Hac sonrası Lübnan’a giden Malcolm X, caddelerde yarı Arap, yarı Fransız kadınları görünce, "Bir ülkenin toplumsal yapısını değerlendirmek için, yalnızca sokaklardaki kadınların giyimlerine, kuşamlarına, tutumlarına ve davranışlarına bakmak yeterlidir" yargısına varmıştır. İstanbul'da da caddelerde genç kadınlara bakıldığında, nasıl büyük bir toplumsal ve kültürel dönüşüm yaşandığı açıkca gözlenmektedir. Ülkelerde kadınların eğitim seviyesini yükselmesi, her zaman ekonomik, siyasal ve kültürel yapıda, köklü dönüşümlerin habercisi olmuştur.

*

Geleceğin dünyasında kendilerine geniş bir alan açmak isteyen ülkeler, her şeyden önce dışalıma dayanan bir ekonomik ve kültürel yapıdan, dışsatıma dönük bir ekonomik ve kültürel yapıya geçmek zorundadırlar. Bunun için toplumun bütün kesimlerinin, eğitim ve kültür seviyesi yükseltilerek, her yaşta kadın ve erkeğin, üreten el olması büyük önem taşımaktadır. İslam dünyası tüketici dünyadan, üretici dünyaya dönüşme yolunda önemli adımlar atmıştır. Artık bütün ülkeler, dünya pazarlarında aranılan ürünler,üretmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar.

*

Müslüman ülkelerin dış ticarette açıklarının azalması, sağlıklı, dengeli ekonomik ve kültürel yapıya ulaşmaları, cinsiyet farkı gözetmeden, toplumun bütün kesimlerinin, üretici güçlerinin büyütülmesine bağlıdır. Bir ülkede insanlar en azından tükettikleri kadar üretmezlerse, yalnızca ülkelerini değil, bütün ülkeleri yoksullaştırırlar. Tüketime verilen önem kadar, üretime de önem verilmezse, toplumlar hem kültürel hem de ekonomik alanda, canlılıklarını koruyamazlar. Hızla değişen kare dünyada, üretimde yarışmak bütün insanların görevidir.

*

Varlıklı ve sağlıklı bir toplum oluşturmak, kadın ve erkek bütün kesimlerin, birbirinden daha fazla üretmek için, ömür boyu yarıştıkları kesintisiz devam eden bir süreçtir. Bir ülkede insanlar yoksulluk çekiyorlarsa, dünyanın hiçbir ülkesinde, hiçbir insanın tok dolaşma hakkı yoktur. Dünyada bir insan, açlıktan ölüyorsa,onun ölümünden herkes sorumludur. Bütün insanlara ihtiyaçlarından daha fazlasını tüketenlerin, açlıktan ölen insanların katilleri olduklarını anlatmadan, dünyadaki yoksulluğun üstesinden gelmek mümkün değildir.

*

Küresel dünyanın bütün ülkelerinde, ekonomik ve kültürel zenginliğin, sürükleyici gücü kadınlardır. Kadınların desteğini almayan ekonomik, siyasal ve kültürel hareketlerin, başarıya ulaşma şansları yoktur.

*

Savurganlığın bir erdem olmadığını anlatmada, kadınların desteğini almayanlar, hiçbir zaman başarılı olamazlar.

*

Toplumların güçlü olmaları, üretirken ve tüketirken, büyük bir sorumluluk duygusuyla, hareket etmelerine bağlıdır.

*

Kadınları ve erkekleri, ortak aklın iki yarısı olarak görmeyen ülkeler, yoksulluk sorununun üstesinden gelemezler.

6 Mayıs 2019, 10:42

ORUÇ AYINDA BİR İNSAN AĞLARKEN BİR İNSAN GÜLMEZ

Bu yazı daha önce 04.06.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

================================================= Her yılın bir ayı, oruç ayıdır. Oruç ayı sonu bayram olan aydır. Oruç ayında ekilenler, bayram gününde biçilir. Bu yüzden, oruç ayı yardımlaşmanın, dayanışmanın, paylaşmanın doruk noktasına çıktığı aydır. Oruç ayında, bilgiler, hizmetler, ürünler paylaşılır. Bayram günlerinde kapılar, gönüller, sofralar herkese açılır. Bayramlarda, karşılık beklemeden verenlere, karşılıksız verilir.

*

Bayramla bütünleşen oruç günlerinde, iki kere iki dört değil, bin dörttür. Çünkü, oruç ayında paylaşılanlar, büyük bir hızla çoğalır, zenginleşir, yeni boyutlar kazanırlar. Oruç ayı, bereket ayıdır. Oruç ayı, rahmet ayıdır. Oruç ayında gökyüzünün rahmet ve bereket kapıları, sonuna kadar açılır. Yağmurun toprağı canlandırdığı gibi, oruç ayı ekonomiyi canlandırır.

*

Oruç ayı paradan para kazanılan sanal ekonomi ayı değil, ürün ve hizmet üretiminden para kazanılan reel ekonomi ayıdır. Oruç ayında ekonomik hayat, insanların gözlerinden daha çok karınlarını doyurmaya odaklanır. Bütün boyutlarıyla ekonomik hayat, oruç ayında, diğer aylarda görülmeyen, bir büyüklüğe ulaşır. Şehirler, kimseyi dışlamayan, geniş bir sofraya dönüşürler.

*

Anadolu insanı, dünyada oruca ve oruçluya saygı gösterilen şehirleri vatanı olarak görür. Bunun için, bütün bir Türkiye, yerel yönetimleriyle, gönüllü kuruluşlarıyla, oruç tutulan her yerde, herkese açık iftar ve bayram sofraları düzenliyor. Çünkü, Anadolu''da denildiği gibi: “Bir göz ağlarken, diğer göz gülmez”. Bir insanı güldüren, bütün insanlığı güldürür, bir insanı ağlatan bütün insanlığı ağlatır.

*

Oruç ayı, Anadolu insanının, üretim gücünü büyütürken, değerlerini korumaya gösterdiği özenin, göze görünür, en güzel ve en etkili göstergesidir. Türk toplumu sekülerleşmeden, veren el olma yolunda, önemli adımlar atmıştır. Türk dünyası, üreten el olmadan, Türkiye''nin ve dünyanın dönüşmeyeceğini biliyor. Bu yüzden, Anadolu insanı, her gün oruçlu gibi tüketirken, her gün bayram gibi üretmeye çalışıyor.

*

Anadolu insanı, orucu, bayramı iman için bildiği gibi, üretimi, tüketimi de iman için bilir. Petrol denizinin üzerinde, yoksulluk çeken İslam dünyasını, yoksulluğun demir kafesinden, Anadolu insanı çekip çıkaracaktır. Dünyada üretmeden, tüketilmez, veren el olanlar, üreten el olanlardır.

*

Üreten el olmanın coşkusunu duymayanlar, veren el olmanın coşkusunu duyamazlar.

*

Oruçlu günler veren el olmanın coşkusunun, doruk noktasına çıktığı günlerdir.

*

Oruç tutanlar, can taşıyanları öldürmezler.

*

0ruçluların dünyası sevgi dünyasıdır.

*

Oruç günleri bereket günleridir.

7 Mayıs 2019, 11:41

DÜNYAYI SAVURGANLIĞIN ÜSTESİNDEN GELENLER DÖNÜŞTÜRÜRLER

=========================================================== Dünyadaki bütün ülkeleri etkileyen sekülerleşme rüzgarlarıyla, Hollywood kültürü ekonomik hayatın, bütün köşe başlarını tutmuştur. Artık dünyanın neresine gidilirse gidilsin, insanlar ürettikleriyle değil, tükettikleriyle saygı görüyorlar. Dünyada insanların değerleri, sahip oldukları evler ve arabalarla ölçülüyor. Evleri ve arabaları olmayanlar, her yerde yoksul sayılıyorlar.Savurganlığın kutsandığı, Hollywood kültüründe tutumluluk, bir erdem olarak kabul edilmiyor.

*

Tüketim odaklı seküler Hollywood kültürü, üreten el olmayı değil, tüketen el olmayı, üstün tutanlarla canlılığını korumaktadır. Onların gösteriş tüketimine dönük dünyalarında, hayatın hiçbir alanında tutumluğa yer verilmemektedir. Dergah kültürüyle yoğurulmuş, Anadolu insanı için ise, üreten el olmak, tüketen el olmaktan, her zaman daha üstün tutulmuştur. Anadolu insanının zenginliği, tutumluğun getirdiği derinlikten kaynaklanır. Onun üretim dünyasında, tutumlu el olmak, en büyük erdemdir.

*

Amerika’dan bütün dünyaya bir bulaşıcı hastalık gibi yayılan, Hollywood kültürünün değerleri, tutumlulukla yoğrulan ve tutumluğu doruk noktasına ulaştıran, yüzyılların birikimine dayanan dergah kültürüyle dengelenir. Tutumluluğun öncüleri, her alanda toplumdan aldıklarından kat kat fazlasını topluma verirler. Onların herkese açık olan, sınırsız gönül dünyalarında, karşılıksız vermenin bir sonu yoktur. Vermesini seven gönül dünyasında, vermede sınır olmaz. Onlar verenlere verildiğini bilirler.

*

Dergah kültüründe insanlar, tükettikleriyle değil, ürettikleriyle değer kazanırlar. Onların dünyalarının büyüklüğü, gönüllerinin büyüklüğünden kaynaklanır. Bunun için Goethe, “Sevgiye açık bir gönül kadar dünyada değerli bir zenginlik yoktur” demektedir. Tarihin her döneminde, veren eller, alan ellerden daha üstün ve daha güçlü olmuşlardır. Çok üretim ve az tüketimle gelen tutumluluk, bütün dünyayı yerinden oynatacak kaldıraçtır.Hayatı dört bir yanından kuşatan, savurganlığın üstesinden tutumlulukla gelinir.

*

Tutumluluğun gücünü kavrayanlar için, dünyada üstesinden gelinmeyecek hiçbir sorun yoktur.Onlar dünyanın en büyük erdeminin, zenginleri gibi üretirken, yoksullar gibi tüketmek olduğunu bilirler. Tutumlu yaşamasını başaranların dünyasında, insanlar bir yandan hiç ölmeyecekmiş gibi üretmeye, bir yandan da hemen ölecekmiş gibi tüketmeye odaklanırlar. Onların değerlerinin başında, tutumsuzluk değil, tutumluluk gelir. Anadolu’nun bin yıllık düşünce ve eylem dünyasında, tutumsuz insanlar hiçbir zaman hoş karşılanmamıştır.

*

Yirminci yüzyılın başında yüzyılların Anadolu’su, aklı hem gönlünde, hem başında olan, hem Yunus hem Sinan olmayı bilen insanlarıyla, tüketen ülkeden, üreten ülkeye dönüşmüştür.

*

Anadolu insanları her zaman dünya bir gündür, o gün bugündür diyerek, bugünlerinin yarından geride, dünden ileride olmasına çok büyük özen göstermişlerdir.

*

Savurganlığın tuzağına düşmeyen tutumlu insanlarıyla, Türkiye yardım alan bir ülke olmaktan çıkmış, yardım eden bir ülke olmuştur.

*

Bin yıllık tarihi boyunca Anadolu insanı, ekonomiyi tutumlulukta yarış olarak bilmiştir.

8 Mayıs 2019, 11:07

DOĞRUSAL EKONOMİK DEĞİL SÜRDÜRÜLEBİLİR EKONOMİK BÜYÜME

=========================================================== Dünyanın her yanında, ülkeler, şehirler, kurumlar ve kuruluşlar, yıldan yıla, biraz daha ekonomik büyüme peşindeler. Bütün dünyada insanlar, günden güne daha çoğunu istemeye, daha fazlasını tüketmeye zorlanıyorlar. Yoksul ya da zengin bütün ülkelerin kaynakları, zorunlu ihtiyaçları karşılayan normal kazançlı yatırımlardan daha çok, eğlence ve bina gibi. anormal kazançlı yatırımlara yönelmektedir.

*

Dünyada ekonomi, hayatı kolaylaştırmanın aracı olmaktan çıkarılırmış, var olmanın tek ve değişmez amacı haline getirilmiştir. Yirmi birinci yüzyılda, ekonomik büyüme hedeflerine ulaşmak için, her şeyin alınıp satılması yasallaştırılmıştır. Dünyanın bütün ülkelerinde ve hayatın bütün alanlarında, etik yasaların yerine ekonomik yasalar geçmiştir. Artık dünyanın her yerleşim yerinde, bir kazanç sağlayan bir işin, etik olup olmadığına bakılmıyor, yasal olup olmadığına bakılıyor.

*

Bütün dünyanın, yüz yüze olduğu sorunlar, ekonomik büyümenin kutsal bir amaç haline getirilmesinden kaynaklanıyor. Dünyada amaçlanan ekonomik büyüme, çocuğun büyümesi gibi, doğal bir büyüme değil, her yıl belirli bir belirli bir hızla büyümeyi hedefleyen, doğrusal bir büyümedir. Ancak doğrusal olmayan bir dünyada, doğrusal büyüme olmaz. Çünkü, çocukların büyümesi, doğrusal olsaydı, insanları başları bulutlara ulaşırdı.Bu yüzden dünyada, doğrusal ekonomik büyüme değil,sürdürülebilir döngüsel ekonomik büyüme hayati önem taşımaktadır.

*

Ekonomide doğrusal büyümenin kutsallaştırılması, başta Amerika ve Avrupa ülkeleri olmak üzere, pek çok ülkeyi aşırı kilolu, şişman insanlara dönüştürmüştür. Dünyanın hiçbir yerinde, sağlıklı ülke yok, kimilerinin kilosu çok fazla, şişman, kimilerinin kilosu ise çok az zayıf. Yoksulluk ve zenginlik gibi, kiloluluk ve kilosuzluk da, sorun kaynağıdır. Sağlıklı bir dünya ekonomisi için, kaynaklar ile ihtiyaçlar arasındaki altın oran bulunmalıdır.Kimse ihtiyacından daha fazlasını tüketmeye heveslenmemelidir. 3 Dünyada ekonominin insanları sırtında taşıması gerekirken, her ülkede insanlar ekonomiyi sırtlarında taşıyorlar. Artık ekonomi taşınacak sınırları aşmıştır.Dünyada bütün insanlar ekonominin yükü altında ezilmektedirler. Artık insanın Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun dizelerinde vurguladığı gibi: 'Gökyüzünden benim hisseme düşeni ver / Altına dilediğim gibi ömrümü sereyim / Mendil kadar olsun tarlamı ayır / Beni doyuracak ağacı göster' diye, dua etmesi gerekiyor.

*

Şişman ekonominin aşırı kilolarını eritmek için, dünya ekonomi anayasasının, birinci maddesi inorganik doğrusal büyüme değil, organik döngüsel büyüme olmalıdır. İster üretim, ister tüketim boyutuyla olsun, yalınlık ve tokgözlülük hayatın özünü ve özetini oluşturmalıdır. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın her boyutunda, doğallıktan uzaklaşanlar gerçeklerden uzaklaşırlar.

*

Ekonomi biliminin öncülerinden Alfred Marshall, 'Ekonomistlerin yöneleceği doğru yön, Matematik biliminin yönü değil, Biyoloji biliminin yönüdür' demektedir.Matematik sanal doğrusal dünyanın,biyoloji gerçek döngüsel dünyanın bilimidir.

*

Doğallık sürdürülebilirliktir, sürdürülebilirlik doğallıktır.

*

Sürdürülebilirliğin gücü doğallığından gelir.

*

Dünyada güzel olan doğal olandır.

*

Doğallığın güneşi asla batmaz.

9 Mayıs 2019, 11:45

GECE GÜNDÜZ RÜYALARI GÖRÜLMEYEN HAYALLER GERÇEKLEŞMEZ

========================================================== Girişimciler üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmede, kültür ile ekonomi arasında,yollar açmasını ve köprüler kurmasını bilenlerdir. Girişimcilikte Goethe’nin vurguladığı gibi: “İstemek yetmez, yapmak gerekir, bilmek yetmez, uygulamak gerekir.” Üretim gücüne yeni boyutlar kazandıran girişimciler, bin bilseler de bir bilene danışmadan yola çıkmazlar. Onlar rüyalarını gerçekleştirme yolunda, bütün zorluklara katlanırlar.

*

Kültürün üstünlüğüne dayanan, değerlerle yoğrulan girişimci ekonomi gücünü, rant peşinde koşan fırsatçılardan değil, üretim derdinde olan girişimcilerden alır. Fransızların “Adam Smith”i olarak bilinen Jean Baptiste Say’ın gözünde girişimciler, ekonominin kaynaklarını verimsiz üretim alanlarından, verimli üretim alanlarına yönlendirmesini başaranlardır. İktisatçı Joseph Schumpeter de girişimcileri, ekonomik hayatın merkezine yerleştirir.

*

Girişimciler dünyada hangi şehirde bulunurlarsa bulunsunlar, nehirlerin sularını enerjiye dönüştüren barajlara benzerler. Nasıl nehirlerin yoluna kurulan barajlar, toplumun bütün kesimlerine enerji sağlarlarsa, girişimciler de toplumların ihtiyaçlarını karşılayan ürünler, hizmetler ve bilgiler üretirler. Nehirlerin bütün insanlığın hayat kaynaklarını oluşturmaları gibi, girişimciler de dünya ekonomisinin sürükleyici gücünü oluştururlar.

*

Kültür ve ekonomide büyük kaynakları olanlar değil, büyük rüyaları olanlar girişimci olurlar. Bunun için “Girişimcilik rüya görmektir” diyen Stefano D’Anna, girişimcilere hayallerinin rüyalarını görmelerini, rüyalarına inanmalarını, rüyalarının peşinden koşmalarını ve rüyalarından kuşku duymamalarını tavsiye ediyor. Büyük rüyaları olmayan girişimcilerin, büyük destekçileri, büyük kaynakları, büyük kuruluşları olmaz.

*

Girişimcilerin rüyaları zenginleştikçe, görüşleri derinleşir, istedikleri eksiksiz gerçekleşir.Girişimcilerin rüya görme güçleri, sermaye gücünden çok daha önemlidir. Rüya görmesini bilen girişimciler, dağları yerlerinden oynatırlar, nehirlerin yataklarını değiştirirler, ulaşılmayan denizlere ulaşırlar. Rüyalarına inananlara, rüyalarından kuşku duymayanlara, melek yatırımcılar inanırlar, borç veren kuruluşlar güvenirler. Dünyanın neresinde olursa olsun, rüyaları görülen yeni ürünler üretilir, üretilen yeni ürünlerin rüyaları görülür.

*

Görülecek rüyaları olmayan girişimcilerin, gerçekleşecek yenilikleri, üretilecek yeni ürünleri olmaz. Girişimciler yapacakları yeniliklerle, üretecekleri yeni ürünleriyle konuşurlar. Kültürel ve ekonomik alanda yenilik, girişimciliğin küresel dilidir. Kültür ve ekonomide yenilik yapan girişimciler, rüyalarıyla düşünen, ürünleriyle konuşan girişimcilerdir. Girişimcilerin rüyaları, ürettikleri ürünlerle, ürettikleri hizmetlerle, ürettikleri bilgilerle gerçekleştirilir.

*

Girişimci toplumlar, korku toplumları değil, ümit toplumlarıdır.

*

Girişimciler kazançtan önce, yenilik peşinden koşarlar.

*

Yenilikleri yenilmekten korkmayanlar yaparlar.

*

Girişimciler gece gündüz uyanıktırlar.

*

Girişimcilik rüya görmektir.

9 Mayıs 2019, 12:03

Prof.Dr.Nevzat Tarhan'ın "POZİTİF PSİKOLOJİ"yi ve Prof.Dr.Bayram

Prof.Dr.Nevzat Tarhan'ın "POZİTİF PSİKOLOJİ"yi ve Prof.Dr.Bayram Ali Çetinkaya'nın "DOĞUDAN BATIYA DÜŞÜNCENİN SERÜVENİ"ni ele aldığı çok canlı,çok yararlı,çok ufuk açıcı bir "BEYİN FIRTINASI" toplantısı yaptık,"KIZ KULESİ BULUŞMALARI"nda.

10 Mayıs 2019, 11:20

KÜLTÜRDE VE EKONOMİDE KÖKLÜ DÖNÜŞÜMLERE İHTİYAÇ VARDIR

========================================================= Oluşan dünyada bütün ülkelerin, yardımlaşmada ve dayanışmada, bir bedenin uzuvları gibi, akıl ve gönül birliği yapmaları için, kültürde ve ekonomide yeniden yapılanmalara ve köklü dönüşümlere ihtiyaç vardır. İnsanlığın düşünce ve eylem tarihini, ele alan kültürel çalışmalarla, kuruluşlara kalıcı olanla geçici olanı birbirinden ayırabilecek, bilgi ve bilgeliği aktarmadan, sıcak ve soğuk savaşların önünü almak mümkün değildir.

*

Toplumlar arasında kalıcı barışın mimarları, arkalarında Kıyamete kadar etkilerini sürdürecek eserler bırakan bilgeler olacaktır. Onların başında yüzyıllarca bütün insanlığın yolunu aydınlatan, kutsal kültürün kitapları ve peygamberleri yer almaktadır. İnsanlık tarihinin bilgeleri, kendilerini ölümsüz eserlerine adayarak, kusursuzluğu aramanın yorulma bilmez öncüleri olmuşlardır. Onlar eserleriyle ara verilmeyen savaşlara değil, bölünmeyen kalıcı barışlara yatırım yapmışlardır.

*

Dünyadaki bütün toplumlar arasında, barış köprüleri kuranlar, insanlığın yitirdiği Cenneti bulmak için, okyanusların derinliğinde ve gökyüzünün sonsuzluğunda, uzun yolculuklara çıkmasını bilenlerdir. Onlar toplumların bütün kesimleri arasında, yoksullukları azaltan, zenginlikleri çoğaltan kültürel birikimleriyle, dünyanın barış elçileri olmuşlardır. Onların ellerinde toplumların ekonomik birikimleri içselleştirilerek, kesintisiz barışın temellerini dış dünyadan önce iç dünyada atmışlardır.

*

Dünyada kalıcı eserler ortaya koyanlar, hem kültürel hem ekonomik alanda, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunurlar. Türkiye’de “Tanrılar Okulu” kitabıyla tanınan, Stefano D’Anna’nın önemle vurguladığı gibi: “Vermek, kendini vermektir. Vermek için sahip olmak ve sahip olmak için olmak gerekir”. Vermesini ve olmasını bilen bilgelerin etkileri, kitaplarıyla olduğu kadar, öne çıkardıkları etik değerlerle, yüklendikleri toplumsal sorumluluklarla katlanarak artar.

*

Dünyada ürün,hizmet ve bilgi üreten kuruluşları, insanlığın kültürel ve ekonomik kaynaklarını, bilinçsizce tüketen yöneticiler değil, kaynakları bilgelikle değerlendirmesini bilen, bilgeler ölümsüz kılarlar. Kendilerini yenilemesini bilen, bilgelerden yoksun olan kuruluşlar, yenilik peşinde koşanlardan hoşlanmazlar. Kuruluşların geçmişten geleceğe, insanlığın bilgelik birikiminde, çakmak taşlarındaki ateşin kıvılcımları gibi, geleceğin kıvılcımlarını görenler taşırlar.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel yapıda, görülen dünyanın somut kazanımları, görünmeyen dünyanın soyut kazanımlarından kaynaklanır. Dünyada insanların görülen hayatları, görülmeyen hayatlarının yansımasıdır. İnançlarını ve değerlerini, korumasının bilenler, ovaları aşarak, dağları yerinden oynatarak, ölümsüzlüğün denizine giden yolu bulurlar. Onların inançları ve değerleri yağmur yüklü bulutlar gibi, bilgi ve bilgelik yüklüdür. Bilgelerle bilgiler bilgeliklere dönüşürler.

*

İnsanlığın bilgelik birikimini oluşturan bilgeler, ölümsüz kitaplarını gelecek için yazmışlardır.

*

Bilgelerin bir ellerinde geçmiş, bir ellerinde gelecek vardır, geleceği geçmişte görürler.

*

Bilgelik iyilikleri kötülükten, güzellikleri çirkinlikten ayırma yetkinliğidir.

10 Mayıs 2019, 14:51

DÜNYADA HİÇBİR ŞEHİR DUBAİ OLMASIN

İş dünyasında borçla borç ödeyerek,tanıdıklarının hızla zenginleşmesini görmek kadar, iş insanlarının huzurlarını kaçıran, niyetlerini bozan, kendilerini izlemeye zorlayan başka bir kışkırtıcı güç yoktur. Büyük ve kolay kazanç sağlamak, herkesin gözünü kamaştırır,herkesi baştan çıkarır, aklını başından alır. Bu yüzden,bütün şehirler, New Yorklaşıyor, Dubaileşiyor.

12 Mayıs 2019, 11:16

YENİLİKÇİLİĞİN BÜTÜN TOPLUMLARI DÖNÜŞTÜREN GİZEMLİ SİMYASI

========================================================== Dünyanın bütün ülkelerinde, her kesimde üretimi artırmanın lokomotifi, bilimsel gelişmeler ve teknolojik yeniliklerdir. Teknolojik alandaki gelişmeler, eğitimden sağlığa, her alanda ekonomik ve kültürel zenginliği artırmanın, ana kaynağı haline gelmişlerdir. Teknolojik birikimin artmasıyla, büyük bir gelişme gösteren iletişim teknolojisi, toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarında, köklü dönüşümlere yol açmıştır.

*

Teknolojik yenilikler buhar makinası gibi, Termodinamik bilimi doğmadan ortaya çıkan birkaç örnek dışında, araştırma ve geliştirme çalışmalarının sonucu ortaya çıkmaktadır. Sanayileşme sürecinde teknolojik yenilikler, üretim ekonomisinden bilgi ekonomisine, kol gücünden beyin gücüne, sanayide çalışanlardan araştırma kuruluşlarında çalışanlara kaymıştır. Ekonomik ve kültürel alanda yenilik yapmak, toplumlar için gizemli bir konu olmuştur.

*

Yirmi birinci yüzyılda bilimsel ve teknolojik bilgi üretimi, bireysel araştırmalara değil, binlerce uzmanın çalıştığı araştırma kuruluşlarında ve üniversitelerde yapılmaktadır. Bilimsel ve teknolojik yenilik, Alan Barker’ın “Yenilikçiliğin Simyası” kitabında vurguladığı gibi: “Stratejik planlamanın, araştırma ve geliştirmenin, pazarlamanın, proje yönetiminin, ekip çalışmasının, eğitimin, yaratıcı düşünmenin” karışımı olarak, çok boyutlu bir çalışma, sonucu ortaya çıkmaktadır.

*

Bilimsel ve teknolojik bilgi, bir sınırda tutulamayan, sürekli değişen ve gelişen bir birikimdir. Bilgi birikimi tek hücreli canlılar gibi, sürekli artan ya da azalan bir yapı gösterir. Bu yüzden zaman içinde, sürekli hareket halinde olan, bilgi birikimini genişletmek için, düzenli araştırma yapmak gerekir. Sanayi toplumu üretimi, bilgi toplumu da iletişimi makinalaştırmıştır. Birinde bedensel gücün yerine, birinde de zihinsel gücün yerine makinalar geçmiştir.

*

Kültür ve ekonomide, bilimsel ve teknolojik yenilik nedir? Her buluş bir yenilik olabilir mi? Değişik ekonomik yapılarda, yenilikler nasıl doğar? Yenilik yapmada, araştırma ve geliştirme çalışmalarının, etkisi nedir ve nasıl ölçülür? İşletme ve ülke düzeyinde, araştırma ve geliştirme politikaları ne olmalıdır? Bütün bu soruların cevapları, Chris Freeman’in “Yenilik İktisadı” kitabında ayrıntılı olarak ele alınmış ve uzun uzun tartışılmıştır.

*

Üretim gücünün büyütülmesi, bütün ülkeler için, büyük önem taşımaktadır. Dünyadaki bütün ülkeler, bütün kuruluşlar, “Nasıl ki bir kişi mumunu benim mumumla yaktığı zaman ışığını karartmazsa, benden bir şey öğrenen kişi de benim bilgimi azaltmaz” diyen Thomas Jefferson gibi düşünmelidir. Bilgi toplumlarında ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel güçleri, bilimsel ve teknolojik yenilik yapma yeteneğinden kaynaklanmaktadır. - Her alanda eğitim düzeylerini yükselten ülkeler, yenilik yapma yeteneklerini geliştirirler.

*

Aranılan zenginlik hammadde kaynaklarında değil, insan kaynaklarındadır.

*

Yenilik yapmasını bilen ülkeler, hayatın hiçbir alanında yenilmezler.

*

Yenilik yapmak için, bilgi üretmesini bilmek gerekir.

*

Bilgi üretenler, çözüm üretmesini bilirler.

13 Mayıs 2019, 11:39

ORUÇ GÜNLERİNDE DEFTERLERİ KAPANMAYANLARDAN OLMAK

====================================================== Yoksullar gibi yaşamak bir erdemdir, ancak yoksulluk bir erdem değildir. Sağlıklı toplumlar, bütün kesimlerin, en varlıklılar gibi değil, en yoksullar gibi yaşamaya özendiği toplumlardır. Güçlü toplumlarda insanlar, tüketen bir el olmaktan daha çok, üreten bir el olmak için, bütün dünyayla, büyük bir yarışa girerler. Oruç ayı, üretimde doğru, tüketimde ters orantılı yarışın doruk noktasına çıktığı aydır. Oruç ayında, insanların gözlerinin değil, karınlarının doyurulmasına öncelik verilir.Gösteriş tüketiminden uzak,yalın yaşamanın en güzel örnekleri oruç günlerinde görülür.

*

Serbest pazar ekonomisi, insanların gözlerinin doyurulmasına, etik pazar ekonomisi ise, insanların karınlarının doyurulmasına odaklanır. Oruç günlerinde, oruç tutsun ya da tutmasın, herkes, karın ve göz açlığı arasında aşılmaz duvarlar olduğunun bilincine varır. İki açlığın arasındaki farkı vurgulamak için, Anadolu''da “Toklar açları, açlar tokları anlamaz” denilir. Toklar hiç aç yok, diye düşünürler. Açlar ise, hiç doymayacaklarını sanırlar.Oruç günleri tüketimde eşitliğin sağlandığı günlerdir.

*

Serbest pazar ekonomisinin gözü doymaz insanlarını, etik pazar ekonomisinin gönlü zengin insanlarına dönüştürmek için, orucun toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapısındaki etkileri, yıllardan beri ayrılntılı olarak aştırılmaktadır. Toplumların üretim gücünün büyütülmesinde, can alıcı olan, üretimde eşitliğin sağlanması değil, tüketimde eşitliğin sağlanmasıdır.Üretimde yarış ekonomik gelişmenin güvencesidir. Tüketimde eşitlik toplumsal sağlığın temelidir. Üreten eller her zamanda ve her yerde, tüketen ellerden üstündürler. Tarihin her döneminde toplumları üretmesini bilenler dönüştürmüşlerdir.

*

Oruç günleri, insanların tüketme tutkusunu, üretme coşkusuna dönüştürür. Bu yüzden, gönül dünyasının öncüleri, yılın her ayının, oruç ayı olabilmesi için, haftanın iki gününde, oruçlu olmaya büyük önem verirler. Oruç insanları tüketim ikliminden alır, üretim iklimine taşır. Tüketim ikliminde “al tüket” ilkesi, üretim ikliminde ise “üret ver” ilkesi geçerlidir. Dünya üretmesini bilenlerin elinde yaşanır kılınır.Yeni dünyanın fatihleri cephelerde savaşanlar değil,en yeni ürünleriyle pazarlarda yarışanlardır. Onlar Mevlana gibi:"Eski satanların zamanı geçti,biz yeniler satıyoruz.Bugün pazar bizimdir."derler.

*

Anadolu insanının kültüründe, insana hizmet, Allah''a hizmettir. İnsana hizmetin olduğu yerde, akan sular durur. İnsana hizmet etmek için de, yok olan değerlerin değil, kalıcı eserlerin, peşine düşülür. Çünkü Allah''a hizmeti, her kazancın üstünde gören, Necip Fazıl''ın vurguladığı gibi: “Dev gibi eserler meydana getirmek için, karıncalar gibi çalışmak gerekir.”Yunus gibi yaşamasını bilmeyenler,Sinan gibi eserler vermesini başaramazlar.

*

İnsanlar nereden geldiklerini unutmazlarsa, nereye gideceklerini de unutmazlar. Oruçla insanlar topraktan geldiklerini, yine toprağa döneceklerinin bilincine varırlar. Arkalarında yalnızca bütün insanlığın yararına olan, bıraktıkları güzel eserlerin kalacağını,hiçbir zaman unutmazlar.

*

İnsanlar dünyad ölümsüzlüğü arkalarında bıraktıkları toplum yararına olan eserleriyle yakalarlar. Defterlerini Kıyamete kadar açık kapatmayan eserler bıkanlara,atalarının yitirdiği anayurdunun ve babaevinin kapıları sonuna kadar açılır.

14 Mayıs 2019, 10:47

İNSAN KAYNAKLARI ÜLKELERİ UCURAN RÜZGAR KANATLI ATLARDIR

========================================================= Yirmi birinci yüzyılda bütün ülkelerde, doğal kaynaklardan daha çok, insan kaynakları belirleyici ve sürükleyici güç olacaktır. Petrol ülkelerinde olduğu gibi, insan kaynaklarının donanımsız ve yetersiz olduğu toplumlarda, doğal kaynakların zenginliği, ekonomiye yansımamaktadır. Değerlendirilme yolunda, ekonomik hayata kazandırılmayan kaynaklar, bir bir yok olup gitmektedirler.

*

Doğal kaynak zengini ülkelerin, eğitimli insan kaynakları yeterli olmadığı için, hepsi varlık içinde yokluk çekmektedirler. Büyük değerlere ulaşan petrol gelirleri, tarım toplumlarını sanayi toplumlarına dönüştürmeye yetmemektedir. Bir ülkenin dünyanın en zengin maden yataklarına sahip olması, büyük sanayi kuruluşlarına sahip olması anlamına gelmemektedir. Ülkelerin denizlerle iç içe olması, gemi sanayisinde ilk sıralarda, yer almasını sağlamıyor.

*

Petrol denizi üzerinde yüzmeleri, insan kaynakları yoksulluğu çeken ülkeleri, başka ülkelere el açmaktan kurtarmamaktadır. Bunun için petrol zengini ülkeler, insan kaynaklarına doğal kaynaklardan çok daha fazla önem ve değer vermek zorundadırlar. Sahip oldukları kaynakları değerlendirmesini bilmeyen ülkeler, üretimlerini ileri boyutlara taşıyamadıkları gibi, ellerindeki kaynakların da eriyip gitmesinin önüne geçemezler.İnsan kaynakları, ülkeleri uçuran, rüzgar kanatlı atlardır.

*

Risk almayı bilen, ufuk ötesin gören, insan kaynakları, her dönemde doğal kaynaklardan çok daha dönüştürücü olmuştur. Dünyanın her ülkesinde doğal kaynaklar, insan kaynaklarının elleriyle, değişik ürünlere dönüşürler. Amerika’da demir çelik sanayisinin öncülerinden olan, Andrew Carnegie’ye “Elinizdeki bütün kaynaklarınızı kaybetseniz, böylesine büyük ve önemli işletmeleri, yeni baştan ne kadar zamanda kurarsınız” diye sorulmuştur.

*

İnsan kaynaklarının gücünü gösterme açısından, Carnegie soruya ekonomik hayatın içinden bakan, çok açıklayıcı bir karşılık vermiştir. “Eğer eldeki işletme ve kaynaklardan kastınız, fabrikaların fiziksel varlıkları ise, hepsi doğal bir afette yok olmuş, insan kaynakları elde kalmışsa, üç yıla kalmaz, olandan çok daha iyisi, çok daha gelişmişi kurulur. İnsan kaynakları elden gitmişse, böyle bir sanayiyi yeniden kurmaya, bir ömür yetmez" diyerek, insan kaynaklarının önemini vurgulamıştır.

*

İster doğal, ister parasal olsun, paylaşılmayan kaynakların büyüyüp gelişmesi mümkün değildir. Bu yüzden Anadolu insanının kültüründe, ortaklık yapmaya, birlikte çalışmaya, büyük önem verilir. İster ürün, ister hizmet, isterse de bilgi olsun, üretenler toplumun dostlarıdır. Kaynaklarını birlikte değerlendirmesini bilenler, toplumlarının üretim gücünü hızla büyütürler. Başarının kaynağında, sermaye gücünden daha çok, yenilikçi insan gücü vardır.

*

İster fiziksel, isterse finansal olsun, kaynaklar insanların elleriyle değerlendirilir.

*

Üretim gücünü büyütülmesinde, vazgeçilmez olan insan kaynaklarıdır.

*

Doğal kaynaklar insan kaynakları aracıyla ürünlere dönüşürler.

15 Mayıs 2019, 10:31

Dijital okuyucuların, dijital dergileri ve dijital yazarları olur

Dijital okuyucuların, dijital dergileri ve dijital yazarları olur. Sosyal medyaya karşı çıkmakla, okuma ve yazmaya karşı çıkmak arasında bir fark yoktur.Nasıl gölgesi olanın aslı olursa, İLEVDÜ'nün de bir zaman sonra aslı olacaktır.Sosyal medya yer alanlar,kendilerine raflarda yer açarlar.

15 Mayıs 2019, 11:26

YA DEĞİŞMEK YA DEĞİŞMEMEK DEĞİL DEĞİŞMEDEN DEĞİŞMEK

====================================================== Asya'nın içlerinden Avrupa'nın içlerine doğru, büyük ve uzun bir yolculuğa çıkan Türkler, Yirminci yüzyılın ilk yarısında milletten gelen bir istekten daha çok, devletten gelen bir baskıyla, büyük bir değişim yaşamışlardır. Büyük sarsıntılara yol açan değişim, evrimlerle değil, devrimlerle gerçekleştirilmiştir. Türkiye devrimlerden ve darbelerden çok büyük acılar çekmiştir.

*

Türkiye değişmeden gelişmesini başaramamıştır. Bütün kesimleriyle Anadolu değiştirilmiş, bin yıllık tarihinden kalan ekonomik ve kültürel değerler, bütünüyle hayatını dışına atılmıştır. Baskıyla yapılan devrimler, Anadolu insanının değişmeyen değerlerini de değiştirmiştir. Oysa değişimler, değişmeyen değerleri korumak için yapılır. Değişim sürekli ve kesintisizdir. Dünyada bir ülke, ne kadar değişirse, o kadar aynı kalır. Ancak değişimler, güçle değil, oyla yapılmalıdır.

*

Tarihin her döneminde, değişimlerin değişmeyen evrensel yasaları vardır. Her değişim sürecinin, değişen değerleriyle, değişmeyen değerleri, gündüzle gece gibi, birbirinden ayrılmaz. Hiçbir gündüz yoktur ki, onda bir gece, hiçbir gece yoktur ki, onda bir gündüz olmasın. Benzer şekilde, hiçbir değişen yoktur ki, onda bir değişmeyen, hiçbir değişmeyen yoktur ki, onda bir değişen olmasın. Değişen ile değişmeyen değerler birbirlerini tamamlayan bir bütündürler.

*

Ülkelerin ana sorunu, ya değişmemek ya değişmek değil, hem değişmek, hem değişmemektir. Bunun için de, ülkeler Mevlana'nın verdiği örneklere benzemeye çalışmalıdır. Bütün ülkeler, aynı bir kitap gibi, hem konuşan hem susan, bir atlı gibi, hem duran, hem koşan, bir meyvadaki tat gibi, hem açık hem gizli ve uykudaki bir insan gibi, hem gören hem görmeyen, olmasını başarmalıdırlar. O zaman bütün ülkeler Sinan gibi inşa ederler, Yunus gibi yaşarlar.Düz kare dünya ya Sinan ya Yunus değil, hem Sinan hem Yunus olmasını bilenlerin dünyasıdır.

*

Dünyada değişim rüzgarları süreklidir. Zamanı gelmemiş bir değişim kimse hızlandıramadığı gibi, zamanı gelmiş bir değişimi de, kimse durduramaz. Değişimi devrimle gerçekleştirenler, büyük bedel öderler. Değişim evrimle gerçekleştirenler ise, en büyük yararı sağlarlar. Çünkü, devrimler savaşla, evrimler barışla, ülkeleri dönüşütürürler. Devrimler çatışmaya, evrimler yarışmaya dayanırlar. Ve yarışamanın olmadığı bir ülkede, hiçbir alanda gelişme olmaz.

*

Bütün ülkeler medeniyetlerin savaştığı, düz kare dünyada, değişmeyen amaçlarını koruyarak, değişen küresel araçlardan yararlanmasını öğrenmelidirler.

*

Dünyada herşey değişmeyen değerlere dayanılarak değiştirilir.

*

Köklü değişim devrimle değil, evrimle gerçekleştirilir.

*

Her ülkede devrim çatışma, evrim yarışma ister.

*

Sorun değişmeden değişmesini bilmektir.

*

Dünyada değişmeden gelişme olmaz.

17 Mayıs 2019, 11:57

ÖLÜMCÜL STRATEJİK DÖNÜM NOKTASINI KAZASIZ BELASIZ AŞMAK

========================================================== Ekonomik krizlerin siyasal, siyasal krizlerin ekonomik krizlere, yol açtığı dönemlerde, geçmiş yıllarda çözüm kaynağı önlemler, sorun kaynağı önlemlere dönüşürler. Yeni önlemlerle aşılması gereken krizler, taşıdıkları yıkıcı tehditlerle birlikte, her zaman bulunmaz fırsatlar getirirler. Toplumların geçmişten geleceğe akan, çalkantılı yapılarında tehditleri fırsatlar, fırsatları tehditler izler.Tehditlerdeki fırsatları yakalayanlar başarılı olurlar.

*

Ülkeler arasındaki zaman ve mekan farkının ortadan kalktığı, karşılıklı bağımlılıkların doruk noktasına ulaştığı bir yüzyılda, ülkelerin demokratik yönetimlerden, otokratik yönetimlere kayması, dünyadaki ekonomik ve siyasal krizlere yeni boyutlar kazandırır.Yirmi birinci yüzyılda dünyadaki bütün ülkeler, demokratik yönetimden dönüşü olmayan bir yola girmişlerdir. Demokraside suları tersine akıtmaya çalışan ülkeler, farkında olmadan bindikleri dalı keserler.

*

Dünyadaki değişimin hızına uyum sağlayamayan ülkeler,kurumlar ve kuruluşlar, değişmeden değişerek yenilenme güçlerini yitirirler. Yönetim Bilimlerinin öncülerinin, sürekli vurguladıkları gibi, açıklık içinde sürekli yeniden yapılanmayan kuruluşların, akan hayatın dışına atılmasının önüne hiçbir güç geçemez. Doğal hayatta ağaçlar nasıl suya ihtiyaç duyarlarsa, ekonomik hayatta da kuruluşlar değişime ve yenilenmeye ihtiyaç duyarlar.

*

Andrew Grove’ın “Only the Paranoid Survive” kitabında, ayrıntılı olarak ortaya koyduğu gibi, dünya sorunların ve çözümlerin sürekli değiştiği,değişimi yönetenlere yeni fırsatlar, değişime direnenlere yeni tehditler getiren, stratejik bir dönüm noktasından geçmektedir. Bütün ülkelerde kuruluşlar, haritası bilinmeyen coğrafyalara açılacak yeni yollar bulmak zorundadırlar.Yönetimde ve üretimde, yarışın kuralları bütünüyle değişmiştir.

*

Kültürel dokularla birlikte, ekonomik yapılar hızla değişmektedir.Yenilerin satıldığı oluşmakta olan dünyada, hiçbir kuruluşun eskiler satarak, ulaştığı zirvedeki stratejik dönüm noktasından, başka bir zirveye tırmanması mümkün değildir. Yeni zirvelere tırmanmak,yeni yaklaşımlar, yeni açılımlar ve yeni yöntemler gerektirir. Bütün kuruluşlar okyonusların ortasında kaybolan gemiler gibi,bilinmeyen yeni çıkış, bilinmeyen yeni kurtuluş yolları bulmalıdırlar.

*

Ülkeler ve kuruluşlar eski dönemlerde kalarak, yeni dönemlere uyum sağlayamazlar. Nasıl haberleşme ağları, iletişimde büyük bir değişime yol açmışlarsa, yönetimi ve üretimi de dönüştürmüşlerdir.

*

Yeni dönemin getirdiği fırsatlar, yol açtıkları tehditlerden çok daha büyüktür. Erken davranmayanlar,önlem almakta geç kalanlar ayakta kalamazlar.

*

Yeni dönemde en büyük tehdit, ülkelerin ve kuruluşların bildiklerini unutmadan, bulundukları yerde kalacaklarını sanmalarıdır

18 Mayıs 2019, 11:00

DÜNYADA GÖNÜLLERİ KAZANAN HER YERDE HER ŞEYİ KAZANIR

======================================================= Anadolu bin yıllık tarihi boyunca, üç kıtanın iki denizin odak noktasındaki konumuyla, Doğunun ve Batının çekim merkezi olmuştur. Türkler Asya’nın ortasından, Avrupa’nın ortasına doğru uzanan, geniş coğrafyada yaşayan insanların, gönülleri kazanmaya büyük önem vermişlerdir. Bunun için Türkler gittikleri coğrafyaları, camilerle ve çarşılarla donatarak, ülkelerin kültürleriyle birlikte, ekonomilerine zenginlik kazandırmışlardır.

*

Küçük Asya’yı On altıntıncı yüzyılda, Büyük Avrasya’ya dönüştüren Türkler, insanların gönüllerini kazanarak, hem coğrafyaları kazanmışlar, hem Allah’ın sevgisini kazanmışlardır. Türklerin düşünce ve eylem dünyalarında, gönüller Allah’ın evleri olarak görülmüştür. Onlar gönülleri yıkmaya değil, gönülleri yapmaya büyük özen göstermişlerdir. Türkler bir gönül yıkmanın, bütün gönülleri yıkmak olduğunu,her zamanda, her yerde vurgulamışlardır.

*

Gönülleri kazanmada, sevme ve sevilme dünyasını temellerini atan Yunus, Anadolu insanının üç kıtaya açılmasında, bir kutup yıldızı olmuştur. Hayatın hiçbir alanında, hiçbir zaman kötümserliğe kapılmayan, her olanda iyilik gören Yunus kültürü, Allah’ın sevgisinde yok olma kültürüdür. Allah’ın sevgisinde yok olanlar, iki dünyada hiçbir şeyden yoksun olmazlar. Onların dünyanın her yerinde, aşamayacakları hiçbir engel yoktur.

*

Yunus şiirlerinde zamana ve coğrafyaya bağlı kalmadan ,bütün insanlığı ilgilendiren sorunları, yalın ve öz olarak ele almıştır. Onun şiirleriyle donanan, sevgiyle silahlanan Anadolu insanı, geçmiş yüzyıllarda üç kıtaya, Yirminci yüzyılın sonunda beş kıtaya açılmıştır. O dünyanın her yanında bütün sevenlerin ve bütün sevilenlerin sesi olmuştur. Yunus’un şiiri, güzelliğin şiiridir, iyiliğin şiiridir. Onunla güzellik iyilik olmuştur, iyilik güzellik olmuştur.

*

Tarihin bütün yüzyıllarında, Dergah kültürü Yunus kültürü, Yunus kültürü Dergah kültürüyle bütünleşmiştir. Yunus’un şiirleriyle silahlanan Anadolu insanı, akıl gözleriyle birlikte gönül gözleriyle görerek, bütün insanlığı görünen ve görünmeyen dünyanın, olumsuzluklarından korumuştur. Türkler Anadolu’daki bin yıllık tarihleri boyunca, insanların en erdemlileri, insanlara en çok yardım edenlerdir diyerek, hayatın her alanında yeni ufuklar açmışlardır.

*

Anadolu insanının çok boyutlu kültür ve ekonomi dünyasında, iyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede, yardımlaşmak ve dayanışmak, en büyük erdemdir. Türkler Çarşıları yardımlaşmanın, camileri dayanışmanın doruk noktasına çıktığı alanlar olarak görmüşlerdir.

*

Semerkant’tan Saraybosna’ya kadar, Türkler kurdukları bütün şehirlerde, camilerle çarşılar arasındaki, uyum ve düzene büyük vermişler, ikisi arasında ayrım gözetmemişlerdir.

19 Mayıs 2019, 10:49

ÜLKELERDE DEVLETLERİN İŞİ ÜRETMEKTEN ÖNCE YÖNETMEKTİR

======================================================= Kültürel dönüşümlerin yaşandığı dönemlerde, üretim yöntemleriyle birlikte, yönetim yaklaşımları da hızla değişirler.Her dönemin sorunlarının ayrı olduğu gibi, çözümleri de ayrıdır. Eski dönemin yöntemleri, yeni dönemde geçerliliklerini yitirirler. Üretimde olduğu kadar, yönetimde de sorunlarla birlikte çözümler de hızla değişmektedirler. Bunun için üretimde ve yönetimde, atılım yapmak için, değişerek gelişmek, büyük önem taşımaktadır.

*

Kitaplarında savaşları önlemekte başarısızlığa uğrayan, Batı dünyasının açmazlarını tartışan Daniel Bell, üretime ve yönetime, hız ve yoğunluk kazandırmada, Aydınlanma döneminin seküler düşünce yapılarının, yetersizliğini ortaya koymuştur. Yirmi birinci yüzyılda ülkelerin üretim güçlerini büyütmede, yönetimlerini geliştirmede, ağırlık devletlerden kuruluşlara kaymıştır. Toplumların tabanları, tavanlarının önüne geçmiştir.

*

Yirminci yüzyılın sonunda bütün ülkelerde, üretime yeni alanlar açmada, yönetimde yeni açılımlar yapmada, devletlerden önce kuruluşlar sürükleyici bir işlev yüklenmişlerdir.Bütün dünyada hem üretimde hem yönetimde, kazandırmadan kazanma dönemi kapanmıştır. Sınırları aşmasını bilen esnek yapılı kuruluşlar, üretimleriyle, yönetimleriyle, hantal yapılı devletlerden çok daha etkili, çok daha belirleyici olmaktadırlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, toplumların üretim gücünü sınırlıyan, üretme çoşkusu yok eden devletcilik sorgulanmaktadır. Ülkelerin üretim gücünü büyütmede, yenilik peşinde koşan, risk almasını bilen, kişiler ve kuruluşlar üretimde ve yönetimde çığır açıcı olmaktadırlar. Onların üretm güçleri, hareket alanlarının büyüklüğüyle, doğru orantılı olarak artmaktadır.Üretimde ve yönetimde özgürlük, özgünlüğe yeni kapılar açmaktadır.

*

İsimleri ne olursa olsun, dünyanın bütün ülkelerinde, devletci yönetimler dayatmacı yönetimlere yol açmaktadırlar. Komünizmden Kapitalizme kadar, özgürlükleri sınırlıyan devletci ve dayatmacı yönetimler, toplumların üretici güçlerin harekete geçirmede, büyük başarısızlığa uğramaktadırlar. Devletlerin başta gelen görevleri üretim yapmaktan daha çok üretim yapanların güvenliğini sağlamaktır ve üretim kalitesini denetim altına almaktır.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, bütün kurumların, bütün kuruluşların, üretim güçlerinin kaynağında, işleri iyi yapmaktan önce, iyi işleri yapmasını bilen, yenilikci, girişimci insanlar vardır.

*

Üretimde ve yönetimde, her gün yeni olmasını bilen, akılları hem başlarında, hem gönüllerinde olan insanlardan daha güçlü bir sürükleyici güç yoktur.

*

Bilgeler bilgileri bilgeliklere, düşünceleri eylemlere dönüştürerek,üretimde ve yönetimde hayatı kolaylaştırırlar.

20 Mayıs 2019, 11:43

İNSANLIĞIN EDEBİYAT TARİHİ YİTİK CENNETİ ARAYANLARIN TARİHİDİR

=========================================================== Oluşmakta olan yeni dünyada, "medeniyetler savaşı" denildiği zaman, akla Samuel Huntington''dan önce düşünür ve şair Sezai Karakoç gelir. Karakoç''a göre, büyük dinlerin ortaya çıktığı, insanlığın dört bin yıllık tarihi, medeniyet savaşlarının tarihidir. İnsanlık tarihi boyunca, dünyada devletlerden daha çok medeniyetler savaşmıştır. Medeniyetler savaşında devletlerin güçleri ordularından değil, edebiyatlarından kaynaklanır.

*

Milletlerin tarihinde, köklü dönüşümlerin yolunu, edebiyatla medeniyeti, medeniyetle edebiyatı bütünleştirmesini bilen, düşünür edebiyatçılar açmışlardır. Edebiyatlar medeniyetlerin, en etkili, en güçlü silahlarıdır.Zengin edebiyatı olmayan toplumların köklü ve kalıcı medeniyetleri olmaz. Edebiyatlar medeniyetlere tutulmuş aynalardır.

*

Yahya Kemal''den Necip Fazıl''a Türk edebiyatının kutup yıldızları, edebiyatı medeniyet, medeniyeti edebiyat için bilmişler, edebiyatlarının aynasında, medeniyetlerini yansıtmışlardır. Doğu medeniyetinden Batı medeniyetine geçme, çalışması olan Cumhuriyet dönemi, Anadolu edebiyatının, önde gelen isimlerinin, edebiyatı iman için bilen, düşünce ve eylem dünyaları çok çalkantılı olmuştur.Türkiye değişmeden değişmesini başaramamıştır.

*

Edebiyatları medeniyetlerin aynaları olarak görenlerin ve görünen dünya ile görünmeyen dünya arasındaki, sınırları kaldıranların dünyasında, Yitik Cenneti arayış yolculuğu, beşikten mezara kadar aralıksız devam eder. Medeniyetlerden önce edebiyatların savaştığı düzleşen dünyada, edebiyat ve medeniyet, güzelliği aramak ve güzellik yolunda olmaktır."Allah güzeldir güzelliği sever." Güzellik yolunda yarışanlar,Allah yolunda yarışırlar.

*

Edebiyat ve medeniyette güzelliği aramak ve güzel olmak, Yitik Cenneti bulma yolunda uzun ve büyük bir yolculuktur. Güzelliği bulmak için, mükemmellik yolunda olmak gerekir. İnsanlık tarihi boyunca, güzelliğe ulaşanlar, güzellik yolunda olanlar olmuştur. Tarihin her döneminde yol kalabalıkların yolu değil, kalabalıkların izlediği güzelliği arayanların yolu olmuştur.

*

Güzelliği arayan düşünce ve eylem öncülerinin, yollarını izlemeyenler, akmayan suların kirlenmesi gibi kirlenirler. Yitik Cenneti arayanlar, dünyada bir yolcu gibi olmasını bilirler. Yitik Cennet yolunda olanlar, yorulmadıkları gibi, canlılıklarını da yitirmez, onların gelen günleri, geçen günlerinden daha coşkulu olur.

*

Yolda olanlar, yol açmasını bilenler, güzelliği aramasını ve güzel olmasını bilirler.

*

Yitik Cennetin yolu, arayan,bulan,olan, güzel insanların yoludur.

21 Mayıs 2019, 11:45

BÜTÜN ÜLKELERDE EN İYİ DEVLET EN AZ DEVLET OLAN DEVLETTİR

======================================================== Ülkelerde devletlerin ve milletlerin görevleri, bütün alanlarıyla hayatı, zorlaştırmak değil kolaylaştırmaktır. Devletlerle milletlerin büyük bir uyum ve eşsiz bir düzen içinde olduğu, kimseye haksızlık yapılmayan, kimsenin haksızlığa uğramadığı toplumlarda, en iyi devletin simgesi terazidir.Açıklık içinde sürekli yeniden yapılanan toplumlarda, hem devletlerin hem milletlerin görevleri, olumlulukları büyütmek, olumsuzlukları azaltmaktır.

*

Bahçelerde ağaçların meyvalarından, meyvaların ağaçlarından bilindikleri gibi, devletler milletlerinden milletler devletlerinden bilinirler. Devletler olmadan milletler, milletler olmadan devletler olmazlar. Ancak milletler devletler için değil, devletler milletler için vardırlar.Bu yüzden devletler milletlerin gözlerindeki çöplerden önce, kendi gözlerindeki mertekleri görmek zorundadırlar. Hiçbir zaman devletler, milletlerine meydan okuyamazlar.

*

Devletler milletlerin, milletler devletlerin dayanışmalarıyla ve yardımlaşmalarıyla uzun ömürlü olurlar. Başarılı devletlerde üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü geçerlidir. Onlar güçlerini hukukla sınırlandırılmasını bilirler. Güvenlik güçleriyle, silaha başvurma yetkileri olan devletler, silahsızlara karşı hukukla değil de, silahla karşı çıkarlarsa,güçlerini denetmekte zorluk çekerler .Temel haklar ve temel özgürlükler, hukukla güvence altına alınırlar.

*

Devletlerin milletlere verdikleri güvence, milletlerin devletlere duydukları güven, ülkelerin geleceklerine yapılan en büyük yatırımdır.Devletle millet arasında, saygı ve sevgi köprüleri kuran yöneticiler, ülkeleri dönüştürmede güvenlik güçlerinden, çok daha etkili, çok daha başarılı olurlar. Meydanları dolduran insanları,üretimde doğru, tüketimde ters orantılı yarıştırmada, devletlerin güler yüzleri ve tatlı dilleri,en etkili silahlarıdır.

*

Dünyanın her yanında ülkelerin güvenlik güçleri, devletlerine tutulan aynalardır. Nasıl sular içinde bulundukları kapların renklerini alırlarsa, güvenlik güçleri de devletlerinin renklerini alırlar, değerlerini yansıtırlar. Her zamanda ve her yerde, bir devletin erdemi ve gücü güvenlik güçlerinden belli olur. Devretlerin yöntetim yapılarına göre, güvenlik güçleri göstericilere karşı orantılı ve orantısız güç kullanırlar.Ülkelerde yönetimlerin demokratik ya da otokratik, olup olmadıkları güvenlik güçlerinin tutumları ve davranışları belirler.

*

Devletlerin ellerinde yalnızca silahları olan güvenlik güçleri, karşı karşıya oldukları bütün sorunları, güçle çözmeyi düşünürler. Ancak bütün milletler omuzlarında silah taşıyanlara değil, ellerinde çicek taşıyanlara saygı gösterirler.Devletler ve milletler birbirlerine güvendikleri zaman, birbirinden ayrılmaz bir bütün oluştururlar.İki kesim arasındaki işbirliği,hukukun üstünlüğüne ve bağımsızlığına dayanan, yönetimlerde doruk noktasına ulaşır.

*

Devletler suçluları cezalandırmaktan önce önlemek için vardırlar.

*

Ülkelerde katılımcı millet olmadan, paylaşımcı devlet olmaz.

*

En güçlü devlet meydanlarda hiç görünmeyen devlettir

22 Mayıs 2019, 11:29

ORUÇ AYINDA SAVURGANLIĞA VE GÖSTERİŞE YER YOKTUR

=================================================== Dünyada gösteriş tüketiminin anavatanı Amerika'nın Los Angeles kentidir. Gösteriş tüketimi bir yanında Hollywood, bir yanında Disneyland olan Los Angeles'tan, televizyon dizileriyle,sinema filmleriyle bütün dünyaya ihraç edilmiştir. Amerika'dan ithal edilen savurganlıkla ve gösteriş tüketimiyle, dünyanın her ülkesinde, tarihin hiçbir döneminde görülmeyen, bir tüketim patlaması yaşanmaktadır. Savurganlığın ve tüketim kültürünün böylesine benimsenmesi, dünyanın ekonomik ve kültürel kaynaklarını, karınlardan daha çok, gözlerin doyurulması yolunda yok etmektedir.

*

Yeryüzü kaynaklarının ihtiyaçlardan önce istekleri karşılamaya çalışması, hayatın her alanındaki gösteriş harcamalarına, yeni boyutlar kazandırmıştır. Pazarlama ve tanıtım çalışmalarını, yalnızca İşletme ve Yönetim bilimlerinin değil, bütün bilimlerin ana araştırma konusu haline getirmiştir. Artık her alandaki bilimsel ve teknolojik çalışmaların değerlendirilmesinde, insanların sonu gelen ihtiyaçlarından önce, sonu gelmeyen isteklerini ne ölçüde, karşılayıp karşılamadığına bakılmaktadır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, insanların ihtiyaçlarını karşılamanın bir sınırı varken, isteklerini karşılamanın bir sınırı yoktur. Çünkü insanların ihtiyaçları sınırlı, buna karşılık istekleri sınırsızdır. Dünyanın kaynakları, dünyada yaşayan bütün canlıların ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli zenginliktedir. Ancak bu zenginliğin, bırakın başka ülkeleri, yalnızca Amerika'da yaşayanların bile, bütün isteklerini karşılaması mümkün değildir. İnsanların isteklerini karşılamaya, ihtiyaçlarını karşılamaktan daha fazla yatırım yapmak, bütün dünyada çevre kirlenmesine ve toplumsal patlamalara davetiye çıkarmaktır.

*

Dünyada istekleri karşılamaya yönelen gösteriş harcamaları, Himalayaların Everest tepesinden kopan bir çığ gibi, her yıl büyüyerek, yuvarlanmaya devam ediyor. Dağın tepesinden aşağıya doğru gelen çığ, o kadar büyük ki, dağın eteklerine ulaştığında, hangi ülkeyi, hangi kenti yok edecek, gelecek bilimcile bile hayal edemiyor. Titanic faciası, iki dünya savaşı, Chernobyl, Fukuşima,Challanger kazaları, Vietnam, Afganistan, Irak, Suriye işgalleri, kasırgalar, seller, dehşet saçan terör örgütleri, çığdan kopan parçaların, yol açtığı büyük yeryüzü felaketleridir.

*

Her sene oruç ayıyla gelen oruç, savurganlığın ve gösteriş harcamalarının yol açtığı, büyük felaketlerle savaşmada, her insanın elindeki en güçlü silahtır. Oruç dünyadaki güç zehirlenmesine karşı en etkili panzehirdir. Oruçla silahlanmasını bilenler, gösteriş tüketimin oluşturduğu çekim alanının dışında kalmayı bilirler. Onlar hiçbir zaman gösteriş tüketiminin büyüsüne kapılmazlar, hiçbir yerde savurganlığın ve tüketim kültürünün tuzaklarına düşmezler. Oruç insanları bildikleri bir iklimden alır, bilmedikleri bir iklime taşır. Bütün kültürlerde oruç yalınlığın evrensel simgesidir.

*

Gösteriş tüketiminin ve savurganlığın yol açtığı büyük felaketlerin, şehirleri yakıp, yıkan savaşların, kan dondurucu terörist eylemlerin, önüne geçmek, siyasetcilerden önce Yunus gibi, yalın yaşamasını bilen, büyük gönül zenginlerinin işidir. İnsanların içine düştükleri gösteriş bağımlılığının üstesinden, yalnızca gönül zenginleri gelir.

*

İnsanın insanı herşeyin daha fazlasını tüketmek için, acımasızca öldürdüğü her yerde, yalınlık, en vurucu, en güçlü silahtır. Yalınlığın gücüne silahla karşı konulmaz. Erdem yalınlığı izler.

*

Bütün dünyada yalın hayatın üç önemli doktoru vardır. Onların birincisi az yemek, ikincisi az konuşmak, üçüncüsü az uyumaktır. Yalın hayat erdemli hayattır.

*

Yalın toplumda, yalın olan iyidir, iyi olan yalındır.

*

Hayat yalınlıkla yaşanır kılınır.

*

Yalınlık büyük zenginliktir.

*

Yalınlık derinliktir.

23 Mayıs 2019, 11:20

ÜLKELERDE GELEN YILLAR GEÇEN YILLARDAN DAHA İYİ OLMALIDIR

========================================================= Dünyada bütün ülkelerin adil yönetimlere, zengin kültürlere ve güçlü ekonomilere sahip olmaları, gelen yıllarda geçen yıllardan daha çok barış rüzgarları estirmelerine bağlıdır.Ülkelerde gelen yıllar geçen yıllardan, daha az savaş daha çok barış içinde olmalıdır.Sürekli barış için, her ülkenin birbirine komşu olduğu dünyada, her ülkede her yönetici, ülkesini bildiği kadar, komşu ülkeleri de bilmek için, yaşayan bir Evliya Çelebi olmak zorundadır.

*

İbn Haldun devletleri canlılara benzeterek, doğuşlarını, yükselişlerini ve yıkılışlarını ayrıntılı olarak anlatan medeniyet tariçilerinin başında gelmektedir. Ülkeler yerel sorunların üstesinden gelmek için, küresel sorunlarla yakından ilgilenerek,bütün ülkelerle işbirliği yapmanın yollarını açmalıdırlar. Bütün ülkelerle ekonomik ve kültürel bağlarını geliştiren ülkeler, dünya barışına en büyük katkıda bulunurlar.

*

Dünyada gelen yılları geçen yıllarını aratmayan, uluslararası ilişkilerde ağırlık kazanan ülkeler, tüketen devletlerden daha çok üreten devletler olurlar. İstanbul’dan Tahran’a, Delhi’ye, Jakarta’ya gidenler geçen yılların, Brüksel’e, Toronto’ya, Whashington’a gidenler gelen yılların İstanbul’unu görürler.İstanbul yüzyılların içinde oluşan, iki dünyayı birden kucaklayan, kültürel ve ekonomik birikimiyle, bütün dünyadan gelenlerin, şehirlerine ışık tutacaktır.

*

Uzak ülkelerin yakın olmalarının yol açtıkları küreselleşme rüzgarlarının, bütün ülkeleri etkildiği bir dünyada, hiçbir ülkenin geçmişte kalarak, geleceğin barış dünyasının inşasına katılan ülke olması mümkün değildir.Bütün ülkeler herşeyden önce, iki yıllarını birbirinden farklı kılacak, üretim güçlerine ulaşmaları gerekir.Yıldan yıla üretim güçlerine yeni açılımlar kazandıran ülkeler, kendileriyle birlkte bütün uzak yakın bütün komşularını dönüştüreceklerdir.

*

Ülkeler dönüşme ve dönüştürme güçlerini, ya yerelleşerek ya küreselleşerek değil, hem yerelleşerek hem küreselleşerek göstereceklerdir.Dünyadak her ükenin hem merkezde hem çevrede yer alması, bütün ülkelere büyük görevler vermektedir, önemli sorumluluklar yüklemektedir. Ülkelerin dönüşme güçleri, ekonomik yapıda ve kültürel dokuda, gelişme güçlerini belirlemektedir.

*

Dünyadaki bütün ülkeler, insanlığın yüzyılların ürünü olan, düşünce eylem birikiminden yararlanarak,hem tarım,hem sanayi,hem bilgi,hem değer toplumu olmayı bilmelidirler. Oluşmakta olan dünya yerli ürünler üreten ülkelerin değil, dünya ürünleri üreten ülkelerin dünyasıdır. Dünya ekonomisini ve dünya kültürünü, dünyaya dönük ekonomik ve kültürel ürünler, üreten ülkeler zenginleştirirler.

*

Ülkelerin güçlerini dünyadan ne aldıkları değil,dünyaya ne verdikleri belirler.

*

Üretmesini bilen ülkelerin elinde, karlı dağlar düz ovalara dönüşürler.

*

Geçmiş yıllarıyla savaşanlar, gelecek yıllarını yitirirler.

24 Mayıs 2019, 11:42

DÜNÜN PARADİGMALARIYLA BUGÜNÜN SORUNLARI ÇÖZÜLMEZ

====================================================== Zengin bir kültürel doku, güçlü bir ekonomik yapı oluşturmak için, geçmiş yılların paradigmaları, gelecek yılların sorunları olmaktadır. Thomas Kuhn’nın “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” kitabıyla, gündeme gelen ve çok benimsenen paradigma kavramı, en geniş anlamıyla, yaklaşım, bakış ve düşünüş demektir.Her dönemin kendine özgü bir paradigması vardır. Geçmişte oluşması yıllar alan paradigmalar,artık yıldan yıla değişmektedir.

*

Savaş yüzyılarının barış yüzyılarına dönüştürülmesi ve hayatın bütün alanlarında canlılıkların korunması, paradigmalarını sürekli yenilenmesine bağlıdır. Süreklilik ve bütünlük içinde, ekonomik ve kültürel yapılarına, yeni açılımlar kazandıran toplumlar,hiçbir alanda güçsüz düşmezler.Onlar geçmişin yöntemleriyle, geleceğin sorunlarının çözülmeyeceğini bildikleri için, yerel ve küresel sorunların üstesinden gelmesinde güçlük çekmezler.

*

Kısa bir süre de olsa birbirleriyle görüşmeyen, tekrar bir araya geldiklerinde, birbirlerine dikkatle bakan Japonlar, dünyaya “kai” değişim “zen” iyi anlamına gelen, amacın sürekli iyileşme ve sürekli gelişme olduğu, “kaizen” kavramını amağan etmişlerdir.Nasıl Anadolu’da damlaya damlaya göl olur denilirse, Japonya’da da iyileşe iyileşe, gelişe gelişe kaizen olur denilmektedir. İki günü birbirinden farklı kılmanın güncelleştirilmesidir.

*

Paradigmalarını sürekli iyileştirmesini bilen ülkeler ve kuruluşlar, dünyadaki siyasal çalkantılardan ve ekonomik krizlerden, büyük yaralar almadan en az kayıpla çıkmasını başarırlar.Bunun için dünyadaki paradigma değişmelerini, çok yakından izlemek ve geç kalmadan uyum sağlamak, dünyadaki bütün ülkeler, bütün kuruluşlar için, hayati önem taşımaktadır.Yarışın gerisinde kalanlar, hayatın dışında kalırlar.

*

Yönetim ve Üretim Bilimlerinin dünyadaki öncülerinden Peter Drucker,”Post Industrial Society” kitabında vurguladığı gibi, gelecekteki gelişmeleri önceden tahmin ederek,bütün kuruluşların, bütün kurumların, yaptıkları herşeyden vazgeçmeleri konusunda, hazırlıklı olmaları gerektiği uyarısını yapmaktadır.Artık dünyadaki ülkelerin, kuruluşların, geçmişin yöntemleriyle geleceğin sorunlarını çözmeleri mümkün değildir.Dünün çözümleri ve dünün sorunları dünde kalmıştır.Bugün yeni sorunlar yeni çözümler beklemektedir.

*

Yirmi birinci yüzyılda bütün dünya iğnenin gözünden gececektir. Ancak iğnenin gözü mü büyüyecektir, yoksa dünya mı küçülecektir, bunu şimdiden kimsenin bilmesi mümkün değildir.

*

Geleceğin bilinmezliği karşısında, Aldous Huxley, “Gelecek hakkında tek bildiğimiz, kesin olarak bilmediğimizdir” demektedir.

*

Bütün insanlığın, iğneye ve dünyaya zarar vermeden, düzlüğe çıkacak yeni paradigmalara ihtiyacı vardır.

25 Mayıs 2019, 00:15

TÜRKLER ASYA'DAN AVRUPA'YA GİDEN KERVANDIR

============================================ EDİRNE ANADOLU'NUN AVRUPA'YA AÇILAN KAPISIDIR.

*

EDİRNE SELİMİYE'DİR, SELİMİYE OSMANLI DEVLETİNİN ÖZETİDİR.SİNAN'I SEVEN EDİRNE'Yİ SEVER. SİNAN KUBBELERİN SULTANIDIR.

*

ANADOLU İNSANININ VİYANA'DA DURAN AVRUPA'YA YÜRÜYÜŞÜ, YENİDEN EDİRNE'DEN BAŞLAMIŞTIR.

*

AVRUPA'NIN HER ÜLKESİNDE KÜÇÜK KÜÇÜK TÜRKİYELER VARDIR.

*

AVRUPA'DA ON MİLYON TÜRK OTUZ MİLYON MÜSLÜMAN YAŞIYOR.

*

AVRUPA'DA TÜRKİYE'NİN YUNANİSTAN'DAN DAHA BÜYÜK BİR ANADOLU'SU YAŞIYOR.

*

LÜKSEMBURG ÇOKTAN TÜRKSEMBURG OLMUŞTUR. BUGÜN LONDRA'NIN, YARIN PARİS VE BERLİN'NİN BELEDİYE BAŞKANLARI MÜSLÜMAN OLACAKTIR.

*

DÜNYADA AVRUPALI YA DA ASYALI OLMAK DEĞİL ÖNDE OLMAK ÖNEMLİDİR.ÖNDE OLANLAR YUNUS GİBİ YAŞARLAR, SİNAN GİBİ İNŞA EDERLER.

*

ERDEM BAYAZIT'IN ŞİİRİNDE VURGULADIĞI GİBİ,YERYÜZÜ MÜSLÜMANLARA MESCİT KILINMIŞTIR.

*

TÜRKLER EZAN OKUNAN COĞRAFYAYI VATAN, EZAN OKUNMAYAN COĞRAFYADA, EZAN OKUMAYI GÖREV BİLMİŞLERDİR.

25 Mayıs 2019, 12:40

NECİP FAZIL KURTULUŞU KAPİTALİZMDE KOMÜNİZMDE ARAMAMIŞTIR

=========================================================== Anadolu insanının düşünce, sanat ve eylem dünyasında, Necip Fazıl''ın gözardı edilmesi mümkün olmayan bir etkisi vardır. Necip Fazıl, bin yıllık Anadolu tarihinin kültürel dinamiklerini, bütün boyutlarıyla, Yirminci yüzyıla taşımıştır. O Cumhuriyet döneminin canlı bir aynası olmuştur. Onun bir ömür boyu devam eden, med ve cezirlerle dolu düşünce ve eylem dünyası, Türkiye''nin yaşadığı siyasal ve kültürel çalkantıların tarihidir.

*

Anadolu insanının edebiyatının kara kutusu olan Orhan Okay Necip Fazıl için: ''Bir faninin hayatı içinde 60 yıl, adeta durup dinlenmeden yazı yazmak, hem de Necip Fazıl gibi şiir, tiyatro, hikaye, roman, deneme, fıkra; tarihi, dini, tasavvufi incelemeler; siyasi ve sosyal makalelerle çok değişik türlerde ve alanlarda yazmak; 42 yıl süreyle, hem tek başına denebilecek bir azimle dergi ve gazete çıkarmak, bir milletin kültür tarihinde nadir görülen bir hadisedir.'' değerlendirmesin yapmaktaktadır.

*

Necip Fazıl Anadolu insanın yaşadığı büyük kriz dönemlerinde, öncüsü olmayan öncüdür. Eylem sevdalısı Nuri Pakdil: ''Onunla sözcüklere kurşun gibi ağır, ama öldüren değil, inşa eden bir yük yüklendi.''demektedir. Soğuk Savaş dönemindeki sağ ve sol çatışmalarının doruk noktasına çıktığı yıllarda, O Türkiye''de yaşanılan siyasal ve kültürel krizlerin çözümünü, Washington'da ve Moskova''da değil, Ankara''da, içinde yaşadığı toplumda, Anadolu''da aramıştır, bulmuştur,olmuştur.

*

Dünyanın iki yüzyılına, birbirinden çok farkı olmayan, Bireyci Kapitalizm ile Toplumcu Komünizm arasındaki sıcak ve soğuk savaşlar damgasını vurmuştur. Bunun için dünyada, ekonomist olmayan ekonomistlerin, büyüklerinden kabul edilen J. K. Galbraith, ''Kapitalizm''de insan insanı, Komünizm''de ise, insanı insan sömürür'' demekten kendini alamamıştır. Necip Fazıl da, bütün dünyaya ''Kapitalizm ve Komünizm arayıp da bulamadığı ne varsa, gelsin onu İslam''da bulsun'' çağrısında bulunmuştur.

*

İslamın özü tasavvuftur, tasavvufun özü sohbettir, sohbetin özü şiirdir. İlk şiiri 1923''te 18 yaşında yayınlanan, 23 yaşında bütün edebiyat çevrelerinde saygı gören, 1983 yılında ölümüne kadar şiir yazan, Necip Fazıl''a göre: ''Şair Allah''ın beni ara diye ok attığı insandır.'' Necip Fazıl düşünce, sanat ve eylemi, İslam için bilmiştir. O İslam''ın hizmetinde olduğunu ve islam ile ödüllendirildiğini hiçbir zaman ne unutmuştur ne de çevresinde yer alanları unutturmuştur.

*

Necip Fazıl Anadolu insanının şiirini Yunus''ta aramış ve Yunus''ta bulmuştur. Anadolu''nun sesi Yunus''a: ''Rüzgara bir koku ver ki, hırkandan / Geleyim, izine doğru arkandan / Bırakmam, tutmuşum artık yakandan,'' diye seslenir. O şiiriyle, görünmeyen dünyanın balını, görünen dünyanın peteğine taşımıştır. Dergisi Büyük Doğu, gerçeği arama yolunda, büyük rüya görenlerin ve beyaz haber verenlerin dergisidir.

*

Bütün insanlığın, canhıraş bir telaşla aradığı gerçek şiirdedir. Gerçeği aramak, iki dünyanın üzerindeki örtüyü kaldırmaktır. Gerçek güzeldir,güzel gerçektir.Gerçeği arayan güzeli,güzeli arayan gerçeği bulur. Allah güzeldir, güzelliği sever.

*

Gerçeğin örtüsünü kaldıran, kendini bulur, kendini bulan, Allah''ı bulur.Allah kendisini arayanlara şahdamarından daha yakındır.

*

Şiirle bilinen sorulara bilinmeyen cevaplar aranır.

*

Şair arıdır şiir baldır.Arısız bal balsız arı olmaz.

*

Şiir iman için bilinir ve iman için yazılır.

*

Dünyayı söz ustası şairler değiştirir.

*

Şiir bilgelikle silahlanmaktır.

26 Mayıs 2019, 09:56

DEMOKRATİK YÖNETİM KESİNTİSİZ BİR KUSURSUZLUK ARAYIŞIDIR

======================================================== Habil’den ve Kabil’den beri, bütün insanlığı kucaklayan Müslümanlar, yönetimde adalet başta olmak üzere, değişmeyen değerleri savunma yolunda, canları pahasına doğruların yanında yer almışlardır.Onların düşünce ve eylem dünyalarında, her zaman geçerli doğrular, değişmeyen değerler olarak görülmüştür. Tarihlerinin her döneminde, Müslümanlar değişen araçlarla, değişmeyen amaçları birbirinden ayırmasını bilmişlerdir.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatın canlılığının dinamikleri, değişmeden gelişmek için, değişmesini bilmektedir.Bu yüzden geçmiş yüzyıllarda değişim sürecini yönetmesini bilen toplumlar, sürekli yenilenerek, en uzun ömürlü devletleri kurmuşlardır. Tarihin güçlü yönetimleri, otokratik devletler değil demokratik devletlerdir. Bunun için Anadolu’da, zorla doğruluk, zorla iyilik, zorla güzellik olmaz denilir.

*

Doğruluğun, iyiliğin, güzelliğin,toplumların bütün kesimleri tarafından benimsenmesi ve çoğunluğun desteğini alması, demokratik yönetimlerin temelini oluşturur. Sağduyu bütün insanlara eşit olarak verilmiştir. Dünyada her insan doğruyu yanlıştan, iyiliği kötülükten, güzelliği çirkinlikten ayıracak yetkinliğe sahiptir. İcma, çoğunluğun görüşü, bütün yönetimlerinin dayandığı ana kaynaklardan biridir. Sağduyu için yol birdir. Çoğunluk yanlışta birleşmez.

*

Devletler yönetimde demokratik ilkelerden, ne kadar uzaklaşırlarsa, o kadar otokratik ilkelere yaklaşırlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, çoğuluğun sesinden daha çok, azınlığın sesine kulak veren yönetimler, hayatın her alanında üretim gücünün dinamitlenmesine yol açarlar. Bütün ülkelerde demokratik ilkelerin çiğnenmesinin peşinden, ekonomik ilkelerin çiğnenmesi gelir.Demokratik ilkelerle ekonomik ilkeler hayatın iki ana dinamiğidir.

*

İslam medeniyeti her zaman, iki dünyayı birbirinden ayırmadan, bir dünya medeniyeti olmuştur.Bunun için Müslümanların, yüzyılların sınavından geçmiş,yönetime ve üretim ilişkin,her dönemde geçerlililiklerini koruyan kuralları ve değerleri vardır. Medine demokrasisinin ve Medine ekonomisinin temelleri,Atina demokrasinini ve Atina ekonomisinin temellerinden çok daha güçlüdür ve çok daha kuşatıcıdır.

*

Medine’ye Hicreten sonra yüzyılar içinde Müslümanlar, üç kıtada Kaşgar’dan Kurtuba’ya, Bursa’dan Saraybosna’ya kadar uzanan coğrafyalarda, hiçbir alanda zora başvurmadan, adil yönetimin ve adil üretimin ve adil paylaşımın en güzel örneklerini vermişlerdir.Müslümanlar herkesin hayatı, herkesin inancı kendinedir diyerek, baskıcı otokratik yönetimleri değil, paylaşımcı demokratik yönetimlerin yanında olmuşlardır.

*

Dünyaya barış getirmek için, köklü ve güçlü demokrasilerin, Roma hukundan önce, isyan hukukunun ilkelerini, ortaya koyan ve temellerini atan, Mekke hukuna ihtiyacı vardır.

*

Siyasal sınırların önemini yitirdiği dünyada, bütün ülkeler otokratik yönetimlerden, demokratik yönetimlere geçmek zorundadırlar.

*

Yönetim ve üretimde çoğunluğun görüşlerine saygı gösterenler, hiçbir zaman şiddet yanlılarının tuzaklarına düşmezler.

27 Mayıs 2019, 11:47

TABİATA DOST OLMAYAN YÖNETİCİLER İNSANA DOST OLAMAZLAR

========================================================= Dünyada çevreye, tabiata dost olmayanlar,insanlara dost olamazlar. Ekoloji tabiatta canlıların doğal çevre içinde varlıklarını sürdürürken, birbirleri arasındaki iletişim ve etkileşim ilişkilerini inceler. Ekonomi ise, üretim, sermaye ve tüketim üçgeninde, insanların birbirleriyle olan iletişim ve etkileşim ilişkilerini araştırır. Bütün bilimler gibi, hem ekoloji hem ekonomi, her alanda hayatın sürdürebilirliğini sağlamak için, insanın doğal ve toplumsal çevresiyle, uyumsuzluklarını gidermeye çalışır.

*

Dünyadaki ekolojik dengelerle birlikte, ekonomik dengelerin altüst olmaları, çevresel, siyasal, kültürel ve ekonomik sorunların, birbirlerini etkileyen bir bütünlük ve süreklilik içinde, ele alınmamasından kaynaklanmaktadır. Dünyanın çok boyutlu çevresel, çok köklü ekonomik, çok önemli siyasal ve çok derin kültürel sorunları vardır. Bu yüzden bütün ülkelerde, hayatın güvencesi olan, ekolojinin ekonomisini, ekonominin ekolojisini araştıran çalışmalar yapılmaktadır.Bütün dünyada gençler sokaklara dökülmektedir. Çocuklar öğretmenlerini, annelerini, babalarını ve politikacıları göreve çağırmaktadırlar.

*

İnsanlar Fransa’da tasarlanan elbiseler giyerek, Hindistan’daki pamuk yetiştiricisinden, Brezilya’daki ve Türkiye’deki kumaş üreticisine kadar, dünyada milyonlarca üreticinin ve tüketicinin hayatını etkiliyorlar. Günlük yaşantının vazgeçilmezi haline gelen, motorlu araçların egzoz gazları, dünyanın karşı karşıya olduğu çevre sorunlarına, siyasal, ekonomik, ekolojik ve etik boyutlar getiriyor. Doğal kaynakların bedelsiz olduğunun sanılması, dünyanın dengelerini altüst etmektedir. Tabiat bedava ürünler dağıtan büyük bir alışveriş merkezi değildir.Hiç kimse hiçbir şeyi sorumsuzca tüketmemelidir.Tabiat geçmisten miras kalmamıştır,gelecekten ödünç alınmıştır.

*

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın mısralarına benzetilerek söylenirse, insanlar ekolojinin ekonomisinin, ekonominin ekolojisinin, ne bütünüyle içindedirler, ne de bütünüyle dışındadırlar. Ekonominin olduğu kadar, ekolojinin de insanların değerlerinden arındırılarak, davranışlarından soyutlanması mümkün değildir. İnsanların rant elde etmek için, her yolu mübah görmeleri, dünyayı büyük bir savaş alanına dönüştürmüştür. Ekonominin ve ekolojinin odak noktasında insan vardır.İnsan güzel olmazsa,hiçbir şey güzel olmaz.

*

Ekolojiyi ekonomiden, ekonomiyi ekolojiden ayırarak, aralarına aşılmaz duvarlar örenler, fiziksel ürün ve hizmet üretiminden daha çok, finansal ürün ve hizmet üretiminde yarışırlar. Finansal alandaki getiri yarışıyla, hayatın bütün boyutlarında, canlılar arasındaki doğal yasalardan önce, insanların elinde doğallığını yitiren yasalar, ağırlık ve önem kazanırlar. Doğallığını yitiren ekonomi, üretici kuruluşlardan önce, paradan para kazanan bankaları güçlendirir.Tarihin hiçbir döneminde, para ticareti yapanların, krizlere yol açmaktan başka, insanlığa hiçbir katkısı olmamıştır.

*

Ekolojide olduğu gibi, ekonomide de tekelci bir yapı değil, çokelci bir yapı olmalıdır. Nasıl ekolojide, bütün canlılar arasında eşsiz bir uyum ve düzen varsa, ekonomide de insanlar arasında eşsiz bir uyum ve düzen olmalıdır.

*

Ekoloji tabiatın, ekonomi hayatın şarkısıdır. Tabiatın şarkısının güftesi olmadan, hayatın şarkısı bestelenmez.Tabiattan ihtiyacından daha fazlasını alanlar, farkında olmadan büyük doğal afetlere yol açarlar.

*

Ekolojik bilinçle ekonomik bilinç, ortak alanlarını yitirirlerse, suyuyla, havasıyla ve toprağıyla, çevresiyle, kültürüyle, politikasıyla ve ekonomisiyle insanlar kirlenirler.

*

Tabiat ekolojinin, hayat ekonominin temelidir.

*

Tabiata dost olan, hayata düşman olmaz.

*

İnsanı öldüren bütün insanlığı öldürür.

28 Mayıs 2019, 11:05

ATİNA’NIN ÖLÜ GEÇMİŞİNDEN MEDİNE’NİN CANLI GEÇMİŞİNE DÖNMEK

=========================================================== Seküler dünyada kutsal değerlerin, gündemden düşürülmesiyle siyasal yapılanmalarda, demokratik kuralların zenginleştirilmesi, demokratik kurumların geliştirilmesi, bütün ülkelerin karşı karşıya oldukları, sorunların başında gelmektedir. Dünyanın her ülkesinde, seçmensiz demokrasi isteyen yöneticiler, güvenlik sorunlarını büyüterek, katılımcı demokrasinin kuralları bir yana, temsili demokrasinin kurallarını da askıya alınmaktadırlar.

*

Atina demokrasisinin öncülüğün yapan Batı ülkeleri, Batılı olmayan ülkelerdeki demokratik hareketleri desteklemedikleri gibi, dünyadaki bütün demokrasi dışı yönetimlerin, elindeki doğal kaynaklardan yararlanmak ve silah satışlarını artırmak için, dayatmacı devletlerin en büyük destekçileri olmaktadırlar. Aydınlanma döneminden beri, demokratik kurumları ve kuralları geliştirmeye çalışan Batı ülkeleri, hep kendilerine demokrat olmuşlardır.

*

Dünyada yalnızca Doğu ülkelerinin seçmenleri değil, Batı ülkelerinin seçmenleri de, bütün kurumlarıyla, bütün kurallarıyla, kusursuz işlerlik kazanmış, demokratik yönetimler istemektedirler. Gecelerin gündüzlere dönüştüğü, gizliliğin olmadığı, sosyal medyadan yararlananların, sayılarının milyarları aştığı kare dünyada, seçilenlerin değerleriyle birlikte, seçenlerin değerleri de belirleyici bir güç ve vazgeçilmez bir önem kazanmıştır.

*

Demokratik kuralların işlevlerinin ve demokratik kurumların görevlerinin, açık seçik olarak ortaya konulması, gerekli olmakla birlikte hiçbir zaman yeterli olmamaktadır. Dünyanın neresinde olursa olsun, demokrasi hukukla, hukuk kurumlarla güç ve üstünlük kazanmıştır. Devlet kurumlarındaki dayatmaların üstesinden, yalnızca seçmenlerin yanında yer alan, bağımsız ve tarafsız hukuk gelir. Yöneticlerin değil, hukukun üstünlüğü vardır.

*

Gizliliğin olmadığı seçilenler kadar, seçenlerin de oldukları gibi görünmeleri, göründükleri gibi olmaları, demokratik kuralların ve demokratik kurumların en büyük güvenceleridir. Onlar her yerde ve her zamanda geçerli, değerleriyle değersizliklerin, ilkeleriyle ilkesizliklerin üstesinden gelmeyi bilirler.Onların en büyük sermayeleri dürüstlüktür, düşüncelerinde ve eylemlerinde, kuralsızlığa ilkesizliğe yer yoktur.

*

Dünyada katılımcı ve paylaşımcı demokrasiye, yeni açılımlar, yeni boyutlar kazandırmak, her ülkenin en başta gelen, en önemli sorunudur. Yirmi birinci yüzyılda, bütün ülkeler hayatın her alanında, örnek olma özellikleri olmayan, Atina toplumun değerlerinden önce, yönetenleriyle, yönetilenleriyle, Kıyamete kadar örnek olma özelliklerini koruyacak, Medine toplumunun değerlerine önem vermek zorundadırlar.

*

Dünya demokrasilerinin tek boyutlu seküler değerlerden daha çok, çok boyutlu kutsal değerlere ihtiyaçları vardır.

*

Demokrasilerin gelecekteki başarısını, Atina’nın ölü geçmişinden önce, Medine canlı geçmişi belirleyecektir. Yeni dünyanın demokrasileri, ölü Atina’ya değil, diri Medineye dayanılarak inşa edilecektir.

28 Mayıs 2019, 23:13

Yirminci yüzyılın pradigmaları, Yirmi birinci yüzyılda geçerliliklerini yitirmişlerdir.Yuvarlak küre…

Yirminci yüzyılın pradigmaları, Yirmi birinci yüzyılda geçerliliklerini yitirmişlerdir.Yuvarlak küre dünyanın, kare düz dünyaya dönüştüğü bir dönende, dünün yöntemleriyle, bugünün sorunlarını çözülmez. Yeni yöntemler geliştrmek gerekir.

28 Mayıs 2019, 23:22

EKOTÜRK iletişim dünyasının,değerli yöneticisi Cengiz Özdemir'in öncülüğünde, yeni dünyanın yeni fatihlerinin…

EKOTÜRK iletişim dünyasının,değerli yöneticisi Cengiz Özdemir'in öncülüğünde, yeni dünyanın yeni fatihlerinin kanalı olma yolunda hızla ilerlemektedir.Yeni dünyada cephelerdeki savaşların yerine, pazarlardaki yarışlar geçmiştir. Pazarlarda payı olmayan ülkelerin uluslararası ilişkilerde ağırlığı olmaz.

29 Mayıs 2019, 10:52

ÇAĞ KAPAYAN VE ÇAĞ AÇAN FATİH TÜRKLERİN BİLGE SULTANIDIR

======================================================= Türklerin Asya'dan Avrupa'ya yürüyüşlerinde, Fatih'in bütün Müslüman devletlerin “Kızıl Elma”sı olan İstanbul'u alması, dünya tarihinde köklü dönüşümlere yol açmıştır. İstanbul'un Türklerin eline geçmesiyle, Roma İmparatorluğu ömrünü tamamlamıştır, “Ortaçağ” sona ermiş, “Yakınçağ” başlamıştır. Doyma bilmez bilgi ve bilgelik arayıcısı olan Fatih, dünyanın ilk ve tek “çağ açan” ve “çağ kapayan” sultanıdır.

*

Türkler, Yahya Kemal'in, “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! / Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. / Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul ! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” diyerek, anlattığı İstanbul'u, sur içine sıkışmış harap bir şehir devleti olarak teslim almışlardır. İstanbul Roma İmparatorluğu'nun ömrünü uzatmak için, Konstantin tarafından “İkinci Roma” olarak kurulmuştur. “Birinci Roma”nın kısa işgali sırasında en büyük yıkımı yaşamış, yeniden inşa edilememiştir. Konstantiniyye Türklerin elinde İstanbul olmuştur.

*

Avrupa'nın Asya ve Afrika'ya yürüyüşü, İslam'ın doğuşuyla durdurulmuştur. İslam'ın ilk yıllarında, Araplar Irak, Suriye, Filistin, Türkistan, Anadolu, Mısır, Kuzey Afrika ve İspanya'ya uzanarak, Türklere İstanbul'dan sonra Viyana'nın da kapılarını açmışlardır. İslam'ın ilk yıllarındaki mucizevi gelişme, Osmanlı'nın ilk yıllarında da görülür. Üç sultan: Fatih, Yavuz, Kanuni, Üç başkent: Bursa, Edirne, İstanbul, Türklerin “Cihan Devleti”, Osmanlı ülkesinin mimarlarıdır.

*

Osmanlı Devleti'nin uzun ömürlü olmasının kaynağında, derin bir tarih bilinci, zengin bir düşünce birikimi ve eşsiz bir eylem gücü vardır. Fatih medeniyetlerin harman olduğu İstanbul'da, yeni bir medeniyetin temellerini atmıştır. O Ayasofya'nın kubbesindeki haçı hilale dönüştürmekle yetinmemiş, Roma'dan kalan harabelerin üzerine Fatih medreselerini ve camisini inşa etmiştir. “Ilımlı, yalın, özentisiz” bilinen Sultan, her eyleminde medeniyeti iman için bildiğini vurgulamıştır.

*

Fatih “Bendeki bu sevinci görürsünüz, Konstantiniyye fethine sevinir sanman, Akşemseddin benim zamanımda olduğunu sevünürün” demekten mutluluk duyar. Cahit Tanyol'un “Fetih Destanı”nda vurguladığı gibi: Osmanlı Devleti'nde, “Düşünceyi, yeni bir dünya ve devlet görüşünü Akşemseddin, eylem ve yaşantıyı da Fatih temsil etmektedir.” Bir devlet yöneticisi, düşüncenin dervişi eylemin velisi olmazsa, tarihte kendisine sağlam bir yer açamaz.

*

Osmanlı toplumunun temellerinde, devletin sultanlarından daha çok Dergah kültürünün sultanları vardır. Edebali”siz, Emir Sultan'sız, Hacı Bayram'sız, Akşemseddin'siz, Hacı Bektaş'sız, Eşrefoğlu'suz, üç kıta ve iki denizde söz sahibi olan, bir Osmanlı Devleti olmazdı. Türkler, Sinan ile şehirleri, Yunus ile gönülleri fethetmişllerdir.

*

Düşünce eyleme, eylem düşünceye, yeni boyutlar kazandırır.

*

Düşüncesiz eylem etkisiz, eylemsiz düşünce güçsüz olur.

*

Yakınçağı açan Fatih, düşüncenin dervişi eylemin velisidir.

*

Dünyada “Kişiler 'keramet'le değil, 'feragat'le veli olurlar.”

*

Fatih İstanbul'u fethetmez, İstanbul Fatih'i fetheder.

*

İstanbul'da Eyüp Medine, Üsküdar Mekke toprağıdır.

*

Kadıköy İstanbul'un Kudüs'e açılan kapısıdır.

*

Kudüs Osmanlı barışının simgesidir.

31 Mayıs 2019, 11:53

HER YIL GELEN ORUÇ AYI BİR GECEDİR O GECE BİR ALTIN GECEDİR

========================================================= İslam dünyasını Batı dünyasından ayıran, özellklerin başında oruç ayı gelir. Oruç ayında gökyüzünün kapıları inananlara sonuna kadar açılır. Oruç tutanlar arasında çatışma değil, yardımlaşma vardır. Japonya''dan Arjantin''e kadar, dünyanın neresinde olursa olsunlar, oruç tutanlar birbirlerini tanırlar. Onlar günde üç öğün yemeği, iki öğüne indirerek, yılda bir ay da olsa, basit ve yalın yaşamanın, evrensel bir örneğini verirler.

*

Oruç ile inananlar, fiziksel ve ruhsal sağlıklarını güvence altına alırlar. Oruç tutan sağlık bulur. Oruç bütün boyutlarıyla hayatın şiiridir. Şiirsiz bir toplum gibi, oruçsuz bir toplum da ruhsuz bir toplumdur. Yalın yaşama sanatı olan orucun, az yeme, az uyuma ve az konuşma olmak üzere üç yüzü vardır. Orucun üç yüzü, sağlığı korumanın üç şartıdır. Oruç tutan, hem düşünce hem de eylem, dünyasını zenginleştirir.

*

Oruç ayı içinde gizlediği, Türk toplumunun düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandıran Sezai Karakoç''un “Altın Gece” dediği, bin aydan daha değerli, bin aydan daha verimli “Kadir Gecesi” ile, inanan insanın dünyasındaki bütün ümitsizlik bulutlarını dağıtmaktadır. Oruç ayı ümitsizlik ayı değildir. Oruç tutanlar hiçbir zaman ümitsizliğe düşmezler. Onlar Allah''ın gücünün üstünde güç olmadığını bilirler, Allah için, tuttukları orucun ödülünü yalnızca Allah''tan beklerler.

*

Oruç ayı bir gecedir, o da Kadir Gecesi''dir. Kadir Gecesi''nin hangi gecede olduğunun kesin olarak bilinmemesi, onun değerini bin kat daha artırmaktadır. Nasıl Kadir Gecesi oruç ayında gizli ise, hayatın dinamizmi de, o gecenin bilinmezliğinde gizlidir. İnanan herkes oruç ayındaki her geceyi Kadir Gecesi, yıldaki her ayı da oruç ayı bilir ve hayatını ona göre düzenler. O Allah''ı görmese de Allah onu görmektedir.

*

Kadir Gecesi''ni yakalayan ayı, ayı yakalayan yılı, yılı yakalayan ömrünü güzelleştirir. Kadir Gecesi''ni aramak, güzelliği aramaktır. Kadir Gecesi oruç ayında, güzellik Kadir Gecesi''nde bulunur.

*

Kadir Gecesi arayışın simgesidir. Arayan herkes onu bulur. Onu bulanlar, aramasını bilenlerdir.

*

Allah''ın kendisini gördüğünü bilenin yolunda, açılmayacak kapı yoktur.

*

Cennet''in kapıları iyilik peşinde koşanlara açılır.

*

Cennet arayışı Kıyamet''e kadar sürecektir.

*

Allah herşeyi biliyor diyene korku yoktur.

*

Allah her şeyi görür her şeyi duyar.

*

Bütün dünya bir altın gecedir.

*

Altın gece bu gecedir.