Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Haziran 2020

34 yazı

1 Haziran 2020, 14:13

YENİ DÜNYADA KOMÜNİZMİN VE KAPİTALİZMİN SEKÜLER EKONOMİK YASALARI GEÇERLİLİKLERİNİ BÜTÜNÜYLE YİTİRMİŞLERDİR

Sağ ve Sol çatışmasının doruk noktasına çıktığı dönemlerde, Büyük Doğu’nun odak noktasını oluşturan Anadolu’nun çile çeken insanları, yitirilen düşünce ve eylem canlılığını, yeniden kazanmanın yolunun, hiçbir zaman Kapitalizmden ya da Komünizmden geçtiğine inanmamıştır. Onlar “Yiğit düştüğü yerden kalkar” diyerek, kendilerini tekrar Avrupa’ya taşıyacak gücün, dinamiklerini Anadolu’nun tarih hazinelerinde aramışlardır. İnsanlar gibi, toplumlar da aradıklarını, kaybettikleri yerde bulurlar.

*

Anadolu insanı kültür ve ekonomi arasında, yaz ile kışa benzer ilişkilerin, karmaşık dokusunu, herkese açık birer üniversite olan, edebiyat ve medeniyet dergilerinden öğrenmiştir. Her biri birer düşünce ve eylem odağı olan dergiler, yukarıdan gelen baskıyla tarihine, kültürüne ve coğrafyasına yabancılaştırılan Anadolu’ya, izlemesi gereken yolu gösteren, birer pusula, birer açık üniversite olmuşlardır.Dünyanın bütün ülkelerinde dergiler aynı işlevi yüklenirler.

*

Kervan toplumu olan Anadolu Türkleri, Cumhuriyet döneminde İstanbul'da yitirilen gücün, dünyanın başka şehirlerinde bulunmasının mümkün olmadığını, edebiyat ve medeniyet dergilerin çevresinde toplanan aydınlardan öğrenmiştir. Onlar Türkiye’de yeni bir kuşağın, düşünce ve eylem dünyasının mimarları olmuşlardır Onların yorulma ve doyma bilmez bir arayışla, edebiyatta yeni sözler söyleyerek, yeni açılımlar yapmaları, yeni açılımlar yaparak, yeni sözler söylemeleri, Anadolu insanının kültür ve ekonomi dünyasında, köklü dönüşümlere yol açan, sarsıcı fırtınalar estirmiştir.

*

Türkiye’de Cumhuriyet dönemindeki dergilerin tarihi, yabancılaşmaya karşı, her alanda sürdürülen hesaplaşmasının bir tarihidir. Devlet eliyle toplumun kendi değerlerine karşı yabancılaştırılmasının, her türlü baskı ve şiddete başvurularak uygulandığı bir dönemde, Büyük Doğu dergisi, geleceği Avrupa’da değil, Anadolu’da arayanların toplandığı, bir medeniyet ve edebiyat üniversitesi olmuştur. Necip Fazıl, Anadolu insanının cebinde kaybettiği güneşi, başka yerde aramasının, kendi tarihine savaş açmaktan, başka bir anlama gelmediğinin, üzerinde önemle durmuştur.

*

Necip Fazıl “Türk edebiyatı münekkitsiz ve Türk tarihi de müverrihsizdir” diye düşündüğü için, ömrü boyunca bu iki gö- revi birden yüklenmiştir. Bu yüzden yalnızca edebiyatta değil, tarihte de çığır açıcı çalışmalar yapmıştır. Osmanlının çöküşünü durdurup yükselişe geçmesi için, özellikle eğitim alanında büyük hamleler yapan, Sultan Abdülhamit üzerindeki sis perdesini, ilk defa Necip Fazıl kaldırmıştır. Onun toplumun kanını döken değil, kanını tazeleyen geniş görüşlü bir sultan olduğunu, Anadolu insanı Necip Fazıl’dan öğrenmiştir.

*

Türkiye ve İslam dünyasının yeniden yapılandırılmaya çalışıldığı bir dönemde, Sultan Abdülhamit İslam tarihinin kilit isimlerinden biridir. Batılılar tarafından “Taçlı Diplomat” olarak nitelendirilen Abdülhamit’in, ekonomik hamleleri, eğitim yatırımları, iç ve dış politika stratejileri, olumlu olumsuz bütün yönleriyle incelenmeden, Türkiye’nin kendisine Batı ve İslam dünyasında, yeniden sağlam bir yer açması,çok zor olacaktır.

*

Ülkelerin geleceğinde eğitim sermayesi, finansal sermayeden çok daha önemlidir. Anadolu insanının bin yıllık düşünce ve eylem birikimi, bütün dünyayı, açıklık içinde yeniden yapılandıracak zenginliktedir.

*

Türkiye’yi ve bütün ülkeleri, yeniden yapılandıracaklar, sengin eğitim sermayeleriyle, karşılarındaki düşmanlarından önce, yanlarındaki dostlarını yeniden yapılandırmasını bilenler olacaktır.

*

Dünyayı dönüştürecek düşünce ve eylemin öncüleri, kutsal değerlerin zamanla geçerliğini yitirmeyen ilkelerini, yeniden kültüre ve ekonomiye kazandıranların arasından çıkacaktır.

*

Komünizmiyle,Kapitalizmiyle seküler değerler tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini yitirmişlerdir.

*

Yeni dünyayı, ekonomik değerleri değil,kutsal değerleri savunanlar inşa edeceklerdir.

2 Haziran 2020, 12:53

HAYATIN HER ALANINDA YAZILAN KALIR SÖYLENEN UYGULANIR

Uzun ömürlü insanlığın tarihiyle başlayan kültürler, yazılı kaynaklara dayanırlar. Özgünlüğünü koruyan kitapları olmayan kültürler, yüzyıllar içinde varlıklarını koruyamazlar. Bunun için, kültürlerin harman olduğu Anadolu’da, söz uçar yazı kalır, denilir. Yazıya dönüşmeyen söz, zamanla kalıcı olma özelliğini yitirir. Sözler kitaplarla ölümsüzlük kazanırlar.

*

Düşünceyi zenginleştirme ve eyleme dönüştürmede, yazma kadar okuma da önemlidir. Kültür dünyasında, okunmaya değer olan yazılır, yazılmaya değer olan da okunur. Yazma ve okuma ile okuma ve yazma birbirini zenginleştiren, bir eylemin iki ayrı yüzüdür. Francis Bacon’un vurguladığı gibi: “Okumak güçlendirir, konuşmak geliştirir, yazmak olgunlaştırır.”

*

Dünyanın her yerinde kitap denilince, herkesin aklına kültürlerin geleceğe taşınmasında, vazgeçilmez yer tutan eserler gelir. Her kültür, ana kaynaklarını oluşturan kitapların, tekrar tekrar okunmasıyla, derinlik kazanır. Kültürlerin canlılığı, ana kitapların sürekli yorumlanmasına dayanır. Her kuşak ana kaynaklarını, yeniden yorumlamak zorundadır.

*

Kitaplar yorumlana yorumlana zenginleşirler ve yeni kitaplar yazdırırlar. Sürekli yorumlanan kitaplar kalıcı olurlar. Zamanla geçerliliğini yitirmeyen kitaplar, sınırları olmayan denizlere benzerler. Güçlü kültürler, kalıcı kitaplardan beslenen kültürlerdir. Toplumları üzerindeki yaşadıkları topraklardan *önce, kültürlerinin beslendiği kitapları ayakta tutar. Düşünceyi şiire, şiiri düşünceye dönüştüren bilge şair Sezai Karakoç’un “Sütunun Sıla”sı başlıklı yazısında: “Yansın söz, sussun kalem! Biz söyleneni ve yazılanı yaşamalıyız” diyerek, yazılanın ve okunanın, hayatı yaşanır kılmak için, olduğunu önemle vurgulamaktadır. Yazılanlar ve söylenenler, düşünceden eyleme, eylemden düşünceye dönüşmüyorsa, yazma ve okuma anlamını yitirir.

*

Yazma okumanın, okuma da yazmanın yolunu açmalıdır. Yazma düşünceyse, okuma eylemdir. Düşüncesiz eylem, eylemsiz düşünce olmaz. Düşünce eyleme, eylem de düşünceye dönüşmelidir. Yazılan okunmalı, okunan yazılmalıdır. Okunmadan yazılmaz. Kırk cümle okunmadan bir cümle, kırk sayfa okunmadan bir sayfa, kırk kitap okunmadan, bir kitap yazılmaz.

*

Yazmanın kutlu ilkesini, bir Hadis’ten yola çıkarak Necip Fazıl: “Seneler vurmadan silgiyi, bağlayın kitapla bilgiyi” diye kurallaştırır. Hayatın bütün alanlarında insanların en güvenilir, en yardımsever, her zaman, her yerde hazır olan dostları kitaplardır. Kitapların gösterdikleri yönde ilerleyenler, yollarını şaşırmazlar, önünde ya da sonunda amaçlarına ulaşırlar.

*

Türkler tarih içindeki büyük ve uzun yürüyüşlerinde, vatanlarını yanlarında taşımışlardır. Türkler’in yanlarında taşıdıkları vatanları, başlarının üzerlerinde tuttukları “Kutsal Kitap”larıdır. Kültürlerin vatanlarını beslendikleri kitaplar inşa ederler. Dünyada bütün kitaplar, kutsal kitapları anlamak ve anlatmak için yazılmıştır. Kutsal kitapların anası, Kur’an’dır.

*

Dünyaya açılmayan kültürler, canlılıklarını koruyamazlar. Toplumlar kültürlerini dünyaya kitaplarla açarlar. Kültürler kitapları izlerler.

*

Kitapların sınırsız güçlerini kavramayan toplumlar, yerel değerlerini küresel değerlere dönüştüremezler. *Kültürler dünyaya kitaplarla taşınırlar. Kültürler ihraç edilmez, kitaplar ihraç edilir. *Kitaplar her zaman en önemli kültür elçileri olmuşlardır.

3 Haziran 2020, 13:41

GERÇEK ŞAİRLER METAFİZİK SANCI ÇEKEN ÖLÜMSÜZLÜK ARAYICILARIDIR

Türkiye’nin Cumhuriyet döneminde, yüzyılların içinde oluşan, kültürünü ve edebiyatını bir kenara atarak, Batı’nın kültürüne ve edebiyatına, var gücüyle sarılması, bütün toplumu, her alanda büyük krizlerle karşı karşıya getirmiştir. Anadolu’nun kültür ve edebiyat, dünyasında yaşanan deprem, ekonomik ve siyasal alanda, büyük yıkımlara yol açmıştır. Türkiye hem ekonomik, hem de siyasal alanda, Batı ülkelerinin çok gerisinde kalmıştır. Büyük beklentilerle kucaklanan değerler, geçmişte görülmemiş çalkantıların kaynağı olmuştur.

*

Türkiye’nin kendi değerlerini bırakıp, Batı değerlerine bağlanması, Türk toplumunu Avrupa kültürüyle hesaplaşma sürecinde, bir üstünlük sağlamamıştır. Türkiye başta kültürel alan olmak üzere, ekonomiden politikaya, eğitimden sağlığa her alanda, Batı dünyasıyla hesaplaşmak zorundadır. Türkiye’de hiçbir kesim, kamu kurumları ve kuruluşları, Batı değerlerini sonuna kadar benimsedi diye, hayatın her alanında, Avrupa'nın seküler kültürüyle, yüzleşmekten kurtulamaz.

*

Toplumların giderek şeffaflaştığı, duvarların ve kapıların olmadığı bir dünyada, bütün medya kuruluşları, kültürel, siyasal ve ekonomik hayatın odak noktasına yerleşmiştir. Bir ülkenin medya kuruluşları, o ülkenin kültürel ve ekonomik gücünün bir vitrinidir. Kültürü ve edebiyatı zengin olan toplumların, medyası da güçlü olur. İster yazılı, ister görsel olsun, bütün medya kuruluşları, şiiri, öyküsü ve romanıyla, edebiyat çalışmalarını izler.

*

Zengin şiir damarı, derin düşünce kaynakları ve yorulma bilmez eylem tutkunluğuyla, Necip Fazıl’dan Cahit Zarifoğlu’na kadar, şiir dünyasının zirveleri, Anadolu insanının kültür ve ekonomi dünyasında, büyük dalgalanmalara yol açmışlardır. Zarifoğlu adının geçtiği her yerde, Mavera dergisi akla gelir. O geniş dost halkasıyla, Mavera dergisinin olduğu kadar, Akabe yayınevinin de sürükleyici gücü olmuştur. Alçakgönüllülüğü, tarifsiz eli açıklığı ve şiir fışkıran düşünceleriyle, herkesi çevresinde toplamayı başarmıştır.

*

Türkiye’nin kültür ve edebiyat dünyasında, önemli yer tutan dergiler, özveride sınır tanımayan, yazarlara, sınırsız sev- gi gösteren okuyuculara, sahip olmalarına rağmen, kurumsal- laşarak uzun ömürlü olmamışlardır. Mavera dergisi ve Akabe yayınevinin, yıllarca devam eden yayın çalışmaları, kurumsal- laşmasına yetmemiştir. Hayatın her alanında kurumsallaşma, kültürünün doğal yasaları kadar, ekonominin de doğal yasa- larına özen göstermeyi gerektirir.

*

Türkiye’nin edebiyat dergileri, Anadolu insanının tarihine, kültürüne ve sanatına yabancılaştırıldığı bir dönemde, düşüncede ve eylemde yerli düşüncenin sesi olmuşlardır. O dergiler düşünceyi, sanatı ve eylemi gerçeği aramanın, en güçlü ve en etkili aracı olarak görmüşlerdir. Onlar hiçbir zaman sanatı sanat için değil, sanatı hayat için bilmişlerdir. Bunun için, onların yazarlarının kitapları, tekrar tekrar yapılan baskılarıyla, okuyucularıyla buluşmaya devam etmektedir.

*

Anadolu’nun düşünce ve eylem sevdalısı insanları, defterleri kapanmayan edebiyatçılarının, hayatın içinde dilden dile, gönülden gönüle, aktarılan kültür ve sanat çalışmalarıyla, fizik dünyasının sınırlarını aşarak, metafizik dünyanın kapılarına ulaşmışlardır.Onlar hiçbir zaman, metafizik alanda yitirilen ölümsüz değerleri, fizik alanda arama yanılgısına düşmemişlerdir. Onların ömürleri ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatın bütün alanlarında, seküler kültürle hesaplaşmakla geçmiştir.

*

Edebiyatçıların toplumda yankılanan sesleri, bütün acıları ve sevinçleriyle, hayatın sesidir. Onlar bir yeraltı ırmağı gibi, derinden gelen sesleriyle, görünen ve görünmeyen iki dünyayı birbirine perçinlerler.

*

Yaşanılan hayatın zenginleştirilmesi için, edebiyatın her alanı birbirleriyle, iletişim ve etkileşim içindedir, topluma karşı görev ve sorumlulukların birlikte yerine getirirler.

*

Hayatın şiirini yakalayan edebiyatçıların, düşünce ile eylem arasına, inşa ettikleri köprülerden, bütün insanlık yararlanmıştır.

*

Metafizik sancı çeken,mutlak gerçeği arayan şairler, görünmeyen dünyanın ışığını,görünen dünyaya yansıtırlar.

*

Şairler Peygamberler sonrası dünyanın, duyulmayanları duyan, duyarlılıkları gelişmiş, üstün habercileridir.

4 Haziran 2020, 11:47

KUTSAL GELENEĞİN İPİNE SARILANLAR HİÇBİR ZAMAN KARAMSALIĞA KAPILMAZLAR KÖTÜMSERLİĞE DÜŞMEZLER

Dinlerin özünde Allah’ın varlığı ve birliği vardır. Allah bir, peygamberler binlercedir. İnananlar gibi, inanmayanlar da bir millettir. Her ikisi de büyük insanlıkdairesi içinde yer alır. İnananlar peygamberlerin bağlılarından oluşur. Her peygamberin bir bağlılar topluluğu vardır. Ancak kendilerine kitap verilen peygamberler sayılıdır. Tevrat Peygamber Musa’ya, İncil Peygamber İsa’ya, Kur’an da Son Peygamber’e verilmiştir.

*

Ademoğullarından inananların omurgasını İbrahim milleti oluşturur. Tevrat Yakupoğullarını, İncil İsa Peygamberi ve Kur’an da bütün insanlığı anlatır. Hristiyanlar tarafından İsa Peygamberin, genç yaşta çarmıha gerildiğine inanılmıştır. Musa Peygamber vaat edilmiş topraklara ulaşamamıştır. Son Peygamber ise, tebliğ görevini eksiksiz tamamlamıştır. Yahudilik ve Hristiyanlığın bozulmamış hali olan İslam’la, İbrahimi gelenek bütünlük ve süreklilik kazanmıştır.

*

Yirmibirinci yüzyılda Batı ve İslam dünyası, büyük ve köklü bir dönüşümün arifesinde, aynı geleceği paylaşacaktır. Dünyada İbrahimi gelenek, yaşanır olmaktan çıkar, canlılığını yitirirse, geriye Eski Yunanın mitolojik öykülerinden, başka bir şey kalmaz. Avrupa’nın aydınlanma kültürüyle, perçinlediği Komünizm ve Faşizm, geçen yüzyılda bütün dünyayı ateşe vermiştir. Yeni yüzyılda Rusya destekli Amerika, yeni bir Faşizmin öncüsü olarak, bütün bir Ortadoğu’yu yakıp yıkmaktadır.

*

Hüseyin Yılmaz “Ezeli Hikmet ve Dinler” isimli çalışmasında, Doğu ve Batı’da kutsal geleneği savunan, aydınların görüşlerini tek tek ele alarak incelemiştir. Yüzyılların içinde oluşan İbrahimi gelenek, insanlığın atalarının yitirdiği Cennete, yeniden kavuşmada, yeri doldurulması mümkün olmayan, benzeri bulunmayan, vazgeçilmez yol haritasıdır. Ölümlü dünyada ölümsüz dünyanın kapılarını açacak, kutsal kitapların dışında hiçbir kaynak yoktur.

*

Kutsal gelenekte Sezai Karakoç’un vurguladığı gibi: “İnsanın ufku mümindir. Müminin ufku peygamber. Peygamberin ufku da mutlak gerçeklerin habercisi, her peygamberi şahsiyetinin katlarında bir yaprak gibi bulunduran Son Peygamber’dir.” Kutsal kültürden beslenen gelenek, dünyayı bir Yeryüzü Cennetine çevirmenin yol haritasını, bütün insanlığı kurtuluşa çağıran, peygamberlerde aramasını ister. Onların yaktığı kutlu meşale, İlk Peygamber’den Son Peygamber’e kadar, sönmeden büyüye büyüye, güçlene güçlene gelmiştir.

*

Seküler Batı dünyasında, kutsal geleneğin yorulma bilmez öncüleri, Seyyid Hüseyin Nasr, Martin Lings, Rene Guenon, Frithjof Schoun, Titus Burckhardt ve onların çevrelerindeki aydınların kitaplarıyla, Türkiye ilk defa yetmişli yıllarda tanış- mıştır. Mavera Dergisinin yazarları, Batı’daki kutsal geleneğin sözcülerinin çalışmalarına sayfalarında yer vererek, Anadolu insanının dünyaya açılmasında, çığır açıcı bir işlev yüklenmişlerdir. İlhan Akıncı’nın yönetiminde İnsan Yayınları, kutsal geleneğin öncülerinin kitaplarını Türkçe’ye kazandırmıştır.

*

Yeni dünyanın mimarları, Allah’ın varlığına, birliğine, hesap gününe inanan, peygamberler arasında ayırım gözetmeyen, geleneksel etik ve hukuk ilkelerine uyanlar olacaktır.

*

Dünya bilgi ve bilgelik, düşünce ve eylem tarihinde, yüzyılların içinde oluşan kutsal geleneğin, tarihi sürekli ve bir bütündür.

*

Kutsal kültürde, edebiyat ve medeniyet, fizik ve metafizik, iç içedir, birbirlerinden hiçbir zaman ayrılmazlar.

*

Kutsal geleneğin kaynağı, mitolojinin yurdu Atina değil, peygamberlerin yurdu Kudüs’tür.

*

"Allah'ın Evi"i olan, Kabe'nin yer aldığı Mekke, bütün dünya şehirlerinin anasıdır.

4 Haziran 2020, 11:59

BÜTÜN DENİZLER MÜREKKEP, BÜTÜN AĞAÇLAR KALEM OLSA, ALLAH'IN BİLGİSİNİ ANLATMAYA YETMEZ.ALLAH HER ŞEYİ BİLİR, GÖRÜR,DUYAR.İNANANLARIN DÜNYASINDA GİZLİLİK YOKTUR

BİR İNANIN ÖZEL HAYATI OLMAZ,ALLAH'IN HERŞEYİNİ BİLDİĞİ HAYATI OLUR.İNSANIN EN BÜYÜK SERMAYESİ DÜRÜSTLÜĞÜDÜR.

5 Haziran 2020, 01:16

Eskişehir Mihallıççık'tır,Mihalıççık Sarıköy'dür, Sarıköy Yunus'tur.Eskişehir'in taşı toprağı Yunus'un…

Eskişehir Mihallıççık'tır,Mihalıççık Sarıköy'dür, Sarıköy Yunus'tur.Eskişehir'in taşı toprağı Yunus'un şiirlerini okur.Korona sonrası dünyanın mimarları Yunus gibi tüketenler, Sinan gibi üretenler olacaktır.Salih Güven yalnızca Mihalıççık'ın sesi değil,aynı zamanda Yunus'un sesidir. Güven Yunus gibi,bütün Eskişehirlilere bir gözle bakar.

5 Haziran 2020, 12:04

OLUŞMAKTA OLAN DÜNYA ÜNİFORMA GİYENLERİN DEĞİL FORMA GİYENLERİN DÜNYASIDIR

Dünyanın neresinde olursa olsun,bir ülkenin kültürel dokusuyla birlikte, ekonomik yapısını güçlendirmenin yolu, üretilen bilgi, hizmet ve ürün hacmini, birbirleriyle uyum ve denge içinde büyütmektir. Üretimi zenginleştirmede sürükleyici güç, sorumluluğunun bilincinde olan erdemli insanlardır. Toplumun kültürel, siyasal ve ekonomik gücünü arttırabilmek için, bütün kesimlerin üretim sürecine katılmaları gerekir. Dünyada üretim gücünü büyütme, tek boyutlu bir eylem değildir.

*

Bütün dünyada ülkeden ülkeye bilgi, teknoloji ve sermaye akışının, büyük bir hız ve yoğunluk kazanması, her devletin ekonomik, siyasal ve kültürel politikalarında köklü dönüşümlere yol açmıştır. Ülkeler arasındaki zaman ve mesafe farkının giderek azalması, bir ideolojiye dönüştürülen ekonomi kuramlarını, bir çatışma kaynağı olmaktan çıkarmıştır. Bütün dünyada Ekonomi bir ideoloji olmaktan çıkmış, Fizik gibi, Matematik gibi, bir bilime dönüşmüştür.

*

Dünyanın hiçbir ülkesinde, artık Kapitalistlerle Komünistler savaşmıyor. Yirminci yüzyılın sonundaki gelişmeler, hiçbir ülkede kutsal kültürün yerini seküler kültürün alamayacağını göstermiştir. Marx’ın iddia ettiği gibi, toplumların afyonu kutsal kültür değil, seküler kültür olmuştur. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, Samuel Huntington “Dünyada ülkeler değil, medeniyetler savaşıyor” dediğinde, büyük tartışmalara yol açmıştır. Ancak medeniyetler savaşı yeni başlamamıştır.

*

Tarihin ilk çağlarından beri, dünyada medeniyetler savaşmaktadır.Sezai Karakoç kitaplarında, medeniyetler savaşının mutlaka silahlarla, sürdürülen bir savaş olmadığını vurgulayarak, Huntington’dan çok daha önce, bunun bir zihniyet, bir hayat tarzı, bir dünya görüşü ve bir kültür savaşı olduğunun üzerinde önemle durmuştur. Artık dünyada devletlerin değil, medeniyetlerin yarışacağı genel kabul görmüştür. Hayatın bütün alanlarında, belirleyici olanın, ekonomiden önce, kültürün olduğu anlaşılmıştır. Bütün dünyada ekonomilerin gücünün, kültürden kaynaklandığının bilincine varılmıştır.

*

Her medeniyetin kaynağında mutlaka kutsal kültür vardır. Kozmolojik bakıştan uzak, metafizik kaynaktan yoksun bir medeniyet, zamanın direncine karşı, gücünü ve kaynaklarını koruyamaz. Bunun için A. N. Whitehead ve C. Dawson gibi düşünürler, her medeniyetin kaynağında, kutsal kültürle yoğrulmuş, bir misyonun olduğunu sürekli vurgulamışlardır. İnsanlık tarihinde, medeniyetler dinlerle yaşıttır. Dinlerin ve medeniyetlerin tarihlerini, birbirlerinden ayırmak mümkün değildir.

*

Yirmibirinci yüzyılda medeniyetler savaşı, hem ekonomik, hem de kültürel alanda üretimi artırarak, üstünlük kazanma yarışına dönüşmüştür. Ekonomik bağımsızlığın, ekonomik bağımlığa dönüştüğü bir dünyada, medeniyetler birbirleriyle savaşmaktan daha çok yarışmaktadır. Tarihin her döneminde, karşıtları olmayan medeniyetler, canlılıklarını koruyamadıkları gibi, uzun ömürlü de olmamışlardır. Medeniyetler arasında yarışmanın olmadığı bir dünyada, hiçbir alanda zenginleşme ve derinleşme olmaz.

*

Dünyada üniforma giyen güçler, medeniyetler aysberginin su üstünde kalan görünen yüzleridir. Medeniyetleri medeniyet yapanlar, aysbergin su altında kalan, forma giyen görünmeyen güçleridir.

*

Yirmbirinci yüzyılın fatihleri, medeniyetlerin cephelerde savaşan, üniformalı generalleri değil, medeniyetlerin pazarlarda savaşan, üniformasız generalleri olacaktır.

*

Kültürlerin derinleşmesinde ve ekonomilerin zenginleşmesinde, kültürel kaynaklar ekonomik kaynaklardan, daha büyük dönüştürücü güce sahiptir.

6 Haziran 2020, 11:53

BİLGİ VE BİLGELİK DÜNYASININ BİLGELERİ BÜTÜN İNSANLIĞIN KUTUP YILDIZLARIDIR

Bilgiyi bilgeliğe dönüştürerek, insanın iç dünyasına ışık tutan bilgeler, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla, dış dünyayı da aydınlatırlar. Onlar yolunu kaybeden gemilere, yön gösteren deniz fenerleri gibi, iki dünyayı birden zenginleştirmenin yol haritasını, karşılık beklemeden ve hiçbir ayrım gözetmeden, isteyen herkese vermeye hazırdırlar. Onların dünyasında kıskançlığa, cimriliğe ve aç gözlüğe kesinlikle yer yoktur.

*

Yol haritasının her zaman, her yerde geçerli iki ana temeli vardır: Adalet odaklı dürüstlük ve bilgelik kaynaklı bilgidir. Bilgi ve bilgelik dünyasının büyük zirveleri, bütün insanlığa Kıyamete kadar geçerliliğini koruyacak, değişmez yol haritaları bırakmışlardır. Yol ve yön gösteren haritaların, enlemleri ve boylamları, dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel sorunla- rına, çözüm üretecek değerleri göstermektedirler. Her alanda insanları mükemmelliğe taşıyacak haritalarda,Dördüncü Halife Ali’nin sözleriyle tekrarlanırsa: “Doğruluk en iyi yol, bilgi en iyi kılavuzdur.”

*

İster ekonomik, ister siyasal ve ister de kültürel olsun, her alanda doğruluk ve bilgi bitmez tükenmez hazinedir. Bahaddin Nakşibend’den Abdülkadir Geylani’ye, gönül dünyasının büyükleri, bütün insanlığa her zaman ve her yerde faydalanacakları, büyük bir miras bırakmışlardır. Değeri çok büyük, getirisi çok yüksek mirasın, sınırsız zenginliklerinden yararlanmasını, bilen kurumlar ve kuruluşlar, kendilerini sürekli yenileyerek, hiçbir zaman üretim güçlerini yitirmezler. Toplumlar her gün yeniden doğmuş gibi, yeni olan kurum ve kuruluşlarıyla ayakta kalırlar.

*

Türkler Semerkant’tan Saraybosna’ya kadar, açıklık içinde sürekli yeniden yapılanan kurumlarıyla, kuruluşlarıyla gitmişlerdir. Onların kurumları ve kuruluşları, yeniledikleri şehirleriyle, şehirleri de düşünceyi eyleme dönüştüren, büyük bilgeleriyle ayakta kalmıştır. Bilgeler şehirleri, şehirler kurumları ve kuruluşları yenilemiştir. İnsanlarıyla, kurumlarıyla ve kuruluşlarıyla, Mevlana’sız bir Konya, Hacı Bayram’sız bir Ankara, Emir Sultan’sız bir Bursa, Şeyh Edebali’siz bir Bilecik, Yunus’suz bir Eskişehir ve Eşrefoğluoğlu’suz bir İznik düşünülemez.

*

Anadolu’nun bin yıllık tarihi içinde, gönül dünyasının zirveleri gibi, kurum ve kuruluşları da vatanlarını yanlarında taşımışlardır. Onların vatanları her gittikleri şehirlerde, ilk olarak inşa ettikleri çarşılar ve camiler olmuştur. Türkler kurdukları şehirlere değişmez örnek olarak, merkezinde çarşı ve cami olan, Peygamber Şehri Medine’yi almışlardır. Dünya bir gündür, o gün bugündür diyenler, camilerle kültürlerini, çarşılarla ekonomilerini ayakta tutmuşlardır.

*

Yeryüzünü hem cami, hem de çarşı olarak gören, iç ve dış dünyanın mimarlarının dünyasında, başarısızlığın sorumluğu hiçbir zaman, iç ya da dış düşmanlara yüklenmemiştir. Dünyada bütün kültürlere, yer olduğunu bildikleri için, onlar omuzlarında silah yerine kitap taşımışlar, sorun değil, çözüm üretmişlerdir. Gönül insanları olumsuzlukların, insanlardan kaynaklandıklarını bildikleri için, karşı karşıya oldukları sorunların, çözümlerini başkalarında değil, kendilerinde aramışlardır.

*

Tarihin her döneminde dış dünyalarında büyük başarıya ulaşanlar, kendileri için hiçbir şey istemeyenler olmuştur. Onlar herkesin yardımına koşmuşlar, ancak kimseden yardım istememişlerdir. Her zaman, iç zenginlik onu isteyenlerin, dış zenginlik ise onu istemeyenlerin peşinden gelmiştir. Bu yüzden insanların güzeli çirkinden, doğruyu yanlıştan, yoksulluğu zenginlikten ayırabilmeleri için, büyük bilgelerin taşıdıkları pusulalara ihtiyaçları vardır.

*

Allah’ sevgisini kazananlar hiçbir şeyden yoksun olmazlar. Mükemmele ulaşmanın kapılarını açacak anahtarlar, yalın yaşamasını bilenlere verilmiştir.

*

Dış dünyanın zenginliğinin yolu iç dünyayı zenginleştirmekten geçer. Gözü tok olanlar hiçbir zaman yoksul düşmezler.

*

Mükemmelliğin kapılarını açan yol haritasını değerlendirmede ve izlemede, anahtar kaynak gönül hazineleridir.

*

Gönüllerin hazinelerini değerlendiremeyenler, tabiatın hazinelerini değerlendiremezler.

7 Haziran 2020, 11:39

"DAĞ NİCESİN / GÜNDÜZDE Mİ GECEDE MİSİN / GEÇMİŞTE

ŞİMDİDE / YOKSA GELECEK BİR DÜŞTE MİSİN" diyen Cahit Zarifoğlu'na yeni bir dünyadan ayrılış yıldönümünde ve bütün önden gidenlere rahmet diliyorum.

7 Haziran 2020, 12:01

İNSANLIĞIN BİLGİ VE BİLGELİK BİRİKİMİ KUR'AN'A DÜŞÜLMÜŞ UZUN BİR DİPNOTTUR

Hayatı bütünüyle kucaklayan kutsal kültürün, İlk Peygamberden Son Peygambere, peygamberlerin elinde taşınan, ateşi sönmeyen meşalesi, bütün insanlığın yolunu, aydınlatmaya devam etmektedir. Kutsal kültürden beslenen, bilgi ve bilgelik, tarihin her döneminde, hem edebiyatların, hem de medeniyetlerin, ana kaynağı olmuştur. Meşaleyi koruyanlar olduğu kadar, yok etmek isteyenler de olmuştur. Ancak peygamberlerin mirasçıları, bilgeler tarafından korunan, meşalenin ateşini söndürmeye, kimsenin gücü yetmemiştir.

*

Dünyadaki bütün medeniyetlerin ana dinamiğini oluşturan kutsal kültürün, seçilen ve korunan mimarları peygamberlerdir. Kıyamet gününe kadar varlığını, sürdürecek olan kutsal kültür, nerede nasıl zenginleştirilirse zenginleştirilsin, kaynağında mutlaka peygamberler vardır. İbrahim Peygamber aslından uzaklaştırılan kutsal kültürü, aslına döndürmek için ateşe atılmayı göze almıştır. Onun elinde ateş güle dönüşmüş, ölümün değil ölümsüzlüğün simgesi olmuştur. Ateş İbrahim Peygamberi yakmamış, deniz Musa Peygamberi boğmamıştır.

*

İbrahim peygamberle Mısır’a taşınan kutsal kültür, Musa Peygamberle yeni açılımlar kazanmış, Yusuf Peygamberle uzun ve çileli bir süreçten sonra, yönetici ve dönüştürücü bir güç kazanmıştır. Mısır kutsal ve seküler kültürlerin savaş alanıdır. Bir yanda Musa’nın izleyicileri, bir yanda da Firavun’un izleyicileri vardır. Yunan, Roma, İslam ve Batı kültürleri ilk sınavlarını Mısır’da vermişlerdir. Sezar’ı, Yavuz’u ve Napolyon’u, Mısır’a Musa Peygamberin olağanüstülüklerle dolu gizemli dünyası çekmiştir.

*

Kutsal kültürün meşalesi, Kudüs’ten Roma’ya taşınmıştır. Taşınma sürecinde kutsal kültür seküler kültürü gizemli yapısında taşımıştır. Bütün kültürlerin beslendiği, kaynakların başında kutsal kitaplar vardır. Kutsal kültürün son halkası İslam, Mısır, Yunan ve Roma’yı, didik didik ederek, süzgeçten geçirmiştir. Müslüman bilgeler insanlığın bilgi ve bilgelik biri- kimini, hallaç pamuğu gibi atarak içselleştirmişlerdir. Avrupa Şam, Bağdat, Semerkant, Kurtuba ve İstanbul’da zenginleştirilen kültürü, özümseyerek seküler kültürün ebeliğini yapmıştır.

*

Dünya bilim tarihinin öncülerinden George Sarton’nun çalışmalarında, açıkça ortaya koyduğu gibi, Yunan düşüncesi, öncesi olmayan özgün bir düşünce, bir mucize değildir. Yunan bilgelerinin bilgi ve bilgelik, birikimlerinin ana kaynağı, çok yakından tanıdıkları Mısır’ın, yüzyılların içinde oluşan bilgi ve bilgelik birikimidir. Yunanlı filozofların yaptığı, Mısır düşüncesinin, mitolojik kültür içinde yeniden yorumlamak ve yeni kavramlarla tekrarlamak olmuştur. Mısır Musa Peygamberin, Yakup Peygamberin, Yusuf Peygamberin, İsa Peygamberin ülkesidir.

*

Kutsal kültür öncesi ve sonrası olmayan, her şeyi gören, her şeyi bilen, ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa, bilgisini yazıya dökmeyen yetmeyen Allah’ın, peygamberlerinin haberini verdiği ölümsüz dünyanın şiiridir. İslam dünyasıyla birlikte, bütün dünyayı savaştan savaşa sürükleyen, kutsal kültür değil, kökleri Nemrutlara, Firavunlara giden seküler kültürdür. Kutsal kültürün göz ardı edildiği toplumlarda, ekonomik ve kültürel krizlerin, üstesinden gelmek mümkün değildir.Meşaleyi görmeyenler, meşalenin ışığından yararlanamazlar.

*

Kutsal kültürden beslenenler gibi, beslenmeyenler de büyük insanlık dairesinin içinde yer alırlar. Her iki kültürün bağlıları ve izleyicileri vardır.

*

Yirmibirinci yüzyılda, kutsal kültürle seküler kültür, arasındaki karşılaşma, hayatın bütün boyutlarında devam edecektir.

*

Kutsal kültürün kaynağı akıl üstü, ancak akıl dışı değildir. Yitirilen Cennet kutsal kültürün dışında aranmaz.

*

Cenneti seküler kültürde arayanlar, dünyanın gizemli dengesini bozarlar.

8 Haziran 2020, 12:41

SAVAŞLAR NE KADAR DEHŞET VERİCİ OLURLARSA OLSUNLAR HER ZAMAN İNSANLARI BEKLEYEN BİR NUH'UN GEMİSİ VARDIR

Dağın dağa kavuşmadığı, insanın insana kavuştuğu, herkesin birbirinin kapı komşusu, olduğu bir dünyada, bütün insanlık sürekli hareket halinde, seçimden seçime sürüklenmektedir. Artık seçim yapma zorunluğu, Sağ kültürle Sol kültür arasında değildir. Yeni yüzyılda herkes, kutsal kültürle seküler kültür arasında, bir seçim yapmak zorundadır. Yirminci yüzyılın savaşan ülkeleri, Yirmibirinci yüzyılda, savaşla bütün dünyaya, seküler kültür ihraç etmeye çalışmaktadırlar.

*

Savaşların birbirini izlediği düz kare dünyada, sınırlı seküler kültürün yöntemleriyle, sınırsız kutsal kültürün sorunlarını çözmek mümkün değildir. Seküler kültüre bel bağlayan insanlığın geleceği, geçmişinden daha iyi, daha güzel ve daha mutlu olmayacaktır. Aklın sınırlarını aşma riskini göze almayan, seküler kültürün misyonerleri, ateş çemberiyle kuşatılmış bir akrep gibi, kendileriyle birlikte bütün insanlığı intihara sürüklemektedirler. Dünyayı toz duman bulutuna çevirebilecek nükleer silahlarla, bütün insanlığı kuşatan seküler kültürün, dehşet çemberi daralmaya devam etmektedir.

*

İnançsız bir dünyanın misyonerliğini yapan Batı ülkeleri, yıllar önce Albert Camus’nun söylediğine benzetilerek tekrarlanırsa: “Ya kutsal kültürün paha biçilmez hazinelerini keşfedecekler, ya da seküler kültürün giderek daralan çemberi içinde, toptan intihar edeceklerdir.” Bütün çıkış yollarını kapatan, seküler kültürün söz sahibi olduğu duvarsız, kapısız dünyanın, her köşesinden çığlık sesleri yükselmektedir. Kutsal kültürle bağlarını bütünüyle koparan dünya,salgın hastalıktan sonra, yeni bir "Nuh Tufanı" ile karşı karşıya gelmenin arifesindedir.

*

Yeni bir Nuh Tufanı’na davetiye, çıkarmamak için bütün ülkelerin, seküler kültürden kutsal kültüre, savaş dünyasından barış dünyasına, sınırlı dış dünyadan sınırsız iç dünyaya, hicret etmesini öğrenmeleri gerekir. Bütün insanlığı kurtaracak Nuh’un Gemisi, seküler kültürün sığ sularında değil, kutsal kültürün derin denizlerinde beklemektedir. Kutsal kültürün derin denizleriyle, seküler kültürün sığ suları arasında, aşılması gereken büyük sıradağlar bulunmaktadır. Aşılmaz sıradağları aşanlar, İbrahim Halilullah,Musa Kelimullah,İsa Ruhullah, Muhammed Habibullah demesin bilenler olacaktır.

*

Nuhun Gemisi, sınırlı olandan sınırsız olana, ölümlü dünyadan ölümsüz dünyaya geçişin simgesidir. Sezai Karakoç’un Yirminci yüzyılda yazılmış bir “Füsüs” olan, “Yitik Cennet” kitabında vurguladığı gibi: “Her çağda şartlar ne kadar ağır ve umutsuz olursa olsun, inananlar için bir Nuh'un Gemisi vardır.” Bütün insanlığı savaş dünyasından, barış dünyasına taşıyacak kurtuluş gemisi, dalgasız denizlerin değil, dalgalı denizlerin ortasında beklemektedir. İnsanlar dara düşmeden, yeni dünyanın kapıları açılmaz.

*

Dev Titanik’leri yutan, dev buzdağlı büyük denizleri aşmak için, bütün insanlığın seküler kültürün görünen zenginliklerinden önce, kutsal kültürün görünmeyen zenginliklerine ihtiyacı vardır.

*

Kutsal kültürün odak noktasında, sürekli hicret olgusu yer alır. Hayatın kolaylaştırılması ve güzelleştirilmesi, bütün dünyanın hicretin sağladığı gücün, bilincinde olmasına bağlıdır.

*

Bütün insanlık kötülüklerden iyiliklere, kötümserliklerden iyimserliklere, açgözlülüklerden tokgözlülüklere hicret etmeyi öğrenmelidir.

9 Haziran 2020, 13:20

KATİP ÇELEBİ'DEN BU YANA ANADOLU'DA DOĞU'DAN BATI'YA BİLGİNİN VE BİLGELİĞİN GİZEMLİ SERÜVENİ

Asya’nın ortalarından Avrupa’nın ortalarına kadar geniş bir coğrafyaya damgasını vuran Türklerin gücü, dünyayı bir kızıl elma gibi gören, zengin kültürlerinden kaynaklanır. Anadolu insanı, büyük ve uzun yolculuğu, zengin tarihi mirası ve derin kültürel birikimiyle gerçekleştirmiştir. Onun anavatanı, bütün insanlığın anası ve babası, Havva'nın ve Adem’in dünyada, birbirine kavuştuğu Arafat dağıdır. Bunun için Yunus, “Arafat dağıdır bizim dağımız” demektedir.

*

Arafat dağını dağı, Seyhun'u, Ceyhun'u, Dicle'yi, Fırat'ı, Sakarya'yı, Nil'i ve Tuna’yı nehirleri olarak bilen, Türkler için, Anadolu toprağı bilgi ve bilgelikle yoğurulan, kültür ve hayat kaynağı olmuştur. Dünyanın kültür hazineleri kaybolsa, bilimden sanata her alanda, büyük öncüler yetiştirmiş olan Anadolu, onları yeniden bulacak güç ve zenginliğe sahiptir. Onun yetiştirdiği büyük bilginlerden biri de, her alanda kalıcı eserler vermiş olan Katip Çelebi’dir. O bilgi yığınları arasında, bilgeliğini yitirmeyen bilgedir.

*

Katip Çelebi Tarih, Coğrafya, Astronomi başta olmak üzere, siyasal ve kültürel alanlarda çok sayıda eser ortaya koyan, Anadolu bilginlerinin öncüsüdür. Onun olağanüstü çalışmayla, yazdığı kitapları, yüzyılları aşmıştır. Katip Çelebi Onyedinci yüzyıla adının verildiği, bütün dünyaca tanınan büyük Türk bilgini olmuştur. O hayatını öğrenmeye ve öğretmeye adamıştır. Franz Babinger’in dediği gibi: “Katip Çelebi, bilgisi akla gelebilecek bütün sahalara yayılmış olan, en büyük Osmanlı tarihçisidir.” Onun için tarih, bütün bilimlerin kaynağı olmuştur.

*

Türkler inanarak bağlandıkları değerlerin ışığında, içselleştirdikleri dünyanın düşünce ve eylem birikimini, Konya'da, Bursa'da, Edirne'de ve İstanbul’da, silinmez izler bırakarak, kendilerine özgü bir özle geliştirmiş ve yeniden üretmişlerdir. Osmanlı coğrafyasını görme ve gözleme imkanı bulan Katip Çelebi, “Keşfüz Zunun” ve “Cihannüma” başta olmak üzere, yirmiyi aşkın eseriyle, Türk dünyasının düşünce ve bilim tarihinde, kendisine vazgeçilmez bir yer tutmuştur.Nasıl Şeyh Galip şairlerin ufkuysa, Katip Çelebi de bilginlerin ufkudur.

*

Katip Çelebi Türkiye’de ilk defa, Astronomi’de köklü bir paradigma değişikliğine yol açan Kopernik’in, güneş sistemine ilişkin görüşlerini ele alan ve tartışan bilgindir. Onun “Mizan'ül Hak” kitabı, Matematik, Fizik, Kimya ve Astronomi yanında, Felsefe benzeri sosyal bilimlerin önemini vurgulayan, çok değerli bir çalışmasıdır. O İslamın ana kaynaklarının, bilimlerle çatışmadığını, yaptığı araştırmalarla ortaya koymuştur. Arapça ve Farsça yanında, Latince de bilen Katip Çelebi, Doğu’nun temel kaynaklarıyla, Batı’nın temel kaynaklarını karşılaştırmalı olarak incelemiştir.

*

Dünyanın bilim ve düşünce tarihinde, bilgi ve bilgelik, hiçbir sınır tanımadan, bir ülkeden başka bir ülkeye, giden yolcular gibi, sürekli hareket halinde olmuştur. Bilgi ve bilgelik dünyasını, geliştirmeyi, yüklendikleri en büyük sorumluluk, olarak gören bilim öncüleri, hangi ülke kendilerine değer verir ve saygı gösterirse, bilgilerini ve birikimlerini o ülkeye verirler. Bu yüzden İstanbul, üç kıtanın, iki denizin merkezi, yüzyıllarca bilgi ve bilgeliğin değişmeyen anavatanı olmuştur. Geçmişte üç kıtanın merkezi olan İstanbul, gelecekte beş kıtanın merkezi olacaktır.

*

Düşünce ve eylem kaynağı olan, bilgi ve bilgelik tarih boyunca, Mısır’dan Yunan’a, Yunan’dan Roma’ya, Roma’dan İstanbul'a ve Kurtuba’ya, Kurtuba’dan Paris'e ve Londra’ya sınır tanımayan yolcular gibi, sürekli hareket halinde olmuştur.

*

Dünya tarihi içinde Doğu’dan Batı’ya, uzun bir yolculuğa çıkan, bilgi ve bilgelik el ele vererek, yeniden anavatanlarına, doğdukları coğrafyalara dönmektedirler.

*

Paylaşıldıkça yeni dünyaların kapılarını açan, bilginin ve bilgeliğin, hiç batmayan güneşi, doğduğu topraklarda yeniden doğacaktır.

*

Bilgi ve bilgelik, Doğu’dan Batı’ya gitmiştir.Batı'da yitirilen bilgelik,Doğu'da yeniden bulunacaktır.

11 Haziran 2020, 12:46

AYASOFYA YAHUDİLERİ VE HRİSTİYANLARI MÜSLÜMANLARLA İBRAHİM PEYGAMBERDE BULUŞMAYA ÇAĞIRIYOR

Türkler aşılmaz sularla çevrilmiş, suriçi İstanbul'unu, Doğu Roma'dan 1453 yılında, harap ve küçük bir şehir devlet olarak aldılar. Tarihçi Charles Diehl, Türklerden önceki İstanbul'un nasıl bakımsız ve yoksul olduğunu, 57 yıllık Katolik Latinler döneminde, kentin nasıl yağmalandığını ayrıntılı olarak anlatır. Surların içindeki İstanbul'u, Fatih surların dışına çıkarmıştır. ''Boğaziçi doğrudan doğruya Türklerin eseridir.''

*

''Aziz İstanbul''un sevdalısı Yahya Kemal, Türklerin İstanbul ile bağlarının, Hicret''ten yüzyıl önce, Ayasofya''yı inşa ettiren İmparator Justinyanus''a kadar uzandığını vurgular. İmparator Hint"e ve Çin''e giden ticaret yollarını İranlılardan daha çok, Orta Asya''daki Türklerin açmalarını bekler ve Türkleri Roma'nın mirasçıları olarak görür. İmparator yanılmamış ve Türklerden beklentileri gerçekleşmiştir. Doğu Roma döneminin simgesi Ayasofya, Türklerle bir medeniyetler merkezi olmuştur. Türkler İslam öncesi İsa ümmetinin eseri Ayasofya'yı İslam milletinin eseri olarak,özenle korumuşlardır.

*

Bin yıla yakın kilise ve beş yüzyıla yakın da cami olan Ayasofya, Müslümanların olduğu kadar, Hristiyanların kültüründe önemli bir yer tutar. Bu yüzden Ayasofya, dünyada hem Müslümanlar, hem Hristiyanlar tarafından saygı görür. Ayasofya, İbrahim Peygamber'de birleşen, İbrahimi dinlerin, ortak peygamberlerinin, ortak kitaplarının, çok kültürlü, çok kimlikli ve çok değerli büyük mabetidir ve bir medeniyet merkezidir. Yahudileri ve Hristiyanları, Ayasofya Müslümanlarla,İbrahim Peygamberle buluşmaya davet eder.

*

Türkler için Ayasofya, ''İki Kıta ve İki Deniz''in Sultanı olarak bilinen Fatih''in, bir armağanı ve bir emanetidir. Türkler Fatih''in Ayasofyası'na türbeler, medreseler, kütüphaneler, imaretler, muvakithaneler ve şadırvanlar ekleyerek, günün şartları içinde, eğitimle ibadeti bütünleştiren, açık bir üniversiteye dönüştürmüşlerdir. Ayasofya''dan geri kalmayan Fatih, Süleymaniye ve Sultanahmet, İstanbul'un diğer açık üniversiteleri olmuşlardır.

*

Türklerin altın çağları, eğitim kurumlarına, bilime ve sanata büyük önem veren Fatih ile başlar. Adalet odaklı yönetimin öncüsü Kanuni ile doruk noktasına ulaşır. Fatih devlete üst düzey yönetici yetiştiren Enderun''u kurumsallaştırmış ve kendi adına yaptırdığı, cami çevresindeki eğitim kurumlarıyla, Türk üniversitelerinin temellerini atmıştır. Fatih'te Fatih, Evliya Çelebi''nin deyişiyle: ''Kurşun kubbelerle kaplı koca bir şehir kurmuştur.''

*

Ayasofya Filistin'deki Süleyman Peygamber'in Kutsal Mabedi ile İspanya'daki Kurtuba Camisi arasındaki sürekliliğin ve bütünlüğünün simgesidir. Ayasofya bütün İbrahimi dinleri kucaklayan, çok zengin geçmişiyle, dünya barışının hem koruyucusudur, hem güvencesidir. Ayasofya'da Adem Turabullah, İbrahim Halillullah, Musa Kelimullah, İsa Ruhullah, Muhammed Habibullah denilir.

*

Dünyada Yahudiler,Hristiyanlar ve Müslümanlar, birbirleriyle savaşırlarsa, dünyanın hiçbir ülkesinde barış olmaz. Doğu'dan Batı'ya bütün ülkeler, savaştan savaşa sürüklenirler.

*

Ayasofya Fatih'in Ayasofya'sına dönerek, İlk Peygamberden Son Peygambere, bütün Ademoğullarını kucaklayan, bir medeniyet merkezi, bir medeniyet üniversitesi olmalıdır.

*

Bütün dünyanın yitirdiği kutsal kültürün, hiçbir zaman batmayan güneşi, Ayasofya'dan doğacaktır.

*

Dünyada bilgiye ve bilgeliğe, hiçbir ülkede pasaport sorulmaz.

*

Bilgi ve bilgelik bütün ülkeleri vizesiz dolaşır.

12 Haziran 2020, 12:36

KÜLTÜRÜ DERİNLEŞTİRMEK EKONOMİYİ ZENGİNLEŞTİRMEK POLİTİKAYI GÜZELLEŞTİRMEK

Kültürde,ekonomide ve politikada başarı, doğruyu aramada karşılaşılan güçlükleri aşmada, çekilen acılara direnme gücünden kaynaklanır. Kültür, ekonomi ve politika dünyasının öncülerinin yıldızları, gönüllerinin derinliklerinde büyük yolculuklara, çıktıkları dönemlerde parlar. Kültür,ekonomi ve politikanın unutulmayan öncüleri, dağların zirvelerinin birbirlerini gördükleri gibi, birbirlerini görür ve birbirleriyle yardımlaşırlar. Yardımlaşmanın, dayanışmanın, paylaşmanın olmadığı yerde, hiçbir alanda gelişme olmaz.

*

Kültür,ekonomi ve politikada silinmez izler bırakanlar, yanlarında bayramlık ve idamlık gömleklerini birlikte taşıyanlar olmuştur. Onlar değişmekten korkmadıkları gibi, yeri ve zamanı gelince, kendileriyle birlikte, kitleleri de değiştirmesini bilmişlerdir. Düşünce ile eylemin birbirinden ayırmayanlar, doğruyu arayanların, doğru yolda olanların, unutulup gitmeyeceklerini bilirler. Kültür,ekonomi ve politikada ölümsüzlüğün sırları, görünen fizik ile görünmeyen metafizik dünya, arasındaki sınırları, kaldırmasını bilenlere verilmiştir.

*

Cumhuriyet döneminin Türkiye’sine, Necip Fazıl kültür ve sanatta, Turgut Özal ekonomi ve politikada, zengin Osmanlı mirasına dayanarak, yeniden dünyaya açılmaktan korkmayan, büyük bir özgüven kazandırdılar. Onlar kültürsüz politika, politikasız ekonomi olmayacağını bildikleri için, Anadolu’yu Anadolu yapan, Yunus ve Mevlana’nın katıldığı, sonsuzluk kervanına katılmayı, bir görev ve sorumluluk olarak gördüler. Bu yüzden, biri kültür ve sanatı, biri de politika ve ekonomiyi, iman için bildiklerini sürekli vurguladılar.

*

Necip Fazıl Abdülhakim Arvasi’yi, Turgut Özal Mehmet Zahid Kotku’yu tanıdıktan sonra, hayatı ölümden ayırmadıkları gibi, bilgiyi bilgelikten, düşünceyi eylemden, kültürü ekonomiden, ekonomiyi politikadan ayırmamışlardır. Biri Anadolu insanına kültürde, biri de politikada yeni kapılar açmıştır. Tüketen Türkiye, üreten Türkiye’ye dönüşmüştür. Batı’dan yardım alan Türkiye, Batı’ya yardım eden Türkiye konumuna yükselmiştir. Dönüşme sürecinde, kültür ekonomiye, ekonomi politikaya, *büyük bir canlılık kazandırmıştır. Türkiye Osmanlı coğrafyasıyla olduğu kadar, bütün coğrafyalarla, ekonomik, siyasal ve kültürel bağlarını, güçlendirme yolunda, önemli adımlar atmıştır. Türkiye’de kültüre, ekonomiye ve politikaya, aralarında ayrım gözetmeden gereken önem verilmiştir. Kültürlerini derinleştirmesini bilenler, politikalarını güzelleştirmeyi, ekonomilerini zenginleştirmeyi bilirler. Tarihin her döneminde, derin kültürleri olan toplumların, zengin ekonomileri, güzel politikaları olmuştur.Ülkelerin bayraklarını dünyaya,kültürün,ekonominin ve politikanın öncüleri taşırlar.

*

Sınırlarının dışına çıkan, küyerelleşen yeni Türkiye’nin, Necip Fazıl düşünce ve eylem, Turgut Özal ekonomi ve politika dünyasına, düşünülmeyeni düşünen, görülmeyeni gören, ya- pılmayanı yapan, açılımlar kazandırmıştır. Onlar Cumhuriyet dönemimde gelmiş bir Baki gibi, bir Kanuni gibi, biri kültürün, biri de politikanın kimyasını değiştirmiş, yeniden yapılanan Türkiye’nin mimarları olmuşlardır. Onların ülkeler arasında sınır tanımayan düşünce ve eylemleriyle, Anadolu insanı büyük bir özgüven kazanmış, büyük düşünmesini öğrenmiştir.

*

Uzak ülke, yakın ülke, farkının ortadan kalktığı bir dünyada, ürünleri, hizmetleri ve bilgileriyle, dünyanın her ülkesinde, olmayan ülkelerin, sağlıklı kültürleri, sağlam ekonomileri, güçlü politikaları olmaz.

*

Dünyada her kültürün bir ekonomi, her ekonominin bir politika, ayağı vardır. Birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan, üç alanın başarısı,birbirleri arasındaki uyum,düzen ve dengeden kaynaklanır.

*

Ülkelerde kültür ekonominin, ekonomi politikanın ruhudur. Ruhunu yitiren ülkeler,üç alanın hiç birinde, büyük atılımlar yapamazlar.

13 Haziran 2020, 12:42

SUÇSUZ BİR İNSANI ÖLDÜRENLER BÜTÜN İNSANLIĞI ÖLDÜRÜRLER

İnsanlar gibi toplumların da derinliği, bütün boyutlarıyla hayatı yaşanır kılma yolunda, üstesinden gelinen güçlüklerden kaynaklanır. İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikiminin kaynağında, Mezhep öncüsü Ebu Hanife’den İbn Haldun’a, bütün düşünce ve eylem dünyasının büyüklerinin, acılarla dolu hayatları vardır. Onların hayatı, hangi günlerinin aydınlık, hangilerinin karanlık olacağı kestirilmeyen, sürekli bir eylemdir. Her birinin hapishanelerde geçen günleri, evlerinde geçen günlerinden daha çok olmuştur.

*

Düşünce ve eylem dünyasının öncüleri, hayatı ölümün ikiz kardeşi olarak görmüşlerdir. Onların hayatında düşünce ile eylem gibi, hayat ile ölüm, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Onlar, canları pahasına olsa, düşündüklerini söylemiş, söylediklerini yapmışlardır. Onların güçleri hayatta ölümün, ölümde hayatın olduğunu, bilmelerinden kaynaklanır. Hayatlarının her aşamasında, inançları eylemlerini, eylemleri inançlarını yansıtmıştır.

*

İnsanlar bir ağaçtan toprağa düşen bir meyvadeki çekirdeğe benzerler. Ağaç ölüme hazırlanırken, çekirdek de hayata hazırlanır. Hayat ölümü ölüm hayatı, meyvanın çekirdeğini içinde, taşıdığı gibi taşır. Düşünce ve eylem yolculuğunda, hayat ölümden ölüm hayattan ayrılmaz. Ölüm ve hayat, bir bütünün iki yüzüdür. Düşünceyi eyleme dönüştüren yolculukta, kimse ölümün nerede, nasıl ve ne zaman geleceğini bilmez. Eylem yolunda olanlar, her yerde, her zaman, ölüme hazır olmak zorundadırlar.

*

Savaş ve korku yüzyılında, topraktan gelen insan, yine toprağa dönecektir. Dünyada ister yerin altına doğru, ister yerin üstüne doğru olsun, yerden uzaklaşanlar, ölüme yaklaşırlar. Ölümler doğumlar gibi, insanlığın değişmeyen gerçekleridir. Kaan Öktem’in insanlık tarihi boyunca, düşünce dünyasının öncülerinin, görüşlerin topladığı, “Ölüm Kitabı”nda vurgulandığı gibi, ölüm karşısında insanın çaresizliği, Felsefenin tartıştığı önemli sorunların başında gelmektedir. Kimsenin ölümden kaçması mümkün değildir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde akan kanlar, dökülen gözyaşları, intihar saldırıları, toplu ölümler karşısında, seslerini yükselten, görüşlerini açıklayan, düşünce ve eylem insanlarının, sayıları giderek çoğalmaktadır. Savaşların savaşları izlediği bir dünyada, dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, bir füzeyle, bir intihar saldırısıyla, bir suçsuz insan ölüyorsa, o insanın ölümünden, bütün ülkeler, bütün yönetimler, bütün aydınlar, bütün insanlar sorumludur. Suçsuz insanların ölümlerine karşı çıkmayanlar, her gün tekrar tekrar ölürler.

*

Ölümün anlamı, ölümlü dünyanın ölümsüz dünyaya, açılan kapısı olmasında gizlidir. İktidar olmak, öldürmeye muktedir olmaktır diyenler, ölümden önceki hayatı yok etmekle kalmazlar, ölümden sonraki hayatı da yok ederler. Her insan dünyanın özü ve özetidir. Bir insanı öldürenler, bütün dünyayı öldürürler. Bir insanı koruyanlar da, bütün dünyayı korurlar. Yunus’un düşünce ve eylem dünyasında, bırakın bir insanı kırmanın, bir gönül kırmanın bile, iki dünyada kapanması çok zor bir hesabı vardır.

*

Aklı hem başında, hem de gönlünde olan insanlar, her gece ölümün dostluk ziyareti olan, uykuya dalmadan önce, kendi iç dünyalarında, kendi ölümlerini yaşarlar.Ölümü güzelleştiremeyenler, hayatı güzelleştiremezler.

*

Dünyada ölmeden önce ölmesini bilmeyenler, dünyanın her yanında birbirini izleyen savaşların ve intihar saldırılarının önüne geçemezler.

*

Dünyadaki hiçbir kazanç, hiçbir zaman, iç dünyasında bütün insanlığı taşıyan, bir insan hayatının karşılığı değildir.

*

Bir insanı öldürenler bütün insanlığı öldürürler,bir insanı yaşatanlar,bütün insanlığı yaşatırlar.

*

Dünyanın özeti olan insana düşman olanlar,dünyanın hiçbir varlığına dost olamazlar.

14 Haziran 2020, 12:07

BEYAZLARIN YENİ BABİL KULELERİNİ VE BANKALARINI SİYAHLAR BİR BİR YIKACAKLAR

İnsanlığın tarihi boyunca, ürün, hizmet ve bilgi üretmenin gizemli ve karmaşık bir dili olmuştur. Üretimin tarihi, insanlığın tarihiyle başlar. İnsanların olduğu yerde pazar, pazarın olduğu yerde üretim vardır. Üretim ile tüketim arasındaki ilişkileri bilen, pazarın olduğu kadar, hayatın dilini de bilir. Hayatı tüketmesini değil, üretmesini bilenler kolaylaştırır ve güzelleştirir.Onlarla dünya yaşanır kılınır.

*

Dünyanın her ülkesinde toplumun bütün kesimleri iyilikleri özendirir, kötülükleri önlemeye çalışırlarsa, insanların üretim gücü yeni boyutlar kazanır. Pazarda günün aydınlığında, insanlar ne kadar dürüst ve adil olurlarsa, üretim güçleri de o kadar büyük olur. Hayatın her alanında üretimin dili, insanlığın ortak dilidir. Babil Kulesi'nde olduğu gibi, ortak dillerini yitiren insanlar, birbirleriyle savaşırlar.

*

Kutsal kitaplarda insanlığın ders alınması için, Babil Kulesi'nin hikayesi anlatılır. Ademoğluları tarihlerinin bir döneminde, ortak bir dil konuşuyorlardı. Ortak dil, onlara öylesine bir güç verdi ki, büyük bir grura kapılarak, imkansızı gerçekleştirmenin peşine düştüler. Onlar, kendilerini atalarının yitirdiği Cennete ulaştıracak bir kule yapmaya kalkıştılar. Göklere meydan okurcasına, Babil Kulesi'nin inşasına başladılar.

*

Göklere meydan okuyanlar, gücünn üzerinde güç olduğunu görmedikleri için, ortak dillerini yitirdiler. Allah onların ortak dillerini öylesine bir farklılaştırdı ki, hiç kimse birbirinin ne dediğini ve ne yaptığını anlayamaz oldu. Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen, insanlık hala birbirini anlayamıyor. Çağdaş dünya, bir olan ana dilini yitirdi,bir olan anasını ve bir olan babasını unuttu.

*

İnsanlığın ana dilini unutan Batı dünyası, başta New York olmak üzere, bütün şehirlerini, göklere isyan edercesine yükselen göndelenlerle donattı. Gökdelenler, çağdaş dünyanın yeni Babil kuleleridir. Bütün dünya şehirleri New York'u izliyor. Dünyanın neresinde olursa olsun, her şehir, Babil Kulelelerinin daha yükseğini yapmak için, birbiriyle, kıran kırana yarışıyor.

*

Batı dünyasının insanlığa bıraktığı iki büyük mirasın, biri yeni Babil Kuleleri ise, diğeri de atom bombasıdır. Gökdelenler üretim coşkusunu, nükleer silahlar da hayatın anlamını dinamitlediler. Hayatın anlamını yitiren insanlık, üretim peşinde değil, para ve arsa ticaretinden kazananlar gibi, rant peşinde, finansal kazanç peşinde koşuyor.

*

Atom bombasının denemesine katılan General Thomas Farrell, patlamanın yol açtığı “Korkunç gürültü ve görüntü”, sanki “Kıyamet gününün habercisiydi” diyerek, kendilerini Allah''ın gücünü denemeye kalkışmış zavallılar olarak, hissettiklerini söylüyor.

*

Veren el olma coşkusu, hayatın anlamını,yakalamanın evrensel dilidir, onu yitiren herşeyini yitirir. Para herşeydir diyenler, para için herşeyi yaparlar, insan alırlar insan satarlar, para alırlar, para satarlar.

*

Dünyada en yüksek Babil kulesini inşa etmek için savaşanlar, döktükleri kanların ve akıttıkları gözyaşlarının oluşturduğu denizlerde boğulacaklardır.

*

İnsan alıp insan satanlar gibi, para alıp para satanlar için, deniz tükenmiştir.Kare dünyada, bir insan aç yaşarken, bir insan tok yaşayamaz.

*

Siyahların yaktığı ateş yalnızca Amerika'yı değil, İngiltere'yi, Fransa'yı,İspanya'yı,Rusya'yı,Çin'i değiştirecektir.

*

Doğu'nun yoksul ülkeleri,Batı'nın zengin ülkelerini işgal edeceklerdir.

15 Haziran 2020, 12:08

DÜNYADA YOKSUL SİYAHLAR AĞLARKEN ZENGİN BEYAZLAR GÜLEMEZ

Denizlerin dibinde ortaya çıkan bir depremin, yol açtığı dalgalar gibi, sınırların önemini yitirdiği dünyada, bir ülkede ortaya çıkan kriz, dalga dalga bütün dünyaya yayılmaktadır. Dünyanın büyük ekonomilerinden birinde, ortaya çıkan ekonomik daralmadan, bütün ülkelerin ekonomileri etkilenmektedir. Ülkeler birbirine bağımlıdır, Amerika ya da Çin, birinden biri öksürürse, dünyada yatağa düşmeyen ülke kalmaz.

*

Bütün ülkelerde etkilerini gösteren finansal ve kültürel krizler, yeni yüzyılda her ülkeyi, kültürel dokusuyla birlikte, ekonomik yapısını da yeniden yapılandırmaya zorlamaktadır. Ülkelerin üretim güçlerini büyütmeleri, krizlerin üstesinden gelmeleri, kültürel ve ekonomik kaynaklarını, paradan para kazanan sanal ekonomiden, ürün ve hizmet üretiminden, kazanç sağlayan reel ekonomiye, kaydırmasını öğrenmelerine bağlıdır.

*

Dünyanın her ülkesinde, “İster sanal ister reel kazanç olsun, kazanmak her şeydir, kazanmak için her şey yapılır” diyenlerin sancıları yaşanıyor. Seküler kültüre dayanan bilgi toplumundan, çok boyutlu kutsal kültürden beslenen, değer toplumuna geçmenin, altyapısını oluşturamayan Batı dünyası, bütün ülkeleri krizden krize sürüklemektedir. Çünkü değer toplumunun çok boyutlu sorunlarını, seküler toplumun tek boyutlu yöntemleriyle, çözmek mümkün değildir.

*

Değer toplumunun sorunları, değer toplumunun yöntemleriyle çözülür. Dünyanın her ülkesinde değerler, kutsal kültürden kaynaklanır. Bütün dünyada ekonomik, kültürel ve siyasal hayatın ana dinamiklerini değerler oluşturur. Kutsal kitaplardan kaynaklanan değerler, doğrular ile yanlışların, iyilikler ile kötülüklerin ve güzellikler ile çirkinliklerin sınırlarını belirleyen küresel doğrulardır. Onların doğrularının üstünde doğru yoktur.

*

Marx’ın ileri sürdüğü gibi, ekonomik gelişme değerleri değil, Weber’in ortaya koyduğu gibi, değerler ekonomik gelişmeyi yönlendirir. Nasıl metafiziksiz fizik güçlü olmazsa, metaekonomisiz ekonomi de değerli olmaz. İnsanların değerleri oturdukları evlerden, bindikleri arabalardan kaynaklanmaz. Oturulan evlerin büyük, binilen arabaların pahalı olması, insanların güçlerine güç, değerlerine değer, erdemlerine erdem katmaz.

*

Batı’dan Doğu’ya, Kuzey’den Güney’e, üretim güçleri ne olursa olsun, dünyanın bütün ülkelerinin ana sorunu, bilgi toplumundan değer toplumuna geçme sürecine, hız ve yoğunluk kazandırmaktır. Dünyadaki savaşların ve krizlerin üstesinden gelmek için, bilgi toplumu olmak gereklidir, ancak yeterli değildir. Bir ülke bilgi toplumu olma yolunda ilerlerken, aynı zamanda değer toplumu olmak için de gerekli önemleri almak, atılması gereken adımları atmak zorundadır.

*

Ekonomik kazançların metaekonomik kazançlara tercih edildiği ülkelerde, yoksullukların, haksızlıkların, yolsuzlukların ve isyanların üstesinden, dünyanın hiçbir silahlı gücü gelemez.

*

Bilgi toplumunun değer toplumuna dönüşmesi, insanların ekonomiye değil, ekonominin insanlara hizmet etmesine bağlıdır.

*

Metaekonomik ilkelerle, ekonomik ilkelerin burnuna halka takılmazsa, ekonomi bütün insanları peşinden sürükler. Ekonomi hayatın, yaşanır kılınmasında, bir amaç değil, bir araçtır. Ekonomileri metaekonomiler ayakta tutar.

*

Metaekonomiye dayanmayan ekonomiler, uzun ömürlü olmazlar.

*

Komünizmin ekonomisi gibi, Kapitalizmin ekonomisi de ölmüştür.

*

Metaekonominin mimarları, gülen beyazlar değil, ağlayan siyahlar olacaktır.

*

Dünyada yoksul siyahlar ağlarken, zengin beyazlar gülemez.

16 Haziran 2020, 12:33

ERİK DALINDA ÜZÜM YEMEK GÖRÜNENDE GÖRÜNMEYENİ BİLİNENDE BİLİNMEYENİ BULMAK

Şiir karşısında ne varlıklı ne yoksul, ne bilgili ne bilgisiz, ne yaşlı ne genç vardır. Hayatın şiiri gökyüzünde yazılır, yeryüzünde okunur. Ahmet Haşim, şiiri “İnsanın ruhuna doğan kelimelerin şarkısı” olarak tanımlar. Şiir deyince akla, geçmişte Türk şiirinin köşe taşları olan şairler gelir. Cumhuriyet döneminin şiir dünyasına bakıldığında, her şairin onların geçtiği, yollardan geçtikleri görülür. Onlar Türkiye’nin edebiyat tarihinde silinmez izler bırakmışlardır.

*

Sezai Karakoç, dünya edebiyatının köşe taşlarına yaslanarak, Anadolu insanının şiir ve düşünce dünyasına metafizik boyutlar kazandırmıştır. Şiire metafizik sancı yükleyen Karakoç olmasaydı, Yirminci yüzyıl Türk şiiri böylesine derinlikli olmazdı. Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde, Anadolu’da yankı bulan şairlerin yolu, Karakoç’un şiir dünyasına çıkar. Karakoç Türk şiirinde bir milattır, şiire derin bir metafizik dünya açmıştır.

*

Metafizik kaygı çeken, aczinin bilincinde olan şair, düşünceyi duyguya, duyguyu düşünceye dönüştüren bilgedir. “Seçkin bir kimse değilim / İsmimin baş harflerinde kimliğim / İsmimin baş harfleri acz tutuyor / Bağışlanmamı dilerim” diyen Cahit Zarifoğlu, çıktığı şiir dağının doruklarında, insanın içine düştüğü güçsüzlüğün, uçurumlarını görmüştür. Sanatın doruk noktasına ulaşanlar, Cennet ile Cehennemin sınırlarının kıldan ince, kılıçtan keskin olduğunun bilincine vararak, bağışlamayanların bağışlanmayacaklarını bilirler.

*

Hayatın anlamını kavramayanlar, iyilikleri özendirmek ve kötülüklükleri önlemek yolunda gereken adımları atamazlar. Hayatın kolaylaştırılmasında, hayatın güzelleştirilmesinde, hayatın yaşanır kılınmasında, insanın anlam arayışında, gerçeğe giden yolların çok, ulaşılmak istenen hedefin ise tek, olduğunu sürekli vurgulayan şairlerin, vazgeçilmez bir yerleri vardır. Aranılan gerçek insanda olduğu gibi, hayatın anlamı da insandadır. Yunus’un dizelerine benzetilerek tekrarlanırsa: “Şiir şiir bilmektir. Şiir insanı bilmektir”.

*

Edebiyatın kaynağında karşıtların birliği vardır. Dünyada her şey zıtlarıyla birlikte bulunur. Karşıtları birlikte ele almasını, bir uçta yer almadan, iki uca birden dokunmasını bilmeyen şair geleceğe kalmaz. Genelde edebiyatçılar, özelde şairler, Yunus gibi, erik dalına çıkarlar, üzüm bulurlar, şiir dağına çıkarlar roman bulurlar, gökyüzüne çıkarlar İsa’yı bulurlar, Tur dağına çıkarlar Musa’yı bulurlar, ölüm dağına çıkarlar, ölümsüzlük bulurlar.Onlar yeryüzünden gökyüzüne baktıkları gibi, gökyüzünden de yeryüzüne bakarlar.

*

Gerçeği aramanın, hayata anlam kazandırmanın sırrı, ölümle ölümsüzlüğün, görünenle görünmeyenin, sevgiyle nefretin, iyilikle kötülüğün, doğrulukla yanlışlığın, güzellikle çirkinliğin, bir arada bulunmasında gizlidir. Dostoyevski’nin vurguladığı gibi: “Yeryüzünde birbirine düşman kalacak iki karşıt eğilim hep var olmuştur. Gelecekte de var olacaktır. Bunları uzlaştırmaya çalışmak, varoluşu yok etmeye uğraşmak demektir.”

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın canlılığı, karşıtların bir arada bulunmasından kaynaklanır.Dünyada her şey zıtlarıyla birliktedir.

*

Hayata anlam kazandıran edebiyatcılar, iç dünyalarında gizli olan aczlerini hiç unutmayanlardır.

*

Dünyayı Cennete dönüştürecek olan akıncılar, ölümsüz dünyanın şarkılarını söyleyen edebiyatçılardır.

*

Edebiyatcılar hem gece uyurken, hem gündüz uyanıkken rüya görürler. Onlar akıllarıyla düşünürler gönülleriyle yazarlar.

*

Edebiyatçıları olmayan ülkeler, düşüncelerini eylemlere, eylemlerini düşüncelere dönüştüremezler.

17 Haziran 2020, 13:36

DEMOKRASİLERDE EN İYİ DEVLET HAKKIN SESİ OLMAYI BİLEN EN AZ DEVLET OLAN DEVLETTİR

Dünyada kendini bilenlerle, kendini bilmeyenler arasında çatışma, insanlığın ilk yıllarından bugüne, kesintisiz devam etmektedir. Aslında bu çatışma, doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin, iyi ile kötünün, zaman zaman ateşli, zaman zaman ateşsiz silahlarla, dünya ölçeğinde sürdürdükleri bir savaştır. Ademoğulları arasındaki savaş, değişik silahlarla Kıyamete kadar devam edecektir. Dünyada hiçbir ülkenin, bu savaştan kaçması mümkün değildir. Dünya barışı için, her ülke gücü ölçüsünde, bu savaşa katılmak zorundadır.

*

Habil ile Kabil Ademoğulları arasındaki savaşın, evrensel simgeleridir. Habil doğruluğu, güzelliği ve iyiliği simgelerken, Kabil yanlışlığı, çirkinliği ve kötülüğü simgeler. İnsanlığın evrensel çatışmasında, haksızlık peşinde koşanlar kötülükleri, herkesin hakkına saygı gösterenler, iyilikleri büyütürler. Sağlıklı bir toplum inşa etmek için, iyilik peşinde koşanlar, kötülük peşinde koşanlardan daha çok olmalıdır. Toplumların canlılığı, iki kesim arasındaki çatışma ve yarışmadan kaynaklanır.

*

Dünyada demokratik yönetimler, insanlık tarihi boyunca devam eden, iyiliğin güçleriyle kötülüğün güçleri arasındaki, çatışma ve yarışmaya yeni, boyutlar kazandırmışlardır. Demokrasi deyince, herkesin aklına Atina gelir. Ancak Atina'da yalnızca özgür azınlığın seçme ve seçilme hakkı vardır. Toplumun büyük bir çoğunluğu, seçme ve seçilme hakkından yoksundur. Bugünkü anlamda, herkesin seçme ve seçilme hakkına sahip olduğu, demokratik yönetimlerin tarihi, yüzyılı aşmaz,çok yenidir, çok kısadır.

*

Yönetimin tarihi, insanlığın ilk yıllarına kadar uzanırken, bugünkü anlamda demokrasinin tarihi yenidir. Geniş açıdan bakıldığında, yönetim sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisidir. Dayatmacı yönetimlere karşı, demokratik yönetimlerin geliştirilmesi, iyilik peşinde koşanların, eline çok güçlü ve çok etkili olan oy silahını vermiştir. “Çoğunluk, kötülükte birleşmez” diyenler, demokratik yapı içinde, oylarıyla yönetimleri, zora başvurmadan değiştirirler. Demokrasi yönetilenlerin iyilik arayışlarını kolaylaştırır.

*

Dayatmacı yönetimler,dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, asla uzun ömürlü olmazlar. Silahla iktidara gelen yönetimler, silahla iktidardan uzaklaştırırlar. Demokrasi kültürünün zenginleştirilmesi,dünyadaki bütün ülkelerin ortak sorunudur. Bilinen yönetim teknikleri arasında demokrasi, kusurları en az olan yönetim yöntemidir. Habil'in yolundan gidenlerin sayısı arttıkça, demokrasinin kusurları azalır. Demokrasiler azınlığın ihtiyaçlarından önce, azınlığın haklarını gözeterek,çoğunluğun ihtiyaçlarını karşılamaya öncelik verirler.

*

İslam dünyasının sorunları, demokrasinin alanını daraltarak değil, genişletilerek çözülür. Demokrasilerde tehlikeli olan, sınırsız demokrasiden daha çok sınırsız devlettir. Çünkü, devletin gücünü sınırlamak, milletin gücünü sınırlamaktan çok daha zordur. Toplumlara en büyük zararı, ayrıcalıklı, dokunulmazlık kazanan kamu kesimleri verir. Dünyada her zaman, en az olan devlet olan devletler, en iyi devletler olmuşlardır. Devletlerin görevleri, ülkede ve dünyada güvenliği ve adaleti sağlamaktır.

*

Dünyanın her yerinde, ülkelerin yönetim sorunları, dayatmayla değil, demokrasiyle çözülür. Hastalanan bütün demokrasilerin tedavisi, her zaman daha çok, demokrasiyle yapılmıştır. Ülkelerde daha çok demokrasi, daha çok katılım ister, daha çok iyilikte yarış ister. Demokrasilerde iyilikte yarışanlar, uzun dönemde her zaman kazanırlar.

*

Necip Fazıl'ın dizeleriyle söylenirse: "Gerçek demokrasinin şöyledir tefsiri / Halk hakkın esiridir,devlet halkın esiri".Hakkın yolunda olan demokrasilerde, kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Ayrıcalık iyilikte yarışmayla kazanılır.

*

Demokrasilerde iyilikte yarışmak herkesin görevidir, sesiz insanların sesini,devletin ve milletin bütün kurumları ve kuruluşları duyar.

*

Daha çok demokrasi, daha az demokrasiden çok daha iyidir.

*

Ayrıcalıklı kesimlerin gücü, demokrasiyle sınırlandırılır.

*

Demokrasiler farklı kesimleri, ortak paydada birleştirir.

*

Ortak payda bütün insanlığın ortak aklıdır.

*

Ortak akıl, kötülükte birleşmez.

*

Sağduyu için yol birdir.

17 Haziran 2020, 13:45

GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTELERDE KONUŞULUR GİBİ SUSULUR SUSULUR GİBİ KONUŞULUR.BİLGİ DİLDEN DİLE BİLGELİK GÖNÜLDEN GÖNÜLE AKTARILIR.ONLARIN GÖSTERİŞLİ BİNALARI

YOKTUR,"MUALLİMİ-İ EVVEL"LERİ İNSANLIĞIN SON PEYGAMBERİDİR.

18 Haziran 2020, 12:58

DAYANIŞMACI KÜLTÜR PAYLAŞIMCI EKONOMİ OLMADAN KATILIMCI DEMOKRASİ OLMAZ

Endonezya'dan İran'a, Suriye'den Mısır'a bütün Müslüman ülkeler, yüzyılların içinde oluşan, kültürel derinliklerini ve ekonomik zenginliklerini yitirdiler. İslam dünyasının kültürel ve ekonomik yoksulluğu, siyasal alanda da etkisini gösteriyor. Müslüman ülkeler, dünyanın en yoksul ve en dayatmacı yönetimleri arasında, ilk sıralarda yer alıyorlar. Demokrasi düşmanı, dayatmacı yönetimlerin elinde, İslam dünyası savaştan savaşa sürükleniyor.

*

Barış yoksulu Müslüman ülkelerdeki yönetimi ele geçirme yarışmaları, seçim alanlarından, savaş alanlarına taşınmıştır. Irak'ta, Suriye'de, Yemen'de, Afganistan'da iktidar savaşları, mezhep savaşlarına dönüşmüştür. Mezhepler arasındaki nefretin doğurduğu nefret, bütün Müslüman ülkelere yayılmıştır. Doğal kaynak zengini ülkeler, hayatın bütün alanlarında üretim yoksulu ülkelere dönüşmüşlerdir.

*

İslam dünyasının kültürel derinliğiyle birlikte, üretim gücünü yitirmesinin peşinden, büyük bir demokratik yönetim yoksulluğu gelmiştir. Ülkelerin kültürel, ekonomik ve demokratik zenginlikleri, birleşik kaplara benzer, kültürel düzeyleri, iki alandaki düzeylerini belirler. Müslüman ülkelerdeki kültür yoksulluğu, demokrasi ve ekonomi yoksulluğuna yol açmıştır.Yönetimde dayatmacılığın doğurduğu dayatma, hayatın bütün alanlarına, bir bulaşıcı hastalık gibi yayılmıştır.

*

Kültürde zenginleşme olmadan, ekonomide zenginleşme, ekonomide zenginleşme olmadan, demokraside zenginleşme olmaz. İslam dünyasının demokratik açılımında, ekonomik gelişme, kültürel gelişmeyi izler. Kültür ekonomiye, ekonomi demokrasiye yeni açılımlar kazandırır. Kültür ekonominin, ekonomi demokrasinin temellerini oluşturur. Kültürlerini geliştiremeyen ülkeler, ekonomileriyle birlikte ,demokrasilerini geliştiremezler.

*

Bütün alanlarıyla edebiyat ve güzel sanatlar, kültürel alanın ana sütunlarıdır. Kültürel hayatta enine boyuna tartışılan konular, erken ya da geç, ekonomik ve siyasal alanda, kendilerine geniş uygulama alanları bulurlar. Kültürün öncüleri, yıllar sonrasını görürler, geleceğin dünyasını bugünün dünyasına taşırlar. Sezai Karakoç'un Türkiye'nin dönüşüm stratejisi olan, "İslamın Dirilişi" kitabında vurguladığı gibi: "Bugün edebiyata giren yarın hayata girer."

*

Kültüre odaklanan ülkelerde, dayatmacı yönetimlerden demokratik yönetimlere, devlet odaklı ekonomiden, pazar odaklı ekonomilere geçiş süreci, büyük bir hız ve yoğunluk kazanır. Ekonomik büyümede, doğal kaynaklardan önce, kültürel kaynaklar gelir. Derin kültürleri olmayan toplumların, zengin ekonomileri ve katılımcı demokrasileri olmaz.

*

Katılımcı adil demokratik yönetimlerin işlevi, zorlaştırmak değil kolaylaştırmaktır, nefret ettirmek değil sevdirmektir, tükettirmek değil ürettirmektir.

*

Devletlerin güçleri, ürettikleri kaliteli ürünlerden, verdikleri kusursuz hizmetlerden, geliştirdikleri derin bilgilerden kaynaklanır.

*

Dünyayı açgözlülüğü özendiren, tüketimde yarışan yönetimler değil, tokgözlülüğü özendiren, üretimde yarışan yönetimler dönüştürür.

*

Tarihin her döneminde barışın koruyucuları,el açan devletlerden daha çok el açılan devletler olmuştur.

19 Haziran 2020, 12:39

DÜNYADAKİ BÜTÜN KRİZLERİN KAYNAĞINDA SAVURGANLIKTA SINIR TANIMAYAN AÇGÖZLÜ İNSANLAR VARDIR

Savurganlığın herkesin gözünü kamaştırdığı dünyada, bütün şehirlerin kalbine alışveriş merkezleri yerleşmiştir. Savurganlığı bir yaşama ve düşünme, tarzına dönüştüren seküler insan, haftada en azından bir defa, alışveriş merkezlerine gitmezse, kendisini hem çok yoksul, hem çok mutsuz hissetmektedir. Bunun için, alışveriş merkezlerinde dolaşmak, vitrinlerin önünde saatlerce durmak, gerekli gereksiz bir şeyler almak, seküler insanların, her hafta tekrarladıkları bir ibadet haline gelmiştir.

*

Bütün insanlık, sürekli satın almayı özendiren pazarlama teknikleriyle desteklenen savurganlıkla, ateş çemberiyle kuşatılmış bir akrep gibi, çok dar bir alana sıkıştırılmıştır. Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatı yaşanır kılan, insanın huzur ve mutluluğunu sağlayan herşey, savurganlığın oluşturduğu ateş çemberinin dışında yer almaktadır. Herkesi baştan çıkaran, tüketim sarhoşluğundan ayılmadan, savurganlığın ateş çemberinin dışına çıkmak mümkün değildir.

*

Savurganlık oluşturduğu ateş çemberiyle, insanlığı toptan intihara sürüklemektedir. Tüketim kültürünün ve gösteriş harcamalarının, kutsal şehirlerinden, bütün ülkelere aşısı bulunmayan bulaşıcı hastalık gibi yayılmaktadır. Dünyada bütün insanları, çevresinde toplayan, bir çekim alanı oluşturan savurganlık, hayatı zorlaştırmakla kalmıyor, yol açtığı kültürel ve çevresel sorunlarla, dünyayı yaşanmaz hale getiriyor.

*

Dünyadaki ekonomik ve kültürel sorunların anası alkollü içkiler ise, babası savurganlıktır. Tüketim ve alkol sarhoşluğuna kapılan toplumlar, yalnızca sağlıklarını değil, ekonomik zenginliklerini yitiriyorlar. Biri insanların akıllarını başlarından alırken, biri de, paralarını ellerinden alıyor.

*

Savurganlığın ve alkollü içeceklerin tüketimin yaygınlaşması, ülkelerin ekonomilerini büyütür. Ancak bir ülkenin ekonomisinin büyümesi, toplumdaki yoksulluğun azaltılması anlamına gelmez. Ekonomilerde savurganlığın ve alkollü içeceklerin toplumsal maliyetleri, ekonomik maliyetlerinden kat kat daha fazladır.

*

Tüketim ve alkol sarhoşluğunun yol açtığı, trafik ve iş kazalarıyla artan kaynak israfı, toplumları zenginlik içinde yoksulluğa sürükler.Hayatı kolaylaştıranlar, toplumsal maliyetleri değil, yararları büyüten ürünler ve hizmetlerdir.

*

İnsanın sağlığını sarsan, toplumdaki gelir dengesizliklerini büyüten, insanların ihtiyaçlarından daha çok isteklerini karşılayan ürünler ve hizmetler, hayatın bir yanını yaparken, başka bir yanını yıkarlar.

*

Savurganlık insanın elinin emeği ve alın terinin karşılığından daha fazlasının peşine düşmesinden kaynaklanır.

*

Savurganlıkla haksız kazançlar ve soygunlar arasında, doğru orantılı bir bağıntı vardır.

*

Savurganlık insanlığı, toptan intihara sürükleyen, en büyük tehdittir.

*

Açgözlü savurganlara, dünyanın denizleri ve ormanları az gelir.

20 Haziran 2020, 13:00

GÜNCELLİĞİNİ HİÇ YİTİRMEYEN KİTAPLARLA KÜLTÜRE DERİNLİK EKONOMİYE ZENGİNLİK KAZANDIRMAK

Dünyada insana bağışlanan ekonomik zenginliklerin, kültürel derinliklerin bilincine, kitaplarla varılır. Kitaplar insanların düşünce ve eylem dünyasında, gören gözleri, sorgulayan akılları ve yazan kalemleri olurlar. Dünya kitaplarla yaşanır kılınır. Ülkelerde barışa giden yol, kitaplarla aydınlatılır. Kitaplardan uzaklaşan ülkeler, kendilerini savaşlardan kurtaramazlar. Savaşları kitaplar durdurur. Barış kitaplarla korunur.

*

Bütün kitaplar ilhamlarını kutsal kitaplardan alırlar. Bilinen her kültürün kaynağında, sürekli okunan kitaplar vardır. Kitaplardan uzaklaşanlar, farkında olmadan hayattan uzaklaşırlar. Hayatın akışı, kitaplarla canlılık kazanır. Kitaplardan beslenmeyen kültürlerin, yüzyıllar içinde varlıklarını korumaları mümkün değildir. Dünyanın bütün ülkelerinde, insanlar gibi, kültürler ve ekonomiler, kitaplarla zenginleşirler, kitaplarla ete kemiğe bürünürler.

*

Kültürü ve ekonomiyi hayatın, birbirinden ayrılmaz iki yüzü olarak görenler, her alanda köklü dönüşümlerin öncülüğünü yaparlar. Hayatın her alanında doğruyla yanlışın, iyilikle kötülüğün, güzellikle çirkinliğin sınırları kitaplarla çizilmiştir. Anadolu’nun kültürel ve ekonomik zenginliklerini, bütün dünyaya taşıyan kurumları ve kuruluşları, kitaplar olmadan, kültürlerin zenginleşemeyeceklerini, gördükleri için, her iki alanda sağlam yer edinmeye, kültüre büyük yatırım yapmaya çalışmaktadırlar.

*

Bilim, sanat ve kültür alanında, yüzbinlerce yeni kitabın yazarları, yayıncıları, başka dillerde yayın haklarını almak isteyenleri, buluşturan kitap fuarlarının önemi, yıldan yıla artmaktadır. Bunun için yerel ulusal fuarların küresel uluslararası dönüştürülmesi, bütün ülkeler için hayati önem taşımaktadır. Frankfurt kitap fuarı gibi, küresel kitap ve kültür pazarları olan fuarlar, dünyanın akademisyenlerini, yazarlarını ve sanatçılarını bir araya getirirler. Dünyada kültürlerin güçleri kitaplarından, ekonomilerin güçleri kültürlerinden kaynaklanır.

*

Uluslararası denizler gibi, kitaplar bütün ülkelerin ortak kaynaklarıdır. Bütün dünya hiç eskimeyen sürekli yeni olan kitapların vatanıdır. Bu yüzden her ülkenin kapısı, güncelliğini yitirmeyen kitaplara, sonuna kadar açıktır. Hiçbir ülke Yunus'a, Mevlana'ya, İbn Arabi'ye, Shakespeare'e, Hugo'ya, Geothe'ye ve Steinbeck'e sınırlarını kapayamaz. Onların kitaplarının önüne hiçbir güç geçemez. Onlar ülkelerin değil, gönüllerin fatihleridir. Onların eserleri bütün ülkelerde, hiçbir engelle karşılaşmadan dolaşırlar. Kimse onlara pasaport sormaz.

*

Yeni yüzyıl kitapların yüzyılı olacaktır. Kitaplar hayatı güçleştirmek için değil, kolaylaştırmak için yazılmışlardır. Yirminci yüzyıl bir savaş yüzyılı olmuştur. Almanya ordularla dünyaya açılmanın bedelini, İkinci Dünya Savaşında yerle bir olarak, çok pahalı ödemiştir. Savaşlarla başkalarına acı çektirenler, verdikleri acıların kat kat fazlasını kendileri çekerler. Ülkeler arasındaki sorunların çözümünü, barışta arayanlar, barışın mimarları ve koruyucuları olurlar.

*

Kitaplarla kültürün derinleştirilmesinden daha çok, silahlarla ekonominin zenginleştirmesine önem veren bir dünyada, hiçbir ordunun uluslararası boyutlar kazanan, küresel sorunların üstesinden gelmesi mümkün değildir.

*

Yeni dünyada ülkelerin başarısı, kültürün ve ekonominin birbirini, desteklemesinden doğan zenginliğin, hayatın bütün boyutlarına, altın oranda yansıtılmasına bağlıdır.

*

Kültürün dünyadaki yeri, ekonominin dışında olmak değil, ekonominin üstünde olmaktır.

*

Kültür ekonominin erken doğmuş, her zaman önceliği olan ikiz kardeşidir.

21 Haziran 2020, 01:27

HACİMLİ DENEME ÖZEL SAYISINDAKİ YAZIMIZ DENEME KIRK SAYFADA ANLATILAN DÜŞÜNCEYİ, BİR SAYFADA ANLATMASINI BİLME USTALIĞIDIR

BU BAĞLAMDA DENEME ŞİİRİN İKİZ KARDEŞİDİR. Teşekkürler Nuri Pakdil Sevdalısı,Sevgili A.Başpınar Atıf Bedir, sevdiklerini sevenlere bereket,sevenler sevilirler.

22 Haziran 2020, 13:10

GİRİŞİMCİLİK İNSANLARIN GÖNÜLLERİNDE YATAN YUNUS'LARI UYANDIRMAYI BİLMEKTİR

Ülkelerin ellerindeki kaynakları ürüne, hizmete ve bilgiye dönüştürme yolunda, köklü değişiklikler yapmadan, düz kare dünyada saygın bir konum kazanmaları mümkün değildir. Uluslararası ilişkilerde ülkelerin ağırlıkları, dünya pazarlarındaki paylarından kaynaklanır. Ülkeleri dünya pazarlarına, üretim gücünü artırmada, yenilik yapmasını, risk almasını ve uzun dönemli düşünmesini bilen girişimciler taşır.

*

Ülkelerin üretim güçsüzlüğünün giderilmesi, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda, doğru ürün, doğru hizmet ve doğru bilgi üretmesini bilen girişimcilerinin sayısının büyüklüğüne bağlıdır. Bu yüzden dünyada bütün üniversiteler, lisans ve lisans üstü programlarında, çok boyutlu "Girişimcilik" derslerine yer ve önem vermeye başlamışlardır. Derslerde girişimcilerin başarılarının sırları, yeni iş konuları geliştirme, üretim, pazarlama ve finansman boyutlarıyla, iş planlarının hazırlanması ele alınmaktadır.

*

Ülkelerde temel ihtiyaçları karşılayan ekonominin, üretim ve yönetim sorunlarına ,ağırlık vermeden, "Girişimcilik ve Girişim Kültürü" kitabımızda vurgulanan, üretim ve yönetim alanlarına, yeni boyutlar kazandırmak ve dünya pazarlarına açılmak mümkün değildir. Dünyanın her ülkesinde ekonominin omurgasını, ürün, hizmet ve bilgi üretmesini bilen girişimciler oluşturur. Onlar ülkelerinin bayraklarını ve kültürlerini, bütün dünyaya taşırlar.Onların pazarlarında eskiler değil, yeniler satılır.

*

Dünyada bir girişimciyi başarılı kılan, kaliteli ürün üretme, kusursuz hizmet verme ve yeni bilgi geliştirme gücüdür. Ekmeğini taştan çıkaran, avuçladığı toprağı altına dönüştüren, insanların önünde, açılmayacak hiçbir kapı yoktur.

*

Asya'dan Avrupa'ya uzun bir yolculuğa çıkan Türklerin, bütün dünyaya taşınması gereken, zengin bir girişimcilik kültürleri vardır. Üretim ve yönetim uzmanlarının tartıştıkları değerler, Yunus'un değerleridir, Sinan'nın değerleridir.

*

Yunus'un düşünce ve eylem dünyasının ekonomik, siyasal ve kültürel, hiçbir alanında, odunların bile eğrisine yer yoktur.

*

Yunus'un değer dünyasında doğruluk alınır, doğrulur satılır. Doğruluk en büyük sermayedir.

*

Dünya pazarlarında, doğruluk pasaport taşımaz, doğruluğa vize sorulmaz.

23 Haziran 2020, 12:27

DÜNYAYA YUNUS'UN ŞİİRLERİYLE GİTMEK SİNAN'NIN KUBBELERİYLE KALMAK

Hayatın yaşanır kılınmasında, her düşünce ve eylemin bir ötesi, bir maverası, bir görünmeyen yüzü vardır. Her düşünce, bir eylemi maverasıyla, ya zenginleştirir ya da yoksullaştırır. İyilik arayanlar, bir eylemin maverasında olumluluk, kötülük arayanlar olumsuzluk görürler. Toplumları zenginleştirenler, her eylemin ötesindeki çirkinliklerden daha çok, güzellikleri görecek göze sahip olanlardır.Bilgelik görülende değil,görendedir.

*

Göz vardır gördüğüyle, savaşı durdurur. Göz vardır görmediğiyle, savaşı başlatır. Gizem kendisinden başka, her şeyin maverasını gören gözdedir. Barış isteyenler, her şeyin iyilik yanını görürken, savaş isteyen de her şeyin kötülük yanını görürler. Barışın koruyucuları, bir kere haksızlık yapmaktansa, bin kere haksızlığa uğramayı göze almayı bilirler. Onlar her toplumda, bir taraftan barışa giden yolları açarken, bir taraftan savaşa giden yolları kapatırlar.

*

Savaşın ötesinin barış olduğunu görenler, berisinin barış olduğunu görürler. Fiziğin ötesi metafizik olduğu gibi, gündüzün ötesi gece, dünyanın ötesi öteki dünyadır. Kişileri olduğu kadar, toplumları etkileyen, her ekonomik ve kültürel olayın bir maverası vardır. Bin yıllık Anadolu tarihinden yola çıkılarak, Türkiye’yi yeniden bir dünya gücü haline getirecek kültürel dinamikler, görünen ve görünmeyen yanlarıyla, ele alınarak birlikte tartışılmalıdır.

*

İslam dünyasındaki iç savaşların, dehşet verici boyutlara ulaştığı bir dönemde, kubbelerin sultanı Mimar Sinan’ın Görünen Süleymaniye’siyle Yahya Kemal’in Görünmeyen Süleymaniye’si, olan “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirini, bütün boyutlarıyla, anlamak ve anlatmak, büyük önem kazanmaktadır. Yahya Kemal Süleymaniye’de kılınan bir bayram namazının maverasında, Türklerin Asya’dan Avrupa’ya uzanan bin yıllık tarihlerini özetlemiştir.

*

Yahya Kemal’in deyişiyle, “Dili bir, gönlü bir, imanı bir” Türk toplumu, “En son dinin” dünyada, “En güzel mabedi olsun” diye, inşa ettiği Süleymaniye’de, Anadolu insanının hem geçmişini, hem de geleceğini görmüştür. Türkler yüzyıllarca barış içinde yaşadıkları topraklara, Mevlana’nın Mesnevi’siyle gitmişler, Yunus’un sevgisiyle kalmışlardır. Onların görünenin ötesini gören gözleri, toplumun haksızlığa uğrayan bütün kesimleri için, büyük bir ümit ve güven kaynağı olmuştur.

*

Anadolu insanının korkuyu ümide, nefreti sevgiye dönüştüren gücünün kaynağında, görünen ve görünmeyen boyutlarıyla, iki dünyayı birlikte görme ve algılama ustalığı vardır. Osmanlı coğrafyasındaki Türklerin, Anadolu’da olduğu gibi, kusursuz bir barışın yolunu açabilmeleri için, her sabah namazını, “Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı"na dönüştürmeleri gerekir.

*

Toplumların görünen silahlardan önce, görünmeyen silahlarla fethedildiği bir dünyada, şiirden daha güçlü bir silah yoktur. Ülkelerin dünyadaki ağırlıkları, silahlı güçlerinden önce, silahsız güçlerinden kaynaklanır. Mimarlar ölümsüz eserleriyle, medeniyetlerin görünen yüzlerini, şairler ezberlenen şiirleriyle, medeniyetlerin görünmeyen yüzlerini inşa ederler.

*

Medeniyetlerin ölümsüz eserleriyle, kültür ve ekonomi arasındaki uyum ve düzen, doruk noktasına ulaşarak kalıcılık kazanır.

*

Akıl gözüyle tasarlanan, gönül gözüyle inşa edilenler, medeniyetlerin çekim alanlarını oluştururlar.

24 Haziran 2020, 11:44

MÜSLÜMAN ÜLKELER YIKILSALAR DA YAKILSALAR DA YİRMİBİRİNCİ YÜZYIL YENİDEN İSLAMIN YÜZYILI OLACAKTIR

Gerçeğin coşkusunu derinden duyanlar, hayatın şiirini yakalamış olanlardır. Şiir gerçeğin en güzel, en yalın, en etkili biçimde ifade edilmesidir. Doğal olan gerçektir, gerçek olan doğaldır. Doğallığın sesi olmayı başaran şiir, gerçeğin sesi olmayı başarır. Şiir güzel olanı aramaktır. Hayatın bütün boyutlarında, güzellikte yarışanlar, gerçeğin gücünden yararlanmasını, hayatı dönüştürmesini bilirler.

*

Türkiye’de düşüncesini şiire, şiirini eylemine yansıtan şairlerin başında, edebiyatın her alanında ölümsüz eserler veren Necip Fazıl gelir. O Tanzimat sonrası Türk tarihini, yeniden ele alarak, Türkiye’de sorgulayıcı, eleştirel tarihçiliğin de öncülüğünü yapmıştır. Ona göre bütün dallarıyla birlikte, gerçeği aramayan sanat ve bilim, insanlığa kalıcı bir katkıda bulunmadığı gibi, kimseye de önemli bir yarar sağlamaz.

*

Çilenin insana düşüncede derinlik, sanatta incelik, eylemde olgunluk, kazandırdığının bilincinde olan Necip Fazıl, Çile şiirinin her dizesiyle, insanları iç dünyalarını hem yıkan, hem inşa eden. gizemli eli tutmaya çağırır. Çile’ye bütün olarak bakıldığında, çalkantılı bir dönemde, arayış içinde olan, entelektüel krizle boğuşan, bir şairin gözünden bütün insanlığın yitirdiği, Cennetin bulunuşunu anlattığı görülür.

*

Necip Fazıl’ın her şiiri gibi, her kitabı da, düşünce ve eylem dünyasının bir parçasıdır. Onun kadar şiirini, düşünce ve eylemine başarıyla, yansıtan başka bir şair yoktur. Onun başı hep yükseklerdedir, hiçbir zaman ümitsizliğe düşmez, karamsarlıkla düşünce ve eylemin doruklarına tırmanılmayacağını bilir. O yarınlara ümit ve güvenle bakarken, yoksullukların kaynaklarını kurutur, zenginliklere de yeni açılımlar kazandırır.

*

Türklerin bin yıllık tarihlerinde, Türk nehirleri olan, Yeşil Tuna’nın, Cömert Nil’in, Güçlü Fırat’ın ve Sakin Dicle’nin, ortasından ikiye ayırdıkları şehirleri, dönüştürdükleri gibi, Necip Fazıl düşünceleriyle, şiirleriyle ve eylemleriyle, Anadolu şehirlerini bir bir dönüştürmüştür. Şehirlerin özlerini koruyarak, dönüşmeden dönüşmelerinde, şairlerin ölümsüz şiirleri büyük önem taşır. Onlar her zaman, düşünceler ve eylemler arasında, gizemli bir köprü olmuşlardır.

*

Toplumları Necip Fazıl gibi: “Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte! / Ölsek de sevinin, eve dönsek de! / Sanma bu teker- lek kalır tümsekte! / Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! / Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!” diyen, karamsarlık bulutlarını dağıtan, düşünce ve eyleme yeni açılımlar kazandıran, şairler dönüştürürler. Onlar ölümsüz şiirleriyle, insanları kötümserliğin karanlıklarından, iyimserliğin aydınlıklarına çıkarırlar.

*

Toplumlar bilgiyi bilgeliğe dönüştüren bilge şairleriyle, “Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedilik sarayının paslanmaz tacını bulurlar.”

*

Ölümsüz şiirler yeryüzünden önce, gökyüzünde yazılırlar. Şiirin doruklarında hiçbir zaman kötümserlik rüzgarları esmez.

*

Gün doğarken de, gün batarken de, yarınlar şiirindir. Şiirin tekerleği hiçbir zaman tümsekte kalmaz.

*

Şiiri iman için bilenlerin dünyasında,ümitsizlik inançsızlıktır, Allah'ın gücünün üzerinde güç yoktur.

*

Allah'ın vermediğini kimse veremez, Allah'ın verdiğini kimse alamaz.

25 Haziran 2020, 12:19

DÜNYADA SEKÜLER KÜLTÜRÜN GÜNEŞİ BATARKEN KUTSAL KÜLTÜRÜN GÜNEŞİ DOĞUYOR

Kültür deyince, bütün dünyada akla, kutsal kültürden daha çok, seküler kültür gelir. Kutsal kültürü toplumların afyonu olarak görenler, bütün insanlığın geleceğinin seküler kültürde aranması gerektiğini söylemişlerdir. Kutsal kültürden ne kadar uzaklaşılırsa, seküler kültüre o kadar yaklaşılacağı savunulmuştur. Yirminci yüzyılın sonunda kutsal kültürün yerine, seküler kültürü yerleştirmeye çalışanların, büyük ölçüde yanıldıkları görülmüştür.

*

Bilginin hiyerarşisinde, seküler kültüre tanınan ayrıcalık, insanların iç dünyalarında, büyük bir yoksullaşmaya yol açmıştır. İç dünyanın yoksullaşması dış dünyaya yansımış, toplumların afyonunun kutsal değil, seküler kültür olduğu ortaya çıkmıştır. Seküler kültür her şeydir diyenler, seküler kültür için, başta savaşlar olmak üzere, her şeyi yapmışlardır. Aydınlanma dönemiyle başlayan, bilimi tek yol gösterici kabul eden, seküler dünyanın yol açtığı, dehşet verici savaşlar, birbirini izlemektedir.

*

Dünyayı Cehenneme dönüştüren seküler kültürün kaynağı Batı, Cennete dönüştürecek kutsal kültürün kaynağı Doğu’dur. Edebiyat iki kültür arasında köprüdür. Yirminci yüzyılda Batı’nın öncülüğünde, dünyanın sekülerleşmesi tartışılmıştır. Yirmibirinci yüzyılda ise, Doğu’nun öncülüğünde dünyanın yeniden kutsal kültüre dönmesi tartışılacaktır.

*

Yirmibirinci yüzyıl, dünyada pek çok düşünürün, haberini verdiği gibi, kutsal kültürün yüzyılı olacaktır.Seküler kültürün görünmeyen dünyaya, kapalı tek boyutlu değerleriyle, bütün insanlığın karşı karşıya olduğu, çok boyutlu sorunlarını çözmek mümkün değildir. Ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda, köklü bir zihniyet değişikliğine ihtiyaç vardır. Seküler kültürü kutsallaştıranlar, finansal krizlerden çevre krizlerine kadar, bütün dünyada büyük yıkımlara yol açan, küresel krizlere sürüklemişlerdir. Geçen yüzyılın çözümleri, gelen yüzyılın sorunları olmuştur.

*

Dünyadaki savaşların önüne geçmek için, seküler kültürün kutsal kültürü değil, kutsal kültürün seküler kültürü içselleştirmesi gerekir. Yirminci yüzyılda seküler kültürün dünyaya sunduğu çareler, Yirmibirinci yüzyılda dünyanın üstesinden gelinmez krizlere dönüşmüştür. Dünyanın geleceği, seküler kültürün yerine kutsal kültürün geçmesine ve kutsal kültüre verilecek öneme bağlıdır. Yeni yüzyılda bütün insanlık, bir yol ayrımına gelmiştir, ya bütünüyle var olacak, ya da bütünüyle yok olacaktır.

*

Bütün dünyada büyük ekonomik gelişmeler yanında, büyük kültürel çöküntülere de yol açan seküler değerler, ömrünü tamamlamıştır. Kutsal kültüre gözlerini kapayan seküler dünya, görünmeyeni görme gücüyle birlikte, görüneni görme gücünü yitirmiştir. Batı dünyası ya seküler kültür, ya da kutsal kültür derken, hem kutsal hem de seküler dünyayı birden yitirmiştir. Denizi arayan büyük bir nehir gibi, dünya başını taştan taşa vurarak, krizlerden çıkış yolu aramaktadır. Marx’ın öngörüleri gerçekleşmemiş, seküler kültür büyük bir başarısızlığa uğramıştır.

*

Seküler kültür fizik dünya, kutsal kültür metafizik dünyadır. Fizik dünyanın sınırlı güçleriyle metafizik dünyanın sınırsız güçlerine savaş açılmaz.

*

Fizik dünyada, kutsal kültür içinde, seküler kültür bir kar gibi erimezse, kutsal kültür seküler kültür içinde bir kar gibi erir.

*

İki kültürü altın oranda harmanlayacak olanlar, edebiyatlarla medeniyetleri, Allah için,iman için, bilenler olacaktır.

26 Haziran 2020, 12:12

MEDENİYETTE MÜKEMMELLİĞİN KAPILARINI MÜKEMMELLİĞİ ARAYAN EDEBİYATÇILAR AÇAR

Küreselleşme, küyerelleşme, medeniyetler savaşı gibi, Tom Peters'ın "Mükemmeli Arayış" kitabında ele aldığı mükemmellik arayışı, dünyada en çok tartışılan konuların başında gelmektedir. Büyük dinlerin ortaya çıktığı, insanlığın dört bin yıllık tarihi, mükemmeli arayış tarihidir. İnsanlık tarihi boyunca, dünyada devletlerden daha çok, medeniyetler savaşmıştır. Mükemmeli arayışta, toplumların güçleri, edebiyatlarından ve medeniyetlerinden kaynaklanır. Mükemmeli arayış, silahlarla cephelerde yapılan savaş değil, üretilen ürün, hizmet ve bilgilerle pazarlarda yapılan bir yarıştır.

*

Mükemmeli arayış tarihinde, köklü dönüşümlerin yolunu, edebiyatla medeniyeti, medeniyetle edebiyatı, bütünleştirmesini bilen edebiyatçılar açmıştır. Mükemmeli arayışta, edebiyatlar ülkelerin en etkili ve en güçlü silahlarıdır. Dünya edebiyatının mükemmellikte, sınır tanımayan kutup yıldızları, edebiyatı medeniyetten, medeniyeti edebiyattan ayırmamışlardır. Tarihin bütün dönemlerinde, mükemmel toplumların, medeniyetler görünen, edebiyatlar görünmeyen yüzleri yansıtmışlardır.

*

Edebiyatları medeniyetlerin aynaları olarak görenlerin, görünen dünyayla görünmeyen dünya arasındaki, sınırları kaldıranların dünyasında, mükemmeli arayış yolculuğu, beşikten mezara kadar, kesintisiz devam eden bir süreçtir. Medeniyetlerden önce edebiyatların savaştığı, düzleşen kare dünyada, edebiyat ve medeniyet, mükemmeli aramak ve mükemmellik yolunda olmaktır. Mükemmelliği arayanlar arkalarında, izlenmesi gereken kalıcı izler bırakırlar.

*

Edebiyat ve medeniyette mükemmelliği aramak, mükemmel olmak, dünya ölçeğinde uzun ve büyük bir yolculuğa çıkmaktır. Mükemmelliğin yolunda olanlar, mükemmelliği arayanların kılavuzları olurlar. Mükemmeli arayanlar, denizleri arayan ırmaklar gibi, yollarına çıkan engelleri aşmasını bilirler. İnsanlık tarihi boyunca mükemmelliğe ulaşanlar, risk almasını bilenler olmuştur. Bu yüzden, tarihin her döneminde, mükemmelliğin yolu, hiçbir zaman kalabalıkların yolu olmamıştır.

*

Bütün zorluklara göğüs gererek, mükemmelliği arayanlar, kalabalıkları peşlerinden sürüklemesini bilmişlerdir. Mükemmellik yolunda olanlar, yorulmadıkları gibi, canlılıklarını da yitirmezler. Onların gelen günleri, geçen günlerinden çok daha coşkulu, çok daha mükemmel olmuştur. Onlar ekonomik, siyasal ve kültürel, hayatın her alanında, medeniyet biziz, edebiyat bizdedir, edebiyat biziz, medeniyet bizdedir, diyerek edebiyatı medeniyetten ayırmamışlardır.

*

Mükemmeli arayanlar, sürekli hareket halinde olmanın verdiği güçle, iç dünyalarının derinliklerini, dış dünyalarının zenginliklerine yansıtmışlardır. İki dünyada mükemmelliği arayanların gücü, başlarındaki akıllarıyla dış dünyayı, gönüllerindeki akıllarıyla iç dünyayı, mükemmelleştirmeyi bilmelerinden kaynaklanmaktadır. Türklerin akıl gücünün simgesi Ahmet Sultan’ın Sultanahmet’i, gönül gücünün simgesi de, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’idir.

*

Mükemmel olanlar, mükemmellerin yollarını izlerler. Mü- kemmellerin yolu, engelleri aşmasını bilenlerin yoludur.

*

Mükemmelliği bulanlar, mükemmellik yolunda olanlardır. Arayanlar bulurlar, bulanlar olurlar.

*

Yolda olanlar, yol açmasını bilenler, mükemmeli aramasını, mükemmel olmasını bilirler.

27 Haziran 2020, 12:55

İNSAN AKLININ ÖZÜ GÖNLÜNÜN ÖZETİ HER YÜZYILIN DİLİ KİTAPLAR

Her kitabın etkisi, kendinden önce yazılan, bilgi ve bilgelik dünyasına, yeni boyutlar kazandırmış, sıradışı kitaplardan gelir. Yüzyılların içinde önemini hiç yitirmeyen, bugün yazılmış gibi, yeni olan kitaplar, bütün insanlığın düşünce ve eylem birikiminden yararlanırlar. Onlar her yüzyılda yeniden doğarlar, hiç kimse onları tekrar tekrar okumaktan, tekrar tekrar yorumlamaktan usanmaz. Dönemin aklının özü, gönlünün özeti olan Mesnevi, söz konusu kitapların başında gelir.

*

Ülkeler arasındaki uzaklıkların, anlamını yitirdiği düz kare dünyada, savaş ülkelerini barış ülkelerine dönüştürecek yol, “Beni yabancı sanmayınız. Ben bu ülkedenim, sizin ülkenizde evimi arıyorum” diyen, Mesnevi’nin yoludur. Aranılan ev, insanlığın atalarının yitirdiği barış evidir. Barış evi, Asyalıların, Avrupalıların, Afrikalıların, Amerikalıların evi değil, kimsenin kimseye üstün olmadığı, Ademoğullarının evidir. Barış evinde, savaşın sorumluları, evin dışında değil, evin içinde aranır.

*

Barış ülkesinin, barış evinde yaşayan, barış aileleri, insanlık dairesinin üzerindeki, noktalar gibi, hayatın merkezinde yitirdikleri evlerini aramaktadırlar. Barış ülkelerinde güç, birbirine benzer olmayanların, birbirleriyle çatışmalarından daha çok, birbirleriyle uzlaşmalarından kaynaklanır. Onlar sorulunca konuşan bir bilge gibi, zamanı gelmemişse susarlar, zamanı gelince konuşurlar. Barış dünyasında bir uçta olmak değil, iki uçta birden olmak önemlidir.

*

Barış kitabı Mesnevi, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik hazinesidir. Bilgelikler bilgeliğini bulan Mevlana, dünyanın hangi ülkesinde yaşarsa yaşasın, herkesi Mesnevi’nin bilgeliklerini paylaşmaya çağırır. Dünyada kim Mesnevi’den ne alırsa alsın, aldığını insanlığın hazinesinden almıştır. Akla zenginlik, gönle derinlik kazandıran Mesnevi’de, herkese yer vardır. Çoklukta birliği, birlikte çokluğu yakalayan, Mesnevi’nin yol haritası, insanlığı barışa götürecek yol haritasıdır.

*

Gönlünün derinliklerinde uzun yolculuklara çıkanlar, aklının zenginliklerine yeni açılımlar kazandırırlar. Hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarında, sürdürülebilir bir gelişme sağlamada, gönlün derinlikleri, aklın zenginliklerinden çok daha önemli, çok daha etkilidir. Hayatın hiçbir alanında, gelişmeye karşı konulmaz, gelişme yönlendirilir. Gönlün derinliklerinin geliştirilmesi, aklın zenginliklerinin geliştirilmesinden, daha büyük bir çalışma gerektirir.

*

Son yüzyıllarda bütün dünyayı bir savaş alanına dönüştüren seküler Batı, akılla gönül arasında aşılmaz duvarlar inşa etmiştir. Aklın zenginlikleriyle gönlün derinlikleri arasındaki duvarları, Mesnevi’den başka yıkacak bir güç yoktur. Mesnevi’de akıl gönüldür, gönül akıldır, akılla gönül arasında senlik ve benlik kavgası olmaz, ikisi bir bütünün birbirinden ayrılmaz iki yüzüdür. Ancak aklın doğruları, gönlün doğrularıyla dizginlenerek, denetim altına alınır.

*

Mesnevi küresel doğruları dile getiren, küresel sorunlara küresel çözümler öneren, paylaşıldıkça zenginleşen, bitmez, tükenmez, bütün insanlığın sesi olan, herkese açık küresel bir hazinedir.

*

Mesnevi’nin dostları, Parisli, Berlinli, Cambridgeli, Konyalı, Kurtubalı, New Yorklu, Moskovalı, Kazanlı, Pekinli, Tokyolu değil, anavatanları "Yitik Cennet" olan Ademoğullarıdır.

*

Barış dünyasının mimarları akıl terinden önce gönül teri dökenlerdir.

*

Mesnevi bütün insanlığı sürdürülebilir bir barışa çağırır.

28 Haziran 2020, 12:20

SÜREKLİ YORUMLANMASI GEREKEN TARİH BÜTÜN ÜLKELERİN BÜTÜN BİLİMLERİN BİTMEZ TÜKENMEZ HAZİNESİDİR

Bütün insanlığın düşünce ve eylem birikimi, tarihin havuzunda toplanır. Bu yüzden tarih, araştırma alanı ne olursa olsun, her bilimin atölyesidir. Bütün bilimler tarihin büyük havuzundan yararlanırlar. Tarihi tekrar yazmasını ve tekrar yorumlamasını bilmeyenler, gelecek kuşaklara kalacak eserler bırakamazlar. Geçmişim derinliklerinden bakmadan, gelecekte yaşanacakları tahmin etmek çok zordur.

*

Tarihçi Arnold Toynbee’nin İstanbul’da, “Tarih Üzerine” yaptığı iki konuşmada vurguladığı gibi: “Her ülkede her kuşak ülkelerinin tarihini yeniden yazmak zorundadır.” Tarihin olayları değişmez, ancak olayların yorumu kuşaktan kuşağa değişir. Her kuşağın dünyaya bakışı, değişik boyutlarıyla hayatı kavrayışı değiştiği için, tarihin yorumlanışı da değişir. Tarihte yapılan hataların tekrarlanmasını önlemek için, tarihin sürekli yeniden yorumlanması gerekir.

*

Yahya Kemal’in şiir ve düşünce dünyasında, sedeften bir ırmak gibi, Asya’dan Avrupa’ya akan Türk tarihinin, vazgeçilmez bir yeri vardır. Yahya Kemal’e göre, Anadolu’nun bin yıllık tarihi, Türk toplumunun kimliğiyle birlikte, kişiliğini de oluşturmuştur. Türklerin düşünce eylem dünyaları, Anadolu’nun tarihiyle ve coğrafyasıyla yoğrulmuştur. Tarih Anadolu insanının düşünce, coğrafya eylem dünyasına yeni boyutlar kazandırmıştır. Anadolu’da tarih ve coğrafya, Türklerin, önceden okunmayan kaderleri olmuştur.

*

Mehmet Akif, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında, nasıl savaşları şiire, şiiri de savaşlara kazandırmışsa, Yahya Kemal de Türklerin tarihlerini şiire, şiirlerini tarihe kazandırmıştır. Onlar için Anadolu, bin yıllık tarihiyle ve coğrafyasıyla, bitmez tükenmez bir hazine görevi yüklenmiştir. Medeniyet ve edebiyat sevdalısı Sadettin Ökten, “Yahya Kemal’in Rüzgarıyla” kitabında, Yahya Kemal’in şiirlerinden yola çıkarak, Türklerin Balkanlarda, yüzyıllarca süren ilerleyişleriyle birlikte, çekilişlerini de ayrıntılı olarak ele almış, akıcı bir dille de anlatmıştır.

*

Yahya Kemal şiir yazmamış, şiirle tarih yazmıştır. Yahya Kemal tarihin peşinden koşmamış, tarih Yahya Kemal’in peşinden koşmuştur. Yahya Kemal tarihi aramaz, Tarih Yahya Kemal’i bulur. O büyük şair olduğu kadar, yıkılışta yükselişi gören, büyük bir tarih felsefecisidir. Yahya Kemal Türklerin Balkanlar'dan, Kafkaslar'dan, Ortadoğu'dan Anadolu’ya çekil- dikleri bir dönemde, karamsarlığa, kötümserliğe, ümitsizliğe düşmeden, geçmişin güzel günlerinin, geleceğin güzel günlerine ışık tutması için bugüne taşımıştır.

*

Yahya Kemal dünyaya tarihin derinliklerinden bakarak, geçmiş yüzyılların görkemini, şiirleriyle, yazılarıyla, sohbetleriyle, Yirminci yüzyıla yansıtmasın bilmiştir. Onun şiirlerinde Türklerin Anadolu’daki dokuz yüzyıllık tarihlerinin, ana dinamikleri bir büyük ressamın fırçasından çıkmış tablo gibi, bütün görkemiyle gözler önüne serilir. O tabloda Türklerin üç kıtada, iki denizde var oluşlarının, büyük dönüm noktaları olan, Çaldıran, Mohaç, Kosova, Niğbolu, Belgrad, Budin, Mekke, Medine, Kudüs, Mısır, Tunus, Barbaros ve Cezayir vardır.

*

Yahya Kemal Doğu’dan Batı’ya giden Türkleri, felsefe yapan bir millet olarak değil, fetih yapan bir millet olarak görmüştür. Ancak söz konusu olan fetih, silahlarla yapılan bir fetih değil, Mesnevi ile yapılan bir fetihtir.

*

Yahya Kemal’in düşünce ve eylem dünyasında, cihan vatandır, vatan cihandır. O cihanda İstanbul, Mekke kapısı Üsküdar, Medine kapısı Eyüp, Kudüs Kapısı Kadıköy ile ayrı bir yer tutar.

*

Yahya Kemal Paris’te aradığını, İstanbul’da bulmuştur. İstanbul’u Topkapı’da Okunan Kur’an ve Ayasofya’da okunan ezan korumaktadır.

29 Haziran 2020, 14:17

YENİ DÜNYANIN AÇGÖZLÜLÜĞÜ BÜYÜTEN AVEMELERE DEĞİL İHTİYAÇLARI GİDEREN ÇARŞILARA İHTİYACI VARDIR

Batı ülkelerinden bütün dünyaya ihraç edilen seküler kültürde, her insanın her gün tükettiği ürün ve hizmetlerin hacmini, günden güne, haftadan haftaya, aydan aya, yıldan yıla, biraz daha büyütmesi, bütün ülkelerde gelişmişliğin kutsal ölçüsü haline gelmiştir. Tüketimin böylesine önemsenmesi, insanların sınırlı ihtiyaçlarından daha çok, sınırsız isteklerinin karşılandığı alışveriş merkezlerini, kutlu mekanlara dönüştürmüştür.

*

Dünyanın her ülkesinde, tüketim yaşamanın aracı olmaktan çıkmış, hayatın amacı haline gelmiştir. Üretim ve tüketimin tarihi, insanlığın tarihiyle yaşıttır. Dünyada kültürel hayatın derinleşmesi, ekonomik hayatın zenginleşmesi için, gözleri doyurmaya amaçlayan alışveriş merkezlerine değil, karınları doyurmayı amaçlayan çarşılara ihtiyaç vardır. Açgözlülüğün büyütüldüğü dünyada, çarşılar değil alışveriş merkezleri, kendilerine vazgeçilmez bir yer açmışlardır.

*

Cahit Zarifoğlu’nun “İşaret Çocukları” şiirindeki, şiirsel anlatımıyla, “Yasin okunan” gül kokan, “Tütsü tüten” ve “Cami avlularına açılan” çarşılarda, isteklerden önce ihtiyaçlar karşılanarak, insanların gözlerinin doyurulmasına değil, karınlarının doyurulmasına önem verilir. Anadolu’da denildiği gibi: “Gözün karnı yoktur.” Gözler hiçbir zaman doymazlar. Dünyanın sınırlı kaynakları, herkesin ihtiyaçlarını karşılar, ancak kimsenin isteklerini karşılamaz.

*

Bursa’dan Üsküp’e, Şam’dan Kahire’ye, Türkler yönetimlerine katıldıkları, güvenliklerinden sorumlu oldukları bütün şehirleri, camilerle, çarşılarla, çeşmelerle, dergahlarla, hanlarla, hamamlarla ve kervansaraylarla donatmışlardır. Bir yakası Avrupa, bir yakası Asya olan İstanbul gibi, Kapalı Çarşı da Türklere Fatih’in armağanıdır. Fatih İstanbul’da, Ayasofya’yı camiye çevirerek kültürel dokuyu, Kapalı Çarşıyı inşa ederek ekonomik yapıyı bütünüyle değiştirmiştir.

*

Anadolu insanının ekonomik ve kültürel hayatında, çarşılar üretimde yardımlaşmanın ve tüketimde paylaşmanın doruk noktasına ulaştığı alanlardır. Bunun için Anadolu’da: “Bir dükkanla çarşı olmaz” denilir. Anadolu şehirlerinin her çarşısında, yüzlerce satış ve üretim yeri bulunur. Sezai Karakoç’un “Kapalı Çarşı” şiirinde vurguladığı gibi: “Kapalı Çarşı içinde kapalı rüya çarşıları” ile “Açık ve keskin yumuşak ve güzel Kur’an sesleri” birbirine karışır.

*

Kapalı çarşılarda “Yağmur karşılıklı yağar”, alışverite ka- zandıranlar kazanırlar, kazananlar kazandırırlar. Anadolu’nun düşünce ve eylem dünyasında, güzellikte yarışma kültürün, dürüstlükte yarışma ekonominin temelidir. Karakoç “Gül Muştusu”nda, “Gül” seven, “Gül” koklayan Fatih’in İstanbul’unun, hem kültürünü hem ekonomisini, gül yaprağından kubbeleri, gül fidanından çatıları, gül kokan insanlarıyla, geçmiş yüzyıllardan gelecek yüzyıllara taşımıştır.

*

İstanbul Türklerin Anadolu’daki bin yıllık tarihlerinin, binbir renkli çiçeğinin açtığı muhteşem bir gül bahçesidir. Lalelerin vatanı İstanbul, laleleriyle olduğu kadar, çarşılarıyla da dünyanın bütün şehirlerine, eşsiz bir örnek olmuştur.

*

Derin İstanbul’da, Derin Mekke, Derin Medine, Derin Kudüs el ele vererek, insanları özgürleştirerek özgünleştirirler, özgünleştirerek özgürleştirirler.

*

Üç ayrı dilden yazılmış, camileriyle ve çarşılarıyla konuşan İstanbul, yüzyılların içinde yazılmış, tekrar tekrar okunan bir kitaptır.

*

Yeni dünyanın New York'un göz kamaştıran avemelerine değil,İstanbul'un ihtiyaçları karşılayan, çarşılarına ihtiyacı var.

30 Haziran 2020, 12:52

SALGIN HASTALIK SONRASI KÜREDEN KAREYE DÖNÜŞEREK BIR OLMAYAN DÜNYA SAVAŞLARLA YOK OLUR

Küre dünyada savaşlar yalnızca birbirleriyle savaşan ülkeleri yakıp yıkarken, kare dünyada savaşlar birbirleriyle savaşsın savaşmasın, bütün ülkeleri yakıp yıkıyor. Rusya’nın Afganistan’ı, Amerika’nın Irak’ı işgal etmesinden bu yana, İslam dünyasında milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Bütün Ortadoğu ülkeleri kan denizine dönüşmüştür. Ortadoğu'da barış şehirleri,savaş şehirleri olmuştur.

*

Kendini yenilemekte geç kalan son büyük Müslüman devleti olan Osmanlı’nın küçülmesinden ve Türklerin Anadolu’ya çekilmelerinden sonra, İslam dünyası paramparça olmuştur. İran ve Irak savaşında olduğu gibi, Ortadoğu ülkeleri savaşlarda, bir birlerine en büyük zararı vermişlerdir. Petrolden gelen savaşa gitmiştir, Yirmi birinci yüzyılda gitmeye devam etmektedir.

*

İslam medeniyeti, dünyanın yaşayan en köklü, en güçlü medeniyetlerinin başında gelen, iki dünya medeniyetidir. İslam tarihinin dinamikleri kavranılmadan dünya tarihinin dinamikleri kavranılmaz. Müslüman ülkeler, Endonezya’dan Fas'a kadar, dünyanın doğal kaynaklarının toplandığı, bereketli orta kuşağı oluştururlar.

*

Ortadoğu Büyük doğal ve tarihsel kaynaklarıyla,dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel “Adalet Terazisi”dir. İster Rusya, ister Amerika, ister İngiltere olsun, Ortadoğu’da savaşan, başını arı kovanına sokar, savaşı kendi ülkesine taşır. Ortadoğu’da silahla yaşanmaz. Ortadoğu'da görünen silahlarla yürüyenler, görünmeyen silahlarla durdururlar.

*

Yirmi birinci Yüzyıl’ın başında, yalnızca Ortadoğu değil, bütün dünya zembereğinden boşalmış, mekanik bir saat gibi, akrep ve yelkovanı çılgınca dönüyor, kriz üstüne kriz, savaş üstüne savaş üretiyor. Dünyada krizler, savaşları, savaşlar krizleri tetikliyor. Ne dünya Ortadoğu’yu anlıyor, ne de Ortadoğu dünyayı anlıyor.Ortadoğu'da savaş özüm değil, sorun üretiyor.

*

Dünya Ortadoğu’ya, Ortadoğu da dünyaya uyum sağlamakta, ayak uydurmakta zorlanıyor. Sınav soruları çalışılmayan yerlerden geldi diye, hem dünya, hem de Ortadoğu, “adalet terazisi”ne, gereken özeni göstermiyor.Adaletin çiğnendiği bir dünyada hiçbir kurum ayakta kalamaz. Adaleti ayaklar altına alanlar, ayaklar altında kalmaktan kurtulamazlar.

*

Yunan ve Roma‘dan beslenen Batı dünyasının, “Bırakınız yaksınlar, bırakınız yıksınlar” ya da “Bırakınız ölsünler, bırakınız öldürsünler” diyen paradigmasıyla, ne dünyaya, ne de Ortadoğu’ya barış getirilir. Bu bağlamda, seküler Batı dünyasının, Ortadoğu’nun kutsal kültürüne, yakıp yıktığı kutlu kentlerine, her zamankinden çok daha fazla ihtiyacı vardır.Mekke şehirlerin,Kur'an kitapların anasıdır.

*

Metafizik dünyaya bütünüyle kapalı seküler Batı’nın, tarihte silinmez izler bırakan, iki Amerika yağmalamasını, Ortadoğu’da tekrarlaması mümkün değildir. İslam medeniyeti, en sonda gelen, ancak en başta olan, yaşayan bir medeniyettir. Ortadoğu savaştan ne kadar etkilenirse, etkilendiğinden çok daha fazla etkiler. Ortadoğu'da dökülen kan karşılıksız kalmaz.

*

Seküler Batı dünyasının metafizik temel kaynaklarının, ne kadar yüzeysel olduğu Ortadoğu’da açıkca görülmüştür. Batı dünyasının son yüzyılda, Ortadoğu’nun petrolleriyle ulaştığı zenginlik, güneş karşısındaki kar gibi eriyor. Göklere isyan edercesine yükselen gökdelenler, büyük alışveriş merkezleri, şehirleri işgal eden fabrikalar, bir salgın hastalık karşısında, tek tek boşalıyor.

*

Batı’da finansal krizleri, kültürel krizleri izliyor. Avrupa ülkeleri işgal ettikleri, Ortadoğu ülkeleri tarafından işgal edilerek, adalet yerini buluyor. Her Batı ülkesinde, yen bir Ortadoğu inşa ediliyor. “Adalet Terazi”si, Pisagor‘un ters çana benzeyen altı delik ancak içindeki su dökülmeyen, “Adalet Kupası”na benzer. Aç gözlülük yapılır da, su sınır çizgisini aşarsa, kupadaki suyun tamamı dökülür. Batı dünyası, açgözlülüğünün bedelini ödüyor.

*

Batı Ortadoğu’da yol açtığı göç dalgalarına sınırlarını kapamada, sınırları aşarsa, kupada suyun tamamının yitirilmesi gibi, bütün sınırlarını bir bir yitirir.İngiltere Pakistanlaşır, Fransa Cezayirleşir, Almanya Türkiyeleşir, Rusya Suriyeleşir, Amerika Afrikalılaşır.

*

Yirminci Yüzyıl’ın Hitler’i gibi, nerede durulacağını bilmeyen Yirmi birinci yüzyılın Hitler’leri, Ortadoğu’da milyonlarca insanı, ükelerinden, şehirlerinden, evlerinden ve işyerlerinden kopardılar. Onların elinde her gün, bütün insanlık binlerce defa öldürülüyor.

*

Nasıl çürüyen bir dişteki ağrı, bütün bedene yayılırsa, sınırların birbirine karıştığı kare dünyada, bir ülkenin savaşı, bütün ülkeler yayılır. Kare dünya bir olmayan ülkelerin, yok oldukları dünyadır.

*

Küre dünyada savaş, politikanın cepheye taşınması olmuştur.

*

Kare dünyada savaş, politikanın pazara taşınması olacaktır.

*

Kare dünyada savaşlar,çözüm değil,sorun üretirler.

30 Haziran 2020, 13:12

"Biz yerin altındakilerle birlikte yaşarız" diyen, Yahya Kemal'e rahmet okumak için, bütün Osmanlı…

"Biz yerin altındakilerle birlikte yaşarız" diyen, Yahya Kemal'e rahmet okumak için, bütün Osmanlı coğrafyasının, "Görünmeyen Üniversite"leri olan, yer altı zenginliklerinin haritasını, hazırlayan Değerli İsmail Güleç'e, bütün Anadolu şehirlerini kapsayacak, yeni çalışmasında başarılar diliyoruz. Dünyada benzeri olmayan üniversitelerden yararlananlar, onların başlattıkları gelenekleri devam ettirenler, Güleç'e hiç beklemediği kadar değerli katkılarda bulunacaklardır.