Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Temmuz 2020

31 yazı

1 Temmuz 2020, 13:49

DÜNYANIN HİÇBİR YANINDA HUKUKSUZ DEVLET DEVLETSİZ HUKUK OLMAZ

Hukuk gelenekleri sağlam olmayan devletlerin, yönetim gelenekleri güçlü olmaz. Hukuk toplumun, toplum yönetimin güç kaynağıdır. Hukukun olmadığı toplumlarda, uyumsuzluk ve düzensizlik vardır. Uyumun yerine uyumsuzluğun, düzenin yerine düzensizliğin geçtiği bir toplumda, kurumlar ve kuruluşlar hiçbir alanda başarılı çalışmalar yapamazlar. Toplumların üstünlükleri, hukuklarının kusursuzluklarına dayanır. Hukuku kusursuz olan toplumların, kurumları ve kuruluşları kusursuz olur.

*

Her zaman bilginin üzerinde bir bilgi vardır. Yönetimlerin başarısı, bilginin üzerindeki bilgiyi bilmelerine dayanır. Allah'ın bilgisi, bütün bilgilerin üstündedir. Bütün insanlığın bilgisi, Allah'ın bilgisine düşülmüş küçük bir dipnottur. Bütün kitaplar, kutsal kitapların insanlığa yön gösteren ilkelerini açıklamak için yazılmıştır. Çünkü, dünyanın ağaçları kalem, denizleri mürekkep olsa, kutsal kitapların açıklanmasına yetmez. Onlar sahili olmayan bir denize benzerler.

*

Hukukun ve yönetimin, ana kaynağı kutsal kitaplardır. Kur'an'da kesinlikle yapılması ve kaçınılması gereken eylemlerle, hoş görülen ve görülmeyen davranışlar belirlenmiştir. Ancak bu eylemlerin ve davranışların sayısı oldukça sınırlıdır. Belirlenen ana çerçeve içinde, insana sayısız eylem ve davranış için, her konuda büyük bir serbest alan bırakılmıştır. Toplumun bütün kesimlerinin, üretim güçlerinin büyütülmesi, yönetimlerin yapılması gereken eylemlerle, kaçınılması gereken eylemlere özen göstermelerine bağlıdır.

*

İslam dünyasının hukuk ve yönetim anlayışının oluşmasında “Hanefi Okulu”nun kurucusu Büyük İmam Ebu Hanife'nin vazgeçilmez bir yeri vardır. O kurduğu “Akademi” ile İslam hukuk ve yönetiminin temellerini atmıştır. Muhammed Hamidullah, Kemal Kuşçu''nun çevirdiği, Sadettin Acar'ın sadeleştirdiği “İmam-ı Azam ve Eseri” isimli kitabında, Ebu Hanife'nin hukuk ve yönetimi düzenlemek amacıyla oluşturduğu, hocaları öğrenci, öğrencileri hoca olan “Akademi”yi ana özellikleriyle anlatır.

*

Bir toplumda hukuk ve yönetim, hayatın bütün boyutlarıyla ilgili olduğu için, sağlam temellere dayanmak zorundadır. Bunun için, Ebu Hanife, ünlü akademisini, eğitimlerini tamamlayan bin öğrencisi arasından seçtiği kırk iyi yetişmiş öğrencisiyle oluşturmuştur. Onlar kırk farklı görüş olmadan, bir doğru görüşün ortaya çıkmayacağını düşünmüşlerdir. O kırk kişi, doğruyu aramada ve doğruyu bulmada, sabahlara kadar tartışabilecek, bilgi ve birikime sahip, kırk kişidir.

*

İslam'ın Çin'den İspanya'ya kadar çok geniş bir coğrafyada, büyük bir dirençle karşılaşmadan hızla yayılması, sağlam bir hukuk ve tutarlı bir yönetim anlayışından kaynaklanır. Onlar, gittikleri her ülkenin Kur'an ve Hadis'e aykırı olmayan geleneklerini kabul etmede ve onları hukuklarının ve yönetimlerinin bir parçası haline getirmede, çok açık ve çok kararlı davranmışlardır.

*

Allah'a dayanan, bir hukukun ve yönetimin işi,doğruyu bulmaktır.

*

Doğruyu aramayan bir hukuk, yanlışın savunucusu olur.

*

Hukukta ve yönetimde doğrunun yeri tartışılmaz.

2 Temmuz 2020, 12:13

WISSEMA'NIN ÜÇÜNCÜ KUŞAK ÜNİVERSİTELERİNDEN YENİ DÖNEMİN DÖRDÜNCÜ KUŞAK ÜNİVERSİTELERINE EVRİLMEK

Salgın sonrası "Postkorona Dünya" Mevlana gibi "Yeni Sözler", söyleyenlerin, Yunus gibi "Her Dem Yeni" olanların dünyasıdır.Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.Bilinmeyen yeni dünya, bilinen eski dünya değildir.Küre dünyanın çözümleri,kare dünyanın sorunları olacaktır.Yeraltından yerüstüne haber vermenin yorulma bilmez ustası Sevgili Güleç'in vurguladığı gibi,Türkiye'nin ve dünyanın "Yeni Üniversite"lere değil, "Farklı Üniversite"lere ihtiyacı vardır.Bu alanda "Öğrenen Kuruluşlar" kuramının öncüsü Peter Senge'nin kitapları,Selman Han'ın "Dünya Okulu" ve Ron Paul'un "Okul Devrimi" yön gösterici olacaktır.Bu bağlamda Üsküdar Üniversitesi "Sürekli Eğitim Merkezi"nin programlarını zenginleştirmek için,bütün üniversitelere örnek olacak geniş kapsamlı bir çalışma başlatmıştır.

3 Temmuz 2020, 12:40

POSTKORONA DÜNYADA İKİNCİ AVRUPA RÖNESANSININ TEMELLERİNDE BİRİNCİDE OLDUĞU GİBİ YİNE ENDÜLÜS OLACAKTIR

Müslümanların İspanya'ya ve Orta Asya’ya ulaşmalarıyla, büyük bir canlılık kazanan ekonomik, siyasal ve kültürel hayat, mezhep savaşlarıyla yakılıp yıkılan, Avrupa ülkelerine de yansımıştır. Orta Asya’nın büyük bilginleri Hint ve Yunan kültürünü İslam kültürünün ışığında özümseyerek, fizikten kimyaya kadar sosyal, sağlık ve teknik bilimlerin her alanında, özgünlüğünü hiç yitirmeyen, eşsiz eserler ortaya koymuşlar ve bilim dünyasının kutup yıldızları olmuşlardır.

*

Bilim tarihçisi Fuat Sezgin’in ayrıntılı olarak ortaya koyduğu gibi: Orta Çağ Müslümanları, kendilerinden önceki bilimleri geliştirdiler, yeni bilimler kurdular ve bugün Batı dünyasında geliştirilen pek çok bilimin de temellerini attılar. Yirmi birinci yüzyılda dünyanın bilimsel alandaki başarısı: Müslümanların öncülüklerini yaptıkları, temel eserlerini verdikleri bilimlerin geliştirilmesi, zenginleştirilmesi ve yeni boyutlar kazandırılmasına dayanır. Bilimsel gelişme kesintisiz bir süreçtir.Bilim Çin'de,Amerika'da olsa, bulunur ve alınır.

*

İbni Sina, İbn Rüşd, İbn Arabi, Biruni, Farabi ve İbn Haldun bilim dünyasının parlaklıklarını hiç yitirmeyen kutup yıldızlarıdır. Aynı dönemde Orta Asya’da yaşayan üç büyük bilgin ve düşünür, felsefe, tıp, astronomi ve matematik alanlarında verdikleri eserlerle, dünya bilim tarihinde kendilerine vazgeçilmez bir yer açtılar. Dünya düşünce tarihinde Farabi’nin adı, Aristo’dan önce anılır. Farabi Batı dünyasını aydınlatan, “Muallimi Sani” olarak ünlenen, ilk Türk ve Müslüman düşünürdür.Batı dünyasının tanıdığı Aristo, Farabi'nin süzgecinden geçen Aristo'dur.

*

Aydın Sayılı'nın ve Seyit Hüseyin Nasr’ın doktora hocası, Harvard’ın bilim tarihçisi George Sarton aşılmamış “Bilim Tarihi” kitabında bilimsel gelişmeleri, her biri elli yıl süren dönemlere ayırır ve her dönemi ismini veren, bir düşünürle açıklar. Dünya bilim tarihinde Yunanlı bilginler “450 ve 300” arasında üç dönem, Avrupalılar “1100 ve 1200” arasında iki dönem, Müslümanlar “750 ve 1100” ile “1200 ve 1350” yılları arasında beş ve üç dönemlik yer tutarlar. Dünyadaki bilimsel gelişmelerin lokomotifi Yunanlı bilginler değil, Müslüman bilginlerdir.

*

İslam’ın doğuşunun üzerinden bir yüzyıl bile geçmeden, Müslümanların Çin denizinden Atlantik okyanusuna kadar uzanan mucizevi açılmaları olmasaydı, bilinen Avrupa başka bir Avrupa olacaktı. Yunanlı bilginlerin çalışmaları, çok dar bir coğrafyada kalırken, Müslüman bilginlerin çalışmaları, çok geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Ticaretin özendirildiği, üreten el olmanın erdem kabul edildiği, Müslüman toplumlardaki bilimsel canlılık, ekonomik ve sosyal yapıda da köklü dönüşümlere yol açmıştır.

*

Orta Çağ Müslümanlardan daha çok, Hristiyanlar için karanlık çağdır. Orta Çağ’da Avrupa şehirleri yoksullukla boğuşurken, Şam, Bağdat, Kurtuba, Buhara ve Semerkant, her alanda altın dönemlerini yaşamışlardır. Orta Çağ'da “Roma gölü” olan Akdeniz, “Müslüman gölü”ne dönüşmüştür.

*

Batı düşüncesinin temellerini, Yunanlı bilginlerden önce Müslüman bilginler atmıştır. Müslümanlar için “Muallimi Sani” olan Farabi, Hristiyanlar için “Muallimi Evvel”dir."Erdemli Devlet"in mimarı Farabi'nin e-tartışmadığı konu yoktur.

*

Avrupalılar Birinci Rönesanslarını Yunanlılardan değil, Müslümanlardan ödünç aldıklarıyla gerçekleştirdiler.Roger Garaudy'nin önemle vurguladığı gibi, Avrupalılar İkinci Rönesanslarını Müslümanlarla birlikte yapacaklardır.

*

Avrupa Rönesans’ında Yeni İslam’ın payı,Eski Yunan,Eski Roma ve Eski Hristiyanlık'tan çok daha büyüktür.

*

Avrupa’da Rönesans adına ne varsa, ne yapılmışsa, hepsinin ana temel taşları Endülüs'te atılmıştır.

*

Kare dünyada Endülüslü bilginler ve bilgeler olmadan, İkinci Avrupa Rönesansı gerçekleşmez.

*

Brüksel İstanbul'un katkılarıyla, er ya da geç Avrupa'nın, İkinci Kurtuba'sı olacaktır

4 Temmuz 2020, 12:40

OLUŞMAKTA OLAN KARE DÜNYADA OMUZLARINDA SİLAH TAŞIYANLAR ELLERİNDE KİTAP TAŞIYANLAR TARAFINDAN DURDURURLAR

Tarihsel süreçte toplumlar bulundukları yerde kalmazlar konumlarını sürekli değiştirirler. Toplumların yapı değiştirmeleri, olumlu yönde büyümeye dönük olduğu gibi, olumsuz yönde küçülmeye dönük de olabilir.Nasıl tabiattaki doğal olayların uymak zorunda olduğu doğal yasalar varsa, toplumda insanların uymaları gereken toplumsal yasalar vardır. Tarihte toplumsal yasaların kısa dönemden daha çok, uzun dönemde geçerliliklerini, hiç aksatmadan korudukları açıkça gözlenir.

*

Toplumsal yasaların işlerlik kazanması, insanların tek tek olgunlaşarak, yeri ve zamanı gelince, hep birlikte hareket etmesini öğrenmelerine bağlıdır. Zamanı gelmiş bir dönüşümü, nasıl hiç kimse durduramazsa, zamanı gelmemiş bir dönüşümü de hiç kimse başlatamaz. Toplumsal olaylar karşısında kişisel tepkilerin etkisi çok sınırlıdır. Çünkü toplumsal yasalar, kişilerden önce kitle hareketleri ve toplum davranışları için geçerlidir.Kişiler haraketlerin başlamasında kıvılcım işlevi yüklenirler.

*

Toplumların dönüştürücü gücü, adil bir yönetimin güvencesi olan devletten kaynaklanır. Toprak için su nasıl bir görev yüklenirse, toplum için de, devlet aynı görevi yüklenir. Suların toprakların verimliliğini artırdıkları gibi, adil yönetimleriyle devletler de, toplumların üretici güçlerini büyütürler. Bunun için, Anadolu insanının kültüründe, adil yönetimin güvencesi devlete ve devlet yönetiminde “adalet dairesi”ne büyük önem verilir.Adalet her alandaki gücün değişmez ana kaynağıdır.

*

Tarihin her döneminde, adil yönetimler toplumların en büyük hazineleri olmuşlardır. Eğer Anadolu insanı, adaleti her türlü başarı ve huzurun kaynağı olarak görmeseydi, Anadolu'dan üç kıtaya açılarak, İstanbul'u dünyanın en önemli kültür merkezlerinden biri haline getiremezdi. Çünkü, adil yönetimin olduğu toplumda huzur, huzurun olduğu toplumda bolluk vardır. Toplumların dönüşümünde huzur dairesi, adalet dairesiyle bütünleşir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, barış ve huzur her ülkede büyük servet birikmesine yol açar. Zenginlik ise, tarihin her döneminde hem gurur kaynağı, hem de savaş sebebi olmuştur. Zenginlikleriyle kibirlenen toplumlar, dünyanın kaynaklarını paylaşmak için, birbirleriyle savaşmışlardır. Savaşlar geçmişte toplumları yoksul düşürdükleri gibi, gelecekte de toplumların yoksulluğunun ana kaynağı olacaklardır. Tarih boyunca, her savaş, her toplumda bir nükleer silah etkisi yapmıştır.

*

Tarihin her döneminde toplumların, yüz yıllar içinde oluşturdukları huzur daireleri, savaşlarla parçalanmıştır. Savaşlar toplumların korkularını artırmakla kalmazlar, bütün varlıklarını alıp götürürler. Bütün insanlığın huzurunu savaşlar tehdit etmektedir. Savaşların birbirlerini izlediği bir dünyada hiçbir ülkenin huzurlu olması mümkün değildir. Oluşmakta olan kare dünyada, ülkeler ya savaşları durdururlar ya da durduramadıkları savaşlarda, hep birlikte yok olurlar.

*

Dünyanın huzuru ve güvenliği, bütün ülkelerde savaşın şahinlerinin değil, barışın güvercinlerinin desteklenmesine bağlıdır.Adalet her alanda başarının ana kaynağıdır.

*

Oluşmakta olan dünyanın, yeni çekim merkezleri, adil yönetilen ülkeler olacaktır.

*

Kare dünyada önemli olan, kimin yönettiği değil, nasıl yönettiğidir.

5 Temmuz 2020, 11:50

DÜNYADA HER İNSAN ÖLECEKTİR ÖLÜM HAYATIN DIŞINA ATILMAZ HAYAT ÖLÜMLE ANLAM KAZANIR

Kutsal gelenekte ölüm dünya hayatının bitişi, öteki dünya hayatının başlangıcıdır. Hayatın değerli kılınması, ölümün anlamlı kılınmasına bağlıdır. Dünya ve öteki dünya gibi, ölüm ve hayat birbirini izleyen, bir sürecin iki ayrı alanıdır. Birinin öncesi, birinin sonrasıdır. Ölüm sonrasını yok sayan bir kültür, hayata anlam kazandıramaz. Ölümsüz bir hayat, yazı olmayan bir kışa benzer.

*

Dergah kültürünün derin ve zengin dünyasında, ölüm bir ayrılık gününden daha çok, bir buluşma günü olarak kabul edilir. Bunun için, Mevlana’nın ölüm günü, ölümünden sonra, bir ağlama günü olarak değil, bir buluşma günü olarak görülmüştür. Dünyanın her yanında, Mevlana’nın bir dünyadan, bir dünyaya geçiş günü, yaşıyormuş gibi, hiç ölmemiş gibi, dualarla kutlanır gibi anılır, anılır gibi kutlanır.

*

“Ölüm günü tabutum omuzlara alındığı zaman, benim bu dünyanın dertleriyle dertlendiğimi sanma. Cenazemi görünce ayrılık ayrılık diye ağlama. Benim sevgilime kavuştuğum asıl o zamandır. Beni toprağa verince elveda elveda deme, çünkü mezar bir perdedir arkasında Cennetlerin huzuru vardır” diyen Mevlana, ölümü bir yok oluş olarak değil, bir var oluş olarak görmüş, herkesin sessizce karşılaması gerektiğini vurgulamıştır.

*

Mevlana toprağa düşen canın, yeniden hayat bulması olarak gördüğü ölümü, gülümseyerek karşılamıştır. Çünkü dediği gibi “Ölürken gülmeyen kimseye mum deme, aşk yolunda mum gibi eriyenlerdir ki, dağılırken amber gibi kokular saçarlar.” Mevlana gülümseyerek, bu dünyadan öteki dünyaya, bir güzel hayattan başka bir güzel hayata yükselmiştir. Onun düğün gecesinde, kutsal geleneğin, bütün mensupları, cenaze töreninde bir araya gelmişlerdir.

*

İster Müslüman, ister Hristiyan, isterse de Yahudi olsun, onun gönül dünyası herkese açıktır. Onun dergahı korku ve düşmanlığın değil, ümit ve güvenin dergahıdır. Kim olursa olsun, orada kimse için, ümitsizliğe yer yoktur. Bu yüzden, dünyanın her yerinde, herkes onun hoşgörüsüne ve alçak gönüllülüğüne aşıktır. Hristiyanlar ona “Bizim İsa’mız”, Muse- viler “Bizim Musa’mız”, Müslümanlar da “Peygamberimizin Nurudur” demişlerdir.

*

Mevlana hem Doğu’da, hem de Batı’da, ölüm ve hayatın anlamlandırılması yolunda, her düşünür ve şairi etkilemiştir. Onun eserleri yalnızca İslam dünyasında değil, Avrupa ve Amerika’da da kutsal kültüre açılmanın yol haritası olmuştur. Başta Mesnevi olmak üzere onun kitaplarını Annemarie (Ce- mile) Schimmel Almanca’ya, Vincent (Mansur ) Monteil ve Eva (Havva) Meyerovitch Fransızca’ya, Reynold Nicholson ve A. J. Arberry İngilizce’ye çevirmiştir.

*

Coleman Barks’ın “The Essential Rumi” adı altında Mesne- vi’den yaptığı seçmeler, son yıllarda Amerika’da en çok satan şiir kitabı olmuştur. Barks, kitabın sonunda Mevlana ile olan, ilginç öyküsünü anlatır. İlk çevirilerini gönderdiği dostunun önerisiyle, Philadelphia’da bir gönül insanı olan B. Muhyiddin’i ziyaret eder. Bir sene önce rüyasında gördüğü insanla karşıla- şınca şaşırır. Onun ilk sözü “Başladığın işi yarım bırakma” olur.

*

Mesnevi akılla düşünüldüğü gönülle yazıldığı için, bütün insanların hem akıllarında, hem de gönüllerinde kendisine geniş bir yer açmıştır.

*

Yüzyıllar içinde Doğu ve Batı’dan insanların Mesnevi’yi aradıkları gibi, Mesnevi de kendisin arayan insanları aramıştır.

*

Mevlana’nın Dergahı ümitsizlik, karamsarlık, kötümserlik dergahı değildir, kapıları bütün dünyaya açıktır.

*

Koronayla iki dünyanın perdeleri açılmış, hayat ölümle,ölüm hayatla bütünleşmiştir.

*

Ölümün yeni dünyaya doğum olduğunu inanmayanlar, hayatı güzelleştiremezler.

*

Ölüm doğum olduğu için, bütün peygamberler ölmüşlerdir.

*

Dünyada tenler ölür,canlar ölmez,canlar ölümsüzdür.

6 Temmuz 2020, 12:41

SEKÜLER KÜLTÜR ZAMANI KUMDAN KUTSAL KÜLTÜR TAŞTAN KALELER YAPARAK DEĞERLENDİRENLERİN DÜNYASIDIR

Zamanla insanların bedenleri ölür, ruhları ölmez. Ruh bedensiz varlığını korur, beden ruhsuz varlığını koruyamaz. İnsanın değerlendirmek zorunda olduğu zaman, beden ile ruhun bir arada bulunduğu beşikten mezara kadar olan zamandır. Bu bağlamda, hayat zamandır, zaman hayattır. Zamana verilen değer, geleceğe verilen değerdir. Zamanlarını değerlendirmeyi başaranlar, her alanda geleceklerini güvence altına alırlar.

*

Zaman kültürün olduğu kadar, ekonominin de sınırlı sermayesidir. Zamanı ürün, hizmet ve bilgi üretimine dönüştürmesini bilenler güçlü olurlar. Hayatın anlamlı ve yaşanır kılınması için, insanların tükettiklerinden, daha fazlasını üretmeleri gerekir. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayata, yeni eylem alanlarını, gelen günlerinde geçen günlerinden, daha fazla üretim yapmasını bilenler açar. Ürettikleri tükettiklerini karşılayamayan, toplumlar yoksullaşmaktan kurtulamazlar.

*

Görünen ve görünmeyen iki dünyada, insanların hesapları kendilerine verilen zaman içinde, dünyadan aldıklarıyla, dünyaya verdikleri karşılaştırılarak görülür. İnsanların bedenleri, arkalarında bıraktıkları eserleriyle, ölümsüzlük kazanırlar. Ruhlar bedenleriyle, bedenler eserleriyle ölümsüzlüğün tadına varırlar. İnsanlar üretirken, taştan kaleler gibi uzun ömürlü olmanın, tüketirken kumdan kaleler gibi kısa ömürlü olmanın peşinden koşmalıdırlar.

*

Bedenler ölür ruhlar ölmez diyenler, zamanla dost olmak ve barış yapmak zorundadırlar. Zamanla el ele vermeyen, iş birliği yapmayanlara, zaman hazinelerinin anahtarlarını vermez. Zaman dostlarına yeni üretim, düşmanlarına da yeni tüketim kapıları açar. Toplumların bütün kesimlerinde, üretenler zamanlarını değerlendirerek, zamanın önünden giderler. Tüketenleri ise zaman değerlendirir, onlar zamanın ardından koşarlar.

*

Seküler kültürle yoğrulan toplumların simgesi, göklere isyan edercesine yükselen gökdelenlerdir. Kutsal kültürle yoğrulan toplumların simgesi ise, göklerle uyum ve denge içinde olan saat kuleleridir. Dünyanın her yerinde, hayatın her boyutunda saatin ve zamanın bilincinde olunmadan, yeryüzünün bütün insanlar için, yaşanır kılınması mümkün değildir. Necip Fazıl’ın “Zaman” şiirinde vurguladığı gibi: “Zaman her yerde ve / Her şeyin içinde” dir.

*

Hayatın odak noktasında zaman duruyor, insan geçiyor diyen saat vardır. Tarihin her döneminde, hayat saatin çevresinde şekillenmiştir. Saat iyilik peşinde koşanlara iyiliğin, kötülük peşinde koşanlara da kötülüğün yollarını açar. Saatle insana hayatın içinde olduğunu, haber veren zaman, insanın en büyük hazinesidir. İnsan kendisine bedelsiz olarak verilen, eksiksiz gizemli hazineyi, kusursuz bir biçimde değerlendirmek zorundadır.

*

Zaman karşısında bütün insanların, öğrenci olduğu en büyük öğreticidir. İnsanlar en değerli hazineleri, kollarında taşıdıkları saatleridir. İnsanların gelecekleri, saatlerine verdikleri öneme göre, aydınlık ya da karanlık olur.

*

Kaynakların kaynağı, sermayelerin sermayesi zaman, aydınlıktan korkan insanların elinde yıkıcı, karanlıktan korkan insanların elinde, yapıcı bir güç kazanır.

*

Güneşin yakamadığı, yıldırımın öldüremediği, fırtınaların baş eğdiremediği saat, insanın elinde ölümsüzlüğe ayarlanır

7 Temmuz 2020, 12:36

DÜNYADAKİ BÜTÜN İNSANLARA BİR İNSAN GÖZÜYLE BAKMAK

Anadolu insanı Asya ülkelerinde Türk, Avrupa ülkelerinde Müslüman olarak tanınır. Anadolu’da her ailenin bir soyağacı vardır, herkes atalarının kim olduğunu ve nereden geldiğini bilir. Ancak hiç kimse, soyunun bütün soylardan daha üstün, olduğunu ileri sürmez. O bilir ki insanın değeri, soydaşlarının çokluğundan değil, inancının derinliğinden kaynaklanır. İnsanlar güçlerini soylarından önce, değerlerinden alırlar.

*

Anadolu soyların olduğu kadar, inançların da harman olduğu coğrafyadır. Hiç kimse anne ve babasını seçme hakkına sahip değildir. Buna karşılık, inançta zorlama yoktur. Herkes inancını seçmede özgürdür. Bunun için Anadolu insanı, kimsenin inancını küçümsememiş, kimseye de inancını zorla benimsetmeye çalışmamıştır. O gittiği her ülkede, soyunun seçilmişliğini değil, değerlerinin üstünlüğünü savunmuştur.

*

Anadolu’da bir ailede hem Kürt, hem Boşnak, hem Çerkez, hem Arap, hem Arnavut vardır. Bir insanın baba soyu Türk, anne soyu da Arap olabilir. Anadolu insanı yarı Türk, yarı Arap olmaktan kaygılanmaz. Ancak inançta, soyda olduğu gibi, ikiliğe kesinlikle yer yoktur. Bir insanın yarım Müslüman, yarım da Hristiyan olması mümkün değildir. Anadolu’yu Anadolu yapan soyların çokluğu, inancın tekliğidir.

*

İslam’ın bütün insanlığı kucaklayan, geniş ve zengin inanç dünyası içinde, soyu ne olursa olsun, bütün insanlar ya inançta ya da yaratılışta kardeştirler. Çünkü geriye dönülüp bakıldığında, herkesin anne ve babasının, Adem ile Havva olduğu görülür. Dünyanın hangi ülkesinde yaşarsa yaşasın, “Yetmiş iki” ırk da, aynı anne ve babadan gelmiştir. Bu ırklardan hiçbir ırkın, başka bir ırka üstünlüğü yoktur, hiç kimse kendisini “Seçilmiş” ırk olarak göremez.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, her üniversitede, her fa- kültede, her ülkeden öğrenciler vardır. Amerikalı, Avrupalı, As- yalı ve Afrikalı öğrenciler, ülkelerini başka ülkelerle, ırklarını başka ırklarla, karşılaştırmaktan hoşlanırlar. Ancak Darwin’in evrim kuramlarıyla düşünenler, seküler kültürle yoğrulanlar, bütün insanlığın birbirleriyle kardeş olduğunun kavramakta, kimsenin kimseden üstün olmadığını anlamakta güçlük çekerler.

*

Türkler bütün insanlığın, atalarının bir olduğunu bildikleri için, başarılı olmanın kaynağını ırkların soyluluğunda değil, inançların sağlamlığında aramışlardır. Anadolu insanının kimliğine soyu değil, inancı değer kazandırmıştır. Türklerin üst kimliklerini inançları oluşturmuştur. Mihalıççık’ta doğan bir Anadolu insanı Eskişehir’de Mihalıççıklı, Ankara’da Eskişehirli, İstanbul’da Anadolulu, Londra’da Türkiyeli, New York’ta, Müslümandır.

*

Hem yerel hem de küresel düzeyde, kimlikler yatay ve dikey olarak halka halka genişler ve küçülür. Duvarların yıkıldığı bir dünyada, Anadolu insanı, Türkiye’de Türk, Almanya’da Avrupalı ve Amerika’da da dünya vatandaşıdır. “Küresel köy”de her insanın kimliği, isminde gizlidir. Bir insanın iç dünyası, dış dünyasına yansıdığı gibi, inancı da ismine yansır.

*

Türkler ırklarını inançlarında, çaydaki şeker gibi eritmeyi bildikleri için, iyilikte yarışarak, inançlarının kor ateşini, iki deniz, üç kıtaya taşımışlardır.

*

Anadolu insanı inancını soyunda değil, soyunu inancında eritmiştir. Onun için belirleyici olan soyundan önce inancıdır.

*

Anadolu’nun bereketli toprakları, soyları bir ırkta eritmekten daha çok, inançları bir inançta eritmiştir.

8 Temmuz 2020, 12:19

KARE DÜNYADA KIZIL ELMA YERYÜZÜNDEKİ ŞEHİRLERDE DEĞİL GÖKYÜZÜNDEKİ YILDIZLARDADIR

Anadolu insanının tarih içinde, yüzyıllarca süren uzun yolculuğunda, Türk ırklarıyla birlikte, Müslüman ve Hristiyan ırklar da yer almıştır. Türkler Mekke’nin çağrısını, dünyanın bütün şehirlerinde tekrarlamak için, yeryüzünün her köşesini ulaşılması gereken, bir kızıl elma gibi görmüşlerdir. Türkiye’de yaşayan kuşakların, ataları Asya’da doğmuşlardır. Onların çocukları Anadolu’da doğdular, torunları da Avrupa’da doğacaklardır.

*

Anadolu tarihin her döneminde, düşünce ve eylemin kaynağı, yetiştirdiği edebiyatçılar olmuştur. Onlar Anadolu insanına seslendikleri kadar, bütün insanlığa da seslenmişlerdir. Onların sesi Yunus’un sesidir. Onların sesi Eşrefoğlu’nun sesidir. Onların dünyasında şiddete yer yoktur. Onlar Anadolu insanının, Asya’dan Avrupa’ya uzanan uzun yolculuğunda, büyük met ve cezirlerle dolu dönemleri, ustalıkla atlatmayı bilmişlerdir.

*

Ömer Seyfeddin’e göre kızıl elma, atlarınızın gittiği yerdir. Türkler atlarıyla gittikleri, Asya ve Avrupa ekseninde bütün şehirleri, kalelerinde bayraklarının dalgalanmasını görmek istedikleri, bir kızıl elma olarak düşünmüşlerdir. Onlar gittikleri üç kıtada, binlerce kale fethetmiş, binlerce kale inşa etmişlerdir. Ancak Türkler tarihleri boyunca, hiçbir zaman hareketsiz bir kale toplumu olmamışlar, tam tersine hareketli bir kervan toplumu olmuşlardır.

*

Türkler için vatan, kalelerinin burçlarında, bayraklarının yükseldiği coğrafya olmuştur. Onlar bayrakları gibi, vatanlarını da yanlarında taşımışlardır. Ömer Seyfeddin’in Forsa isimli hikayesinin kahramanı, doğduğu topraklarda değil, albayrağın dalgalandığı topraklarda ölmek istemiştir. Türklerin gelip geçtikleri, Kaşgar’dan Budapeşte’ye kadar, geniş bir coğrafyada camiler, medreseler, türbeler, kervansaraylar, görünen ve görünmeyen dünyalar, tek bir dünya gibi, iç içe ve el eledir.

*

Geçmiş yüzyıllarda Türkler kızıl elmanın peşine atlarıyla düşmüşlerdir. Onlar bir şehri korumaları altına alınca, başka bir şehre giden kızıl elmanın peşinde, Doğu’dan Batı’ya kutlu bir nehir gibi, çevrelerini dönüştüre dönüştüre akmışlardır. “Ben Gönen’de doğdum” diyen Ömer Seyfeddin’in Gönen’i bereketli topraklarıyla, Malazgirt savaşından sonra Türkler’in eline geçmiştir. Gönen ve çevresi Türklerin Ege ve Trakya’ya açılma kapısı olmuştur.

*

Yolculukta gece gündüze, gündüz geceye katılarak, gece ve gündüz farkı ortadan kalkar. Şehirler arasındaki farkları ortadan kaldıran Türkler, doğdukları şehirler kadar, doydukları şehirlere de önem vermişlerdir. Türklerin tarih içindeki yürüyüşleri, Yirmibirinci yüzyılda da devam etmektedir. Dağları aşmasını bilenler, denizlerde yüzmesini, göklerde uçmasını bilirler. Kızıl elma artık yeryüzünde şehirlerde değil, gökyüzünde yıldızlardadır.

*

İmkansız eylemlerin peşinden koşmayanlar, imkanlı eylemleri gerçekleştiremezler.

*

Kızıl elmaya giden yolda, hiç risk almayanlar,her alanda en büyük riski alırlar.

*

Sürekli rüya görmeyenlerin, ulaşmak istedikleri kızıl elmaları olmaz.

9 Temmuz 2020, 12:47

GELECEĞİN ÜNİVERSİTELERİ DUVARSIZ KAPISIZ AÇIK ÜNİVERSİTELER OLACAKTIR

Üniversiteler bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminin araştırıldığı, sorgulandığı, geliştirildiği, öğretildiği ve uygulama alanına aktarılma, çalışmalarının yapıldığı kurumlardır. Dünyanın her yerinde üniversiteler, bir yandan ülkelerinin bilimsel ve teknolojik birikimine yeni boyutlar kazandırmaya, bir yandan da, hayatı kolaylaştırmaya ve güzelleştirmeye çalıştıkları için, bütün ülkelerde el üstünde tutulurlar.

*

Üniversiteler, dünyanın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunmaya çalışırken, bütün boyutlarıyla hayatı kolaylaştırmanın ve güzelleştirmenin yollarını ve yöntemlerini bulmak zorundadırlar. Üniversiteler birbirine bağlı sorumluklarını, yerine getirdikleri ölçüde, güçlü ve başarılı olurlar. Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, her üniversitenin gelecekteki başarısı, kapılarını toplumun bütün kesimlerine, sonuna kadar açmasına bağlıdır.

*

Üniversiteler örtüsüz ve çatısız dünyanın olduğu kadar sınırları içinde yer aldıkları ülkenin yol ve yön gösterici kurumları olmalıdırlar. Bilginin, sermayenin, teknolojinin vatanının olmadığı bir dünyada, üniversitelerin de vatanı olmaz. Bir üniversitenin vatanı, değerleriyle birlikte ülkelerin düşünce ve eylem dünyasına katkıda bulunan, bütün dünyayla iletişim ve etkileşim içinde olan, dünyayı vizesiz dolaşan hocaları ve öğrencileridir. Onlar için vatan,sınırların önemini yitirdiği, bütün ülkelerin birbirine bağlı olduğu dünyadır.

*

Üniversiteler, dünya ölçeğinde yardımlaşma ve dayanışma içinde oldukları, kurumların ve kuruluşların büyüklüğüyle, orantılı olarak gelişirler. Bu yüzden, dünyanın en güçlü, teknoloji geliştirme ve yenilik yapma merkezlerinden olan MIT, kapılarını bütün ülkelere açmış ve yüzyılların ürünü bilimsel ve teknolojik birikimini, dünyayla paylaşmaktadır. MIT bilgi ve bilgeliğin paylaşılmakla azalmayacağının,tam tersne zenginleşeceğinin bilincindedir.Bu yüzden eğitim programlarını,bütün ülkelere açmıştır.

*

Üniversitelerin insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunabilmelerinin yolu, Fizik ve Metafizik dünyayı, bütünlük ve süreklilik içinde ele almaktan geçer. Fizik dünyanın yasaları, canlıların dünyası Biyolojinin yasalarıyla çatışmaz. Aynı şeklide, Biyolojinin yasaları da, sosyal bilimlerin yasalarıyla savaşmaz. Her alanın kendine özgü yasalarının olması, bütündeki uyumu ve düzeni, hiçbir zaman altüst etmediği gibi, her zaman zenginleştirir.

*

Müslümanların İspanya'daki eğitim kurumlarından büyük ölçüde yararlanan ve dünyanın önde gelen eğitim kurumlarından olan Oxford Üniversitesi, kendisine yol gösterici olarak, “Tanrı Benim Işığımdır” ilkesini seçmiştir. Sezai Karakoç''un vurguladığı gibi: “Varoluş Tanrı''yla başlar.” Allah Metafizik ve Fizik dünyanın nurudur ve varoluşun kaynağıdır.İnsanların dünyadaki varoluşları, Allah'ın varlığıyla hem değer, hem anlam kazanır.

*

Dünyanın bilgi ve bilgelik birikimine, katkıda bulunmak isteyen her üniversite, varoluşun hiyerarşisine saygı göstermelidir.

*

Bilginin hiyerarşisinde Fizik, Biyoloji'den sonra gelir. Cansız dünya, canlı dünya için vardır.

*

Bilginin yasalarıyla bilgeliğin yasaları, birbirleriyle çatışmaz, birbirini tamamlar.

*

Bilgi ve bilgeliği birbirinden ayıranlar, varoluşun kaynağına taş atarlar.

10 Temmuz 2020, 13:18

POSTKORONA DÜNYA HER GÜN YENİDEN DOĞANLARIN SÜREKLİ YENİ SÖZLER SÖYLEYENLERİN DÜNYASIDIR

Dünya ekonomisindeki büyük dönüşümlere, ilişkin kitaplarıyla tanınan Alvin Toffler, ülkelerin dünyadaki gelişmelere nasıl uyum sağlayabileceğini anlatan, çok sayıda çalışma yapmıştır. "Zenginlik Devrimi" kitabında, geleceğin şirketlerinin Ford benzeri kuruluşları değil, Microsoft benzeri kuruluşları, örnek alanların arasından, çıkacağını vurgulamaktadır.

*

Toffler'i Mavera okuyucularına ilk tanıtan Kemal Kahraman olmuştur. Kahraman Toffler'le yapılan ve "Prewiews and Premises" adı altında yayınlanan, uzun bir konuşmadan "Kapitalizmin ve Sosyalizmin Ötesi" bölümünü çevirmiştir. Toffler, Sovyetler Birliğini'nin dağılmasından çok önce, "Kapitalizm" ve "Sosyalizm"in geçerliliğini büyük ölçüde yitireceğini söylemiştir. Söz konusu kitap "Dünyayı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor" adıyla, "İz" yayınları arasında çıkmıştır.

*

Toffler'in tahmin ettiği gibi, on yıl geçmeden "Sosyalizm" çökmüştür. Kapitalizm de geçerliliğini yitirmiştir. İnsanı ekonomik, sosyal ve kültürel hayatın odak noktasına yerleştirerek, özgürlüklerin yolunu sonuna kadar açmayan, hiçbir ekonomini kuramının ayakta kalamayacağı ortaya çıkmıştır.İz ayrıca Toffler'in "Eco-Spasm" isimli, küçük bir kitabını da "Ekonominin Çöküşü" adı altında yayınlamıştır.

*

Toffler hayatın içinde bir düşünürdür. Bütün dünyayı dolaşmıştır, konuşmalar yapmıştır, ülke ve büyük şirket yöneticileriyle görüşmüş, aydınlarla tartışmıştır. Onun düşüncelerinin tutarlılığı, bütün boyutlarıyla hayatın içinde olmasından kaynaklanmaktadır.

*

Toffler, Malezya Devletine de danışmanlık yapmıştır. Özal'ın Türkiye'yi dünyaya açması gibi, Mahathir'in de Malezya'yı, dünyaya açmasında etkili olmuştur. Malezya toplum ve ekonomi üzerindeki dayatmaları kaldırarak, büyük bir ekonomik patlama gerçekleştirmiştir.

*

Toffler Malezya'nın "Sanayi Toplumu"nun fabrikalı sektörlerinden daha çok, "Bilgi Toplumu"nun fabrikasız sektörlerine ağırlık vermesini önermiştir. Kuala Lumpur'da "Silikon Vadisi" gibi, "Elekronik Sanayi Koridor"u kurulmuştur.

*

Sermayeyi servete dönüştüren, dünyanın en yüksek binası, "Petronas" kuleleri gibi, Mahathir'in demokrasi ve pazar ekonomisinin, ilkelerini hiçe sayan savurganlıkları, ülkede büyük bir ekonomik ve politik krize yol açmıştır.

*

Ülkelerin yeni dönemde ekonomik, siyasal ve kültürel krizlerin üstesinden gelmek için, gökdelen ormanı Manhattın'ı değil, yenilik merkezi Silikon vadisine bakmaları, büyük ve hayati önem taşımaktadır.

*

Dünyadaki bütün kuruluşlar, Silikon Vadisinin üretim ve yönetim yöntemlerine uyum sağlamak için, birbirleriyle yarışmaktadır. "Silikon Vadisi" dünyadaki, üretim ve yönetim gücünün simgesi olmuştur.

*

Vadi'deki kuruluşların başarılarının, kaynağına inmeden, oluşmakta dünyadaki, "Yeni Ekonomi"ye ve "Yeni Yönetim"e ayak uydurmak mümkün değildir.

*

Uzakların yakın olduğu dünya, her gün yeni olmasını, her gün yeni sözler söylemesini bilenlerin dünyasıdır.

*

Geleceğin mimarları Yunus yüzlü, Mevlana sözlü olanların arasından çıkacaktır.

11 Temmuz 2020, 11:58

SEZAİ KARAKOÇ'UN KAVRAMLAŞTIRMASIYLA, TEK OLAN "HAKİKAT MEDENİYETİ" İSLAM MEDENİYETİDİR, İLK PEYGAMBERLE BAŞLAR SON PEYGAMBERLE TAMAMLANIR. AYASOFYA "HAKİKAT MEDENİYETİ"NİN SÜREKLİĞİNİN VE BÜTÜNLÜĞÜNÜN ANITIDIR.CAMİ MÜSLÜMAN AYASOFYA'YI SEVMEK,KİLİSE HRİSTİYAN AYASOFYA'DAN NEFRET ETMEK DEĞİLDİR.AYASOFYA İBRAHİM MİLLETİNİN,HAKİKAT MEDENİYETİNİN ESERİDİR

Bu yazı daha önce 06.05.2015 tarihinde de yayımlanmıştı.

11 Temmuz 2020, 12:13

MÜZİKLE YERYÜZÜNÜN KARANLIKLARINDAN GÖKYÜZÜNÜN AYDINLIKLARINA AÇILMAK

Dünyada çok ileri boyutlara ulaşan, değişik yoğunluklarda bütün ülkelere yayılan şiddet, insanın iç dünyasındaki büyük boşluktan kaynaklanmaktadır. İç dünyalarını yoksullaştıran insanlar, dış dünyalarını da yoksullaştırmak için, toplumun bütün kesimlerine, kin, nefret ve öfke tohumları saçmaktadırlar. Dünyadaki baskı ve şiddet uygulamaları, her ülkede insanların, gönüllerinin derinliklerinde, büyük kan ve gözyaşı gölleri oluşturuyor.

*

İnsanın iç dünyasıyla birlikte, dış dünyasını da akıl almaz bir biçimde çoraklaştıran, seküler kültürün, çekim alanından kurtulmak için, dünyanın üzerine bir karabasan gibi çöken, ümitsizlik bulutlarının dağıtılması gerekir. Kusursuz bir sanat eserindeki şiir gibi, hayatın şiirini yakalamadan, bütün dünyayı etkisi altına alan karamsarlık bulutları dağıtılmaz. Ümitsizliği ümide çevirmenin, sırrı müzikte gizlidir. Müzikle gönül orduları harekete geçirilir.

*

Gönüllere seslenen müziğini sevdiren, hayatlarını Anadolu insanının sanatına adayan, yorulma bilmez gayretle, bütün bir topluma, gerçek sanat müziğinin, gönülleri derinleştiren müzik, olduğunu anlatanlar, her zaman çok sevilirler. Onlar Türkiye’de insanları dört bir yanından kuşatan, karamsarlık bulutlarını sürekli dağıtmışlardır. Müzikle insanlar yeryüzünün karanlıklarından alınırlar, gökyüzünün aydınlıklarına taşınırlar. Müzik dünyanın her yerinde, akılları parlatmış, gönülleri aydınlatmıştır.

*

Anadolu insanı ümitsizliğin üstesinden gelerek, kötümserliği iyimserliğe dönüştüren değerleriyle, bir kıtadan bir kıtaya kadar uzanan, geniş coğrafyada köklü bir müzik geleneği oluşturmuştur. Onun farklı kültürlerin harman olduğu coğrafyalarda, geçen zengin tarihini bilmeyenler, müziğindeki kusursuz uyum ve düzeni kavrayamazlar. Anadolu’nun müziği, insanları yağmur olup, yeryüzünü kirlerinden arıtmaları için, bulutlar katına yükseltir.

*

Müzik iki kanatlı bir kapıdır. Bir kanadı iyilikleri büyütürken, bir kanadı da kötülükleri büyütür. Bir kanat açılırken, bir kanat da kapanır. Türklerin müziği, Anadolu insanının özü ve özeti olan, Yunus’un şiirlerine benzemektedir. Üçte biri insanların dilindeyse, üçte biri havada kuşların dilinde, üçte biri de denizlerde balıkların dilindedir. Itri gibi Türk müziğinin büyük zirveleri, kuşların ötüşündeki, balıkların yüzüşündeki, eşsiz senfoniyi yakalamayı bilmişlerdir.

*

Anadolu insanı, bütün olumsuzlukların ümitsizlikten kaynaklandığını bildiği için, sanatında ümitsizliğe kesinlikle yer vermemiştir. Onun mimarlığında Süleymaniye ne ise, müziğin- de de Nevakar odur. Biri mermerin, biri de nağmenin duaya dönüşmesidir. Onlar kıyısız birer okyanus gibi, Anadolu insanına sınırsız ümit ve coşku kaynağı olmuşlardır. Müzik nağmelere dönüşen duyguların, duyguya dönüşen nağmelerin hem akıllara hem de gönüllere seslenen, notalara dökülmüş dilidir.

*

Dünyada en ölümcül hastalık kanser değil, insanların ürün, hizmet ve bilgi üretme coşkularını yerle bir eden ümitsizliktir. Üretim güçsüzlüğünün ve ümitsizliğin üstesinden müzikle gelinir.

*

Müzik insanları gizemli yolculuklara çıkararak, gönüllerini derinleştirirken, akıllarını zenginleştirir, bilinmeyen dün- yanın kapılarını açar.

*

İnsanların iç dünyalarında bahar rüzgarları estiren, dış dünyalarındaki korku bulutlarını dağıtan, müziğin dili küreseldir.

12 Temmuz 2020, 12:48

HER ÜLKEDE EKONOMİ EŞİTTİR ÜRETEN İNSAN ÇARPI KÜLTÜRÜN KARESİDİR

Değişik alanların uzmanlarınca, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, son değerlendirmede ekonomi, insanlığın kültürel birikiminin, hayatın değişik boyutlarındaki yansımasıdır.İnsanlık tarihi boyunca, üretim gücünü belirleyen, en büyük ve en etkili kaynak kültür olmuştur. Yoksulluk gibi, zenginlik de bir sorun kaynağıdır. Üretim peşinde koşmak kadar, tüketimden kaçınmak da, bütün kültürlerde, en başta gelen erdemdir.

*

Dünyanın her yerinde ülkelerin üretim güçlerinin yeni boyutlar kazanmasının kaynağında, gerek üretici gerekse tüketici olarak, insan vardır. Öncesi kültür olduğu gibi, sonrası da kültür olan ekonominin tarihi insanla başlar.İnsanın olduğu yerde, ya kültür ya da ekonomi değil, hem kültür hem de ekonomi vardır. Einstein'in enerji formülüne benzetilerek söylenirse: Ekonomi eşittir üreten insan çarpı kültürün karesidir. İnsanda gizlenen gücü, kültür gün ışığına çıkarır.

*

Dünyada yoksulluğun olduğu kadar, zenginliğin de kaynağı ekonomiden önce kültürdür.İnsanları tüketen el olmaktan daha çok üreten el olmaya özendiren kültürler, yoksulluğun üstesinden gelmesini bilirler. Yoksulluk üretmeden tüketenlerden kaynaklanır. Dünyanın her yerinde kültürel güç, üretilen ürünlere, hizmetlere ve bilgilere yansır. Üretim peşinde koşan kültürler, üretimde yarışan insanların sayısını çoğaltırken, tüketim peşinde koşan kültürler , tüketimde yarışan insanların sayılarını çoğaltır.

*

Ekonomilerin canlılığı, üretim ve tüketim peşinde koşan insanların yarışmasından kaynaklanır. Üretimde yarışanlar, tasarruflara yeni alanlar açarken, tüketimde yarışanlar da savurganlığa yeni boyutlar kazandırırlar. "Teknolojinin Ötesi" kitabımız da vurguladığımız gibi, teknoloji hayatı kolaylaştırmanın olduğu, kadar zorlaştırmanın da aracıdır. Benzer şekilde ekonomi de dünyadaki zenginlikleri büyüttüğü kadar, yoksullukları da büyütür.

*

Ekonomik güç, iki yanı keskin kılıç gibi, bir toplumda tasarrufları artırmakla kalmaz, savurganlıkları da artırır. Bunun için, hem üreticilere hem de tüketicilere kutup yıldızı olma görevini ekonomi değil, kültür yüklenir. Savurganlıkta iyilik yoktur.Hiçbir kültürde savurganlık özendirilmez.

*

Kazanmanın her şey olduğu bir kültürde, kazanmak için her şey yapılır. Sağlıklı bir toplumda en düşük gelirliler, en yüksek gelirliler gibi değil, en yüksek gelirliler, en düşük gelirliler gibi yaşar.Savurganlıkta erdem erdemde savurganlık olmaz.

*

Hayatın kültürel boyutu gözardı edilirse, ekonomik boyut bütün sorunların kaynağı olur. Anadolu insanının kültüründe, sürekli tekrarlandığı gibi: En düşük gelirliler gibi yaşamak bir erdemdir, ancak toplumun en düşük gelirlisi olmak,hiçbir zaman bir erdem değildir.Her yerde üreten ve veren eller, tüketen ve alan ellerden üstündür.

*

Sağlıklı bir toplumda, tüketimden önce, üretim peşinde koşmak, bir kültürel görev, aynı zamanda etik bir sorumluluktur. Üretimde yarışmanın olmadığı bir toplumda, hayatın hiç bir alanında gelişme olmaz.

*

Kültürel görev ve sorumluluklarının bilincinde olmayanlar, ekonomik görev ve sorumluluklarını, eksiksiz olarak yerine getiremezler.

*

Kültürde iyilik ve kötülük yarışı nasıl sonuç verirse, ekonomide üretim ve tüketim yarışı aynı sonucu verir.

*

Ekonomi akılla, kültür gönülle düşünür.Ekonomide aranılan kültürde bulunur.

*

Ekonomiden önce kültür gelir.Önce kültür vardır.

13 Temmuz 2020, 12:01

OLUŞMAKTA OLAN SALGIN SONRASI DÜNYADA YAPAY DEĞİL GERÇEK İHTİYAÇLARI KARŞILAYAN KURULUŞLAR AYAKTA KALIR

Amerika'nın Silikon Vadisi'nden Çin'in Dalian'ına kadar, dünyanın değişik merkezlerinde yapılan araştırmalarla, bilgi ekonomisi yeni boyutlar kazanıyor. İletişim teknolojisindeki her gelişme, insanların yapay ihtiyaçların peşinden koşması için, dünya ölçeğinde büyük bir yarış alanı açıyor. Yapay ihtiyaçlar, dünyanın sınırlı kaynaklarını sınırsızca tüketerek, gösteriş tüketiminde, sonu gelmez doyumsuzluk fırtınaları estiriyor.

*

İnsanların akıllarını karıştıran, gözlerini kamaştıran ve hayatı yapaylaştıran, teknolojik araçlara gerçekten ihtiyaç olup olmadığı, bütün dünyada sorgulanıyor. Dünyanın bir yanında, yapay ihtiyaçlar öne çıktıkça, başka bir yanında da, gerçek ihtiyaçların karşılanması imkansızlaşıyor. Dünyada milyarlarca insan, yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve açlık çekiyor. Yapay ürün tutkusu, gerçek ürün kıtlığına dönüşüyor.

*

Salgın hastalıklarla yapay ihtiyaçların gerçekten yapay oldukları ve hayatı yapaylaştırdıkları, bütün insanlığa anlatılırsa, yapay ihtiyaçları karşılamaya odaklanan bilim ve teknoloji, gerçek ihtiyaçların karşılanmasına odaklanmak zorunda kalacaktır. Böylesine köklü bir politika değişikliğinin sonucunda, dünyanın sınırlı kaynakları, sınırsız yapay ihtiyaçların değil, sınırlı gerçek ihtiyaçların karşılaması yolunda değerlendirilecektir.

*

Yaşanabilir, bütün ülkelerinde, gerçek ihtiyaçların karşılandığı bir dünya inşa etmek için, insanların tok gözlülüğü, yeni açılımlarla zenginleştirilmelidir. Hayat bir yüzünü kültürün, bir yüzünü de ekonominin oluşturduğu, iki yüzü de değerli bir ipek kumaşa benzer. Kumaşın değeri gibi, hayatın değeri de iki yüze birlikte önem verilmesinden kaynaklanır. Birinin iç, birinin dış dünyaya dönük olması, bütünün değerini etkilemez.

*

Kültürün değerleriyle kuşatılan ekonomi alanında, insanlardan kaynaklanan sorunlar, insanlarla çözülür. Dünyanın can alıcı sorunu: İnsanları hayatı yoksullaştıran, yapay ürünlerin çekim alanın dışına çıkarmaktır. Hayatın iç boyutunu zenginleştiren kültüre, dış boyutunu zenginleştiren ekonomiden daha çok değer verilmelidir. Kültürün değerleri, ekonominin sınırlarını belirler.

*

Gerçek ihtiyaçlar, yapay ihtiyaçların burnuna halka takıp peşlerinden sürükmezse, seküler dünyanın akıllı bilgisayarları, bütün insanlığın gözlerini kamaştırır. Tabiatta yapaylık yok, doğallık vardır. Kültür ve ekonomi tabiattan uzaklaşırsa, hayattan uzaklaşır.

*

Kültür için iyi olan ekonomi içinde iyidir. Kültürün “Görünen El"i olmazsa ekonominin “Görünmeyen El"i işlevini yerine getiremez.

*

İnsanlığın özlediği gelecek, ekonominin “Serbest Pazarı" ile değil, kültürün “Etik Pazarı" ile inşa edilir.

*

Ekonominin pozitif antropisi, kültürün negatif antropisiyle durdurulur.

*

Ekonomi her şeydir diyenler, ekonomi için her şeyi yaparlar.

14 Temmuz 2020, 12:22

DÜNYANIN BÜTÜN SORUNLARI KUTSAL DÜŞMANI SEKÜLER BATI'NIN ÇÖZÜMLERİNDEN KAYNAKLANIYOR

Batı dünyası için, Goethe ne kadar önemli ise, Doğu dünyası için, Mevlana o kadar önemlidir. Doğu Batı'yı yok saymaz, Batı'nın köklerine inerek, Doğu'daki Batı'yı bulur. Dünyadaki her şehirde bir Doğu, bir Batı vardır. Batı'yı arayan Batı'yı, Doğu'yu arayan Doğu'yu bulur. Doğu ve Batı'nın birbirine karıştığı düz kare dünyada, Doğu'da ya da Batı'da olmak belirleyici ve önemli değildir. Belirleyici ve önemli olan, her ikisinin köklerini oluşturan, ortak kutsal kültürdür.

*

Tarihi boyunca Doğu'dan Batı'ya giden Türkler, iki yüzyıldan beri Doğu'daki Batı'yı, Batı'daki Doğu'yu arıyorlar. Ancak Türkiye, Doğu ve Batı ağacının köklerinden daha çok dallarına odaklandığı için, beklenen meyvaları elde edememektedir. Türkiye’nin ağacı, Doğu ve Batı'daki ağaçlarla aynıdır, aralarında bir fark yoktur. Ancak Paris’te meyva veren ağaç, Ankara’da meyva vermemiştir. Ağaçlar topraklarına göre meyva verirler. Ankara’nın ağacı toprağından uzaklaşmıştır.

*

Doğu ve Batı ağacını, toprağında hem Mevlana’yı, hem Goethe’yi buluşturan, kutsal kültürün değerleridir. Öncü bilgeler Kudüs gibi, hem Doğu'lu hem de Batı'lıdır. Onların bütün insanlığı kucaklayan, düşünce ve eylem dünyalarında, ya Doğu ya da Batı yoktur, hem Doğu hem de Batı vardır. Nasıl akıl gönülden, gönül akıldan ayrılmazsa, Batı Doğu'dan, Doğu Batı'dan ayrılmaz. Doğu çember üzerindeki bir nokta gibi, hem en başta hem de en sondadır.İslam en sonda gelen.ancak en başta olandır.

*

Dünya Doğu ve Batı arasındaki farkı bir kenara bırakıp, Doğu Batı'dır, Batı Doğu'dur derse, Doğu'nun ve Batının köklerindeki birliği ve bütünlüğü görecek, bilecek ve olacaktır. Doğu ve Batı Goethe ve Mevlana’nın divanlarındaki eşsiz şiirlere benzerler. Onlar hem bilinir, hem bilinmez oldukları gibi, hem susarlar hem konuşurlar. Onların hem gizli, hem açık, hem susan, hem konuşan, çağrılarına kulak verenler, birbirleriyle hiçbir alanda savaşmazlar.

*

Dünyada bir şehir yalnızca Doğu, yalnızca Batı derse, hem Doğu'yu, hem de Batı'yı yitirdiği gibi, bütün dünyayı kan gölüne dönüştürür. Savaşlar yüzyılında hem Doğu, hem de Batı, insanlık ağacının dalları için savaşmayı bırakıp, ağacın köklerine inmezlerse, ağacın uğruna savaşılacak hiçbir dalı kalmayacaktır. Savaşlarda ağacın yalnızca dalları değil, gövdesi de büyük yaralar almıştır. Ağaca zarar verenler, zararın kendilerine katlanarak döndüğünü görmeyenlerdir.

*

Doğu ve Batı Selçuk kartalı gibi, tek bedenli olmalarına karşılık, iki kafalıdırlar. Onlar tek bedenli olduklarını unutur ve birbirleriyle savaşırlarsa, birbirlerinden önce kendilerini öldürürler. Dünyada Doğu ve Batı bir aradadır. Doğu Batı'yı bilene Doğu'dur, Batı Doğu'yu bilene Batı'dır. Dünyanın hiçbir ülkesinde Doğu'suz Batı, Batı'sız Doğu olmaz.

*

Doğu'yu öldürmeyen Batı'nın, Doğu'yu güçlü kıldığı gibi, Batı'yı öldürmeyen Doğu da, Batı'yı güçlü kılar.

*

Dünyada söz baskısı yok, öz baskısı vardır.Söz birliği değil, öz birliği önemlidir.

*

Şehirlerde senteze ulaşmak için, tez antiteziyle birliktedir.

*

Herkesin kendi Doğu'su, kendi Batı'sı vardır.

*

Dert Batı'dandır, ilaç Doğu'dadır.

15 Temmuz 2020, 15:21

DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ YOKSULLAŞIRSA DARBE KÜLTÜRÜ ZENGİNLEŞİR

İnsanın kaderi önceden yazılır, ancak önceden okunmaz. Ölüm insana gelirken haber vermez. İnsan ölümü değil , ölüm insanı bulur. Hayat ölümü ölüm hayatı, gündüzün geceyi içinde taşıdığı gibi taşır. İnsanın ömür boyu süren, doğum ile ölüm arasındaki yolculuğunda, bir metal paranın iki yüzü gibi, ölüm hayattan hayat ölümden ayrılmaz. Bu yüzden yönetimlerini demokratikleştiremeyen toplumlar, insanların nasıl geleceği bilinmeyen ölümlerini güzelleştiremezler.

*

Barış çağında çocuklar babalarının, savaş çağında babalar çocuklarının ölümlerini görürler. Darbelerde ise, hem babalar hem çocuklar birlikte ölürler. Savaş ve terör çağında, ölüm insana intihar saldırılarından farksız, darbelerle dünyanın her ülkesinde, adres sormadan gelmektedir. Demokrasi kültürünü yoksullaştıran toplumlar, darbe kültürünü zenginleştirirler. Yönetimde demokrasiden uzaklaşanlar, farkında olmadan darbelere yaklaşırlar.

*

Sağlıklı ve tutarlı toplum olmak demek,ortak değerlere inanmak demektir.Temel hak ve özgürlükler başta olmak üzere, ortak değerlere inanmayan toplumlarda, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşmaya dayanan güçlü bir demokratik birlik oluşmaz. Demokratik birlikte, ortak değerleri paylaşan, farklı kimlikler bir arada yaşarlar. Darbeler demokratik birliğe, düzenlenen intihar saldırılarıdır.

*

Türkiye çok partili dönemde bile, demokratik kurum ve kuralları içselleştiremediği için, her on yılda bir yapılan darbeler yüzünden , temsili demokrasiden paylaşımcı demokrasiye geçememektedir.Türkiye'de ekonomik,siyasal ve kültürel hayatın odak noktasında “Demokratik insan”dan daha çok “Dayatmacı insan” vardır. Dayatmacılık toplumun genlerinden bir türlü sökülüp atılamamıştır.

*

Darbelerin birbirini izlediği, toplu ölümlerin yaşandığı dünyada, insanlığın demokrasi tarihi, yeniden yazılacak ve yeniden yorumlanacaktır. Dünya demokrasi tarihi içinde, “Atina” merkezli, Atina'da uygulanan demokrasi yanında , “Medine” merkezli, Medine'de uygulanan demokrasi de vardır. Gelecekte Atina demokrasisi kadar, Medine demokrasisi de tartışılacaktır.

*

İster Avrupa ülkelerinde olsun, isterse Asya ülkelerinde olsun, demokratik kurumları ve kuralları geliştirmede, paylaşımcı doğrudan demokraside, kusursuzluğu arama süreci, statik değil, dinamik ve uzun soluklu bir yarıştır. Dünyada demokrasinin çokluk içinde birliği, birlik içinde çokluğu, bir arada tutan, uzun bir tarihi yoktur. Bugün tartışılan demokrasinin bir iki yüz yıllık bir geçmişi vardır.

*

Ekonomik bağımsızlıktan daha çok, ekonomik bağımlılığın önem kazandığı, ülkeler arasındaki, uzaklık ve yakınlık farkının, önemini yitirdiği kare dünyada demokratik yönetimler çok büyük önem kazanmışlardır. Atina'daki ve Medine'deki demokrasi yaklaşımlarıyla birlikte, dünyadaki son iki yüz yılın demokrasi uygulamaları, karşılaştırmalı olarak araştırılmalıdır.

*

Demokrasinin kurumları ve kuralları, insanlığın ortak aklının ışığında, yeniden ele alınması ve enine boyuna tartışılması, bütün ülkeler için hayati önem taşımaktadır.Demokratik birikim açısından, Avrupa ülkelerinden geri kalmayan Türkiye, kendi demokrasisini kendisi inşa ederek, yalnızca Müslüman ülkelere değil, bütün ülkelere örnek olmak zorundadır.

*

Doğu'dan Batı'ya bütün dünyada katılımcı demokratik yönetim ve paylaşımcı üretim birikimi zenginleştikçe, barış yüzyılları, savaş yüzyıllarından çok daha uzun olacaktır.

*

Demokratik süreç, kültürel başarıların, ekonomik başarılara, ekonomik başarıların, siyasal başarılara dönüştüğü,karşılıklı etkileşim içinde, üç boyutlu bir bütündür.

*

Geleceğin ülkeleri, edebiyatcılarıyla bilinecek, girişimcileriyle büyüyecek, siyasetcileriyle yönetilecek, askerleriyle savunulacaktır.

*

Demokratik süreç, paylaşmayanın paylaşıldığı, bir takım oyunudur.

16 Temmuz 2020, 13:13

ŞEHİRLERİN KİTAPLARINI OKUMASINI KÜLTÜR HAZİNELERİNİ DEĞERLENDİRMESİNİ BİLMEK

Tarihin her döneminde, devletlerin olduğu kadar, şehirlerin yönetimi de bütün toplumların ortak sorunu olmuştur. Zamanın nabzını tutmasını bilmeyen toplumlar, şehirlerin zamanla değişmeyen sorunlarına, zaman içinde sürekli değişen çözümler bulamazlar. Şehirlerin yönetimi, ülkelerin yönetimi gibi, katılımla birlikte, paylaşmaya dayanır. Şehirlerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını değerlendiremeyen toplumlar, ülkelerinin ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini büyütemezler.

*

İster Eskişehir gibi büyük, ister kazaları Mihallıççık, Seyitgazi ve Sivrihisar gibi küçük olsun, bütün yerel yönetimlerin ana sorunu, şehirlerinin ekonomik yapısını güçlendirmek ve kültürel dokusunu zenginleştirmektir. Yerel yönetimler, şehirlerinin ekonomik ve kültürel üretim güçlerini büyütebilmek için, yeni kaynaklar bulmak ve ellerindeki kaynakları en verimli olarak değerlendirmek zorundadırlar. Bunun için yerel yönetimlerin, şehirlerinin bugünlerini değil, yarınlarını düşünen yatırımlara öncelik vermeleri gerekir.

*

Eskişehir'in Mihallıççık, Seyitgazi, Sivrihisar ilçeleri başta olmak üzere, bütün ilçeleri, Yunus'larıyla, Seyit Battal Gazi'leriyle, Nasreddin Hoca'larıyla, bağlı, bahçeli, korunan Anadolu evleriyle, bütün Türkiye'de, bütün ülkelerde, keşfedilmeyi bekleyen, dünyanın Saklı Cennetleridir. Safranbolu ve Beypazarı gibi, Odunpazarı da tarihi dokusunu koruyan evleriyle,çarşılarıyla, Ankara ve İstanbul arasında, yeni bir çekim merkezi olma yolunda adım adım ilerlemektedir. Şehirleri şehir yapan, finansal sermayelerinden, önce kültürel sermayeleridir.

*

Yerel yönetimlerin kaynaklarını değerlendirmek, hem ülkelerinin, hem de dünyanın çekim merkezi olmak için, bulundukları ülkelerin dışına çıkmaları ve dünyadaki gelişmeleri,çok yakından izlemeleri gerekir. Sınırlarının dışına çıkmayan toplumlar, düz kare dünyayı anlamakta ve anlatmakta güçlük çekerler. İnsanların gördükleri şehirler, ne kadar çok olursa, bilgi birikimleri de, o kadar çok olur. Anadolu’da “Çok yaşayan değil, çok gezen bilir” denilir. Gezenler görürler, görenler bilirler, bilenler yaparlar.

*

Bütün ülkelerin, sanayi toplumundan, bilgi toplumuna geçmeye çalıştığı bir dünyada, her şehir insanlara sunduğu ekonomik ve kültürel hizmetlerle, duvarsız ve kapısız açık hava müzesine dönüşmüştür. Bütün dünyanın yeni eğitim kurumları, şehirlerini açık bir üniversiteye dönüştürmeyi bilen, yerel yönetimlerdir. Şehirlerin insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini gidermek için, yerel yönetimler şehir okur yazarlığını, kolaylaştıracak yol ve yöntemler geliştirmelidir. Nasıl ekonomi okur yazarlığı varsa, şehir okur yazarlığı da vardır.

*

Şehir okur yazarlığı, ekonomi okur yazarlığı gibi, dünyadaki bütün eğitim kurumlarının ders programlarında yer almalıdır. Şehirlerini okuyup yazmasını bilmeyen yerel yöneticiler, şehirlerine kültür, sanat ve tarih değeri kazandıracak yatırımlar yapamazlar.

*

Ülkeler ve şehirler arasında, uzun yolculuklara çıkmasını bilenler, kültürler arasındaki can alıcı farklılıkları kavramakta ve değerlendirmekte güçlük çekmezler.

*

Paris’i okumasını bilmeyenlerin seküler, İstanbul'u okumasını bilmeyenlerin, kutsal kültürün derinliklerinde uzun yolculuklara çıkmaları mümkün değildir.

*

İnsanlar dünyaya ne kadar geniş açıdan bakarlarsa, o kadar büyük kısmını görürler.

*

Şehirleri okumasını ve yazmasını bilen yöneticiler, şehirlerini geliştirirler.

*

Şehirler paylaşmayla ve dayanışmayla yaşanır kılınırlar.

*

Paylaşmasını bilmeyen şehirler, canlılıklarını yitirirler.

17 Temmuz 2020, 12:54

İYİLİKTE YARIŞANLAR CENNET'E GÜNEŞ KÖTÜLÜKTE YARIŞANLAR CEHENNEM'E ATEŞ TAŞIRLAR

Bin yıllık tarihinde Anadolu’yu, dönüştürerek bugünlere taşıyanlar, ırk kardeşliğinden daha çok, inanç kardeşliğine önem verenlerdir. Dünyada ırk kardeşliğinin genişlemesinin bir hızı ve sınırı vardır, istenildiği kadar büyütülemez. İnanç kardeşliğinde ise, bir hız ve bir sınır yoktur. İyilik yapan insanların çevresinde, kardeşlik katlanarak büyür. İnanç insanları aynı büyük ailede birleştirir, onlara hiçbir güç meydan okuyamaz.

*

İnanç kardeşliğini düşünce ve eylem dünyasının odak noktasına yerleştirenler, Osmanlı’nın kuruluş öncesinde, Anadolu’da olduğu gibi, kan dökmeden toplumları dönüştürmesini bilirler. Onlar silahla ülkelerin kazanılmasının değil, iyilikle gönüllerin kazanılmasının peşindedirler. Onların ana görevi, dünyayı savaş alanından daha çok, barış alanına çevirmektir. İyilikte yarışanlar, insanların kötülüklerinden önce, iyiliklerini görürler.

*

Zamana kök salmış, güçlü temelleri olmayan, hiçbir düşünce hareketi, kalıcı ve uzun ömürlü olmaz. “İnanan insan hiçbir zaman ümidini yitirmez” diyenler, düşüncelerine sağlam bir kaynak bulmakla kalmaz, her yüzyılda geçerli olan değerleriyle, toplumlara yol gösteren bir kutup yıldızı olurlar. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, kötülüğe yer yoktur. Onlar çoğunluğun iyilikte birleştiğini, iyilikten daha güçlü bir silah olmadığını bilirler.

*

Ebrehe’nin ordularına karşı Kabe nasıl korunmuşsa, yeni yüzyılın seküler değerlerine karşı, kutsal değerler de öyle ko- runacaktır. Allah inananlara şah damarlarından daha yakındır. Onun koruyuculuğuna sığınanlar, hiçbir güç karşısında boyun eğmedikleri gibi, hiçbir korkuya da kapılmazlar. Bu yüzden, kutsal kültürün özü ve özeti, Allah’ın sevgisini kazanmaktır. Allah sevgisini kazanan insanların, iyilik yapma yolunda ön- lerine çıkan engelleri, kaldıran elleri olur.

*

Yaşanılan ve yaşanılacak dünyada, nokta kadar küçük bir iyilik, karşılıksız kalmadığı gibi, nokta kadar küçük bir kötülük de karşılıksız kalmaz. İnsanlara yaptıkları kötülüklerin yalnızca karşılıkları verilirken, yaptıkları iyiliklerin ise kat kat fazlası verilir. Allah’ın sevgisini kazananlar, hiçbir dış zenginlikten yoksun olmazlar. Allah’ın sevgisini yitirenler ise, hiçbir iç zenginliğe sahip olmazlar. İnsanları güçlü kılan, dış zenginliklerinden önce iç zenginlikleridir.

*

İnsanlar dünyaya kötülük yapmak için değil, iyilik yapmak için gönderilmişlerdir. Güneş, dünya, ay, bulut ve rüzgar, iyilikte yarışanların iyiliklerini, kötülükte yarışanların da kötülüklerini büyütürler. İyilikte yarışanlar Cennete giden yollara, kötülükte yarışanlar ise, Cehenneme giden yollara taş döşerler. İyilikte yarışan insanlar, azınlığın azınlığına düşerlerse, yağmur yüklü bulutlar, tufan yüklü bulutlara dönüşürler.

*

Dünyada azınlıkları çoğunlukların gücüne ulaştırmak, iyilikle silahlanmasını bilenlerin işidir.

*

İnançsızlığa karşı inancın, silahsız savaşı her alanda, bütün hızıyla devam etmektedir.

*

Tarihte inancın gücü, her zaman inançsızlığın, gücünden daha büyük olmuştur.

18 Temmuz 2020, 15:25

TARİHÇİLER GEÇMİŞİN DEĞİŞMEYEN OLAYLARINA EDEBİYATÇILAR GEÇMİŞİN DEĞİŞEN YORUMLARINA YOĞUNLAŞIRLAR

Anadolu insanının edebiyat geleneği, Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine doğru, büyük ve uzun bir yolculuğa çıkan Türklerin, bin yıllık tarihleri içinde oluşmuştur. Bir ayaklarıyla Doğu’da, bir ayaklarıyla da Batı’da olan Türkler, edebiyatı medeniyet için bilmişler, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmaz demişlerdir.

*

Edebiyatın sınırların ötesinde, ülkelerin üstünde, insanların düşünce ve eylem dünyalarına, yeni boyutlar kazandıran, çok zengin ve çok gizemli bir dünyası vardır. Edebiyat geleneğini derinleştirmeden, medeniyet dünyasını zenginleştirmek mümkün değildir. Hayatın her boyutunda, ekonomideki yatırımlar gibi, edebiyatın çarpan ve çoğaltan etkisi vardır.

*

Yunus Emre’den ve Mevlana’dan Mehmet Akif'e ve Yahya Kemal’e kadar, bin yıllık tarihten yola çıkarak, tarihin içinden konuşan edebiyatçılar, edebiyat geleneğinin oluşmasında ve canlılığını korumasında vazgeçilmez bir yer tutarlar. Onlara gönüllerini açmayan, bir Türkiye'nin kalıcı edebiyat eserleri vermesi ve güçlü bir edebiyat geleneği oluşturması mümkün değildir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, iyilikleri özendirmede ve kötülükleri önlemede, yardımlaşmaya ve dayanışmaya ihtiyaç duyuldukça, düşünce ve eylem gücüne yeni açılımlar kazandıran, köklü edebiyat geleneğine de ihtiyaç duyulacaktır. Güçlü bir edebiyat geleneği olmadan, köklü bir medeniyet geleneği olmaz.

*

Türkiye'de edebiyat dergileri, Cumhuriyet döneminde, Anadolu insanının yerli ,edebiyat geleneğinin temellerini attılar. Anadolu insanının edebiyat geleneğinde, bütünlük ve süreklilik vardır. Tarihin her döneminde, toplumların dönüşmesinde en önemli, kaynak edebiyat olmuştur.Tarih geçmişe, edebiyat geleceğe bakar.Tarihin olayları değişmez, yorumları değişir. Tarihi yorumlamak edebiyatçıların işidir.

*

Yirminci yüzyılda Necip Fazıl’ın başlattığı, Sezai Karakoç’un yeni açılımlar kazandırdığı, yerli edebiyat geleneği, arkalarından gelen, açtıkları çığırı genişleten edebiyatçılarla, yeni açılımlar, yeni boyutlar kazanarak, Türkiye’nin yüzyılı bulmayan Cumhuriyet dönemine damgasını vurmuştur. Onlar yerel düşünerek, küresel davranmasını bilmişler,İlk Peygamber'den Son Peygamber'e, insanlık tarihini bütün olarak görmüşlerdir.

*

Türklerin Anadolu’daki bin yıllık tarihlerinde açıkça görüldüğü gibi, İslam medeniyeti, iyilikleri büyütmede, kötülükleri önlemede, toplumun bütün kesimlerinin, birbirleriyle yarıştığı, iki dünya medeniyetidir. İki dünyanın birden kazanılması için, edebiyat ile medeniyetin, karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde, altın oranda harmanlanması hayati önem taşır.

*

Anadolu insanının edebiyat geleneğinde, edebiyatçıların akılları hem başlarında, hem de gönüllerinde olmuştur. Onlar akıllarıyla düşünmüşler, gönülleriyle yazmışlar, düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştürmüşler.

*

Yunus Emre’nin şiir geleneğinde, “Dağ ne kadar yüksek ise/ Yol onun üstünden aşar”. Edebiyatçılar aşılmaz dağ yolu üzerinde, yolcuların kulaklarına doğrululuğun, iyiliğin ve güzelliğin sırlarını fısıldarlar.

*

İki dünya arasında uyumu ve düzeni, sağlayan medeniyet köprüsü, edebiyatın ölümsüz eserleriyle inşa edilir.

*

Köklü ve derin edebiyat gelenekleri olmayan toplumların, güçlü ve kalıcı medeniyet eserleri olmaz.

*

Edebiyatta ölümsüzlüğü arayanlar, ölümsüz medeniyetin, sönmeyen meşaleleri olurlar.

*

Ölümsüzlüğün şiirini yakalayan edebiyatçılar,ölümlüler arasında ayrım yapmazlar.

19 Temmuz 2020, 13:48

TARİHİN HER DÖNEMİNDE İKTİDAR DOYUMSUZLUĞU BÜYÜK YIKIMLARA YOL AÇMIŞTIR

Dünyada sivil toplum siyasal topluma, siyasal toplum da sivil topluma özenmektedir. Her iki kesimin birbirinin yerine göz dikmesiyle, görev ve sorumluluklar birbirine karışmıştır. Siyasal ve sivil toplumların, yer değiştirdikleri dönemlerde, edebiyatın gücü ve önemi katlanarak artmaktadır. Toplumlar geçmişten geleceğe, edebiyatla taşınırlar. Bütün dünyada edebiyatlar toplumların, bitmeyen tükenmeyen hazineleridir.

*

Edebiyatlar bilinen geçmişten değil, bilinmeyen gelecekten haber verirler. Edebiyatı olmayan toplumlar, ağaçları olmayan bahçelere benzerler. Toprağı Yunus’un şiirleriyle yoğrulan Anadolu’da, insanlar birbirlerini Allah için severler. Her medeniyetin edebiyatı, her edebiyatın kitapları vardır. Kitaplarla her insan, binlerce yıl yaşamışçasına, bilgi ve bilgelik kazanır. Medeniyetler tekrar tekrar okunan, kitaplarıyla medeniyet olurlar.

*

Medeniyetler gibi edebiyatlar bir değerler yumağı, bir değerler mimarisidir. Hayatın her boyutu, edebiyatın ve medeniyetin değerleriyle renk ve tat kazanır. Akif İnan’ın “Edebiyat ve Medeniyet Üzerine” isimli kitabında vurguladığı gibi: Medeniyetsiz edebiyatların derinliği, edebiyatsız medeniyetlerin zenginliği olmaz. Hem siyasal hem de sivil kesimler, ülkelerin medeniyetleriyle birlikte, edebiyatlarını yaşatırlar.

*

Medeniyetler ülkelerin geçmişlerine, edebiyatlar geleceklerine ışık tutarlar. Medeniyetler geçmişte ortaya konulan değerleri, edebiyatlar gelecekte verilecek eserleri bugüne taşırlar. Edebiyatlar medeniyetlerin üniversiteleridir. Medeniyetler canlılıklarını üniversiteleriyle korurlar. Üniversiteler, edebiyat ve medeniyet çalışmalarının bereketli topraklarıdır. Yetiştir- dikleri öğrenmesini öğrenen insanlarla hayatı yaşanır kılarak, toplumları dönüştürürler.

*

Üniversiteler sürekli sorgular, sürekli araştırır, sürekli yenilik yaparlarsa, insanlığın edebiyat ve medeniyet birikimine katkıda bulunurlar. Üniversiteler ne kadar hayatı kolaylaştırır ve güzelleştirirlerse, o kadar yerel ve küresel barışa yeni açılımlar kazandırmış, sorumluluklarını yerine getirmiş olurlar. Üniversiteler dünya barışının misyonerleridir. Dünyanın en güçlü sivil toplum kuruluşları olan üniversiteler, siyasallaşırlarsa barışın değil, savaşın misyonerleri olurlar.

*

Anadolu’da medeniyet deyince akla Sinan, edebiyat deyince akla Yunus, üniversite deyince akla Mevlana gelir. Anadolu insanın düşünce ve eylem dünyasında, üç büyük edebiyat ve medeniyet zirvesinin, doldurulmaz yeri, vazgeçilmez değeri vardır. Düşünce ve eylemin zirveleri, hiçbir zaman iktidarların, her yaptıklarının onaylayıcıları olmazlar. Onlar ödün ver- meyen tutum ve davranışlarıyla, bütün dünyanın gücünü hiç yitirmeyen yol göstericileri olurlar.

*

İktidar hem siyasal hem sivil hem de üniversite kesiminin, derinliklerinde kaybolduğu kıyısız bir denizdir. Dünyanın her ülkesinde, iktidar doyumsuzluğu, dehşet verici cinayetlere, büyük yıkımlara yol açmıştır.

*

Tarihin her döneminde görüldüğü gibi, “İktidar olmak için her şey yapılır” diyenler, atom bombasını geliştirenler gibi, dünyaya en büyük kötülüğü yaparlar.

*

İktidarını paylaşmayanların iktidarları paylaşılır. İktidarın kaynağı adalettir. Adaletin kılıcı iktidarın kılıcından daha keskindir.

20 Temmuz 2020, 12:26

KARE DÜNYA SİLAHLARLA DEĞİL KİTAPLARLA YAŞANIR KILINIR

Siyasal sınırların önemini yitirmesiyle, dünyanın bütün ülkeleri, birbirini etkileyen ve birbirinden etkilenen, bir bütünün birbirinden ayrılmaz, parçalarına dönüşmüşlerdir. Artık hiçbir ülkenin ekonomik ve kültürel bağımsızlığı yoktur. Her ülke her alanda, birbirine bağımlıdır. Türkiye’nin hem Asya, hem de Avrupa’da kendisine saygın bir yer edinmesi için, hem kültür, hem de ekonomi dünyasını zenginleştirmesi gerekir.

*

Ekonomiyle birlikte kültürü de sınırların dışına taşımak, üretmesini bilenlerin işidir.Eylemin düşünceyi izlemesi gibi, ekonomi de kültürü izler. Düşünce ile eylem, kültür ile ekonomi arasında, diyalektik bir iletişim ve etkileşim vardır. Köklü düşünce olmadan, kalıcı eylem olmadığı gibi, engin kültür olmadan zengin ekonomi olmaz. Dünyanın her ülkesinde, sağlıklı bir ekonomi, zengin bir kültüre dayanır. Düşünce eylemle, kültür ekonomiyle, kalıcı ve uzun ömürlü olur. Kültürler geçmişten geleceğe kitaplarla taşınırlar. Kitaplar kültürü, kültür ekonomiyi zenginleştirir.

*

İnsanlık tarihi boyunca, her dönemin bilgi ve bilgelik birikimi gibi, kültür ve ekonomi birikimi kutsal kitaplara dayanır. Dünyadaki bütün kitaplar, varlıklarını kendilerinden önce yazılmış kitaplara borçludur. Kutsal kitapların doğrularının dışındaki doğrular, haberlerinin dışındaki haberler, yüzyıllar içinde geçerliliklerini yitirirler. Tarihin her döneminde, bütün toplumlar, canlılıklarını kitaplarla korumuşlardır. Dünyadaki büyük dönüşümlerin öncüleri, kitaplarıyla toplumları hem değiştirmiş, hem de peşlerinden sürüklemişlerdir.

*

Kitaplarla dünyanın bilgi ve bilgelik, düşünce ve eylem, kültür ve ekonomi birikimi, yeni açılımlar kazanarak zenginleşmiştir. Bu yüzden, düşünce sevdalıları okumayı olduğu kadar, yazmayı da sürekli özendirmişlerdir. Düzenli ve sürekli okunan kitapların sayısı sınırlıdır. Fütuhat, Mesnevi, İhya, Mukaddime gibi, herkesin anlayacağı dilden konuşan kitaplar, her dönemde özgünlüklerini korumuşlardır. İletişimin ve etkileşimin en güçlü, en etkili aracı olduğu için, kitaplara yasak koymak mümkün değildir.

*

Dünyada her toplumum, tekrar tekrar okunararak, tekrar tekrar yorumlanarak, bütünüyle içselleştirilen kutsal kitapları vardır. Düşüncenin ve eylemin olduğu kadar, kültürün ve ekonominin ustalarının yanlarından hiç ayırmadıkları, gece ve gündüz okudukları kitapları olmuştur. Onların hepsi peygamberlere verilen, kutsal kitapları ezbere bilirler. Dünyada düşüncelere savaş açılamayacağı gibi, koruyucuları olan kutsal kitaplara da savaş açılmaz.

*

William Faulkner okuduğu kitaplarla ilgili bir soruya, “Moby Dick’i dört, beş yılda bir, Don Kişot’u her yıl bir kere, Dickens’ın kitaplarını sık sık bölük pörçük, Karamazov Kardeşler'le Madam Bovary’yi hemen hemen her yıl, Shakespeare’in bütün eserlerini içine alan ufak bir cildi, her vakit yanımda taşır, orasından burasından azar azar okurum” cevabını vermiştir. John Steinback, İncil’i sürekli yanında taşımış, okuyucularına da yanlarında bulundurmalarını tavsiye etmiştir.Dostoyevsky sürgünde İncil ve Kur'an okumuş.

*

Kutsal kitaplar bütün edebiyatçıların, bitmez tükenmez ilham kaynakları olmuşlardır.Dünyada kutsal kitaplara gösterilen sevgi ve saygı, taşıdıkları erişilmez zenginliklerden kaynaklanır. Onların taşıdıkları hazineler anlatıldıkça anlaşılır, anlaşıldıkça anlatılır. Kutsal kitaplar, iki dünyayı birbirinden ayrılmaz, bir bütün olarak görenlerin, bilgeliğe dönüşen bilgi hazineleridir.

*

Bilgelerin gizemli yolu kitaplarından izlenir. Hayatı bütün olarak kucaklamanın, sırları kitaplarda gizlidir.

*

Dünyada bütün kitaplar Kutsal Kitapları anlamak ve anlatmak için yazılmışlardır.

21 Temmuz 2020, 12:27

POSTKORONA DÜNYADA HİÇBİR ÜLKE SINIRSIZ EKONOMİK BÜYÜME PEŞİNE DÜŞEMEZ

İnsanlığın atalarının yitirdiği Cennette olduğu gibi, dünyanın hiçbir ülkesinde, doğal zenginlikler sınırsız olmadığı gibi, finansal kaynaklar da sınırsız değildir.Salgın sonrası dünyada hiçbir ülkenin, ortak doğal kaynakları, savaşlarla tüketme hakkı yoktur. İnsanların temel ihtiyaçları olan ürünlerin, hizmetlerin ve bilgilerin karşılanmasından, bütün ülkeler sorumludur. Bu yüzden devletlerin tarıma,sanayiye,eğitime ve sağlığa yaptığı yatırımlar, bütün dünya için hayati önem taşımaktadır.

*

Anadolu’da denildiği gibi: “Gökten kudret helvası yağar, para yağmaz.” Para gibi, ürün, hizmet ve bilgi de gökten yağmaz. Üreticiler üretecekleri, tüketiciler tüketecekleri, ürünler ve hizmetler için, gerekli kaynakları bulmak zorundadırlar. Tarihin her döneminde, toplumlar ellerindeki sınırlı kaynakları, değerlendirmek sorunuyla, karşı karşıya kalmışlardır. Her dönemin güçlü toplumları, dünyanın kaynaklarından kimseye haksızlık yapmadan, yararlanmasını bilenler olmuştur.

*

Sanatların en eskisi, bilimlerin de en yenisi Ekonomi, eldeki kaynakları temel ihtiyaçları karşılama yolunda, değerlendirme bilimi olarak tanımlanır. Bir ekonomide kıt kaynakların dağıtımı, arz ve talebe göre fiyatların belirlenmesi, değişik seçenekler arasında, karar verilmesı, pazara dayanır. Her dönemde ekonomilerin can damarlarını pazarlardaki üreticiler ve tüketiciler oluşturmuştur. Onlar ekonominin anayasası olan, arz ve talep yasasına dayanarak, toplumları ayakta tutarlar.

*

İster Doğu'da, ister Batı'da olsun, her ülkenin pazarlarında bolluk ve kıtlık dönemleri olur. Pazarlardaki aksamalar, üreticiler ve tüketiciler üzerinde olumlu etkiler yanında, olumsuz etkiler doğururlar. Pazarlardaki olumlulukları büyütmede, olumsuzlukları azaltmada, en etkili gücü, hem üreticiler hem de tüketiciler olarak,bütün insanlar oluşturur. Ekonomik, siyasal, kültürel bütün krizler, bir değişim aracı olan parayı, bir ürün gibi alan ve satan, bankalardan kaynaklanır.

*

Pazarın doğurduğu olumlu etkileri büyütmek, ister kamu, ister özel olsun, bütün kuruluşların dünyayı, bedelsiz ürünler dağıtan bitmez, tükenmez kaynak deposu olmaktan çıkarmalarına bağlıdır. Başta kamu kuruluşları olmak üzere, bütün kuruluşlar dünyadan aldıkları her kaynağın, bir bedeli olduğunu bilmek zorundadırlar. İnsanlar dünyadan, gerekli olandan daha fazlasını alırlarsa, farkında olmadan üstesinden gelinemeyecek, çevre sorunların tetikleyicileri olurlar.

*

Dünyada bütün ülkelerin karşı karşıya oldukları, çevresel ve finansal krizler, kuruluşların sürdürülemez doğrusal büyüme, peşinde koşmalarından kaynaklanmaktadır. Dağlarıyla, ormanlarıyla, denizleriyle, gölleriyle, nehirleriyle ve ovalarıyla dünya bütün ülkelerin ortak zenginlikleridir. Ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir ülke dünyanın kaynaklarını, sorumsuzca tüketme ayrıcalığına sahip değildir. Dünya kaynaklarının, savaşlarda tüketilmesini önlemek, bütün kuruluşların görevidir.

*

Yüz yüze olunan krizler, sınırlı bir dünyada, sınırsız istekleri karşılamaya kalkışmanın, önlenemez doğal sonuçlarıdır.

*

Dünyanın kaynakları sınırsız olmadığı için, gösteriş harcamalarının önlenmesi, hayati önem taşımaktadır.

*

Dünyada ekonomik büyüme sonsuz, ihtiyaçlar sınırsız değildir.

*

Ekonomi ağaçlar gibi, doğal sınırlar içinde büyümelidir.

*

Sınırlı kaynaklarla sınırsız ekonomik büyüme olmaz.

22 Temmuz 2020, 12:12

GÖRÜNEN DÜNYA NOKTA KADAR KÜÇÜKTÜR GÜN KADAR KISADIR

Bilim ya da sanatın hangi alanında derinleşirse derinleşsin, her aydın bilinmeyen dünya yanında, bilinen dünyanın bir nokta kadar küçük, bir gün gibi kısa olduğunun bilincinde olmalıdır. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, uydularla uzaydan dünyanın küçücük bir küre olarak görüntülenmesi, uzmanlarla birlikte sıradan insanların da dünyayı algılayışını büyük ölçüde değiştirmiştir.

*

“Sofrada değişir her şey, ekmek değişmez” diyen, Necip Fazıl’a benzetilerek söylenirse: “Dünyada değişir her şey, insan değişmez” denilmelidir. Habil ve Kabil’den bugüne, insan erdemleriyle ve tutkularıyla aynı insandır. İnsan buğday tanesinin başağı, içinde taşıdığı gibi, Habil'i ve Kabil’i içinde taşır. İnsan ya Habil ya Kabil olmaktan daha çok, hem Habil hem Kabil’dir. Önemli olan insanın, Habil yanının ağır basmasıdır.

*

Savaşsız barış içinde bir dünya için, insanın Habil yanının büyütülmesi, Kabil yanının küçültülmesi gerekir. Habil olmaya giden yolları açmak için, her yaş ve meslekten bütün insanlar, dünyayı bir nokta kadar küçük, bir gün gibi kısa olarak algılamalıdır. İnsan kendini aşarak, sınırlarının dışına çıkmadan, Habil’in erdemiyle, Kabil’in tutkusu, arasındaki yerini belirlemekte, güçlüklerle karşılaşır.

*

İnsanlar sevdiklerini örnek alarak, iç dünyalarının derinliklerindeki, Habil'leri ya da Kabil’leri harekete geçirerek, Cennet ya da Cehenneme giden yolları ya genişletirler ya da daraltırlar. İnsanlar iki dünyada sevdikleriyle beraberdirler. Kendilerine örnek aldıkları, yollarını izledikleriyle ya erdemli olanların ya da tutkularının peşinden koşanların, yanında yer alırlar. Her insan örnek aldığı, kendisi gibi olmak istediği, insanlar gibi olur.

*

Ölümlü dünyaya ölümsüz dünyanın ışığını, bilgeler değil peygamberler taşır. Erdemli olmanın doruk noktası ve ulaşılmaz örneği kutsal kültürün Son Peygamberidir. Sezai Karakoç’un bütün insanlığın erdemli olma ve güzelliği arama serüvenini anlattığı,” Yitik Cennet” isimli kitabında, vurguladığı gibi: Her Peygamber Son Peygamberin bir cephesidir. Bütün cepheler Son Peygamberde toplanmıştır. O başta olup, sonda gelen peygamberdir.

*

Peygamberlerin başını çektiği, ölümsüzlük kervanının yolcuları, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın bütün boyutlarında, ölümlü dünyanın sınırlılığında, ölümsüz dünyanın sınırsızlığını, her ikisinden de vazgeçmeden, birbiriyle çatıştırmadan, bir arada tutmasını bilirler. Onların gücü, erdemli ve güzel olma yolunda, iki farklı eğilimi bir arada, tutmasını bilmelerinden kaynaklanır. Herkes kendi Kabil’ini, kimseye zarar vermeden, kendi içinde taşımak zorundadır.

*

Ölümsüzlük kervanına katılanlar, Yunus gibi bir yandan, “Ölümden niye korkarsın. Korkma ebedi varsın” derken, bir yandan da “Biz her gün yeniden doğarız. Bizden kimse usanmaz” demesini bilmişlerdir. Bunun için onlar, hem ölümlüdür, hem ölümsüzdür. Onların ölümlüğü, ölümsüzlüğü yakalamalarına engel olmaz. İki dünyada ölümsüzlüğü, küçük dünyada büyük dünyayı görmesini bilenler yakalar.

*

Ölümlü dünyada ölümsüz dünya, ölümsüz dünyada ölümlü dünya vardır. Erdem ya ölümlü dünya ya ölümsüz dünya demek değil, ölümlü dünyada ölümsüz dünyayı bulmaktır.

*

Ölümlü olan her şey, yapısında bir ölümsüz olan yan, ölümsüz olan her şey, yapısında bir ölümlü olan yan taşır.

*

İnsanda ten ve can gibi, ölümlü ve ölümsüz bir aradadır. Tende canı bulanlar, ölümsüzlüğe ererler.

23 Temmuz 2020, 12:34

MÜZİK HAYATIN HER ALANINDA UYUMUN VE DÜZENİN ŞİİRİNİ YAKALAMAKTIR

İnsanın gönül dünyası, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki dengenin ve uyumun simgesi olan müzikle beslenir. Müzik herkesin gönlünde bahar rüzgarları estiren, kimsenin ilgisiz kalmadığı, diller üstü bir dildir. Bir müzik eseri hangi dilden seslenirse seslensin, her dil onun dilinden anlar. Müziğin dili, bütün dilleri aşar. Dünyanın neresinde olursa olsun, herkes müziğin dilini bilir. Güzel müzik güzellikte, sınır tanımayan insanların işidir.

*

Mozart ünlü konçertolarından birinde, kafesteki bir kuşun ötüşünü notalarına dökmüştür. Büyük müzik ustaları, dünyanın ilk müzisyenleri olarak kuşları görürler. Kuşlar gün doğarken ve gün batarken, ustalıklarının doruk noktasına ulaşırlar. İnsanlar onların seslerinin eşliğinde, gönül dünyasının derinliklerine doğru, uzun yolculuklara çıkarlar. Müzisyen Rahmaniof’a göre, notalar inanan insanların elinde müziğe dönüşürler.

*

Şiir kelimelerin, müzik seslerin, yeryüzünden gökyüzüne yükselmesidir. Yeryüzü ile gökyüzünün kucaklaştığı yerde, mısralar ve nağmeler bir yakarışa, bir duaya dönüşürler. Müzik şiire, şiir müziğe dönüştüğü ölçüde, insanlar hayatın ritminin bilincine varırlar. Müzik sanatı kuşların ötüşünde, ya da kıyıda dalgaların gelişlerinde ve gidişlerinde, büyük uyum ve düzeni yakalamadaki, başarısıyla kusursuzluk kazanır.

*

Bütün sanatların değişmez amacı, insanı savaş ortamından alıp, barış ortamına taşımaktır. Sanatın her alanında barışın güçleriyle, savaşın güçleri, birbirleriyle kıran kırana yarışmaktadır. Sanatın tarihi, insanlığın tarihi gibi, diyalektik bir gelişme gösterir. Gökyüzünün yeryüzünü içinde taşıdığı gibi, barışın güçleri de savaşın güçlerini içinde taşır. Savaşın güçlerine karşı, barışın güçlerinin başarısı, inanç ve sevgiyle silahlanmalarına bağlıdır.

*

Müzikte nağmeler arasındaki süreklilik ve bütünlük, insanların gözlerinin dış dünyalarından daha çok, iç dünyalarına dönmesine yol açar. Müziğin insanlar üzerindeki etkisi, dinleyenlerin dış dünyalarında olduğu kadar, iç dünyalarında da büyük dalgalanmalara yol açmasından kaynaklanır. Kendilerinden geçen insanlar, görünen dünyanın arkasındaki görünmeyen dünyanın, zenginliklerinin ulaşılmayacak kadar, uzakta olmadığının bilincine varırlar.

*

Tarih içindeki bin yıllık uzun ve büyük yürüyüşlerinde, Türkler Farabi’den Itri’ye kadar, insanlığın sanat tarihine hem katkıda bulunmuşlar, hem de yılların içinden süzülerek gelen müziklerinin temellerini atmışlardır.

*

Anadolu insanı Türkiye’nin küresel sesi Yunus’un, şiirleştirdiği ölümsüzlüğü, dağların, taşların ve kuşların eşliğinde, müziğe dönüştürmüştür.Türklerin tarihteki uzun yolculuklarında, gönüller müzikle kazanılmıştır.

*

Müzik farklı seslerin eşsiz bir uyum ve düzen içinde, bir bütün olarak sunulmasıdır. Ağaçlar doğal olandaki müziğin, kusursuz bir örneğini verirler.

*

Doğal hayatta rüzgarlarla ağaçlar, gövdeleri, dalları ve yapraklarıyla, bütünlüğünü koruyan bir müzik şöleni sunarlar.

*

Müzikle şiirlerin duygu ve düşünce yüklü dizeleri nağmelere, nağmeler de dua ve yakarışlara dönüşür.

24 Temmuz 2020, 14:31

AYASOFYA'DA OKUNAN HER EZAN VATİKAN'DA OKUNAN BİR EZANDIR

Bilgi ve bilgeliğe sevdalı, Bilge Sultan Fatih’in, İkinci Roma’yı İstanbul’a dönüştürmesinin ardından Anadolu insanına büyük fetih kapıları açılmıştır. Bilgeliğe dönüşen bilgiyi, yitirdikleri paha biçilmez bir hazine olarak gören Türkler, bilgi ve bilgeliğin peşinde Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine doğru, uzun bir bilgelik yolculuğuna çıkmışlardır. Yeryüzünde bilgelik yitirilse, Bilgelerin Sultanı Mevlana’nın izini sürenler, yitirilen bilgeliliği zenginleşmiş olarak tekrar bulurlar.

*

Fatih Ayasofya’dan yola çıkarak, Doğu Roma’nın şehri Yeni Roma’yı, Türk dünyasının şehri İstanbul’a dönüştürmüştür. İstanbul Üsküdar ile Mekke, Eyüp ile Medine, Kadıköy ile Kudüs kapısıdır. Dünya şehirlerinin anası Mekke’nin, Kurtuba'da ve Kazan’da batan güneşi, İstanbul’da yeniden doğmuştur. İstanbul’un odak noktası Fatih’tir. Fatih’i bilen bütün hazineleriyle İstanbul’u bilir. İstanbul’da aslına dönen Ayasofya, kutsal kültürün sürekliğinin ve bütünlüğünün simgesidir. Kutsal kültürde en başta olan İslam, sürekliği ve bütünlüğü sağlamak için, en sonda gelmiştir.

*

On beşinci yüzyılda, Avrupa’nın dönüştürülmesinde olduğu gibi, Yirmi birinci yüzyılda dünyanın dönüştürülmesinde İstanbul, Anadolu insanına yeni kapılar açacak, yeni fırsatlar sunacaktır. Ancak düz kare dünyanın dönüştürülmesi, yuvarlak küre dünyanın dönüştürülmesinde olduğu gibi, silahlı kurumlarla ve kuruluşlarla değil, silahsız kurumlarla ve kuruluşlarla yapılacak bir dönüşümdür. Yeni dönüşümün mimarları, bilgiyi nükleer silahlara dönüştüren kurumlar ve kuruluşlar değil, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren, kurumlar ve kuruluşlar olacaktır.

*

Bilge Sultan Fatih gibi, Arapça ve Farsça yanında, İngilizce'nin ve Almanca'nın dayandığı, Latince ve Grekçeyi, anadilleri Türkçe kadar bilen kuşaklar yetiştirilirse, düz kare dünyanın bütün kapıları, Anadolu insanının kurumlarına ve kuruluşlarına sonuna kadar açılacaktır. Düz kare dünyada ülkelerin bayraklarını devletler değil, kusursuz ürün, hizmet ve bilgi üretmesini bilen, kusursuzlukta yarışan kurumlar ve kuruluşlar taşıyacaktır. Kare dünyada kusursuzluğu arayanlar, kusursuzluğun kaynağı olacaklardır. Geleceğin dünyasında, iki günü birbirine eşit olanlara yer yoktur.

*

Bilge Sultana kusursuzluğu arama yolunda, nasıl Bilgeliğin Zirvesi Akşemseddin yol göstermişse, düz kare dünyanın fatihleri olan kurumlara ve kuruluşlara da insanlık tarihinin eşsiz bilgeleri yol gösterecektir. Düz kare dünya vasat kurumların, vasat kuruluşların, vasat girişimcilerin dünyası değil, kusursuz kurumların, kusursuz kuruluşların, kusursuz girişimcilerin dünyasıdır. Kare dünya kurumların, kuruluşların ve girişimcilerin ülkeleri değil, ilkeleri önemlidir. Onlar kusursuzluğu yakalayan bilgileryle, hizmetleriyle ve ürünleriyle, bütün dünyada saygıyla karşılanırlar.

*

Düz kare dünyada ülkelerin baskısı yoktur, ilkelerin baskısı vardır. Her alanda vasatlık ilkesizlikten kaynaklanır. İlkeleri ilkesizlik olanlar, ilkesizliği baş tacı edinenler, vasatlığın oluşturduğu çelikleşmiş yapıları, dönüştürecek kurumların ve kuruluşların öncüleri olamazlar.

*

Düz kare dünyanın mimarları, kurumlarında ve kuruluşlarında hem Fatih gibi, hem Akşemseddin gibi olmak, bilgi ve bilgeliği altın oranda harmanlamak zorundadırlar.

*

Bilgiyi bilgeliğe, bilgeliliği bilgiye dönüştürecek olanların, akılları hem başlarındadır, hem gönüllerindedir.

*

Bilgeliğe dönüşen bilgiyle, bilgeler iki dünyanın kapılarını, bütün insanlığa açarlar.

*

Dünya tarihinde,Akşemseddin bilgeliğin Fatih bilginin sultanıdır.

25 Temmuz 2020, 13:17

SEKÜLER ATİNA KÜLTÜRÜNE KARŞI KUTSAL KUDÜS KÜLTÜRÜNÜ EDEBİYATÇILAR ZENGİNLEŞTİRİR

Kutsal kültürün kaynağı Peygamberler tarihinde söylenmemiş söz yoktur. İnsanlara iki göz, iki kulak, bir dil, gördüklerini, dinlediklerini, dile dökmesi için verilmiştir. Edebiyat hayatı görme, hayatı dinleme, hayatı söze dökme eylemidir. Edebiyatçı hayatta insanı, insanda hayatı görür. İnsana karşı hayat, hayata karşı insan,edebiyatla korunur. Edebiyatçı hayatı,her insan için yaşanır kılma sorumluluğu taşır.

*

Edebiyatçılar çağlarının savaşlarından, çağlarının cinayetlerinden, çağlarının ekonomik ve kültürel krizlerinden sorumludurlar. Hayatın hiçbir alanında, hiçbir kazanım, bir insanın hayatından daha değerli değildir. Bir insanın hayatı bütün insanlığın hayatıdır. Bu yüzden dünyanın neresinde bulunurlarsa bulunsunlar, edebiyatçılar, barış istemek, barışın peşinde koşmak zorundadırlar. Hayatı omuzlarında silah taşıyanlar değil, ellerinde taşıyanlar yaşanır kılarlar.

*

Edebiyatların dilleri, toplumların dilleridir. Edebiyatçıların sözleri insanların sözleridir.Edebiyatçılar insanlarda toplumları, toplumlarda insanları görürler. Bu bağlamda, eski edebiyatlar, yeni edebiyatlar yoktur, yeni diller, yeni sözler vardır. Her dönemin edebiyatları, kendilerinden önceki dönemlerin edebiyatlarının geçtikleri yollardan geçerler, insanları yaşatan özlerini koruyarak, insanların yaşatılmasına, yeni boyutlar kazandırırlar.

*

Shakespeare, Goethe, Rimbaud, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, metafizik sancı çeken,“metafizik gerilim” olmadan, metafizik dünyanın kapılarının açılamayacağının bilincinde olan edebiyatçılardır. Metafizik kaygı taşımayanlar, metafizik boyut taşıyan eserler veremezler. Bunun için edebiyatçılar, dünyada çatışmanın, Washington ile Moskova arasında değil, Kudüs ile Atina arasında olduğunu sürekli gündemde tutmak zorundadırlar. Dünyanın geleceğinin mimarları, seküler kültürün bilginlerinden daha çok, kutsal kültürün bilgeleri olacaktır.

*

Dünya edebiyatçıları uluslararası kurumlarıyla ve kuruluşlarıyla, oylarını Atina'dan yana değil, Kudüs’ten yana kullanmalıdır. Edebiyatçılar oylarını, dünyada iyi savaş, kötü barış yok diyen, insanın ölümünü, bütün insanlığın ölümü olarak gören, Kudüs’ten yana kullanmazlarsa, dünyadaki bütün krizlerin kaynağı olan savaşların önünü alamazlar.

*

Dünyayı seküler dünyanın başkenti Atina değil, kutsal kültürün başkenti Kudüs değiştirir. Savaş dünyasını, barış dünyasına dönüştürmek için, insanların Atina’dan daha çok, Kudüs' le barışmaları gerekir. Kudüs bütün insanlığı kucaklayan peygamberler ülkesidir.

*

Dünya barışının en büyük güvencesi, edebiyatı iman için bilen, ufukları peygamberler olan edebiyatçılardır. Atina’nın burçlarına, Kudüs’ün bayrağını onlar çekecektir.

*

Kudüs barışı, yüzyıldan yüzyıla, toplumdan topluma, edebiyatın insanı dönüştüren, küresel diliyle taşınır.

*

Dünya barışına açılan kapının anahtarları, edebiyatı iman için bilen, edebiyatçılara verilmiştir.

27 Temmuz 2020, 12:45

İSRAİL BENZERİ IRKÇILIK YAPAN ÜLKELERE KARE DÜNYANIN HİÇBİR KITASINDA YER YOKTUR

Bu yazı daha önce 27.07.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

Ülkelerin iç ve dış politikadaki ağırlıkları, hatırı sayılır bir nüfus ve üretim gücüne sahip olmalarından kaynaklanır. Bunun için, ülkelerin büyük şehirleri, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın ana dinamiğini oluştururlar. Şehirler ülkelerin hem ekonomik güçlerinin, hem entellektüel derinliklerinin, en somut göstergeleridir. Büyük şehirleri olmayan ülkelerin, uluslarası sorunlarda ağırlıkları olmaz.

*

İslam dünyasının bir çıban başı olan İsrail, dünyanın ne kadar büyük ordusuna sahip olursa olsun, ülkeler arasında sözü ve etkisi olan bir devlet olamaz. Çünkü, Tevrat bir ırkın kutsal kitabı olduğu gibi, Yahudilik de yalnızca Yakupoğullarının dinidir. Müslümanlık ve Hristiyanlık küreseldir, her soy ve her renkten insanın katılımına açıktır. Yahudilerde ise, anne önemlidir. Annesi Yahudi olmayan Yahudi olamaz.

*

Yahudilerin milliyetçileri Siyonistler, mavi Nil'le yeşil Fırat arasında güçlü İsrail devletinin rüyası görmektedirler. Ancak ikibin yılda, bütün dünyaya dağılmış Yahudilerin on beş milyonluk bir nüfusa ulaşmaları, onların Kıyamete kadar büyük devlet olmalarının mümkün olmayacağını göstermektedir. İsrail Filistin topraklarındaki varlığını, Amerika'nın kayıtsız şartsız desteğiyle sürdürmektedir. New York'ta Tel Aviv'den daha çok Yahudi yaşamaktadır. Siyonistlerin kutsal şehirleri, Kudüs değil "Jew York", olarak bilinen New York'tur.

*

Afganistan'da,Irak'ta,Suriye'de,Yemen'de, yaşanan olaylardan sonra açıkça ortaya çıktı ki, yalnızca silah gücüyle, ülkelerin varlıklarını korumaları mümkün değildir. Ülkelerin gelecekteki en büyük güvenceleri, ordularından önce genç nüfusları olacaktır. İsrail gibi,Körfez ülkeleri gibi, belirli bir nüfus büyüklüğüne ulaşmayan ülkelerin,doğal kaynak ve silah gücüyle, ayakta kalmaları ve varlıklarını korumalarını kimse beklemiyor.Yeni düz kare dünya, silahlı güçlerin değil,silahsız güçlerin dünyasıdır.

*

İsrail'in iç ve dış politikasını Yahudi geleneği değil, Yirminci yüzyılın en büyük ve en bulaşıcı hastalığı olan ırkçılık belirliyor. Irkçılığın anası da "Nazizm''dir. Filistin topraklarını kan ve gözyaşı göllerine çeviren, dünyanın en kanlı ırkçılık hareketlerinden biri olan Siyonizm''dir. Nazizmi aratmayan Siyonizm, son iki yüzyılın en kanlı, en dehşet verici ırkçılık hareketidir. Yahudiler Almanların kendilerine uyguladıkları, soykırımın kat kat fazlasını Filistinlilere uygulamaktadırlar. Onlar Avrupalı ustalarından, çok daha dehşet verici olmuşlardır.

*

Müslümanlarla Yahudiler, İslamın ilk yıllarından beri, yüzyıllarca bir arada yaşamışlardır. Ancak hiçbir zaman, İslam dünyasında, bir Yahudi karşıtlığı olmamıştır.

*

Irkçılık peşinde koşan, ayrımcılık yapan ülkeler, bütün dünyayı karşılarına alarak, kendi içlerine kapanmak zorunda kalırlar.

*

Yirmibirinci yüzyılda ülkelerin güçleri ırklarından değil, geçerliğini hiç yitirmeyen, ilkelerinden kaynaklanacaktır.

28 Temmuz 2020, 00:24

Mihallıççık Belediye Başkanı Haydar Çorum ile Eskişehir'in en büyük

Mihallıççık Belediye Başkanı Haydar Çorum ile Eskişehir'in en büyük zenginliği Yunus Emre günlerinde yapılması planlanan çalışmaları ele aldık. UNESCO 2021 yılını YUNUS EMRE yılı ilan etti.Başkan kurulacak Yunus Emre Kültür Merkezine bütün Türkiye'den katkı bekliyor.

28 Temmuz 2020, 12:45

DÜNYADA ESTİRİLEN SAVAŞ KASIRGALARINI YUNUS'U İZLEYEN ŞAİRLER DURDURUR

İster şiir, ister hikaye, ister deneme olsun, bir edebiyat eserinin kalıcılığı, “Beyaz haberlerim var kardeşlerim” diye, seslenmesinden kaynaklanır. Ölümsüz edebiyat eserleri, yeryüzünün kara haberlerinden daha çok, gökyüzünün beyaz haberlerine odaklanırlar. Onların düşünce ve eylemleri, görünmeyen dünyanın rüzgarlarını arkalarına alarak, görünen dünyanın bulutlarını dağıtmayı bilmelerinden, büyük güç ve etkinlik kazanırlar.

*

Beyaz haberlerin ustası olan edebiyatçılar için, görünen dünya görünmeyen dünyanın, ölümsüz eserler verilen gizemli kitabıdır. Beyaz haber ustası Sezai Karakoç, edebiyatı, düşünce ve eylemi birbirine bağlayan, birbiriyle bütünleştiren bir köprü olarak görür. Gökyüzünden yeryüzüne, beyaz haberler taşıyan edebiyatçılar, karanlıkları aydınlıklara, kötülükleri iyiliklere dönüştürmeyi, görünmeyen dünyanın kapılarını açan, bir iman işi bilirler.Onların ölümsüz şiirleriyle, savaş fırtınaları barış rüzgarlarına dönüşür.

*

Yunus Emre’den Erdem Bayazıt'a ve Cahit Zarifoğlu’na kadar, şiirleriyle ölümsüzleşen şairler ömürlerini güzelliğin haberlerine, haberlerin güzellerine adayan, karamsarlığa düşmeyen, ümitsizliğe kapılmayan, Anadolu’nun güzel insanlarıdır. Onların yüzyılların içinde, “1000 yıl durmadan en atmış çınar gibi”, aşkla büyüyen, düşünce yüklü, eylem yüklü, çağıl çağıl, gürül gürül akan, coşkulu bir şiir dünyaları vardır. Derin Anadolu’nun, derin şiiri, bir göl gibi statik değil, bir nehir gibi dinamiktir.Onlar hiçbir zaman, güncelliklerini yitirmezler.

*

“Yol kalabalıkların yolu değildir”, diyen edebiyatçılar, seküler kültürün estirdiği, fırtınaya karşı direnen, köklerini zamanın derinliklerine salmış, bin yıllık, iki bin yıllık, büyük çınarlara benzerler. Onlar gökyüzünden gelen seslerle fırınlanarak, derin sularla polatlanarak, “Her sabah her öğle her akşam / İkindiyle yıkanarak yatsıyla donanarak”, bütün insanlığın yakından bildiği, kadim fırtına karşı durmayı, çok iyi bilirler. Onların gücü, meleklerin saflarına katılmasıyla, katlanarak artar.

*

Dünyanın edebiyatçıları gelecek yüzyıllarda, kendilerini anlayacak kuşaklara seslenirler. Bu yüzden edebiyatçıların, tekrar tekrar okunan eserleriyle, estirdikleri rüzgarlar, Kıyamete kadar, düşünce ve eylem bayraklarını dalgalandıracaklardır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi: “Sanat ölümden sonraki hayattır”. Ölümden sonra kalkışa hazırlıklı olmayan edebiyatçılar, ölümden önce edebiyatın hiçbir alanında, diriltici bahar rüzgarları estiremezler.

*

Metafizik ürperti taşıyan edebiyatçıların, zengin düşünce, derin gönül ve köklü eylem dünyaları, yüzyılların içinde oluşan, kutsal kültürün sınırsız hazinelerine dayanır. Kutsal kitaplarda anlatılanlar, peygamberlerle birlikte bütün insanlığın öyküleridir. Dünyada seküler kültüre karşı, donanımlı ve güçlü olmak için, geçmiş yüzyıllarda beyaz haber verenlerin eserleri, kuşaktan kuşağa sürekli yorumlanarak güncelleştirilmelidir.

*

Dünyada beyaz haber veren edebiyatçıların, bilgi ve bilgelikleri kutsal kitaplardan esinlendiği için, onların kervanına katılanlar, düşünce ve eylem dünyalarına, yeni boyutlar kazandırırlar.

*

İnsanlığın tarihine kutsal kültürün penceresinden bakmayan edebiyatçılar, bilgi içinde bilgeliği yitirerek, iyimserlik rüzgarları estiremezler.

*

Edebiyat beyaz haberler vermenin, sırlarını yapısında taşıyan, yararlanıldıkça zenginleşen, bilgi ve bilgelik hazinesidir.

29 Temmuz 2020, 11:22

DEĞERLERDEN BESLENMEYEN YÖNETİMLERİN ELİNDE TOPLUMLAR HEM İÇ HEM DIŞ ZENGİNLİKLERİNİ YİTİRİRLER

Değerlerden yoksun ekonomilerin elinde, kültürler derinliklerini yitirirler. Ülkelerde araç işlevi yüklenen ekonominin yasaları, amaç işlevi yüklenen kültürün değerleriyle işlerlik kazanırlar. Hayatın her alanında, özne görevini ekonomi değil, kültür yüklenir. Kültürel değerlerini yitiren toplumlar, ekonomik güçlerini yitirirler. Amerika Birleşik Devletleri , Sovyetler Birliği Cumhuriyetleri gibi, değer çözülmelerinin sonrasında, iç savaşsız dağılma yolunda hızla ilerliyor.

*

Tarihe bakıldığı zaman, köklü dönüşümlerin yaşandığı, dönemlerin hemen öncesinde, büyük değer çözülmelerinin yaşandığı görülür. Batı ülkelerinde yaşanan, hayatın bütün alanlarını etkileyen, değer çözülmeleri, dünyada başta Müslüman ülkeler olmak üzere, Doğu ülkelerinin güç kazanmakta olduklarını gösteriyor. Yalnızca ekonomiye öncelik veren Batı dünyası, farkında olmadan kültürü yoksullaştırarak, yol açtığı savaşlarla, bütün ülkeleri yıkıma sürüklüyor.

*

Yeni dünya John Naisbitt’in öngörüsüyle, “Bin ülkelik bir dünya” olmaya doğru gidiyor. İster Asya’da, ister Avrupa’da olsun, her şehir yerinden yönetilen bir devlete dönüşüyor. Her şehirin bilgeleri, kültürler arasında dostluk köprüleri kurarak, dünya şehirleri arasında, yeni bir yapılanmanın, yeni bir dönüşümün yolunu açıyor. Dünyanın bütün ülkelerinde, Kudüs’te, Kurtuba’da, Saraybosna’da olduğu gibi, değişik ırktan, değişik dinden, değişik renkten insanların, barış içinde yaşadıkları, yeni şehirler kuruluyor.

*

İster Doğu’da, ister Batı’da olsun ülkeler, tarihlerini yeniden yaşayarak, geçmişlerini değiştiremezler. Ancak ülkeler önceden ayrıntılı yol haritaları hazırlıyarak, geleceklerini değiştirirler. Küçük bir kıvılcımın bütün dünyayı, büyük yangın alanına çevireceği dönemde, gelecek yüzyılın kapıları, geçmiş yüzyılın savaş isteyen üniforma giyenlerine değil, geleceğin barış isteyen forma giyenlerine açılır. Onlar ürettikleri kusursuz ürünlerle, hem ekonomileri hem kültürleri dönüştürürler.

*

Müslümanların Doğu’dan Batı’ya, kültürlerinin, eşsiz bir tanığı olarak, bütün yeryüzüne serpiştirdikleri şehirlerde, tarih daha geniş bir daire çizmek için, bittiği döneme dönüyor. Her dönemde toplumların, ekonomik ve kültürel güçleri, ekonominin kurallardan daha çok, kültürün değerlerinden beslenir. Ülkeler zengin ekonomileriyle değil, derin kültürleriyle uzun ömürlü olurlar. Ülkelerin tarih içindeki yerlerini, araç olan ekonomilerinden önce, amaç olan kültürleri belirler.

*

Dünyanın her ülkesinde değerlerin kaynağını, seküler kültür değil, kutsal kültür oluşturur. Kutsal kültürde tarih İlk peygamberle başlar, Son peygamberle tamamlanır, “Tarihin Sonu” Son Peygamberle gelir.

*

"Zamanı Aşan Şehirler" kitabında vurgulandığı gibi,dünyada ekonomisiyle ve demokrasisiyle, aşkın kaynaklara dayanan, kutsal kültürden beslenen, yeni bir dönem başlıyor.

*

Bakü, Şeki, Taşkent, Semerkant ve Buhara şehirlerindeki gözlemler, izlenimler, çağrışımlar, Yirmi birinci yüzyılın, Türklerin ve Müslümanların, yüzyılı olacağını gösteriyor.

*

Ekonomi her şey değil, bir şeydir diyenler için, tarih tamamlandığı yerden, dünyaya barış getirmek için yeniden başlıyor.

30 Temmuz 2020, 12:18

BAYRAM ÖNCESİNDE AKILLARI MEDİNE SÖZLEŞMESİ'NE GÖNÜLLERİ MEKKE'YE YÜZLERİ KABE'YE ÇEVİRMEK

İnsanların anası ve babası Havva ile Adem'dir.Onlar yitirdikleri vatanlarını Mekke'de bulmuşlardır. Mekke dünyanın, Kabe Mekke'nin nirengi noktasıdır. İnananlar yüzlerini Kabe'ye, şehirler yönlerini Mekke'ye döner. Kabe mabetlerin, Mekke şehirlerin anasıdır. Kabe'ye ilk şeklini insanlığın atası İlk Peygamber Adem, son şeklini de peygamberlerin sonuncusu Son Peygamber Muhammed vermiştir. Mekke peygamberlerin ve bütün insanlığın ana vatanıdır.

*

Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün inananların da öz vatanı Mekke'dir. Soyları ne olursa olsun, insanlar Mekke'nin çevresinde halka halka büyüyen, kolları bütün dünyaya yayılmış, büyük bir ailedir. İkinci büyük ailenin üyeleri her yıl Mekke'de buluşur. İnananların oluşturduğu ikinci büyük aile, günde beş vakit yüzlerini Kabe'ye dönerek, onun çevresinde, onunla bağlarını yeniler. Büyük ikinci ailenin gücü, Mekke'den beslenir.

*

İnanan insanlar, Mekke'den Medine'ye hicret ettikleri gibi, Medine''den Buhara'ya, Kurtuba''ya bütün dünya şehirlerine hicret etmişlerdir. Onların öz vatanı yanlarında taşıdıkları Mekke'dir. Onlar Mekke gibi Kabe'yi de yanlarında taşıdıkları için, ezan okunan her yeri vatan, ezan okunmayan her yerde ezan okumayı görev bilmişlerdir. Bu yüzden, Araplar Batı, Türkler de Doğu Roma'nın bütün topraklarını kendilerine vatan edinmişlerdir.

*

Avrupa''nın “Küçük Afrika”sı İspanya ve “Küçük Asya”sı Anadolu, geçmişte, Batı ve Doğu Roma'yı nasıl dönüştürmüşlerse, bugünün Roma'sı olan AB''ni de dönüştüreceklerdir. Tarık bin Ziyad İspanya'nın, Alparslan Anadolu'nun kapılarını, vatanlarını yanlarında taşıyanlara açtılar. Onlar gittikleri her ülkenin ekonomik, siyasal ve kültürel hayatına büyük bir canlılık kazandırdılar. Bu yüzden Araplar İspanya'da Türkler de Rumeli'de yüzyıllarca kaldılar. Ve arkalarında silinmez izler bıraktılar.

*

Avrupa Afrika'dan Cebelitarık, Asya'dan İstanbul Boğazı'yla ayrılır. İspanya, Afrika'nın, Balkanlar Asya'nın Avrupa'ya açılma kapısıdır. İspanya ve Türkiye, zengin tarihleri ve derin kültürleriyle, Avrupa'nın geçmişinde olduğu gibi, geleceğinde vazgeçilmez bir yer tutacaktır.İkinci Avrupa Rönesansı'nın temelleri, Kurtuba'da ve İstanbul'da atılacaktır.

*

Araplar ve Türkler, Avrupa kültürüne yalnızca doyumsuz bir tad değil, solmaz bir renk kazandırmışlardır. İki dünya olmadan Avrupa kültürünün, Yirmi birinci yüzyıla uyum sağlaması ve rekabet üstünlüğü kazanması mümkün değildir. Geleceğin savaşsız barış dünyasının temelleri, Amerika'da, Çin'de değil, Avrupa'da atılacaktır.

*

Ziya Paşa''nın Batılı ve Doğulu kaynaklardan yararlanarak hazırladığı “Endülüs Tarihi” isimli kitabında anlattığı gibi, Müslümanlar zengin bilim ve düşünce çalışmalarıyla, Ortaçağ'ın karanlıklarını aydınlatarak, Avrupa Rönesansı''nın temellerini atmışlardır.

*

Endülüs, İspanya'yı, İspanya da Avrupa'yı dönüştürmüştür. Roma'nın bir parçası olan İspanya, Endülüs ile Avrupa'nın ana kaynaklarından biri olmuştur.Roger Garaudy'nin önemle vurguladığı gibi, Avrupa Rönesansı İtalya'da değil,İspanya'da başlamıştır.

*

Dağılma korkusu yaşayan Avrupa'nın, Amerika ve Çin karşısında rekabet gücünü koruyabilmesi, Türklerin ve Arapların dostluklarını kazanmasına ve onlarla yan yana yaşamalarına bağlıdır.

*

Dünyayı vatanlarını yanlarında taşıyanlar dönüştürür. Avrupa Hristiyanlarla Müslümanların bir arada yaşadığı, Yirmi birinci yüzyılın barış coğrafyası olacaktır.

*

Barış dünyasının ana yol haritası, Son Peygamberin öncülüğünde hazırlanan ve dünyanın ilk yazılı anayası olan, "Medine Sözleşmesi"dir.

*

Barış dünyasında, herkesin dini kendi dinidir, herkesin dili kendi dilidir, kimse kimseye dinini ve dilini değiştirmeye zorlayamaz.