Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Aralık 2020

36 yazı

1 Aralık 2020, 12:41

SİYASETTE EKONOMİDE KÜLTÜRDE DOĞRULUKTAN TERAZİ TUTMAK DOĞRULUĞU DOĞRULUKLA TARTMAK

Kutsal değerlerden bütünüyle arındırılmış ekonomik yapıların, ülkelerin üretim güçlerini büyütmesi, toplumun değişik kesimleri arasındaki gelir dengesizliklerini gidermesi mümkün değildir. Anadolu’da denildiği gibi: “Güneş balçıkla sıvanmaz.” Bu yüzden Nurettin Topçu Fransızların, karşılaştıkları kültürel ve ekonomik krizleri, Paris’in Sorbon meydanındaki Ogüst Kont’un büstünü kaldırıp, yerine Paskal’ın heykelini dikmediklerine bağlamaktadır.

*

Seküler kültürün değerlerinin bütün ülkelerde benimsendiği bir dünyada, yalnızca Paris’te değil, Washington, Berlin, Londra, Viyana, Madrit, Brüksel, Amsterdam, Stocholm, Moskova, Ankara, Pekin ve Tokyo başta olmak üzere, bütün ülkelerin başşehirleri, kutsal kültürün öncülerinin heykelleriyle donatılmalıdır. Ekonomik alan kutsal değerlerden soyutlanırsa, dünyada krizler birbirini izler. Hiçbir merkez bankasının para basma gücü, değer krizinin doğurduğu sorunların üstesinden gelmeye yetmez.

*

Dünyanın en büyük petrol şirketlerinden olan Enron, Wall Street’in en parlak şirketlerindendir. Yıllarca dünyanın en büyük kuruluşları arasında yer almıştır. Amerika’nın önde gelen devlet yöneticilerinin danışmanlık yaptığı kuruluş, üst üste birçok kere dünyanın, en yenilikçi kuruluşu olarak seçilmiştir. Ancak değeri değersizlik olduğu için, dünyanın gözleri önünde yerle bir olmuştur. Görünen fizik ve görünmeyen metafizik boyutlarıyla, hayata anlam kazandıran, seküler kültürün değerleri değil, kutsal kültürün değerleridir.

*

Bethany McLean ve Peter Elkind, “Gümüş Kurşun” isimli kitaplarında, Enron’un inanılmaz yükselişini ve önlenemez çöküşünü roman tadında, bütün ayrıntılarıyla anlatmaktadırlar. Enron’un borsa ve bilanço oyunlarıyla gösterdiği, sanal kazançların gerçek olmadığının ortaya çıkmasıyla, dünyada petrole dayalı ekonomiler, büyük bir kriz yaşamışlardır. Enron’u deneten dünyanın önde gelen danışmanlık kuruluşu, Arthur Anderson güvenirliğini yitirerek kapanmak zorunda kalmıştır.

*

Amerka’nın önde gelen üniversitelerinden beslenen ve desteklenen küresel kuruluşların, geliştirdikleri karmaşık finansman teknikleriyle büyüttükleri sanal kazançlar, bütün dünyayı krizden krize sürüklemektedir. Finansal krizlerde açıkça gözlendiği gibi, kuruluşları gururları, kibirleri ve doyma bilmez açgözlülükleri yıkmaktadır. Onlar kazanılmayan kazançlara dayanan, gerçek olmayan sanal gelirleriyle, ekonomik ve kültürel hayatın temel değerlerini, ayaklar altına alarak değersizleştirmektedirler.

*

Dünyada sınırsız sanal kazançlar peşinde koşan, gurur ve kibir anıtları çokuluslu küresel kuruluşların çöküşü, kutsal kültürü hayatın bütün boyutlarından, bütünüyle söküp atmaya çalışan, anavatanı Fransa olan seküler kültürün çöküşüdür. Yirmi birinci yüzyılda iki dünyanın aydınları, kutsal değerlerinden yola çıkarak, bütün ülkelerin dürüst kuruluşlarıyla, dünyanın ekonomik ve kültürel yapısını yeniden inşa edeceklerdir. Hiçbir alanda kültür ekonomiden, ekonomi kültürden ayrılmaz. Her ikisi de insanla yaşıttır.

*

Dünyanın her ülkesinde, seküler ve kutsal kültürler savaşıyor.

*

Kutsal kültürün simgesi, tartarken doğru tartan terazidir.

*

Terazileri eğri olanların, ekonomileri doğru olmaz.

2 Aralık 2020, 11:57

KÜRESEL KURULUŞLARIN GELECEĞİ OKUYAN LİDERLERİ DÜNYANIN YENİ SİMYACILARIDIR

Üretim ve yönetim dünyasında, son yıllarda en çok araştırılan konuların başında liderlik gelmektedir. Kamu, özel ve gönüllü kuruluşların yönetiminde, ordu benzeri yapılanmaların önemini yitirmesi, bütün boyutlarıyla liderlerin başarılarının, kaynaklarını araştıran çalışmaların çoğalmasına yol açmıştır. Düşünce ve eylemde, çığır açan liderlerin görüşleri, kuruluşların değişik kademelerinde, yer alan yöneticilere yol gösterici olmaktadır.

*

Tarih boyunca başarıyla denenmiş, liderlikte geçerliliği zamana bağlı olmayan, küresel değerlerin kaynakları, Doğu’dan Batı’ya düşünce ve eylem dünyasının unutulmayan, bilginleri ve bilgeleridir. Onlar kurum ve kuruluşlara, ekip oluşturmak, güç kullanmak, etkili olmak, sezgileri geliştirmek, toplumlarda rüzgar estirmek, yetki dağıtmak ve ortak bir yönetim kültürü geliştirmek için, bütün insanlığa eşsiz bir hazine sunarlar. Onları iyi bilenlerin arasından, dünyayı dönüştüren liderler çıkmıştır.

*

Tarihin her döneminde liderler, izleyicileriyle etkili iletişime ve güçlü etkileşime dayanan, karmaşık bir süreçte ortaya çıkmışlardır. Liderler belirli bir amaç doğrultusunda, bir düşünce çevresinde toplanan insanları, ortak bir hedefe ulaştıran öncülerdir. Kuruluşlar geçmişten geleceğe, geleceği gören liderlerle ayakta kalırlar. Bu yüzden ekonomik, siyasal ve kültürel kuruluşlarda, liderler ve liderlik ilkeleri, her ortamda ve her dönemde önemli olmuşlardır.

*

Her zaman bir takım oyunu olan liderliğin özü ve özeti, büyük bir orkestrada olduğu gibi, uyum ve düzen içinde, ortak amacı gerçekleştirmektir. Liderler güçlerini, etkilerini, amaçlarını, araçlarını, bütün ayrıntılarıyla doğallaştırarak, çevrelerindeki insanların gönüllerini ve güvenlerini kazanan öncülerdir. Onların güçleri katılımcı ve paylaşımcı olmalarından kaynaklanır. Katılımın ve paylaşımın gücünü kavrayamayanlar, insanların üretici güçlerini harekete geçiremezler.

*

Kuruluşları dünyada ilk sıralara, güçlerinin sınırlarını, çevresinde halkalananların, güçlerinden yararlanarak, aşmasını başaran ve yeni alanlar açan liderler taşırlar. Onlar sorumluluk yüklenmekten kaçınanlar değil, sorumluluk yüklenmeyi en büyük sorumluluk bilenlerdir. Bütün kuruluşlarda liderler, sorumluluk almasını bilen yöneticiler arasından çıkarlar. Onlar yanlarında biri bayramlık biri idamlık , iki gömlek taşırlar, geleceği görerek, önceden önlemler alırlar.

*

Liderler uzakları görürler, tuttuklarını koparırlar, birlikte çalıştıkları insanlara dokunurlar, amaçlarını çok açık ve çok net olarak dile getirirler, ulaşılacak hedefleri ulaşmışçasına coşkuyla, kısa kısa cümlelerle anlatırlar. Liderlik niteliklerini kazanmak, düşünce ve eylem dünyasının, canlılığını ve güncelliğini, hiç yitirmeyen eserlerini, didik didik ederek özümsemeyi gerektirir. Liderlik tarihin derinliklerinden süzülüp gelen doğruları yakalamak ve dört elle sarılmaktır.

*

Kuruluşların başarısında, vazgeçilmez bir yer tutan liderler, dünyanın yeni simyacılarıdır.

*

Dünyanın önde gelen liderleri, sağduyunun sesi olmayı bilenlerin arasından çıkar.

*

Sorumluluk almayı bilen liderler, toplumun önünde değil arkasında dururlar.

2 Aralık 2020, 22:48

"İNSANLAR AŞKLARINI YİTİRİRSE SOKAKLAR BANKA DÜKKANLARIYLA DOLAR" DİYEN CAHİT ZARİFOĞLU'NA RAHMET OLSUN

Yaren kültürüyle yoğurulan HASAN KAYA, AYDIN ÖKSÜZ, SAVAŞ TULGAR ve DURSUN ALİ YAZ ile paranın burnuna halka takmanın yollarını konuştuk. Paranın bir ürün gibi alınıp satılmasının yol açtığı krizlerin yıkıcılığını ele aldık. Sağlam insan olmadan, sağlam paranın, sağlam para olmadan, sağlam ekonominin olmayacağını önemle vurguladık. PARA ALINIP SATILMAK İÇİN DEĞİL EKONOMİYİ CANLI TUTMAK VE ALIŞVERİŞİ KOLAYLAŞTIRMAK İÇİN VARDIR. Bunun için bilgeler parayı yumurtlamayan tavuklara benzetirler.

3 Aralık 2020, 12:15

ÜÇ AYAKLI EKONOMİ DÜNYASINDA KURUMSALLAŞMAYAN KURULUŞLAR KRİZ DÖNEMLERİNDE AYAKTA KALAMAZLAR

Toplumların birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde oldukları dünyada, kültürün ve ekonominin, ana dinamiğini kuruluşlar oluşturur. Dünyanın her yanında toplumları, kamu, özel ve vakıf kuruluşlar ayakta tutarlar. Onlar üç ayaklı büyük bir masaya benzerler, ayaklardan biri eksik olursa, nasıl masanın dengesi bozulursa, toplumların da dengesi bozulur. Toplumlarda ekonomik, siyasal ve kültürel uyum ve düzen kuruluşlarla sağlanır.

*

Kuruluşların oluşturdukları birbiriyle kesişen üç daire, her biri farklı işlevleri olan üç alandaki kuruluşları temsil ederler. Özel kuruluşlar varlıklarını devam ettirebilmek için, kar amaçlı olmak zorundadırlar, işlevleri ürettikleri ürünlerle, toplumların ihtiyaçlarını karşılamaktır. Kamu kurumlarının amaçları kar elde etmek değildir, işlevleri toplumda güvenliği ve adaleti sağlamaktır. Vakıflar amaçları hizmet üretmek olan kuruluşlardır, işlevleri hayatı kolaylaştırmaktır hem güzelleştirmektir.

*

İster kamu, ister vakıf, ister özel olsun, bütün kuruluşların temsil edildiği üç dairenin, örtüştüğü ortak alan ürünlerin üretildiği, hizmetlerin verildiği ve bilgilerin geliştirildiği alandır. Bütün kuruluşların değişmeyen amaçları, alanlarında üretim yapmaktır. Dünyanın her yerinde kuruluşların güçleri ve başarıları, ürettiklerinin değerleriyle ölçülür. Dünyayı yaşanır kılanlar, tükettiklerinden daha fazlasını üretenlerdir. Tarih boyunca dünyayı, tüketmesini değil, üretmesini bilenler değiştirmiştir.

*

Kuruluşlar birbirleriyle gelirlerini artırmada doğru, giderlerini azaltmada ters orantılı, bir yarışa girerek, toplumlara değişik alanlarda katkıda bulunurlar. Kuruluşlar arasında yarış olmazsa, hayatın hiçbir alanında, yenilik yapmak ve üretimi artırmak mümkün olmaz. Bütün kuruluşları kurucularından daha çok, yüzyılların içinden süzülüp gelen kuralları uzun ömürlü kılar. Kuralların olmadığı kuruluşlarda kurumsallaşma olmaz. Kuruluşlar kurucularıyla değil, kurallarıyla yaşarlar.

*

Yüzyılların meydan okumasına, kurucu merkezli kuruluşlar değil, kural merkezli kuruluşlar direnirler. Daron Acemoğlu ve James Robinson'un “Ulusların Düşüşü” kitaplarında vurguladıkları gibi: “Tarih içinde devletleri güçlü ve başarılı kılan, sahip oldukları doğal kaynaklarından önce, özel mülkiyete saygı gösteren, hukukun üstünlüğüne önem veren, kurumsallaşmış kurumları ve kuruluşlarıdır”. Kurumlar ve kuruluşlar küresel kurallarıyla kurumsallaşırlar, kurallaşmayanlar kurumsallaşamazlar.

*

Dünyada bütün kurumların ve bütün kuruluşların, tükettikleri girdilerle ve ürettikleri çıktılarla, birbirleriyle alışveriş içinde oldukları kare dünyada, kurumsallaşma çok büyük bir belirleyicilik kazanmıştır. Ülkelerde kurumsallaşan kuruluşlar, güçlü ve etkili bir açık üniversite görevi yüklenirler.

*

Kuralların ayaklar altına alındığı toplumlarda, hiçbir kurum, hiçbir kuruluş ayakta kalamaz. Kuruluşlarda kurallar, kurumsallaşmanın temelini oluştururlar.

*

Kurumsallaşmada belirleyici olan, kuruculardan daha çok kurallardır.

*

Kurum ve kuruluşlar silahlarla değil, kurallarla kurumsallaşırlar.

*

Kuralların saygı görmediği, ülkelerde kurumsallaşma olmaz.

4 Aralık 2020, 11:53

SAVAŞIN KÖTÜ BARIŞIN İYİ GÖRÜLDÜĞÜ KARE DÜNYADA SAVAŞLARIN KAZANANI BARIŞLARIN KAYBEDENİ OLMAZ

Devlet yönetiminde erdem, ülkeler arasındaki üretim yarışını, savaş ekonomisinden, barış ekonomisine, dönüştürmesine bilmektedir. Tarihin her döneminde, barış isteyenler, savaş isteyenlerden daha güçlü olmuşlardır. Tarih boyunca gözlendiği gibi, insanlığın en güzel eserleri, cephelerde değil, şehirlerde verilmiştir. Bütün ülkelerin birbirine komşu olduğu dünyada, savaşın iyisi barışın kötüsü olmaz.

*

Cemil Oktay,"Modern Toplumlarda Savaş ve Barış" Başlıklı kitabında, Kant''tan Hegel''e İbn Haldun''dan Marx''a kadar önemli düşürlerde, savaş ve barış kavramlarına yüklenen anlamları ve kazandırılan açılımları tartışarak barışın yolunu açmaya çalışıyor."Bir insanı öldüren,bütün insanlığı öldürür" diyenler, savaş peşinde değil,barış peşinde koşarlar.Bütün aydınlar barış stratejileri geliştirmelidir.

*

Oktay, Tarihçi Herodot''un "Hiç kimse savaşı barışa tercih edecek kadar deli değildir, savaşta babalar oğullarını defnederler, barışta ise oğullar babalarını defnederler" değerlendirmesini aktararak, günümüzde, gençlerin bulunduğu cephe ile yaşlıların bulunduğu cephe gerisinin de savaşın yıkıcı etkileriyle karşı karşıya olduğunu vurguluyor. Sanayi ve bilgi toplumlarının geliştirdiği silahlar, savaşın yıkıcı etkilerini, cephelerden şehirlere taşımaktadırlar.

*

Düzleşen dünyada bütün ülkelerin karşı karşıya oldukları ana sorun, savaş ekonomisinden önce barış ekonomisine küresel boyutlar kazandırmaktır. Artık Clausewitz''in çatışma üstüne geliştirdiği "Topyekun Savaş " stratejileri değil, Kant''ın geliştirdiği " Sürekli Barış" stratejileri önemlidir. Bir ülkenin kendini silahlandırmasıyla, rakibini silahlandırması arasında bir fark yoktur. Bugün Amerika'nın elinde olan silah, yarın Rusya'nın elinde olacaktır.

*

"Kanunların Ruhu" kitabında Montesquieu, tüccar toplumların barışa savaştan daha yaktın olduklarının üzerinde önemle durmaktadır. Çünkü, ticaretin olduğu yerde savaş olmaz. Birbirleriyle alışveriş yapan ülkeler, birbiriyle savaşmazlar. Ticaretin doğasında çatışma değil, uzlaşma vardır, pazarlık vardır ve karşılıklı güven vardır. Ticaret savaştan önce, barışta yeni boyutlar kazanır.

*

Bütün ülkeler, savaş ekonomisinden barış ekonomisine geçmek ve birbirleri arasındaki ekonomik ilişkilere geliştirmek zorundadırlar. İsrail ile İran arasındaki silahlanma yarışında olduğu gibi, bir ülke kendisi nükleer silahlara sahip olmaya çalışırken, farkında olmadan karşısındaki ülkeyi de nükleer silah sahibi yapar. Bu yüzden ülkeler cephelerde değil, pazarlarda yarışmalıdırlar.

*

Dünyaya kesintisiz barışı, üniforma değil forma giyenler getirir.

*

Dünyada forma barışın, üniforma savaşın simgesidir.

*

Barış isteyenler, savaş isteyenlerden üstündür.

5 Aralık 2020, 12:46

BEŞ BİN YILLIK BİRİKİMDEN YARARLANARAK AÇIKLIK İÇİNDE SÜREKLİ YENİLENEN KURUM VE KURULUŞ KÜLTÜRÜ OLUŞTURMAK

Ekonomik ve kültürel dünyanın yeni boyutlar kazandığı, doğruluğundan kuşku duyulmayan bilgilerin, geçersiz hale geldiği bir dönemde, bütün kuruluşların ayakta kalmak için, kendilerini sürekli yenilemeleri çok önem kazanmıştır. Bilinen yönetim ve üretim yöntemleri, karşı karşıya olunan sorunları çözmeye yetmemektedir. Her kuruluş bilinmeyen yolda ilerlemek için, her gün yeniden doğmak zorundadır.

*

Kuruluşların ömürlerini uzatmak için yenilenmeleri, engellerle dolu özen isteyen, zor ve zahmetli bir süreçtir. Nasıl ağaçlar gelişmeleri için, verimli topraklar isterlerse, kuruluşlar da gelişmek için, sağlıklı kültürel ortamlar isterler. Bütün ülkelerin finansal krizlerle çalkalandığı dönemlerde, güçlü ekonomik ve kültürel yapıların en büyük güvencesi, kurum kültürlerini oluşturmuş, kar amacı güden ya da gütmeyen kurumsallaşmış kuruluşlar olacaktır.

*

Ülkelerde değişik alanlarda ürün, hizmet ve bilgi üreten kuruluşların, yerel ve küresel pazarlarda üstünlük kazanmaları, ekonomik kaynakların zenginliğinden daha çok, kültürel kaynakların zenginliğine dayanır. Kültürleri yoksul olan toplumların, ekonomileri zengin olmaz. Kuruluşların üretim ve yönetim yöntemlerini geliştirmede, yönetenlerle yönetilenler arasında, uyum ve düzen kurum kültürleriyle sağlanır. Bütün ülkelerde kuruluşlar, kültürleriyle ayakta kalırlar.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, kuruluşların kurum kültürleri, uzun yıllar içinde zenginleşe zenginleşe oluşur. Kurum kültürünü oluşturan değerlerin başında, ilgili tarafların katılımıyla birlikte karar alma yöntemleriyle, iletişime ve etkileşime açık, karşılıklı sevgiye ve saygıya dayanan, yönetim anlayışları gelir. Ülkelerde bütün kuruluşlar açıklık içinde, sürekli gelişen kurum kültürü oluşturarak, bütün dünya pazarlarında kendilerine yer bulan sıradışı ürünler üretirler.

*

Kuruluşların üretim güçlerinin büyütülmesinde, toplumların dar tavanlarından daha çok, geniş tabanlarının vazgeçilmez yerleri ve önemleri vardır. Büyük küçük bütün kuruluşları, toplum değişik kesimlerinin ilgisi ve beğenisi yaşatır. Bütün ülkelerde toplumların tabanları, hem kamu kuruluşlarının, hem özel kuruluşların, en büyük güvenceleri ve en etkili denetçileridir. Onlar satın alma ya da almama kararlarıyla, kuruluşları ya ödüllendirirler ya da cezalandırırlar.

*

Toplumların tabanlarının kuruluşlarla birlikte, yönetenleri adım adım izlemesiyle, üretimde ve yönetimde bütün haksızlıkların, bütün kötülüklerin üstesinden gelinir. Kamu ya da özel bütün kuruluşların, tavanları ve tabanları, toplumun bütün kesimleri tarafından, dikkatle gözlendiklerini bilirlerse, hiçbir zaman, hiçbir yerde alıcılarını yanıltmazlar, yanıltıcı yöntemlere başvurmazlar. Kurum kültürü açıklık kültürüdür, dürüstlükte yarışma kültürüdür.

*

Kurum kültürü kimsenin haksızlığa uğramadığı, küresel hukuk ve etik ilkeleriyle inşa edilir.

*

Dünyanın önde gelen kuruluşları, kurum kültürü oluşturanların arasından çıkar.

*

Kurum kültürüyle, yolsuzluklarla birlikte, yoksulluklar da yok edilir.

6 Aralık 2020, 12:17

ÜRETİMDE VE YÖNETİMDE SÜRDÜREBİLİRLİK DOĞAL YASALARA SAYGI GÖSTERİLEREK KAZANILIR

Ülkelerin sürdürülebilir ekonomik büyüme gerçekleştirmeleri ister özel, ister kamu, ister gönüllü olsun bütün kuruluşların, geçmişlerinden önce, geleceklerine bakmalarına bağlıdır. Kuruluşların yarınlarını güvence altına almalarının yolu, hem üretimde hem yönetimde, maliyetleri düşürmek ve satışları artırmak için, Joseph Schumpeter’in kavramlaştırmasıyla, sürekli “yıkıcı yenilik” yapmalarından geçer.

*

Kuruluşlar dönüştürücü yenilik yaparak, üretimden pazarlamaya her alanda verimliliklerini artırırlar. Onlar geçmişin bilinen çekirdeklerinde, geleceğin bilinmeyen meyvalarını görerek, sürdürülebilir büyüme yanında, gelecekte ortaya çıkacak krizlere hazırlanırlar. Dünyanın hiçbir ülkesinde, dünlerin ürünlerinin üretim yöntemleriyle, yarınların ürünleri üretilmez. Başarılı kuruluşlar geleceği gören sezgileriyle, yenilik yapmasını ve risk almasını bilirler.

*

Ülkelerin dünyanın ekonomik ve kültürel kaynaklarından, sürdürülebilir olarak yararlanmaları, bütün kuruluşların bir yandan üretimlerini artırmaya çalışırken, bir yandan tüketimlerini azaltmaya çalışmalarına dayanır. Sağlıklı toplumlarda hayatın her alanında tüketimi azaltmanın sorumluluğunu toplumun bütün kesimleri taşır. Tüketilmeyenin üretilmediği ekonomi dünyasında, hiçbir kuruluş yeryüzünün doğal kaynaklarını sorumsuzca tüketmeye kalkışmaz.

*

Geleceği öngörerek kendilerini sürekli yenileyen kuruluşlar, dünyanın kaynaklarını bir taraftan değerlendirirler, bir taraftan korurlar. Krizsiz ve dengeli ekonomik büyümenin güvencesi, sınırsız kazanç peşinde koşan kuruluşlarla değil, sürdürülebilir kazanç peşinde koşan kuruluşlardır. Dünyanın bütün ülkelerinde, kuruluşlar şehirler içinde ve şehirler arasında, toplu taşıma araçları geliştirmezlerse, ekonomik çalkantıların önüne hiçbir ülke geçemez.

*

Dünyanın doğal kaynakları, bütün insanların araba sahibi olmalarına yetecek kadar zengin değildir. Yalnızca sürdürülebilir ekonomik büyümeyle, büyük yerleşim merkezlerindeki insanların evlerinden işlerine, işlerinden evlerine götürecek, toplu taşıma araçları geliştirilerek, ulaşım sorunları çözüme kavuşturulur. Bunun için bütün kuruluşların, birlikte üreterek, birlikte tüketerek, karşı karşıya olunan sorunları, birlikte çözmesini öğrenmeleri, atılacak adımların başında gelir.

*

Ülkeler ne kadar zengin doğal kaynaklara sahip olurlarsa olsunlar, var olan kuşakların sınırsız isteklerini karşılamak için, var olacak kuşakların sınırlı ihtiyaçlarını karşılayacak kaynakları, tüketme hakkına sahip değildirler. Sürdürülebilir ekonomik büyüme, yerel bir sorun olmaktan önce, küresel bir sorundur, çözülmesi küresel önlemler alınmasına bağlıdır. Kuruluşlar doğal kaynaklardan isteklerine göre yararlanmaya kalkarlarsa, sürdürebilir ekonominin temellerine dinamit koyarlar.

*

Sürdürülebilir büyümeyi kendileri için istediklerini, dünya için isteyen kuruluşlar gerçekleştirir.

*

Sürdürülebilir ekonomik gelişmede, gözlerin değil, karınların doyurulması amaçlanır.

*

Derin ekonomi kültürü olmadan, sağlıklı tüketim ve dengeli üretim bilinci olmaz.

7 Aralık 2020, 12:42

KRİZ DÖNEMLERİNDE AYAKLARI YORGANLARA GÖRE UZATMASINI BİLMEK

Bilişim dünyasındaki gelişmelerle, dünyanın ekonomik ve kültürel yapısındaki dönüşümler, bütün ülkeleri hem ekonomik hem kültürel alanlarda, küresel kuruluşlarla birbirlerine bağımlı hale getirmişlerdir. Dünyanın bütün ülkelerinde üretim ve tüketim alanları açan küresel kuruluşlar, girdileriyle olduğu kadar çıktılarıyla hayatı kolaylaştırıyorlar. Onlar ülkeler arasında çok buyutlu bağlar kurarak, dünyanın dönüşmesine katkıda bulunuyorlar.

*

Dünyada ülkeler arasında ekonomik ve kültürel bağımsızlıktan daha çok, karşılıklı ekonomik ve kültürel bağımlılık önem kazanmıştır. Ekonomik bağımlılıklar dünyasında, bütün ülkeler, bütün kuruluşlar, yerel ve küresel ölçeklerde yeniden yapılanıyorlar.Değişik alanlarda birbirlerine bağımlı olan ülkeler, sorunlarını savaşarak değil, uzlaşarak çözmeye çalışıyorlar. Ülkelerin hem üreticileriyle hem tüketicileriyle, birbirlerine bağımlı olmaları, dünyayı çok ortaklı bir anonim şirkete dönüştürmüştür.

*

Dünyadaki ekonomik ve kültürel çalkantıların yol açtıkları krizler, birbirleriyle alışveriş yapmak zorunda olan ülkelerin, önüne yeni işbirliği fırsatlarının çıkmasını önlemektedir. Bu yüzden ülkelerin birinde, ortaya çıkan bir ekonomik daralma, bütün ülkelerin ekonomilerinde, daha büyük daralmalara yol açıyor. Ülkelerin her alanda birbirlerine bağımlı oldukları, çatısız, kapısız ve örtüsüz dünyada, ateş yalnızca düştüğü ülkeyi değil, bütün ülkeleri yakıyor. Krizlerin zararlarını her ülke ödüyor.

*

Ayaklarını yorganlarına göre uzatmayan, kaldıramayacakları kadar büyük borç yüklerinin altına giren ülkeler, ülkelerindeki seçmenlerle birlikte, bütün ülkelerin seçmenlerini cezalandırırlar. Artık yöneticilerin ömürlerini, seçimlerden önce pazarlardaki fiyat değişmeleri belirliyor. Gelirleri giderlerini karşılamayan, dış ticaret açıkları veren ülkelerin içine düştükleri krizler, dünyada her ülkeye küçümsenmeyecek bedeller ödettiren, yıkıcı sarsıntıların tetikleyicileri oluyorlar.

*

Kaynaklarını yerinde değerlendirmeyen, tüketimlerini, üretimlerine göre yapmayan otokratik yönetimlere hiçbir ülkede yer yoktur. Geothe’nin vurguladığı gibi: “Bir sorunun çözümünde sorumluluk almayanlar, o sorunun kaynağı haline gelirler”. Ülkelerin birbirleriyle etkileşim içinde oldukları dünyada, hayatın hiçbir alanında hiçbir ürün, üretilmeden tüketilmez. Üretmesini öğrenmeyen yönetimler, borçlanarak tüketmesini öğrenirler. Ancak hiçbir devlet hazırdan tüketmeye dayanamaz.

*

Ülkeler gelecekteki üretimlerinin tamamını bugünden tüketemezler, geleceğin nasıl gelişme göstereceğini, kimse önceden bilemez. Ülkelerin birbirinden bağımsız olduğu, kapalı toplumların yerel krizleri, ülkelerin birbirlerine bağımlı olduğu açık toplumlarda küresel krizlere dönüşmüştür. Yönetimlerin tüketimde yarıştıkları ülkelerde, kuruluşlar üretici güçlerini yitirirler. Bunun için dünyanın bütün ülkelerinde, yolsuzlukların ve haksızlıkların önüne geçmeyen yönetimlere, tepkiler çığ gibi büyümektedir.

*

Tüketimin sarhoşu olan ülkeler, üretimin coşkusunu duymazlar. Üretim nehirlerinin yatağını değiştirenler, ekonomiyi çoraklaştırırlar.

*

Yönetimlerin başarıları üretimdeki eşitsizlikleri, tüketimde sağladıkları eşitlikle, dengelemeyi bilmelerinden kaynaklanır.

*

Ülkelerin birbirlerine bağımlı olduğu açık toplumlarda, savurganlıkta yarışanların faturasını bütün dünya öder.

8 Aralık 2020, 12:21

AKDENİZ'İN BÜYÜK ÖNEM KAZANDIĞI BİR DÖNEMDE AKDENİZLEŞME DÜNYANIN GELECEĞİNİ BELİRLEYECEKTİR

Üç kıtanın ortasında, küresel bir medeniyet olarak Akdeniz , dünya medeniyetlerinin ana kaynağı olmuştur. Yirmi birinci yüzyılda, Amerika’dan Çin’e kadar bütün dünya ülkeleri, Akdeniz’in eşsiz bilgi ve bilgelik hazinelerine döneceklerdir. Dünyanın ekonomik ve kültürel kaynakları, Akdeniz’de toplanmıştır. Dünyada medeniyetlerin temelleri olan bütün değerler, Akdeniz’in sınırsız zenginliklerinden devşirilmiştir.

*

Dünyada kültürel güçle birlikte, ekonomik güç Batı’dan Doğu’ya kaymaktadır. Dünyanın yeni karar merkezleri, Washington, Londra, Paris ve Berlin değil, Pekin, Yeni Delhi, Astana, Jakarta, Kahire, Tahran ve Ankara olacaktır. Geçmişin dünyasının olduğu gibi, geleceğin dünyasının güneşi Akdeniz’den doğacaktır. Akdeniz bütün büyük dinlerin, bütün büyük peygamberlerin, bütün büyük medeniyetleri anavatanıdır. Akdeniz’de ibre Batı’dan Doğu’ya dönmüştür.

*

Dünyanın medeniyet merkezi Akdeniz’de, büyük bir bilgi ve bilgelik zenginleşmesine yol açan İslam dünyası, sınırsız kültürel zenginlikleriyle, büyük ekonomik kaynaklarıyla, Orta Çağlarda Avrupa’yı nasıl aydınlatmışsa, Yirmi birinci yüzyılda da Çin başta olmak üzere Uzak Doğu’yu öyle aydınlatacaktır. Geçen yüzyılın yakılan yıkılan Avrupası, Batı’yı nasıl dönüştürmüşse, Yirmi birinci yüzyılın yakılan yıkılan İslam dünyası da Doğu’yu öyle dönüştürecektir.

*

Doğu dünyası Batı dünyasından, geri kalmayan kültürel ve ekonomik birikimleriyle, bütün dünyanın birleştirici, bütünleştirici ve dönüştürücü gücü olacaktır. Dünyada yeni oluşumların temellerini yüzen ve uçan ordular sahip olan Batı ülkeleri değil, kültürleri derinleştiren bilgeliklere, ekonomileri zenginleştiren bilgilere sahip olan Doğu ülkeleri atacaktır. Onlar bütün ülkelerle, ekonomik güçleriyle değil, kültürel güçleriyle savaşacaklardır.

*

Akdeniz dünyası tarihte yüklendiği misyon ve sergilediği geniş vizyonla, bütün dünyaya güven ve ümit vermektedir. Geçen yüzyılın dünyaya kapalı Akdeniz ülkeleri, yeni yüzyılda dünyaya açık, güven ülkelerine dönüşeceklerdir. Geçmiş yüzyıllarda bütün Avrupa’yı dönüştüren Akdeniz ülkeleri, gelecek yüzyıllarda bütün dünyayı dönüştüreceklerdir. Akdeniz ülkeleri dünyayı, bir savaş alanı olarak değil, bir barış alanı olarak görerek, yeni bir dünyanın temellerini atacaklardır.

*

Tarih boyunca toplumlar, silah taşıyan askerlerin değerlerini değil, bilgelik taşıyan gönüllülerin değerlerini benimsemişlerdir. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, güçle toplumları değiştirmeye çalışanlar, büyük bir dirençle karşılaşırlar. Hiçbir ülke, hiçbir ülkeye silahla seküler kültür, ihraç edemez. Yirmi birinci yüzyılda sürdürülebilir ve kalıcı barışın güvencesi, sorunları çatışmayla çözmeye çalışan Batı ülkelerinden önce, uzlaşmayla çözmeye çalışan Doğu ülkeleri olacaktır.

*

Yoksullukların dile getirildiği Gunnar Myrdal’ın “Asya’nın Dramı” yeni yüzyılda, zenginliklerin ele alındığı “Asya’nın Yükselişi”ne dönüşecektir.

*

Akdeniz zengin tarihinin ve geniş coğrafyasının, silahsız ve savaşsız yeni bir dönüşümün kapılarını açma yolunda önemli adımlar atıyor.

*

Dünya ülkelerinin geleceklerini, Batı’nın seküler değerlerden daha çok Doğu’nun kutsal değerlertii belirleyecektir.

9 Aralık 2020, 12:04

DÜNYA BİLGİNLERİYLE BİLGELERİYLE BÜTÜN İNSANLIĞIN AÇIK ÜNİVERSİTESİDİR

Bütün ülkelerin karşı karşıya olduğu sorunlar, hem kişisel hem de toplumsal düzeyde, kültürel zenginliğin yitirilmesinden kaynaklanmaktadır. Kültür yoksullaşmasının etkileri, bütün ülkelerde gözlenmektedir. Küreselleşmek isteyen her ülkenin, kültürel zenginliğine yeni boyutlar kazandırması, dünyayı büyük bir üniversite olarak görmesine bağlıdır. Yirmi birinci yüzyılda dünya bir üniversite, her üniversite bir dünya olmuştur.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde üniversitelerin, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata katkıları tartışılmaktadır. Ülkelerin gelecekteki başarıları, ekonomiye yaptığı yatırımlardan daha çok, eğitime yaptığı yatırımlara dayanacaktır. Üniversitelere yapılan yatırımlar, ülkelerin kültürel dokularını zenginleştirdikleri gibi, ekonomik yapılarını da sağlamlaştırırlar. Artık bütün ülkelerde birinci ya da ikinci değil, üçüncü kuşak üniversiteler tartışılmaktadır.

*

Dünyada J.G. Wissema’nın tartışmaya açtığı “Üçüncü Kuşak Üniversiteler”, öğrencilerin yönetici yanlarından önce, girişimci yanlarını geliştirmeye odaklanacaklardır. Dünyanın neresinde olursa olsun, her üniversite iş arayan öğrenciler değil, iş kuran öğrenciler yetiştirmeyi, kendisine ana misyon edinecektir. Bilgi toplumlarında iş kurmak, bir sermaye işi olmaktan çıkmıştır. Üniversitelerin ilk işi, öğrencilerine iş kuracak bir birikim kazandırmak olacaktır.

*

İster Doğu’da, isterse Batı’da olsun, bir ülkenin üniversiteleri ne kadar güçlü olursa, kültürel dokularıyla birlikte, ekonomik yapıları da o kadar güçlü olur. Üniversiteler sürekli ve uzaktan eğitim programlarıyla, yalnızca öğrencilerinin değil, toplumun bütün kesimlerinin eğitim düzeylerini yükseltirler. Eğitim düzeyleri yüksek olan ülkelerin, ürün, hizmet ve bilgi üretim düzeyleri büyük olur. Öğrenmesini öğrenenler, üretmesini de öğrenirler.

*

Oluşmakta olan düz kare dünyada, üniversitelerle işletmeler arasındaki sınırlar bir bir kalkacaktır. Üniversiteler kuruluşlara kuruluşlar üniversitelere, kapılarını sonuna kadar açacaklardır. Artık özellikle lisans programlarında, bütün dersler, kuramsal olmaktan daha çok uygulamalı olacaklardır. Üniversitelerde geliştirilen kuramsal bilgiler, işletmelerde uygulanır bilgilere dönüşeceklerdir. Bu süreçte üniversitelerle işletmeler arasında, çok önemli işbirliği köprüleri kurulacaktır.

*

Toplumların kültürleri ve ekonomileri, öğrenmesini öğrenen kurumları ve kuruluşlarıyla, yeni boyutlar kazanırlar. Üniversitelerde ekilenler, kuruluşlarda biçilirler. Bu bağlamda ülkelerin kamu, özel ve gönüllü kurumları ve kuruluşları, üniversitelerinin aynalarıdır. Üniversitelerde zenginleştirilen bilimsel ve teknolojik birikimler, değişik kuruluşlarda ürün ve hizmetlere dönüşürler. Gelecek yıllarda üniversiteler, toplumun bütün kesimeleriyle bütünleşeceklerdir.

*

Kare dünyanın üniversiteleri değişik ülkelerde, çok sayıda kampüste eğitim vereceklerdir.

*

Hiçbir kurumda hiçbir kuruluşta, başka yerde şubemiz yoktur, anlayışına yer yoktur.

*

Dünyada çokuluslu kuruluşlar, çokülkeli üniversiteler dönemi başlamıştır.

10 Aralık 2020, 12:56

BİR DİL ÖĞRENİR GİBİ EKONOMİNİ KÜRESEL DİLİNİ ÖĞRENMEDEN KRİZLERİN ÜSTESİNDEN GELİNMEZ

Batı ülkeleri ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, Doğu ülkelerinden öndedirler. Ancak son onyıllarda Batı ülkelerinin dünya üretimindeki payları azalırken, Doğu ülkelerinin payları artmaktadır. Dünyanın üretim merkezi Batı’dan Doğu’ya kayıyor. Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında, dünyanın en büyük ekonomisi Amerika değil, Çin olacaktır. İslam dünyası iki büyük ekonomik güç arasında dengeyi sağlayacaktır.

*

Ülkelerin üretim güçlerini büyütmede gösterdikleri başarı, hayatın bütün boyutlarına yansır. Üretim güçleri büyük olmayan ülkelerin, ekonomilerinin zengin, demokrasilerinin katılımcı, kültürlerinin derin, eğitimlerinin köklü olması mümkün değildir. Dünyada hiçbir ülkenin, üretimin güçsüzlüğü, kendiliğinden ortaya çıkmaz. Ekonomik ve kültürel alanlardaki güçsüzlük, eğitimsizlikten kaynaklanır. Güçlülüğün ve güçsüzlüğün, değişmeyen dinamikleri vardır.

*

Ülkeler doğal zenginliklerine, katma değer kazandırarak , tüketen ülkelerden, üreten ülkelere dönüşürler. İslam dünyası her alanda yaptıkları yenilenme çalışmalarıyla, üretim güçlerini büyütmede önemli adımlar atıyor. Müslüman ülkeler zengin doğal kaynaklarını üretime dönüştürecek, eğitim seviyesi yüksek insan kaynakları zenginliğine ulaşama yolunda hızla ilerliyorlar. Bunun için Batı ülkeleriyle, Doğu ülkeleri arasında dengeliyici konumdalar.

*

İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden yola çıkarak, bütün ülkelerin ortak hayat kaynakları, topraklardan, denizlerden ve gökyüzünden yararlanmak, toplumların ekonominin hayatın içinde oluşan küresel dilini öğrenmelerine bağlıdır. Güçlü ekonomi güçlü kültürden kaynaklanır.Toprağı sabanla sürüp ekin ekmeyenler, buğdayın dilini, insanlara sofra açıp karınlarını doyurmayanlar, ekmeğin dilini bilemezler. Ekonominin dili üretimin dilidir, tüketimin dilidir,hayatın dilidir.

*

Ekonomi de matematik gibi, fizik gibi, kimya gibi, bir küresel dildir. Bütün toplumlarda insanlar, bir yabancı dil öğrenir gibi, ekonominin dilini öğrenerek, ürünlerin, hizmetlerin ve bilgilerin üretimine, yeni zenginlikler kazandırırlar. Tarihin her döneminde üretimin dili çok yalın olmuştur. Üretim gücünü büyütmenin, sürükleyici gücü kültürdür. Ekonominin yalın dilinden yararlanmadan, kültürün karmaşık dilini anlamak, insanlığın bilgi ve birikimi güncelleştirmek kolay değildir.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün ülkeler dünyanın birikimlerinden yararlanmak için, ekonominin yalın dilini anlamak ve toplumun bütün kesimlerine anlatmak zorundadırlar. Yoksulluk yağmur gibi gökyüzünden yeryüzüne yağmaz.Habil’den ve Kabil’den beri, bütün toplumlar üretim, tüketim ve paylaşım sorunlarıyla, karşı karşıya kalmışlardır. Üretimde birbirleriyle yarışmayan toplumlar, ekonominin değişmeyen sorunlarına, değişen çözümler bulamazlar.

*

Bir ülke ağlarken bir ülke gülmez, ekonomik sorunlara çözüm aramak, bütün ülkelerin görevidir.

*

Kültürün karmaşık, ekonominin yalın dilini öğrenenler, bütün sorunlarını çözerler.

11 Aralık 2020, 12:53

SAVAŞLARDA CEPHE GERİSİNDEKİ KOMUTANLAR ÖLMEZ CEPHEDEKİ ASKERLER ÖLÜR

Hangi alanda faaliyet gösterirse göstersin, bütün kurum ve kuruluşlar, liderleriyle kalıcılık kazanırlar. Bunun için yönetim ve üretim alanında, en çok tartışılan konuların başında liderler ve liderlik gelir. Liderlik nasıl tanımlanır? Liderliğin genel geçer bir tanımı var mıdır? İnsanlar lider olarak mı doğarlar? Yoksa liderlik yetenekleri, eğitimle kazanılabilir mi? Yapılan araştırmalarda cevabı aranan belli başlı sorulardır.

*

Liderlik Doğu'da ve Batı'da nasıl tanımlanırsa tanımlansın, liderlerin en başta gelen özellikleri, konuşmak değil, yapmaktır. Liderler konuştuklarından daha çok, yaptıklarıyla lider olurlar. Dünyanın her yerinde, insanlar liderlerin söylediklerinden önce yaptıklarına bakarlar. Her lider insanları peşinden eylemleriyle sürükler. Onların gücü kendilerini izleyenlerin, büyüklüğünden kaynaklanır. İnsanlar risk almayı bilen, düşünceyi eyleme dönüştüren liderlerin peşinden giderler.

*

Amerika'da yıllarca değişik işletme konularında öğretim üyeliği ve yönetim danışmanlığı yapan Peter Drucker, “Geleceğin Lideri” isimli kitaba yazdığı önsözde, 1920'li yıllara ilişkin bir anısını anlatır. Lisede tarih hocaları, “Birinci Dünya Savaşı”na ilişkin bir küçük araştırma yapmalarını ister. Yapılan araştırmalar sınıfta tartışılırken, öğrencilerden biri “Yazılan kitapların hepsi, savaşın bir askeri başarısızlık olduğunu vurguluyor, sizce bunun sebebi nedir” diye, bir soru sorar.

*

Kendisi de savaşa katılan ve savaşta ağır yara alan Avusturyalı tarih öğretmeni, soruya cevabında, liderliğin özünü ortaya koyan, canalıcı bir değerlendirme yapar. Hocanın başarısızlık gerekçesi, “Savaşta yeterince general öldürülmedi, generaller cephe gerisinde durdular ve askerlerin savaşıp ölmelerine seyirci kaldılar” gözlemi olur. Liderler, komutanlar, subaylar, görevlerini yardımcılarına devrederler. Ancak onlar sorumluluklarını hiç kimseye devredemezler. Sorumluluk yüklenmeyenler, dünyadaki savaşların önüne geçemezler.

*

Ortadoğu'da sorumluluk almayan sivil ve askeri generaller yüzünden, yüksek yoğunluklu iç savaşlar yaşanmaktadır. Büyük göçlere yol açan, çatışmaları cephelerden şehirlere taşıyan dehşet savaşlar, siyasi ve askeri alanda, hiçbir lider bedelini ödemediği için, ülkeden ülkeye yayılıyor. Büyün ülkelerin iç savaşlarda ödedikleri bedeller, yıldan yıla katlanarak artıyor.

*

Çatışma alanın dışındaki liderlerin hatalarını, çatışma alanının içindeki askerler canlarıyla ödüyorlar. Yerle bir edilen şehirlerde binlerce sivil insan hayatını kaybediyor.

*

İster askeri, ister siyasi, ister ekonomik alanda olsun, liderlerin başarısı, sorumluluk almalarıyla, doğru orantılı olarak artar.

*

Kararları sorgulanmayan, hesap vermekten kaçan liderler, dünyayı bir ateş topuna dönüştürdüler.

12 Aralık 2020, 12:17

DÜNYADA ENTELLEKTÜEL SERMAYENİN ÜLKESİ OLMAZ İLKESİ OLUR

Yirminci yüzyılda ülkelerin zenginliği, finansal sermayeden kaynaklanmıştır. Yirmi birinci yüzyılda, entelektüel sermayeden kaynaklanacaktır. Geçen yüzyılın simge kuruluşu Ford’tur. Yeni yüzyılın simge kuruluşu da Facebook’tur. Biri elle tutulur, gözle görülür, ürünler üretirken, biri elle alınmayan ve gözle görünmeyen hizmetler üretmektedir. Birinin üretiminde görünen,birinin üretiminde görünmeyen varlıklar önemlidir.

*

Silikon Vadisi kuruluşu olan Intel’in kurucularından Andrew S. Grove’un, “Only Paranoid Survive” kitabında vurguladığı gibi, dünya bir stratejik dönüm noktasında geçmektedir. Yeni dönemde kuruluşların fiziksel varlıklarından daha çok, fiziksel olmayan varlıkları büyük önem kazanmıştır. Açık alanlardan, binalardan ve makinalardan oluşan fiziksel varlıklar, kuruluşların bilançolarında yer alırken, kuruluşun kültürünü oluşturan, fiziksel olmayan varlıklar yer almazlar.

*

Yeni yüzyılda kurum ve kuruluşların başarısı, finansaldan sermayeden önce entelektüel sermayeye dayanacaktır. Bilgi toplumlarında kuruluşların, yeni ürünler ve yeni hizmetler geliştirme gücünü, dünyaya açık entelektüel sermayeleri belirlemektedir. Dünyada kıtlığı çekilen finansal sermaye değil, entelektüel sermayedir. Denizlerdeki balıklar, yer altındaki madenler, değerlendirilmeye hazır kaynaklar değildir. Onlar entelektüel bilgi ve bilgelik birikimiyle değerlendirilirler.

*

Ekonomi ve İşletme bilimlerinin ilkeleri ışığında, verimli olarak kullanılamayan kaynaklar, ister finansal, ister entelektüel olsun, zaman içinde eriyip giderler. Bu yüzden Anadolu’da “Hazırdan tüketene dağ dayanmaz” denilir. Üretmeden tüketmeye, vermeden almaya, çalışan kurumlar ve kuruluşlar, kendileriyle birlikte toplumlarını büyük bir yoksulluğa sürüklerler. Toplumların görünmeyen zenginliği, entelektüel sermayeleridir. Yoksulluğun demir kafesi, entelektüel sermayeyle parçalanır.

*

Bir ülkede entelektüel sermaye yetersizse, o ülke petrol denizi üzerinde yüzüyor olsa da yoksulluğun demir kafesini parçalayamaz. Güçlü ve zengin bir entelektüel sermaye, Japonya’da olduğu gibi, doğal zenginliklerden bütünüyle yoksun bir ülkeyi, uzun dönemde dünyanın en büyük ekonomilerinden, birine dönüşmesinin yolunu açmakta güçlük çekmez. Entelektüel sermayeyle kaynaklar, yoksulluğu ortadan kaldıran, ürün ve hizmetlere dönüşürler.

*

Entelektüel sermaye diğer üretim faktörleri gibi, azalan verimler yasasına bağlı değildir. Çalışanların kuruluşlarına katkıları kimsenin birikimini azaltmadığı gibi, kurumların birikimlerini paylaşmaları güçlerini zayıflatmaz. Sanayi toplumlarında herkesin finansal sermaye sahibi olması mümkün değildir. Bilgi toplumlarında eğitim almış herkes, belirli bir entelektüel sermayeye sahip olur. Öğrenmesini öğrenenler, entelektüel sermayelerini sürekli zenginleştirirler.

*

Bilgi toplumlarında sanayi toplumlarının kavramları ve yöntemleri geçerliliklerini yitirmişlerdir.

*

Bilinen Komünizm ve Kapitalizm ölmüştür, yıkıntıların arasından yeni bir dünya doğmaktadır.

*

İster finansal ister entelektüel olsun, dünyada sermayenin ülkesi yoktur ilkesi vardır.

13 Aralık 2020, 12:16

DÜNYANIN BÜTÜN ÜLKELERİNDE YENİ PARADİGMANIN DOĞUM SANCILARI YAŞANIYOR

Doksanlı yılların başında uç veren dönüşümlerle, ekonomideki ve politikadaki Sağ ve Sol paradigmalar, tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini bütünüyle yitirmişlerdir. Sağ ve Sol paradigmaların dışında, birbirinden bağımsız devletleri, birbirine bağımlı devletlere dönüştüren yeni yapılanma, gelip geçici bir ekonomik ve siyasal akım değildir. Dünyada yaşananlar geri döndürülmesi mümkün olmayan, bütün dünya dengelerini altüst edecek, yeni bir paradigmanın oluşum sürecidir.

*

Sağ ve Sol paradigmalar, birbirinden bağımsız devletleri, siyasal sınırlarını genişletmek için, silahlanmaya ve savaş ekonomisine büyük yatırım yapmaya zorlamıştır. Söz konusu paradigmalarla, devletler arasındaki sınır savaşları, büyük bir hız ve yoğunluk kazanmıştır. İki dünya savaşının öncesinde ve sonrasında yapılan savaşlarla, Avrupa’da yakılmadık, yıkılmadık şehir kalmamıştır. Devletlerin doğal kaynaklarıyla birlikte, insan kaynaklarının da yitirilmesiyle, barışın zarar vermediğini, savaşın yarar getirmediğini, bütün ülkeler görmüştür.

*

Sağ ve Sol paradigmalar savaşa dayanan, savaşlardan beslenen, savaş paradigmalarıdır. Onlar savaşı ekonomik gelişmenin ve siyasal başarının, ana kaynağı olarak görüyorlar. Onlara göre savaşlarda kazananların kazancı, kaybedenlerin kaybından her zaman daha önemlidir ve daha büyüktür. Bu bağlamda Sağ ve Sol paradigma arasında hiçbir fark yoktur. Sol “savaş kazandırır” derken, Sağ “savaş kaybettirmez” der. Her ikisi de barışa değil, savaşa önem verir, barışı değil, savaşı kutsar. Oysa savaşlar dünyaya, yarardan daha çok zarar getirmiştir.

*

Savaşların yol açtığı yıkımlara ve büyük göç dalgalarına şahit olan, Yirmi birinci yüzyılın yeni paradigması, “savaş odaklı” olmaktan, “barış odaklı” olmaya geçmek zorundadır. Artık Sağın ya da Solun içinde olmak değil, onların önünde olmak, onların üstünde olmak önemlidir. Bütün ülkelerin ekonomik açıdan, birbirine bağımlı hale geldiği bir dünyada, bir ülkedeki iç savaş, Ortadoğu’da olduğu gibi, bütün ülkeleri etkileyen, ülkelerarası yıkıcı bir savaşa dönüşür.

*

Kendisiyle savaşan ülke, farkında olmadan bütün dünyayla savaşır. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, dünyada Sol paradigma gibi, Sağ paradigma da tarihe gömülmüştür. İkisi de arkasında büyük toplu mezarlıklar bırakmıştır. Eşitlikten yola çıkan Sol paradigma, dehşet verici bir baskı ve şiddet düzenine dönüşmüş ve yıkılmıştır. Özgürlükten yola çıkan Sağ paradigma, Batı dışındaki dünyada dayanılmaz bir yoksulluğa, benzeri görülmemiş bir soyguna yol açmıştır.

*

Her iki paradigmanın başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, birbiriyle iletişim ve etkileşim içinde olan dünyaya, söyleyecek sözü, önerilecek çözümü kalmamıştır. Sağ ve Sol paradigmaların hem “Homo economicus”u, hem de “Homo sovyeticus”u, insanlığa barış getirmede, büyük bir başarısızlığa uğramıştır. Başarısızlıklarından hiç ders almayan, Sağ ve Sol paradigma dünyalarının mimarları elele vererek, bütün Ortadoğu'yu, büyük bir yangın yerine çevirmişlerdir. Dünya bir ateş topuna dönüşmüştür.

*

Petrol denizinin üzerinde yüzen Ortadoğu, Amerika'nın Irak'ı işgalinden sonra, yoksulluk denizinde yüzmeye başlamıştır. Asya ve Afrika hazine sandığı üzerinde oturan, dilenci konumuna düşmüştür.

*

Yeni paradigmaya taraftar ya da karşı olmak, dönüşüm sürecini tersine çevirmeye yetmez. Süreç On bir Eylül’le ve Irak’ın işgaliyle aksasa da, hızını hiç kesmeden devam etmektedir.

*

İnsanlığın yitirdiği Cennet Ortadoğu'da bulunacaktır. Ortadoğu “yoksul olduğu için yoksul” değildir, Batı’nın işgali altında olduğu için yoksuldur.

*

Dünyanın bütün ülkeleri atalarının yitirdikleri Cennetin sürgünleridir.Yitirilen Cennet savaşla değil, barışla silahlanarak aranacaktır.

14 Aralık 2020, 12:22

GELECEĞİN MİMARLARININ BİR ELİNDE MESNEVİ BİR ELİNDE MUKADDİME OLACAKTIR

Aydınlanma döneminden bu yana, dünyanın her ülkesinde kutsal kültürle, seküler kültür arasındaki ilişkiler sorgulanmaktadır. Aydınlanma rüzgarlarının yol açtığı dalgalanmalar karşısında, bütün dünyada kutsal kültür, seküler kültüre bütünüyle teslim olmuştur. Türkiye’nin tek parti yıllarında olduğu gibi, bütün ülkelerde kutsal kültürün değerleri, ekonomik, siyasal ve kültürel yapıdan, bir bir sökülüp atılmıştır. Sosyal bilimlerde normatif değerler unutulmuş, pozitif değerler hiç tartışılmadan kutsanmıştır.

*

Bilginin hiyerarşisinde ilk sırada yer alan kutsal değerlerin, daha sonra gelen seküler değerleri yönlendirmesi ve sınırlandırması gerekirken, aydınlanma dönemiyle, yönlendirme ve sınırlandırma süreci tersine dönmüştür. Bütün bilimlerin normatif alanları, pozitif alanların işgaline uğramıştır. Her alanda ekonomik ilkeler, etik ilkelerin önüne geçmiştir. Bütün kurumlar, bütün kuruluşlar, iktidar alanlarını genişletmek, daha çok kazanmak ve daha çok tüketmek için, kutsal değerlere savaş açmayı, hepten yok saymayı, en doğal hak olarak görmüşlerdir.

*

Aydınlanma döneminin mimarları, seküler kültürün saldırıları karşısında, kutsal kültürün hayat kaynaklarının, tamamen kuruyacağı öngörüsünde bulunmuşlardır. Dünyanın her yanında kutsal değerlerin, uygulanabilir olmadıkları ileri sürülerek, seküler değerler kutsallaştırılmaya çalışılmıştır. Yirminci yüzyılın sonunda, dünya kutsal değerleri öldüren dönemin sona erdiğini, yeniden kutsal değerlere dönülen bir dönemin başladığını görmüştür. Aydınlanma döneminin seküler kültürü ölmüş, bütün dünyada kutsal kültüre dönüş hız ve yoğunluk kazanmıştır.

*

İnsan aklının dışında kaynak tanımayan seküler değerler, zaman içinde geçerliliklerini yitirirler ve ölürler. İnsan aklının üstünde, ancak dışında olmayan kutsal değerler, zaman içinde geçerliliklerini hiç yitirmedikleri gibi, hiçbir zaman ölmezler. Kutsal kültürün güneşi batmaz, ışığı sönmez. Yeniden kutsal kültüre dönen dünyanın mimarları, bir elinde Mukaddime, bir elinde Mesnevi olan aydınlar olacaktır. Ana akımını kitaplı dinlerin oluşturduğu kutsal kültür, hem fizik hem metafizik, iki dünyayı birden kucaklayan iki dünya kültürüdür.

*

Batı’da Max Weber, Daniel Bell, Peter Berger gibi sosyal bilimciler, Aydınlanma dönemiyle başlayan sekülerleşme sürecinin, mezar kazıcıları olmuşlar. Dünyada onları izleyen aydınlar, sonu Mesnevi ve İbn Haldun’a çıkan yolu, büyük ölçüde genişletmişlerdir. Mesnevi ve Mukaddime, kutsal kültürle seküler kültürü, altın oranda harmanlar ve bütünleştirir. Nasıl insan akıl ve gönül dünyasıyla, bir bütünse, kültür de görünen ve görünmeyen dünyasıyla, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Kutsal kültür ölümlü dünyada, ölümsüz dünyanın sırlarını taşıyan, sınırsız bilgelik kaynağıdır.

*

Kutsal kültürle seküler kültür arasına, aydınlanma döneminde inşa edilen duvarlar yıkılırsa, iki alanın yasalarının birbirlerini dışlamadıkları gibi, birbirleriyle çatışmadıkları görülecektir. Bütüncü bir gözle bakıldığında, Mesnevi ve Mukaddime arasında, eşsiz bir uyum, eşsiz bir denge, eşsiz bir düzen olduğu açıkça gözlenecektir. Bilginin kaynağındaki hiyerarşiye özen gösterilirse, seküler alanın bilgisi, kutsal alanda bilgeliğe dönüşür. Aydınlatıcı ve bütünleştirici olan, seküler alanın bilgisinden önce, kutsal alanın bilgeliğidir.

*

Tarih boyunca kutsal kültür aklı keskinleştirmiş, gönlü derinleştirmiş, ruhu zenginleştirmiştir.

*

İnsanları aynı annenin aynı babanın, çocukları bilen kültür, kutsal kitaplardan kaynaklanır.

*

İki dünyayı kucaklayan kutsal kültürün yerini, tek dünyalı seküler kültür dolduramaz.

15 Aralık 2020, 13:59

KENDİSİNE BİLE DEMOKRAT OLMAYAN AMERİKA DÜNYANIN EN BÜYÜK EN DEHŞET VERİCİ DEMOKRASİ DÜŞMANIDIR

İslam dünyasının olduğu kadar Batı dünyasının da, geçen yüzyıllarda döşenmiş mayınlardan arındırılmasında, demokratik yönetimlerin hayati bir önemi vardır. Hristiyan ülkelerde olduğu gibi, Müslüman ülkelerde, katılımcı demokrasi kültürünü zenginleştirmek ve yeni boyutlar kazandırmak, Veysel’in deyişiyle: Gece ve gündüz gidilmesi gereken, uzun ve ince bir yoldur. İslam dünyasında doğmakta olan demokrasi hareketleri desteklenmezse, Amerika ve Avrupa ülkeleri kandan ve gözyaşından elbiseler giyerler.

*

Demokrasinin patentinin kendilerinde olduğunu iddia eden, demokrasi misyoneri iki yüzlü Amerika ve Avrupa ülkeleri, Müslüman ülkelerdeki demokrasi karşıtı otokratik yönetimlerin, her zaman yanında yer almışlardır. Onlar Müslüman ülkelerde seçimlerle iktidara gelen yönetimleri desteklenmedikleri gibi, her zaman darbeci generallerin yanında yer almışlardır. Bütün ülkelerde terörist yapılanmaların gizli destekçileri Batı ülkeleri olmuştur. ilan edilerek, elleri ve kolları bağlanmıştır. Batı ülkeleri İslam dünyasındaki demokratik gelişmeleri durdurmak için, darbeler başta olmak üzere, her yolu her yöntemi mübah görmektedirler.

*

Amerika Müslüman ülkelerdeki demokrasi düşmanlığı, Arap dünyasında İslam düşmanlığına dönüşmüştür. Batı’da İslam düşmanlığı, demokrasi düşmanlığını, demokrasi düşmanlığı İslam düşmanlığını doğurmuştur. Amerika, İngiltere'yi ve Fransa’yı peşine takarak, İran ve Türkiye başta olmak üzere, Cezayir’den Pakistan’a bütün darbeleri desteklemiştir. Onlar seçilmiş başbakanların idam edilmesine, İslam’dan korkan “Endişeli Batı Dünyası” adına, onaylamakta birbirleriyle yarışmışlardır.

*

Amerika’nın demokrasi düşmanlığı, Arap dünyasında esen güçlü demokratik yönetim rüzgarları sırasında kendini açıkca göstermiştir. Mısır’da demokratik yönetim yörüngesinden çıkarılmıştır. Suriye’de çok partili yönetim yönetime geçme istekleri, kanlı ve yıkıcı bir iç savaşa dönüştürülmüştür. Demokrasi misyonerliği adına Irak’ı işgal eden Amerika, bütün bölgeyi Filistinleştirmiştir. Libya’da demokratik yönetim Cezayir’de olduğu gibi, evinde öldürülmeye çalışılmaktadır. Amerika Türkiye'ye karşı kan dökmeye doymayan terör örgütlerini destekleyerek, demokrasi düşmanlığını göstermektedir.

*

İslam dünyası çifte standartlı çok yüzlü Batı dünyasının, önüne çıkardığı bütün engelleri bir bir aşarak, kendi demokrasisini kendisi inşa etmek zorundadır. Endonezya’dan Fas’a Müslüman ülkeler, çok boyutlu bir Demokrasi sınavından geçmektedir. Müslüman ülkeler çok güçlü ve çok köklü olan, istişare geleneklerinden yola çıkarak, Batı’nın tek dünyalı seküler kültürünün çok üstünde, yeni bir katılımcı demokrasi dili oluşturacaklar, ya da değişik isimler altında devam eden, iktidar savaşlarında kan dökmeye devam edeceklerdir.

*

İslam dünyasında, demokrasinin bütün kurum ve kurallarının sağlıklı bir altyapısının olması çok büyük bir zenginliktir. Katılımcı demokratik yönetimlerin bütün ülkelerde kabul görmesi için, gerekli tarihsel, kuramsal ve yönetimsel araştırmaların yapılması, dünya tarihinin yeniden yazılması ve yeniden yorumlanması, bütün ülkeler için hayati önem taşımaktadır.

*

Tarihin her döneminde yönetimlerin başarısı, küresel hukuk ilkelerine ve dünya ölçeğinde geçerli etik değerlere, bağlılık ve saygıdan kaynaklanır. İslam dünyası iki milyara yaklaşan nüfusuyla Amerika'nın beş katıdır. Dünyayı kafaları vuranlar değil, sayanlar değiştirir. Düz kare ve dijital dünyada, oy atanlar kurşun atanlardan daha güçlüdür.

*

“Batı dünyası için kötü olan, İslam dünyası için iyidir,” diyen Amerika, İslam dünyasında cam ürünleri satan büyük mağazaya giren bir boğa gibi, her şeyi kırmış dökmüştür.

*

Dünyada demokrasilerin en büyük düşmanı, kendi insanına bile demokrat olmayan Amerika’dır, kendi bindiği dalı kesen, ne yaptığını bilmeyen Fransa'dır.

16 Aralık 2020, 12:36

İKİ PARELEL DOĞRU KÜRE DÜNYADA KESİŞİR KARE DÜNYADA KESİŞMEZ

Düz bilgisayar ekranında, bütün ülkelerin buluştuğu kare dünyada, ekonominin paradigmaları büyük ölçüde değişmiştir. Ülkelerin dış ticarette ekonomik bağımsızlık kuramlarının yerine, ekonomik bağımlılık kuramları geçmiştir. Kuruluşlar ürettikleri ürünlerin girdilerini, dünyanın her ülkesinden alıyor, çıktılarını her ülkesine satıyor. Her kuruluş dikey büyüme stratejisinden, yatay gelişme stratejisine geçiyor.

*

Kare dünyada kuruluşlar, alışveriş yaptıkları tedarik zincirlerinin, oluşturdukları ağlara göre büyürler. Kuruluşların tedarik zincirleri ne kadar büyükse, pazarlarını genişletme güçleri, o kadar büyük olur. Bu yüzden dünyanın önde gelen kuruluşları, yüzlerce ülkede binlerce tedarikçiden yararlanarak, ürünlerde ve hizmetlerde dünya standartlarını belirliyor. Kare dünyada kuruluşlar arasında, yarışma değil yardımlaşma vardır, dayanışma yarışmadan önce gelir.

*

Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun kuruluşların, dünyanın büyük tedarik zincirlerine katılmaları ve zincirin halkalarından yararlanmaları, ülkeler arasındaki sermaye hareketlerine büyük hız ve yoğunluk kazandırmıştır. Kare dünyanın paylaşımcı ekonomisinde, kuruluşların ülkelerinden önce dürüstlükleri önemlidir. Yeni dünya gecesiz, gizliliği olmayan dünyadır. Uzakların yakın olduğu dünyada, kuruluşlar ürünlerinden önce dürüstllükleriyle tanınırlar.

*

Küre dünyada nasıl Öklitçi matematikçiler varsa, kare dünyada da Öklitçi olmayan iktisatçılar vardır. Birinciler iki paralel doğru,'' Küre dünyada niye kesişiyor'', ikinciler ''Kare dünyada niye kesişmiyor'' diye, dünyayı krizden krize sürüklüyor. Matematikçiler paralel doğruların küre dünyada kesişeceklerini, iktisatçılar kare dünyada kesişmeyeceklerini bildikleri halde, küre ve kare dünyanın doğrularından şikayet etmeye devam ediyor. Artık sonuçlar değil, varsayımlar tartışılmalıdır.

*

Kare dünyanın düz ekonomisinde, sınırsız tüketim sınırsız üretim olmaz. Kare dünyada Öklitci varsayımlara meydan okunmaz.Matematikçiler ve iktisatçılar, kare dünyanın sorunlarını, küre dünyanın yöntemleriyle çözmeye çalışıyor. Oysa kare dünyanın sorunları, küre dünyanın çözümlerinden kaynaklanıyor. Matematikçiler, iktisatçılar, işletmeciler ve mühendisler, dünyadaki krizlere öfkelenmek yerine, krizlerin kaynağını kurutmak için, her alanda yeni yöntemler geliştirmeye çalışmalıdır.

*

Dünyanın önde gelen kuruluşları, sınırlı dünyada sınırsız tüketim olmayacağını bilmelerine rağmen, yine de temel varsayımlarını değiştirmeye yanaşmıyor. Artık dünyanın her yanından, çığlık sesleri yükselmeye başlamıştır. Bir kıvılcım bütün dünyayı, büyük bir ateş topuna dönüştürecektir. Kare dünyanın yeni ekonomisinin mimarları, değişimine direnenler değil, değişimi yöneten kuruluşlar olacaktır. Küre dünya gitmiş, yerine kare dünya gelmiştir, değişime direnen ölür.

*

Kare dünya ekonomisinin krizleri, küre dünya ekonomisinin varsayımlarından kaynaklanır.

*

Kare dünyaya kapalı kuruluşlar, yenilik yapamazlar, kendilerini yenileyemezler.

*

Bugünün krizleri, dünün değerlendirilmeyen, fırsatlarından kaynaklanır.

17 Aralık 2020, 13:52

MEVLANA MESNEVİ'SİYLE BİLGİYİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜREN SÜREKLİ YENİ SÖZLER SÖYLEYEN BİLGELER BİLGESİDİR

Anadolu insanı kimliğini oluşturan, bin yıllık tarihiyle birlikte yaşar. Her Anadolu insanı bin yıl yaşamış gibi, bilgiyle ve bilgelikle yüklüdür. Bütün insanları sevgiye, saygıya, kardeşliğe ve kurtuluşa çağıran Mesnevi, Anadolu insanının yanında taşıdığı vatanıdır. Mesnevi bütün insanlığa Yitik Cennet'in yolunu gösteren kutup yıldızıdır. Dünyada bilgelik kaybolsa, Asya’dan Avrupa’ya Mesnevi okuyarak giden Anadolu insanı, bilgeliği yeniden bulur.

*

Anadolu insanının tarihçisi Hammer'in, Mevlana ve İkbal sevdalısı Annemarie Schimmel’in vurguladığı gibi: Kıyısız bir deniz olan Mesnevi, Avrupa'da ve Amerika’da, Dergah kültürüyle yeni boyutlar kazanan bilgeliğin, bütün dünyanın peşine düştüğü, gizemli şifresidir. Bilgeliğin zirvelerinden Molla Cami Mevlana için, “Peygamber değildi, ancak kitabı vardı” demekten kendini alamaz. Söz konusu olan kitap, 26 bine yaklaşan dizesiyle Mesnevi’dir. Mesnevi adına dünyada üniversiteler açılan kitaptır.

*

“Kandan elbiseler” giyilen, gözyaşlarının yağmur olduğu dünyada, bütün ülkelerin savaş alanlarında aradığı barış Mesnevi’dedir. Mevlana ister Amerikalı, ister Avrupalı, ister Asyalı, ister Afrikalı olsun bütün insanları, düşünülmeyenleri düşünenlerin, görülmeyenleri görenlerin ve bilinilmeyenleri bilenlerin, barış dünyasına çağırır. Mevlana’nın Havva'nın ve Adem'in çocuklarına kapılarını açtığı dünya, savaşmasını değil, barışmasını bilenlerin dünyasıdır. O dünyada ümitsizliğe, karamsarlığa, kötümserliğe yer yoktur.

*

Savaş dünyasında, bir insan bir savaş alanından alınır, başka bir savaş alanına taşınır. Barış dünyasında bir insana bir gönül kazanmanın, bir savaş kazanmaktan daha önemli olduğu anlatılır. Mesnevi’de cephelerdeki savaşlardan daha çok gönüllerdeki savaşları kazanmanın incelikleri ele alınır. Bir insanın gönlünü kazanmak, bütün insanlığın gönlünü kazanmaktır. Ölümü bir “Düğün Gecesi” olarak karşılayan Mevlana, kendisinin gönüllerde yaşayacağını haber verir. Gönüllerde yaşayanlar ölmezler. Her gün, her yerde anılan Mevlana, ölümsüzlüğün zirvesine ulaşanlardandır. Yunus'un dediği gibi:"Ölürse tenler ölür,canlar ölümlü değildir."

*

Mevlana dünyada, her gün bir ülkeden başka bir ülkeye göçer, her gün bir gönülden başka bir gönüle konuk olur. Mesnevi Doğu’dan Batı’ya, Güney’den Kuzey’e bulanmadan ve donmadan akar. Bütün dünyada, her insanın gönlünde Mevlana, her gün yeniden doğar. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir kimse, bilinen sorulara bilinmeyen cevaplar arayan Mesnevi’den usanmaz. Dünyanın neresinde olursa olsun, Mesnevi okuyan Mesnevi’de kendini bulur, Mesnevi'yle yenilenir.Mesnevi insanların akıllarının cilası, gönüllerinin aynası olur.

*

Mevlana insanların iç dünyalarının derinliklerine inerek, kapalı perdeleri açar. O insan iç ve dünyasıyla bir bütünlük içinde görerek, bütün çirkinlikleriyle ve bütün güzellikleriyle gözler önüne serer. Mevlana’nın düşünce ve eylem dünyasında, çirkinlik arayan çirkinlik, güzellik arayan güzellik bulur. İnsan iki dünyada neyin peşindeyse, peşinde koştuğuna kavuşur. İyilik peşinde koşanlar iyiliklerle, kötülük peşinde koşanlar kötülüklerle karşılaşırlar. İki dünyada hem iyilikler hem kötülükler karşılıksız kalmazlar.Kötülükler katlanmadan, iyilikler katlanarak geriye dönerler.

*

Mevlana ne Doğuludur ne de Batılıdır, Mevlana bütün insanlara seslenen, insanları barışa çağıran dünyalıdır. Onun ana vatanı, insanlığın atalarının yitirdiği, buğday tanesi karşılığında vazgeçtikleri "Yitik Cennet"tir. Mesnevi sürgün edilen dünyada, Yitirilen Cennet'in yol haritasıdır.

*

Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürür. Bir insanı yaşatan bütün insanlığı yaşatır. Nerede bir insan yaşıyorsa, bir insan ölüyorsa, Mevlana oradadır. Mevlana ölenle ölür, yaşayanla yaşar. Onu arayanlar Konya'da değil, gönüllerde bulurlar

*

Ölümümün Asyalısı,Avrupalısı,Amerikalısı yoktur.

*

Yitik Cennet Doğuluya, Batılıya eşit uzaklıktadır.

*

Dünya Yitik Cennet'e dönüş yolculuğudur.

*

İnsanlığın anavatanı Yitik Cennet'tir.

18 Aralık 2020, 12:27

MESNEVİ BİR SAYFASI BİN SAYFA OLAN BİTMEZ TÜKENMEZ HAZİNEDİR

Her kitabın etkisi, kendinden önce yazılan, düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandırmış, sıra dışı kitaplardan gelir. Yüzyılların içinde önemini hiç yitirmeyen, bugün yazılmış gibi, yeni olan kitaplar, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanırlar. Onlar her yüzyılda yeniden doğarlar, hiç kimse onları tekrar tekrar okumaktan, tekrar tekrar yorumlamaktan usanmaz. Dönemin aklının özü, gönlünün özeti olan Mesnevi, söz konusu kitapların başında gelir. Her sayfasına bin sayfa sığdırılan kitaptır.

*

Ülkeler arasındaki uzaklıkların anlamını yitirdiği kare dünyada, savaş ülkelerini barış ülkelerine dönüştürecek yol, “Beni yabancı sanmayınız. Ben bu ülkedenim, sizin ülkenizde evimi arıyorum” diyen, Mesnevi’nin yoludur. Aranılan ev, insanlığın atalarının yitirdiği barış evidir. Barış evi, Asyalıların, Avrupalıların, Afrikalıların, Amerikalıların evi değil, kimsenin kimseye üstün olmadığı, Ademoğullarının evidir. Barış evinde, savaşın sorumluları, evin dışında değil evin içinde aranır.

*

Barış ülkesinin, barış evinde yaşayan, barış aileleri, insanlık dairesinin üzerindeki başlama ve bitme noktaları gibi hem birbirlerine çok yakın, hem de çok uzaktır. Barış ülkelerinde güç, birbirine benzer olmayanların birbirleriyle, çatışmalarından daha çok birbirleriyle uzlaşmalarından kaynaklanır. Onlar bir kitapta konuşan bir bilge gibi, zamanı gelmemişse susarlar, zamanı gelince konuşurlar. Barış dünyasında bir uçta olmak değil, iki uçta birden olmak önemlidir.

*

Barış kitabı Mesnevi, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik hazinesidir. Bilgelikler bilgeliğini bulan Mevlana, dünyanın hangi ülkesinde yaşarsa yaşasın, herkesi Mesnevi’nin bilgeliklerini paylaşmaya çağırır. Dünyada kim Mesnevi’den ne alırsa alsın, aldığını insanlığın hazinesinden alır. Akla zenginlik, gönle derinlik kazandıran Mesnevi’de, herkese yer vardır. Çoklukta birliği, birlikte çokluğu yakalayan Mesnevi’nin yol haritası, insanlığı barışa götürecek yol haritasıdır.

*

Gönlünün derinliklerinde uzun yolculuklara çıkanlar, aklının zenginliklerine yeni açılımlar kazandırırlar. Hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarında, sürdürülebilir bir gelişme sağlamada, gönlün derinlikleri, aklın zenginliklerinden çok daha önemli, çok daha etkilidir. Hayatın hiçbir alanında gelişmeye karşı konulmaz, gelişme yönlendirilir. Gönlün derinliklerinin geliştirilmesi, aklın zenginliklerinin geliştirilmesinden daha büyük bir çalışma gerektirir.

*

Son yüzyıllarda bütün dünyayı bir savaş alanına dönüştüren seküler Batı, akılla gönül arasında aşılmaz duvarlar inşa etmiştir. Aklın zenginlikleriyle gönlün derinlikleri arasındaki duvarları, Mesnevi’den başka yıkacak bir güç yoktur. Mesnevi’de akıl gönüldür, gönül akıldır, akılla gönül arasında senlik ve benlik kavgası olmaz, ikisi bir bütünün birbirinden ayrılmaz iki yüzüdür.Onları birbirinden ayırmaya kalkanlar, bütün insanlığa en büyük kötülüğü yaparlar.

*

Mesnevi küresel doğruları dile getiren, küresel sorunlara küresel çözümler öneren, paylaşıldıkça zenginleşen, zenginleştikce paylaşılan küresel bir hazinedir.

19 Aralık 2020, 12:26

HAYATIN HER ALANINDA AKILLA KARAR VERMEK GÖNÜLLE UYGULAMAK

Dünyada bütün ülkelerin, karşı karşıya oldukları sorunların başında, ekonomik ve kültürel üretim güçsüzlüğünü gidermek gelir. Dünyanın her ülkesinde, katma değerleri büyük, maliyetleri düşük ve kaliteleri yüksek ürün, hizmet ve bilgi üretmek hayati önem taşır. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarını akılla yöneten gönülle değerlendiren ülkeler, hiçbir zaman yoksul düşmezler, varlık içinde yokluk çekmezler.

*

Ülkelerde kuruluşlar küresel yarışmaya ne kadar açık olurlarsa, dünya kaynaklarından ne kadar çok yararlanırlarsa, ürettikleri ürünler, hizmetler ve bilgiler de o kadar değerli olur. Kuruluşlar dünyasında yarışma üstünlüğü, ürünleri, hizmetleri ve bilgileri güzel üreterek değil, güzel ürünler, güzel hizmetler ve güzel bilgiler üreterek kazanılır. Kuruluşların üretim güçlerine yeni açılımlar kazandırmalarında, aklın bakış açısından daha çok, gönlün bakış açısı belirleyicidir.

*

Anadolu’nun şiirini yakalayan, Arif Nihat Asya’nın şiirsel anlatımıyla, insanların görmesini öğrenmeleri gereken iki büyük manzara vardır. İnsanlar göz kapaklarını açarlarsa, rengi, biçimi, kaparlarsa, iç dünyalarının, kıyısız denizlerini görürler. Aklın nehirleri gönlün denizlerinde toplanır. Gönülsüz akıl etkisizliğin, akılsız gönül güçsüzlüğün üstesinden gelemez. Akıl bilgiyle yoğrulur, rakamlara dayanır, rakamlarla düşünür. Gönül bilgelikle yoğrulur, sezgiler dayanır,sezgilerle düşünür.

*

Akıl yöneticilere, gönül öncülere ışık tutar ve yol gösterir. Bir kuruluşta her öncü, aynı zamanda bir yöneticidir. Ancak her kuruluşta, her yönetici aynı zamanda bir öncü değildir. Bu yüzden ekonomik, siyasal ve kültürel kuruluşlarda, değişim rüzgarları estirenler ve birlikte çalıştığı insanları peşlerinden sürükleyenler, yöneticiler değil öncülerdir. Öncüler akıllarından önce, gönülleriyle öncü olur. Öncülerin pazarında erdem alınır, erdem satılır, özveri alınır, özver satılır, özgeci alınır, özgeci satılır.

*

Öncüler gönüllerinden aldıkları güçle, kökleşmiş kültürel dokuları, kemikleşmiş ekonomik yapıları değiştirirler. Onlar üretim gücünü büyütme yanında, topluma katkıda bulunmaya önem verirler. Öncülerde üretim bir amaç değil bir araçtır. Öncüler uzun dönemli düşünürler, ufuk ötesini görürler, düşüncelerini, eylemlerini paylaşmasını bilirler, güçlerini akıllarından daha çok gönüllerinden alırlar. Üretim gücü büyük ülkelerde yöneticilerden daha çok öncüler vardır.

*

Toplumun bütün kesimleri tarafından benimsenen, paylaşmayı bilen kuruluşlar arkalarında kalıcı izler bırakırlar. Bu yüzden öncüler paylaşmaya vurgundurlar. Onlar paylaşılan işi, paylaşılan zamanda, paylaşılan yerde yaparlar. Yunus’a benzetilerek söylenirse: Paylaşmaya aşıktır paylaşan öncüler/ Paylaşmada bulur, her alanda öncülüğü bulanlar.” Öncülerin oluşturduğu çekim alanında, insanlar birbirleriyle toplamada değil, paylaşmada yarışırlar.

*

Hayatın bütün boyutlarında paylaşmada yarışanlar, üretimde yarışan öncülerin sayılarını artırırlar.

*

Kuruluşlarda öncülük yapmak, akıl sahibi olanlardan daha çok, gönül sahibi olanların işidir. *Öncüler Kıyamet kopuyor olsa da, ellerindeki işleri yarım bırakmayı düşünmezler.

20 Aralık 2020, 13:40

BARIŞ DÜNYASININ SİLAHLARA GÜVENEN YÖNETİMLERDEN DAHA ÇOK SEÇMENLERE DAYANAN YÖNETİMLERE İHTİYACI VARDIR

İran'dan Sudan'a, Özbekistan'dan Cezayir'e kadar İslam dünyasında, dayatmacı yönetimlere karşı yapılan gösteriler, bütün dünyada, İslamcılık tartışmalarına büyük bir hız ve yoğunluk kazandırmıştır. Dünyada bir kesim aydınlar, siyasal İslam'ın sonunun geldiğini gündeme taşırken, bir kesim aydınlar da demokratik İslam'ın başladığını tartışmaya açıyorlar. Dünyadaki otokratik yönetimlerin, demokratik yönetimlere dönüşmesi, bütün aydınların gündeminde ilk sıralarda yer alıyor.

*

Dünyada Müslüman ülkelerdeki yönetimler söz konusu olduğunda, tartışılması gereken, siyasal İslam'dan önce, demokratik, İslam olmalıdır. Türkiye, Mısır ve İran başta olmak üzere, bütün Müslüman ülkelerde ve bütün dünyada, aydınların başta gelen, en önemli görevleri ve en büyük sorumlulukları, dünyanın bilgi ve bilgelik birikiminden yola çıkarak, İslam dünyasının olduğu kadar, bütün dünyanın demokratik ve ekonomik kültürüne, yeni boyutlar kazandırmaktır.

*

Dünyada nasıl bilimin ve teknolojinin vatanı yoksa, demokrasinin ve ekonominin de vatanı yoktur. Bilim ve teknolojide önemli olan küresel bilim, küresel teknoloji geliştirmektir. Aynı şekilde can alıcı olan, yerel demokrasi, yerel ekonomi inşa etmek değil, küresel demokrasi, küresel ekonomi inşa etmektir. Teknolojinin bilimin, ekonomi demokrasinin türevidir. Bilimsiz teknoloji, ekonomisiz demokrası gelişmez, yeni açılımlar kazanmaz.Üretim ve yönetim sorunları, bütün dünyanın ortak sorunlarıdır.

*

Odak noktasını Atina'dan daha çok Medine'nin oluşturduğu, demokratik yönetimler, bütün ülkelerdeki dayatmacı yönetimlerin, en büyük ve en güçlü rakipleridir. Bu yüzden hem Doğu hem Batı dünyasında, İslam'ın değerlerinin demokrasinin olduğu kadar, pazar ekonomisinin kurumlarıyla ve kurallarıyla çatıştığı ileri sürülmektedir. Ancak uzaklık yakınlık farkının kalktığı dünyada, Batı eski Batı Doğu eski Doğu değildir. Dünya açık bir üniversiteye dönüşmüştür, artık ulaşılmayacak bilgi ve bilgelik yoktur.

*

Dört kitaba dayanan kutsal kültürün en sonda gelen, buna karşılık en başta olan, en güçlü ve en kapsayıcı halkası İslam'ın, devletle birlikte ekonominin yönetimine ilişkin, yüzyılların içinden süzüle süzüle gelmiş, çok köklü değerleri ve her zaman geçerli ilkeleri vardır. İslam'ın ana kaynakları, bütün ülkelerin istediği ve aradığı, adil bir demokratik yönetimin ve sağlam bir ekonomik yapının temellerini oluşturacak zenginliktedir.

*

Ortaçağ'da Yunan birikimini içselleştirerek, ''Batı Rönesansı''nın temellerini atan İslam dünyası, Yirmi birinci yüzyılda dünya birikimini içselleştirerek, ''Doğu Rönesansı''nın temellerini atacaktır.Batı dünyasında kutsal kültüre savaş açan, seküler kültür tıkanmıştır, silaha sarılmaktan başka önereceği bir çözüm kalmamıştır. Bunun için bütün dünya kan gölüne dönmüştür.

*

Kutsal kültürün hem özü, hem özeti olan İslam güneşe benzer, hiçbir ayrım gözetmeden, dünyanın bütün ülkelerini aydınlatır.

*

Tek dünyalı sınırlı seküler kültürün güneşi batar, iki dünyalı sınırsız kutsal kültürün güneşi hiçbir zaman batmaz.

*

Dünya barışının en güçlü güvencesi, bir insanı yaşatan bütün insanları yaşatır, diyen kutsal kültürdür.

*

Kutsal kültürde sorunlar, kurşunla değil, oyla çözülür, kafalara vurulmaz, kafalar sayılır.

21 Aralık 2020, 12:03

HAYATIN ŞİİRİNİ YAKALAYAN TOPLUMLAR GELECEĞİ AYDINLIK OLAN TOPLUMLARDIR

Toplumların tarihinde, şiirin vazgeçilmez işlevlerinin başında, insanın ruhunu zenginleştirmesi yer alır. Ülkelerin görünen ve görünmeyen dünyalarının güzelleştirilmesi, insanların ruhlarının derinleştirilmesine bağlıdır. İnsanın ruhu, bedenin tükettiği ürünlerle değil, hafızanın ezberlediği şiirlerle canlılığını korur. İnsanın sağlıklı olabilmesi için, bedeni gibi, ruhunun da beslenmesi gerekir.

*

Bedenin gücünü koruması için, nasıl gıdaya ihtiyacı varsa, ruhun da zenginliğini yitirmemesi için, şiire ihtiyacı vardır. Nasıl ruh bedenden ayrılmazsa, şiir de hayattan ayrılmaz. Ruh ve beden gibi, şiir ve hayat da bir bütünün iki ayrı yüzüdür. Bedenin ruhu içinde taşıdığı gibi, hayat da şiiri içinde taşır. Bütün boyutlarıyla hayatı yaşanır kılanlar, hayatın şiirini yakalayanlardır. Onların bir bakışı, yağmur gibi, kurumuş topraklara can verir.

*

İnsanların ruh dünyasını güzelleştiren şairler, hayatın iniş ve çıkışları, insanın ümit ve korkuları arasındaki, uyumsuzlukları gidermesini bilirler. İnsanların ruhlarında fırtınalar estirerek, hayatın akışını değiştiren şairler, dünyanın hiçbir yerinde unutulmazlar. Onlar hayatlarını bağrında doğup büyüdükleri topluma, şiirlerini de bütün insanlığa adamışlardır. Büyük şairler, kendi toplumlarının şiirinden yola çıkarak, küresel şiiri yakalamasını bilen şairlerdir.

*

Hayatın bir yüzü şiir, bir yüzü de güzelliktir. Ekonomik ve kültürel boyutlarıyla, hayata zenginlik kazandıranlar, şiirde güzelliğin peşine düşenlerdir. Güzelliği arayanlar, toplumda güzel yaşamanın olduğu kadar, güzel olmanın da kaynağı olurlar. Güzellik hayatı, hayat da güzelliği zenginleştirir. Şairlerin dünyasında güzellik hayattır, hayat da güzelliktir. Hayat doğrulukla, doğruluk güzellikle yeni boyutlar kazanır.

*

Güzelliği arayan ve güzel olan şairler, bütün insanlığı haya- tın çalkantılı denizlerinde, kazaya uğramaktan koruyan, usta kaptanlardır. Onlar uçsuz bucaksız denizlerde, akılların düşünmediğini düşünürler, gözlerin görmediğini görürler, kulakların duymadığın duyarlar, dillerin söylemediğini söylerler, kalemlerin yazmadığını yazarlar. Şairler insan boyu dalgalı denizlerde, bütün dünyayı, bütün insanlığı, gemilerinde kazasız, belasız taşımasını bilirler.

*

Ruhları zenginleştiren şairler, bağrına doğdukları coğrafyayı adım adım, içinde yaşadıkları tarihi, ay ay, yıl yıl, birlikte yaşadığı insanları bir bir bilmek ve tanımak zorundadırlar. Kıtalar, ülkeler, şehirler, kasabalar, köyler, bilinen geçmişten, bilinmeyen geleceğe doğru, düşe kalka ilerlemektedirler. Hayatın durdurulamaz akışında, şairler geleceğe geçmişten, geçmişi gelecekten bakmasını başarırlarsa, bütün insanlığın düzlüğe çıkmasına katkıda bulunurlar.

*

Şairleri sevmeyenler, hayatı anlamlı ve yaşanır kılamazlar. Şiirler hayatın anlam pusulalarıdır. Bir şiir, bir hikaye, bir deneme, insanı yoksul anlamsız bir hayattan, zengin anlamlı bir hayata taşır. Arayış içinde olanlar, bir şiirin, bir hikayenin, bir denemenin, insanın anlam dünyasını nasıl değiştirdiğini bilirler. Şairler güzelliğin, bilinmeyen dünyasına ışık tutarlar. Sancı çeken insanlar aradıkları güzel bir kelimeyi, şiirin derinliklerinde bulurlar.

*

Ağaçlar kendilerine bakanlara göre meyva verirler. Şairler insanların baktıkları ağaçlara bakarlar, kimsenin görmediği meyvaları görürler. Şairlerin sağduyusu, güzelliği aramalarından kaynaklanır.

*

Dünyanın güzellik avcıları olan şairler, hayatın değişik alanlarına gizlenmiş güzellikleri, zorluk çekmeden bulurlar.

*

Şiirin herkese açılmayan gizemli kapıları, güzellikte sınır tanımayan, güzel şairlere açılır.

22 Aralık 2020, 13:51

İSLAM'IN GIRNATA'DA BATAN GÜNEŞİ BİLGİYİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜREN BİLGELERLE BRÜKSEL'DE YENİDEN DOĞACAKTIR

Avrupa ülkelerinin Almanya'nın öncülüğünde, aralarındaki sınırları ortadan kaldırılarak, ortak para birimine geçmeleri, Endülüs ve Osmanlı dönemlerinde olduğu gibi, Müslümanları, Hristiyanları ve Yahudileri, insanlığın yitirdiği bilgi ve bilgelik hazinelerine dönmek ve yeniden yorumlamak için, birlikte çalışmaya zorluyor. Nüfusu az ekonomik gücü büyük Avrupa ülkeleri, nüfusu çok ekonomik gücü az Asya ülkeleriyle işbirliği yapmadan, yeni yüzyılda varlıklarını koruyacak kültürel zenginliğe ulaşamazlar.

*

Yirmi birinci yüzyılda İslam ve Batı dünyası, Endülüs'te ve Anadolu'da en güzel örnekleri verilen, üç büyük peygamberin izleyicilerinin gerçekleştirdiği, çok kültürlü ekonomik ve siyasal yapıyı bugüne taşıyarak, bütün dünyanın yararlanacağı bir model ortaya koymak için birlikte çalışmak zorundadırlar. Endülüs'te geliştirilen bilgi ve bilgelik birikimi, Avrupa Rönesansı'nın en büyük ve en önemli kaynaklarından biri olmuştur. Avrupalılar tarihin en kapsamlı kültür transferini, Endülüs'ten yapmışlardır.

*

Mısır, Kenan, Yunan, Roma, İslam ve Batı kültürleri, insanlığın düşünce ve eylem dünyasının ana kaynağı, büyük peygamberlere verilen "Kutsal Kitaplar"dır. Sezai Karakoç'un "Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi" isimli üç ciltlik kitabında vurguladığı gibi: "Medeniyet temelde tektir." Çağlar içinde süzüle süzüle bugüne kadar gelen, bütün insanlığın ekonomik, siyasal ve kültürel medeniyet birikimi, kutsal kitaplarda anlatılan "Yitik Cennet"i dünyada arama, bulma ve olma serüvenidir.

*

Asya ve Avrupa arasında ilk insandan bugüne sürekli bilgi, hizmet ve ürün alışverişi olmuştur. Asya kutsal, Avrupa seküler kültürün vatanıdır. Kültürün metafizik boyutunu Asya, fizik boyutunu Avrupa simgeler. Asya'nın ve Avrupa'nın olduğu kadar, bütün dünyanın geleceği, normatif ve pozitif kültürler arasında, birbirini dışlamadan, güçlü olduğu kadar, sağlıklı bir ortaklık kurulmasına bağlıdır. Bunun için bütün dünyanın, Batı'nın pozitif bilgisinden önce, Doğu'nun normatif bilgeliğine ihtiyacı vardır.

*

Mekke'de,Medine'de,Kudüs'te,Şam'da,Bağgat'ta,Semerkant'ta Kurtuba'da İstanbul'da İbrahim Peygamber ortak paydasında buluşan Üç Büyük Peygamberin bağlıları, normatif ve pozitif alanda, geçmişte eşi ve benzeri görülmedik düşünce ve eylem zenginliği ortaya koymuşlardır.

*

İki dünyayı altın oranda harmanlayan bilgelere ve bilginlere, düşüncede ve eylemde, yol ve yön gösteren kutup yıldızları, "Dört Kutsal Kitap" ve aralarında ayrım gözetilmeyen, birbirlerini doğrulayan ve tamamlayan, bütün peygamberler olmuştur.

*

Yirmi birinci yüzyılda bütün dünyada kıtlığı çekilen, yanlışlanabilen bilgilerin bilginleri değil, peygamberlerin yanlışlanamayan haberlerine önem ve öncelik veren bilgelerdir.

23 Aralık 2020, 13:12

ÇATIŞMA DÜNYASI UZLAŞMA DÜNYASINA İYİLİKTE YARIŞMASINI BİLEN KURUMLARLA VE KURULUŞLARLA DÖNÜŞÜR

Dünya ekonomisini özel, kamu ve gönüllü kuruluşların yöneticileriyle birlikte, üretenler ve tüketenler yönlendiriyor. Onlar toplumlardan aldıklarıyla ve toplumlara verdikleriyle, bütün ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarında vazgeçilmez bir yer tutarlar. Kuruluşlar ürettikleri ürünlerle, verdikleri hizmetlerle, geliştirdikleri bilgilerle iyiliklere yol açtıkları gibi, kötülüklere de yol açarlar.

*

Üreticileriyle ve tüketicileriyle, hiçbir siyasal sınır tanımadan, bütün ülkelerde kendilerine geniş alanlar açan kuruluşlar, kurumsal ve toplumsal sorumluluklarını unutarak, yalnızca ekonomik kazançlar peşinde koşamazlar. Onlar toplumsal kazançlara önem verirlerse, her ülkede varlıklarını korurlar ve kalıcı izler bırakırlar. İyiliklerden daha çok kötülükleri büyüten, olumsuz katma değer üreten kuruluşlar, düz kare dünyanın hiçbir ülkesinde kendilerine yer bulamazlar.

*

Olumlu katma değer üreterek, iyilikte sınır tanımayan kuruluşlar olduğu gibi, olumsuz katma değer üreterek, kötülükte sınır tanımayan kuruluşlar da vardır. Kuruluşlar ürettikleri olumlu ve olumsuz katma değerlerle, tarihin her döneminde iki yanı keskin kılıç gibi olmuşlardır. Bu yüzden gizliliğin olmadığı yeni dünyada, kuruluşların ekonomik kazançlar yanında, toplumsal kazançlara en az ekonomik kazançlar kadar, değer vermeleri büyük önem kazanmıştır.

*

Kuruluşlarda iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek kuramsal olmaktan çıkarak, bütün boyutlarıyla hayata taşınmıştır. Bunun için kuruluşlar arasında açıklık içinde yarışma, her alanda iyiliklere giden yolları genişleterek, kötülüklere giden yolları daraltmıştır. Gizliliğin anlamını yitirdiği dünyada iyilikte yarışmak, iyilikte yarışanların sayılarını çoğaltırken, kötülükte yarışanların sayılarını azaltır. Bütün kötülüklerin üstesinden, her alanda iyilikte yarışanlarla gelinir.

*

Küresel kuruluşlar bütün ülkelere uzanan satıcı ve alıcı ağlarıyla, ülkelerden daha etkili bir üretim ve dağıtım gücü oluştururlar. Bu yüzden ülkelerin zenginliklerini büyütmede yoksulluklarını azaltmada, kuruluşların güçleri çoğu defa devletlerin güçlerinden daha büyük olur. Kuruluşların birbirleriyle iyilikte yarışmaları, ülkelerin ekonomik ve kültürel atılımlarına yeni açılımlar kazandırır. Dünyada toplumların üretim güçlerini geliştirmede, sürükleyicilik devletlerden kuruluşlara kaymıştır.

*

Dünyanın her ülkesinde satıcıları ve alıcıları olan kuruluşlar, ekonomik katkılarıyla birlikte toplumsal katkılarını büyüterek, ömürlerini uzatırlar ve arkalarında silinmez izler bırakırlar. Bunu için bütün ülkelerde kuruluşlar, ekonomik ve yasal sorumluklarıyla, kurumsal ve toplumsal sorumluklarını eksiksiz olarak yerine getirmeye çalışırlar. Kuruluşlar yaşadıkları dünyaya katkıda bulunmada, birbirleriyle yarışmazlarsa, gölgelerine sığındıkları ağaçları keserler.

*

Üretimde yarışmanın olmadığı toplumlarda, kimse yoksullaşmanın üstesinden gelemez.

*

Doğrulukta yarışmak, pusulanın Kuzeyi göstermesi gibi, iyiliğin yönünü gösterir.

*

Ülkelerde bütün kötülüklerin önüne, iyilikte zahmete katlananlarla geçilir.

24 Aralık 2020, 12:28

EKONOMİLERDE GÖKDELEN ORMANLARININ OLUŞTURDUĞU KÖPÜKLENMELERİ ÖNLEMEK

Hong Kong, Singapur, Doha ve Dubai örnek aldıkları New York gibi yatay değil, dikey büyüyen şehirlerdir. Onların şehir merkezleri, Manhattan benzeri birer gökdelen ormanıdır. Yirmi birinci yüzyılın piramitleri olan gökdelenlerle donatılan şehirler, bütün dünyada paradan ve arsadan para kazanmanın simgeleridir. Gökdelenler arsanın, borsa paranın, sınırsız rant sağlama araçları olmuştur. Üretim ekonomisinin yerine rant ekonomisi geçmiştir.

*

Arsanın rantı gökdelene dönüştürülerek, paranın faizi de elden ele dolaştırılarak, akıl almaz boyutlara ulaştırılır. Bahçedeki meyva, tarladaki tahıl bir kere değerlendirilir. Gökdelene dönüştürülen arsa, faizde dolaşan para, tekrar tekrar değerlendirilir. Arsa ve hisse senetleri kadar, hiçbir üretim faktörünün değeri, yapay olarak artırılamaz. New York’tan bütün dünyaya ihraç edilen kültürde, her şey paranın rengine boyanır. Para her şeydir denilir, para için her şey yapılır.

*

Japon İktisatcı Takamitsu Sawa, taşınır ve taşınmaz değer borsalarıyla, Amerika’yı izleyen Japonya’yı, köpük ekonomisi olarak nitelendirir. Sawa’ya göre, güncel fiyatlarla Japonya’nın arsa değeri, Amerika’nın toplam arsa değerinin dört katına ulaşmıştır. Amerika’nın toprakları Japonya’nın yirmi beş katı büyüklükte olduğu için, Japonya’da her metrekare toprağın değeri, Amerika’daki toprağın değerinin yüz katı olmaktadır. Japonya arsadan Amerika paradan, para kazanmanın cennetidir.

*

Benzer çalışmalar, Hong Kong, Singapur, Doha ve Dubai için yapılsa, onların bugünkü arsa değerleri de Tokyo ve New York’un değerlerinden kat kat daha fazla olacaktır. Dünyada arsadan ve borsadan, para kazanmanın öncüsü Amerika’dır. Amerika’yı İngiltere, Hong Kong ve Japonya izlemiştir. Paradan para kazanmaya dayanan, seküler kültürün merkezi Batı dünyasıdır. Petrol zengini ülkeler de, topraktan gelen kazançlarını katlamak için, Amerika’nın peşinden gitmektedirler.

*

New York’u Avrupa’nın değişik ülkelerinden gelmiş göçmenler kurmuştur. New York’un yerlileri Kızılderililerdir. Onların dışındakiler açgözlü doyma bilmez Avrupalılardır. Hollandalı Vali Peter Minuit, Manhattan Adasını Kızılderililerden yirmi dört dolara satın almıştır. Faizin binbir çeşidini icat eden Amerikalı finans cambazları, adayı satan Kızılderili’yi çok akıllı bulurlar. O aldığı parayı bankaya yatırsaydı, faiz gelirleriyle gökdelen ormanı adanın yarısını geri alırdı derler.

*

Ekonomilerde uzun vadeli hesaplar, genellikle beklenen sonucu vermezler. Kriz dönemlerinin iktisatçısı John Maynard Keynes’in dediği gibi: “Uzun vadede herkes ölür, kimse hayatta kalmaz”. Bu yüzden Kızılderililer, bırakın Manhattan Adası’nın yarısına sahip olmayı, koskoca Amerika’yı bütünüyle Avrupalılara bırakmak zorunda kalmışlar. İster Dubai’de, ister New York’ta, ister Tokyo’da olsun, paradan para kazanmanın özendirilmesi, bütün ekonomiyi gizli bir hastalık gibi içinden çökertir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde ekonomik güç, paradan değil üretimden para kazanmaktan kaynaklanır.

*

Dünyada sudan gelen kazançların sele gittikleri gibi, faizden gelen kazançlar krizlere giderler.

*

Ekonomide paranın denetimini, üretimin yönetimini bilenler, yoksulluk çekmezler.

24 Aralık 2020, 13:06

EĞİTİM ÖĞRETMENİN KONUŞTUĞU ÖĞRENCİNİN DİNLEDİĞİ BİR MONOLOG DEĞİL,HEM ÖĞRETMENİN HEM ÖĞRENCİNİN KONUŞTUĞU BİR DİYALOGTUR.EĞİTİMİN AMACI ÖĞRETİRKEN ÖĞRENMEKTİR,ÖĞRENİRKEN ÖĞRETMEKTİR.EĞİTİMLE

ÖĞRENCİLERİN GÖNLÜNDE UYUYAN ASLANLAR UYANDIRILIR.KAZANCI EN YÜKSEK OLAN YATIRIM EĞİTİMDİR.EĞİTİMİN YAŞI,YERİ,ZAMANI YOKTUR.DOĞUMDAN ÖLÜME KADAR DEVAM EDER.EĞİTİMLİ İNSAN YOKSUL DÜŞMEZ.

25 Aralık 2020, 12:38

TÜRKLERİN DOĞU'DAN BATI'YA YÜRÜYÜŞLERİNDE ÖLÜMSÜZ ŞAİRLERİN KALICI ŞİİRLERİ RÜZGAR KANATLI ATLAR OLMUŞTUR

Kalıcı şiir şairin şiirlerinde, içinde yaşadığı toplumun, korku ve ümitlerini yansıtan şiirdir. Akan zamanın ritmini yakalayan, hayatın nabzını tutan, şiirler unutulmazlar. Onların etkisini hiç yitirmeden, elden ele dolaşan kitaplar gibi, etkilerini koruyarak dilden dile geleceğe taşınırlar. Usta şairler, yerel dilden yola çıkarak, küresel dili yakalayan şairlerdir. Onlar şiiri hayat, hayatı da ölümsüzlük için bilirler.

*

Selçukluların dağılması, Osmanlıların kurulmasıyla, büyük bir hız ve yoğunluk kazanan, Anadolu’nun dönüşümüne, Yunus’un şiirleri ayna tutmuştur. Yunus yaşadığı dönemi anlatırken, Anadolu’nun kültürel dokusuyla birlikte, ekonomik yapısını da ortaya koymuştur. O şiirleriyle Türk toplumunun, geleceğini aydınlatmıştır. Düşünce ve eyleme, yeni boyutlar kazandıran şairler, toplumların geleceğine ışık tutarak, nesiller arasındaki süreklilik ve bütünlüğün en büyük güvencesi olmuşlardır.

*

Ölümsüzlüğün yol haritası kutsal kitaplardadır. Şiir onlarda doruk noktasına ulaşmıştır. Onların hayatın özü ve özeti olan şiirlerinde, bütün insanlık kendisini bulmuştur. Onlar bütün insanlığa seslenen çağrılarıyla, ölümsüz hayatın yol haritasını verirler. Onların gizemli dünyasına adım atanlar, kendilerini hiç bilmedikleri bir dünyanın içinde bulurlar, yeni bir ses duyarlar, yeni bir şiir yakalamanın coşkusuyla dolarlar. Artık onlar için, yeryüzü baştan sona büyük bir eylem alanıdır.

*

Kutsal kitaplarda anlatılan, her biri ayrı bir dünya olan, peygamber öyküleriyle yoğurulan Anadolu insanı, Sultan Bayazıt görünüşlü, Yavuz Sultan duruşludur. Türkler büyük rüyalar görürler, destansı şiirler okurlar, dertlilerin dertlerine ortak olurlar, sevinçlilerin sevinçlerini paylaşırlar, inananları inançta, inanmayanları yaratılışta kardeş olarak bilirler. Bunun için Türklerin gittikleri, her coğrafya savaş beldesi değil, barış beldesi olmuştur. Anadolu’da yoksul zengin, siyah beyaz, denilerek insanlar arasında ayrım yapılmamıştır.

*

Anadolu insanı sevgiyi elde taşınan bir gül olarak değil, gönülde taşınan bir bahçe olarak görmüştür. Onun için sevginin değeri, sınırsızca sevildiği zaman katlanarak artar. Anadolu’da sevgi hayatın en büyük zenginliğidir. Sevgi arkadaşlıkları kardeşliklere dönüştürür, insanlara yeni zenginlik kapıları açar, geleceğe ilişkin risk alma gücü kazandırır, geleceğe güvenle bakmayı öğretir, üretme coşkusuna, paylaşma isteğine, yeni açılımlar kazandırır.

*

“Şiir yazıyorum, öyleyse ölümsüzüm” diyen, Anadolu şairlerinin şiirlerinde, kelimeler cümlelere, cümleler sayfalara, sayfalar kitaplara dönüşmüştür. Onların şiirlerini okuyanlar, ümitle elele veren, sınırsız bir coşkuyla dolarlar.

*

Anadolu insanı, ölümsüzlüğün şiiriyle silahlanmıştır. Anadolu’da insanlar insanları, yaratılanların en güzeli oldukları için severler.

*

Şiir ekilen topraklardan sevgi biçilir, güzellik biçilir. Ölümsüz şairlerin şiiri, düşüncenin özüdür, eylemin özetidir.

26 Aralık 2020, 12:03

KÜLTÜRLE EKONOMİDE ÜRETİME VE YÖNETİME YENİ AÇILIMLAR KAZANDIRMAK

Mesnevi ile Mukaddime ile yoğurulan toplumların kültüründe, insanın üretime uzak durması ve sermayenin üretimin dışında kalması istenmez. Yuvarlanan taşın yosun tutmadığı gibi, çalışan ve üreten insan yoksul düşmez. Nasıl işleyen demir parlarsa, üretimde değerlendirilen sermaye de getiri sağlar. Bu yüzden bir ülkenin, üretim gücünü büyütmede, sermaye önemli olmakla birlikte, hiçbir zaman yeterli olmaz. Ekonomiye canlılık kazandırmak, bir sermaye işi değildir. Üretim gücüne yeni boyutlar kazandırmada, kültürel sermaye finansal sermayeden çok daha etkilidir. Katma değeri yüksek ürünler ve hizmetler üretmek için, gerekli olan finansal sermayeden önce kültürel sermayedir. Kültürel sermaye yoksulluğu çeken ülkeler, finansal sermaye zengini olsalar da, bilgi toplumlarının ürünlerini ve hizmetlerini üretmede, istenen adımları atarak başarılı olamazlar. Ülkeler arasında kültürel sermayenin transferi, finansal sermayenin transferinden çok daha zordur. Bütün dünyada, üretim gücüne yeni boyutlar kazandırmada ağırlık, getirisi düşük işgücü yoğun ürünler ve hizmetler üretmekten, getirisi yüksek bilgi yoğun ürünler ve hizmetler üretmeye kaymıştır. Artık her ülkede kuruluşlar yerel kaynakları küreselleştirecek, küresel kaynakları yerelleştirecek, yeni yöntemler bulmaya ve yeni stratejiler geliştirmeye, önem veriyorlar ve yatırım yapıyorlar. Ülkelerin üretim güçlerini büyütmede, eski yöntemler ve eski stratejiler geçerliliklerini yitirmişlerdir. Yeni yüzyılın kuruluşlarının müşterileri gibi, tedarikçileri de bütün dünyaya yayılmışlardır. Bu yüzden her kuruluş, yerel olduğu kadar küresel, küresel olduğu kadar yerel olmaya özen göstermek zorundadır. Bir Türk kuruluşunun, tasarımını İtalya’da yaptırdığı bir ayakkabının, derisini Yeni Zelanda’dan alıp, Bengladeş’te ürettirip, Almanya’ya satmasının önünde hiçbir engel yoktur. Dünyada böylesine çok devletli, bir üretim zincirinin aksamaması için, güçlü bir kültürel sermayeye ihtiyaç vardır. Ford gibi iş bölümüne dayanan ve somut üretim yapan kuruluşlarda, öncelik finansal sermayenindir. Facebook gibi iş dağıtımına dayanan ve somut üretim yapmayan kuruluşlarda, kültürel sermaye öne çıkıyor ve ağırlık kazanıyor. Facebook’un petrol kuyuları, maden yatakları ve otomatik tezgahlarla donatılmış fabrikaları değil, binlerce uzman çalışanları vardır. Bilgi toplumlarının kuruluşları, elle tutulur gözle görülür ürünlerden daha çok, elle tutulmaz gözle görülmez ürünler üretirler. Onlar bir dokunuşla, bütün dünyanın bilgilerini ekranlara taşırlar. Onların verdikleri hizmetlerle, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimleri, üniversitelerin ve kitaplıkların duvarlarını aşarak, herkesin erişimine açılmıştır. Onlar bütün ülkelerin kültürlerini ve ekonomilerini dönüştürüyorlar. Onlarla insanların ve kuruluşların, üretim güçleri hızla büyütülmektedir. Bilgi toplumunun kuruluşlarıyla insanlığın birikimi, bütün ülkelerin hizmetine sunulmuştur. Küresel kuruluşlar arasında Ford sanayi, Facebook da bilgi toplumlarının özü ve özetidir. Değer toplumunun kuruluşları, bilgiyi bilgelikle zenginleştiren kuruluşlar olacaktır.

27 Aralık 2020, 12:36

KARE DÜNYANIN KATILIMCI İMECE EKONOMİSİNDE GİDERLER PAYLAŞILARAK AZALTILIR GELİRLER PAYLAŞILARAK ÇOĞALTILIR

Küre dünyanın kare dünyaya dönüşmesiyle, ekonomik yapı ve kültürel doku, kabuk değiştirmiştir. Kuruluşlar ürünlerini, hizmetlerini ve bilgilerini sattıkları insanlara, bir alıcı gözüyle değil, bir abone gözüyle görmeye başlamışlardır. Kuruluşlarla alıcılar arasındaki iletişim ve etkileşim, yeni boyutlar kazanmıştır. Satıcılarla alıcılar arasındaki ilişkilerde, süreklilik sağlıklı büyümenin ve gelirleri artırmanın, en önemli ve değerli kaynağı olmuştur.

*

Üniversitelerde nasıl öğretim üyeleri, en çok soru soran öğrencileri severlerse, kuruluşlarda yöneticiler de en çok eleştiren alıcıları severler. Bu bağlamda kuruluşlar alıcılarıyla ilişkilerinde, “Benimki benim seninki senin” stratejisinden “Seninki senin benimki de senin” stratejisine geçmişlerdir. Kare dünyanın oluşturduğu, kültür ve ekonomide, giderler paylaşılarak azalırken, gelirler de paylaşılarak çoğalır. Bunun için kuruluşlar bütün alıcılarını, ortakları olarak görmeye başlamışlardır.

*

Kare dünyanın ekonomik yapısında, kendisine önemli bir yer açan, paylaşma havuzları, getirisi en yüksek yatırımlardır. Bilişim ekonomisinde, yazılım boyutunun donanım boyutundan daha değerli olması gibi, paylaşım ekonomisinde havuz sermayesi, finansal sermayeden daha değerlidir. Nasıl bir bilgisayara yüklenen bilgiler, bilgisayardan daha önemliyse, bir kuruluşun oluşturduğu havuzun önemi de kuruluşun öneminden aşağı kalmaz. Havuz büyüdükçe paylaşılacak değerler de büyür.

*

Bilimsel gelişmelerin ekonomik yapıya etkileri konusunda öncü çalışmalar yapan, Alvin Toffler, Lester Throw, Jeremy Rifkin ve Michio Kaku’nun kitaplarında sürekli vurguladıkları gibi, dayanışma, yardımlaşma ve paylaşma odaklı yeni bir ekonomi ve yeni bir kültür inşa edilmektedir. Dünyada açık kapı ekonomisini inşa edenlerin başında, Vikipedi, Linux, Google,Facebook,Twitter, Khan Academy benzeri, bedelsiz ürün, hizmet ve bilgi sağlayan kuruluşlar geliyor.

*

Dünyada milyarlarca insan, kazanırken kazandırıyor, kazandırırken kazanıyor. Paylaşım havuzlarının önemini kavrayan kuruluşlar, sosyal girişimcilik ve kurumsal sorumluluk yatırımlarıyla, entelektüel sermayelerini zenginleştirmeye çalışıyorlar. Kültür ve ekonomi bir dağ gibi statik değil, bir nehir gibi dinamiktir. Dönüşen kültüre ve ekonomiye ayak uydurmak için, bütün kuruluşlar ürünlerinden ve hizmetlerinden yararlananları, ortaklarına dönüştürmenin yollarını arıyorlar.

*

Paylaşım ekonomisinde tüketiciler üreticidirler, üreticiler tüketicidirler. Paylaşmasını bilmek her insanı, hem bir üreticiye hem bir tüketiciye dönüştürmüştür. Anadolu’da yüzyıllardan beri uygulanan imece ya da elbirliğiyle üretim, bütün dünyada geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Kümelenme yaklaşımıyla, üreticiler ve tüketiciler aynı adreste buluşarak, maliyetlerini düşürmüşlerdir. İmecede üreticide tüketici, tüketicide üretici görülür. Üretici ileri eğitimi olan tüketicidir.

*

Paylaşımcı ekonomide üreticilerin, sermayeye değil tüketicilere ihtiyaçları vardır.

*

Hiçbir kitap tek başına yazılmaz. Hiçbir üretim tek başına yapılmaz.

*

Bilenin bilmeyene, görenin görmeyene borcu üretimle ödenir.

27 Aralık 2020, 13:23

"GAYEMİZ GELECEĞİ KURTARMAKTIR" diyen,Anadolu'da yüzyıllarca uygulanan "İMECE" yi bir iş modeline bir sanayiye

"GAYEMİZ GELECEĞİ KURTARMAKTIR" diyen,Anadolu'da yüzyıllarca uygulanan "İMECE" yi bir iş modeline bir sanayiye dönüştüren rahmetli EMİN ÜSTÜN'ü aramızdan ayrılışının birinci yıldönümünde, geniş katılımlı bir dost topluluğuyla andık. Onu Kıyamete kadar unutulmayacak "DEFTERİ KAPANMAYANLAR" dan kılacak mirası, SÜHEYLA ÜSTÜN yönetiminde, kardeşlerinin ve çocuklarının destekleriyle gelişerek devam ediyor.

*

Japonya'dan Amerika'ya, Kanada'ya kadar, geliştirdiği iş modelini bütün dünyaya taşımayı, dünyanın her yanında ezan okumayı, kendine misyon edinen, EMİN ÜSTÜN'e rahmet olması dileğiyle, geçmişte yaptığımız bir "JAPON DÜNYASI" panelinden kareler.

28 Aralık 2020, 12:01

MEHMET AKİF DÜRÜSTLÜK ALIR DÜRÜSTLÜK SATAR DÜRÜSTLÜKTEN TERAZİ TUTAR DÜRÜSTLÜĞÜ DÜRÜSTLÜKLE TARTAR

Dünyanın dört bir yanındaki, bütün ülkelerin gücü, açıklık içinde sürekli kendilerini yenilemelerinden kaynaklanır. Ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarını yenileyerek, dünyadaki gelişmeleri yönlendirmelerinde, en güçlü ve en etkili sermayeleri, dürüstlükte yarışan insanlarıdır. Onlar dürüstlüğü özendiren, ikiyüzlülüğü önleyen misyonlarıyla, ülkelerinin her alandaki başarılarının omurgasını oluştururlar.

*

Dürüstlükte yarışan insanların sayısının kritik sınırın altında kaldığı bir ülke, başka ülkelere örnek olacak, bir ekonomik ve kültürel canlılık gösteremez. Çünkü, kültürel dokusuyla birlikte ekonomik yapısı güçlü olan toplumların pazarlarında dürüstlük alınır, dürüstlük satılır, dürüstlükten terazi tutulur, dürüstlük dürüstlükle tartılır. Onlar her gün yeniden doğarlar. Türk toplumunda dürüstlük deyince, akla ilk önce dürüstlüğün simgesi Mehmet Akif gelir.

*

İyiliği coşturan, kötülüğü durduran şiirin ustası, bütün Türkiye''nin ayakta dinlediği Milli Marşının şairi Mehmet Akif, Anadolu insanının dürüstlük anıtıdır. Onun hayatı, dürüstlükte destan yazan Türkler''in, bin yıllık tarihlerinin özetidir. O şiiri gibi, ömrünü de Türk toplumuna adamış, kendisi için değil, Anadolu insanı için yaşamış, kendi sorunlarını değil, toplumun sorunlarını dile getirmiştir.

*

Yakın arkadaşı Hasan Basri Çantay''ın Akifname''sinde “O, ne yazdı ise duyarak yazdı, ağlayarak yazdı, pare pare sıhhatini, varlığını eriterek yazdı. İnandı, yazdı, inanmadığına iltifat etmedi. Samimiyeti Akif''in hayatının esası idi. Az söylerdi, öz söylerdi. Temiz ruhu muhatabını mest eder, bilmeyerek onu kendisine çekerdi” diyerek, sanki onu değil, Cumhuriyet döneminin Yunus''unu anlatır.

*

Anadolu insanının bilimsel düşünce tarihini yazan Adnan Adıvar “Ben Akif''i yalnız şair diye değil, daha çok büyük bir insan ve büyük bir fen adamı diye severim. Onun Fatih kürsüsü eşsiz bir sanat abidesidir. O eserin her kelimesi ilim ve sanat deryasından saçılmış inciler, cevherler, dalgalardır” demekten kendini alamaz.

*

Mehmet Akif, Cumhuriyet döneminde gelmiş, şiirlerinde döneminin bilimsel ve teknolojik birikimini de yansıtan, yeni bir Yunus''tur.

*

Hayatı şiire taşıyan Bilge Şair Anadolu''nun kutup yıldızı olan bütün büyük şairleri gibi, bilim ve sanatı, iman için bilmiştir.

*

Öğrenmesini öğrenmek,hayatta herkesin görevidir.Dünyada bilim ve teknolojinin vatanı olmaz.

*

Vatan üretmesini bilenlerle vatan olur. Üretenler her yerde el üstünde tutulurlar.

28 Aralık 2020, 16:57

SEVGİLİ UĞUR DEDE TEŞEKKÜR EDERİM,GELEN YILIN GEÇEN YILDAN DAHA HAREKETLİ.DAHA BEREKETLİ OLMASINI DİLERİM. KAFKASLARLA BALKANLARI BULUŞTURAN PANELLERİ BEKLİYORUZ

SARAYBOSNA SAMSUN,BAHÇESARAY ARTVİN,KAZAN ARDAHAN.BAKÜ BURSA KARDEŞTİR DİYORUZ.

29 Aralık 2020, 13:07

DÜNYANIN DÜŞÜNCE MERKEZİ KALİFORNİYA'NIN SİLİKON VADİSİ'NDE YENİLİK YAPMANIN SIRLARI

Amerika’nın Kaliforniya’sı gibi, bütün ülkelerin üretim güçlerini büyütebilmeleri için, kendi kaynaklarıyla, yerel silikon vadilerini kurmaları gerekir. Bir yanında Stanford, bir yanında Berkeley üniversitelerinin yer aldığı Silikon Vadisi, dünyanın en büyük yenilik merkezidir. John Micklethwait ve Adrian Wooldridge, “A Future Perfect” isimli kitaplarında, vadideki başarının kaynaklarını on ana ilkede bulurlar.

*

1. Vadide başarısızlık olumlu karşılanır ve dünyanın sonu olarak görülmez. Girişimcilikte bir işte başarısız olanler, yararlanılması gereken bilgi kazanırlar.

*

2. Kaliforniya’da şirketlerden ayrılmalara sıcak bakılır. Şirketler dünyasında ayrılanlar ayrılmayanları, çıraklar ustalarını aşacak çalışmalar yaparlarsa, girişimcilik yeni açılımlarla zenginleşir.

*

3. Vadideki hem girişimciler hem yatırımcılar risk alarak, bilinmeyen zor ve yeni yollardan getiri peşinde koşarlar.

*

4. Vadi girişimcileri kazançlarını, yeniden yatırıma dönüştürürler. Onlar kendilerine değil, şirketlerine yatırım yaparak, çevrelerinde geniş çekim alanları oluştururlar.

*

5. Vadinin girişimcileriyle birlikte yatırımcıları her gün yeniden doğarlar. Şirketler arasında Andy Grove’ın kitabının adıyla söylenirse, “Yalnızca Paranoyaklar Ayakta Kalır.” Ve büyük yeniliklerin kapısını, sürekli yenilenmesini bilenler açar.

*

6. Vadideki kuruluşların kapısı, bütün dünyanın girişimcilerine açıktır. Vadiye katma değer kazandıranlar karşılığını alırlar. Vadide yenilikçi olan, her ülkenin insanına yer vardır.

*

7. Vadililer katma değer sağlayan, yeni ürün, yeni hizmet, yeni bilgi arayışını hiç aksatmadan devam ederler, işlerine sevdalıdırlar, bütün birikimlerini ortaya koyarlar.

*

8. Başarılı girişimciler zengin bir adres ve bir telefon defterinin, güç ve başarı kaynağı olduğunu bilirler. Kimse keşfedilmişi, yeniden keşfetmeye kalkışmaz. Herkes ödünç almaya ya da ödünç vermeye hazırdır.

*

9. Dünyanın çığır açıcı kuruluşları, her şeyin değiştiğini görerek, gelen günlerinin, geçen günlerinden daha verimli kılmak zorunda olduklarını bilirler.

*

10. Başarıdan başarıya koşan kuruluşlar, Birleşmiş Milletlere benzerler, dünyanın değişik ülkelerinden gelmiş insanlara yer verirler, kimseye önyargılı davranmazlar.

*

Dünya pazarlarında ülkelerden önce Silikon Vadileri yarışmaktadır. Vadiler dünyaya yalnızca teknoloji değil, yönetim ustalığı, finansman teknikleri ve başarı sırları da ihraç ediyorlar. Değişik ülkelerdeki kuruluşlar, Silikon Vadisinin başarı sırlarını öğrenerek, uygulamaya çalışırlarsa büyük atılım yaparlar. Küresel kuruluşların bildiği ve uyguladığı, hiçbir kültüre yabancı olmayan ilkeler sır olmaktan çıkmıştır. Vadilerin çalışma dünyasında, hiçbir ülke hiçbir ülkeye uzak değildir.

*

Öğrenmesini öğrenmenin karşılıksız olduğu vadilerde, insanlara tabaklarında balları, gerçekleşecek rüyaları olan girişimciler gözüyle bakılır.

*

Yeni düşünceler yüklü rüzgarlar esen vadilerde yapılmaması gerekenler, yapılması gerekenlerden çok daha önemlidir.

*

Vadilerde öğrenme öğrenileni öğretme, herkesi dinleme, herkesten yararlanma, yeni yenilik kapıları açar.

29 Aralık 2020, 22:26

Dergide yer alan "MEYDANDA GÖRÜLMEYEN DEVLET OLMAK" yazımızda vurgulandığı gibi, milletsiz devlet devletsiz…

Dergide yer alan "MEYDANDA GÖRÜLMEYEN DEVLET OLMAK" yazımızda vurgulandığı gibi, milletsiz devlet devletsiz millet güçlü olmaz. Bu yüzden Alaeddin Özdenören "SAĞLIKLI TOPLUMLARDA,TOPLUMLA DEVLET BÜTÜNLEŞMİŞTİR. AYNI İLKELERE BAĞLANMAKTAN DOĞAN BİR KAYNAŞMA VE BİR ÖZDEŞLEŞME SÖZ KONOSUDUR.BÖYLE TOPLUMLARDA DEVLET, BİR BASKI VE ZULUM ARACI DEĞİL, TERSİNE HAKSIZLIKLARI VE ADALETSİZLİKLERİ ORTADAN KALDIRAN BİR GÜÇTÜR." demektedir.

30 Aralık 2020, 12:23

YENİLİK YAPMADA ARI KOVANI YÖNTEMİNİ İZLEMEK ARILAR GİBİ ÇALIŞMAK

Gecelerin gündüzleri izlemesi gibi, ekonomik hayatta, üretim tüketimi izler. Nasıl gecesiz gündüz olmazsa, tüketimsiz üretim olmaz. Hayatın her alanında tüketim üretimi, üretim tüketimi peşinden sürükler. İnsanlar yaşamaya kayıtsız kalamadıkları gibi, üretime ve tüketime kayıtsız kalamazlar. Hayatın kolaylaştırılması ve güzelleştirilmesi, bütün kuruluşların yararlı üretimde yarışmalarına dayanır.

*

Üretim konuları ne olursa olsun, sürekli yenilik yapmayan, kendilerini sürekli yenilemeyen kuruluşlar, uluslararası pazarlarda yarışma üstünlüğü kazanamazlar. Yıldan yıla hızlanan ve yeni boyutlar kazanan küresel yarış, bütün kuruluşları dünya kalitesinde, dünya fiyatlarında, ürün, hizmet ve bilgi üretmeye zorlamaktadır. Bu yüzden yenilik yaparak, katma değerleri artırmak, maliyetleri düşürmek, bütün kuruluşlar için hayati önem taşımaktadır.

*

Yenilik yapmak iki boyutlu bir alandır, bir boyutunda küresel yarışma gücü kazanma, bir boyutunda üretimde katma değeri artırma hedefi vardır. Bilgi toplumlarının değer toplumlarına dönüşmeye başladığı bir dünyada, bütün kuruluşlar ürettikleri ürünlerde ve hizmetlerde, bilgi yoğunluğuyla birlikte, değer yoğunluğunu da artıran, yenilikler peşinde koşuyorlar. Onlar üretimde yapılan yeniliklerin, topluma zarar vermeden yarar sağlamasına büyük özen gösterirler.

*

Değer toplumu kuruluşları, kalıcı ve yararlı bir yenilikler yapmak için, Kevin Kelly’nin, “Arı kovanı çalışma düzeni” olarak nitelendirdiği, bir çalışma yöntemi uyguluyorlar. Arı kovanlarında her arının istediği zaman, istediği yere gittiği, istediğini yaptığı, çok sayıda küçük dinamiklerden oluşan, çok büyük bir dinamik oluşturulur. Kuruluşlar arıların çalışma düzenini benimserlerse, özgürlük alanını genişleterek, katılımı artıran bir yönetimle, yenilik yapma güçlerini geliştirirler.

*

Uzakları yakınlaştıran kuruluşlar dünyasında, geleneksel yapılarını değiştirerek, çalışanların, ortakların, yöneticilerin, tedarikçilerin ve müşterilerin katılımını sağlayacak, yenilikçi çalışma düzenleri çok büyük önem kazanıyor. Dünyanın her yerinde yeni düşünceler, kuruluşların tavanlarından daha çok, işin içinde olan tabanlarından kaynaklanır. Bir ürün ya da hizmetin gelişmesine dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, üretenler kadar tüketenler de katkıda bulunur.

*

Yenilik yapmada ve hayatı yaşanır kılmada, en önemli, en güçlü ve en etkili dinamik, bütün insanlığın oluşturduğu en büyük dinamiktir. Duvarsız ve kapısız bir kuruluşa dönüşen dünyada, en önemli ve en büyük yenilik kaynağı, yüzyılların içinde süzülüp gelen değerlerle yoğurulan, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimidir. Kuruluşlar geçmişten yola çıkarak buldukları yenilikleri, güncelleyerek geleceğe taşırlar. Gelecek yeniliklere yapılan yatırımlarla yaşanır kılınır.

*

Kuruluşlar kusurları azaltan üreticilerle, hataları gören tüketicilerle yenilik yolunu genişletirler.

*

Kusursuzlukta yarışan kuruluşlar, yaptıkları yeniliklerle, ürünlerinin kusurlarını azaltırlar.

*

Yeniliklerle sürekli yenilenen kuruluşların ürünlerinden kimse usanmaz.

31 Aralık 2020, 11:57

ÜLKELERDE VE KURULUŞLARDA KRİZLERİN HABERCİLERİNE KULAK VERMEK

Bu yazı daha önce 04.11.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Ekonominin üretim boyutundan daha çok, finans boyutuna ağırlık verenler, bütün ülkelerin ekonomilerinde depreme benzer sarsıntılara yol açarlar. Çalışma alanı dışı, faiz gelirlerini amaç, ürün, hizmet ve bilgi üretiminden gelir sağlamayı araç gören, bütün kuruluşlarda tehlike çanları sürekli çalar. Dünyadaki finansal bunalımlar, değişik alanda üretim yapan kuruluşları, şimdiye kadar bildikleri doğruları unutmaya zorlamaktadır.

*

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’yı ekonomik bunalımdan kurtaran, iktisatçı diye bilinen Keynes, “Faiz öyle bir araçtır ki, bir noktaya kadar ekonomideki özel parayı yatırımlara yönlendirir. Bir noktadan sonra da yatırımcıyı atıl hale getirir” demektedir. Keynes'’in sözünü ettiği kritik nokta, bütün ülkelerde çoktan aşılmıştır. Bu yüzden dünya toplam üretimin on kat fazlası kaynak, üretim alanından, finans alanına kaydırılarak, dünya ekonomisi kırılganlaştırılmıştır.

*

Dünyadaki yatırımların ürün ve hizmet üretiminden daha çok, para ve risk alım satımına kayması, bütün yatırımcıların üretim güçlerini dinamitlemiştir. Üretim alanında her talebin, kendi arzını oluşturduğu gibi, finans alanında her yatırım fırsatı, kendi bunalım riskini oluşturur. Finans alanındaki kuruluşlar, taşıdıkları risklerin, büyük bunalımlara gebe olduklarını görmezler. Kuruluşlarda hiç eksik olmayan bunalımların, yönetim kitaplarında vurgulandığı gibi, çoğu zaman yedi önemli habercisi vardır.

*

1. Kuruluşların gelecekte ne yapacaklarıyla değil, geçmişte ne yaptıklarıyla öğünmeye başlamaları.

*

2. Geçmişte kendilerini başarılı kılan çözümlerin, gelecekte çözmek zorunda kalacakları sorunlar olacaklarını unutmaları.

*

3. Ölü yatırımlar yaparak kuruluşların işletmelerini, büyük şehirlerdeki plazalarından, göstermelik yönetim kurullarıyla yönetmeleri.

*

4.Kuruluşların kaynaklarını çalışma alanlarındaki, ürün ve hizmet üretiminden, alan dışındaki paradan para kazanma araçlarına yönlendirmeleri.

*

5. Para başkalarının parasıyla kazanılır diyerek, kuruluşların özvarlıklarını çok aşan miktarlarda borçlanmak için, onlarca bankanın peşinde koşmaları.

*

6. Dünyadaki gelişmelere ayak uydurmak bahanesiyle, yöneticilerin kuruluşlardaki karar ve uygulama yetkilerini, tek elde toplamaya çalışmaları.

*

7.Kuruluşların denetimlerindeki her işletmeyi, kurucuların heykelleri ve sık sık değiştirdikleri bayraklarıyla donatmaları.

*

Kuruluşlarda darboğazlar borçlardan kaynaklanır. Kolay kazanç peşinde koşan, amacı paradan para kazanma olan kuruluşların, başlarını bunalımlardan kurtarmaları mümkün değildir. Bunalımlar tehlike işaretlerini, başarının doruk noktasında vermeye başlar. Yukarıda sıralanan yedi bunalım işareti, kuruluşlar için olduğu kadar, ülkeler için de geçerlidir. Kolay kazanç arayanlar, kolay bunalıma düşerler. Her yerde bunalım çanları çalar ancak duymazlar, duyduklarında kritik nokta çoktan aşılmış olur.

*

Paylaşımcı üretimden, katılımcı yönetimden hoşlanmayanlar,krizlere karşı duyarlıklarını yitirirler.

*

Habercilerin uyarılarına önem vermeyen kuruluşlar, krizleri sarsıntısız atlatmayı başaramazlar.

*

Borçlanmada sınırları aşanlar, finansal dalgalanmalarda hayat kaynaklarını kuruturlar.