Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Ocak 2021

32 yazı

1 Ocak 2021, 13:18

DÜNYAYI GELEN YILLARINI GEÇEN YILLARINDAN DAHA FARKLI KILMASINI BİLENLER GÜZELLEŞTİRİR

Dünyanın gelen yılı, geçen yılından daha güzel olmalıdır. Dünyada her kurum, her kuruluş, her insan güzel, daha güzel ve en güzel olmak için, birbirleriyle yarışmalıdır. Kurumlar, kuruluşlar ve kişiler, kendileriyle daha güzel olmak için yarışmazlarsa, bulundukları yerde güzel olarak kalamazlar. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün ülkeler hayatın her alanında, birbirleriyle iyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede, yarışmazlarsa, hayatın hiçbir alanında, göze görünür, dişe dokunur, gelişme olmaz.

*

Değişim rüzgarlarının bütün ülkeleri, altüst ettiği bir yüzyılda dünyadaki her kurum, her kuruluş, değişime direnmeyi bir kenara bırarak, değişimden yararlanmanın yollarını ve yöntemlerini bulmalıdır. Ülkeler değişime karşı koyarak değil, değişimi yöneterek, gelişmesini öğrenmek zorundadırlar. Dünyanın her yerinde ülkeleri, güçlü yönetimlerden daha çok, güçlü kurumları, güçlü kuruluşları ve güçlü bilgeleri değiştirirler. Kurumların, kuruluşların ve insanların güçleri, küresel hukuk ilkelerine ve küresel etik kurallarına, soruna kadar bağlı kalmalarından kaynaklanır.

*

Ülkelerin üzerinde, karabulutlar gibi dolaşan, küresel sorunların, üstesinden gelmeleri, yıldan yıla ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüne, yeni boyutlar kazandırarak, küresel pazarlara açılmasını bilmelerine bağlıdır. İthalatçı ülkeleri ihracatçı ülkelere kurumsallaşmış kurumları ve küreselleşmiş kuruluşları dönüştürür. Ülkelerin uluslararası ilişkilerdeki ağırlıkları ve güçleri, ürettikleri ürünlerden, verdikleri hizmetlerden ve geliştirdikleri bilgilerden kaynaklanır.

*

Ülkeler dünya politikasında, üretim güçlerinin büyüklüğüyle, doğru orantılı olarak, güç ve ağırlık kazanırlar. Dünyanın hiçbir yerinde, borç alan ülkelerin saygınlığı olmaz. Tarih boyunca açıkça görüldüğü gibi borç veren ülkeler, her zaman borç alan ülkelerden daha üstündür, daha güçlüdür ve daha etkilidir. Gelecek yıllar tüketen ülkelerin değil, üreten ülkelerin yılları olacaktır. Nasıl dağ etekleriyle birlikte büyürse, ülkeler de kurumlarıyla, kuruluşlarıyla, düşünürleriyle birlikte büyürler.

*

İslam dünyası derin kültüre, güçlü ekonomiye ve etkili yönetime, gelen yıllarını, geçen yıllarından daha güzel kılmasını bilenlerle kavuşur. Dünyadaki bütün ülkeler, bütün kurumlar, bütün kuruluşlar ve bütün aydınlar, iki başlı ''Selçuk kartalı'' gibi, bir başlarıyla geçmiş yıllara, bir başlarıyla gelecek yıllara bakarak, bütün güçleriyle yeni yıla odaklanmadan, çatışmaları uzlaşmalara dönüştüremezler.

*

Yeni yılda her ülke, her kurum, her kuruluş ve her aydın nerede durduğunu, nereye, nasıl gitmek istediğini, iyi düşünmek ve iyi anlatmak zorundadır.

*

Anadolu'da denildiği gibi: Dünya üç gündür, dün, bugün, yarın. Dün araştırılır, bugün değerlendirilir, yarın planlanır.

*

Bugünü dünyanın üç günü bir gündür, o gün bugündür diyenler değerlendirir.

2 Ocak 2021, 13:03

ÜLKELERDE ÇOĞUNLUĞUN SESİ YANLIŞTA BİRLEŞMEYEN SAĞDUYUNUN SESİDİR

Dünyanın hiçbir yerinde otokratik yönetimlere yer olmayan Yirmi birinci yüzyılda, bütün demokratik ülkelerin, karşı karşıya oldukları sorunların başında,temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye geçmek gelmektedir. Katılımcı demokratik yönetimlerin güç kazanmasıyla, katılımcı ekonomiye geçme çalışmaları da hız kazanacaktır. Bütün ülkelere açık, iletişim platformlarından yararlananların, sayılarının milyarları aşması, ekonomik, siyasal ve kültürel kuruluşları, çoğunluğun sesine kulak vermeye zorlamaktadır.

*

Tarihin bütün dönemlerinde, sesi çok çıkan azınlığa karşı, sesi az çıkan çoğunluğun sesi, sağduyunun sesi olmuştur.İster kültürel,ister siyasal, isterse ekonomik alanda olsun, sağduyunun sesine kulak asmayan, yönetimlerin ömürleri uzun olmamıştır.Çoğunluğun gücü, topluma kazandırdıkları zenginlikten kaynaklanır. Çoğunlukla elele vermeyen, yardımlaşma ve dayanışma içinde olmayan yönetimler, azınlığın güçlenmesine yol açarlar.

*

Yönetimler iyilikleri özendirerek, kötülükleri önleyerek, ekonomik ve kültürel hayata, hem anlam, hem değer, hem zenginlik kazandırırlar.Müslüman ülkelerin İslamın doğuş yıllarına kadar uzanan, çoğunluk yönetiminin temelleri olan, katılıma ve paylaşıma dayanan,köklü yönetim gelenekleri vardır. Dünyanın bütün ülkelerinde, yönetimler başarılarını, aldıkları kararlara, yönetilenlerin çoğunluğunun, katılmasına borçludurlar.

*

Kusursuz demokratik yönetimlerde, üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü geçerlidir. Çoğunluğu oluşturan yönetilenlerle, azınlığı oluşturan yönetenler arasındaki uyumun ve düzenin en büyük güvencesi, hukukun yönetimin dışında değil, üstünde olmasıdır. Ülkelerde hukuk suçluları cezalandırmaktan önce, suçları önlemek için vardır. İnsanların dürüstlükte yarıştığı, çoğunluğun dürüst olduğu toplumlarda, hukukçulara çok görev düşmez.

*

Hukukun başta gelen görevi, seçmenlerin seçme ve seçilme haklarını, güvence altına almaktır. Hukukun üstün olduğu toplumlarda, yöneticiler kurşun atarak değil, oy atarak belirlenir.Bunun için demokratik yönetimlerde, oylar gizli verilirken, oy sayımları açık yapılır. Yönetilenlerin seçimlerle, yönetenleri değiştirmedikleri yönetimlerde, yönetenler yönetilenlerin seçtiklerini değiştirirler. Seçme hakkı olanların, seçilme hakları olur.Hayat sürekli seçimdir.

*

Demokratik yönetimlerin temeli, açıklık içinde sürekli yeniden yapılanmaktır. Gizliğin olmadığı, gece ve gündüz farkının, ortadan kalktığı dünyada, olduğu gibi görünmeyen, göründüğü gibi olmayan yönetimlerin, haksızlıkların ve yolsuzlukların önüne geçmeleri mümkün değildir.Tarih boyunca yönetim alanları, savaş alanları olmuştur. Dünyada demokratik yönetimlerin gücü, yöneticileri silahlarla değil, oylarla değiştirmelerinden kaynaklanır.

*

Demokrasilerde seçilenler seçenler tarafından denetlenen, sağduyunun sesi ve güvencesi olurlar.

*

Seçilenler seçenlerin yönetime yansıyan yüzleridir.Toplumlar seçtikleriyle yönetilirler.

*

Yönetimler demokratik kurumlarıyla, hukukun tartışılmazlığıyla ayakta kalırlar.

3 Ocak 2021, 11:37

DÜNYADA SAVAŞLAR POLİTİKANIN CEPHELERDE DEVAMI OLMAKTAN ÇIKMIŞTIR

Siyasal sınırların önemli olduğu sanayi toplumlarında, savaşlar cephelerde silahlarla yapılmıştır. Siyasal sınırlardan daha çok, ekonomik sınırların ağırlık kazandığı bilgi toplumlarında, savaşlar cephelerde silahlarla değil, pazarlarda ürünlerle yapılmaktadır. Geçen yüzyılda dünyanın doğal kaynaklarını paylaşamayan Avrupa ülkeleri savaşlarla yerle bir olmuştur.Gelen yüzyılda savaşlar, dünyadaki dönüşümlere uyum sağlayamayan Asya ülkelerini yakıp yıkmaktadır.

*

Batı dünyasında savaş denilince, ilk akla gelenlerin başında, savaş kuramcısı Clauswitz gelir. Dünyada milyonlarca insanın hayatları karşılığında kurulan, Faşizm ve Komünizm gibi baskıya ve şiddete dayanan yönetimlerin, kuramcıları ve uyguluyacıları düşüncelerini geliştirmede Clauswitz’ten yararlanmışlardır. Politikayı savaştan, savaşı politikadan ayırmayan Clauswitz, savaşı politikanın cephelerde, silahlarla devamı olarak görmüştür.

*

Bilgi toplumlarının bilgelik toplumlarına, ekonomik değerlerin etik değerlere evrildiği bir dünyada savaşlar önemlerini yitirmiştir. Paul Kennedy’nin “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü” kitabında, geçmiş yüzyılların büyük güçlerinin, tarihlerinden yola çıkarak ayrıntılı olarak anlattığı gibi, düz kare dünyada büyük ülke olmanın yolu, cephelerden önce pazarlardan geçiyor. Artık cephelerdeki savaşlar, çözüm değil çözümsüzlük getirmektedir.

*

Kuzey Kore’nin bir milyondan daha fazla askere sahip olan, üniforma giyen ordusu, göründüğünden çok daha güçsüzdür. Güney Kore’nin beş yüz bin kişilik forma giyen ordusu ise, göründüğünden çok daha güçlüdür. Çünkü ortasından ikiye bölünen iki Kore’nin, ekonominin her alanında, üretim güçleri birbirlerinden çok farklıdır. Akıllı füzelerinden önce akıllı telefonları olmayan ülkelerin,hem pazarlarda hem cephelerde yerleri ve güçleri olmuyor.

*

Cephelerdeki savaşların yerine pazarlardaki yarışların geçmesi,ülkelerin ekonomik,siyasal ve kültürel yapılarında köklü dönüşümlere yol açıyor. Almanya ve Japonya gibi ekononomik büyüklükte, üretim ve yönetim gücünde dünya ekonomisinin ilk sıralarında, yer alan ülkelerin başarıları ordularının büyüklüğünden değil, kuruluşlarının büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. Onlar kuruluşlarıyla, ordularla gidilmeyen ülkelere gitmektedirler.

*

Ülkelerde kuruluşların girdileriyle ve çıktılarıyla, birbirlerine bağımlı oldukları dünyada, başta Amerika ve Çin olmak üzere, bütün ülkeler karşı karşıya oldukları sorunları, yerel savaş alanları olan cephelerde değil, küresel barış alanları olan pazarlarda çözmek zorundadırlar. Küresel pazarlarda yerleri olmayan ülkelerin, uluslararası ilişkilerde sözleri olmaz. Dünya üretimine katkıda bulunmayan ülkeler, dünyanın yönetiminde ağırlık kazanamazlar ve söz sahibi olamazlar.

*

Tarihin her döneminde üreten ordulara sahip olanlar, savaşılmayacak kadar güçlü olmuştur.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun savaşlarda, her zaman otokratik yönetimler güçlenirler.

*

Cephelerde savaşanların öldürücü, pazarlarda yarışanların yaşatıcı güçleri sergilenir.

4 Ocak 2021, 11:44

ÜRETİMDE YÖNETİMDE TÜKETİMDE KUSURSUZLUĞUN PEŞİNE DÜŞMEK

Dünyanın bütün ülkelerinde insanlar, hem üreticidirler, hem yöneticidirler,hem tüketicidirler. Tarihin her döneminde insanlar için üretim, yönetim ve tüketim, ömür boyu süren kesintisiz bir süreç olmuştur. Toplumlar hayatın bütün alanlarında, ekonomik,siyasal ve kültürel sorunlarla karşı karşıya gelirler. Üç insanın bir araya geldiği her yerde, yönetim sorunlarının yanında, üretim ve tüketim sorunları vardır. Üretimiyle, yönetimiyle, tüketimiyle hayat bir bütündür.

*

Üretim, yönetim ve tüketim hayatın, birbirini tamamlayan üç ayrı yüzüdür. Düz kare dünyada, hem yerel hem küresel alanda, büyük bir hız ve yoğunluk kazanan, üretim, yönetim, tüketim yarışı bütün ülkeler, bütün kuruluşlar, bütün insanlar için hayati önem kazanmıştır. Kuruluşların dünyadaki gelişmelere uyum sağlamaları, üretimde ve tüketimde olduğu kadar, yönetimde kusursuzluluğu arama yolunda, uzun bir yolculuğa çıkmalarına bağlıdır.

*

Dünyadaki üretim, yönetim, tüketim alanındaki gelişmeler, kuruluşları dünya pazarlarında paylarını artırmaları, kendilerini sürekli iyileştirmelerine bağlıdır. Kuruluşlar yönetimde kusursuzluğu yakalamakta ne kadar başarılı olurlarsa, üretimde ve tüketimde kusursuzluğu yakalamakta o kadar başarılı olurlar.Yönetmekte, üretmekte, tüketmekte zorluk çekmeyen kuruluşlar, yeni pazarlara açılmakta ve yeni kaynaklar bulmakta zorluk çekmezler.

*

Yönetimde kusursuzluğu aramak, üretimde ve tüketimde kusursuzluğu aramak gibi, kesintisiz bir süreçtir. Üretimde yetkinlik kazanmadan, yönetimde ve tüketimde yetkinlik kazanılmaz. Her alanda başarı, insanlar aracılığıyla kazanılır. Bunun için kuruluşlarda kusursuzluk çalışmaları, değerlerden bağımsız olarak ele alınmaz. İnsanlık tarihiyle yaşıt olan çalışmaları, değerlerden arındırmaya yönelen kuruluşlar, kusursuzluk yolunda ilerleyemezler.

*

Kuruluşlarda başarı değişen araçlarla değişmeyen amaçlara ulaşmada, eldeki kaynakları verimli olarak değerlendirmesini bilmeye dayanır. Kusursuzluk yolunda ilerleyen kuruluşlar, yönetimin değerleriyle üretimin ve tüketimin değerlerini, altın oranda harmanlamasını bilen kuruluşlardır.Onlar her zaman gelen yıllarını geçen yıllarından daha verimli kılmak için,bir yandan giderlerini azaltmaya çalışırken, bir yandan gelirlerini artırmaya çalışırlar.

*

Küresel değerlere önem veren kuruluşlar gelirlerini, önem vermeyen kuruluşlar giderlerini büyütürler.Küresel değerlere derinlik kazandırmak için yapılan yatırımlar, kuruluşların geleceğiyle birlikte, dünya barışının en önemli güvencesidirler. Söz konusu değerlerin başında açıklık gelir. Açıklığı bütün boyutlarıyla hayatın temelindeki, en büyük değer olarak gören kuruluşlarda,kısa zamanda kusurlar,alınan önlemlerle kusursuzluğa dönüşürler.

*

Kusursuzluğun üstesinden gelemeyeceği sorun yoktur, hiçbir güç kusursuzluğa karşı çıkmaz.

*

Kusursuz yarışında birinciler sürekli değişir, kendileriyle yarışmasını bilenler kazanırlar.

*

Kuruluşlarda kusursuzluk arayışı, kartopuna benzer başlarsa durmadan büyür.

5 Ocak 2021, 12:42

BİLGELİKTE YARIŞANLARIN KAZANDIĞI DİJİTAL DÜNYADA SÖZÜN USTALARI SİLAHIN USTALARINDAN ÇOK DAHA GÜÇLÜ OLURLAR

Bu yazı daha önce 09.10.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Söz yazıya, yazı söze dönüşür. Yazıya dönüşen söz kalır. Sözü eyleme, eylemi söze dönüştürmek, edebiyatçıların işidir. Söz insanlığın ortak gönüllerinin, yazı da ortak akıllarının çağına yansımasıdır. Geçmişte söylenmiş sözü, geleceğe kalacak yazısı olmayan toplumlar, varlıklarını koruyamazlar. Toplumların düşünce zenginlikleriyle birlikte, eylem güçleri, söz ile yazı arasındaki, iletişim ve etkileşimin derinliğinden kaynaklanır.

*

Şairler sözün ustası, şiir sözün özüdür. Şairler insanları şiirle düşündürürler. Toplumları dönüştüren şairler, hayatın şiirini yakalayan şairlerdir. Yunus gibi, Mevlana gibi büyük şairleri olmayan toplumlar, hayatın hiçbir alanında kalıcı izler bırakamazlar. Toplumları güçlü kılanlar, ordulardan önce şairlerdir. Türkiye’yi savaş yıllarından, barış yıllarına büyük şairleri taşımıştır. Onlar olmasaydı, Anadolu insanının sözünün derinliği, yazısının zen- ginliği olmazdı.

*

Toplumları dönüştüren, gücü yakalayan şairlerin, şiirlerinde kendilerini bulanlar, hayatı daha derinden kavrayan bir misyon, bütün insanlığı kucaklayan bir vizyonla, dünyaya bakarlar. Dünyada ve Türkiye’de, Sağ ve Sol çatışmalarının üniversitelerden, bütün ülkelere yayıldığı, insan hayatının hiç önemsenmediği bir yüzyılda, sözün yorulma bilmez ustaları, insanları bütün silahlardan, daha etkili bir silah olan, şiirle silahlandırmayı bilmişlerdir.

*

Dönüştürü sözün öncüleri, baskı ve şiddet fırtınaları değil, ümit ve güven rüzgarları estirirler. Toplumları orduların silahları değil, şairlerin şiirleri dönüştürür. Şairler omuzlarında silah değil, gönüllerinde şiir taşırlar. Gönüllerin kazanılması, dünyaların kazanılmasından çok daha zordur. Gönüllerin fatihleri savaşların kartalları değil, barışların güvercinleridir. Dünyanın her yanında güvercinlerle kartallar hesaplaşmaktadır.

*

İnsanlık tarihinde Habil ve Kabil’den bu yana, barışın güvercinleriyle savaşın kartalları, geliştirdikleri silahlarla birbirleriyle, hem yarışmakta hem savaşmakta devam ediyorlar. Dünyada nefretten beslenen, nefretle silahlanan savaşın kartalları, insanlığa yeni silahlar kazandırmışlardır. Sevgiden beslenen, şiirle silahlanan, barışın güvercinleri ise, dünyadaki bütün aydınlara, yeni bilgilerle yeni bilgeliklerle silahlandırmaya özen göstermişler, yeni görevler, yeni sorumluluklar yüklemişlerdir.

*

Tarihin her döneminde, barışın güvercinleri sütle, savaşın kartalları kanla varlıklarını korumuşlardır. Dünyada savaşa giden yolları kapatmak, barışa açılan kapıları çoğaltmak için, barış alanında yer alan, barışa gönül verenlerin, savaş alanında yer alan, savaşa güç verenlerden çok daha fazla olması hayati önem taşımaktadır. Toplumlar savaşla değil, barışla dönüştürülür. Dünya barışının mimarları, ellerinde silah taşıyanlar değil, ellerinde kitap taşıyanlar olacaktır.

*

Barışın güvercinleri olanlar, hayatı güzelleştirerek dönüştürürler, dönüştürerek güzelleştirirler. Şairler dünyada güzellik rüzgarları estiren, güzellik avcılarıdır.

*

Sözü şiire, şiiri söze dökenlerin, rüzgarını yakalayanlar, dünyanın çorak topraklarını, bereketli topraklara çevirirler.

*

Öz ve söz arasındaki, uyum ve düzen şiirle sağlanır. Şiirle silahlanan dünyada savaş olmaz,barış olur.

6 Ocak 2021, 12:37

SINIRLARIN ÖTESİNDE HAYATA ANLAM VE DEĞER KAZANDIRAN ŞİİRİ YAKALAMAK

Metafizik dünyaya açılmadan, hayatın şiiri yakalanmaz. Bütün boyutlarıyla hayatın zenginleştirilmesi, insanın görünen dünyanın olduğu kadar, görünmeyen dünyanın da derinliklerine doğru uzun yolculuklara çıkmasına bağlıdır. Goethe iyilik görmek, iyilik etmek için, yolculuğa çıkmayı tavsiye etmektedir. Huzur ve mutluluğu yakalayanlar, dünyada bir yolcu gibi yaşamasını bilenlerdir.

*

İnsanın iç ve dış dünyası, her rüyayı gerçekleştirecek kadar geniş ve zengindir. Dünya zenginliğinin şifresi, fizik ötesi dünyanın, hayatın fiziksel boyutunu bütün alanlarıyla, içselleştirmesinde gizlidir. Fiziksel dünya bütün kapılarını, meta- fizik dünyaya kapatırsa, hayatın her alanına ilkesizlik sel suyu gibi yayılır. İlkesizliğin ilke olduğu toplumlarda, inançsızlık inanç olur. İnancını yitirene her şey mubahtır.

*

Metafizik ilkelerin saygı, görmediği bir toplumda şiir, şiirin olmadığı bir dünyada da, güzellik olmaz. Güzellik her yerde, her zaman yeni olmayı gerektirir. İlkesizlikle gelen inançsızlık, sanat ile bilimi, hayat ile ölümü birinden diğerine geçilmez sınırlarla ayırmıştır. Ülkeler gibi, hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel alanları da birbirinden kesin sınırlarla ayrılmıştır. Artık hayatın her alanını, birbirinden ayıran, aşılmaz duvarlar vardır.

*

Görünmeyen dünyanın kapıları aralansa, görünen dünyanın ne kadar küçük, ne kadar sınırlı ve ne kadar yoksul olduğunun bilincine varılacaktır. Hayatın şiiri sınırların ötesindedir. Sınırları aşamayanlar, iki dünya arasındaki uyum ve düzeni yakalayamazlar. Hayatı anlamlandırmak için, sınır tanımayan yolcular gibi olmak gerekir. Nasıl bir yolcu için sınır yoksa, bir edebiyatçı için de, sınır yoktur. Aradıklarını bulanlar, edebi- yatçılar gibi, uzun yolculuklara çıkanlardır.

*

Sınırları aşmak insana, her zaman ürküntü yanında, ürperti de verir. İnsan ömrünün bir sınırı vardır, istenildiği kadar uzatılmaz. Edebiyatın ömrüne ise sınır yoktur, okundukça yaşar, yaşadıkça okunur. Kültür ve ekonomiye, yeni açılımlar kazandıranlar, hayatın her alanında sınırların ötesine geçmesini bilen, görülmeyenin görülmesini başaran edebiyatçılardır. İnsanların iç ve dış dünyalarında, büyük çalkantılara yol açan edebiyatçılar, hiçbir zaman unutulmazlar.

*

Denizlerin enginliklerine uzanmadan, gökyüzünün derinliklerine dalmadan, edebiyatçılar, sınırların ötesine geçemezler. Unutulmayan edebiyatçılar, görünmeyen dünyanın güzellikleriyle, görünen dünyanın gerçeklerini, yoğurmasını bilen edebiyatçılardır. Edebiyatta özgünlüğün sırrını arayanlar, gerçeğin şiirleştirmesinde bulurlar. Dünyada gerçeklik güzellikte, güzellik gerçeklikte gizlenmiştir.

*

Dünyayı güzelleştirecek şiir önce gökyüzünde, sonra yeryüzünde yazılır. Görünmeyen dünyada yazılmayan şiirin, gölgesi görünen dünyaya düşmez.

*

Edebiyatçıların ölümsüz eserlerinde, gökyüzünde görülen rüyalar, yeryüzünde ete kemiğe bürünür, elle tutulurlar, gözle görülürler.

*

Edebiyatçıların dünyası, sınırların dünyası değildir. Sınırların olduğu yerde, kalıcı edebiyat olmaz.

7 Ocak 2021, 14:10

DÜNYADAN GÖÇÜNÜN YENİ BİR YILDÖNÜMÜNDE DEFTERİ KAPANMAYANLARDAN OLAN AKİF İNAN'I RAHMETLE ANMAK

Her insanın, aklının düşünür, gönlünün sever, gözünün okur ve kaleminin yazar hale gelmesi için, düşünce ve sanat dünyasının derinliklerinde uzun yolculuklara çıkması gerekir. Düşünce ve sanat dünyası, kültür ve edebiyat dergilerinde, yeni yorumlar ve yeni açılımlar kazanır. Bu yüzden Anadolu insanının, düşünce ve eylem dünyasında, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera, Yedi İklim ve Hece dergileri, şiirde, hikayede, romanda ve denemede çığır açan, görünmeyen üniversiteler olmuşlardır, olmaya devam ediyorlar.

*

Paul Valery''nin vurguladığı gibi: “İlk dize Allah vergisidir. Diğerleri şairin kendi çalışmasıyla yazılır.” Bütün alanlarda olduğu gibi, edebiyatta da, her edebiyatçı, ister şiir, ister hikaye, ister roman, ister deneme yazsın, kendinden önce yazılanlardan beslenir ve yazdıklarını geçmişin debiyatçılarına borçludur. Yazarlar tarih içinde, geçmişten geleceğe giden, yeni katılanlarla sürekli büyüyen büyük bir kervana benzerler. Kervana katılan her yazar, kendisinden önce yazanlarla arasında köprüler kurar.

*

Mavera Dergisinin yedi güzel kurucularından olan Şair Akif İnan, düşünceleriyle ve eylemleriyle Türk edebiyatında Kıyamete kadar defterleri kapanmayacak olanlar arasında yer alır. Ağırlıkta küçük değerde büyük yükler taşıyan soylu kervana katılan bütün şairler gibi, İnan da her yıl, bir dünyadan bir dünyaya geçme yıl dönümlerinde, değişik programlarla anılırlar. Onlar iki dünyayı altın oranda harmanlayan, bütün insanlığın baba evine ve ana yurduna dönüşte, karamsarlk bulutlarını dağıtan eserleriyle, sürekli anılacaklardır. İnsanlığın atalarının ayrılmak zorunda kaldıkları, "Yitik Cennet"in yol haritası, ölümsüz şairlerin, ölümsüz şiirlerine gizlenmiştir.

*

Güzel insanların oluşturduğu eşsiz kervan, önden gidenlere sonradan gelenleri katılımlarıyla, yıldan yıla büyüyerek geleceğe yürüyor. Bilgelerin uzun yürüyüşleri, yeni katılımlarla zenginleşerek, bütün dünyaya ışık saça saça Kıyamete kadar devam edecektir. İnsanlığın edebiyat birikimiyle birlikte medeniyet birikimi, bu büyük kervanda toplanmıştır. Her edebiyatçı ister farkında olsun, isterse olmasın, söz konusu eşsiz kervandan yararlanır. Onların kapıları herkese açıktır, bütün insanlık onlardan etkilenir.

*

Soylu kervanı oluşturan edebiyatçılar, kökleriyle alan dallarıyla veren ağaçlara benzerler. Onlar toplumdan aldıklarından çok daha fazlasını topluma verirler. Onların meyvaları eserleridir. Bir edebiyatçı bir eser yazar, o eseri insanlık tarihi içinde milyonlarca insan okur. Onların eserleri zaman içinde değerlerini yitirmezler, okundukça hem değer kazanırlar hem değer kazandırırlar.

*

Edebiyatcıların eserlerinin sayfaları arasında boş bırakılmış geniş alanlar vardır. Onların güçleri yazdıkları yanında, yazdırdıklarından kaynaklanır, yüzyıllar içinde büyük boyutlara ulaşır. Her bilge edebiyatçının yazdığıı bir şiir, bir kitap okuyanlara bin şiir, bin kitap yazdırır.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştüren bilge edebiyatçılar, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminde, yeni açılımlara yeni yorumlara yol açarlar.

*

Güzel inciler nasıl dünyanın en derin denizlerinde bulunursa, en özgün düşünceler de, en bilge edebiyatçıların eserlerinde bulunur.

*

Dünyada bilgi ve bilgelik birikimi, banka faizleriyle değil, bilgelerin eserleriyle zenginleşir.

8 Ocak 2021, 13:15

DÜNYADA TERÖRÜ AKILLARIYLA KARAR VEREN GÖNÜLLERİYLE UYGULAYAN BARIŞ SEVDALISI LİDERLER ÖNLER

Bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan terör eylemleri, İslam dünyası kadar Batı dünyasını da can evinden vuruyor. Bütün ülkelerdeki ekonomik ve siyasal sorunların, kurşun atılan savaş alanlarında değil, oy atılan seçim sandıklarında çözülmesi, barış arayan dünya için hayati önem taşıyor. Demokrasi ve ekonomisi gelişmemiş Doğu dünyasıyla, demokrasisi ve ekonomisi gelişmiş Batı dünyası arasında uyum ve dengenin sağlanmasında, moderatörlük görevi demokratik ülkelere düşüyor.

*

Hem Doğu hem Batı ülkesi olan Türkiye, kültürel derinliğiyle, ekonomik zenginliğiyle ve demokratik yönetimiyle, Avrupa ile Asya arasında bir çevre ülke olmaktan daha çok, bir merkez ülkedir. Demokratik kültürü özümseyen ve içselleştiren Türkiye, Batı ile İslam dünyası arasındaki barışın en büyük ve en güçlü güvencesidir. Türkiye'de terör olursa, hem İslam hem Batı dünyası, ekonomik ve siyasal krizlerden kurtulamaz. Dünyadaki bütün krizlerin kaynağında terör vardır. Suçsuz insanları hedef alan terör, döner dolaşır kendisini destekleyenleri vurur. Bu yüzden terör bütün ülkelerin, birlikte savaşması gereken ortak bir düşmandır.

*

Dünyanın her yanında, dinine, ırkına ve yaşına bakmadan, herkesin güvenliğini tehdit eden ve kamu düzenini sarsan terörle savaşmak, bütün dünyanın başta gelen görevidir. İnsan hayatına hiç önem vermeyen, kamu düzenini altüst eden terör, toplumların ana sorunudur. Terör sorununu barışla çözmek, savaşla çözmekten çok daha önemli ve çok daha etkilidir. Kamu düzeninin sağlanmasında, dönüştürücü barışın öncüleri, akılarıı hem başlarında, hem gönüllerinde olan liderlerin, önemli ve büyük sorumlulukları vardır.

*

Akıllarıyla karar veren, gönülleriyle uygulayan liderler, kutup yıldızına benzerler. Nasıl kutup yıldızı, sürekli kuzeyi gösterirse, liderler da akıllarıyla yönetenlerin , gönülleriyle yönetilenlerin yanında yer alarak, sürekli doğru olan, yapılması gerekeni gösterirler. Onlar çağlarından sorumludurlar. Liderler düşünceleriyle ve eylemleriyle, korkuları ve düşmanlıkları büyütmezler, hem yönetenlere hem yönetilenlere ümit ve güven verirler, Terör eylemlerinin üstesinden gelmenin yol haritası liderlerdedir. Onlar gözleriyle uzakları görürler, ellerini bütün insanlara uzatırlar.

*

Aklın özünü gönlün sözüne dönüştüren liderler, bilgeliğe dönüşen bilgiyi, akıldan akıla olduğu kadar gönülden gönüle, bir meşale gibi bir kuşatan bir kuşağa taşırlar. İnsanların düşünce ve eylem dünyaları gönüllerinde gizlidir. Dönüştürücü sözün ustası liderler, insanların gönlünde gizli olanları, dillerinde açığa çıkarırlar. Özü söze, sözü öze dönüştüren liderlerle, hayat anlamlı ve yaşanır kılınır. Liderler tutumlarıyla ve davranışlarıyla, insanların özgürlükleri gibi, güvenliklerinin de önemli olduğunu sürekli vurgularlar.

*

Görevleri iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek olan liderler, birbirleriyle savunulmaz olanı savunmak için değil, savunulmayanı savunmak için yarışırlar.

*

Yirmi birinci yüzyılı dönüştürecek liderler, "iktidarı" severim, ancak "demokrasiyi" daha çok severim diyerek, iktidar körlüğüne düşmeyen liderlerdir.

*

İnsanlık tarihinin her döneminde, "bir insanı koruyan bütün insanlığı korur" demesini bilen liderler, arkalarında silinmez izler bırakmışlardır.

9 Ocak 2021, 11:52

SEKÜLER BATI'YA KARŞI ZÜLKARNEYN SEDDİ OLAN İSTANBUL'UN BATAN GÜNEŞİ DOĞUYOR

Dünyada Yirminci yüzyıl bağımsız devletler yüzyılı olmuştur. Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin sayısı iki yüze yaklaşmıştır, gelecek yıllarda daha da artacaktır. Yirmi birinci yüzyıl devletlerden daha çok, şehirlerin önem kazandığı devlet şehirler yüzyılı olacaktır. Tarihin her döneminde ülkelerin, kültürel derinliği ve ekonomik zenginliği, toplumların görünen yüzleri olan şehirlerinden kaynaklanmıştır.

*

Naima’dan Cevdet Paşa’ya Türk tarihçilerin çok önem verdikleri İbn Haldun’nun Mukaddime’sinde anlattığı gibi, devletler canlılara benzerler doğarlar, büyürler ve ölürler.Devletlere göre şehirler daha uzun ömürlüdür. Onlar yüzyıllar içinde varlıklarını korurlar. Bu bağlamda Asya’nın ve Avrupa’nın elele verdiği, Doğu ile Batı’nın sürekli bir alışveriş içinde olduğu İstanbul’un, Türklerin tarihinde vazgeçilmez bir yeri vardır.

*

Tarih yazmaktan daha çok tarihi yazdırmaya önem veren Türkler, yüzyılların içindeki büyük ve uzun yolculuklarında, ezan okunan şehirleri vatan, ezan okunmayan şehirlerde ezan okumayı görev bilmişlerdir. Türklerin Buhara’dan Bursa’ya gelinceye kadar, Türkistan’da başlayan Selçuklularla devam eden, güçlü bir üretim ve derin bir yönetim birikimleri vardır. Türklerin eşsiz zenginlikleri İstanbul ile başlamamış, İstanbul’da doruk noktasına ulaşmıştır.

*

Türklere hem Mekke hem Medine toprağı olan İstanbul, Son Peygamberin duasını almıştır sevgisini kazanmıştır. “İki Kıta”nın ve “İki Deniz”in, Sultanı olarak bilinen Fatih’in, İstanbul’u Türk ve İslam dünyasının başşehiri yapmasıyla, Türklerin Doğu’dan Batı’ya, Semerkant’tan Saraybosna’ya yürüyüşleri hızlanarak devam etmiştir. Topkapı’da okunan Kur’an’la, Ayasofya’da okunan ezanla, İstanbul Müslüman dünyayı Hristiyan dünyaya karşı koruyan, Batılılarca aşılmayan ve aşılmayacak olan “Zülkarneyn Seddi” olmuştur.

*

Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine uzanan Türkler, kale toplumu değil, kervan toplumu nitelikleri taşırlar. Güzel Seyhun, Eşsiz Ceyhun, Gür Fırat, Derin Dicle, Mavi Nil, Yeşil Tuna, hareketin olmadığı yerde zenginleşme olmaz diyen Türklerin, sevdikleri nehirlerin başında gelirler. Necip Fazıl “Sakarya Türküsü” şiirinde, kıyısında Yunus Emre’nin gezdiği, Şanlı Sakarya’nın çelikten gövdesine, geçtikleri şehirleri çil çil kubbelerle donatan Türklerin, bin yıllık tarihinin vurulduğunu anlatır.

*

Yirminci yüzyıldaki gelişmeleri Samuel Huntington gibi, bir medeniyetler çatışması olmaktan daha çok, bir medeniyetler yarışması olarak gören Sezai Karakoç, kültürüyle ve ekonomisiyle İstanbul’un, yalnızca Türkiye’nin değil, bütün dünyanın başşehiri olmasını ister. Devletlerden daha çok medeniyetlerin, siyasal sınırlardan daha çok kültürel sınırların önem kazandığı dünyada İstanbul öne çıkıyor.

*

Türklerin iki dünyayı birlikte kucaklayan medeniyet merkezi İstanbul’un, dünyadaki ağırlığı giderek artmaktadır. Her şehirin bir dünya olacağı gelecek onyıllarda, İstanbul’a, bütün şehirler önem verecekler ve örnek alacaklar.

10 Ocak 2021, 12:37

ARAFAT DAĞLARIN MEKKE ŞEHİRLERİN İSLAM MEDENİYETLERİN ANASIDIR

En sonda gelmesine rağmen en başta olan, İslam medeniyeti İki dünya medeniyetidir, Müslümanlar hiçbir zaman, “ya dünya ya ahiret” dememişler, her zaman “hem dünya hem ahiret” demişler. İslam medeniyetinde insanlık tarihinin sıfır noktası olan Mekke, bütün şehirlerin anası olarak bilinir. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, soyları ve renkleri ne olursa olsun bütün Müslümanlar, Kur’an’ı kitapların, Mekke’yi şehirlerin, İslam’ı medeniyetlerin kaynağı olarak görürler.

*

Bütün insanlığın annesi Havva, bütün insanlığın babası Adem, yirdikleri Cennet’i bulmak ve geri dönmek için, sürgün edildikleri dünyada görüştükleri dağ Arafat dağıdır, buluştukları şehir Mekke’dir. Bunun için nerede doğarlarsa doğsunlar, Mekke bütün insanların anavatanıdır. Anadolu’nun asla batmayan güneşi, Türçenin Sultanı Yunus, “Arafat dağıdır bizim dağımız / Orada kabul olur bizim duamız” diyerek, Mekke’nin ve Haccın önemini, bir kitaplık iki dizeyle vurgular.

*

İlk İnsan İlk Peygamber Mekke’de yeryüzünün ilk mabeti, ilk üniversitesi Kabe’yi inşa etmiştir.Yıkılan Kabe’yi İbrahim Peygamber yeniden inşa etmiş, Son Peygamber putlarından arındırmıştır. Dünyada Ademoğullarının yazdıkları bütün kitaplar Kur’an’a, kurdukları bütün şehirler Mekke’ye, inşa ettikleri bütün medeniyetler İslam medeniyetine düşülmüş uzun dipnotlardır. Dünyadaki bütün Müslümanlar Kabe’nin çevresinde, günde beş defa ezanlarla açılan kapanan büyük bir çiçek gibi, canlılklarını hiçbir zaman yitirmezler.

*

Mavera Dergisinin “Yedi Güzel Adam”ı arasından yer olan Akif İnan’ın “Edebiyat ve Medeniyet Üzerine” kitabında ortaya koyduğu gibi, edebiyetsız medeniyet olmadığı gibi, şehirsiz de medeniyet olmaz.Tarihin her döneminde şehirler medeniyetlerin görünen yüzleri ve açık üniversiteleri olmuşlardır. Bütün medeniyetlerin kendilerine özgü şehirleri vardır. Düşüncesini serveti, eylemini mirası olarak gören Nuri Pakdil, “Batı Notları “ kitabında “Yüreğimizin yarısı Mekke’dir,geri kalanı da Medine’dir.Üstünde bir tül gibi Kudüs vardır” diyerek, üç kutlu şehirin kitaplarla anlatılamayan önemini bir cümleyle anlatır.

*

İstanbul’da yönetimin Türklerin eline geçmesiyle, dünyanın bilgi ve bilgelik birikimi, yeni zenginlikler kazanmış, Orta Çağ kapanmış Yakın Çağ açılmıştır. Fatih tarihte çağ açan çağ kapatan ilk Sultan’dır. İstanbul’da bin yıldan daha fazla kalan Doğu Roma, yalnızca Ayasofya’yı inşa ederken, Türkler beş yüzyılda Fatih, Süleymaniye, Sultanahmet, Bayazıt ve Şehzadebaşı başta olmak üzere, yüzlerce mimari eser inşa etmişler. Sur dışı İstanbul ve Boğaz’ın iki yakasında yerleşim yerleri, bütünüyle Türklerin döneminde inşa edilmiştir.

*

Doğu Hristiyanlığı tarihinde öncesi ve sonrası, olmayan Ayasofya Altıncı yüzyılda yapılmıştır. İslam öncesi yapıldığı ve İslam Miletinden İsa Ümmetinin eseri olduğu için, Türkler tarafından büyük saygı görmüş, Kubbelerin Sultanı Mimar Sinan’nın ustaca ilaveleriyle ayakta kalmıştır.

*

Kurucusu ve koruyucusu Justinyanus, Ayasofya'nın yaşatılmasını Katolik Latinlerden daha çok, Müslüman Türklerden beklemiş, ilk karşılaştığı Türklerle sıcak ilişkiler kurmuş.

*

Justinyanus’un beklentisi boşa çıkmamış, gelecekte Doğu ve Batı Hristiyanlığını, İstanbul’da Türkler barıştıracaktır.

11 Ocak 2021, 12:07

EDEBİYATIN YARDIMIYLA İNSANLIĞIN BİLGİ VE BİLGELİK BİRİKİMİNİ DÜŞÜNCEYE VE EYLEME DÖNÜŞTÜRMEK

Roman, hikaye, deneme ya da şiir olsun edebiyat, her alanıyla bir bütündür. Edebiyatın bir alanındaki başarı diğer alanlara da yansır. Edebiyatın odak noktasında erdem ve tutkularıyla insan vardır. İnsan erdem ve tutkularıy- la birlikte insandır. Onun erdem ve tutkuları, hayatın bütün boyutlarına yansır. Barış içinde savaşsız bir dünya için, edebi- yatla insana tutkularını dizginlemesinin incelikleri anlatılmalı,yolları gösterilmelidir.

*

Edebiyatçıyı edebiyatçı yapan, insanı erdemleriyle ve tutkularıyla ele alıp, ruhunun derinliklerindeki çatışmaları, bir tarafa açıkça meyletmeden, ortaya koymasıdır. Rasim Özdenören’in "Ruhun Malzemeleri" kitabında vurguladığı gibi: “Yazmaya, uğruna ter dökmeye, acı çekmeye değer tek şey ruhun meseleleridir. Yazar, ancak ruhun meselelerini dile getirdiği ölçüde, değerli eserler ortaya koyar.” İnsanlar için ölümsüz ruhun sorunlarının ele alınması, ölümlü bedenin sorunlarının ele alınmasından daha büyük önem taşır.

*

Edebiyatçı iç ve dış dünyanın, erdem ve tutkularını süreklilik ve bütünlük içinde, yan yana akan ırmak gibi, bir arada birbirini yok etmeden, ele almak zorundadır. Tutku olmadan, erdemin değeri anlaşılmaz. Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatın canlılığı, erdem ve tutkuların birlikte bulunmasından kaynaklanır. Süt içinde kaymak ve yağ, nasıl bir arada bulunursa, hayatın içinde tutku ve erdem de, öyle bir arada bulunur.

*

Hayat bir ırmak gibi, doğumdan ölüme, geçmişten geleceğe, görünen dünyadan görünmeyen dünyaya akmaktadır.Buda'nın öyküsünü anlattığı "Siddarta" romanında, “Irmak aynı zamanda her yerdedir, kaynadığı yerde, döküldüğü yerde, akıntı yerinde, denizde, dağda” diyen Hermann Hesse, varoluşun sırrını ırmağın durur gibi, görünen gizemli akışında bulmaktadır. Hayatın dünü, bugünü ve yarını, bütün varlıkların sesinin, sessizliğinde saklayan ırmaktadır. Bütün insanlık ırmak gibi, geldiği yere dönecektir.

*

Irmağın akışı değişmez, akıştaki çevre değişir. Aynı ırmak gibi, tutkuların ormanında gerçeği arayan, edebiyatın özü de değişmez. Dönemden döneme gerçeği aramanın dili, yolu, yöntemi ve biçimi değişmektedir. Irmak gibi akan hayatta, değişmeyen hiçbir yan yok ki, onda değişen bir yan olmasın. Benzer şekilde değişen hiçbir yan yoktur ki, onda değişmeyen bir yan olmasın. Hayatın canlılığı, değişmeden değişmesini ve gelişmesini, bilmekten kaynaklanmaktadır.

*

Hayatın değişmeyen boyutunu yakalamak için, onun değişen boyutunun bilincinde olmak gerekir. Ölümlü bedenin tutkularını, bütün ayrıntılarıyla kavramadan, ölümsüz ruhun erdemlerinin derinliklerine inilemez. Edebiyatta değişeni incelikleriyle kavramak, değişmeyeni açık seçik bir biçimde görmenin güvencesidir. Edebiyatın hiçbir dalında, insanın ruhunun derinliklerinde, yorucu yolculuklara çıkmadan, uzun ömürlü eser verilmez.

*

Edebiyatçı süreklilik içinde yenilenerek, her dönemde yeni olmasını bilendir. Edebiyat nedir, denildiğinde verilecek en doyurucu cevap: “Mesnevi’yi oku, onda bulduğun, ondan sende kalan, senin ondan aldığındır” demektir.

*

Kalıcı edebiyat eseri, hayatı bütün boyutlarıyla, derinliğine inceleyerek, bedenin ölümlülüğünde ruhun ölümsüzlüğünü, her ikisinden de vazgeçmeden yakalayan eserdir.

*

Ruhun edebiyatını da, bedeni de, tabiatın kaynakları canlı tutar. Geleneğin ırmağında, edebiyatla yıkanmadan, öldü sanılan ruh bedene dönmez.

12 Ocak 2021, 12:12

DÜNYANIN YENİ İSTANBUL'LARI HEM AKŞEMSETTİN HEM FATİH OLMASINI BİLEN YENİ UÇBEYLERİ YENİ GİRİŞİMCİLER BEKLİYOR

İletişim ve ulaşım alanındaki baş döndürücü gelişmeler, İstanbul ile dünyanın bütün şehirleri arasındaki uzaklık yakınlık farkınını bütünüyle ortadan kaldırmıştır. Bilinen yuvarlak küre dünya gitmiş, telefon ekranına sığan, herkesin birbirini gördüğü, düz kare bir dünya gelmiştir. İnternet ortamında ulaşılmayacak, gezilmeyecek, görülmeyecek hiçbir şehir yoktur. Ülkeler arasında kısa dönemde değişmeyen siyasal sınırlar önemini yitirirken, sürekli değişen kültürel ve ekonomik sınırlar önem kazanmaktadır.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün ülkelerin güçleri siyasal coğrafyalarından önce, kültürel coğrafyalarından kaynaklanıyor. Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla, “Dinler toplumların afyonudur” diyen Marx’ın, seküler altyapı üstyapı kuramlarının temelsiz olduğu ortaya çıkmıştır. Dinlere dayanan kültürel alanlarda güçsüz olan ülkeler, ekonomik alanlarda güçlü olmuyorlar. Hayatın her alanında ekonomiden daha çok, kültürün belirleyici olduğu anlaşılmış. Dünyanın her yanında derin kültürü olan toplumların, zengin ekonomilerinin olduğu görülmüştür.

*

Siyasal sınırların önemsizleştiği Yirmi birinci yüzyılın, ekonomik ve kültürel dünyasında, her şehir ulaşılması gereken bir kızıl elma, kazanılması gereken bir yeni İstanbul olmuştur. Bütün Yeni İstanbul’ların Yeni Fatih’leri, ya Fatih ya Akşemsettin olanlar değil, hem Fatih hem Akşemsettin olmasını bilenler olacaktır. Onlar varlığa sevinmeyen Yunus gibi, “bir lokma bir hırka” tüketmenin, yorulma bilmeden kubbe inşa etmeyi seven Sinan gibi, “bin lokma bin hırka” üretmenin yolunu açarak, bütün boyutlarıyla hayatı dönüştürmenin öncülüğünü yapacaklardır.

*

Edebiyat yazılarımızın toplandığı “Düşünceyi Eylem İçin Bilmek” kitabımızda, “Anadolu İnsanı Gönül İnsanıdır” başlıklı yazımızda vurgulandığı gibi: “Buhara’dan yola çıkan Anadolu insanı, ardında çarşılarla, camilerle, medreselerle, türbelerle ve kervansaraylarla donattığı şehirler bırakarak, yoluna devam etmektedir.Türklerin özü ve özeti olan Anadolu insanının, yeni kızıl elması Roma, Viyana, Paris ve Londra değil, New York, Moskova, Los Angeles, Tokyo ve Pekin’dir.” Geçmişte Mesnevi okuyarak Avrupa’ya giden Türkler, gelecekte Mukaddime okuyarak Amerika’ya gidecekler.Onların bir ellerinde Mesnevi, bir ellerinde Mukaddime olacaktır.

*

Anadolu’nun üreten el olmasını bilen gönül insanları, gittikleri her şehirde kötülükleri önlemişler, iyilikleri özendirmişler. Anadolu coğrafyası kültürlerin harman olduğu coğrafyadır. Bunun için Anadolu her dönemde Yunus’larla, Mevlana’larla, Hacı Bektaş’larla, Hacı Bayram’larla, Eşrefoğlu Rumi’lerle, Niyazi Mısri’lerle dolup taşmıştır. Onlarla Anadolu insanlarının düşünce ve eylem dünyaları, yeni zenginlikler kazanmıştır. Onlar “Görünmeyen Üniversite” kitabımızda ayrıntılı olarak anlatıldığı gibi, yalnızca Türk ve İslam dünyasını değil, bütün dünyayı aydınlatan “Açık Üniversite”leri olmuşlardır.

*

İnsanlığın tarihi boyunca Anadolu bütün dünyayı kucaklayan, etkilerini hiç yirmeyen, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren, büyük bilgelerin ülkesi olmuştur. Anadolu adil yöneticilerin isimleri Ömer olmasa da, yollarının adaletten ayrılmayan, “Allah adildir adil olanları sever” diyen, İkinci Halife Ömer’in yolu olduğunu bilir. Dünyayı bütün şehirleriyle bir kızıl elma olarak gören Anadolu Türkleri, Fatih’in İstanbul’u aldığı dönemde olduğu gibi, yeni İstanbul’lara ulaşmanın, dünyanın her şehirini yeni çarşılarla, yeni camilerle donatmanın çoşkusunu yaşıyorlar.

*

Yeni dönemde bir ucu Afrika’da, bir ucu Asya’da olan Anadolu hilalinin yıldızını, Avrupa’da yaşayan Türkler oluşturuyor. Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Avrupa’dan İstanbul’a çekilen Türkler, ikinci yarısında tekrar Avrupa’ya dönmüşlerdir.

*

Avrupa’nın değişik ülkelerinde on milyonu aşkın Türk, elli milyonu aşkın Müslüman yaşıyor. Doğu Avrupa şehirleriyle birlikte, Batı Avrupa şehirlerinde küçük küçük İstanbul’lar vardır.

*

Merkez ve çevre farkının ortadan kaldıran yeni dünyanın bütün şehirleri, hem Akşemsettin hem Fatih olmasını bilen, yeni uçbeylerini, yeni girişimcileri bekliyor.

13 Ocak 2021, 12:28

KATILIMCI DEMOKRASİLERDE DEVLETLER DAHA AZ DENETİRLER MİLLETLER DAHA ÇOK ÜRETİRLER

Devletler mevsimlere benzerler, yazları kışlar, kışları yazlar izler. Devletlerin sürekli yazları olmadığı gibi, sürekli kışları da yoktur. Devletleri kurumları, milletleri değerleri, ayakta tutarlar. Kurumlar milletlerin değerlerinden kaynaklanan, kurallarla yönetilirlerse uzun ömürlü olurlar. Değerlere dayanan kuralların gücü, zaman içinde geçerliliklerini korumalarından kaynaklanır. Devletlerde kurumsallaşmış yönetim, en köklü kurallardan beslenen yönetimdir.

*

Milletler devletleri yılların mevsimleri, içlerinde taşıdıkları gibi taşırlar. Milletlerin ekonomik, siyasal ve kültürel yapılanmalarında, yönetenler yukarıdan, yönetilenler aşağıdan, aldıkları kararlarla, büyük görevler ve büyük sorumluluklar yüklenirler. Yönetenler ve yönetilenler üretimleriyle olduğu kadar, tüketimleriyle de hem demokratik mekanizmaya, hem pazar mekanizmasına işlerlik kazandırırlar.

*

Demokratik mekanizmayla siyasal kararlar, pazar mekanizmasıyla ekonomik kararlar alınır. Dünyanın her yanında ülkelerin güçleri ürettikleri ürünlerden, verdikleri hizmetlerden ve geliştirdikleri bilgilerden kaynaklanır. Dünyada ülkeler güç kazanmak için, birbirleriyle üretimi artırma, tüketimi de azaltma yolunda, uzun soluklu bir yarışa girmek zorundadırlar. Ülkelerin güç kazanmalarında belirleyici olan, nüfuslarıyla birlikte üretimlerinin büyüklüğüdür.

*

Ülkelerde önemli olan yönetenlerin üretim güçlerinin büyük olması değil, yönetilenlerin üretim güçlerinin büyük olmasıdır. Yönetenlerin yönettikleri kaynakların büyük olması, yönetilenlerin yönettikleri kaynakların büyük olması anlamına gelmez. Yönetenler yönetilenlere dayanırlar, güçlerini yönetilenlerden alırlar. Yönetilenler hem demokratik kurumların ve kuralların, hem ekonomik kurumların ve kuralların en büyük güvencesidirler.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ülkelerde yönetilenlerin gücü, seçimlerde kullandıkları oylarından ve pazarlarda harcadıkları paralarından kaynaklanır. Yönetilenler oylarıyla siyasal çatıyı, paralarıyla ekonomik yapıyı dönüştürürler. Yönetenlerin güçleri, yönetilenlerin üretimlerinden kaynaklanır. Yirmi birinci yüzyılın güçlü ülkeleri, ekonomik kaynakların yönetenlerin elinde değil, yönetilenlerin elinde toplandığı ülkeler olacaktır.

*

Ülkeler siyasal sınırların önemli olduğu, talep ağırlıklı kapalı toplum yapılarından, ekonomik sınırların önemli olduğu, arz ağırlıklı açık toplum yapılarına geçmek zorundadırlar. Büyük ülkelerin, dünya üretimdeki payları büyük olur. Yönetenlerin denetimindeki devlet kaynaklarını, yönetilenlerin denetimindeki toplum kaynaklarına dönüştürmeden, ülkelerin dünya pazarlarında, kendilerine geniş yer açmaları mümkün değildir.

*

Otokratikleşmeden demokratikleşmek demek, kültürde ve ekonomide, daha az devlet daha çok millet demektir.

*

Demokratikleşen ülkelerde yönetenlerin denetici, üretenlerin üretici güçleri gelişerek yeni açılımlar kazanır.

*

Katılımcı demokratik devlet meydanlarda görülmeyen, her alanda milletle bütünleşen devlettir.

14 Ocak 2021, 12:08

KURULUŞLAR DÜNYASINDA HEM GECE HEM GÜNDÜZ OLMASINI BİLMEK

Çalışma alanları ne olursa olsun, bütün kuruluşların en başta gelen görevleri, hiçbir ayrım gözetmeden, bütün insanların hayatlarını kolaylaştırmaktır.Kuruluşlar üretikleri ürünlerle, verdikleri hizmetlerle ve geliştirdikleri bilgilerle,dünyayı hem yaşanır kılmak,hem güzelleştirmek için birbirleriyle yarışırlar. Kuruluşların yarşında aranılan bulunur.Dünyada iyilik arayan kuruluşlar güzellik bulurken, kötülük arayan kuruluşlar çirkinlik bulurlar.

*

Mevlana’nın Mesnevi’de vurguladığı gibi, iyilik ve kötülük, doğruluk ve yanlışlık, güzellik ve çirkinlik bir aradadır. Bütün boyutlarıyla hayatın canlığı, karşıtların birbirleriyle yarışmasından kaynaklanır. Dünyanın başarılı kuruluşları, hiçbir zaman bir arayış, aynı zamanda ya doğru ya yanlış olur demezler, yerine göre hem doğru hem yanlış olur derler.Her doğru içinde bir yanlışı taşıdığı gibi, her yanlış içinde bir doğruyu taşır.

*

James Collins’ın ve Jerry Porras’ın, “Kalıcı Olmak” kitaplarında, dünyanın başarılı kuruluşlarından, yola çıkarak ortaya koydukları gibi, kalıcı kuruluşların “ya siyah ya beyaz olunur” paradigmasına karşı, “hem siyah hem beyaz olunur” paradigmasını benimseyenlerin arasından çıktıklarını ortaya koymuşlar. Onlar siyah ve beyaz arasında bir seçim yapmadan, hem siyah hem beyaz olmanın, bir yolunu bulmuşlardır.

*

Dünyanın güçlü kuruluşları, kısa dönemli eylemlerle, uzun dönemli eylemler arasında, bir denge aramazlar. Onlar kısa dönemli amaçlarla, uzun dönemli amaçları birlikte ele alarak,hem kısa hem uzun dönemde en iyi sonuçları almanın peşindedir. Onların hepsi başarılı olmanın yolunun, değişmeyen amaçlarını korumadan, değişen araçlardan hakkınca yararlanmanın, mümkün olmayacağını bilirler.

*

Yirmi birinci yüzyılda söz sahibi olacak kuruluşlar, küresel kuruluşlarının önlerinde yer almak için, rakipleriyle savaşanlar arasından değil, rakipleriyle yarışanlar arasından çıkacaktır. Kuruluşlar dünyasında savaşanların kazananları, yarışanların kaybedenleri olmaz. Her kuruluş gelen yıllarını, geçen yıllarından da iyi kılmak için, rakiplerinden önce kendi içinde bir yarışa girmezse, üretimim ve yönetimin hiçbir alanıda yeni açılımlar yapamaz.

*

Dünya sıralamasının neresinde yer alırlarsa alsınlar, özel, gönüllü ve kamu, bütün kuruluşların başarısı, değerlerini korumalarına dayanır. Kısa dönemde değişen araçlarla, uzun dönemli değişmeyen amaçlara, değerlerine bağlı olan kuruluşlar ulaşırlar. Kuruluşlar değerlerini omuzlarında, bir silah olarak değil, alınlarında bir ışık olarak taşırlar. Değerler kuruluşları geleceğe taşıyan rüzgar kanatlı atlardır.

*

Kuruluşlar dünyasında değişenlerle değişmeyenleri birbirinden ayırmasını, değişmeden gelişmesini bilenler başarılı olurlar.

*

Trenlerde vagonların lokomotiflerin peşinden gittikleri gibi,kuruluşlarda araçlar amaçların peşinden giderler.

*

Kuruluşların uzun soluklu yürüyüşlerinde karşılarına çıkan, değerlerdeki kirlenmeden daha büyük engel yoktur.

15 Ocak 2021, 12:21

TOPLUMU DEVLET İÇİN DEĞİL DEVLETİ TOPLUM İÇİN BİLMEK

İnsanlığın tarihine bakıldığında, toplumların devletleri, devletlerin toplumları güçlendirdikleri görülür. Tarih boyunca toplumlar devletlerin, devletler toplumların sürükleyici güçleri olmuştur. Devletlerle toplumlar arasında, sözlü ya da yazılı bir sözleşme vardır. Devletlerde yönetilenlerle yönetenler arasındaki, uyumun ve düzenin sağlanması, tarihin her döneminde, büyük önem taşımıştır. Devletlerin kurulmaları, büyümeleri ve yıkılmaları, bütün bilimlerin araştırma konusu olmuştur.

*

Tarihsel birikim hem devletlere, hem toplumlara geçmiş yüzyıllardan, gelecek yüzyıllara ışık tutar. Amerika’da Mississippi’nin sularıyla, Avrupa’da Tuna’nın sularının birbirlerine benzedikleri gibi, geçmişin devletleri, geleceğin devletlerine benzerler. Mevsimler göre nehirlerin akışı nasıl değişirse, yüzyıllara göre tarihin akışı öyle değişir. Tarihin akışında devletler, çözülmelere karşı kurumlarıyla, toplumlar değerleriyle varlıklarını korurlar. Yönetimlerde kişilerden önce, kuralların önem kazanması, devletleri kurumsallaştırır.

*

Demokratik yönetimlerde kurallar, otokratik yönetimlerde kişiler ağırlık kazanır. Devletlerin hiyerarşilerinde, yöneticiler tavandan, yönetilenler tabandan, toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarının temellerini oluştururlar. Devletlerin yönetim güçleri, toplumların üretim güçlerinden kaynaklanır. Hayatın her alanında, üretim güçleri büyük olan toplumların, devletlerinin yönetim güçleri büyük olur. Kusursuz üretmesini bilen toplumlar, kusursuz yönetmesini bilirler.

*

İnsanlar birbirlerine güvendikleri zaman, devlet ve toplum, birbirinden ayrılmaz, bir bütün oluşturur.Erdemli devletlerde kurumlarıyla, kurallarıyla yönetenlerin amaçları, yönetilenlerin desteğini alarak, hayatın bütün alanlarında, iyilikleri özendirmek ve kötülükleri önlemektir.

*

Kimseye haksızlık yapılmayan, kimsenin haksızlığa uğramadığı devletler, tarihin her döneminde bütün toplumların en büyük özlemi olmuştur.

*

İnsanlık tarihinde Habil’den ve Kabil’den bu yana, erdemli devlet ve adil yönetim arayışı devam etmektedir.

16 Ocak 2021, 12:50

ÜLKELERİN HER ALANDAKİ BAŞARILARI DEVLETLE TOPLUM ARASINDAKİ UYUMA VE DENGEYE DAYANIR

Üretimde ve yönetimde sürekli yenilenmesini bilen ülkelerde, hem devletlerin hem toplumların, sorumluluklarının başında, hayatı bir yandan kolaylaştırmak bir yandan güzelleştirmek gelir. Ülkelerin nehirlerinden, nehirlerin şehirlerinden bilindikleri gibi, devletler toplumlarından, toplumlar değerlerinden bilinirler. Devletler olmadan toplumlar, toplumlar olmadan değerler olmaz. Ancak toplumler devletler için değil, devletler toplumlar için vardır. Erdemli toplumların, erdemli devletleri olur.

*

Necip Fazıl gibi şiiri iman, Akif İnan gibi edebiyatı medeniyet için bilen Alaeddin Özdenören, “Devlet ve İnsan” kitabında : “Devletin yönünü toplumun bağlanmış olduğu değerler sistemi belirler. Devlet toplumu yönlendirir, devlet de topluma bu yönlendirme eyleminde katkıda bulunur. Sağlıklı toplumlarda toplumla devlet bütünleşmiştir” diyerek, devleti toplum için bilir. Erdemli devletler toplumların değerlerine, erdemli toplumlar devletlerin kurumlarına dört elle sarılırlar.

*

Siyasal sınırlardan daha çok, kültürel sınırların öne geçtiği dünyada, devletlerin yönetimdeki güçleri ve üretimdeki ağırlıkları, toplumlarının düşünen akılları, seven gönülleri olmasını bilmelerinden kaynaklanır. Devletler yönetenlerle yönetilenler arasında, yapılan sözleşmenin en büyük güvencesidirler. Bu yüzden devletlerin, toplumların değişik kesimleri arasında, güvenliği sağlamaları hayati önem taşır. Toplumların üretim gücünün büyütülmesinde, devletin üreticiliğinden daha çok, deneticiliği belirleyici olur.

*

İnsanlığın tarihinin her döneminde, açıkca gözlendiği gibi,devletlerin güçleri adil yönetimlerinden ve eksiksiz denetimlerinden kaynaklanır. Devletler toplumlarından, toplumlar üretimlerinden güç alırlar.

*

Devletler deneticidir, toplumlar üreticidir. Toplumların üretici güçlerinin gelişmesi, devletlerin tüketimlerini azaltmalarına, toplumların üretimlerini çoğaltmalarına bağlıdır.

*

Devletler ne kadar az tüketirlerse, toplumlar ne kadar çok üretirlerse, ülkeler o kadar güçlü ve o kadar etkili olur.

17 Ocak 2021, 12:31

EKONOMİLERİN VE DEMOKRASİLERİN EN BÜYÜK DÜŞMANLARI HİÇ DEĞİŞMEYEN SÜREKLİ LİDERLERDİR

Yirmi birinci yüzyılda Batı ülkelerinin yol açtıkları, yıkıcı savaşlarla Müslüman ülkelerin, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri, baştan sona bir bir yok edilmiştir. Dünyanın en zengin, kültürel ve ekonomik kaynaklarına sahip olan ülkeler, her alanda en yoksul ülkeler konumuna düşmüşlerdir. Demokrasi düşmanı yönetimlere karşı, bütün ülkelerin demokratik kesimleri, işbirliği yapmazlarsa, dünyadaki savaşların sonu hiçbir zaman gelmeyecektir.

*

Ekonomideki yeni gelişmeler ışığında, her ülke kendi kaynaklarından yola çıkarak, demokratik yönetim ve üretim kültürünü zenginleştirmeye çalışmalıdır. Çünkü ülkeler arasındaki sınırların, önemsizleştiği bir yüzyılda, geçen yüzyılın siyasal sınırlarını, yeniden çizmek için yapılan savaşlar, bütün ülkelere büyük bedeller ödettiriyor. Bu yüzden dünya barışının güvencesi demokratik ve ekonomik kültürün, yeni açılımlarla zenginleştirilmesi büyük önem taşıyor.

*

Demokratik toplumlar ekonomileriyle, kurumlarıyla, kuruluşlarıyla açık toplumlardır. Dünyanın her yerinde açık toplumlar, yönetenleriyle yönetilenleriyle, denetmeye ve denetilmeye, her zaman hazır toplumlardır. Demokrasilerde toplumun değişik kesimleri, üretim ve yönetim sorunlarını, birbirleriyle çatışarak değil uzlaşarak çözerler. İster temsili yanı, isterse katımcı yanı ağır bassın, demokrasiler sorunların üstesinden, farklı kesimlerle işbirliği yaparak gelirler.

*

Dünyada demokratik yönetimlerin benimsenmesinin hız kazanmasıyla, her ülkenin demokratik üretim ve yönetim kültürü, dünya barışına giden yolun açılmasında, büyük bir işlev yükleniyor. Bir yönetim yolu ve yöntemi olarak, demokrasilerin dili herkesin anladığı yalınlığın dilidir.Bütün ülkelerde demokrasilerin ve ekonomilerin en büyük düşmanları, seçimlerle değişmeyen sürekli liderlerdir. Bu yüzden demokrasilerde seçme ve seçilme hakları anayasalarla güvence altına alınır.

*

Demokratik yönetimler değişmeye açık, seçmenleri ümitsizliğe düşüremeyen yönetimlerdir. Pazarın ve seçimin doğal yapıları, ekonominin ve demokrasinin doğal anayasalarıdır. İnsanlar paralarıyla ekonomileri, oylarıyla yönetimleri değiştirirler. Ekonomilerde tüketenler, demokrasilerde seçenler Habil’in çocukları olurlarsa, üretenler ve seçilenler Kabil’in çocukları olmazlar. Tekelci ekonomiler ve otokratik yönetimler varken, kimse pazar ekonomilerine ve demokratik yönetimlere karşı çıkmaz.

*

Demokratik yönetimlerin güçleri seçenlerin seçilenleri, seçimlerle değiştirmelerinden kaynaklanır. Seçimlerle yönetilenler yönetenleri değiştirerek, yönetenlerin seçimleri değiştirmesinin önüne geçerler. Seçimlerin ömür boyu kalıcı liderleri değiştirmediği ülkelerde, liderler seçimleri değiştirerek tekrar tekrar seçilirler. Bunun için her alanda gelişmenin sürükleyici ve dönüştürücü gücünü oluşturan demokratik kuruluşlarda, yönetimde temsil edilmek ve yönetime katılmak belirleyici olmuştur.

*

Seçenlerin benimsedikleri değerler, seçilenlerin benimseyecekleri değerleri belirler.

*

Seçmenlerin ellerindeki oyları ve ceplerindeki paraları en güçlü silahlarıdır.

*

Seçmenler kurşunsuz silahlarıyla, üretenleri ve yönetenleri değiştirirler.

18 Ocak 2021, 12:47

TARİHİN HER DÖNEMİNDE ERDEMLİ DEVLET OLMADA ÜSTÜNLERİN HUKUKU DEĞİL HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ BELİRLEYİCİ OLMUŞTUR

Devletler toplumların bağrından doğarlar, toplumlara dayanırlar, kurumlarla, kuruluşlarla güçlerini paylaşarak, varlıklarını korurlar. Niall Ferguson “Meydan ve Kule”de, Daron Acemoğlu ve James A. Robinson “Dar Koridor”da, tarihte uzun yolculuklara çıkarak, devletlerle toplumların arasındaki, güç dengelerini tartışırlar. Uzun ömürlü devletlerde, üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü geçerli olmuştur. Devletler güçlerini, hukukun bağımsızlığından ve tarafsızlığından alırlar.

*

Silaha başvurma güçleri ve yargılama yetkileri olan devletler, toplumlarına meydan okuyamazlar, savaş açamazlar. Ülkelerde toplumla devlet arasında uyum ve düzen hukukla sağlanır. Temel haklar ve temel özgürlükler, adil yönetimlerde, hukukla güvence altına alınırlar. Yönetenlerin yönetilenlere verdikleri güvence, yönetilenlerin yönetenlere duydukları güven, devletlerin en büyük zenginliğidir. Devletle toplum arasında, saygıya ve sevgiye dayalı, hukuk köprüleri kuranlar, ülkelerini geleceğe taşırlar.

*

Meydanları dolduran insanların, her alanda üretimin coşkusunu duymalarında, devletlerin güler yüzleri ve tatlı dilleri, en etkili silahlarıdır. Dünyanın bütün ülkelerinde, güvenlik güçleri devletlere tutulan aynalardır. Nasıl sular içinde bulundukları, kapların renklerini alırlarsa, güvenlik güçleri devletlerin renklerini alırlar, yönetimlerin değerlerini yansıtırlar. Dünyada bir devletin, ne kadar erdemli olduğu, güvenlik güçlerinden belli olur. Devletleri ömürlerini yönetilenlerin eksikliklerinden önce, yönetenlerin kusurlarını belirler.

*

Ülkelerde yönetimlerin demokratik ya da otokratik, olup olmadıkları güvenlik güçlerinin davranışları belirler. Ellerinde yalnızca silahları olan devletler, karşı karşıya oldukları bütün sorunları, güçle çözmeye çalışırlar. Ancak tarihin hiçbir döneminde silahla güzellik olmamıştır.

*

Gizliliğin olmadığı,gece ve gündüz farkının ortadan kalktığı dijital dünyada, hiçbir devlet, hukukun üstünde değildir. Yönetilenler omuzlarında silah taşıyan yöneticilere değil, ellerinde hukukun terazisini taşıyan yöneticiler saygı gösterirler.

*

Erdemli devletlerde yöneticilerin görevleri, toplumların tavanlarıyla tabanları arasındaki, işbirliğini doruk noktasına taşımaktır. Tavanla taban arasında uyumu ve düzeni sağlayan devletler uzun ömürlü olurlar.

19 Ocak 2021, 12:51

DİJİTAL DÜNYADA ARANAN ERDEMLİ DEVLET SEKÜLER KÜLTÜRÜN ÇORAK TOPRAKLARINDA BULUNMAZ

Bu yazı daha önce 12.05.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Devletlerin yönetimi ve yöneticilerin taşıdığı sorumluluklar, Doğu’da ve Batı’da yüzyıllardan beri, düşünürlerin tartıştığı konuların başında gelmiştir. İnsanlık Yusuf Peygamberle, devlette yönetimin ve üretimin önemini kavramıştır. Onun hayatında devlet hiyerarşisinde, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkilerde, doğruluğun, bilginin ve bilgeliğin ne kadar önemli olduğu görülmüştür. Batı’da Platon’dan, Thomas More’a ve Campenella’ya kadar düşünürler, erdemli devletin hayalini kurmuşlardır.

*

İnsanlık tarihinde devletler medeniyetlerin, yönetenlerle birlikte yönetilenlere, yansıyan somut yüzleri olmuşlardır.Tarihin her döneminde kutsal kültüre dayanan devletler, uzun ömürlü olmuşlar ve erdemli devletlerin güzel örneklerini vermişlerdir. Doğu dünyasının önde gelen düşünürleri, Farabi’nin “Erdemli Devlet”inde ve Sezai Karkoç’un “Diriliş Neslinin Amentüsü”nde olduğu gibi, kitaplarında erdemli devletin, erdemli toplumun ve erdemli yöneticinin özelliklerini ele almışlardır.

*

Yusuf Peygamberle başlayan erdemli devlet uygulamaları, Musa Peygamberle devam etmiş, iki dünyayla ödüllendirilen Davut ve Süleyman Peygamberlerle olgunlaşmıştır. Ademoğullarının beş bin yıllık tarihi içinde, erdemli devletin doruk noktasına, bütün peygamberlerin erdemlerinin, kendisinde toplandığı Son Peygamberle Medine’de, İlk Halifelerin ve ilk Müslümanların katılımlarıyla ulaşılmıştır. Onlar erdemli devletin, erdemli toplumun, erdemli yönetimin en güzel örneği olmuşlardır.

*

Erdemli devletin güncelleştirilmesi ve Yirminci yüzyıla taşınması için, bütün dünyanın gözü, Batı’nın seküler çorak topraklarından, Doğu’nun kutsal bereketli topraklarına dönmüştür. Dünyada erdemli devlet, erdemli toplum arayışları, seküler dünyanın kutsal kitapları Platon’nun “Devlet”inden, Aristo’nun “Politika”sından, Mevlana’nın “Mesnevi”sine, İbn Haldun’un “Mukaddime”sine yönelmiştir.“Gece Yolculuğu”nda Aksa Mescidinde olduğu gibi, erdemli devlete ve erdemli topluma ulaşmak için, Ademoğulları farkında olmadan, bütün peygamberlerle birlikte, Son Peygamberin ardında saf tutmaya çalışmaktadır.

*

Dünyada siyasal sınırlardan daha çok, kültürel sınırların önem kazandığı bir yüzyılda, ya “Milletlerin Zenginliği” ya “Kapital” diyenlerin, erdemli devlete ulaşma rüyaları, dehşet veren karabasanlara dönüşmüştür. Onların geçen yüzyılda öne sürdükleri bütün çözümler, gelen yüzyılda tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini bütünüyle yitirmişlerdir.

*

Yirmi birinci yüzyılda açgözlülüğün ve savurganlığın sınırlarına ulaşan, savaştan savaşa sürüklenen insanlığın yolunu, seküler dünyanın akıllarıyla düşünen bilginleri değil, kutsal dünyanın hem akıllarıyla, hem gönülleriyle düşünen bilgeleri aydınlatacaktır.

20 Ocak 2021, 14:24

AMERİKA DÜNYADAKİ ÜLKELER İÇİN YALNIZCA ULUSALCI AMERİKALILARA BIRAKILMAYACAK KADAR ÖNEMLİ DEVLETTİR

Dünyanın "Çağdaş Roma İmparatorluğu" Amerika, bütün dünyadan gelen göçmenlerin kurduğu, bir göçmenler ülkesidir. Kızılderililerin dışındaki Amerikalıların hepsi, Kolomb"tan sonra gelen Avrupalı yabancılardır. Amerika Afrikalıların bir Afrika'sı, İngilizlerin bir İngiltere'si, Almanların bir Almanya'sı, İspanyolların bir İspanya'sı, İtalyanların bir İtalya'sı, Yahudilerin bir İsrail'i, Çinlilerin bir Çin'i, Hindistanlıların bir Hindistan'ı, Pakistanlıların bir Pakistan'ı, Mısırlıların Bir Mısır'ı olan, büyük bir ülkeler ülkesidir. Amerika'nın geleceğinde beyaz Avrupalılar değil, siyah Afrikalılar vardır. Bu yüzden dünyanın en güçlü ülkesi Amerika, yalnızca Amerikalılar için değil, bütün dünya için önemlidir

*

Amerika'yi yeni bir "Altın Ülke" olarak gören açgözlü aç Avrupalı göçmenler, Amerika"nın yerlilerine, Arapların İspanya'da, Türklerin Doğu Avrupa'da davrandıkları gibi davranmamışlardır. Avrupalılar Amerika'ya ellerinde silahlarla gitmişler, Avrupa'nın yağmacı Haçlı kültürünü Amerika"ya taşımışlardır. New York Avrupalıların Amerika'daki Kudüs'leri, Amerika "Vaad Edilmiş" ülkeleri olmuştur. Onlar Tevrat'ta müjdelenen ülkeyi ele geçirmek, Amerika'nın yerlilerini bütünüyle kılıçtan geçirmişlerdir.

*

Avrupa'nın ekonomik, siyasal ve kültürel tarihinde, savaşın vazgeçilmez bir yeri vardır. Avrupa'nın tarihi, savaşların tarihidir. Rönesans sonrası Avrupa'nın zenginliğinin ana kaynağı savaşlarda yapılan yağmalardır. Amerika Avrupa'nın savaş odaklı geleneğini sürdürüyor. Amerika, Vietnam'a, Irak'a ve Afganistan'a ordularıyla, değerli cam ürünleri satan bir mağazaya, bir fil gibi girerek her şeyi kırıp dökmüştür. Amerika'nın yol açtığı savaşların faturasını, dünyadaki bütün devletler ödemektedir.

*

Amerika"da Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasında kıran kırana geçen bir seçimi, Amerika'nın ulusalcıları değil, küreselçileri kazanmıştır. Amerikan'nın seçimleri Amerikalıları ilgilendirdiği kadar, dünyadaki her ülkeyi de ilgilendiriyor. Amerika yüzen ve uçan ordularıyla, küresel şirketleriyle, sosyal medya kuruluşlarıyla, üniversiteleriyle bütün ülkeleri etkilemektedir. Bunun için Amerika yalnızca Amerikalılara bırakılırsa, bütün dünya yakılan yıkılan Irak"a dönüşür.

*

Bütün dünyada savaş rüzgarlarından daha çok, barış rüzgarlarının estiği, gizliliğin olmadığı, uzaklık ve yakınlık farkının kalktığı bir dönemde, Amerika'nın, Almanya'nın, Fransa'nın, Rusya'nın ve Çin'in küresel dalgalara, demokratik gelişmelere direnmesi mümkün değildir. Dünyanın hiçbir ülkesinde, zamanı gelmiş bir değişime direnilmez. Toplumun ana kesimlerine zarar vermemek için, değişim süreci ustaca yönetilir. Düz kare dünyada barış içinde değişmesini bilmeyen ülkeler, savaş içinde değişmek zorunda kalırlar.

*

Deri değiştirmeyen yılanların yaşayamadıkları gibi, değişmesini bilmeyen ülkeler de yaşayamazlar. Ülkelerin küreselleşmeden yararlanmaları, değişim rüzgarlarına karşı sınırlarındaki bütün duvarları, "Berlin Duvar"ını yıkar gibi yıkmasını bilmelerine bağlıdır. Sınır duvarlarının yıkıldığı, merkez ve çevre farkının olmadığı kare dünyada, sınırlarına duvar ören ülkeler, duvarların altında can verirler.

*

Düzleşen dünya, silahlı savaş güçlerinin değil, silahsız barış güçlerinin dünyasıdır. Kare dünya savaşlarında, savaşların kazananları, barışların kaybedenleri olmaz. Yeni dünya savaşlarında, taraflar birlikte kaybederken, barışlarda taraflar birlikte kazanırlar.

*

Yeni dönemde göçmenler ülkesi Amerika, bütün ülkelerin desteğini alarak, "Savaş Birleşik Devletleri"nden, "Barış Birleşik Devletleri"ne dönüşmenin, ekonomik ve kültürel altyapısını oluşturmalıdır.

*

Silahlı sert güçlerden daha çok, silahsız yumuşak güçlerin belirleyici olduğu kare dünyada, iyi ve yararlı savaş, kötü ve zararlı barış yoktur.

21 Ocak 2021, 13:54

AMERİKA VE BATI DÜNYASI SİLAHLA KONUŞANLARIN YERİNE HAKLA HUKUKLA DÜŞÜNENLERİN GEÇTİĞİNİ GÖRMEK ZORUNDADIR

Dünyada ülkeler arasındaki çatışmaların, doruk noktasına ulaştığı, yüzyılın, en büyük silahlı gücü Amerika’dır. Amerika'da Pentagon denizleriyle ve karalarıyla, dünyanın her yanına yetişebilecek bir ordunun yönetim merkezidir. Kendisini dünyanın başkenti olarak gören Washington’da, Pentagon Capitol’den beş kat daha büyük bir fiziksel altyapıya sahiptir. Her biri birer yüzen hava ve kara orduları olan uçak gemileriyle, Pentagon dünyanın bütün ülkelerine ulaşacak güçtedir.

*

Pentagon Amerika’nın elinde, her yere yetişen büyük bir çekice benzer. Güç sarhoşu Amerika dünyadaki her sorunu, görevini yerine getirmek için, çekice ihtiyaç duyan bir çivi olarak görür. Bunun için Amerika pek çok ülkede, demokratik yollarla seçilmiş yönetimleri, silahlı güçlerle değiştirmenin, sayısız örneğini vermiştir. Yirminci yüzyılda Nazi Almanya’sının, başaramadığını Amerika başarmıştır. Yirminci yüzyılın sonunda, hedeflerine ulaşan Amerika, "Dünyada WASP olmayan herkes bize düşmandır" demektedir.

*

Capitol’un emrinde olup olmadığı bilinmeyen Pentagon, sürekli barıştan daha çok, sürekli savaş için inşa edilmiş, devasa bir uçak gemisine benzer. Amerika için barış, yanında yer almayanları öldürmeye muktedir olmaktır. Terörü devlet politikası haline getiren Amerika'nın, dehşet verici boyutlara ulaşan öldürücülüğü ve demokrasi düşmanlığı, Pentagon’un "Savaşta Herşey Mübahtır” diyen, “Topyekun Yıkım” stratejisinden kaynaklanır. Pentagon demokrasi adına gittiği her ülkeyi, bütünüyle yakıp yıkmıştır.

*

Almanya’nın savaş yıllarında, “Avrupa’da Almanya her ülkenin üstündedir” saplantısı, Yirmi birinci yüzyılda, “Dünyada Amerika her ülkenin üstündedir” saplantısına dönüşmüştür. Almanya’nın gurur ve kibir dolu, “güç zehirlenmesi” on iki yıl sürmüştür. Amerika'nın Pentagon’un gölgesindeki “Silah Körlüğü”nün ne kadar süreceğini tahmin etmek güçtür. Ancak uzun sürmeyeceği kesindir.

*

Terör tehlikesi Amerika’nın, karşısında yer alan ülkelere, istediği zaman, istediği yerde saldırmak için, geliştirdiği bir savaş bahanesidir. Amerika istemediği yönetimleri, oy atarak değil, kurşun atarak değiştirir. Amerikan yönetiminin en çok sevdiği demokrasi, her önüne gelen seçmenin oy vermediği demokrasidir. Pentagon için en iyi seçmen ölü seçmendir. Onların oyları sayacak kadar zamanları yoktur. Pentegon'da zaman kazanmak için, oy verecekleri öldürmek, en kestirme yoldur.

*

Amerika başta olmak üzere, dünyadaki bütün saldırgan devletlerin önünü kesmenin yolu: Bütün ülkelerin işbirliği yaparak,temel hakların ve özgürlüklerin güvencesi, "Hukukun Üstünlüğü"ne dört elle sarılmalarından geçer.

*

Toplu ölümlerin olmadığı bir dünya için, silahla konuşulan savaş alanlarının, hukukla düşünülen barış alanlarına dönüştürülmesi hayati önem taşır.

*

Yirmi birinci yüzyılın dijital dünyası, Pentagon'nun silahlarıyla savaşılmayacak kadar büyük bir dünyadır.

*

Gizliliğin olmadığı dijital dünyaya savaş açanlar, farkında olmadan bütün dünyaya savaş açarlar.

22 Ocak 2021, 12:24

EKONOMİDE TÜKETİCİSİZ PAZAR YÖNETİMDE SEÇMENSİZ DEMOKRASİ OLMAZ

Anadolu’nun bin yıllık tarihiyle yoğurulan Türkler, tüketim dengesizliğ olmayan bir toplum yapısı, ayrıcalığa yol açmayan, bir yönetim örgüsü oluşturmak için çalışıyorlar. Türkiye’nin Avrupa ülkelerinin, hiç birinden geri kalmayan, merkezden daha çok, yerinden yönetime dayanan, bir yönetim ve bir üretim birikimi vardır.Türkler Balkan ülkelerinde, çokkültürlü yönetim kültürünün, en güzel örneklerini vermişlerdir.

*

Yirmi birinci yüzyılda ülkeler arasında, üretim ve yönetim yapısının zenginleştirilmesi, birbirini büyüten çift yönlü bir süreçtir. Bir ülke başka bir ülkenin, üretim gücünü büyütmeden, kendi üretim gücünü büyütemez. Her ülke için yararlı olmayan bir üretim, hiçbir ülke için yararlı olmaz. Dünya barışının güvencesi ülkelerin siyasal sınırlar değil, ekonomik sınırlarıdır. Ülkelerin siyasal sınırları,ekonomik sınırlarıyla korunur.

*

Toplum kesimleri arasında gelir dengesizliklerini önleyen, ekonomik yapılanmanın yolu, üreticileriyle birlikte tüketicilerinin pazarlardan geçer. Tüketicilerin kararları üreticileri, seçmenlerin kararları yöneticileri yönlendirmede, büyük işlevler yüklenirler.Hiçbir ülkede tüketiciler olmadan üreticiler, yönetilenler olmadan da yönetenler olmaz.Üretim ve yönetim insanların iki büyük ana sorumluluk alanlarıdır.

*

Toplumların yönetim ve üretim yapılarında pazarın işleyiş yapısıyla, demokrasinin işleyiş yapısı arasında büyük bir benzerlik vardır. Onlar işleyişlerini güvence altına almadan, ülkelerin geleceklerinin güvence altına alınması mümkün değildir. Üretimde tüketicilerin, yönetimde yönetilenlerin ihtiyaçlarını karşılamada başarısızlığa uğrayan üreticiler ve yöneticiler, ekonomik ve siyasal krizlerin tetikleyicileri olurlar.

*

Yirmi birinci yüzyılda insanların insanların ceplerinde taşıdıkları paraları ve seçimlerde verdikleri oyları, sahip oldukları en büyük güç kaynaklarıdır. Onlar hep birlikte hareket ederek, üreticileri ve yöneticileri hem ödüllendirirler, hem cezalandırırlar.Ekonomilerin işleyişinde para nasıl bir işlev yüklenirse, demokrasilerin işleyişinde oy aynı işlevi yüklenir. Dünyanın hiçbir ülkesinde tükecisisiz üretici, seçiçisiz seçilen olmaz.

*

Anadolu’nun yüzyılların içinde oluşan kültüründe,ortak akılın doğruyu bulmasından kimse kuşkuya düşmez. Üretimde ve yönetimde, en büyük güç ve en büyük güvence,toplumun bütün kesimlerine dayanan ortak akıldır. Dünyanın her yerinde toplumların gücü, ortak akıla gösterdikleri saygıdan kaynaklanır. Yeryüzünün ve gökyüzünün zenginliklerinden, beslenen ortak akılın gelişmesinde, bütün insanlığın katkısı ve yararlanma hakkı vardır.

*

Her alanda üretirken ve yönetirken kendilerini, en iyi kendileri yapanlar mucizevi bir gelişme gösterirler.

*

Ortak akıla dayanan toplumlarda “ben benim sen sensin” denilmez,“ ben senim sen bensin”denilir.

*

Sürekli Cehennem başkalardır diyenlerle,üretimde ve yönetimde yeni açılımlar yapılmaz.

23 Ocak 2021, 13:18

AMERİKA İNGİLTERE İSRAİL ORTADOĞU'NUN DENGESİNİ BOZARAK BÖLGEYİ SAVAŞ ALANINA DÖNÜŞTÜRMÜŞTÜR

Ortadoğu bin yıldan beri, onlarca farklı din, mezhep ve etnik kökenden insanlara kapılarını açmış, yerin altı kadar yerin üstü, zengin olan bir coğrafyadır. Peygamberler ülkesi Ortadoğu, son yıllarda Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler arasındaki yıkıcı güç çatışmalarının merkezi olmuştur. Ancak Batı'lı ülkeler unutmasınlar, Peygamber ülkelerinde savaş çıkaranlar, önünde ya da sonunda savaşı ülkelerine taşırlar.

*

Osmanlıların Ortadoğu'dan çekilmesiyle, bozulan uyumu ve düzeni, Bölge ve Avrupa ülkeleri yeniden kurmakta büyük bir başarısızlığa uğramışlardır. Amerika'nın Irak'ı işgali, Ortadoğu'nun kalbine, bir kılıç gibi saplanmıştır. Amerika'nın dünyanın bütün denizlerini denetim altında tutan Pentegon'uyla, Türklerin 1517'den 1917'ye kadar özenle korudukları “Ortadoğu Barışı” yerle bir edilmiştir. Emevilerin, Abbasilerin, Osmanlıların şehirleri yakılmıştır, yıkılmıştır.

*

Ortadoğu'da Amerikalılar,Ruslar,İsrailliler öldürüyor, Filistinliler, Iraklılar, Suriyeliler, Lübnanlılar, Yemenliler, ölüyor. Her gün bütün insanlık bir defa değil, onlarca defa öldürülüyor. Yıllar geçiyor, Ortadoğu'da ne savaşların sonu geliyor, ne de ölümler sona eriyor. Petrol denizi üzerinde yüzen Ortadoğu ülkelerinde insanlar, yoksulluk içinde göçmen alanlarında yaşamak zorunda kalıyor. Göçmen olan Filistinli Şair Mahmut Derviş'in, “Soruşturma” şiirinde vurguladığı gibi: Ortadoğu “Çılgın bir dünyanın sarsamadığı / Çağların ötesinde/ Zamanın ötesinde” kökleri olan, gizemli bir “Yeryüzü Cenneti”dir. Cennet'te kan dökenin kanı dökülür.

*

Gösteriş düşkünü, yetersiz, yeteneksiz, darbeci ve dayatmacı, hiç değişmeyen sürekli yöneticilerinin elinde, Ortadoğu'nun bütün ülkelerinde dehşet verici kanlı iç savaşlar yaşanıyor. Batılıların "Cehennem başkalarıdır" ve "Bizden olmayanlar bize karşıdır" diyen, kanla beslenen yöneticilerinin elinde, bütün Asya ve Afrika ülkeleri birer ateş topuna dönüşmüştür. Yağmacı Avrupa ülkelerinin bencilliği ve açgözlülüğü yüzünden, Akdeniz'de dünyanın en büyük göçmen mezarlığı oluşmuştur.

*

Araplar Avrupa topraklarına yeni ayak basmıyorlar. İspanya'ya 711 yılında gelmişler, 1492 yılına kadar yüzyıllarca Avrupa topraklarında yaşamışlar.Türkler 1354'ten beri Avrupa toraklarındalar. Bekir Karlığa'nın yaptığı çalışmalarda ortaya koyduğu gibi, “İbn Rüşd”, Avrupa'nın her ülkesinde, “Avrupa'yı aydınlatan düşünür” olarak bilinir. Philip K. Hitti, İbn Haldun'u Avrupa'da Alplerin “Mont Blanc”ı, Asya'da Himalayaların “Everest”i olarak görür. Avrupa'da düşünce adına ne varsa, hepsi Müslümanladan ödünç alınmıştır.

*

Asya'dan ve Afrika'dan Avrupa'ya göçlerle, yeni bir ödeşme dönemi başlamıştır. Asya ve Avrupa arasında karşılıklı ziyaretler yapılmıştır. Geçmişte silahla gelenler, silahla geri gitmişler. Müslüman ve Hristiyan mahallelerinin birbirine karıştığı dünyada Avrupa'nın, kapılarını Asya'lı ve Afrika'lı göçmenlere kapaması mümkün değildir. Her Avrupa ülkesinde ekonomiyi ayakta tutan bir Asya bir Afrika vardır. Yarım yüzyıl geçmeden, Amerika'daki, İngiltere'deki, Fransa'daki, İsrail'deki azınlıklar çoğunluk olacaktır.

*

İnsanın nasıl bir gözü ağlarken, bir gözü gülmezse, sınırların altüst olduğu dünyada, bir ülke ağlarken bir ülke gülmez. Dünyanın doğal yasası, yağmalayanlar yağmalanırlar, işgal edenler işgal edilirler. Amerika ve Avrupa er ya da geç Asya ve Afrika tarafından işgal edilecektir.

*

Göç yollarında göçmenlerin çektikleri çileleri kimse çekmez, katlandıkları ölümlere kimse katlanmaz. Göçlerde Sezai Karkoç'un bir dizesinde dile getirdiği gibi: "Ben kandan elbiseler giydim" dedirten ölümler yaşanır.

*

Dünyayı göçler değiştirir, tekrar tekrar yorumlanması gereken tarihin derinliklerinde değişim, yüzlerce defa yaşanmıştır. Amerika'yı ve Avrupa'yı göçmenler değiştirecektir.

24 Ocak 2021, 12:45

DÜZ KARE DÜNYAYI DOĞU'YU VE BATI'YI ALTIN ORANDA HARMANLAMASINI BİLENLER YAŞANIR KILAR

Toplumların kültürel dokusunda iz bırakan dönüşümlerin öncülüğünü, sözün gücünü bilenlerin çevresinde odaklanan düşünce hareketleri yapar. Hayatı dönüştüren düşüncenin tohumları, onların elinde meyva veren ağaçlara dönüşür. Sözün ustalarının elinde tohumlar ağaç, ağaçlar orman olur. Bütün boyutlarıyla dar bir çevrede, tartışılıp benimsenmeyen bir düşünce, geniş bir çevre tarafından benimsenmez.

*

Avrupa'dan esen rüzgarlarla Doğu'nun Batı'nın peşine düşmesi, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, büyük bir yoksullaşmaya yol açmıştır. Doğu'nun kutsal değerlerinin, Batı'nın seküler değerlerini yargılayıp içselleştirmesi gerekirken, süreç tam tersine dönmüştür. Bütün dünyada kutsal alan, seküler alanın işgaline uğramıştır. Bilimin her alanında belirleyicilik, kutsal değerlerden, seküler değerlere geçerek, bilginin hiyerarşisi bütünüyle altüst olmuştur.

*

Turan Karataş'ın benzetmesiyle "Doğunun Yedinci Oğlu" Sezai Karakoç'un “Masal” isimli şiirinde, geçerliliğini her zaman koruyan simgesel bir dille anlattığı gibi: Doğu'nun bilgiye ve bilgeliğe dayanan değişmeyen değerleri karşısında, Batı'nın bilime ve teknolojiye dayanan değerleri,yeni yüzyılda güneşin yanındaki ay gibi, aydınlatma ve değiştirme güçlerini yitireceklerdir. Metafizik alanda, fizik alanın yöntemlerinin uygulanması mümkün değildir. Metafizik alanın değerleri, fizik alanın değerlerinin dışında değil üstündedir. Fizik alanın değerleriyle metafizik alanın değerleri doğrulanmaz ve yargılanmaz.

*

Fizik değerler metafizik değerleri değil, metafizik değerler fizik değerleri geçersiz kılarlar. Doğu'nun kaynaklarına dayanan Batı'nın öncülüğünü yaptığı sekülerleşme hareketiyle, bilimler, küçük bir azınlığın yönlendirmesiyle, kutsal değerlerden bütünüyle arındırılmıştır. Batı dünyasının, bütün insanlığa yaptığı en büyük kötülük, kutsal değerlere karşı seküler değerleri yeni bir din, yeni bir inanç olarak benimsemesi ve misyonerliğini yapmasıdır.

*

Sekülerleşme insanların kutsal alanla bağlarını kopararak, onları yalnız kalabalıklara dönüştürmüştür. Metafizik dünyanın kapılarını kapatarak insanların fizik dünyaya tutsak edilmesi, onların özgürlükleriyle birlikte doğurganlıklarını da yok etmiştir. Sekülerleşmenin misyonerliğini yapanlar, din düşmanlığı yaparak, yeni bir dünya dininin kurucuları olmuşlardır.

*

Bilim ve teknolojinin verilerini, bütüncü bir dünya görüşü içinde, yerli yerine oturtamayan seküler insanın elinde, Doğu'dan Batı'ya bütün dünya bir ateş topuna, bir savaş alanına dönüşmüştür.

*

Yirmi birinci yüzyılda dünyanın hiçbir ülkesinde, seküler kültürün kutsal kültürün yerini doldurması ve dünyadaki savaşları önüne geçmesi mümkün değildir.

*

Doğu'yu ve Batı'yı bilenler, her ikisini altın oranda harmanlayanlar, kutsal kültürü, seküler kültürün bir dipnotu olmaktan kurtaracaklardır.

25 Ocak 2021, 12:17

GÖNÜL KAZANMASINI BİLEN İNSANLAR İKİ DÜNYAYI BİRDEN KAZANIR

Türkler Ahmet Yesevi’leriyle, Sarı Saltuk’larıyla Asya’nın içlerinden, Avrupa’nın içlerine uzanan, çok geniş coğrafyalarında insanların, gönüllerini kazanmaya çok büyük önem vermişler.Yaşadıkları coğrafyaları Türkler camilerle ve çarşılarla donatarak, kültürlere derinlik, ekonomilere zenginlik kazandırmışlar. Anadolu bin yıllık tarihi boyunca, üç kıtanın iki denizin odak noktasındaki konumuyla, Doğu’nun ve Batı’nın çekim merkezi olmuştur.

*

Küçük Asya’yı On altıncı yüzyılda Büyük Avrasya’ya dönüştüren Anadolu insanı, zengin düşünce ve eylem dünyasıyla, hem coğrafyaları hem Allah’ın sevgisini kazanmış. Türklerin bilgi ve bilgelik anlayışlarında, gönüller Allah’ın evleri olarak görülmüş. Onlar gönülleri yıkmaya değil, yapmaya büyük özen göstermişler. Türkler bir gönül yıkmanın, bütün gönülleri yıkmak olduğunu,her zamanda her yerde vurgulamışlar.

*

Hayatın her alanında iyiliği özendiren, iyilikte yarışan, her olanda iyilik gören Anadolu kültürü, Allah’ın sevgisinde yok olma kültürüdür. Allah’ın sevgisinde yok olanlar, iki dünyada hiçbir şeyden yoksun olmazlar. Onların dünyada, aşamayacakları hiçbir engel yoktur. Bu yüzden gönülleri kazanmada sevme ve sevilme dünyasının temellerini atan Yunus, Anadolu insanının yeni coğrafyalara açılmasında, dönüştürücü bir işlev yüklenmiş.

*

Yunus şiirlerinde zamana ve coğrafyaya bağlı kalmadan ,bütün insanlığı ilgilendiren sorunları, yalın ve öz olarak ele almış. Onun şiirleriyle donanan, sevgiyle silahlanan Anadolu insanı, geçmiş yüzyıllarda üç kıtaya, Yirminci yüzyılın sonunda beş kıtaya açılmıştır. O dünyanın her yanında bütün sevenlerin ve bütün sevilenlerin sesi olmuştur. Yunus’un şiiri, güzelliğin şiiridir, iyiliğin şiiridir. Onunla güzellik iyilik olmuş, iyilik güzellik olmuş.

*

Tarihin bütün yüzyıllarında, Dergah kültürü Yunus kültürüyle, Yunus kültürü Dergah kültürüyle bütünleşmiş. Yunus’un şiirleriyle yoğurulan Anadolu insanı, akıl gözleriyle birlikte, gönül gözleriyle görerek, bütün insanlığa yeni ufuklar açmış. O Anadolu’daki bin yıllık tarihi boyunca, insanların en erdemlileri insanlara en çok yardım edenlerdir diyerek, hayatın her alanında yeni açılımların öncülük yapmış.

*

Anadolu insanının çok boyutlu kültür ve ekonomi dünyasında, iyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede, yardımlaşmak ve paylaşmak en büyük erdemdir. Türkler çarşıları dayanışmanın, camileri paylaşmanın doruk noktasına çıktığı alanlar olarak görmüşler. Onlar Semerkant’tan Saraybosna’ya kadar, bütün şehirlerde camilerle çarşılar arasındaki, uyuma ve düzene büyük önem vererek, ikisi arasında ayrım gözetmemişler.

*

Türklerin kurdukların şehirlerin çarşıları ve camileri, her yerde insanlarla dolup taşmıştır.

*

Şehirlerde çarşılar ekonominin camiler kültürün atar ve toplar damarları olmuştur.

*

Türkler arkalarında bıraktıklarıyla, yaşamaya çok büyük özen göstermişler.

26 Ocak 2021, 12:17

KARE DÜNYADA SAVAŞMADAN BARIŞMASINI BİLENLER KOMŞULARIYLA BİRLİKTE YAŞAMASINI BİLİRLER

Bilinen yuvarlak küre dünya, “Kazan ya da kaybet” stratejisinin geçerli olduğu,savaş olmadan gelişme olmaz diyen, savaş odaklı dünyadır. Bilinmeyen düz kare dünya, “Hem kazan hem kazandır” stratejisinin geçerli olduğu, uzlaşma olmadan gelişme olmaz diyen, barış odaklı dünyadır.Küre dünya değişimi sevmeyenlerin, değişime direnenlerin,kare dünya değişime uyanların, değişimi yönetenlerin dünyasıdır.

*

Küre dünyanın kare dünyaya dönüşmekte olduğunu, görmeyen ülkelerin başında, Müslüman ülkeler geliyor. Bunun için İslam dünyasındaki iç savaşlarda, her gün binlerce insan hayatını yitiriyor.Doğu’dan Batı’ya bütün dünyada, ülkelerin içindeki yönetim savaşları, uluslararası savaşlara yol açıyor. Yönetimde söz sahibi olmak için, çatışmak uzlaşmaktan iyidir diyenlerin elinde,her ülkede bütün insanlık sürekli öldürülüyor.

*

Habil’den ve Kabil’den bu yana, insanlık tarihi iktidar savaşlarının tarihidir.İnsanların oldukları her yerde yönetim sorunları, yönetim sorunlarının olduğu yerde, insanları savaşlara sürükleyen, iktidar çatışmaları olmuştur. Bu yüzden bütün ülkelerde, devleti kimlerin yöneteceği, nasıl yöneteceği, yöneticileri kimin seçeceği, insanlık tarihi boyunca tartışılmaktadır. İktidarın dayanılmaz çekiciliği, bütün insanların gözlerini kamaştırmıştır.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, iktidarlar hem yönetirler, hem yönetilirler.Son sözü yalnızca ben söylerim diyerek, güçlerini paylaşmayan iktidarlar, önünde ya da sonunda paylaşılmaktan kurtulamazlar.Geçmişte yöneticiler güçlerini ve ülkelerini komşu ülkelerle çatışarak korumuşlardır. Gelecekte yöneticiler güçlerini ve ülkelerini komşu ülkelerle uzlaşarak koruyacaklardır.Siyasal sınırların önemini yitirdiği dünyada, iyi çatışma kötü uzlaşma yoktur.

*

Birleşmiş Milletler çatısı altında yer alan bütün ülkeler, Nuh’un Gemisinin güvercinleri gibi, birbirlerine barışın simgesi zeytin dalları uzatmazlarsa, kare dünyada savaşların herkesi etkileyeceğini kimseye anlatamazlar. Değişim rüzgarlarına hiçbir gücün karşı duramadığı, düz kare dünyada, bütün ülkelerde devletlerin yöneticileri, cephelerde insan kanı dökülerek değil, seçimlerde akıl teri, alın teri dökülerek belirlenmelidir.

*

Dünyada sonu gelmeyecek olan iktidar savaşlarında, ölmek ve öldürmek bir çözüm olmaktan çoktan çıkmıştır. Artık düz kare dünyada hiçbir sorunu, ölmeye ve öldürmeye doymayanların çözmeleri mümkün değildir. İktidar olmanın yolu,son sözü söyleyen, yöneticilerden olmaktan geçmiyor. Düz kare dünya iktidar olmadan iktidar olan, aydınlarla, kurumlarla ve kuruluşlarla doludur.

*

Düz kare dünyada iktidar ekonomik güçten değil, entellektüel güçten kaynaklanmaktadır.

*

Alın terini akıl terine, bilgiyi bilgeliğe dönüştürenler, iktidar olmadan iktidar olurlar.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel dünyada, her zaman iktidar üstünde iktidar vardır.

27 Ocak 2021, 12:19

BİR ÜLKEDE PAYLAŞIMCI MİLLET OLMADAN KATILIMCI DEVLET OLMAZ

Ülkelerde devletlerin ve milletlerin görevleri, bütün alanlarıyla hayatı kolaylaştırmaktır. Devletlerle milletlerin büyük bir uyum ve eşsiz bir düzen içinde olduğu, kimseye haksızlık yapılmayan, kimsenin haksızlığa uğramadığı devletin, tarihte ilk örneğini İkinci Halife Ömer vermiştir. Açıklık içinde sürekli yeniden yapılanan adil toplumlarda, hem devletlerin hem milletlerin, en başta gelen görevleri dosdoğru olmaktır.

*

Bahçelerde ağaçların meyvalarından, meyvaların ağaçlarından bilindikleri gibi, devletler milletlerinden milletler devletlerinden bilinir. Devletler olmadan milletler, milletler olmadan devletler varlıklarını koruyamaz. Ancak milletlerin devletler için değil, devletlerin milletler için olması, her zaman büyük önem taşır. Milletler için var olan devletlerin sorumluklarının başında, insanların iç ve dış güvenliklerini sağlamak gelir.

*

Devletler milletlerin milletler devletlerin, dayanışmalarıyla ve yardımlaşmalarıyla uzun ömürlü olurlar. Başarılı ve güçlü devletler, üstünlerin adaletine değil, adaletin üstünlüğüne önem verir. Yargılama ve silaha başvurma yetkileri olan devletlerde, milletlerin temel hakları ve ana özgürlükleri, bağımsız ve tarafsız hukukla güvence altına alınır. Hukuku her gücün üstünde tutan, devletlerde güç hukukla sınırlandırılır.

*

Devletlerin milletlere verdikleri güvence, milletlerin devletlere duydukları güven, ülkelerin geleceklerine yapılan en büyük yatırımdır. Devletle millet arasında, saygı ve sevgi köprüleri kuran yöneticiler, ülkeleri dönüştürmede sürükleyici bir işlev yüklenir. Meydanları dolduran insanları, üretimde doğru tüketimde ters orantılı yarışa özendirmede, devletlerin güler yüzleri ve tatlı dilleri en etkili silahlarıdır.

*

Dünyanın her yanında ülkelerin, güvenlik güçleri devletlere tutulan aynadır. Nasıl sular içinde bulundukları kapların renklerini yansıtırsa, güvenlik güçleri de devletlerin adaletlerini yansıtır. Dünyanın her yanında bir devletin, hukuk devleti olup olmadığı, güvenlik güçlerinin tutumlarından ve davranışlarından belli olur. Demokratik ülkelerin askerleri ve polisleri orantılı, otokratik ülkelerinkiler orantısız güç kullanır.

*

Devletlerin ellerinde silahları olan güvenlik güçleri, karşı karşıya oldukları bütün sorunları, güçle çözmenin yollarını arar. Ülkelerde insanlar ellerinda silah olan güvenlik güçlerinden daha çok, ceplerinde anayasa olan yöneticilere saygı gösterir. Devletler ve milletler birbirlerine güvendikleri zaman, birbirinden ayrılmaz bir bütün oluşturur. İki kesim arasındaki işbirliği, hukuk devletlerinde doruk noktasına ulaşır.

*

Bir kişinin adaleti bir insanı, bir yöneticinin adaleti bütün bir toplumu dönüştürür.

*

Devletsiz adalet adaletsiz devlet haksızlıkların katlanarak büyümesine yol açar.

*

Devletlerin görevleri suçluları cezalandırmaktan önce suçları önlemektir.

27 Ocak 2021, 14:36

Teşekkürler Mihallıççık, teşekkürler Mihallıççık sevdalısı SALİH GÜVEN

Teşekkürler Mihallıççık, teşekkürler Mihallıççık sevdalısı SALİH GÜVEN. Gönlümüz hep Mihallıççık'tadır. Bunun için Değerli Başkan HAYDAR ÇORUM'a bütün dostlarımızla birlikte her alanda danışmanlık yapıyoruz. Mihallıççık YUNUS EMRE gibi dünyanın bitmez tükenmez hazinesine sahiptir. Bu yüzden UNESCO 2021 yılını YUNUS EMRE yılı ilan etmiştir.Büyük Vizyon Sahibi Eskişehir Valisi EROL AYYILDIZ bir yıl sürecek etkinlikler yapmayı planlıyor. Yorulma Bilmez MEB İl Müdürü HAKAN CIRIT okullar arasında YUNUS EMRE şiir. deneme. hikaye ve roman yarışmaları yapmayı düşünüyor. YUNUS EMRE yüzyıllar içinden bütün insanlığa: "BEN GELMEDİM KAVGA İÇİN / BEN GELGİM SEVGİ İÇİN"diye sesleniyor. Bu çağrı YUNUS'un, bu çağrı NECİP FAZIL'dan NAZIM HİKMET'e bütün şairlerin. YUNUS ANADOLU'NUN ASLA BATMAYAN GÜNEŞİ"dir.

28 Ocak 2021, 13:50

SINIRLARIN ÖNEMSİZLEŞTİĞİ DİJİTAL EVRENDE BATI DÜNYASI ÜLKELERİNE OLAN GÖÇLERİ SİLAHLI GÜÇLERLE DURDURAMAZ

Rönesans sonrası Avrupa'daki sanayileşmenin en büyük girdisi, petrol başta olmak üzere, Asya'nın ve Afrika'nın doğal kaynaklarıdır. Avrupa'nın sanayileşmesi için, İslam dünyasının parçalanmıştır. İngiltere'siyle, Fransa'sıyla, Rusya'sıyla Avrupa ülkeleri elele vererek, İslam dünyasını tek tek hepsini işgal etmişlerdir. Medeniyet tarihçisi Arnold Toynbee'nin vurguladığı gibi, Yirminci Yüzyıl'ın anahtar olayı, hilafet kurumunun kaldırılması ve İslam dünyasının Batı ülkeleri tarafından işgal edilmesidir. Müslüman ülkelerin bir daha işgali, Batı'nın sonunun başlangıcı olacaktır. Dünyanın geleceği Batı'da değil, Doğu'da belirlenecektir.

*

İki dünya savaşıyla, Avrupa ülkeleri, işgal ettikleri ülkelerle birlikte, kendi ülkelerini de yakıp yıkmışlardır. Milyonlarca Avrupalı savaş, soykırım, zorunlu göç ve açlık yüzünden hayatını kaybetmiştir. Avrupa Birliği, savaş sonrası parçalanmış Avrupa ülkelerini bir araya getiren şemsiye bir kuruluş olmuştur. Sürekli işgal edilen ve işgal eden Avrupa, bin yıllık tarihinin en büyük bütünleşmesini gerçekleştirerek, aralarındaki Berlin duvarlarını bir bir kaldırmıştır. Ancak Avrupa bütünleşirken, Osmanlı coğrafyasını işgal eden Rusya ve İngiltere, dağılma sürecine girmiştir.

*

İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'dan oluşan İngiltere, eskinin “üzerinden güneş batmayan” Birleşik Krallığı değil, “üzerine güneş doğmayan” sisli, yağmurlu, Avrupa'dan kopuk bir Kuzey Denizi adasına dönüşmüştür. İskoçyalılar ve Kuzey İrlandalılar, İngiltere'den ayrılmak ve Avrupa Birliğine katılmak için fırsat kolluyorlar. İngiltere Avrupa Birliği içinde ağırlığını artırmak isterken, Birleşik Krallık'taki ağırlığını yitirmiştir. Avrupa Birliği'ni parçalamak isteyen İngiltere, kendi birliğini parçalamıştır. “Parçala ve yönet” diyen İngiltere, parçalanacaktır ve yönetilecektir.

*

Yirminci Yüzyıl'ın savaşları, yalnızca savaş yapan ülkeleri yakıp yıkmıştır. Yirmi birinci Yüzyıl'ın savaşları, savaşa ister katılsınlar, ister katılmasınlar, bütün ülkeleri yakıp yıkmaktadır. Bu yüzden, Avrupa Birliği'nin felsefi temellerini oluşturan, Kant'ın “Ebedi Barış” risalesi, İslam dünyasının savaşlarla yerle bir olduğu bir dönemde, çok büyük önem kazanmıştır. Avrupa ülkeleri olmadan dünya barışı, Müslüman ülkeler olmadan Avrupa barışı olmaz. Türkler ve Araplarla birlikte Müslümanlar hem Avrupa hem dünya, barışının en büyük ve en önemli güvencesidirler.

*

Londra'da bir Karaçi, Berlin'de bir Ankara, Paris'te bir Cezayir, Madrid'de bir Rabat, Roma'da bir Bingazi, Amsterdam'da bir Jakarta vardır. Müslüman ülkeler, misafirsever ülkelerdir. Kendilerini ziyarete gelenlere, mutlaka ziyarete giderler. Ziyaret sırası Müslüman ülkelerdedir. Avrupa topraklarının altında Hristiyanlardan daha çok Müslümanlar yatmaktadır. Yahya Kemal'in vurguladığı gibi, Müslümanlar "ölüleriyle birlikte yaşarlar."

*

Bütün duvarların yıkıldığı, dijital dünyada, yeni Berlin duvarlarına kesinlikle yer yoktur. İngiltere Londra ile Brüksel, Atina,Sofya, Belgrad, Budapeşte, Viyana, Münih İstanbul ile arasına duvar örmeye kalkarsa, ördükleri duvarın altında önce kendileri kalır. Güney Amerika ile Kuzey Amerika arasına duvar örülemeyeveği gibi, Asya, Afrika ve Avrupa arasına da duvar örülemez.

*

Michel Huelbecg'in “Submission” romanındaki senaryo, Londra'da ve Rotterdam'da nasıl gerçekleştiyse, Paris'te, Berlin'de, Moskova'da da gerçekleşecektir.

*

Parisliler Cezayirli, Berlinliler Türk , Moskovalılar Tatar başkana hazır olsunlar. Dijital dünyada hiçbir sınır yoktur.

*

Sınırsız dünyayı kimin yönettiği değil, nasıl yönettiği önemlidir.

29 Ocak 2021, 11:24

ATİNA’NIN ÖLÜ GEÇMİŞİNDEN DAHA ÇOK MEDİNE’NİN CANLI GEÇMİŞİNE ÖNEM VERMEK

Seküler dünyada kutsal değerlerin, gündemden düşürülmesiyle oluşan siyasal yapılanmalarda, demokratik kuralların zenginleştirilmesi, demokratik kurumların geliştirilmesi, bütün ülkelerin karşı karşıya oldukları, sorunların başında gelmektedir. Dünyanın her ülkesinde, seçmensiz demokrasi isteyen yöneticiler, güvenlik sorunlarını büyüterek, katılımcı demokrasinin kuralları bir yana, temsili demokrasinin kurallarını da askıya almaktadırlar.

*

Atina demokrasisinin öncülüğün yapan Batı ülkeleri, Batılı olmayan ülkelerdeki demokratik hareketleri desteklemedikleri gibi, dünyadaki bütün demokrasi dışı yönetimlerin, elindeki doğal kaynaklardan yararlanmak ve silah satışlarını artırmak için, dayatmacı devletlerin en büyük destekçileri olmaktadırlar. Aydınlanma döneminden beri, demokratik kurumları ve kuralları geliştirmeye çalışan Batı ülkeleri, hep kendilerine demokrat olmuşlardır.

*

Dünyada yalnızca Doğu ülkelerinin seçmenleri değil, Batı ülkelerinin seçmenleri de, bütün kurumlarıyla ve bütün kurallarıyla, kusursuz işlerlik kazanmış, demokratik yönetimler istemektedirler. Gecelerin gündüzlere dönüştüğü, gizliliğin olmadığı, sosyal medyadan yararlananların, sayılarının milyarları aştığı kare dünyada, seçilenlerin değerleriyle birlikte, seçenlerin değerleri de belirleyici bir güç ve vazgeçilmez bir önem kazanmıştır.

*

Demokratik kuralların işlevlerinin ve demokratik kurumların görevlerinin, açık seçik olarak ortaya konulması, gerekli olmakla birlikte hiçbir zaman yeterli olmamaktadır.Dünyanın neresinde olursa olsun, demokrasi hukukla, hukuk kurumlarla güç ve üstünlük kazanır. Devlet kurumlarındaki dayatmaların üstesinden, yalnızca seçmenlerin yanında yer alan, bağımsız ve tarafsız hukuk gelir. Yöneticlerin değil, hukun üstünlüğü vardır.

*

Gizliliğin olmadığı seçilenler kadar, seçenlerin de oldukları gibi görünmeleri, göründükleri gibi olmaları, demokratik kuralların ve demokratik kurumların en büyük güvenceleridir. Onlar her yerde ve her zamanda geçerli, değerleriyle değersizliklerin, ilkeleriyle ilkesizliklerin üstesinden gelmeyi bilirler.Onların en büyük sermayeleri dürüstlüktür, düşüncelerinde ve eylemlerinde, kuralsızlığa ilkesizliğe yer yoktur.

*

Dünyada katımcı ve paylaşımcı demokrasiye, yeni açılımlar, yeni boyutlar kazandırmak, her ülkenin en başta gelen, en önemli sorunudur. Yirmi birinci yüzyılda, bütün ülkeler hayatın her alanında, örnek olma özellikleri olmayan, Atina toplumun değerlerinden önce, yönetenleriyle, yönetilenleriyle, Kıyamete kadar örnek olma özelliklerini koruyacak, Medine toplumunun değerlerine önem vermek zorundadırlar.

*

Dünya demokrasilerinin tek boyutlu seküler değerlerden daha çok, çok boyutlu kutsal değerlere ihtiyaçları vardır.

*

Demokrasilerin geleceteki başarısını Atina’nın ölü geçmişinden daha çok, Medine canlı geçmişi belirleyecektir.

*

Yirmi birinci yüzyılın demokrasileri, ölü Atina’ya değil, diri Medineye dayanılarak inşa edileceklerdir.

30 Ocak 2021, 12:54

HAYATIN HER ALANINDA VURANA ELSİZ SÖVENE DİLSİZ OLMAK KABİL'İN DEĞİL HABİL'İN SOYUNDAN GELENLERİN İŞİDİR

İnsanlığın kutsal kaynaklarıyla, bağlarını koparmış yöneticilerin elinde, bütün ülkelerde savaşlar birbirini izliyor, dünyanın her yerinde kan ve gözyaşı gölleri oluşuyor. Güçlülerin güçsüzleri, zenginlerin yoksulları, eğitimlilerin eğitimsizleri ezdiği bir dünyada, yöneticiler yerlerini korumak için, ellerinden gelen hiçbir şeyi arkalarına bırakmıyor. Seküler dünyada devlet yönetmek demek, hiçbir ayrım gözetmeden, öldürmeyi bilmek demektir.

*

Siyasal sınırların, kültürel sınırlara dönüştüğü, düz kare dünyada, hiçbir ülkede hiçbir yönetici iktidarını, silahla koruyamaz. Kare dünyada ülkeler, cephelerde savaşan ordularıyla değil, dünyanın her yerinde okunan, sürekli yorumlanan kitaplar yazan edebiyatçılarıyla, uzun ömürlü olur. Kültürel sınırların, siyasal sınırları aştığı dünya, bilginleriyle, bilgeleriyle,kurumlarıyla, kuruluşlarıyla hem dostlarına, hem de düşmanlarına gül atmasın bilenlerin dünyasıdır.

*

Yeni olmasını bilen,yeni çağrılar yapan, toplumlarda dalgalanmalara yol açan, “Logos Spermaticos” ustası edebiyatçılar, bütün dünyada değişim rüzgarları estirir. Onların estirdikleri rüzgarların karşısında, silahlı güçlerle durulmaz. Onlar yalnızca toplumlarının değil, bütün insanlığın sesidir. Dünyanın her yerine dağılmış, edebiyatın zirvelerinin olmadığı, bir coğrafya yoktur. Edebiyatçıların ışığından, yol ve yön göstericiliğinden, bütün dünya yararlanır.

*

Edebiyatçıları olmayan bir dünya, geleceği olmayan bir dünya olur. Dünyada her toplum, geleceğini edebiyatçıların sürekli yorumlanan ölümsüz kitaplarında bulur. Ülkeleri savaş dünyasından, barış dünyasına taşıyacak, gizemli yol haritası edebiyatçıların eserlerindedir. Dünyada edebiyatçılar dostlarıyla birlikte, düşmanlarına da gül atarlar. Onlar savaşan taraflara kurşun atarak değil, gül atarak savaşı durdururlar.

*

Savaşan taraflara kurşun atmak yöneticilerin, gül atmak edebiyatçıların işidir. Yöneticiler güçlerini öldürerek korurken, edebiyatçılar etkileri yaşatarak korurlar. Edebiyatçılar için, barışta bir insanı öldürmek, nasıl bir cinayetse, savaşta binlerce suçsuz insanı öldürmek, çok daha büyük bir cinayettir. Savaşlar dünyasında, Fransa'da Cezayir savaşına karşı çıkan Jean Paul Sartre’ın vurguladığı gibi: “Savaşları çıkaranlar zenginler, ölenler ise yoksullardır.”

*

Dünyada edebiyatçılar, kurşun atılan savaşların değil, gül atılan barışların kahramanlarıdır. Dünyanın hiçbir ülkesinde, Habil'in soyundan gelen edebiyatçıların barış düşmanlığı yaptıkları görülmemiştir. Dünyada Yitik Cennet'i arayan edebiyatçılar, ellerinde silahlarla değil, Budapeşte'nin Gül Baba'sı gibi göğüslerinde güllerle dolaşırlar. Edebiyatçılar insanları savaştırmak için değil, barıştırmak için vardır. İnsanlığın varoluş serüvenini anlatan "Yitik Cennet"in Şairi John Milton “Savaş sonsuz savaştan başka ne doğurabilir ki” diye sorarken, sonuna kadar haklıdır. Tarihin her döneminde savaş her zaman daha çok savaş doğurmuştur. İbn Arabi "Fusus"ta, Sezai Karakoç "Yitik Cennet"te anavatana dönmenin yol haritasını peygamberin barış dünyasında olduğunu anlatır.

*

Edebiyatçıların kitaplarının okunduğu bütün ülkelerde kötülüklerin kapıları sonuna kadar kapanırken, iyiliklerin kapıları sonuna kadar açılır. Cennet annelerin ayaklarının altında, edebiyatçıların başları üstündedir.

*

Edebiyatçılar Yunus gibi, Mevlana gibi, yazdıklarıyla yazdırırlar, konuştuklarıyla konuştururlar. Çoğu defa edebiyatçıların yazdırdıkları yazdıklarından çok daha fazladır.

*

Edebiyatçıların Doğu'lusu, Batı'lısı olmaz, Yitik Cennet'lisi olur. Onların vatanı okundukları bütün ülkelerdir.

31 Ocak 2021, 13:18

SON İKİ YÜZYILDA KEMİKLEŞEN "YA SİYAH YA BEYAZ" KÜLTÜRÜNÜ "HEM SİYAH HEM BEYAZ" KÜLTÜRÜNE DÖNÜŞTÜRMEK

Bilginin hiyerarşisinde metafiziğin değerleri yerine, fiziğin ilkelerinin geçmesi, kutsal kültürle seküler kültür arasındaki bağları bütünüyle koparmıştır. Seküler kültürün bütün dünyaca benimsenen paradigması, her alanda büyük bir kültürel, çoraklaşmaya yol açmıştır. Hayatın bütün alanlarında, normatif değerler önemlerini yitirirken, pozitif değerler önem kazanmıştır. Kutsal kültürün kaynağını oluşturan bütün dinlere, toplumların afyonu gözüyle bakılmıştır.

*

Sezai Karakoç’un vurguladığı gibi: “Nerval, Baudelaire, Verlaine, Rimbaud, Valery, Eliot, Pound, Lorca ve Saint John Perse gibi, On dokuzuncu ve Yirminci yüzyılın Batılı büyük şairleri, uygarlığın metafizik ve transandantala ihtiyatla kapalı perdelerini, bir hayli zorlamışlarsa da içlerinden onu açıp öteye geçen hemen hemen hiç olmamıştır.” Metafizik dünyaya kapalı seküler kültür, Batı’dan bütün dünyaya, her yola ve yönteme baş vurularak ihraç edilmiştir.

*

Batı dünyasında kutsal kültüre dönülmesini savunan Daniel Bell’in değerlendirmesiyle seküler kültür: "Kutsalın siyasal alandan çekilmesi” ve “Din ile devletin birbirinden ayrılmasıdır.” Seküler kültürün misyonerliğini yapan Batı dünyası, Müslüman ülkelerin, kendi kutsal kaynaklarından yola çıkarak, ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarını inşa etmelerinin, yolunu sürekli kesmiş ve dayatmacı yönetimlerin en büyük destekçisi olmuştur.

*

Atina’nın çatışma merkezli mitolojik mirasıyla, Roma’nın şiddet merkezli hiyerarşik ordu yapısına dayanan Batı’nın seküler kültürü, arkasına dünyanın bilimsel ve teknolojik gelişmelerini de alarak, Rusya’dan Çin’e kadar, bütün dünyada dehşet verici savaş fırtınaları estirmiştir. Seküler Batı dünyasının, bir barış yüzyılına dönüştürmesi beklenen, Yirmi birinci yüzyıla, dehşet verici yıkımlara, büyük sivil kayıplara yol açan savaşlarla girilmiştir. Dünyanın her yanında savaşlar birbirini izlemektedir.

*

Dünya kutsal kültüre dönmekte geç kalırsa, Yirmi birinci yüzyıl da Yirminci yüzyıl gibi, büyük savaşlar yüzyılı olacaktır. Her ülkenin kendi kutsal kültürünün, kendine olduğu yeni yüzyılda, savaşanlar devletler değil kültürlerdir. Dünyada büyük ölümlere yol açan ülkeler, seküler kültürün misyonerliğin yapan, Amerika ve Avrupa ülkeleridir. Onlar bütün ülkelere “Benim seküler kültürüm yalnızca bizim değil, sizin de kültürünüz olmalıdır” diye dayatmaktadırlar.

*

Tarih boyunca dünyada barışın misyonerliğini yapan, kutsal kültürde zorlama yoktur. Kimse kimseyi Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Budist, Konfüçüyist olması için baskı yapamaz. Ancak herkes herkesi, Edgar Morin’in vurguladığı gibi, dünyada “İki yüzyıllık bir uygulama geçmişi olan, yönetim tekniği” demokrasiye, davet edebilir, etmesi de gerekir. Önemli olan insanların bağlı oldukları inançları değil, inançta zorlama yoktur diyerek, demokratik yönetim ilkelerini, içselleştirip içselleştirmedikleridir.

*

Yüzyılların içinden süzülerek gelen, inançların yoğurduğu kültürler, dünyanın bir ucundan bir ucuna, toplumların damarlarında dolaşan kanları olmuştur.Tarih boyunca toplumları, ülkeleri dinleri ayakta tutmuştur.

*

Dünyada ülkelerin toprakları, kutsal kültürlerinin öyküleriyle yoğrulmuştur, geleceklerinin ip uçları inançlarında gizlidir. Dinlerini yitiren toplumlar değerlerini yitirirler.

*

İnsanlığın tarihi peygamberlerin tarihidir. İbrahim'lere, Musa'lara, İsa'lara karşı Nemrut'larn, Firavun'ların, Pilatus'ların uzun ömürlü olmaları mümkün değildir.