Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Mart 2021

33 yazı

1 Mart 2021, 12:43

DÜNYA YUNUS YILINDA VARLIĞA SEVİNMEDEN YOKLUĞA YERİNMEDEN YALIN YAŞAMASINI YUNUS'TAN ÖĞRENMEK

İster ekonomik, ister siyasal, ister kültürel olsun, hayatın her alanında savurganlık gösterişten, derinlik yalınlıktan kaynaklanır. Her yerde her zaman gösterişte savurganlık, derinlikte yalınlık vardır. Hayatın hangi alanında olursa olsun, gösteriş savurganlığın, yalınlık derinliğin kapılarını sonuna kadar açar. Üretim gücü büyük olan toplumlar, gösteriş yatırımlarından kaçınırken, üretimde başarısızlığa uğrayanlar, gösteriş tüketiminde yarışırlar.

*

Hayatın her boyutunda en büyük zenginlik, tokgözlülükten kaynaklanan, kültürel derinliktir. Kültürel derinliğini yitiren toplumlar, ekonominin hiçbir alanında başarılı olamadıkları gibi, her alanda büyük bir boşluğa düşmekten kurtulamazlar. Kültürel zenginlik olmadan, finansal zenginlik savurganlığa, yeni boyutlar kazandırmaktan başka bir işe yaramaz. Kültürel zenginliğin yerini, parasal zenginlik, hiçbir zaman dolduramaz.

*

Eskişehir Anadolu'nun dönüştürücü gücünün simgesi, derinlik ve zenginlik zirvesi Yunus'un şehiridir. İnsanların ürettikleri ürünlerden ve hizmetlerden daha çok, tükettikleri ürünlerle ve hizmetlerle değerlendirildiği bir dünyada, Yunus Eskişehir'den bütün insanlığa, yalın yaşamanın yollarını göstermiştir. "Mal da yalan mülk de yalan" diyen Yunus'un ışığını bütün dünyaya taşıyan Dergah Kültürünün büyük öncülerinin, her fırsatta vurguladıkları gibi, yeri ve zamanı gelince, dünyadan vazgeçmesini bilmeyenler, dünyayı peşlerinden sürükleyemezler,dünyanın peşinden sürüklenirler.

*

Dünyayı yaşanır kılmak için hayatın odak noktasına savurganlığı değil, yalınlığı yerleştirmek gerekir. İnsanı dört bir yanından kuşatan tüketim kültürünün kaynakları, yalınlıkla derinleşen görünen dünyayı, görünmeyen dünyanın atölyesi olarak gören ve hayatı bütün boyutları kuşatan zengin Dergah kültürüyle kurutulur. Dünya güçlü yarış atlarına benzer, ağızlarına gem takılmazsa, bütün insanlar atlara, atların ağızlarına gem takılırsa, atlar insanlara hizmet ederler. Her yüzyılın kendine özgü hizmet eden ve hizmet edilen atları vardır.

*

Bütün boyutlarıyla hayatı basitleştirerek, yalın yaşamasını başaramayan toplumlar, dünyanın kaynaklarını verimli ve yararlı olarak değerlendiremedikleri gibi, kültürlerine hiçbir değer ve derinlik kazandıramazlar.

*

Ekonomik ve kültürel zenginliğe giden yolda, insanların getirisi en büyük sermayesi yalınlıktır. Yalınlık olmadan derinlik, derinlik olmadan zenginlik olmaz. Dünyada insanlar yalınlıkları kadar güçlü ve değerli olurlar.

*

Yalınlıkta yarışan toplumların karşısında, bütün silahlar güçlerini ve etkilerini yitirirler. Yalınlık pazarında iyilik alınır, iyilik satılır diyen Yunus kültürü, sevgiyle silahlanma kültürüdür. Sevenler sevilirler.

2 Mart 2021, 13:45

KATLANARAK ARTAN BİLGİ YIĞINLARI ARASINDA KAYBOLAN BİLGELİK

Amerika'nın ve Avrupa'nın büyük şehirlerinde olduğu gibi İstanbul'da, Ankara'da, Konya'da, Denizli'de, Eskişehir'de ve Bursa'da tarım, sanayi ve bilgi toplumlarının kuruluşları, bir arada iç içe bulunmaktadır. Kuruluşlar ister tarım, ister sanayi, ister bilgi toplumlarının ürünlerini üretsinler, insanların karınlarından daha çok, gözlerini doyurmaya çalışmaktadırlar. Yirmi birinci yüzyılın kuruluşları, iş yerlerinde ürün, hizmet ve bilgi üretmenin, satış yerlerinde ise hayal pazarlamanın peşindedirler.

*

Fabrikalar ürünlerin, makinalar hizmetlerin, bilgisayarlar bilgilerin üretimini bir örnekleştirerek, bütün şehirleriyle ülkeleri, her alanda büyük bir tüketim gücüne ulaştırdılar. Her gün dünya pazarlarına yeni ürünler, yeni hizmetler ve yeni bilgiler sunuluyor. Son kırk yılda büyük dinlerin ortaya çıktığı, beş bin yıllık üretime eş değerde ürün, hizmet ve bilgi üretilmiştir. Eski kuşaklar için lüks olan ürünler, yeni kuşaklar için sıradan ürünlere dönüşmüşlerdir.

*

Sürekli geliştirilen pazarlama yöntemleriyle, üretim güçlerini yıldan yıla büyüten kuruluşların, tüketim çağrıları, insanların kültürel zenginliklerini yok ederek, bilgelik kaynaklarını kurutmaktadır. Kuruluşların yöneticileri, ölümden sonra kalkışta, kendilerine satışları ne kadar artırdıkları sorulacakmış gibi, tüketimi arttırmak için, her yolu mübah görmektedirler. Onlar bilgi üretimine, bilgelik kazandırmak için değil, satışları arttırmak için, yatırım yapmaktadırlar.

*

Basın için “Kötü haber iyi haberdir” diyen medya kuruluşları, bilgeliği bütünüyle hayattan kovmuşlardır. Bilgi toplumlarında insanların değerleri, bilgelikleriyle değil, bildikleri ürünlerle ölçülmektedir. Bilgisayarı, internet ortamında ulaşılabilecek adresi, cep telefonu, arabası ve toplumdan soyutlanmış, bir sitede evi olmayan bir insanın, tüketim toplumunda ekonomik açıdan önemsenecek bir değeri yoktur. Tüketim toplumlarında, bütün insani değerler, çiğnenmeleri için sokağa atılmıştır.

*

İnsanlar tükettikleri bilgilerle değil, ürettikleri bilgeliklerle değerlendirilmelidir. Bunun için de, bilgi toplumlarının bilgelik toplumlarına dönüşmeleri gerekir. Bilgiyi bilgeliğe dönüştüremeyen toplumlarda, yıldan yıla katlanarak artan bilgi ormanında, bilgeliğin ağaçları bir bir yok olup gitmiştir. Eliot gibi dünyanın büyük şairleri, bilgi yığınları arasında yitirilen bilgeliği aramaktadır. Dünyanın her yanında bilgi alanı genişlerken, bilgelik alanı daralmaktadır.

*

Savaşların birbirini izlediği Yirmi birinci yüzyılın başında, bütün dünyada bilgi toplumu sona ererken, bilgelik toplumu başlamaktadır. Bilgi toplumu olmak dünyadaki savaşların önüne geçmeye yetmemiştir. Bilgeliğe dönüşmeyen bilgi, barışa değil, savaşa hizmet etmektedir. Durmadan daha yenisi geliştirilen silahlar, Ortadoğu başta olmak üzere, bütün dünyada büyük kan ve gözyaşı gölleri oluşturmuştur. Bilgi insanlarla birlikte, bilgeliği de öldürmektedir.

*

Bilgi toplumunun merkezinde bilginler, bilgelik toplumun merkezinde ise, bilgeler vardır Dünyada savaşsız savaş, kurşunsuz silah, kötülüksüz iyilik, yazısız kitap, sözsüz söz, bilginlerin değil bilgelerin işidir.

*

Dünyada bilgelik bilgiden üstündür. Bilgi bilgisayarlarla, bilgelik insanlarla korunur. Bilgelik yoksa, bilginin varlığı barış getirmez.

3 Mart 2021, 14:59

BİLGİYİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜREN AYDINLARIN DÜŞÜNCELERİ EYLEMLERİNE YANSIR

Asya ve Avrupa’nın parlayan yıldızı Türkiye’nin, dünyada kendisine geniş bir alan açabilmesi için, hem kendi hem de Batı kültürüne eleştirel bir gözle bakmasını bilen, aydınlara sahip olması, hayati önem taşımaktadır. Aydınlar Asya ile Avrupa kültürü arasında, büyük bir merkez oluşturan İstanbul’un, değerlerini dünyaya açacak, en etkili güçtür. Onların sesi, sessiz çoğunluğun sesidir. Seksenli yıllara kadar, Asya ve Avrupa’ya karşı, kendi sınırları içinde kapanan Türkiye’de, aydınlar önyargısız eleştiri yapma gücünü, büyük ölçüde yitirmişlerdir. Dünyadaki gelişmelerin dışında kalan Türk toplumu, evin balkonunda belirli sınırlar içinde, gözetim altında büyütülmeye çalışılan bir çınar gibi gelişememiştir. Türkiye kapalı toplum olmanın, darboğazlarını seksenli yıllardan sonra aşarak, yeni atılımlar yapmıştır.

*

Bütün ülkelerin ekonomik ve kültürel kaynaklarıyla, sınırlarının dışına çıkmaya çalıştığı bir dönemde, dünyadaki güç yarışında, büyük bir değişim yaşanmaktadır. Ülkelerden daha çok, kültürlerin savaştığı yeni dünyada, orduların yerine aydınlar geçmiştir. Asya ve Avrupa’da ülkelerin bayraklarını, orduları değil, aydınları taşımaktadır. Dünyada her ülkenin bayrağı, aydınların elinde yükselmektedir. Aydınlar yeni dünyanın silahsız akıncılarıdır.

*

Türkiye’deki bütün kurum ve kuruluşlar, üniversite öğretim üyeleri, edebiyatçıları, girişimcileri ve aydınlarıyla, kendilerine yarışma coşkusu kazandıracak, düşünce ve eylemlerle silahlanmak zorundadırlar. Türkiye’nin bayrağını dünyaya taşıyacak aydınların, İstanbul’u İstanbul yapan, Anadolu insanının bilgi ve bilgelik birikimini özümseyerek, Doğu’dan Batı’ya bütün dünya kültürleriyle, hesaplaşmaya hazır olmaları gerekmektedir.

*

Geçmişte İstanbul’u dünya başkenti yapanlar, başka kültürlerle hesaplaşmaktan çekinmedikleri gibi, yeri ve zamanı gelince kendilerini de eleştirmekten hiçbir zaman kaçınmamışlardır. Aydınları arasında eleştiri ve tartışmanın olmadığı bir ülkede, kültürel hayatla birlikte, ekonomik hayat da canlılığını koruyamaz. Eleştiriden kaçan yaşayan kültürleri yok sayan bir kültür, başka kültürler tarafından dikkate alınmadığı gibi, hiçbir zaman önemsenmez.

*

Bütün ülkelerde aydınlar, içinde yaşadıkları toplumdan sorumludurlar. Onlar toplumda güzellikleri gerçekleştirmek, gerçeklikleri güzelleştirmek için vardırlar. Aydınlar insanda toplumu, toplumda insanı görürler, konuşulacak yerlerde susmazlar, susulacak yerlerde konuşmazlar. Onlar fırtınasız denizlerdeki gemilerin değil, fırtınalı denizlerdeki gemilerin kaptanlarıdır. Onların eylem topraklarına, savaş ekilip ölüm biçilmez, barış ekilir hayat biçilir.

*

Aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, iyilikle kötülüğü, yükselişle düşüşü bir arada yaşayanlar, aydın olma sorumluluğunu, başarıyla yerine getirirler. Dünyada her aydın eylemleriyle birlikte, düşüncelerinin de toplamıdır.

*

Dünyanın her ülkesinde kültürlerin bayrağını, düşünce ve eylem ustaları olan aydınlar taşımıştır. Aydınların sesinin çoğunluğun sesi olduğu bir toplumda, herkesin sesi herkes tarafından duyulur. * . Aydınsız kültür, kültürsüz aydın olmaz. Aydınlar düşünceleriyle uyurlar, eylemleriyle uyanırlar. Aydın düşünce ve eylemiyle aydındır.

4 Mart 2021, 13:05

MÜZİKLE İNSANLARIN İÇ VE DIŞ DÜNYALARINDA CENNET RÜZGARLARI ESTİRMEK

Müzik dünyanın her ülkesinde insanların hem iç hem dış dünyalarında, büyük dalgalanmalara yol açan sanatların önünde gelir. Müzikle gökyüzünde binlerce kuşun, ötüşlerinin ve kanat çırpışlarının oluşturduğu korolara benzer, çok sayıda korolar oluşturulur. Müzikte nağmeler hayatın şiirini yakalayınca, eşsiz bir duaya dönüşürler. Camilerde meleklerle birlikte, gökyüzüne açılan ellerle, dualar gerçeklere dönüşür. Duaların yakarışları insanların, iç dünyalarından dış dünyalarına sayısız kapılar açar.

*

Dualarla insanların camiyle hayat arasındaki, uyumu ve dengesi süreklilik kazanır. Duanın ritmiyle hayatın ritmi üst üste çakışırsa, her şey kolaylaşır ve güzelleşir. Hayatın her alanında müzik, duaya bir ön hazırlık olur. Müzik sesin cami mermerin, duaya dönüşme coşkusunu yansıtır. Dünyanın neresinde olursa olsun, bir def eşliğinde, üç beş kişiden oluşan koronun seslendirdiği ezgi, dinleyenlerin iç dünyalarında kopan düşünce kasırgaları, dış dünyalarına eylem fırtınaları olarak yansır.

*

Ezgiler Türklerin ülkesi olan Büyük Türkistan’ın, Ural Dağlarının hem Doğu'sunun hem Batı'sının, inançsızlığı inanca dönüştüren yıllarını, anlatan büyük romancısı Cengiz Aytmatov’un deyişiyle: “Dağın kayalarını delip fışkıran, geçtiği yolları yeşerten, çiçekler açtıran kaynak” gibi, bütün dünyayı doldurur. Dünyanın her ülkesinde, müziğin gücü yaydığı sevgi dalgalarından kaynaklanır. O sevgi dalgaları halka halka genişleyerek bütün insanlığı kucaklar.

*

Alabildiğince yalın olabildiğince derin ezgiler , bana yetmişli yılların başında Oxford’ta, Ferruh Müftüoğlu ve Orhan Bilgin’in öncülüğünde düzenlenen, çoğunluğunu İngilizlerin oluşturduğu yedi kişinin sunduğu, Yunus’un ilahilerinden derlenmiş, müzik şöleninde yaşananları hatırlatır. Tek başına Türk dünyasına sığmayan, şiirleriyle bütün dünyayı etkileyen, “Ölümden niye korkarsın, korkma ebedi varsın” diyen, Yunus’tan kimse usanmaz, dinleyen herkes eşsiz bir iç dinginliğe erer.

*

İngiltere’de olduğu gibi, her ülkede dinleyiciler sanatçıların çevresinde, yakınlarıyla duaya durmuş bir bilgenin çevresinde halkalanır gibi halkalanarak, bir def dışında ellerinde herhangi bir müzik aleti olmadan, mikrofonla seslerinin doğallığını bozmadan, Yunus’un ilahilerini seslendirenlerle birlikte, dua etmenin en güzel örneğini verirler. İnsanlar gökyüzünden kendilerini kurtuluşa, erdirecek ipi yakalamışçasına sakinleşirler. Hepsinin yüzlerinde dualarıyla, gökyüzünün kapılarını aralamanın coşkusu gözlenir.

*

Sıradışı müzik şölenlerinde, sesler yavaş yavaş koşmaya başlayan bir atın, temposuyla yükselmeye başlar. Onların giderek yoğunlaşan coşkusu, dinleyicileri de sarar. Müziğin coşkusunu içselleştirenler, kendi iç dünyalarında büyük olduğu kadar, eşsiz bir yolculuğa çıkmış gibi, derin bir sessizliğe gömülürler. Dinleyiciler Fritjof Capra’nın, "Fiziğin Taosu" kitabında anlattığı sıcak bir yaz günü Pasifik okyanusu kıyısında, dalgaların gelişleriyle gidişleriyle birlikte, nefes alışverişlerinin ritmik sesini dinlerken, yakaladığı kusursuz ritmi yakalamanın büyük çoşkusunu yaşarlar.

*

Yalın müziğin eşliğinde oluşan doğal uyumun, bilincine varılan konserlerde, dinleyiciler bir dünyadan alınırlar, kusursuz bir uyum ve denge içinde olan, başka bir dünyaya taşınırlar. Uyuma ve dengeye kendilerini kaptıran insanlar, uzun bir süre daldıkları dünyanın etkisinden kurtulamazlar.

*

Dünyanın her ülkesinde inanan ellerde duaya dönüşen müzik, insanları ümitle doldurarak gökyüzüne yükseltirken, inanmayan ellerde ölümsüz diye ölümlüye bağlanmanın çığlığına dönüşür.

*

Her dönemde müzik hem iyiliklere, hem kötülüklere açılan iki kanatlı bir kapı işlevi yüklenir.yilikler Cennet'e kötülükler Cehennem'e giden yolları genişletir.

5 Mart 2021, 12:54

ÇUVALDIZI KENDİ GÖZLERİMİZE İĞNEYİ BAŞKALARININ GÖZLERİNE BATIRARAK KATILIMCI DEMOKRATİK KÜLTÜRÜ ZENGİNLEŞTİRMEK

Ülkelerin bütün dünyanın kabul ettiği göstergelerle ekonomik, siyasal ve kültürel çalışmaları sürekli değerlendirilir. Eleştiride can alıcı olan, değerlendirmelerin diğer toplumlarla karşılaştırmalı olarak yapılmasıdır. Bir ülke nerede durduğunu, nereye gitmek istediğini ve belirlediği hedefe nasıl ulaşacağını, sağlıklı olarak ortaya koymak istiyorsa, kıyaslanmaya hazır olması gerekir. Kıyaslama yapmadan, ülkelerin dünyadaki konumlarını değerlendirmek mümkün değildir.

*

Anadolu insanının eleştiri yöntemi, “İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır” atasözüyle özetlenir. Çuvaldız iğneye göre daha büyüktür. Birine saplandığında iğneden daha çok acı verir. Bu yüzden, çuvaldız başkalarına yöneltilen sert eleştiriyi, iğne de insanın kendine yöneltmekte zorlandığı ılımlı eleştiriyi simgeler. Bir toplumda insanlar, tutarlı bir eleştiri ortamı oluşturmak istiyorlarsa, karşındakileri eleştirirken, kendilerini hiçbir zaman unutmamalıdırlar.

*

Toplumda başkalarını eleştirirken sert olanların, sıra kendilerine geldiğinde, en azından ılımlı eleştiriye açık ve hazır olmaları gerekir. Eleştiri kültürünü geliştirmeyen toplumların, canlılıklarını korumaları mümkün değildir. Sert ya da ılımlı bir eleştiri geleneği oluşturmayan toplumlar, ekonomik, siyasal ve kültürel alanların hiçbirinde, yeni gelişmelerin yolunu açamazlar. Eleştirinin olmadığı toplumlarda, ortak akıl ve demokratik kültür gelişmez.

*

Kutsal kültürün son halkası olan İslamın, ana kaynaklarında çoğunluğun görüşlerine, birlikte konuşarak, tartışarak, karar almaya, çok büyük önem verilmiştir. Ancak Müslüman ülkeler, eleştiriyi özendiren, ortak akla büyük önem veren, demokratik ilkelere uyum sağlamada, beklenen başarıyı gösterememişlerdir. Oysa Türk ve İslam dünyası, demokratik mekanizmaya işlerlik kazandırmada, Batı ülkelerinden çok daha zengin bir mirasa sahiptir.

*

Bütün ülkelerde olduğu gibi, demokratik seçimlerle yöneticiler değiştirilmezse, yöneticiler seçimleri değiştirirler. Her ülke kendi kaynaklarından yola çıkarak, kendi demokrasini kendisi inşa etmek zorundadır. Demokratik ilkelerden uzaklaşmanın sorumlularını, her ülke dışarıda değil, içeride aramalıdır. Demokratik yönetim kültürü, bir hesap verme kültürüdür. Yönetenler ile yönetilenler sürekli birbirlerini sorgulamak zorundadırlar.

*

Toplumlar işaret parmaklarıyla, sürekli başka ülkeleri suçlarlarsa, unutmasınlar başparmak dışındaki üç parmak da kendilerini göstermektedir. Her toplum başarısızlıklarının sorumluluğunu, başka toplumlara yüklemek yerine, nerede hata yaptığına bakmalıdır. Bir toplum sorunlarına çözüm ararken, geriye dönüp, nerede yanlış yaptığını araştırmazsa, kusurlarını göremez. Kendilerini hiç eleştirmeyen, sürekli başkalarını eleştirenler, bakarkör olmaktan kurtulamazlar.

*

Demokratik toplum, seçimlerle yenilenen açık toplumdur. Ortak akla dayanan demokratik toplumlar, korku toplumları değil, güven toplumları olmak zorundadırlar.

*

İster yönetenler, isterse yönetilenler olsun, ortak akıl iyilikte yarışan çoğunluğun, yanlışta birleşmediğini bilir.

*

Ortak aklın değirmenine can suyunu, iyilikleri özendirerek, hayatı kolaylaştıranlar taşır.

6 Mart 2021, 12:00

YÖNETENLERİYLE YÖNETİLENLERİYLE SÜREKLİ SORGULANMAYAN SINIRSIZ BİR DÜNYADA SAVAŞLARIN ÖNÜNE HİÇBİR GÜÇ GEÇEMEZ

Dünü araştırmak ve derinleştirmek, bugünü değerlendirmek ve genişletmek, yarını planlamak ve aydınlatmak, aydınlar tarafından sağlıklı bir sorgulama ortamının oluşturulmasına bağlıdır. Sorgulama yapmasını bilenler, başarısızlıkların sorumluluğunu, düşmanlarına yüklemezler. Sorgulama kalem gibi, iki uçludur. Sorgulanmayan düşünceler, hiçbir zaman eyleme dönüşmezler.

*

Sorgulama yapmasını bilen toplumlarda, binbir düşünce gelişir, binbir düşünce yarışır, binbir eylem yapılır. Sorgulama hem düşünceyi, hem de eylemi kanatlandırır. Sorgulamada olumsuzluklar kadar, olumluluklar da ortaya dökülür, enine boyuna tartışılır. İnsanlar karşı karşıya oldukları sorunların, kaynağındaki sorumluları ararken, başkalarından önce dönüp kendilerine bakarlar. Bu yüzden sorgulama, kimsenin incitilmediği, sütten beyaz, baldan tatlı bir süreçtir.

*

Bal yapması nasıl arının ödülü ise, insanın sorgulanmasının, ödülü de özgünlüktür. Sorgulama sınırlarının, genişletilmesine paralel olarak, özgünlük alanı genişler ve büyük bir canlılık kazanır. Özgünlüğün özendirildiği her toplumda, binbir düşünce doğar, binbir eylem yapılır. Sorgulamayla gelen özgünlüğün gücü, herkesin aynı resme bakıp, farklı yüzler görmesinden kaynaklanır. Sorgulamada bir resimde, binbir resim görülür.

*

Toplumlarda sorgulamaya verilen önem, özgünlüğe verilen önemdir. Sorgulamanın olmadığı toplumlarda, özgürlük olmadığı gibi, özgünlük de olmaz. Yönetenler özeleştiri yapmazlarsa, yönetilenler hiçbir zaman kendilerinde, eleştiri yapacak gücü bulamazlar. Demokratik toplumlarda, sorgulama yönetim piramidinin, tepesinden aşağıya, tabanından da yukarıya doğru yapılır. Sorgulamayla olumluluklar özendirilir, olumsuzluklar önlenir.

*

Farabi’’nin “Erdemli Devlet” kitabında vurguladığı gibi: “Bilgelik yöneticilerin vazgeçilmez özelliklerinden biri olmazsa, devletler yöneticisiz kalır.” Yöneticiler için bilgelik gibi, sorgulayıcılık da ana özelliklerin başında gelir. İster kamu, ister özel, isterse gönüllü kurum ya da kuruluş olsun, yöneticiler sorgulamada yetersiz kalırlarsa, yönetilenler bütün kusurların kaynağını, kendilerinden önce başkalarında aramaya başlarlar.

*

İnsanlığın yanlışta birleşmeyen ortak aklı, sorgulamayla yeni açılımlar kazanır. Ortak akıl için yol birdir. Dünyada hiçbir ülkede ortak akıl yanlışta birleşmez. Bunun için, ortak akıldan beslenmeyen kültürler, uzun ömürlü olmazlar. Dünyanın her ülkesinde ortak akıl, sorgulama kültürüyle zenginleşir. Sorgulama kültürünü zenginleştirmeyen toplumlar, ürün, hizmet ve bilgi üretim güçlerini büyütemezler. Kendilerinde dünyanın ortak aklına, katkıda bulunacak gücü bulamazlar.

*

Gece ve gündüz farkının ortadan kalktığı bir dünyada, toplumlar gece karanlığını, gündüzün aydınlığına dönüştürmek zorundadırlar. Güneş altında kimse kusurlarını gizleyemez. Yönetenler yönetilenlerden, yönetilenler yönetenlerden sorumludur.

*

Sürekli sorgulanmayan bir dünyada ekonomik, siyasal ve kültürel hayat yaşanır olmaktan çıkar. Dünyada kusursuzluğun yolu, sorgulama yapmasını bilenlerle açılır.

*

Bütün dünya için sorgulama zamanıdır. Kusursuzluğu arayanlar, sorgulanmaktan ve sorgulamaktan korkmazlar.

7 Mart 2021, 12:59

FARABİ'NİN BUHARA'SI BUHARA'NIN FARABİ'Sİ DÜNYAYI AYDINLATMAYA DEVAM EDİYOR

Farabi güncelliğini hiç yitirmeyen eserleriyle, bin yıl öncesinde yaşamış olmasına rağmen, düşünce tarihi içinde kendisine vazgeçilmez bir yer açar. Hint’ten Babil’e, Babil’den Mısır’a, Mısır’dan Yunan’a, Yunan’dan Roma’ya, Roma’dan İslam’a, İslam’dan Avrupa’ya,Avrupa'dan Amerika'ya,Amerika'dan Çin'e elden ele dolaşan, düşüncenin yere hiç düşmeyen meşalesi, iklimden iklime geçiyor. Meşale geçtiği ülkelere dönüştürücü güç kazandıra kazandıra, tarih içindeki gizemli yolculuğuna devam ediyor.

*

Dünya düşünce tarihinde usta yorumcu ve büyük geliştirici, Farabi’nin adı Aristo’dan önce gelir. Aristo’yu eleştirel gözle elden geçiren, düşüncelerini enine boyuna tartışan Farabi, Aristo’nun en büyük yorumcusu ve en büyük geliştiricisi olarak bilinir, adı Aristo’yla birlikte anılır. Onun İslam düşüncesi içindeki, yerini ortaya koyarken, Batı dünyasına ilk ışık tutan, Türk düşünür olduğu hep vurgulanır. Bu yüzden Batılılar için, Aristo’dan önce Farabi gelir. Çünkü Batılılar medeniyetlerinin temellerinden biri olan Yunan düşüncesini, Farabi gibi düşünürler aracılığıyla tanırlar.

*

Farabi Buhara’da 870 yılında doğar ve 950 yılında Şam’da ölür. Felsefeye çok ilgi gösterir. Bağdat’ta fıkıh öğrenir. İslam dünyasında müziğin, kuramsal temellerine ilişkin ilk çalışmaları yapar. Hayatın içinde olan Farabi, çok yönlü bir düşünür olarak tanınır. Önemli kitaplarını Halep’te yazar. Dünyayı “büyük insan”, insanı “küçük dünya” olarak nitelendirir, görüşleriyle İbn Arabi’yi etkiler. Buhara’nın neresine bakılırsa bakılsın ya bir medreseyle ya bir camiyle karşı karşıya gelinir. Biruni’yi, İbn Sina’yı ve Farabi’yi, Buhara medreselerinde ders verirken görür gibi olunur.

*

Eski Buhara’nın merkezinde Samanoğulları devletinin kurucusu, İsmail Han’ın türbesi yer alır. Çöl fırtınalarıyla türbe kumlar altında kalarak, Moğol saldırılarında yıkılmaktan kurtulur. Derin bir sanat eseri olan yalın yapı, türbe mimarisinin ilk örneklerinden birini oluşturur. Yüz metrekare bir alan üzerine tuğladan yapılır. Değişik sıcaklıklarda pişirilen, tuğlaların yapımında deve sütü ve yumurta akı kullanılır. Türbe on sekiz ayrı renkte ve desende bir tuğla şiirine benzer. Türbedeki gizemli şiirsel tuğlalar ziyaret edenleri şiire, şiir duaya götürür.

*

Sekizinci yüzyıla kadar Buhara’da Budizm, Zerdüştlük ve Hristiyanlık benimsenen inançların arasında yer alır. Müslümanların gelişiyle Buhara’nın yüzü baştan sona bütünüyle değişir. İslamın bütün insanlığı kuşatan aydınlığında, kutsal olarak bilinen inançlar inanırlıklarını yitirirler. Müslümanlardan önce Buhara’ya, Dara ve İskender gelir. Ancak Buhara Müslümanlara kucak açar. Buhara Samanoğulları, Karahanlılar ve Timurlular dönemlerinde, çatışmalardan uzak kalarak barış içinde birlikte yaşanan eğitim ve öğretim şehiri olma ayrıcalığı kazanır.

*

Geçmişte yapılan hatalardan daha çok alınacak derslere önem veren Buharalıların, kapıları ve sofraları büyük bir içtenlikle, Buhara’yı sevenlere her zaman sonuna kadar açılır. Buharalılar geçmişin sıkıntılı yıllarından önce, geleceğin güzel yıllarını konuşurlar. Buhara Türk Cumhuriyetlerinin Birleşmiş Milletlerine benzer. Buhara’nın ana caddelerinde dolaşanlar başta Özbekler, Tatarlar, Türkmenler, Uygurlar, Kazaklar, Azeriler, Kırgızlar, Başkurtlar, Kabartaylar, Çerkezler ve Çeçenler olmak üzere, sürekli ziyaret edilen bereketli topraklar olarak, dünyanın her yanından gelmiş ziyaretçilerle karşılaşırlar.

8 Mart 2021, 12:53

SÖZDE ÖZÜ BİLGELİKTE BİLGİYİ İÇSELLEŞTİREREK YENİ SÖZLER SÖYLEMEK

Geçmişten geleceğe yolculukta, bilgelik bilgili olmak kadar önemlidir. Bilgiyi bilgeliğe bilginin öğretmeni, bilgeliğin öğrencisi olmayı bilenler dönüştürürler. Dünyada bilgeliğin öncüleri, insanlığın düşünce birikimine katkıda bulunanlardır. Onlar geçmişle gelecek arasındaki sınırları ortadan kaldırılarak, geçmişe bakarken geleceği, geleceğe bakarken geçmişi görürler. İnsanlık tarihinde, geçmiş gelecek, gelecek geçmiştir.

*

Bilgelik hayatın olgularla, olguların hayatla anlatımıdır. Bütünlük ve süreklilik içinde bilgeler, geçmişi bugüne, bugünü geleceğe taşıyacak, düşünce ve eylemlerin temellerini atarlar. Düşünce eylemlerle, eylemler düşüncelerle inşa edilir. Her yeni düşünce, her yeni eylem, yeni kelimelerle, yeni kavramlarla sunulur. Bilgi ve bilgelikle, düşünce ve eylemin özü söze, sözü yazıya dönüşür. Öz olmadan söz olmaz. Önce söz değil öz vardır.

*

Kavramlar ve kelimeler, düşüncelerin ve eylemlerin, özden söze yolculuğunda, vazgeçilmez bir önem taşırlar. Bilinen kelime ve kavramların hacmiyle, düşünce ve eylem gücü arasında doğru orantılı bir bağıntı vardır. Çok dil bilenlerin, kelime ve kavram dünyaları zengin olanların, düşünce ve eylem dünyaları zengin olur. Dünyanın her yerinde, büyük bir bilgelik birikimine sahip olanlar, arkalarında insanlık tarihini dönüştüren eserler bırakırlar.

*

Arkasında bir “Cezayir Devleti”, bir “Osmanlı Donanması”, bir “Tersane Düzeni” bırakan Bilge Denizci Barbaros Hayrettin, en az yedi dil bilen, düşünce ve eylem dünyası oldukça zengin, bir Osmanlı üst düzey devlet yöneticisidir. Geçmişten geleceğe bakan bir bilgelikle, ‘Paylaşılmaz’ denilen, iktidar ve yönetim gücünü paylaşmış, Kuzey Afrika ile Anadolu’yu birbiriyle bütünleştirmeyi bilmiştir. Cezayir sultanlığından feragat ederek “Denizlerin Sultanı” olmuştur.

*

Osmanlının son, Cumhuriyetin ilk yıllarının bilge insanları, Mesnevi ve Mukaddime yazıldığı dilde okudukları gibi, Shakespeare ve Rimbaud’yu da ana dillerinden okumuşlardır. Bilginin ve bilgeliğin vatanının olmadığı düz kare dünyada, Anadolu insanı Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun, “Üç Dil” şiirinde vurguladığı gibi: “En azından üç dilde” düşünmesini, yazmasını, konuşmasını bilmek zorundadır. Üç dil bilmeyenler, dünyanın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunamazlar.

*

Bilgiden bilgeliğe, düşünceden eyleme yolculukta, öz de söz de önemlidir. Söz özün habercisidir. Özü olmayan sözün gücü, sözü olmayan özün etkisi olmaz. Öz söze, söz öze kavram ve kelimelerle dönüşür. Bilginin bilgeliğe, düşüncenin eyleme dönüşmesinde, söz değişir, öz değişmez. Her kuşağın bilgelerinin sorumluluklarının başında, özü tekrar tekrar yorumlamak gelir. Düşünceler yorumlana yorumlana yeni açılımlar kazanırlar.

*

Anadolu’nun yeni bilgeleri, Arapça düşünmeden, İngilizce yazmadan, Türkçe konuşmadan, bütün dünyanın susuzluğunu çektiği, bilgeliği yakalayamazlar.

*

Bilgi peşinde koşanların, bilgelik arayanlardan açık ara, önde olduğu seküler dünyada, bilgiyi bilgeliğe dönüştürme açlığı çekilmemektedir.

*

Dünya bilgelikle savaşlardan arınır. Bilgi artarsa bilgelik azalır. Bilgiyi bilgeliğe dönüştürmeyen dünya çoraklaşır.

9 Mart 2021, 12:59

KARE DÜNYADA YERELLEŞEREK KÜRESELLEŞMESİNİ KÜRESELLEŞEREK YERELLEŞMESİNİ ÖĞRENMEK

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın canlılığı, yerel düşünme, küresel davranma ustalığında gizlidir. İletişim ve ulaşım alanlarındaki gelişmelerle, dünyada gözden ve gönülden ırak olmak ortadan kalkmıştır. Sınırların önemsizleştiği için, her kurum ve kuruluş, ya yerel ya küresel değil, hem yerel hem küresel olmak zorundadır. Yerel kalmak yok olmaktır. Bilinen mantık ilkelerinin geçerlilik alanları daralmıştır.

*

Yerel ya da küresel yalnızca bir uçta yer alan, kurum ve kuruluşların dünyadaki gelişmelere, uyum sağlamaları mümkün değildir. Yerelleşerek küreselleşenlerin dünyasında, kurum ve kuruluşların güçleri, her iki uçta birden yer almalarından kaynaklanmaktır. Artık iki uç arasında, hem çok büyük bir yakınlık hem de çok büyük bir uzaklık vardır. Onlar bir dairenin başlangıç ve bitiş noktalarına benzerler. Birbirlerine bakarlarsa çok yakın, birbirlerine sırtlarını dönerlerse çok uzaktırlar.

*

Türkiye’nin Kopenhag kriterlerini yakalayan bir demokratik kültüre, Maastricht kriterlerine yaklaşan bir ekonomik yapıya kavuşması, kamu, özel, gönüllü bütün kurum kuruluşların, yerelleşerek küreselleşmelerine bağlıdır. Onlar hem yerel, hem de küresel vizyonlarıyla, demokratik mekanizmayla birlikte, pazar mekanizmasının da kusursuz bir biçimde, işletilmesinin en büyük ve en önemli dinamiklerini oluşturacaklardır. Onların sesi sağduyunun sesi olacaktır.

*

Kurum ve kuruluşlar, geliştirdikleri kurumsal sorumluluk, toplumsal girişimcilik yatırımlarıyla, toplumların düşünce zenginliğine ve eylem derinliğine katkıda bulunarak, kazandıklarını, toplumun bütün kesimleriyle paylaşmalıdırlar. Dünyadan alınan kaynaklarla, elde edilen kazançları dünyayla, paylaşmasını bilmeyen kurum ve kuruluşlar, sürdürülebilirliklerini koruyamazlar. Yeni dünyada paylaşmayanlar paylaşılırlar.

*

Gece ve gündüz farkının ortadan kalktığı, gizliliğin olmadığı şeffaf dünyada, bütün kurum ve kuruluşların, en büyük sermayeleri, küresel, genel geçer etik değerleridir. Kant’ın “Ebedi Barış” risalesinde ortaya koyduğu gibi: “Siyaset etik önünde diz çökmezse, ebedi bir barışın parlayabileceği seviyeye ulaşmak hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.” Toplumda bir arada yaşamada önemli olan insandır. İnsan dünyada toplumun temelidir. İnsan etiğin nesnesi değil, öznesidir.

*

İnsanda toplumu, toplumda insanı görmeden, etiği kültür ve ekonominin ana dinamiğine dönüştürmeden, dünyada iyilikleri çoğaltmak, kötülükleri azaltmak, her zaman çok güç olmuştur. Düz kare dünyanın, bütün insanlar için yaşanır kılınmasında, ekonomik sorumluluklar kadar, kültürel sorumluluklar da büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda bütün dünyanın, bilgi birikimini büyütmekten daha çok, bilgelik birikimini büyütmeye ihtiyacı vardır.

*

Kurum ve kuruluşlar babalarından miras olarak değil, torunlarından ödünç olarak aldıkları dünyayı, bütün insanlık için yaşanır kılmayı bilmelidirler.

*

Ekonomik karlılık kadar, toplumsal karlılığa da önem vermek, kurumsal ve toplumsal sorumlulukların başında yer alır.

*

Geleceğin barış dünyasını, savaşın ateşini yakana, barışın suyu olmayı bilenler inşa edecektir.

10 Mart 2021, 12:41

BUHARİ'SİYLE MATURİ'SİYLE EBU HANİFE'SİYLE YESEVİ'SİYLE TÜRKİSTAN TÜRKLERİN KİMLİĞİNİ OLUŞTURANLARIN ÜLKESİDİR

Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Büyük Türkistan’daki gelişmeler, Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar uzanan, İslam ülkelerinin dünya barışının sağlanmasında, vazgeçilmez önemleri olduğunu göstermiştir. Vietnam yenilgisini unutan Amerika’nın Irak’a, Afganistan’da paramparça olan Rusya’nın Suriye’ye, asker göndermeleri, bütün Ortadoğu’yu büyük bir Filistin’e dönüştürmüştür.

*

Geçen yüzyılda dünya denilince, akla Amerika ve Rusya geliyordu, yeni yüzyılın başında ise, dünya denilince akla İslam, Hint ve Çin dünyaları gelmektedir. Amerika'sıyla ve Avrupa’sıyla Batı dünyası Yirmi birinci yüzyılın başında siyasal ve kültürel gücünü yitirmiştir. Batı dünyası İslamın yalnızca Arapların ve Türklerin, inancı olmadığını görmüştür. Dünyanın yeni güç havzası Pasifik bölgesinde, bir milyara yakın Müslümanın yaşadığı ortaya çıkmıştır.

*

Ortaçağlarda İspanya’da, Doğu Avrupa’da ve Rusya’da olduğu gibi, Batı ülkeleri yeniden İslam dünyasıyla karşı karşıya gelmişlerdir. Daha da önemlisi, İslam hem Avrupa’ya, hem Amerika’ya yerleşmiş durumdadır. Batı’nın İslam dünyasına savaş açması demek, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, bütün ülkelerde bir iç savaş başlatması demektir. Bu yüzden Batı dünyası, terörle savaşın İslam’la savaş olmadığını, tekrar tekrar vurgulamak zorunda kalmaktadır.

*

Bir kıvılcımın İslam ve Batı dünyasını, büyük bir yangın alanına çevirebileceği, bir dönemden geçilmektedir. Böylesi- ne çalkantılı bir yüzyılın başında, dünyanın en büyük edebiyat ödülleri Sezai Karakoç başta olmak üzere Müslüman edebiyatçılara verilmelidir. Türk dünyasının ünlü edebiyatçısı Cengiz Aytmatov onların başında gelmektedir. O bütün ülkeleri ilgilendiren sorunları, romanlarıyla yerel kültürden yola çıkarak, küresel kültüre taşımayı bilmiştir. O Türk ve Rus dünyasının, bütün dünyaca tanınan, en büyük edebiyatçılarından biridir.

*

Aytmatov Türk dünyası için, çok hızlı ve çok zor geçmiş Yirminci yüzyılın yazarıdır. Onun romanlarında Bişkek’ten Petersburg’a kadar geniş bir coğrafyada etkili olan Türk kültürü bir nehir gibi akarak, büyük denizlere ulaşmıştır. Aytmatov Kırgızistan’ın tarihini merkeze alarak, Buhari'yla,Maturidi'yle,Ahmet Yesevi'yle İslam'ın temellerinin atıldığı Büyük Türkistan’ın yüzyılların içinde oluşan, zengin kültürünü masalsı, bir destan gibi ele almıştır. Kelimelerin her şeyi anlatmaya yetmediği bilen Aytmatov, yerel kültürden sonuna kadar yararlanmıştır.

*

Dostoyevski’lerden, Tolstoy’lardan geri kalmayan Kırgızların büyük romancısı Aytmatov, “Bir dal kırılsa ne çıkar, yeter ki çınarın gövdesi sağlam olsun” diyerek, kitaplarında büyük Türkistan’ın parlak geleceğini anlatmıştır. Onun gözünde Türkistan’ın güzel insanları, her biri başlı başına bir roman olduğu kadar, hepsi de tek başına birer kahramandır. Onlar dağlarda büyük yokuşları, büyük inişleri olan aşılmaz yolları, birbirleriyle yardımlaşarak, aşmasını bilmişlerdir. Toplumlar kendi geçmişlerine ve kendi kültürlerine var güçleriyle sarılmadan, geçmişten geleceğe giden yolda, karşılarına çıkan engelleri aşarak küreselleşemezler.

*

Aytmatov’un vurguladığı gibi: “Güzel söz sıcak demir gibidir, vaktinde söylenmezse, soğur taş gibi olur.” Güzel söz zamanında güzelce söylenmelidir.

*

Dünyayı dönüştürecek güzel sözün ustaları yerel kültürün derinliklerinde dolaşmadan, küresel kültürün zenginliklerine ulaşamazlar.

*

Buhari'siyle,Maturidi'siyle,Ebu Hanife'siyle,Ahmet Yesevi'siyle Büyük Türkistan, "güzel düşünmesini, güzel görmesini" bilenlerin ülkesidir.

11 Mart 2021, 12:01

TOPLUMLARDA DEĞİŞİM DEVRİMLE DEĞİL EVRİMLE YAPILIR DEĞİŞİME DİRENİLMEZ DEĞİŞİM YÖNETİLİR

Değişik etnik kökenlerden gelen Anadolu insanı, milletten gelen bir istekten daha çok, devletten gelen bir baskıyla, büyük bir değişim yaşamıştır. Türkiye’de büyük sarsıntılara yol açan değişim, evrimle değil, devrimle gerçekleştirilmiştir. Bu yüzden de devrimlerin Anadolu insanının ekonomik ve kültürel dünyasında, büyük sarsıntılara, büyük yıkımları, büyük acılara yol açmıştır.

*

Türkiye Tek Parti yönetiminde değişimi yönetmesini, değişmeden gelişmesini başaramamıştır. Bütün kesimleriyle Anadolu, öylesine değiştirilmiştir ki, hiçbir şey aynı kalmamıştır. Güçle yapılan devrimler, Anadolu insanının değişmeyen değerlerini de değiştirmiştir. Oysa değişimler değişmeyen değerleri, korumak için yapılır. Değişim süreklidir ve kesintisizdir. Dünyada bir ülke, ne kadar çok değişirse, o kadar aynı kalır. Ancak değişimler, güçle değil, oyla yapılmalıdır.

*

Tarihin her döneminde, değişimlerin değişmeyen, küresel yasaları vardır. Her değişim sürecinin, değişen değerleriyle, değişmeyen değerleri, gündüzle gece gibi birbirinden ayrılmaz. Hiçbir gündüz yoktur ki, onda bir gece, hiçbir gece yoktur ki, onda bir gündüz olmasın. Benzer şekilde, hiçbir değişen yoktur ki, onda bir değişmeyen, hiçbir değişmeyen yoktur ki, onda bir değişen olmasın. Değişen ile değişmeyen değerler birbirlerini tamamlayan bir bütündür.

*

Türkiye’nin ana sorunu ya değişmemek ya değişmek değil, hem değişmek hem değişmemektir. Bunun için de bütün bir Anadolu, bir dergahtaki derviş gibi, hem öğreten hem öğrenen, bir gemideki yolcu gibi, hem duran hem giden, bir cevizdeki ağaç gibi, hem görünen hem görünmeyen, olmasını başarmalıdır. O zaman Türkiye, Batılılar gibi, bin ürün bin hizmet üretir, Doğulular gibi, bir ürün bir hizmet tüketir.

*

Dünyada değişim rüzgarları süreklidir. Zamanı gelmemiş bir değişimi kimsenin hızlandıramadığı gibi, zamanı gelmiş bir değişimi de hiç kimse durduramaz. Değişimi devrimle gerçekleştirenler, büyük zarar verirler. Değişimi evrimle gerçekleştirenler ise, büyük yarar sağlarlar. Devrimler savaşla, evrimler barışla, ülkeleri dönüştürürler. Devrimler çatışmaya, evrimler yarışmaya dayanırlar. Yarışmanın olmadığı ülkelerde, hayatın hiçbir alanında gelişme olmaz.

*

Hem değişmesini, hem değişmemesini başaramayan ülkeler, uzun ömürlü olmazlar. Türkiye değişmeden değişmesin başaramadığı için, kendilerine benzemeye çalıştığı ülkelerin, çok gerilerinde kalmıştır. Türkiye’de, nelerin değişmesi, nelerin değişmemesi gerektiği, yeterince araştırılmadığından, Anadolu insanı devrimlerle darbelerle çok büyük bedeller ödemiştir. Ayrıca Türkiye üretmeden daha çok, tüketmede Batılılara benzemiştir.Batılılar gibi üretmeyi değil,Batılılar gibi tüketmeyi öğrenmiştir.

*

Ülkelerin değil medeniyetlerin savaştığı, düz kare dünyada, Türkiye değişmeyen değerleri koruyarak, değişen değerlere uyum sağlamasını öğrenmek zorundadır.

*

Dünya değişmeyen değerlere dayanılarak değiştirilir. Kök- lü değişim devrimle değil, evrimle gerçekleştirilir.

*

Devrim kan alır, evrim kan verir. Devrim çatışma, evrim yarışma ister.

12 Mart 2021, 11:48

ATEŞ DÜNYASINI GÜNEŞ DÜNYASINA MEHMET AKİF GİBİ "KORKMA" DEMESİNİ BİLENLER DÖNÜŞTÜRÜR

Bu yazı daha önce 12.03.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Osmanlı Devleti'nin uzun ömürlü olması, kuruluş yıllarından son yıllarına kadar, eğitime önem vermesinden kaynaklanır. Osmanlı döneminde Bursa, Edirne ve İstanbul yanında, geleceğin sultanlarının sancak beyliği yaptığı Manisa, Kütahya ve Amasya Anadolu'nun eğitim ve kültür merkezleri olmuştur.Bütün Osmanlı şehirlerinin merkezinde çarşı, cami ve medrese vardır. Çarşının zenginliği ve caminin etkinliği, iki kurum arasında uyum ve düzeni sağlayan medreseye dayanır.

*

Anadolu şehirlerinin, ekonomik ve kültürel zenginliğinin temelinde, eğitim kurumlarında öğretilen derslerin zenginliği yer alır. Tarihin her döneminde, eğitim seviyesi yüksek olan toplumların, ürün, hizmet ve bilgi üretim güçleri büyük olmuştur. Eğitime yapılan yatırım, her zaman getirisi en çok olan yatırımdır. Bu yüzden, başta sancak beyliği Manisa'da geçen Fatih ve Kanuni olmak üzere, bütün Osmanlı sultanları eğitime hem öncelik, hem de önem vermişlerdir.Osmanlı Devletinin temellerini bilge sultanlar atmıştır.Onların yönetiminde devlet, erdemli devlet olmuştur.

*

Yazdığı "Milli Marş" bütün Türkiye tarafından, ayakta dinlenen Mehmet Akif, Türk coğrafyasında rahmetle anılır.O düşünce, sanat ve eylemiyle, eksiksiz bir Anadolu insanıdır. Mehmet Akif Sezai Karakoç'un "İstanbul içinde ikinci bir İstanbul" dediği Fatih'te doğup büyümüştür. Babası Rumeli, annesi Buhara kökenlidir. Yeniliğe açık, gözü pek yanını babasından, duyarlı, geleneğe bağlı yanını da annesinden almıştır. Fatih Osmanlı dünyasının eğitim ve kültür merkezidir. Peyami Sefa'nın romanında vurguladığı gibi, Anadolu insanının düşünce ve eylem kaynağı "Harbiye" değil, "Fatih" olmuştur. Anadolu Fatih'ten beslenmiştir.

*

Mehmet Akif'in babası "Temiz Tahir" diye bilinen, Fatih medresesinin hocalarından Mehmet Tahir Efendi'dir. O ana eğitimini babasından almıştır. Lise eğitimi sırasında Arapça, Farsca ve Fransızca öğrenmiş, Gülistan, Bostan ve Mesnevi'yi yazıldığı dillerden okumuştur. Çocuk yaşta kaybettiği, "Beyaz sarıklı, temiz, yaşca ellibeş ancak/Vucudu zinde, fakat saç sakal ziyadece ak" diye anlattığı babası, onun aynı zamanda hocası olmuştur.Türk dünyasında her ev bir okuldur.

*

İstanbul'un alınarak, Anadolu ile Balkanlar'ın elele vermesi, Osmanlı tarihinde, yeni bir dönüm noktasıdır. Sultan Fatih İstanbul'da ilk namaz kıldığı Ayasofya ile yetinmemiş, onun kadar görkemli Fatih camisi ve çevresindeki eğitim kurumlarını, Havariler Kilisesinin harabelerinin üzerine yaptırmıştır. Onun türbesi de, Ayasofya'da değil Fatih'tedir. Artık Roma yüzyılları bitmiş, Osmanlı yüzyılları başlamıştır.Fatih iki kıtanın, iki denizin sultanıdır.

*

Osmanlı'yı Osmanlı yapan Fatih'in Fatih'te kurduğu eğitim kurumlarıdır. Onlar, herkese açık, ders odaklı, duvarsız, kapısız, herşeyden önce öğrenmeyi öğreten, hemen karşılık beklemeyen, sürekli eğitim kurumlarıdır. Onların giderleri, gönüllü kuruluşlarca karşılandığı için, uzun ömürlü olmuşlardır. "Asım"ın neslini onlar yetiştirmiştir.

*

Yirminci yüzyılın başında Londra'ya, Paris'e, Atina'ya ve Viyana'ya karşı İstanbul'u Asım'ın nesli korumuştur.

*

Yirmi birinci yüzyılın başında, "Diriliş" nesli Berlin'e ve Brüksel'e uzanmayı bilmiştir.

*

Viyana'dan dönenler, yeniden Viyana önündedirler.

*

"Mavera" neslinin kızıl elması New York'tur.

*

Yeni Türkiye için bütün dünya vatandır.

*

Yeni fatihler yeni olan akıncılardır.

*

Bayrak yeni uç beylerini izler.

13 Mart 2021, 12:20

AMERKA'LISIYLA AVRUPA'LISIYLA AVRASYA'LISIYLA EKONOMİK KÜLTÜRÜ KUTSALLAŞTIRANLAR KUTSAL KÜLTÜRE SAVAŞ AÇARLAR

Büyük Türkistan’ın sorumluluk taşıyan aydınları, ekonomik ve kültürel bütün zenginliklerinin, Moskova’ya kaçırılmasının önlenemediğinin unutulmaması için, sürekli vurgulama gereği duyarlar. Avrupalıların Orta Doğu’yu ve bütün Afrika ülkelerini yağmaladıkları gibi, Ruslar da Kafkasya’yı ve Orta Asya’yı yağmalıyorlar. Onlar İkinci Dünya Savaşından sonra, bütün Orta Asya’nın zenginlikleri yetmemiş gibi, Doğu Avrupa’nın müzelerinde buldukları her şeyi Rusya’ya kaçırıyorlar. Ruslar yağmalamada İngilizlerden, Fransızlardan ve İspanyollardan geri kalmıyorlar. “Ekonomi her şeydir ekonomi için her şey yapılır” diyenler, yağmalamada hiçbir sınır tanımıyor.

*

Truva’nın Kralı Priamos’un Batı’da dillere destan hazinelerini, bulma hırsıyla yanıp tutuşan Alman Heinrich Schliemann, Rüstem Aslan’nın “Troya” kitabında ayrıtılı olarak anlattığı gibi, dehşet verici bir tarihi eser kaçakcılığının çarpıcı bir örneğini verir. Schliemann 1869’da İstanbul’a gelerek, dönemin Osmanlı yönetiminden kazı izni alır. Homer’in Truva savaşlarını anlattığı İlyada’sına dayanan Arkoloji tutkunu, geçmiş yüzyıların tarihinden daha çok hazinelerinin peşinden koşar. O doymayan açgözlülüğüyle yeraltında kalan şehirinin, altını üstüne getirir her şeyi kırar ve döker.

*

Yunanlılardan önce Truva’nın altın takılarına sevdalanan Schliemann, Amerika’ya altın aramaya giden Avrupalılar gibi, aradığı göz kamaştırıcı takıları bulur. Alman hazine arayıcısı birkaç yıl süren kazı çalışmalarından sonra, Çanakkale’de bulduğu Truva hazinelerini yönetime haber vermeden, önce Yunanistan’a ardından dönemin Almanya’sına kaçırır. Anadou’dan çalınan binlerce parça tarihi eser, 1873 yılında Berlin’de Prusya Krallığının müzesine geçer. Sonradan değişik müzelerde sergilenmek üzere, kendi topraklarının eserleri gibi, cömertçe bütün müzelere dağıtılır.

*

Toprağının her köşesinde tarihi eser kaynayan açık hava müzesi Anadolu’dan çalınan takılar, uzun yıllar Almanya’da kalırlar. Ancak her çalınanın çalındığı gibi, Anadolu’dan çalınanlar, Ruslar tarafından çalınırlar. İkinci Dünya Savaşı sırasında Berlin’i işgal eden Ruslar tarafından, milyonlarca tarihi eserle birlikte takılar el konularak Moskova’ya götürülür. Rusların uzun yıllar gizledikleri, çalmadıklarını söyledikleri hazinelerin, bir sanat tarihçisinin yaptığı yorucu araştırmalarla, Moskova’da Puşkin müzesinin depolarında olduğu ortaya çıkarılır, Ruslar çaldıklarını kabul etmek zorunda kalılar.

*

Uluslararası kültür kuruluşlarında yasal takipte olan Truva hazinelerinin, Anadolu’dan kaçıran Almanya’ya geri verilmesi için görüşmeler yapılıyor. Bergama tapınağını Berlin’e taşıyan Almanlar, çalıntı takıların Çanakkale’de Hisarlık tepesinde değil, Berlin’de bulunmuş gibi sahip çıkarak peşine düşüyorlar. İngilizlerin Firavunların mezarlarına kadar her şeyi İngiltere’ye taşımaları gibi, Almanlar Anadolu’nun tarih ve kültür hazinelerini Almanya’ya taşımanın peşindeler. Ancak tarih başkalarının kaynaklarına el koyanların, kaynaklarına el konulduğunu gösteriyor, yapılan haksızlıklar kimsenin yanına kar olarak kalmıyor.

*

İngilizlerin Mısır’da, Fransızların Cezayir’de, Almanların Anadolu’da yaptıkları, kültür ve sanat yağmalamasını, Ruslar Özbekistan’da yaparlar. Onlar halılarından başlayıp, kitaplarına varıncaya kadar, Türklerin ve Müslümanların ortak kültürel zenginliklerini Moskova’ya götürürler. Özbek aydınlar tarif edilmez bir hüzünle, bir açıkhava müzesi olan Hive’nin, Buhara’nın ve Semerkant’ın tarihi eserlerinin ve yazma kitaplarının, bütünüyle Moskova’ya taşındığını söylüyorlar. Ve ekonomik kaynakları birlikte değerlendirmek için, kültürel kaynakları birlikte korumanın üzerinde önemle duruyorlar.

*

Tarih içindeki uzun yolculuklarında kültür ve ekonomi merkezi şehirler, kura kura genişleyen Türkler, kimliklerini oluşturan geçmiş yüzyıllarda medeniyetler beşiği Küçük Asya’yı, kendilerine değişmez vatan edinirler.

*

Anadolu’nun dünyanın çekim merkezi olduğu yüzyıllarda, gönül dünyasının zirveleri çevresinde halkalanan insanlar, tarih içinde kısa sayılabilecek zaman diliminde, Anadolu’dan Avrupa’nın ortalarına kadar uzanırlar.

*

Yirminci yüzyılın başında, içine kapanan Küçük Asya, aynı yüzyılın sonunda, soydaş ve dindaş ülkeler arasında, iletişimi ve etkileşimi geliştirmek için, dünyaya açılıyor ve yeni bir atılımların öncülüğünü yapıyor.

14 Mart 2021, 12:39

DÜNYADAKİ ÇEVRESEL KİRLENME KÜLTÜREL KİRLENMEDEN KAYNAKLANIR

Kirlenme, bir üretim ya da bir tüketim sonucu, insanların özel ve toplumsal çevrelerinde ortaya çıkan, ekonomik ve kültürel artıklardır. Dünyada insan ve çevre kirlenmesinin, akıl almaz boyutlara ulaşması, doğal kaynakların, hiçbir bedel ödenmeden, babadan oğula geçen bir miras gibi, görülmesinden kaynaklanmaktadır. Ancak ekonomik hayatta hiçbir üretim ve tüketim bedelsiz değildir.

*

Doğal kaynakların tükenişi göz ardı edilerek, bütün ülkelerde tüketilen ürünlerin ve hizmetlerin, her yıl belirli bir oranda artırılması, ekonomik ve kültürel alanda gelişmişliğin, kutsal ölçüsüne dönüştürülmüştür. Hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar, insanlar tüketimlerini yıldan yıla artırmazlarsa, yoksullaşacaklarına inanmaktadırlar. Yeni bir yoksulluk, yeni bir zenginlik kültürü oluşmuştur. Ellerindeki telefonları, altı ayda bir değiştirmeyenler, akan hayatın dışında kalmaktadırlar.

*

Dünyanın karşı karşıya olduğu ekonomik sorunlara, yeni boyutlar kazandıran, kültürel ve çevresel kirlenmeler, “Kirlenmenin Boyutları” kitabında anlatıldığı gibi, bir buzdağına benzemektedir. Su, toprak ve hava kirlenmesinden oluşan çevre kirlenmesi buzdağının, su üstünde kalan görünen kısmıdır. İnsanların ruhlarını karartan ve bilinçlerini bulandıran, kültürel kirlenme ise, buzdağının su altında kalan, görünmeyen büyük kısmıdır. Küresel ısınmaya yol açan karbon salınımları, kültürel kirlenmenin yanında çok küçük kalmaktadır.

*

Kültürel kirlenme çevre kirlenmesi gibi, elle tutulur, gözle görülür olmadığı için, dünyadaki bütün kurum ve kuruluşlar, iklim değişikliklerinin yol açtığı, kasırgalara ve sel baskınlarına yönelmişlerdir. Oysa başta insanlar olmak üzere, dünyadaki bütün canlı hayatını tehdit eden, çevre kirlenmesinden önce kültür kirlenmesidir. Denizlerin karaları bağırlarında taşıdıkları gibi, kültür kirlenmesi de bağrında çevre kirlenmesini taşımaktadır.

*

Çevre kirlenmesi tabiatın, kültür kirlenmesi insanın, dengesini altüst ederek, bütün dünyayı dibi görünmeyen, büyük bir uçurumun kenarına getirmiştir. İnsanlar binaların en yükseğine, arabaların en hızlısına, bilgisayarların en yenisine sahip olmak için, bütün dünyayı bir savaş ganimeti gibi yağmalamaktadırlar. Dünyayı yağmalama yarışında, Yirmibirinci yüzyıl insanının, değeri değersizlik, ilkesi ilkesizlik, etiği etiksizlik, erdemi erdemsizlik ve kültürü kültürsüzlük olmuştur.

*

Dünyanın her yerinde, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla tabiat, bedava ürünler dağıtan, büyük bir alışveriş merkezi olarak görülmektedir. Ancak tabiatın kaynakları sınırlıdır. Sınırlı dünyada sınırsız tüketim peşinde koşanlar, hayatın her alanında büyük bir kirlenmeye yol açarlar. Dünyadaki kültür kirlenmesinin kaynaklarını kurutmadan, çevre kirlenmesinin üstesinden gelmek mümkün değildir. Çevre kirlenmesi kültür kirlenmesinden kaynaklanmaktadır.

*

Yaşanabilir bir dünya için, bütün ülkeler kültürü kirleten, bir beyin yıkanmasına değil, hayata anlam kazandıran, bir ruh yıkanmasına odaklanmalıdırlar.

*

Kültürleri çağın getirdiği kirlerinden arıtmak için, insanlar akıllarıyla düşünmeli, gönülleriyle yaşamalıdır.

*

Ruhları kutsal kültürle yıkananların, sağduyuları hem başlarında hem gönüllerinde olur.

15 Mart 2021, 00:49

DEĞERLİ HASAN GÜMÜŞ VE MUSTAFA ŞENTÜRK İLE AVRUPA'DA ANADOLU'NUN DEVAMI OLAN BALKANLARDA İNSANLARIN İMDADINA HIZIR GİBİ YETİŞEN ÜRETEN EL OLMASINI BİLEN İNSANLARA BALIK TUTMASINI ÖĞRETEN GİRİŞİMCİ DERVİŞLERİN YÜKLENDİKLERİ GÖNÜLLÜ HİZMETLERİ KONUŞTUK

Bu yazı daha önce 06.05.2015 tarihinde de yayımlanmıştı.

15 Mart 2021, 00:54

SEVGİLİ KONYA VE MUĞLA SEVDALISI GAZETECİ YAZAR MEHMET ALİ KÖSEOĞLU İLE KONYA'DAN DÜNYAYA AÇILMAYI KONUŞTUK. GEÇEN YÜZYILA BİR ELİNDE MİLLETLERİN ZENGİNLİĞİ BİR ELİNDE KAPİTAL OLANLAR DAMGASINI VURMUŞTUR.DİJİTAL DÜNYANIN MİMARLARININ BİR ELİNDE MESNEVİ BİR ELİNDE MUKADDİME OLACAKTIR.ONLAR YUNUS GİBİ TÜKECEKLER SİNAN GİBİ TÜKECEKLERDİR

Bu yazı daha önce 06.05.2015 tarihinde de yayımlanmıştı.

15 Mart 2021, 13:01

İSLAM DÜNYASININ BİLGELERİ "BİR İNSANI ÖLDÜREN BÜTÜN İNSANLARI ÖLDÜRÜRÜR" DİYEREK DÜNYAYI BARIŞA DAVET EDİYOR

Dünyanın öncü bilim tarihçisi George Sarton, beş ciltlik bilim tarihi kitabında, bilimsel gelişmeleri her biri yarım yüzyıl süren yüzyıllara ayırır. Her dönemi yüzyılı simgeleyen bir düşünürle isimlendirir. Milattan önce 450 ve 300 yılları, Eflatun, Aristo ve Öklit yüzyılları olurken, Milattan sonra 750 ve 1100 yılları arasındaki 350 yıl, Müslümanların dünya düşünce ve bilim tarihine, damgalarını vurdukları, Cabir, Harizmi, Razi, Burini, İbn Sina, Heytem ve Ömer Hayyam yüzyılları olur.

*

Müslümanların en parlak yüzyılları olan Ortaçağ’da, 1100 ve 1200 yılları arasında, yalnızca bir yüzyıl Avrupalı Garard De Cremone ve Bacon yüzyılları olmayı başarır. Bacon da Endülüs’un birikiminden yararlanır, “Felsefe kaynağını tamamen İslam’dan alır” yargısına varır. Onları izleyen dönemlerde, 1200 ve 1350 yılları arasında, üç yarım yüzyıl İbn Rüşd, Nasuriddin ve Tusi yüzyılları olur. Müslüman düşünürlerin selefleri ve halefleri olan yüzlerce düşünür dünya bilim tarihinin kiometre taşları olurlar.

*

Tusi, Harvey’den çok önce, insan vücudunda kan dolaşımını inceler. Avrupa Rönesansı bütünüyle Müslüman bilginlerinin ve bilgelerinin çalışmalarına dayanır. Avrupa’da bilgi ve bilgelik adına olanların hepsi, Şam’dan, Bağdat’tan, Kurtuba’dan, Semerkant’tan, Konya’dan alınır. Hristiyanlar Rönesans döneminde yaptıkları atılımları, Müslümanlardan aldıkları ödünçlerle yaparlar. Ancak daha sonraki yüzyıllarda Müslümanlar, geçmiş yüzyıllardaki canlılıklarını koruyamazlar.

*

Toplumların yapısını, gelişmesini ve çöküşünü araştıran İbn Haldun, yüzyıllardan beri yaşadığı yüzyıldan, gelecek yüzyıllara seslenmeye devam ediyor. O bütün dünya dillerine çevrilen ünlü kitabı Mukaddime’de, üretimde, yönetimde, kültürde, Adam Smith’in, Karl Marks’ın ve Max Weber’in tartıştığı konuları ele alır ve zamanla geçerliliğini yitirmeyen çözümler önerir. Sarton’nın ömrü İbn Haldun’un ve Uluğ Bey’in, bilim tarihine katkılarını araştıracak kadar uzun olmaz.

*

Ankara Savaşı öncesinde bilgi ve bilgelik birikimiyle, hayranlığını kazandığı Timur’la Şam’da görüşen, bütün sosyal bilimlerin öncüsü, İbn Haldun’un gücü, Timur’u Moğollar gibi, çok daha büyük yıkımlara yol açmadan, Semerkant’a geri döndürmeye yetmez. Osmanlılar İbn Haldun’un Mukaddime’de, devletlerin ömürlerine ilişkin görüşlerinden yararlanarak, uzun ömürlü olmasını başarırlar. Pirizade, Taşköprülüzade, Katip Çelebi, Naima ve Cevdet Paşa yaptıkları çalışmalarla, Mukaddime’yi Türk dünyasına tanıtırlar. Mukaddime’de ayrıntılı olarak ele aldığı gibi, İbn Haldun tarihin amacının, olayların ve yönetimlerin anlatımı değil, kültürlerin didik didik edilerek anlaşılması, değişim ve dönüşüm yasalarının bulunması, olduğunu altını çizerek, açıklıkla ortaya koyar.

*

Tarihin amacı insanlık tarihi boyunca, insanlarda toplumları, toplumlarda insanları görerek, kültürleri anlamak olur. Kültürlerin gücü toplumlara ve insanlara ilişkin, tarihsel olayların kavranılarak, enine ve boyuna değerlendirilmesiyle anlaşılır. Tarih bilgi verme yanında, geleceği önceden görme yetisini kazandırarak, önceden harekete geçme imkanı verir. Yeni bir yüzleşme ve hesaplaşma döneminin eşiğinde, Müslümanlar eşsiz kültür ve sanat hazinelerine yaslanarak, Batı kültürüyle yeniden karşılaşıyorlar.

*

Tarihin her döneminde görüldüğü gibi, karşıtları olmayan kültürler ayakta kalamazlar ve canlılıklarını koruyamazlar. Dünyada Habil’den ve Kabil’den bu yana devam eden, seküler ve kutsal kültürün karşılaşmasında yeni dönemler başlıyor. Budizmiyle, Konfüçyanistliğiyle, Yahudiliğiyle, Hristiyanlığıyla, Müslümanlığıyla, kutsal ve seküler kültürler yeni bir karşılaşmaya, yeni bir hesaplaşmaya hazırlanıyorlar.

*

Güney’den Araplarla, Doğu’dan Türklerle, Kuzey’den Tatarlarla Avrupa’ya yerleşen ve damgalarını vuran, Yesevi kültürüyle yoğurulan Müslümanlar, Yunus'un diliyle dünya çatışma yeri değil uzlaşma yeri diyorlar.

*

Yirminci yüzyılın sonunda, Müslüman bilginler ve bilgeler, Doğu’dan Batı’ya bütün ülkeleri, tarihin derinliklerinden bakarak, çatışmaların yararlısı, uzlaşmaların zararlısı olmaz diyerek, birlikte yaşamaya çağırıyorlar.

16 Mart 2021, 11:46

NEFRETİN DOĞURDUĞU NEFRETİN ÜSTESİNDEN SEVGİYLE SİLAHLANARAK GELMEK

Ortadoğu ülkelerindeki iç savaşlar, mezhep savaşlarına dönüşerek, bütün şiddetiyle devam etmektedir. İslam dünyasında nefretin doğurduğu nefret, Irak’tan bütün Ortadoğu ülkelerine ihraç edilmiştir. Doğal kaynak zengini Müslüman ülkeler, yatırım ürünlerinden tüketim ürünlerine kadar, bütün ihtiyaçlarını, Batı ülkelerinden ithal eden, ülkeler konumuna düşmüşlerdir. İslam dünyası varlık içinde yokluk çekmektedir.

*

Türkiye’den Pakistan’a, Endonezya’dan Cezayir’e, dünyanın orta kuşağında yer alan Müslüman ülkeler, yüzyılların içinde oluşan kültürel zenginliklerini yitirmişlerdir. Kültürel yoksulluk, hem ekonomik, hem de siyasal alanda etkilerini göstermektedir. Müslüman ülkeler, her alana yayılan yoksulluğun, üstesinden gelmek için, yeni sözler söylemek, yeni açılımlar yapmak, dünyadaki gelişmelere uyum sağlamak zorundadırlar.

*

Ülkelerin kültürel, siyasal ve ekonomik zenginlikleri, aynı ortak tabandan beslenen birleşik kaplara benzerler. Ortak kültürel alan ne kadar zenginse, ekonomik ve siyasal alanlar da, o kadar zengin olurlar. Kültür yoksulu olan ülkelerin, siyasal yönetim ve ekonomik üretim, zengini olmaları mümkün değildir. Ülkeler kültürlerinin öğrencileri olmazlarsa, ekonomilerinin öğretmenleri olamazlar. Ekonomik ve siyasal gelişmeler, kültürel gelişmeleri izlerler.

*

Edebiyat, mimari, güzel sanatlar ve sahne sanatları, kültürel alanın ana sütunlarıdır. Kültürel alanda enine boyuna tartışılan konular, erken ya da geç siyasal ve ekonomik alanda, kendilerine geniş bir alan açarlar. Kültür dünyasının öncüleri kahinler gibi, yüzyıllar sonrasını görerek, geleceğin dünyasıyla ilgili öngörülerde bulunurlar. Sezai Karakoç’un “İslam’ın Dirilişi” kitabında vurguladığı gibi: “Bugün edebiyata giren yarın hayata girer.”

*

Kültürlerini derinleştiremeyen ülkeler, ekonomik yapılarıyla birlikte, demokratik yönetimlerini de geliştiremezler. Dünyanın bütün ülkelerinde, kültür ekonominin, ekonomi de demokrasinin temellerini oluşturur. Bütün boyutlarıyla, hayata derinlik, genişlik ve zenginlik kültürle kazandırılır. Kültür dünyada nefreti değil, sevgiyi büyüten bir değerler bütünüdür. Dünyanın geleceğinde kültürün değerleri, ekonomik değerlerden çok daha önemlidir.

*

Kültür dünyasının bütün alanlarında, belirleyici olan insandır. İnsan ekonomik ve siyasal hayatın, nefret kaynağı nesnesi değil, sevgi kaynağı öznesidir. Hiçbir alanda, nefretin üstesinden, nefretle gelinmez. Her zaman insanlar arasında, nefret nefrete yol açmıştır. Toplumlarda nefret düşmanlıkları büyütürken, dostlukları da küçültür. Hayatın her boyutunda, sevgi ne kadar yararlıysa, nefret de o kadar zararlıdır. Nefretin olduğu yerde sevgi olmaz.

*

Kuşaktan kuşağa kalan en büyük, en kalıcı ve en değerli miras, kültürün yüzyılların içinde ölümsüzleşen eserleridir.

*

Hayat bütün alanlarıyla, insanı insandan nefret ettirenlerle değil, insanı insana sevdirenlerle yaşanır kılınır.

*

Ülkeler güçlü ekonomilerinden daha çok, güçlü kültürle- riyle uzun ömürlü olurlar.

17 Mart 2021, 12:45

NEHİRLER BİLGE ŞAİRLERİN İYİMSERLİK VE İLHAM KAYNAKLARININ BAŞINDA GELİRLER

Bütün yönleriyle dünyayı, bir bütün olarak görmek için, denizlere ulaşmada engel tanımayan nehirler gibi olmak gerekir. Dağ doruklarından doğan nehirler, en az zahmetle, en çok yolu aşarak denizlere ulaşırlar. Seyhun’a, Sakarya’ya, Fırat’a, Dicle’ye, Tuna’ya, Nil’e, Mississippi’ye ve Amazon’a dünyanın hiçbir ülkesi yabancı gelmez. Bütün ülkeler gibi, bütün denizler nehirlerindir. Denizler nehirlerin aradıkları cennetleridir.

*

Nehirler yollarına çıkan engelleri aşmasını bilmezlerse, anavatanları olan denizlere ulaşamazlar. Bir nehir yoluna çıkan bir dağı, aşmakta güçlük çekerse, kendisine daha az direnç gösteren, çevresinden dolaşarak yatağını bulur. Dağdan denize uzanan nehir yatağı, önüne çıkan engelleri aşmasını bilen suyun, kendini sürekli yenileyen hayat çizgisidir. Nehirlerin denizi aradıkları gibi, bilge şairler de hayatı güzelleştiren gerçeği ararlar.

*

Dünyanın bilge şairlerinin, bütün insanlığa bıraktıkları en büyük miras, şiirleriyle denizlerini, denizleriyle şiirlerini aramak olmuştur. Onların bilgeliklerle dolu şiirleri, toplumların simgesi olan nehirlerin, zamanla değişmeyen gerçekleri aramalarının, kelimelere dökülmüş öyküleridir. Şairler başlarının üstünde gökyüzü, ayaklarının altında yeryüzü, hayatın anlamını arayan bütün insanlara, tarihin derinliklerinden seslenirler.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayat da, dağların arasındaki vadilerden, denizlere giden nehirlere benzer. Ulaşılması gereken deniz uzak, yollar engellerle doludur. Yoldaki engelleri aşmak, yeni yollar açmak, nehrin yatağını değiştirmek için, bilge şairlere ihtiyaç vardır. Onlar bir ayakları Asya’da, bir ayakları Avrupa’da, gözleri de Amerika’da olan, Cennet nehirlerinden beslenen, güzellik sevdalılarıdır.

*

Dağlardan denizlere akan nehirlerin yolunda, hiçbir engelin durması mümkün değildir. Şiirleriyle gökyüzünden yeryüzüne, yağmur gibi yağan şiirler yazan, bilge şairlerin önünde hiçbir güç duramaz. İnsanlar nehirlerin yataklarını nasıl değiştirirlerse, bilge şairler de tarihin akışını öyle değiştirirler. Tarih gelecekten geçmişe, nehirler denizlerden dağlara doğru akmaz. Şairler tarihi şiire taşırlar, tarih anlatmaz, insanları tarihle buluştururlar, tarihle düşündürürler.

*

Bulutların yağmur yüklü olması gibi, şairlerin şiirleri de duygu yüklüdür. Yağmurlar toprakları, şairler insanları uyandırırlar. Şairler ömürleri boyunca sürekli sorgulayan, durmadan daha doğruyu, daha iyiyi, daha güzeli arayan düşünce avcılarıdır. Onlar bilinen, görünen dünyadan değil, bilinmeyen görünmeyen dünyadan haber verirler. Cahit Sıtkı Tarancı’nın bir konuşmasında dediği gibi: “Şiir bir çığlıktır”, şiir “Sallanan bir yumruktur, bir ümittir, bir kurtuluştur.” Kıyılarında Yunus Emre’lerin dolaştığı Sakarya’ların, başları dağlarda, ayakları denizlerde, gözleri insanlardadır.

*

Bilge şairler Mekke bakışlı ve Medine gülüşlüdür. Nehirlerin akışını dağlar, tarihin akışını bilge şairler değiştirir.

*

Şairlerin güzelliğin denizlerini arayan nehirleri, kötümserlik değil iyimserlik nehirleridir.

*

İyimserlik yüklü nehirlerin Denizlere ulaşmasını dünyada hiçbir güç engelleyemez.

18 Mart 2021, 13:08

ÖLÜMSÜZ HAYATIN PAZARINDA GÜZELLİK ALINIR GÜZELLİK SATILIR

İnsanların iç dünyalarının güzelliği, dış dünyalarından belli olur. İç dünyalarını güzelleştiremeyenlerin, dış dünyalarını güzelleştirmeleri mümkün değildir. Bu yüzden, iç dünyanın güzelleştirilmesi, dış dünyanın güzelleştirilmesinden, her zaman daha önemli olmuştur. Bütün insanlığın geleceğini ilgilendiren, güzellikle silahlanmak, bütün dünyanın sorunudur. Güzelliği bulanlar, güzellik yolunda olanlardır.

*

Anadolu insanının kültüründe, iç ve dış dünyayı güzelleştirmenin yolu, Anadolu erenlerinin yoludur. Onların yolunda, iç ve dış boyutlarıyla, hayat ne kadar yalınlaştırılırsa, o kadar güzelleştirilir. Onları izleyenler, hayatı yalınlaştırarak güzelleştirirler, güzelleştirerek yalınlaştırırlar. Anadolu’nun ellerinde gül taşıyan erenleri, hayatın her alanında güzellikte yarıştıkları, herkesi güzel bildikleri için, onlarla birlikte herkes güzel olmuştur.

*

Güzellik hazinelerinin anahtarları, yürüdükleri yollarda gül açan, Anadolu erenlerine verilmiştir. Onlar binaları olmayan bir üniversiteye, kitapları raflarda görülmeyen bir kütüphaneye, yazı tahtası ve tebeşiri bulunmayan bir sınıfa benzerler. Onların oluşturduğu çekim alanında, insanlar ya öğreten olurlar, ya da öğrenen olurlar. Onların iç dünyalarında olduğu kadar, dış dünyalarında da güzel olmayan, hiçbir düşünce ve eyleme yer yoktur.

*

Vatanlarını yanlarında taşıyan, Anadolu erenlerinin bilgi ve bilgelik dünyalarında, hayatı kolaylaştırmada ne aranılıyorsa, aranılan güzellikte bulunur. Dünyanın her yerinde ülkelerin üretici güçleri, güzellikte yarışan insanlara dayanır. Her ülke güzellikte yarışan, kurum ve kuruluşları kadar güçlüdür. Güzellik kuruluşların dünyasında, ne kadar geniş yer tutarsa, üretici güçleri de o kadar büyük olur. Güzellik ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın can suyudur.

*

Anadolu insanının kültüründe, güzellik için her şeye katlananlar, güzellik her şeydir diyenlerdir. Güzellikten toplumların bütün kesimleri yararlanır, hiçbir kesim zarar görmez. Ancak güzelliği insanlar, dış dünyalarından önce iç dünyalarında aramalıdırlar. İki dünyalarında da insanlar, güzellik ararlarsa güzellik, çirkinlik ararlarsa çirkinlik bulurlar. Güzeller güzelini bulanlar, her gün güzel olmasını bilenlerdir.

*

İnsanlığın kutup yıldızları, yüzyılların içinden süzüle süzüle gelen, insanlığın bilgi birikimini, bilgeliğe dönüştürmesini bilen bilgelerdir. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, onları izleyenler, kendilerini, kusursuzluğa giden yolda bulurlar. Onlar neyi aradıklarını ve nereye gitmek istediklerini bildikleri için, bütün dünyada onlara yol verilir ve geçiş önceliği tanınır. İnsanların tek tek kendilerini güzelleştirmeleri, dünyanın da güzelleştirilmesine yol açar.

*

Anadolu’nun erenleri, gönüllere giden yolları bildikleri için, insanların gönüllerindeki hazineleri, bütün insanlığın yararlanması için, gün ışığına çıkarırlar.

*

Güzelliği sevenler, güzel olmasını bilirler. İnsanların her bi- ri için güzel olanlar, toplum için de güzel olurlar.

*

İç dünyalarında güzelliği yitirenler, dış dünyalarını çirkinliklerden koruyamazlar.

18 Mart 2021, 13:10

KARE DÜNYADA YENİ NESİL EĞİTİM HERKESE AÇIK EVDE EĞİTİMDİR.KATILIMCILARDAN ÜCRET İSTENMEZ,SINAV YAPILMAZ,NOT VERİLMEZ,ÖĞRENMESİ ÖĞRETİLİR. ÖĞRETMENLERİ ÖĞRETİRKEN ÖĞRENİRLER,ÖĞRENCİLERİ

ÖĞRENCİLERİ ÖĞRENİRKEN ÖĞRETİRLER.HERKES ÖĞRETMENDİR,HERKES ÖĞRENCİDİR.KİMSEYE DİPLOMASI OLUP OLMADIĞI SORULMAZ.NEREDE ÖĞRENDİĞİNE DEĞİL, NE ÖĞRENDİĞİNE BAKILIR.KÜTÜPHANELERİ GOOGLE'DUR. HOCALARI İNSANLIĞIN BEŞ BİN YILLIK TARİHİDİR.

19 Mart 2021, 12:09

ÇANAKKALE'DE MÜSLÜMAN VE HRİSTİYAN ÜLKELERİN TARİHİ YENİDEN YAZILMALIDIR YENİDEN YORUMLANMALIDIR

Küre dünyada medeniyetler arasındaki siyasal,kültürel ve ekonomik güç gösterileri cephelerde yapılmıştır. Kare dünyada savaşlar, cephelerden pazarlara taşınmıştır. Kare dünyanın fatihleri, üniforma giyen genareller değil, forma genarelleridir. Amerika’nın “Apple" gibi, "Facebook" gibi forma giyen generalleri, ülkelerinin bayraklarını bütün dünyaya taşımakta "Pentagon"nun üniforma giyen generallerinden çok daha başarılı olmuşlardır. Dünyanın hiçbir ülkesinde, onlara ne pasaport ne vize sorulmuştur.

*

Son yüzyılların savaşlarını araştıran, Avrupa’nın modern savaş kuramcısı General Clausewitz’in vurguladığı gibi: “Savaş bir bukalemundur.” Yirminci yüzyılın kara, deniz ve hava şavaşlarındaki hızlı dönüşüm, savaşların ortama göre renk değiştiren bukelemunlara benzediklerinin en önemli göstergesidir. Savaşlar nasıl değişirse, tarihin yorumları da öyle değişir. Bütün bilimlerin ana kaynağı olan tarihi, her kuşak yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır.Tarihin olguları değişmez, yorumları değişir. Tarih insanlığın en büyük, en önemli açık üniversitesidir.

*

Tarihe dar bir açıdan değil, geniş bir açıdan bakmak gerekir. Tarihin ana konusu, medeniyetlerin dinamiklerini araştırmaktır. İbn Haldun'nun, Arnold Toynbee'nin ve Oswald Spengler’in kitaplarının, bütün dünyada büyük ilgi görmeleri, medeniyet tarihçileri olmalarından kaynaklanır. Her kuşağın yeniden yorumladığı tarih, ekonomik, siyasal ve kültürel tarihe, yeni açılımlar, yeni yaklaşımlar ve yeni boyutlar kazandırır.

*

Türklerin Asya’dan Avrupa’ya uzanan, uzun ve büyük yürüyüşünde, Doğu'nun ve Batı’nın buluştuğu ve savaştığı olan Anadolu’nun vazgeçilmez bir yeri vardır. Malazgirt Türklerin Anadolu’ya gelmelerinin, Çanakkale Anadolu’da kalmalarnın savaşıdır. Çanakkale savaşıyla, Anadolu insanının Asya ve Avrupa’daki varlığı perçinlenmiş ve güvence altına alınmıştır. Çanakkale Türk tarihinin dönüm noktalarından biridir. Bu yüzden Çanakkale savaşının tarihi,olumlu olumsuz bütün ayrıntılarıyla ve bütün boyutlarıyla,eleştirel bir gözle yeniden yazılmalıdır ve yeniden yorumlanmalıdır.

*

Savaşsız bir İslam dünyasına, savaşsız bir Avrupa’ya,savaşsız bir Asya'ya, savaşsız bir Amerika'ya ve savaşsız bir dünyaya, Çanakkale savaşının, tekrar tekrar yazılması tekrar tekrar yorumlanmasıyla ulaşılır. Çanakkale’de karada ve denizde, tarihin en çok kan dökülen savaşlarından biri gerçekleşmiştir. Son araştırmalarda, “57. Alay”ı oluşturan İstanbul Üniversitesi'nin öğrencileri gibi,bütün ülkelerden yüzbinlerce genç insan hayatını yitirmiştir. Savaş kararı alan devlet yöneticileri, Çanakkale’de yüzlerce üniversiteyi toprağa gömmüşlerdir, yüzbinlerce genci kurban etmişlerdir.

*

Çanakkale’den sonra Avrupa ülkeleri, kendi aralarında savaşarak, yakılmadık, yıkılmadık ülke bırakmamışlardır,

*

Küre dünyanın savaş şehiri Çanakkale, kare dünyanın barış şehiri Çanakkale’ye dönüştürülmelidir.

*

Küre dünya dünün kapalı toplumlarının, kare dünya bugünün açık toplumların dünyasıdır.

*

Açık, düz ve kare dünyada, bir ülke yıkılırken, bir ülke yapılmaz.

20 Mart 2021, 13:23

BÜTÜN DÜNYAYA DURUN KALABALIKLAR BU YOL ÇIKMAZ DEMESİNİ BİLMEK

Dünyanın geleceğini, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uyumsuzlukları, giderme yolunda yorulma bilmez bir güç, hiç yitirilmeyen bir coşkuyla, düşünce üreten aydınları belirleyecektir. Onların çevrelerini dönüştürücü güçleri, bilgilerinin derinliği yanında, gönüllerinin zenginliğinden kaynaklanır. Onlar hem düşünce, hem eylem, hem tavır, hem de davranış ustasıdırlar. Onların kitapları, makaleleri, konuşmaları ve duruşları, her zaman köklü dönüşümlerin tetikleyicisi olmuştur.

*

İnsanlığın karşı karşıya olduğu sorunlara çözüm arayanlar, olumsuzluklardan daha çok olumlulukları büyüten, aydınların çalışmalarında, geceleri gündüzlere dönüştürecek, stratejilerin kıvılcımlarını görürler. Onlar hiçbir zaman, aydın olmanın en kolay, en ilgi çekici yolu olan, kötümserliğin bayraktarlığını yapmazlar. Onları tanıyanlar fırsatlardaki krizleri değil, krizlerdeki fırsatları görürler.

*

İster orduda general, ister üniversitede profesör, isterse medyada yorumcu olsun, bütün aydınlar dünyanın geleceğinden sorumludur. Onlar düşünceleriyle ve eylemleriyle, dünyanın her yerinde, toplumların ortak aklını oluştururlar. Aydınlar ömürlerini sağlıklı düşünmeye, tutarlı olmaya adadıkları için, toplumlarda sağlıklı düşünmenin ve tutarlı olmanın öncüsü olurlar.

*

Toplumları dönüştürenler, yerlerini korumaya çalışan yöneticiler değil, sağduyunun sözcüsü olan aydınlardır. Aydınlar hem görünen, hem görünmeyen dünyaya açık dünyalarıyla, ülkelerin düşünen akılları, gören gözleri, konuşan dilleri ve yazan kalemleri olurlar. Onlar doğruluğun kalıcı, yanlışlığın geçici olduğunu bilirler. Necip Fazıl’ın bir şiirindeki söyleşiyle: “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diyerek, haksızlıklar karşısında hiçbir zaman susmazlar. Onların sesi konuşan azınlığın değil, konuşmayan çoğunluğun sesidir.

*

Toplumların zenginleşmesinde herkesin bildiği, kimsenin görmediği kaynakların, ortaya çıkarılmasında aydınların, yönetenler ve yönetilenler tarafından, yerine getirilmesi mümkün olmayan bir işlevleri vardır. Aydınlar ülkelerin yüzyıllar içinde, sınavlardan geçe geçe gelen, doğruluktan şaşmayan, sağduyularını oluştururlar. Bu yüzden aydınlar, karanlıklardan korkmazlar, karanlıklar aydınlardan korkarlar. Onların gördüğünü toplumun hiçbir kesimi görmez.

*

Aydınlar bilgileriyle ve bilgelikleriyle, düşünceleriyle ve eylemleriyle, dünyanın bitmez tükenmez hazineleridir. İnsanlar doğru ile yanlışın, sınırların belirlemede, dara düştüklerinde aradıklarını, yüzyılların içinde, güncelliğini hiç yitirmeyen, aydınların kitaplarında bulurlar. Orkestralarda uyum ve düzeni sağlamada, yöneticiler nasıl bir sorumluluk yüklenirlerse, aydınlar da toplumlarda benzer bir sorumluluk yüklenirler.

*

Aydınlar düşünceleriyle etkiledikleri küçük bir azınlığı eyleme geçirerek, domino etkisiyle bütün bir toplumu eyleme geçirirler.

*

Aydınların sayısı kritik bir eşiği aşmayan bir toplumlarda, dönüşümün dinamiklerini hız ve yoğunluk kazanmaz.

*

Toplumların önünde değil, yanında duran aydınların gücü, sayılarının azlığından gelir.

22 Mart 2021, 12:00

DÜNYANIN HİÇBİR ÜLKESİNDE ELEŞTİREL DÜŞÜNMESİNİ BİLEN AYDINLARA PASAPORT SORULMAZ

Kim ne derse desin, dünya düşüncesinin ana kaynağını, düşünceyi eyleme, eylemi de düşünceye çevirmenin şiiri olan, kutsal kitaplar oluşturur. Platon’dan Mevlana’ya, İbn Rüşd’den Hegel’e, Kierkegaard’dan Sezai Karakoç’a kadar bütün aydınlar, insanlığın atası Adem ile başlayan kutsal geleneğin, değişik alanlardaki yorumcularıdır. Bu bağlamda, insanlık tarihi, aydınların tarihidir. Her yüzyılın aydınları vardır.

*

Dünyadaki savaşlar, kültürel kirlenmenin hız kazanması, ölümün anlamını yitirmesi, ileri boyutlara ulaşan çevre sorunları, bütün dünya aydınlarını seslerini yükseltmeye zorlamaktadır. Ergun Göze’nin Michel Winock’tan çevirdiği, “Aydınlar Yüzyılı” yönetimleri savunanlarla, enine boyuna eleştiren yüzyılın aydınlarını anlatıyor. Aydınların kişilikleri, düşmanlıkları ve kavgaları yüzyıllık bir süreç içinde ele alınarak, ayrıntılı bir biçimde inceleniyor.

*

Kitapta özelde Fransa’nın, genelde Batı düşünce hayatının bir yüzyılı, Barres’li, Gide’li ve Sartre’lı yıllar adı altında üç dönemde ele alınmaktadır. İki dünya savaşı, Cezayir bağımsızlık savaşı, Faşizmin, Nazizm’in ve Komünizm'in yükselişi ve yıkılışını gören yüzyıla, aydınların gözüyle bakılıyor. Bütün ülkelerde aydınların dünyası, soyut düşüncelerden daha çok somut, tartışmalı, kavgalı, gürültülü, kanlı ve canlı bir dünyadır.

*

Dünyanın her ülkesinde, aydınlar iki kesime ayrılırlar. Bir yanda yönetimin savunuculuğu ve sözcülüğünü yapan organik bağımlı aydınlar, diğer yanda da eleştiriyi, kendilerine değişmez görev bilen inorganik bağımsız aydınlar. Aydınlar sorgulayıcı bir bakışla güzellikleri büyütmeyi, çirkinlikleri önlemeyi kendine görev edinmezlerse, işlevini büyük ölçüde yitirirler. Aydınlar sorgulayıcı aydın olmak için, kolay olanı değil, zor olanı seçmek zorundadırlar.

*

Julien Bende “Aydınların İhaneti” isimli kitabında, siyasi partilerle bütünleşmiş aydınların, aralarında yer aldıkları kesimlere göre, anavatanlarını nasıl belirlediklerini anlatır. Kimi aydınların anavatanı Rusya iken, kimininki de Amerika’dır. Soğuk Savaş döneminde, aydınların partileri yoktur, partilerin aydınları vardır. Bu yüzden Romain Ronald aydınlara: “Bir idealist asla siyasete girmemelidir. Girerse daima yanıltılmış ve kurban edilmiş olacaktır” uyarısında bulunur.

*

Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra, aydınlar dünyasında Sağ ve Sol çatışmaları, anlamını ve önemini yitirmiştir. Bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de aydın olmak, solun tekelinden çıkmıştır. Artık aydın olmak, Sağ'da ya da Sol'da olmak değil, önde olmaktır, insanın anlam arayışına ve dünya barışına, katkıda bulunan olmaktır. Seküler kültürünün çöktüğü bir yüzyılda, aydınlar bir insanı öldürmenin, bütün insanlığı öldürmek olduğunu, bütün dünyaya anlatmak zorundadırlar.

*

Barış arayışı içinde olanlar için, Göze’nin Pablo Neruda, Arthur Koestler, Martin Heidegger, Andre Malraux, Eugene Ionesco, Roger Garaudy, Raymond Aron, Ahmet Ben Bella, Vincent Monteil ve W. Montgomery Watt’la yaptığı, ya da çevirdiği konuşmalar, büyük önem taşımaktadır. Savaş dünyasını barış dünyasına dönüştürecek olanların başında, bütün dünyayı vatanı olarak gören, küresel sorumluluk taşıyan aydınlar gelmektedir.

*

Ödün verilmeyen dürüstlük, küresel etik sorumluluk, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, sınırları aşmasını bilen, bütün aydınların en büyük güç kaynağıdır.

*

Dünya vatandaşı olan, aydınların vatanı olmaz. Onların baş- ta gelen görevleri, haksızlıklara karşı seslerini yükseltmektir.

*

Aydınlar toplumlara karşı güç kullanmazlar, toplumları düşünce ve eylemleriyle güçlü kılarlar.

23 Mart 2021, 12:11

HER GÜN BİR YERDEN BİR YERE GÖÇMEK BULANMADAN DONMADAN AKMAK

Herkesin atalarının yitirdiği Cenneti, iki dünyada yeniden bulabilmesi için, her gün bir yerden bir yere konması gerekir. Dünyada bir yerden bir yere konanlara sınır yoktur. Toplumları dönüştürenler, dünyada bir göçebe gibi yaşamasını bilenlerdir. Onların dönüştürücü güçleri, yeri ve zamanı gelince, bir ülkeden başka bir ülkeye, bir şehirden bir şehre geçmesini, sınırları aşmasını, bilmelerinden kaynaklanır.

*

Anadolu insanı tarihin her döneminde, Doğu’dan Batı’ya sürekli hareket halinde olmuştur. O ekonomik, siyasal ve kültürel alandaki yolculuklara, yeni boyutlar kazandırmıştır. Mevlana gibi: “Her gün bir yerden göçmek ne iyi / Her gün bir yere konmak ne güzel / Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş” diyerek, görünen ve görünmeyen zenginlikleriyle, bütün dünyayı kimsenin burnunu kanatmadan, fethedebilecek bir kızıl elma gibi görmüştür.

*

Konargöçer kültürüyle yoğrulan Türklerin, Doğu’dan Batı’ya yolculuğu, Yirmibirinci yüzyılda yeni boyutlar, kazanarak devam etmektedir. Yeni yüzyılda Avrupa başkentlerinin, kapılarını açacak olanlar ordular değil, pazarlarda aranılan ürün ve hizmet üretmesini bilen kuruluşlardır. Onların dönüştürücü gücü, ürettikleri ürün ve hizmetlerin kusursuzlu-ğundan kaynaklanır. Kusursuz ürün ve hizmet üretmesini bilenler, her alanda kusursuz olmasını bilirler.

*

Osmanlı döneminde Balkanlarda buluşan Doğu ve Batı, yeni dönemde Avrupa’nın Doğusunda olduğu kadar, Batısında da buluşacaktır. Artık bütün Avrupa, dünya kültürlerin harman olduğu, büyük bir Anadolu’ya dönüşmüştür. Türklerin Doğu’dan Batı’ya, yolculuğu devam etmektedir. Altmışlı yıllarda başlayan işgücü göçüyle, Batı Avrupa ülkelerindeki Türklerin nüfusu, Balkan ülkelerindekilerini çoktan aşmıştır. Artık Yeni Rumeli Balkanlar değil, Batı Avrupa ülkeleridir.

*

Yirmibirinci yüzyılda Türkiye’nin bütün kurum ve kuruluşları, sanayi toplumundan daha çok, bilgi toplumunun kurum ve kuruluşlarıyla rekabet etmesini öğrenecektir. Türkiye’nin, ekonomideki rakipleri, Çin ve Hindistan değil, Almanya, İngiltere ve Fransa olacaktır. Bunun için de, Türkiye’deki bütün kurum ve kuruluşların, bilgi toplumunun getirdiği kazançlarla, yeniden yapılanmaları gerekmektedir. Ekonomide rakipler, futbol takımlarında olduğu gibi, yıkıcı değil yapıcı işlev yüklenirler.

*

Türkler gibi hareket etmesini bilen toplumlar, önlerine çıkan engelleri aşmak için kendileriyle birlikte, kurum ve kuruluşlarını da dönüştürmesini bilirler. Onların elinde Bursa’nın verimsiz alanlarındaki işletmeler, peşlerinden onlarca küçük işletmeyi sürükleyen, büyük sanayi kuruluşlarına dönüşmüştür. Toplumların dönüşmesi finansal sermayeden önce, entelektüel sermayeden kaynaklanır. Kültürel ve ekonomik canlılık, kaynakların akışına kazandırılan, hız ve yoğunluğa dayanır.

*

Ülkeler arasında yolculuk yapmasını seven toplumlar, hiç- bir alanda yoksul düşmezler.

*

Hareketin olduğu yerde bereket olur. Yoksulluk hareketsizlikten kaynaklanır.

*

İşleyen demir nasıl parlarsa, hareket eden insan da öyle parlar.

23 Mart 2021, 12:15

ÖZAL CUMHURİYET DÖNEMİNDE GELMİŞ BİR OSMANLI SULTANI GİBİ, TÜRKİYE'DE VİZYON TARTIŞMALARINI BAŞLATMIŞ, SANAYİ TOPLUMUNU BİLGİ TOPLUMUNA DÖNÜŞTÜRMÜŞTÜR

HATIRLATTIĞIN İÇİN TEŞEKKÜRLER SEVGİLİ Prof.Dr. A.O.ÖNCEL

24 Mart 2021, 13:00

ARKADAŞLIK AĞLARIYLA HAYATI KOLAYLAŞTIRMAK VE DÜNYAYI GÜZELLEŞTİRMEK HERKESİN HEM İŞİDİR HEM SORUMLULUĞUDUR

Dünyaya kapalı görevlerin kesin sınırlarla belirlendiği, çok yönetim kademeli kuruluşların yerine, dünyaya açık, az yönetim kademeli kuruluşlar geçmektedir. Çalışma alanı ne olursa olsun, içe dönük olan kuruluşlar canlılıklarını yitirirken, dışa dönük olan kuruluşlar canlılık kazanmaktadırlar. Dışa dönükler çalışanları, tedarikçileri ve müşterileriyle kurdukları, ekonomik ağlarla, etkinliklerini hızla artırarak, büyük bir dünya kuruluşuna dönüşmektedirler.

*

Kuruluşların değişik kademeleri, arasında oluşturulan paylaşma, yardımlaşma ve dayanışma ağları, kişilerin olduğu kadar kuruluşların da başarısının, ana kaynağını oluştururlar. “Kim olduğunuzdan daha çok kimlerle birlikte olduğunuz önemlidir” kuralı, kişiler için olduğu kadar, kuruluşlar için de geçerlidir. Kişileri başarılı kılan, oluşturdukları güven ağı içinde tanıdıkları arkadaşlarıdır. Aynı arkadaş çevresi, kendileriyle birlikte kuruluşlarının da gücünü büyütür.

*

Rob Cross ile Andrew Parker, “Sosyal Şebekelerin Saklı Gücü” isimli kitaplarında, arkadaşlık sermayesinin önemini, örneklerle ayrıntılı olarak anlatırlar. Kuruluşlarda finansal ve entelektüel sermaye gibi, arkadaşlık sermayesi de kuruluşların kusursuz ürün, hizmet ve bilgi üretmelerinde hayati önem taşır. Değişik alanlarda etik sınırlar içinde, oluşturulan bilgi paylaşma ağları, bilgi birikimi yanında, karşılıklı güven, sevgiye ve saygıya dayanır.

*

Kuruluşların ürettikleri ürün ve hizmetlerin kalitesini arttırmaları, arkadaşlık ağlarından yararlanmasını bilmelerine bağlıdır. Yöneticilerin kararlarına temel olan bilgilerin, önemli bir bölümünün kaynağı, doğal olarak oluşan arkadaşlık ağlardır. Finans sektöründe işletmelerin, finansal sağlamlığına ilişkin doğru bilgiler, çoğu zaman arkadaşlık ağlarından sağlanır. Bilinen kaynaklardan sağlanan bilgiler, her zaman yeterli olmayan kuşkulu bilgilerdir.

*

Kişisel ve kurumsal ağlar, ekonomik kararların omurgasını oluşturan, “Kazandır kazan” ya da “Kazan kazan” ilkesine dayanmalıdır. Ekonominin bir insan bedeni gibi, gizemli yapısında, etik ilkeleri gözetmeden, yalnızca kendi yararını düşünen kişiler, kurumlar ve kuruluşlar, başkalarına verdikleri zararın bedelini, kendileriyle birlikte bütün topluma ödetirler. Toplumun zararına olan yararlar, hem kişisel hem de toplumsal alanda, büyük sorunlara yol açarlar.

*

Haksız kazançlar kişiler, kurumlar, kuruluşlarla birlikte toplumları da çökertirler. Bu yüzden arkadaşlık ağlarından sağlanan bilgiler, haksız kazançların önlenmesinde büyük önem taşırlar. Arkadaşlık sermayesinde amaç, etik sınırlar içinde herkesin yararına olacak bir biçimde, bilgi ve birikimlerin paylaşılmasıdır. Kurum ve kuruluşlar, kendi yararlarını gözetirken, başka kuruluşlara da yararlı olmaya özen göstermelidirler.

*

Toplumsal ve kültürel ağlarla, iletişim ve etkileşimin ortaya çıkardığı sinerji, bütün dünyada köklü ekonomik ve kültürel dönüşümlere yol açmıştır. Bütün dünyada kuruluşlar, verimliliklerini artırmak için, ağlardan büyük ölçüde yararlanmaktadırlar.

*

Kusursuzluk arayışında olan kişilerin, kurumların ve ku- ruluşların başarısında, arkadaşlık sermayesinin büyük önemi vardır.

*

Arkadaşlık sermayesiyle, zorluklar kolaylığa dönüşür, bilinmeyenler bilinir, duyulmayanlar duyulur.

25 Mart 2021, 12:10

HİÇBİR ALANDA GİZLİLİĞİN OLMADIĞI DİJİTAL DÜNYANIN "EKONOMİK"TEN ÖNCE "ETİK" DÜŞÜNEN GİRİŞİMCİLERE İHTİYACI VAR

Bütün dinleri ve Allah'a inanmayı afyon olarak gören Komünizm uygulanabilirliğini bütünüyle yitirmiştir. Ekonomiyi inanç ve etikten bağımsız olarak ele alan, Kapitalizmin de can damarları bütünüyle kurumuştur. Çünkü her zaman olduğu gibi, dijital dünyada sağlam ekonomi, sağlam topluma, sağlam toplum sağlam insana dayanır. Ekonomi toplumun ve insanların üretime ve tüketime dönük yüzleridir. Güzel insanların üretimleri gibi, tüketimleri de güzel olur.

*

Matematik'ten Felsefe'ye, Biyoloji'den Kimya'ya kadar birçok bilim gibi, Ekonomi bilimi de Batılıların tekelinde değildir. Pazar mekanizmasının işleyişine ilişkin ilk önemli çalışmaları başta Gazali ve İbn Haldun olmak üzere, Müslüman düşünürler yapmıştır. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasında açgözlü, çıkarcı insanlar değil, tokgözlü, dürüst insanlar vardır.Açgözlü insanlar tarihin her döneminde, toplumları büyük yıkımlara yol açan, savaşlara sürüklemişlerdir.

*

Komünizmin ve Kapitalizmin "Ekonomik" ve "İnançsız" insanının iflas ettiği bir dönemde, kendisi için istediğini başkası için de isteyen "güzel" ve "güvenilir" insan odaklı bir ekonomik yapı oluşturmadan, yüksek kaliteli ve düşük maliyetli üretim ve tüketim yapmak mümkün değildir. Pusulanın Kuzeyi göstermesi gibi, dürüstlüğe, açıklığa ve özveriye dayanan güven ekonomisinin ilkeleri de, üretimde ve tüketimde mutluluğun,kolaylığın,iyiliğin ve başarının evrensel yönünü gösterirler.

*

Yirmi birinci yüzyılın dijital dünyasında, dengeli bir gelir dağılımı ve ilkeli bir kültürel doku oluşturmada büyük bir başarısızlığa uğrayan seküler ekonomi ile İslam ekonomisi arasındaki farkları ayrıntılı olarak ortaya koymak, bütün ülkeler için hayati önem taşımaktadır. Ekonomi bilimi etikten bağımsız değildir. Tam tersine etik değer ve ilkelere dayanır. Etiksiz ekonomi bütün ülkeleri, krizden krize sürükleyen, paradan para kazanmaya zorlar.

*

Paradan para kazanmanın değil, ürün ve hizmet üretiminden kazanç sağlamanın yolunu açan faizsiz finans sisteminin Türkiye ve dünyadaki gelişmesi bütün dünya için önemli bir çıkış yolu olacaktır. Çünkü para kazanmak her şeydir diyenler, para kazanmak için her şeyi yapmaktadırlar. Nobel ödüllü Maurice Allais'in önemle vurguladığı gibi, paradan para kazanma bütün dünyayıi bir kumarhaneye dönüştürür.

*

Bütün dünyada sanayiden hizmet kesimine geçişin hızlandığı bir dönemde, finansal işlemler en hızlı gelişen sektörlerin başında geliyor. New York, Londra, Frankfurt ve Tokyo gibi dünya ekonomisinin merkezlerinde ürün ve hizmet alışverişinden kat kat fazla para ve kıymetli kağıt alışverişi yapılıyor. Küresel kuruluşların karşısında, İslami ilkelere göre yönetilen, fonların hacmi de trilyon dolarlara yaklaşıyor.

*

Müslümanların tasarruflarını çekmek için, büyük Batı bankaları, faizsiz işlemlerde değerlendirilen büyük fonlar oluşturuyorlar. Amerika'da ve Avrupa'da İslami ilkelere saygılı kurumlardan ve kuruluşlardan oluşan borsalar kuruluyor.

*

Dijital dünyanın ve ileri teknolojinin merkezi , büyük sosyal medya kuruluşlarının doğum yeri "Silikon Vadisi"nde "risksiz" faize değil de, "risk"e ve ortaklığa dayanan "Venture Capital" şirketleri, yeni teknoloji geliştirme ve ekonomide yenilik yapmada bütün dünyaya örnek oluyorlar.

*

Risk sermayesi şirketlerinin İslamda ana ortaklık biçimi olan "mudarabe" ortaklığına dayanmaktadır. Bill Gates ve Michael Dell gibi ünlü girişimcilerin varlıklarını bankalara değil, risk sermayesi şirketlerine borçludurlar. Onların bir adı da "Melek" ya da "Hızır" yatırımcılardır.

*

Elbirliği olmadan güçbirliği olmaz. Ekonomide paylaşmasını bilmeyenler,paylaşmasını bilenler tarafından paylaşılırlar.

*

Güzel insanların gücü "kazandır ve kazan" ilkesine dayanan ortaklık kültüründen kaynaklanır.

*

Güzel ekonomi güzel insanların kurdukları güzel ortaklıklarla inşa edilir.

*

Güzel insanların ortaklıkları da, ekonomileri de güzel olur.

26 Mart 2021, 13:37

DÜZLEŞEN KARE DÜNYA KABUĞUNA ÇEKİLEN YEREL İNSANLARIN DEĞİL KABUĞUNU KIRAN KÜRESEL İNSANLARIN DÜNYASIDIR

İkibinli yılların başındaki gelişmeler, ülkeler arasındaki bilgi, sermaye ve teknoloji alışverişine geçmişte benzeri görülmedik bir hız ve bir yoğunluk kazandırmışlardır. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri arasında olduğu gibi, bütün ülkeler arasındaki sınırlar önemlerini büyük ölçüde yitirmişlerdir. Soğuk savaş döneminin simgesi Berlin duvarı nasıl yıkıldıysa, ülkeleri birbirlerinden ayıran duvarlar da aynı şekilde bir bir yıkılıyor. Dünyada güç ülkelerden şehirlere, devlet kuruluşlarından gönüllü kuruluşlarına kayıyor.

*

Son yıllardaki bilimsel ve teknolojik gelişmelerle, bütün dünya “Sanayi Devrimiyle Gelen” dönüşüm gibi, yeni bir değişim dönemine girmiştir. Yeni devrimin adı “Küreselleşmedir”. Küreseleşme Thomas Friedman’ın anladığı gibi, rakipsiz kalan Amerikan kültürünün dünya ölçüsünde yaygınlık kazanması değildir. Küreselleşme en geniş anlamıyla milli sınırların önemini yitirmesidir. İletişim ve ulaşım alanındaki gelişmeler, Frances Chairncross’un ayrıntılı olarak anlattığı gibi: “Mesafeyi öldürmüştür.” Ülkeler arasında yalnızca “Mesafe” ve “Mekan” farkı değil, “Zaman" ve "Teknoloji” farkı da ölmüştür.

*

Küre dünyanın kare dünyaya dönüşerek düzleşmesi, ülkeler arasındaki sınırlarla birlikte toplumlar arasındaki iletişim ve etkileşim engellerini ortadan kaldırmıştır. “İletişim aracı, mesajın kendisidir” diyen iletişim uzmanı Marshall McLuhan, altmışlı yıllarda dünyanın “Global Bir Köy”e dönüştüğünü söylemiştir. Kenichi Ohmahe’nin deyişiyle, internette kurulan “Görünmeyen Kıta” dünyayı daha da küçültmüştür. Bunun için Tom Peters son yılların getirdiği yapılarla “Artık köy çok büyük. Dünya, bir alışveriş merkezi oldu” demektedir. İnternetin ekonomik, siyasal ve kültürel hayata kazandırdığı, yeni boyutlarla küreselleşmeyi kavrayabilmek için, herkesin kendisini dünyada bir yolcu gibi görmesini öğrenmesi gerekir.

*

Sınırların dışına çıkarak, dünyayı bir bütün olarak görmesini başaramayanlar, küreselleşmenin her gün yeni boyutlar kazanan yapısını kavramakta ve ayak uydurmakta güçlük çekerler. Küreselleşme yirmi birinci yüzyılda medeniyetler, kültürler, ülkeler ve değişik alanlarda faaliyet gösteren bütün kurumlar ve bütün kuruluşlar için, dünya pazarlarında sağlam bir yer tutmanın “Olmazsa Olmaz” şartı haline gelmiştir. Artık ister ürün, ister hizmet isterse bilgi üretilsin, kuruluşlar yerelleşerek küreselleşmek, küreselleşerek yerelleşmek zorundadırlar. Küresel düz kare dünyada kimseye pasaport sorulmaz. Her çeşit ürün, hizmet ve bilgi üretiminde yerel standartlar yerine küresel standartlar geçmiştir.

*

Sınırların önemini yitirdiği bir dünyada, ülkelerin kendi içlerine kapanarak, dünya pazarlarında alınan satılan ürünler, hizmetler, bilgiler üretmeleri ve uluslararası ilişkilerde etkili mümkün değildir.

*

Düzleşen kare dünyanın, yeni mimarları kabuklarına çekilerek, yerelleşen ülkeler ve yerelleşen kuruluşlar değil, kabuklarını kırarak küreselleşen, bütün ülkelerdir, bütün kuruluşlardır.

*

Küreselleşmeyi hızlandıranlar, altı milyar akıllı telefon taşıyan, her biri bir dünyalı olan, yerel düşünen küresel davranan genç insanlardır.

27 Mart 2021, 12:54

TÜKETİMİN ZAMANI YOKTUR DİYENLERİN ELİNDE DÜNYANIN BÜTÜN KAYNAKLARI SORUMSUZCA TÜKETİLMEKTEDİR

Deneye ve gözleme dayanan bilginin, her şey olduğunun ileri sürüldüğü bir dönemde, zaman çok değişik bir boyut kazanmıştır. Zamanın bir fonksiyonu olan üretkenliği ve etkinliği büyütme ve tüketimi artırma adına, zaman bütünüyle işgal edilmiştir. İnsanların zamanı yalnızca kaynakların, ölçüsüz ve sorumsuz bir biçimde tüketime dönüştürülmesi yolunda harcanmaktadır.

*

Tüketimde ve üretimde zamanın böylesine önem kazanması, sanayileşmeyle başlamış ve Yirminci yüzyılda doruk noktasına ulaşmıştır. Zamanın en küçük biriminin bile boşa geçmemesi ve üretime katkıda bulunması amacıyla, geliştirilmiş olan Endüstri Mühendisliği ve Yönetim Bilimleriyle, herkes zamanın nasıl kullanılması gerektiğini öğrenmiştir. Dakikaların, saniyelerin ilerleyişini anı anına izlemek ve gereğini yapmak, artık bir zorunluluktur.

*

Bilimsel Yönetimin öncüsü Taylor, üretim sürecinde düşünmek değil, üretmek gerektiğini, düşünmenin başkalarının görevi olduğunu sürekli vurgulamıştır. Çünkü Batı’nın bugün bütün dünyaya kabul ettirdiği uygar yaşama tarzı, sonu gelmeyen bir maddi ilerleme ve sosyal değişme üzerine kurulmuştur. Bu yüzden daha çok üretmek ve daha çok tüketmek için, açgözlülüğün insanların bütün davranışlarına egemen olmuştur. İnsanlar zamanın hakkını vermekte değil, tutkuların çalkantısında yok olmakta yarışıyorlar.

*

Üretimin artırılması başka bir deyişle, maddi ilerlemenin gerçekleşmesi, insanların toplam olarak belirli ve sınırlı olan güçleri, ya zihinsel ya da maddi ilerleme biçiminde ortaya çıkar. Biri için ilerleme, gelişme olan biri için gerilemedir. Yani birinin büyümesi demek, birinin gerilemesi, yok olması demektir. Nitekim böyle de olmuştur, deney ve gözleme dayanan bilgi çığ gibi büyümüştür. Ancak insanları daha erdemli kılma yolunda, önemli bir gelişme olmamıştır.

*

Ekonomik gelişme akıntısının dışında kalma korkusu, bütün insanlığı sonu gelmez ilerleme yarışı içinde tutmaktadır. Akıntıya karşı çıkmak, bir yanıyla yürürlükte olan düzene karşı çıkmaktır. Çünkü belirli bir saatte yetişilmesi gereken otobüsler, trenler, vaktinde yapılması zorunlu olan işler vardır. Toplum bütün kesimleriyle tıpkı bir fabrikada, üretim hattında çalışan insanlara benzemektedir. Birinin herhangi bir biçimde görevini, aksatması ya da geciktirmesi, bütün sistemin durmasına yol açar.

*

Spor ve benzeri alanlarda dakikanın yüzde birinde, gösterilen gayretler sonuçları etkilemektedir. Sanayileşmiş ya da sanayileşme yolunda olan bütün ülkelerde başarıyı, yani ilerleme hızını, sonsuza kadar devam edeceği kabul edilen yarış belirlemektedir. Toplum içinde herkes bu devasa makinanın hızına uymak zorundadır. Giderek hızlanan bir uçaktaki yolcular gibi, en küçük zaman birimi, hedefe ulaşmada büyük önem ve anlam taşımaktadır. Ancak nereye gidildiği kimsenin umurunda değildir.

*

İnsanlar ellerine geçenlerin ne pahasına olursa olsun, durmadan çoğaltılması derdindedir. Sanayileşmeden önce zaman, böylesine tutsak edilmemiştir. Tutsak olan yalnızca zaman değil, zamanla birlikte insanın zihinsel gücü de işgal edilmiştir.

*

Zamana sorumsuzca el konulması, zamana başka bir görünüm kazandırmıştır. Zaman adeta donmuştur, sonsuza kadar böyle gidecekmiş gibi bir görünümdedir.

*

Zamanı bütünüyle unutmanın sonucunda, herkes ileriyi göremez, sonrasını düşünemez hale düşmüştür.

28 Mart 2021, 13:28

KUTLU AYLAR KUTLU GECELER YİTİK CENNETE GİDEN YOLUN YÖN GÖSTEREN KUTUP YILDIZLARIDIR

İslam dünyasında ve Müslümanların hayatında, zamana sanıldığından çok daha büyük önem verilir. Her gün güneşin batışıyla on ikiye ayar edilen ezani saat, Ahmet Haşim'in vurguladığı gibi, zamanın algılanması yolunda önemli bir özelliktir. Orucun başlama ve bitiş tarihlerinin belirlenmesi, ayın hareketlerinin gün gün takip edilmesi, insanın zamana karşı daha duyarlı davranmasında etkin bir rol oynar. Yıl içindeki bayramlar, bayramlarla gelen mali ibadetler, zamanın akıp gitmekte olduğunu simgeleyen kilometre taşlarıdır.

*

Üç aylarda gelen kandiller, insanlara tekrar tekrar bağışlanan bir sınav hakkı işlevi görürler. Kutlu altın geceler sanayi ürünlerinin bilinç kamaştırıcı çekiciliğine, kendini kaptırmış insanları uyarmak için, derinden derine seslenen bir kurtuluş çağrılarına benzerler. Onlar akıp gitmekte olan zaman içinde, insana tanınan sürenin sınırlı olduğunu, belirli bir hızla sürekli vurgulayan işaretlerdir. Ömür boyu yola serpiştirilmiş uyarıcı ışıklar gibi yol ve yön gösterirler.

*

Günlük ibadetler zamanın, algılanması bakımından daha da canlıdırlar. Sürekli tekrarlanan namazlar, yetişenin katıldığı ve durmadan tekrarlanan, tekrarlandıkça bilinci keskinleştiren, eşyadan, üretimden sıyrılma sınavlarıdır. İbadet vakitlerinin belirlenmesinde saniyelerin önemi vardır. Dünyanın her yerinde ezanlar tam namaz vakitlerinde okunur. Böylece ne duanın, ne de çağrının önü ardı kesilmez. Tam iftar ve sahur vakitlerinde, toplar atılır selalar okunur.

*

Müslümanların evlerinde, iş yerlerinde günlük yaşayışlarında ve toplumsal yapılarında, zamanın sağlıklı olarak belirlenmesine yardımcı olan güneşin, ayın, yıldızların ve saatlerin her birinin ayrı ayrı yerleri ve önemleri vardır. Bu yüzden güneşin, ayın ve yıldızların hareketlerini araştıran, evrenin niceliklerini sergileyen, insanın düşünme ve kavrama yetisini geliştiren Astronomi bilimine Uluğ Bey, Ali Kuşcu başta olmak üzere, Türkler ve Müslümanlar büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır.

*

Zamanı haber veren araçlara, İslam dünyasında büyük önem verilmiştir ve Müslümanlar tarafından geliştirilmiştir. Müslümanlar zamanın bilincine varılması, akıp gittiğinin ve bir gün başladığı yere geri döneceğinin sürekli olarak algılanması için, gerekli bütün çalışmaları yapmışlar ve uyarıcı işaretleri koymuşlardır. Bunun için Müslümanlarda bütün sorunların kaynakları dışarıdan önce içeride aranır.

*

Zamanın hakkını vermek için, dünya içinde iki dünyaya verilmesi gereken ağırlık, iki dünyada kalacak süreye bağlı olarak belirlenir. Kuşkusuz bir ya da iki dünyayı, seçme hakkı insana bırakılmıştır.

*

Zamanla her şeyin nasıl değiştiğini, kimi şeylerin niçin hiç değişmediğini algılamak insanlara düşmektedir.

*

Hayatın her alanında sorunlar insanlardan kaynaklanır, çözümler insanlarda aranır.

29 Mart 2021, 12:53

KÜLTÜR DÜNYASINDA YETİŞTİRİLMİŞ AĞAÇLARI OLMAYANLARIN EKONOMİ DÜNYASINDA TOPLANACAK MEYVALARI OLMAZ

Anadolu insanı, ekonomiyi hayatı yaşanır kılmak için bilir. Ekonomisiz toplum, toplumsuz ekonomi olmayacağını düşünür. Ekonomi hayatı kolaylaştırır, kültür ise hayatı yalınlaştırır. Kültür ve ekonomi toplumların, geçmişlerini ve geleceklerini yansıtan aynalardır. Kültür geçmişte yapılanları, ekonomi gelecekte yapılacakları aydınlatır. Kültür ekonominin, ekonomi kültürün üniversitesidir.

*

Anadolu toprağı, Süleyman, Çelebi’nin Mevlid’yle sulanmış, kültür ve ekonominin binbir çeşit ağacının, hayat bulduğu, eşi ve benzeri olmayan bir bahçedir. Kültür de, ekonomi de, değerlerle inşa edilen, görkemli bahçenin ürünleridir. Değerler bahçesinde, kültür ağaçsa, ekonomi meyvadır. Ağaç kökleriyle topraktan alır, dallarıyla topluma verir. Meyvanın ağacından, belli olması gibi, ekonomi de kültüründen belli olur. Barışçı kültürün savaşçı ekonomisi olmaz.

*

Dünyada kültürün ekonomiye, ekonominin kültüre karıştığı bir dönemde, bütün ülkelerde kültürün önemi, katlanarak artmaktadır. Yirminci yüzyılda kültüre bir yatırım yapılıyorsa, Yirmi birinci yüzyılda kültüre kırk yatırım yapılmalıdır. Toplumlar geçmişten geleceğe, kültürleriyle taşınırlar. Kültürün bir ayağı geçmişte, bir ayağı gelecekte, gözü de bugündedir. Geçmiş araştırılır, gelecek planlanır, bugün de değerlendirilir.

*

Kültürün ekonomiye, ekonominin kültüre, yeni boyutlar kazandırabilmesi için, Anadolu insanı, kültür ile ekonomiyi altın oranda harmanlamasını öğrenmelidir. Kültürde ekilmeyenler, ekonomide biçilmezler. Yüzyıllara dayanmayan kültürlerle, yüzyıllara uzanan ekonomiler inşa edilemez. Tarihin her döneminde, büyük ekonomik atılımlar, her zaman köklü kültürel değerlere dayanmışlardır. Kültür ekonominin geleceğinin en büyük güvencesidir.

*

Süleyman Çelebi olmasaydı, Sultan Süleyman olmazdı. Sultan Süleyman olmasaydı, Mimar Sinan olmazdı. Mimar Sinan olmasaydı, Türklerin en muhteşem devleti, Osmanlı Devleti olmazdı. Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i, yalnızca Müslümanlığın değil, insanlığın da tarihidir. Mevlid’de şiir müziğe, müzik, yakarışa dönüşür. Kültür gibi, ekonomi de hayattır. Hayatı yaşanır kılanlar, kültürü ekonomiye, ekonomiyi kültüre dönüştürenlerdir. Onlar hem kültürü, hem de ekonomiyi, hayata hayat katmak için bilirler.

*

Süleyman Çelebi’nin ölümün üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen, Cumhuriyet döneminde yaşamış gibi, Anadolu insanı tarafından hiç unutulmuyor, büyük bir sevgi ve derin bir saygıyla, her gün Anadolu’nun bütün camilerinde, evlerinde anılıyor. Anadolu insanı, düz kare dünyada kendisine sağlam bir yer edinmek için, onun dilinden, düşünmek, konuşmak ve yazmak zorundadır. Kültür ekonomiyi en doğru, en iyi, en güzel yol ve yöntemle, inşa etme ustalığıdır.

*

Kültür ve ekonomi karşılıklı alışveriş içinde, birbirlerini zenginleştiren, geçmişten geleceğe uzanan, hayatı dört bir yanından kuşatan, bir değerler yumağıdır.

*

Toplumların değişmeden gelişmesinde, kültürel değerler, ekonomik değerlerden daha önemlidir. Kültür ekonominin kutup yıldızıdır.

*

Mevlid Süleyman Çelebi’nin, Anadolu insanına bıraktığı, bütün insanlığı kucaklayan, edebiyat ve medeniyet kaynağıdır.

31 Mart 2021, 12:20

DUVARSIZ KAPISIZ ÇATISIZ KARE DÜNYADA GİZLİLİK YOKTUR HERŞEY GÖRÜLÜR BİLİNİR DUYULUR

Yirmibirinci yüzyıl bütün dünyada, herkesin kameralarla izlendiği, televizyon ekranlarında görüldüğü bir yüzyıldır. Küre yuvarlak dünya, gece ve gündüz farkının olduğu, gece kimsenin kimseyi görmediği bir dünyadır. Kare düz dünya ise, gece ve gündüz farkının olmadığı, herkesin herkesi her saat gördüğü bir dünyadır. Küre dünyada yalnızca gündüzler, kare dünyada hem gündüzler, hem geceler geceler aydınlıktır. Kapısız dünya, gizliliği olmayan bir dünyadır.

*

Küre dünyada ışıkların sönmesi, gündüzün de geceye dönüşmesi, büyük bir korku kaynağıdır. New York’ta yetmişli yılların sonlarında, bir elektrik santraline yıldırım düşmesiyle, bütün bir şehir büyük bir karanlığa gömülmüştür. New York ilk defa ışıkların sönmesiyle karşılaşmıştır. Küre dünyanın bir günlük karanlığı, dünyada pek çok ülkeden daha büyük olan New York’ta, dehşet verici bir yağmalama ve hırsızlık eylemlerine yol açmıştır.

*

Bütün dünyanın gündeminde olan kare düz dünyayı, ülkeler bir fırsat olarak gördükleri gibi, bir tehdit olarak da görmektedirler. Ancak hiçbir ülkenin, kare dünyayı görmezlikten gelmesi mümkün değildir. Müslüman ülkeler kare dünyadaki, gelişmelere ayak uydurmak için, yeni bir döneme girmek, yeni hayata uyanmak zorundadırlar. Dünyada geceler ne kadar karanlık olursa, onları aydınlatacak olan yıldızlar da, o kadar parlak olurlar.

*

Yeni dünya, bütün duvarların, bütün kapıların, bütün çatıların kaldırıldığı, düz bir bilgisayar ekranında, bütün ülkelerin buluştuğu, küresel bir açık pazardır. Bu pazarda iki dünyanın ürünleri, hizmetleri ve bilgileri satılır. Pazarın en önemli, en güçlü ve en çok kazançlı sermayesi, tek yüzlü olmak, iki yüzlülükten kaçınmaktır. Herkes Mesnevi’de, Mevlana’nın vurguladığı gibi: “Göründüğü gibi olmalıdır, olduğu gibi görünmelidir.”

*

Kare dünyada yalancının mumu yatsıya kadar kalmaz, yanar yanmaz hemen söner. Camdan dünyada kimse kimseye, yüzüne karşı söyleyemeyeceği bir sözü, kapalı kapılar arkasında söyleyemez. Çünkü kare dünyada kapalı kapı yoktur, bütün kapılar açıktır. Açık kapılı dünyada, herkes derin ve zengin Anadolu’nun, “Kırk kere düşün, bir kere konuş” ilkesine özen göstermek ve dört elle sarılmak zorundadır. Kim nerede ne yapmışsa, önünde ya da sonunda, karşısına çıkacaktır.

*

Gece gündüz farkının ortadan kalkması, işi, yaşı ve mesleği ne olursa olsun, kare dünyada yaşayan herkesi, hem dürüst olmaya, hem de alın teri, göz nuru ve el emeğiyle yaşamaya özendirmektedir. Örtüsüz dünyada insanın, paranın ve bilginin, işsiz ve işlevsiz kalması, hoş görülmez ve iyi karşılanmaz. Kaynaklarını iyi değerlendirirse, her insan dünyayı değiştirecek bir güçtür. İnsanın iki büyük erdemi vardır: Doğruluk ve iyilik. Doğruluk iyiliktir, iyilik doğruluktur.

*

Yeni oluşmakta olan kare düz dünyada, kimsenin kimse- ye üstünlüğü yoktur. İnsanlar yaptıkları iyiliklerin, ödülleri- ni alacaklar, kötülüklerin de cezalarını, mutlaka göreceklerdir.

*

Kare dünyada güçlerinin sınırlarını bilmeyenler, sınırsız sandıkları güçlerinin altında ezilmekten kendilerini kurtaramazlar.

*

Güçlü olanlar nerede durulması gerektiğini bilirler. Önemli olan gücü doğru yerlerde, doğru zamanlarda değerlendirmektir.