Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Mayıs 2021

41 yazı

1 Mayıs 2021, 12:37

İÇ DÜNYADA İNŞA EDİLMEYEN ERDEMLİ DEVLET DIŞ DÜNYADA İNŞA EDİLMEZ

Yüzyılların içinde oluşan, Türklerin düşünce ve eylem dünyaları, yalınlığı ölçüsünde derin, derinliği ölçüsünde yalındır. Bilgi ve bilgelik, bin yıllık tarihi içinde, ete ve kemiğe bürünmüş, Anadolu insanı diye görünmüştür. Çevresinde büyük bir çekim alanı, oluşturan Anadolu insanı, Türklerin gülen yüzü, konuşan dili ve gören gözüdür. Onun dünyasında bütün insanlara bir gözle bakılır.

*

Anadolu’da yoğrulan ve üç kıtaya açılan medeniyet, bir fetih medeniyetidir. Ancak bu fetih akılla, silahla yapılan bir fetih değil, gönülle, sevgiyle yapılan bir fetihtir. Anadolu insanının kültüründe, fetihin bir boyutu içe, bir boyutu dışa dönüktür. Gönül fethetmek, ülke fethetmekten daha güçtür. O önce iç dünyasını, sonra dış dünyasını Cennete çevirmiştir. Bu yüzden gittiği her yerde, eli etkin, sözü geçkin olmuştur.

*

Çift boyutlu fetih eyleminde, dış dünyayı güzelleştirmeden önce, iç dünyayı güzelleştirmeye öncelik verilir. “Görünmeyen Üniversite” kitabımızda, ayrıntılı olarak vurgulandığı gibi, iç dünyalarını Cennete dönüştürmeyenler, dış dünyalarını Cehenneme dönüştürürler. Onların elinde bütün yüzyıllar, barış yüzyılları değil, savaş yüzyılları olur. Savaşlar insanların hem iç, hem de dış dünyalarında, büyük depremlere yol açarlar.

*

Anadolu insanı, iç dünyayla birlikte, dış dünyayı da Cennet bahçelerinden bir bahçeye dönüştürmenin, yol ve yöntemlerini, Gazali'de ve Farabi’de aramıştır. Türk toplumunun çift boyutlu uzun ve çileli fetih yolculuğunda, Gazali iç, Farabi dış dünyayı inşa etmenin mimarları olmuştur. Gönül dünyasının sınırsız kaynaklarıyla, iç dünyada inşa edilmeyen, Farabi'nin “Erdemli Devlet”i, akıl dünyasının sınırlı kaynaklarıyla, dış dünyada inşa edilmez.

*

Anadolu insanının çift boyutlu eylem dünyasında, hem iç hem de dış dünyayı bir bütünlük içinde ele alınarak, iki dünya ayrı ayrı değil, birlikte inşa edilir. Anadolu’nun bin yıllık tarihinin yoğurucuları, dış dünyanın ordularının, aylarca süren geçici seferlerinin öncülerinden daha çok, iç dünyanın yıllarca süren kalıcı seferlerinin öncüleri olmuştur. Onlar kalelerin fatihleri olarak değil, gönüllerin fatihleri olarak, gittikleri ülkelerde yüzyıllarca kalmışlardır.

*

Farabi ve Gazali sınırları olmayan bir deniz gibi, kutsal kültürün ışığında, Yunan'a ve Roma’ya kadar, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikimini, onlarca elekten geçirerek, yeniden ele alınmayan, enine boyuna sorgulanmayan, hiçbir konu bırakmamışlardır. Onlar düşünce ve eylem dünyalarını inşa ederken, felsefecilerin eksik haberlerine değil, peygamberlerin eksiksiz haberlerine dayanmışlar, peygamberlere önem ve öncelik vermişlerdir.

*

Gönül gücüyle akıl gücünü harmanlayan kutsal kültürün yoğurucuları, güneş altında söylenmedik söz bırakmamışlardır. Onların elinde tarihe, topluma, kültüre, sanata ve hayata anlam kazandıran değerler, bütün insanlığın benimsediği, genel geçer ilkelere dönüşmüştür.

*

İnsanlar ister farkında olsunlar, isterse olmasınlar, nehirlerin denizlerin peşine düştükleri gibi, iç dünyanın zenginliklerinin peşine düşerler. Büyük fetih kapılarının anahtarları, iç zenginliği arayanlara verilmiştir.

*

İç dünyanın zenginlikleri tarihin her dönemde yalınlığın, derinliğin, doğruluğun, iyiliğin en büyük ve en önemli kaynağı olmuştur.

1 Mayıs 2021, 23:40

UZAKLIK YAKINLIK FARKININ ORTADAN KALKTIĞI KARE DÜNYAYA AMERİKA'DAN BİR BAKIŞ.KARE DÜNYADA HER ÜLKE MERKEZDİR HER ÜLKE ÇEVREDİR.HERKES OLDUĞU GİBİ GÖRÜNMEK VE

GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ OLMAK ZORUNDADIR, HİÇBİR ALANDA GİZLİLİK YOKTUR.

1 Mayıs 2021, 23:44

Türkiye'de Girişimcilik Kültürüne önemli katkılarda bulunan

Türkiye'de Girişimcilik Kültürüne önemli katkılarda bulunan, literatüre "GİROKRASİ" ve "GİROKRAT" kavramlarını kazandıran MÜFTÜOĞLU ÜSKÜDAR ÜNİVERSİTESİ'nin Doktora Programındaki dersimizde Prof.Dr. A.O.ÖNCEL ile birlikte misafir konuşmacı olacaklar. Her ikisine şimdiden teşekkürler.

2 Mayıs 2021, 12:39

APPLE'ın kurucusu STEVE JOBS'ın babası Suriyeli Annesi Anadolulu, geliştirdiği "YARARLI TELEFON" dünyalı

APPLE'ın kurucusu STEVE JOBS'ın babası Suriyeli Annesi Anadolulu, geliştirdiği "YARARLI TELEFON" dünyalı. JOBS "DÜNYA MALI ÜRETTMEK BİR TAKIM İŞİDİR" diyor.TAKIMLARDA ÜNİFORMA DEĞİL FORMA GİYİLİR." Forma giymesini bilenler,ortaklık yapmasını bilirler.ORTAKLIK SİNERJİ KAYNAĞIDIR. "KARE DÜNYA"nın mimarlarının başında HUMUS'lu Jobs gelir.

2 Mayıs 2021, 12:47

"GÖRÜNMEYEN KITA" ve "YENİ KÜRESEL SAHNE" kitaplarının

"GÖRÜNMEYEN KITA" ve "YENİ KÜRESEL SAHNE" kitaplarının yazarı KENICHI OHMAE konuşmasında EKONOMİ değil PSİKOLOJİ diyor, makro ekonomik stratejiden mikro stratejiye geçmeyi öneriyor. Teşekkürler Değerli Prof.Dr. ALİ OSMAN ÖNCEL

2 Mayıs 2021, 12:55

HER ÜLKEDE YERKEN YALNIZ YİYENLER YÜKLERİNİ YALNIZ TAŞIRLAR

Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayata değer katmanın, insanların değerini artırmanın, genel geçer yol ve yöntemi, üzerine uzanan ellerin çok olduğu, geniş sofralar açmaktır. Toprağı derviş öyküleriyle mayalanan Anadolu’da, insanların gönülleri, sofraları ve evleri dostlarına sürekli açıktır. Anadolu insanı, bir kişilik sofrada iki kişinin, iki kişilik sofrada dört kişinin, üç kişilik sofrada dokuz kişinin, doyacağına bütün gönlüyle inanır. Sofraların üstsel olarak büyüyen bir bereketi vardır.

*

Bir sofranın yol açtığı canlılık, üzerine uzanan ellerin sayısıyla, doğru orantılı olarak artar. Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün sofralar sahiplerine gizemli bir güç kazandırırlar. Bir sofrada iki kere iki, her zaman dörtten çok daha büyüktür. Dünyanın her yerinde, insanlar tanıdıkları, sevdikleri ve güvendikleri insanlarla, işbirliği ve ortaklık yapmaya büyük özen gösterirler. Sürekli açık sofralarda kazanılan, geniş arkadaş halkaları olan insanlar, büyük atılımların mimarları olurlar.

*

İnsanların başarısında her zaman, zengin bir telefon ve geniş bir adres defteri, çok büyük önem taşır. Keith Ferrazzi, “Asla Yalnız Yeme” kitabında, başarısını telefonunda kayıtlı aradığı zaman, kendisine hemen cevap verebilecek, beş binden fazla arkadaşına borçlu olduğunu önemle vurgulamaktadır. Başarılı olmada insanların bildikleri işler kadar, bildikleri kişiler de önemlidir. Dünyada hiç kimse, kendi başına yeterli değildir. Herkes yardımlaşmaya ihtiyaç duyar.

*

Her insan başka insanların zirvelere çıktıkları, merdivenlerden yararlanarak zirvelere tırmanır. Başarının hiç değişmeyen formülü, karşılığında ne geleceğini hiç düşünmeden, hiçbir karşılık beklemeden vermektir. Verilenler önünde ya da sonunda, erken ya da geç katlanarak geri dönerler. Görünen ve görünmeyen dünyada, nokta kadar iyilik ve nokta kadar kötülük karşılıksız kalmaz. Karşılık beklemeden verenlere, karşılık beklenmeden verilir.

*

Mobil toplumda Google’un Facebook’un, Twitter’ın, Linkedin’in değerleri, onlardan yararlanan insanların sayılarıyla, doğru orantılı olarak artmaktadır. Aynı şekilde düz kare dünyada, insanların başarısı da, yardım eli uzatılan insanların sayılarıyla, doğru orantılı olarak büyür. Geniş yeryüzü sofraları açanlara, çok daha geniş gökyüzü sofraları açılır. Dünya yardım edenlere yardım edildiği, dostlukların dostluklarla değerlendirildiği, “Yeni Bir Yunus Çağı”na girmiştir.

*

Gelecekte ortaya çıkacak eğilim araştırmalarının öncüsü John Naisbitt’in vurguladığı gibi: “Yirmi birinci yüzyılın en heyecan verici başarısı, teknoloji sayesinde değil, insanın öneminin ve değerinin artması, daha iyi kavranması sayesinde olacaktır.” Kurum ve kuruluşlarda insanın bir türevi olan entelektüel kaynaklar, çoktan finansal kaynakların önüne geçmiştir. Önyargısız içerikleriyle, dünyada milyonlarca insana ulaşmayı başaran, dostluk halkalarının, sofraları herkese açıktır.

*

Sofralarda yalnızca yemekler değil, bilgiler, birikimler, bilgelikler de paylaşılır. Bir sofra etrafında, bir araya gelenler, birbirlerine kolay kolay kötülük yapmazlar.

*

Sofralar tüketen ellerle değil, üreten ellerle kurulur. Yeni dünyanın hiçbir yerinde yerken yalnız yiyenlere yer yoktur.

*

Kazandırmak kazanmanın kapısıdır. Dünyanın her yerinde, yalnız yiyenler yüklerini yalnız taşırlar.

3 Mayıs 2021, 00:22

Sevgili İSMAİL GÜLEÇ Hocayla Vav Tv'de edebiyattan medeniyete her konuya değinen bir buçuk saati aşan

Sevgili İSMAİL GÜLEÇ Hocayla Vav Tv'de edebiyattan medeniyete her konuya değinen bir buçuk saati aşan uzunca bir sohbet. İslam medeniyeti sohbet medeniyetidir. İnsanlar öğrendiklerinin coğunu sohbetlerde öğrenirler.

3 Mayıs 2021, 12:15

DÜNYAYA BARIŞI DOĞU'YU VE BATI'YI İYİ BİLENLER GETİRİRLER

İslam başta Batı olmak üzere, bütün dünyayı aydınlatacak, çok zengin kültürel kaynaklara sahiptir. Batı dünyasının Taoizm’e, Budizm’e ve Şintoizm’e büyük bir borcu yoktur. İslam söz konusu olduğunda, durum bütünüyle değişir. Batı’nın Müslümanlara olan borcu ödenemeyecek kadar büyüktür. Batı dünyasında, kültür adına ithal edilmiş ne varsa, hepsinin kaynağı, İslam dünyasının sınırsız hazineleridir.

*

İslamın zengin düşünce kaynakları olmasaydı, Avrupa’yı Avrupa yapan Rönesans da olmazdı. Batılılar son iki yüzyıldaki, ekonomik gelişmenin verdiği körlükle, Müslümanlara olan borçlarını bütünüyle unutmuşlardır. Doğu'yu ve Batı’yı iyi bilen aydınlar, İslamın kültür hazinelerini, yorulma bilmez bir gayretle, yeniden seküler dünyaya taşıyorlar. İki dünyayı içinden iyi tanıyan, aydınlardan biri de, İbn Arabi ve Mevlana tutkunu William Chittick’tir.

*

Martin Lings ve S. Hüseyin Nasr gibi, Doğu'yu ile Batı’yı derinlemesine bilen, çok yönlü bir düşünür olan Chittick’e göre: “Mevlana herkese seslenir, Musevi, Hristiyan ve Müslüman Mesnevi’de aradığını bulur. İbn Arabi’yi anlamak için ise, derin bir Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf kültürü gerekir.” İran'ı ve Türkiye’yi yakından tanıyan Chittick, Sachiko Murata ile birlikte, İslam dünyasının büyük düşünürleriyle ilgili ayrıntılı çalışmalar yapmıştır.

*

Chittick ve Murata’nın “Vision of İslam” isimli, İslam’ı değişik boyutlarıyla ele alan kitapları, Turan Koç tarafından akıcı bir dille Türkçeye kazandırılmıştır. Yazarlar kitaplarını bütün Müslümanların çok iyi bildikleri, Cebrail hadisi çevresinde geliştirmişlerdir. İslamın ana temellerini açık seçik olarak anlatan hadis, bütün alanlarıyla iki dünyayı birlikte kucaklayan, İslam medeniyetinin, yüzyıllar içinde zenginleşen hem özüdür, hem de özetidir.

*

Cebrail hadisinde anlatıldığı gibi, “İman, İslam, İhsan” bir dünya görüşü, bir yaşama biçimi ve bir medeniyet olarak, kutsal kültürün birbirinden ayrılmayan üç ana yüzüdür. İmanın şartları kuramsal temelleri, İslam’ın şartları bütün alanlarıyla, hayatı düzenlemenin esaslarını, ihsan da iç dünyayı güzelleştirmenin yollarını ortaya koymuştur. İhsan dünyası gizliliğin olmadığı, güneşin hiç batmadığı, sürekli yenilenen aydınlık bir dünyadır.Ana referans çerçevesi Maturidi'nin, Ebu Hanife'nin ve Yesevi'nin çalışmalarıyla çizilmiştir.

*

Yirmibirinci yüzyılda postseküler gelişmelerle, sekülerizmin dinin yerine geçemeyeceği, açıkça ortaya çıkmıştır. Birer seküler dine dönüştürülen Kapitalizm ve Komünizm, hayat kaynaklarını yitirmiştir. Eugene Ionesco’nun öngördüğü gibi: “Yirmibirinci yüzyılı yalnızca dinler kurtarabilir.” Yirmi birinci yüzyıl insanların bedenlerinden önce, ruhlarını doyuranların yüzyılı olacaktır. İnsanlar yalnız ekmekle yaşamazlar.

*

İslam dünyasının zengin düşünce kaynaklarını, arayış içinde olan dünyanın gündeminde tartışmaya açmadan, sekülerleşmenin yol açtığı sorunların üstesinden gelmek mümkün değildir.

*

Yirmi birinci yüzyıl bütün ülkelerde, “Bir insanı yaşatanlar bütün insanlığı yaşatır”, diyenlerin yüzyılı olacaktır.

*

Doğu kutsal, Batı seküler kültürün vatanıdır. Hiçbir büyük din Batı’da doğmamıştır.

4 Mayıs 2021, 12:10

KARADENİZ'DE BARIŞ OLURSA AKDENİZ'DE SAVAŞ OLMAZ

İstanbul Türklerin Avrupa’ya, Kazan Rusların Asya’ya açılma kapıları olmuştur. Avrupa ve Asya ekseninde, Türkiye ve Rusya iki vazgeçilmez ülkedir. Ekonomik ve kültürel alanlarda Türkiye’nin Avrupa, Rusya’nın Asya ülkeleriyle işbirliği yapmalarında Karadeniz en önemli ortak alanı oluşturuyor. Bölge ülkeleri Karadeniz çevrenizde güç kazanmak için, yüzyıllar boyunca birbirleriyle hem yarıştılar, hem savaştılar. Yirmi birinci yüzyılda Karadeniz, bütün dünyayı dostluğa ve barışa davet ediyor.

*

Sovyetler Birliğinin dağılması ve Berlin Duvarının yıkılmasıyla, Karadeniz kapalı bir deniz olmaktan çıkmış, bütün dünyaya açık bir deniz haline gelmiştir. Karadeniz Avrupa ve Asya ülkelerini, Boğazlar ve nehirlerle, Akdeniz, Azak, Baltık, Kuzey ve Hazar denizlerine bağlayan, dünyanın en önemli iç denizidir. Türkiye başının üstünde Karadeniz, ayaklarının altında Akdeniz ile iki kıtanın ve iki denizin en stratejik ve önemli ülkesidir.

*

Türkiye, Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan ve Gürcistan Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerdir. Ancak Karadeniz’in kıyı ülkelerini aşan bir stratejik ve kültürel etkinlik coğrafyası vardır. Bu yüzden, Halford Mackinder’in “Kara” ve Alfred Thayer Mahan’ın “Deniz” stratejilerinde, Karadeniz de Akdeniz kadar önemlidir. Türkiye ve Rusya, Karadeniz' iki kilit ülkesidir.İki ülke arasında ticaret olursa, Karadeniz'de savaş olmaz.

*

Türkiye’nin öncülüğünde Özal’ın gayretiyle, Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Azerbaycan, Arnavutluk, Gürcistan, Sırbistan ve Moldova arasında gerçekleştirilen, “Karadeniz Ekonomik İşbirliği” platformu, cephelerdeki savaşları, pazarlardaki yarışlara dönüştürecektir. Doğal gaz ve petrol boru hatları, bölge ülkeleri arasındaki siyasal sınırları ortadan kaldırmıştır. Geçen yüzyılın ülkeleri birbirine bağlayan demiryolları yerine, yeni yüzyılda boru hatları geçmiştir. Dünya barışının en büyük güvencesi boru hatlarıdır.

*

Kültürel işbirliğinin olduğu ülkelerde, ekonomik işbirliği, ekonomik işbirliğinin olduğu ülkelerde de kültürel işbirliği vardır. Ülkeler arasındaki ilişkilerde, kültür ekonominin yolunu aydınlatır. Ekonomi kültürün peşinden gider. Nasıl ayçiçeği yüzünü hep güneşe çevirirse, ekonomi, yüzünü hep kültüre çevirir.Kare dünyada belirleyici olan, ekonomiden önce kültürdür.Yetmiş iki millete bir gözle bakanlar, sorunlarını çatışarak değil uzlaşarak çözerler.Her zaman biz savaşmak için değil, tanışmak için, uzlaşmak için dünyadayız demesini bilirler.

*

Hayatın her alanında ekonominin gözü sürekli kültürün üzerindedir. Kültür ekonominin olduğu kadar insanın da vicdanıdır. Vicdan ekonomide adaletin terazisidir. Terazi bütün ülkelerde sağlıklı kültürün, dengeli ekonominin ve adil yönetimin simgesidir.

*

Nuri Pakdil’in vurguladığı gibi: “Türkiye’deki insan vicdanlı olabilirse, Rusya’daki insan da vicdanlı olabilir, Çin’deki, İsveç’teki de, Cezayir’de,Kamboçya’daki de.” Bütün insanlar aynı annenin ve aynı babanın çocuklarıdır, kimsenin ayrıcalığı yoktur.

*

Her yerde ve her zamanda, bütün insanların saygı duyduğu ve sevgiyle bağlandığı kutsal ve küresel değerler, dünya barışını koruyan en önemli ve en etkili silahsız güçlerdir.

*

Vicdan insanını özü ve özetidir. İnsanı insan yapan vicdanıdır. Vicdan dünyada insanları birbirine bağlayan en sağlam zincirdir. İnsanlık bütün vicdanların toplamıdır.

*

Ortak vicdan yanlışta birleşmez. Vicdansız kültür derinleşmez. Vicdansız ekonomi güçlenmaz.

5 Mayıs 2021, 00:11

KARE DÜNYANIN SINIFLARINDA ÖĞRETENLER ÖĞRENCİ ÖĞRENENLER ÖĞRETEN OLACAKTIR. ARTIK EĞİTİMiN TEK YÖNLÜ BİR MONOLOG DEĞİL ÇOK KATILIMLI BİR DİYALOG OLDUĞU BÜTÜN EĞİTİM KURUMLARI TARAFINDAN BENİMSENECEKTİR.İNSANLAR KONUŞA KONUŞA ÖĞRENİRLER

Prof.Dr.MUSTAFA TAMER MÜFTÜOĞLU'nun Prof.Dr.ALİ OSMAN ÖNCEL'in Prof.Dr.MURAT ÇETİN'nin Doç.Dr. ARZU AKDENİZ GÜRDOĞAN'nın katılımlarıyla, ÜSKÜDAR ÜNİVERSİTESİ'nin Doktora Programında, alanlarında başarılı öğrenci arkadaşlarımızın katkılarıyla "GİRİŞİMCİLİK VE GİRİŞİM KÜLTÜRÜ" üzerine yaptığımız bir BEYİN FIRTINASI" toplantısı, bir "ARAMA KONFERANSI" gibi bir ders yaptık.Hocalarımıza ve öğrencilerimize teşekkürlerç

5 Mayıs 2021, 13:29

DÜNYAYA BARIŞ GETİRMEK "HALKSIZ DEMOKRASİ"LERİN "SEÇİLEN KRALLAR"ININ DEĞİL EDEBİYATÇILARIN GÖREVİDİR

Dünya barışının mimarları Maurice Duverger"in, "Halksız Demokrasi"lerinin "Seçilen Krallar"ı değil, insanlığın "Seçilen ve Sevilen Edebiyatçılar"ı olacaktır. Edebiyatçı yazması gerekeni yazmaktan kaçınmaz. Çünkü, edebiyat hayattır, hayat edebiyattır. Bu yüzden eleştirel düşünmesini bilen edebiyatçı, çağının düşüncelerinden ve eyleminden sorumludur. Çünkü edebiyatta tartışılan, er ya da geç ekonomik ve kültürel hayatta karşılığı bulur. Edebiyat yaşanılan hayattan, yaşanılan hayat edebiyattan beslenir.

*

Edebiyatı sevenler hayatın içinde olurlar, hayatın içinde olanlar edebiyatı severler. Bunun için düşünceyi eylemden, eylemi düşünceden ayırmayan Fethi Gemuhluoğlu, "edebiyata dost olmayan, insana dost olmaz" demeyi ömrü boyunca tekrarlamıştır. İnsanların açgözlülükle kararan gözleri edebiyatla doyurulur, yoksullaşan iç dünyaları edebiyatla zenginleştirilir. Yirmi birinci yüzyılı yaşanır kılmada, gözleri doyurmak değil, karınları doyurmak önemlidir.

*

Doğu'dan Batı'ya bütün dünyada bütün insanlara aynı annenin ve aynı babanın çocukları oldukları, herkesin temel haklarına ve özgürlüklerine saygı gösterilmesi gerektiği, kimsenin kimseden üstün olmadığı, edebiyatla anlatılır. Her ülkeyi savaş bulutlarının sardığı bir dünyada, edebiyat ustalarının eserleri, kutup yıldızlarına benzerler, din, dil, ırk ve renk ayrımı gözetmeden herkese yol ve yön gösterirler.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde kitaplarıyla edebiyatları edebiyat yapanlar, edebiyatı medeniyet, düşünceyi eylem için bilenlerdir. Medeniyetlerin görünen yüzleri olan kutsal şehirler, edebiyatçıların düşünen akılları, seven gönüllerdir. Bütün alanlarıyla hayat edebiyatla zenginleşir. Düşünce edebiyatların babasıysa, eylemler anneleridir. Hayatın her alanında düşünce eyleme, eylem düşünceye edebiyatla dönüşür. Barışa giden yolda, dünyanın devlet yöneticilerinden önce, yerel düşünen küresel davranan edebiyatçılara ihtiyacı vardır.

*

Hayatı bütün dalgalanmalarıyla en yalın, en güzel ve en etkili olarak edebiyatçılar anlatırlar. Edebiyatçılar özel alanlardan kamusal alanlara baktıkları gibi, kamusal alanlardan özel alanlara bakarlar, insanlarda toplumları, toplumlarda insanları görürler. Edebiyatçılar insanların eline, yeni dünyaların kapılarını açan gizemli anahtarlar verirler. Bir roman, bir öykü, bir şiir, bin düşüncedir, bir edebiyatçı yazar, milyonlarca insan okur. Edebiyatla iç ve dış dünyalarını zenginleştirenler, değiştirmesini bildikleri kadar, değişmesini de bilirler.

*

Ülkelerin ayakta kalmaları için, yollar, köprüler, limanlar ve havaalanları gerekli, ancak hiçbir zaman yeterli değildir. Edebiyatlarını derinleştirmeyen ülkeler ekonomik, siyasal ve kültürel hayatlarını zenginleştiremezler.

*

Mesnevi'yi anlamayanlar, Süleymaniye'yi anlayamazlar. Mevlana gibi düşünmeden, Sinan gibi mimar olunmaz. Edebiyatları derin olan toplumların, şehirleri zengin olur.

*

Edebiyatlar iç dünyanın derinliklerinin, dış dünyanın zenginliklerine yansıtırlar. Edebiyatçıların elinde Musa Peygamberin asası gibi, denizde yol açıcı bir asa vardır.

5 Mayıs 2021, 13:51

TOKAT'TAN SESLENEN OKUYANLARI MEKKE'DEN KURTUBA'YA, BİR YOLCULUĞA ÇIKARAN SEVGİLİ UÇURUM'A TEŞEKKÜRLER ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN'LA HİCAZ'DAN ENDÜLÜS'E

Gezi yazısı okumak, uçsuz bucaksız mekânlara yelken açmak gibidir. Okursunuz ama içinizin bir yanı anlatılan yerlerin kıyısında köşesinde soluklanıp durur. Bir de anlatıcı adım attığı her yere farklı bir gözle bakıyor ve sadece rehberlik yapmıyorsa, şehirlerin ruhuna da dokunuyorsa o zaman tam bir seyyah oldunuz demektir. Ersin Nazif Gürdoğan’ın İz Yayınları arasından çıkan Hicaz’dan Endülüs’e kitabını okurken, anlatılan yerleri sadece gezmiyorsunuz, şehirlerin havasını adeta tüm hücrelerinizde hissediyorsunuz. Kitabın ön sözünden: “Mekke’den Kurtuba’ya kadar, değişik şehirlerde görülebilecek yerleri gördüm, ancak kimsenin görmediğini görmeye, kimsenin düşünmediğini düşünmeye, kimsenin bakmadığını bakmaya çalıştım. Bir izlenim ya da gezi yazısını tatlandıran ve renklendiren ana unsuru, herkesin geçtiği yollardan geçerek, kimsenin yakalamadığı boyutları yakalamak olduğunu düşünüyorum.” Hicaz’la Başlıyor Kitap Cidde’deki Abdulaziz Üniversitesinde öğretim üyesi olarak göreve başlıyor Gürdoğan. Bu başlangıç aslında uzun soluklu bir yolculuğun da ilk adımı gibi. Ardı ardına geliyor şehirler, ülkeler ama ilk adım çok önemli; Cidde. Yani Mekke’ye açılan kapı. Bereketinin tarifi imkânsız. “Sınırların Dışına Çıkmak” bir ufkun, insanın önünde açılmasıdır. Bir sınırı geçmek sadece bir seyahat olarak adlandırılamayacak büyük imkânlar sunar kişiye. “Dünyada bir ülkeden başka bir ülkeye gitmek, sınırların dışında düşünmeye, yeni açılımlar kazandırır. (s.15) Şehri sadece yapılarıyla anlatmıyor Gürdoğan. Manevi iklim, ekonomik yapı, sosyal yaşam gibi konular iç içe ele alınıyor kitapta. Şehrin sosyolojisini de öğreniyoruz yaşanmış anılar tadıyla. Cidde her özelliğiyle bir tatlı huzur esintisi veriyor satırlar arasından. “Cidde’de evlerde çatı ve kiremit derdi yok, toprak damlar gibi, çatılar da dümdüz yapılır. Yine de yeni yapılar arasında balkonsuz evler görünmez.” (s. 29) Daha sonra Mekke’yi, Medine’yi, Uhud’u, Nur Dağı’nı ve gönlümüze bereket olan mekânları adım adım geziyoruz. Tarihiyle, doğasıyla, şehir kimliği ile ele alıyor her bir köşeyi Gürdoğan. Bazen bir şehir kültürünün içinde buluyoruz kendimizi, bazen bir hac rehberinin manevi iklimine kapılıyoruz. “Nur Dağı Mekke’nin en yüksek noktası olarak bilinir. Ademoğullarının, annelerinin ve babalarının, cenneti yitirdikten sonra ilk defa buluştukları Mekke’ye yolu düşen herkesin yardımına koşulur. Kabe herkese kutup yıldızı olma görevi üstlenir.” Birleşik Krallık Arabistan yarımadasından sonraki durağımız Birleşik Krallık. Batı’nın yüzüyle karşı karşıyayız. Sadece gelişen, büyüyen, sanayi devi olan batı değil anlatılan. Sömüren, yok eden, yakıp yıkan batı da var Gürdoğan’ın anlattıklarında. Elbette bir mümin bakışı ile temaşa ediyor her yeri Gürdoğan. “Kan ve gözyaşı üzerinde büyüyen zenginlik ve teknolojik gelişme, Batı’nın iç çürümesini ver sosyal çözülmesini onarmak şöyle dursun, tam tersine çürümenin ve çözülmenin, her geçen gün biraz daha hızlanmasına yol açıyor.” Birinci Dünya Savaşı’ndaki İngiltere’nin rolü ve Osmanlı ile olan ilişkileri, sömürü düzeninin işleyişindeki rolleri de kitapta yer alan ayrıntılardan. Ve Endülüs Kıbrıs sahillerinde Akdeniz havasını aldıktan sonra ulaşıyoruz Endülüs’e. Ne derin anlamlar var bu isimde, ne derin yaşanmışlıklar. Endülüs demek bir tarihin ruha ilmik ilmik işlenen sayfası demek. Önce İspanya’yı tarihiyle, doğasıyla dolaşıyoruz. Şehirlere uğruyoruz. Kendimizi Endülüs’e hazırlıyoruz. Görüyoruz ki tüm dünyanın Endülüs’e ihtiyacı var, en çok da Avrupa’nın. İspanya Müslümanları ve Avrupa’ya karşı İspanya ele alınıyor. “Roger Garaudy başta olmak üzere, Avrupa’da bilgi ve bilgelik olarak ne varsa, hepsi Endülüs’ten alınmıştır diyen Avrupalı Müslümanlar Avrupa’da Doğu ile Batı dünyası arasında bir köprü kurmak için İspanya’nın tarihsel birikiminin büyük bir önem taşıdığına inanıyor.”(s. 188) Gürdoğan’ın anlatımıyla bir kez daha gönlümüz kapılıp gidiyor Endülüs’e. Sanki köşe başından atlılar çıkıp gelecek; başlarında Selahaddin Eyyübî. Ezanlar yankılanacak göğe. Kurtuba şenlenecek, Avrupa kaybettiği nizamına kavuşacak. Kurtuba Camii’nin mahzunluğunu okuyunca içimize bir acı gelip oturuyor. Endülüs’ün yüzyıllar öncesinden yaydığı ışığın bir dua niyetine geçmesi hepimizin arzusu. Hicaz’dan Endülüs’e aldığımız yol, büyük bir coğrafyanın soluduğumuz iklimiyle son buluyor. Bir medeniyet atlası içtenliği ile okunacak bir kitap Hicaz’dan Endülüs’e. Ersin Nazif Gürdoğan – Hicaz’dan Endülüs’e – İz Yayınları MUSTAFA UÇURUM

6 Mayıs 2021, 12:53

ORUÇ AYI OLAN RAMAZAN AYINDA YARDIMLAŞMA VE PAYLAŞMA DORUK NOKTASINA ULAŞIR

Her yılın bir ayı, oruç tutulan Ramazan ayıdır. Oruç ayı sonu bayram olan aydır. Oruç ayında ekilenler, bayram gününde biçilir. Bu yüzden, Ramazan ayı yardımlaşmanın, dayanışmanın, paylaşmanın doruk noktasına çıktığı aydır. Ramazan ayında, bilgiler, hizmetler, ürünler paylaşılır. Bayram günlerinde kapılar, gönüller, sofralar herkese açılır. Bayramlarda, karşılık beklemeden verenlere, karşılıksız verilir.

*

Bayramla bütünleşen oruç günlerinde, iki kere iki dört değil, on dörttür. Çünkü, oruç ayında paylaşılanlar, büyük bir hızla çoğalır, zenginleşir, yeni boyutlar kazanır. Oruç ayı, bereket ayıdır. Oruç ayı, rahmet ayıdır. Oruç ayında gökyüzünün rahmet ve bereket kapıları, sonuna kadar açılır. Yağmurun toprağı canlandırdığı gibi, oruç ayı ekonomiyi canlandırır.

*

Ramazan ayı paradan para kazanılan sanal ekonomi ayı değil, ürün ve hizmet üretiminden para kazanılan reel ekonomi ayıdır. Oruç ayında ekonomik hayat, insanların gözlerinden daha çok karınlarını doyurmaya odaklanır. Bütün boyutlarıyla ekonomik hayat, oruç ayında, diğer aylarda görülmeyen, bir büyüklüğe ulaşır. Şehirler, kimseyi dışlamayan, geniş bir sofraya dönüşürler.

*

Müslümanlar oruca ve oruçluya saygı gösterilen şehirleri, vatanları olarak görürler. Bunun için bütün İslam dünyasında, oruç tutulan her yerde, herkese açık iftar ve bayram sofraları düzenlenir. Bir insanı güldüren, bütün insanlığı güldürür, bir insanı doyuran bütün insanlığı doyurur. Paylaşmayı bilmeyenler, paylaşmayı bilenler tarafından paylaşılırlar.

*

Oruç ayı toplumların üretim güçlerini büyütme yanında, değerlerini korumaya gösterdikleri özenin, göze görünür, en güzel ve en etkili göstergesidir. Yirmi birinci yüzyılın başında, Türk ve İslam dünyası üreten eller olmanın önemini kavramıştır. Artık üreten eller olmadan, savaş dünyasının barış dünyasına dönüşmeyeceği biliniyor. Bu yüzden Müslüman dünya, her gün bayrammış gibi, üretmeye ve paylaşmaya büyük önem veriyor.

*

Petrol denizinin üzerinde, yoksulluk çeken İslam dünyasını, yoksulluğun demir kafesinden, oruçmuş gibi tüketmesini, bayrammış gibi paylaşmasını bilenler çekip çıkaracaktır.

*

Dünyada üretmeden tüketilmez, veren el olanlar, üreten el olanlardır. Üreten el olmanın coşkusunu duymayanlar, veren el olmanın coşkusunu duyamazlar.

*

Oruç günleri kazandırarak kazanmanın, paylaşarak büyümenin, zenginleştirici gücünün, doruk noktasına çıktığı günlerdir.

*

Dünyayı yoksullar gibi tüketmesini, zenginler gibi üretmesini bilen toplumlar dönüştürür.

7 Mayıs 2021, 14:49

YENİ FATİHLERİYLE DÜNYANIN HER ÜLKESİNDE OLMAYAN ÜLKELER KARE DÜNYADA VARLIKLARINI KORUYAMAZLAR

Atlantik Okyonusunun bir yakası Avrupa, bir yakası Amerika''dır. Avrupa Amerika''yı, Amerika Avrupa''yı zenginleştirmiştir. Amerika''sız Avrupa, Avrupa''sız Amerika olmaz. Beş yüzyıl boyunca, Amerika Avrupa''nın kızıl elması olmuştur. Amerika''da, Avrupa''da yaşayanlardan daha çok Avrupa''lı yaşıyor. Ruslar Avrupa''dan önce Asya, Türkler Asya''dan önce Avrupa üzerinde yoğunlaşmışlardır.

*

Türklerle birlikte Ruslar, küre dünyanın Amerika''sını görmekte geç kalmışlardır. Hem küre, hem kare dünyada, her ülke kızıl elması kadar büyür. Küre dünyada büyük ülke olmak için, iki kıtada olmak yeterliydi. Kare dünyada, iki kıtada olabilmek için, beş kıtada birden olmak gerekir. Her kıtada olmayan ülkeler, bir kıtada olamazlar. Kare dünyada her ülke, dünyayı bir bütün olarak görmek zorundadır.

*

Kristof Colomb''u İspanyollar değil de, Türkler destekleselerdi, Amerika kıtasına İspanyolların yerine Türkler gideceklerdi. Amerika Avrupalıların değil, Asyalıların ülkesi olacaktı. İspanyalıların Atlantik''e açılmasıyla, Amerika''nın bulunması, Avrupaların kurtuluşu olmuştur. Bunun için, Avrupalılar Orta Çağın sonu olarak, İstanbul''un Türkler''in eline geçişini değil, Amerika''nın bulunuşunu kabul ederler.

*

Amerika''nın bulunmasıyla, dünyanın ticaret merkezi Akdeniz''den Atlantik Okyonusuna kaymıştır. Atlantik küre dünyanın Okyonusuydu, Pasifik kare dünyanın Okyonusudur. Türkiye ekonomisini güçlendirmek için, Avrupa pazarı kadar Amerika pazarına da, önem vermelidir. Amerika, dünyanın satın alma gücü en yüksek olan ülkesidir. Amerikan pazarında olmayan bir ülke, dünyanın hiçbir pazarında olamaz.

*

Kare dünyanın yeni fatihleri, yerli malı üreten ülkeler değil, dünya malı üreten ülkelerdir. Dünya malı üretmenin standartları Avrupa üniversitelerinden daha çok, Amerika üniversitelerinde belirlenmektedir. Bir yanında Berkeley, bir yanında Stanford üniversitesiyle Silikon Vadisi, dünyanın bilimsel ve teknolojik bilgi geliştirme ve uygulama merkezidir. Vadi''de kimliğe değil, yapılan işe, büyütülen katma değere bakılır.

*

Kare dünyada, küre dünyanın kavramları, yöntemleri ve stratejileri, tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini yitirmişlerdir. Kare dünyada gelir farklılıkları değil, eğitim farklılıkları önemlidir.

*

Ülkelerin eğitim düzeyini yükseltmeden, üretim düzeyini yükseltmek mümkün değildir.

*

Eğitim düzeyi düşük ülkeler hiçbir alanda, katma değeri yüksek ürünler üretemezler.

*

Ülkeleri dünya pazarlarına fason üreten değil, fason ürettiren yeni fatihler taşırlar.

8 Mayıs 2021, 12:39

NEREDE OLURLARSA OLSUNLAR MBA DİLOMASI OLANLAR YAPTIKLARI HER İŞİ DAHA İYİ VE DAHA GÜZEL YAPARLAR

Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Amerika'da da, çalkantısız ekonomik yapıya rağmen, işsizliği azaltmada başarılı olunamıyor. İşsizliğin azaltılması, Brezilya'dan Hindistan'a kadar bütün ülkelerin, karşı karşıya olduğu sorunların başında geliyor. Ekonomik, siyasal ve kültürel krizler, işsizlikten kaynaklanmaktadır. İşsizlikle gelen sorunlar, domino etkisiyle, toplumun bütün kesimlerinde sarsıntılara yol açıyor.Bu yüzden insanlar, Gandi'nin vurguladığı gibi, kitle üretimi değil, kitlelerin katıldığı üretim istiyor.

*

Yirmi birinci yüzyılın işsizlerinin çoğunluğunu, eğitimsizlerden daha çok eğitimliler oluşturmaktadır. Artık iş bulmak ya da iş kurmak için, lisans düzeyinde bir üniversite diplomasına sahip olmak, yeterli olmamaktadır. Bu yüzden, eğitimli işsiz olmaktan kurtulmak ve girişimci özellikleri kazanmak için, gençler üniversitelerin MBA programlarına büyük ilgi göstermektedirler. Doktora belgesi, nasıl öğretim üyeliğinin pasaportu ise, MBA diploması da girişimciliğin pasaportu olmuştur.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün üniversitelerde eğitim sevdalıları, yöneticileri ve öğretim üyelerinin öncülüğünde, yönetici nitelikli gençlerden daha çok girişimci nitelikli gençler yetiştirme yolunda, çok önemli çalışmalar yapılmaktadır. Bu bağlamda Kanada'dan Japonya'ya kadar, zengin bir eğitim ve öğretim birikimine sahip olan, Prof.Dr. Ali Osman Öncel'in yönetiminde, "Kare Dünya Düşünce Platformu" olarak, kısa ve uzun dönemli MBA programları düzenlemeyi düşünüyoruz. Bütün dünyada MBA programları, başta mühendisler olmak üzere, değişik mesleklere sahip gençlerin tercih ettikleri, yüksek lisans eğitimlerinin başında gelmektedirler.

*

MBA programlarının amacı, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, yönetim fonksiyonlarıyla birlikte, işletme fonksiyonlarında da, katılımcılara son gelişmeleri aktarmak ve yeni tekniklerden yararlanma yeteneği kazandırmaktır. Bunun için, MBA belgesine sahip olan gençler, girişimci vizyonlarıyla kendi işlerini kurmakta başarılı oldukları gibi, yönetiminde yer aldıkları kuruluşları da, birkaç yıl içerisinde, büyük boyutlara taşımaktadırlar.

*

Sanayi toplumlarının bilgi toplumlarına dönüştüğü, geçen yüzyılın yönetim paradigmalarının geçerliliğini büyük ölçüde yitirdiği yeni yüzyılda, özellikle yönetici MBA programlarında, katılımcılar işyerlerindeki başarıları kadar başarısızlıklarını da sınıflara taşıyarak, bilgi toplumunun eğitimini zenginleştirmektedirler. MBA programları, değişik alanlarda uzman öğretim üyeleriyle birlikte, farklı iş kollarından gelen öğrencilerin, bilgi ve birikimlerini paylaştıkları, ortak öğrenme alanlarıdır.

*

Uzaktan yüz yüze konuşurmuşcasına, ekran ekrana düzenlenen MBA programları, zaman ve şehir sınırlamalarını ortadan kaldırarak, dünya ölçeğinde yüksek lisans çalışması yapma imkanı sunuyorlar. Düz kare dünyada gerekli eğitim altyapısına ve internet bağlantısına sahip olan herkese, girişimci olma, her alanda üretici olma, var olan işini geliştirme şansı tanınıyor.

*

Bütün dünyanın ekonomik ve kültürel dengelerini, altüst eden mesleksizliğin ve işsizliğin üstesinden, girişimcilik kültürüne yeni boyutlar kazandıran, üreten el olmasını öğreten, yaşanan hayatı kolaylaştıran, küresel MBA programlarıyla gelinir.

*

Uzaktan MBA programları herkesin erişimine açık, bilgisayar ortamında oluşturulmuş, “Girişimcilik Akademileri”dir.

*

Ürün, hizmet ve bilgi üretiminin öncüleri, iyiliğin bayrağını kare dünyanın, bütün şehirlerine taşıyan uçbeyleridir.

*

Yeni fatihlerin güçleri bir iyiliğin, yedi yüz iyilik olarak geri döndüğünü, bilmelerinden kaynaklanır.

8 Mayıs 2021, 20:15

Değerli Hanife Albayrak'a ve Sevgili Hıdır Yıldırım'a

Değerli Hanife Albayrak'a ve Sevgili Hıdır Yıldırım'a gönül dolusu selamlar ve sevgiler.Mavera yardımlaşmayı bilen takım çalışmasına yatkın yedi kuruculu bir dergidir. Başarısı her kurucunun eşitler arasında birinci olmasından kaynaklanır.Son söz hepsinin sözüdür.

9 Mayıs 2021, 12:20

HER ALANDA DÜŞÜNCESİZ EYLEM GÜÇSÜZ EYLEMSİZ DÜŞÜNCE ETKİSİZ OLUR

Tarih içinde Asya’nın ortalarından Avrupa’nın ortalarına doğru, uzun bir yolculuğa çıkan Türklerin düşünce ve eylem dünyaları, Semerkant ile Saraybosna arasında yüzyıllar içinde yeni açılımlar kazanarak zenginleşmiştir. Türkler Alpaslan ile başlayan, Fatih ile kalıcılık kazanan ülkeleri Anadolu’da, bir ellerini Asya’ya, bir ellerini Avrupa’ya uzatarak, iki dünyayı İstanbul’da buluşturmasını ve altın oranda harmanlamasını bilmişlerdir.

*

Tarihlerinin her döneminde Türklerin düşünce ve eylem dünyalarında, Ahmet Yesevi’den, Yunus’tan, Akif İnan’a, Cahit Zarifoğlu’a kadar, edebiyat dünyasının zirvelerinin vazgeçilmez yerleri vardır. Onlar düşünceyi eylemden, eylemi düşünceden ayırmadan, düşüncesiz eylem güçsüz, eylemsiz düşünce etkisiz olur diyerek, Anadolu insanının bin yıllık düşünce dünyasına derinlik, eylem dünyasına zenginlik kazandırmışlardır.

*

Düşünce dünyaları derin olmayan toplumların, eylem dünyaları zengin olmaz. Ülkelerin düşüncelerinin derinliği, eylemlerinin zenginliği, arkalarında döne döne okunan, tekrar tekrar yorumlanan, kitaplar bırakan edebiyatçılarından kaynaklanır. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, ülkelerin düşünce ve eylem dünyalarında, silinmez izler bırakan edebiyatçıların kitapları, güncelliklerini hiçbir zaman yitirmezler.

*

Edebiyatçılar Erdem Bayazıt’ın “Sürüp Gelen Çağlardan” şiirinde vurguladığı gibi: “Dünyanın kalbini dinle geliyor adım adım / Dallar meyvaya dursun toprak tohuma dursun / İnsan barışa dursun selama dursun zaman”diyerek, toplumlardaki dönüşümlerin haberlerini verirler. Onlar toplumların geçmişlerindeki meyvalarında, gelecekteki ağaçlarını görürler. Edebiyatçıları güzel olan toplumların, gelecekleri güzel olur.

*

Edebiyatçıların okunulmaktan, yorumlanılmaktan yorunulmayan kitaplarında, düşünceler eylemlere, eylemler düşüncelere dönüşürler. Edebiyatçılar toplumların hem geçmişlerine, hem geleceklerine ışık tutarlar. Türkiye’nin büyük dönüşümlerin yaşandığı Yirminci yüzyılına, Anadolu’nun dört büyük edebiyatçısı Mehmet Akif, Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç damgasını vurmuştur.

*

Edebiyatçılar tarihin her döneminde, toplumları diri tutan eserleriyle, ülkelerin geçmişleriyle geleceklerinin aydınlatılasında, geçmişin sözlerinin değil, özlerinin korunmasına öncülük yapmışlardır.Onlar düşünceleriyle özlere, sözleriyle eylemlere yeni boyutlar kazandırmışlardır.

*

Türkiye’nin düşünce derinliğine ve eylem zenginliğine, yeni açılımlar kazandıran edebiyatçılar, gelecekle geçmiş arasında “tozlu zaman perdesi”ni aradan kaldırarak, hem geçmişi hem geleceği bugüne taşımanın yolunu açmışlardır.

10 Mayıs 2021, 11:57

HER YIL GELEN RAMAZAN AYI BİR GECEDİR O GECE ALTIN BİR GECEDİR

İslam dünyasını seküler dünyadan ayıran, özellklerin başında Ramazan ayı gelir. Ramazan ayında gökyüzünün kapıları, inananlara sonuna kadar açılır. Oruç tutanlar arasında çatışma değil, yardımlaşma vardır. Japonya'dan Arjantin'e kadar, dünyanın neresinde olursa olsunlar, oruç tutanlar birbirlerini tanırlar. Onlar günde üç öğün yemeği, iki öğüne indirerek, yılda bir ay da olsa, basit ve yalın yaşamanın, evrensel bir örneğini verirler.

*

Oruç tutarak inananlar, fiziksel ve ruhsal sağlıklarını güvence altına alırlar. Oruç tutan sağlık bulur. Oruç bütün boyutlarıyla hayatın şiiridir. Şiirsiz bir toplum gibi, oruçsuz bir toplum da ruhsuz bir toplumdur. Yalın yaşama sanatı olan orucun, az yeme, az uyuma ve az konuşma olmak üzere üç yüzü vardır. Orucun üç yüzü, sağlığı korumanın üç şartıdır. Oruç tutan, hem düşünce hem de eylem, dünyasını zenginleştirir.

*

Ramazan ayı içinde gizlediği, Türk toplumunun düşünce ve eylem dünyasına, yeni boyutlar kazandıran Sezai Karakoç''un “Altın Gece” dediği, bin aydan daha değerli, bin aydan daha verimli “Kadir Gecesi” ile, inanan insanın dünyasındaki bütün ümitsizlik bulutlarını dağıtır. Ramazan ayı ümitsizlik ayı değildir. Oruç tutanlar hiçbir zaman ümitsizliğe düşmezler. Onlar Allah'ın gücünün üstünde güç olmadığını bilirler, Allah için, tuttukları orucun ödülünü yalnızca Allah'tan beklerler.

*

Ramazan ayı bir gecedir, o da Kadir Gecesi'dir. Kadir Gecesi'nin hangi gecede olduğunun kesin olarak bilinmemesi, onun değerini bin kat daha artırır. Nasıl Kadir Gecesi Ramazan ayında gizli ise, hayatın dinamizmi de, o gecenin bilinmezliğinde gizlidir. İnanan herkes Ramazan ayındaki her geceyi Kadir Gecesi, yıldaki her ayı da Ramazan ayı bilir ve hayatını ona göre düzenler. O Allah'ı görmese de Allah onu görmektedir.

*

Kadir Gecesi'ni yakalayan ayı, ayı yakalayan yılı, yılı yakalayan ömrünü güzelleştirir. Kadir Gecesi'ni aramak, güzelliği aramaktır. Allah güzeldir, güzelliği arayanları sever. Kadir Gecesi Ramazan ayında, güzellik Kadir Gecesi'nde bulunur.

*

Kadir Gecesi arayışın simgesidir. Arayan herkes aradığını bulur. Aradığını bulanlar, aramasını bilenlerdir.

*

Allah'ın kendisini gördüğünü bilenlerin yolunda, açılmayacak hiçbir kapı yoktur.

*

İki dünyada Cennetin kapıları, iyilik ve güzellik peşinde koşanlara açılır.

11 Mayıs 2021, 12:29

NAZİZM'İN FAŞİZM'İN KOMÜNİZM'İN KAPİTALİZM'İN ANAVATANI AVRUPA'NIN DÜNYAYA YAPTIĞI EN SON KÖTÜLÜK SİYONİZM'DİR

Dünyada ülkelerin iç ve dış politikadaki ağırlıkları, önemli bir nüfus ve üretim gücüne sahip olmalarından kaynaklanır. Bunun için, ülkelerin büyük şehirleri, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın ana dinamiğini oluştururlar. Şehirler ülkelerin hem ekonomik zenginliklerinin, hem kültürel derinliklerinin, en somut göstergeleridir. Büyük şehirleri olmayan ülkelerin, büyük ekonomik ve kültürel güçleri, dünya politikasında ağırlıkları olmaz.

*

İslam dünyasının bağrına bir hançer gibi saplanan İsrail, dünyanın ne kadar büyük ordusuna sahip olursa olsun, dünya ülkeleri arasında, sözü ve etkisi olan bir devlet olamaz. Çünkü Tevrat bir ırkın kutsal kitabı, Yahudilik yalnızca Yakupoğullarının dinidir. Müslümanlık ve Hristiyanlık gibi, her soy ve her renkten insanın katılımına açık değildir. Ayrıca Yahudilerde anne önemlidir, annesi Yahudi olmayan Yahudi olamaz.

*

Yahudilerin milliyetçileri Siyonistler, mavi Nil ile yeşil Fırat arasında güçlü İsrail devletinin rüyası görmektedirler. Ancak ikibin yılda, bütün dünyaya dağılmış Yahudilerin, on beş milyonluk bir nüfusa ulaşmaları, onların Kıyamete kadar büyük devlet olmalarının mümkün olmayacağını göstermektedir. İsrail Filistin topraklarındaki varlığını, Amerika'nın kayıtsız şartsız desteğiyle sürdürmektedir. New York'ta Tel Aviv'den daha çok Yahudi yaşamaktadır. Siyonistlerin kutsal şehirleri, Kudüs değil "Jew York", olarak bilinen New York'tur.

*

Vietnam'da, Afganistan'da,Irak'ta,Suriye'de,Yemen'de, yaşanan olaylardan sonra açıkça ortaya çıktı ki, yalnızca silah gücüyle, ülkelerin yönetimlerini ve haritalarını değiştirmek mümkün değildir. Ülkelerin gelecekteki en büyük güvenceleri, ordularından önce genç ve girişimci nüfusları olacaktır. İsrail gibi, Körfez ülkeleri gibi, belirli bir nüfus büyüklüğüne ulaşmayan ülkelerin, doğal kaynak ve silah gücüyle, ayakta kalmaları ve varlıklarını korumaları çok çok zordur. Gizliliğin, merkez ve çevre farkının olmadığı dünya, silahlı güçlerden önce, silahsız güçlerin önem kazandığı dünyadır.

*

İsrail'in iç ve dış politikasını Yahudi geleneği değil, Yirminci yüzyılın en büyük ve en bulaşıcı hastalığı olan ırkçılık belirliyor. Irkçılığın anası Avrupa'da doğan "Nazizm''dir. Filistin topraklarını kan ve gözyaşı göllerine çeviren, dünyanın en kanlı ırkçılık hareketlerinden biri olan Siyonizm Nazizmim ürünüdür. Nazizmi aratmayan Siyonizm, son iki yüzyılın en kanlı, en dehşet verici ırkçılık hareketidir. Siyonistler Almanların Yahudilere uyguladıkları, soykırımın ve şiddetin kat kat fazlasını Filistinlilere uygulamaktadırlar. Onlar Avrupalı ustalarından, çok daha dehşet verici olmuşlardır.

*

Müslümanlarla Yahudiler, İslamın ilk yıllarından beri, yüzyıllarca bir arada yaşamışlardır. Ancak hiçbir zaman, İslam dünyasında, bir Yahudi soykırımı olmamıştır.

*

Dünyada soykırımın ustası ve öncüsü, insanlığa Nazizmi,Faşizmi, Komünizmi ve Kapitalizmi doğuran Avrupalardır.

*

Yeni dünyada ırkçılık peşinde koşan, ayrımcılık yapan ülkeler,her yerde, her zaman ırkçılıkla karşılaşırlar.

*

Irkları yok etmeye kalkanlar, kendi ırklarını yok ederler. Etki tepki yasası her alanda geçerlidir.

*

İşgal edenler işgal edilirler, vuranlar vurulurlar, yok edenler yok edilirler.

12 Mayıs 2021, 11:09

KUTSAL KÜLTÜRÜN MEŞALESİNİ ELDEN ELE KÜRESEL ŞEHİRİN BÜTÜN MAHALLERİNE TAŞIMAK

Düşünceyle eylem arasında ayrım gözetmeden, ikisinden birine öncelik vermeden, uyum ve denge içinde tutmada, Necip Fazıl edebiyatı geçmişten geleceğe elden ele taşınan, aydınlatıcı bir meşale olarak görmüştür. Onun için edebiyatın görevi, gerçeği aramaktır, bulmaktır ve olmaktır. Edebiyatçılar gerçeği arama yolunda, ne kadar başarılı olurlarsa, bütün insanlığı aydınlatan meşaleye, o kadar aydınlatma gücü kazandırırlar.

*

Yirmi birinci yüzyıl başında orduların belirlediği siyasal sınırlar önemlerini yitirirlerken, edebiyatçıların belirlediği kültürel sınırlar önem kazanmıştır. Doğu ülkeleriyle Batı ülkeleri arasındaki, uzaklık ve yakınlık farkı ortadan kalkmıştır. Ülkeler arasındaki zaman ve mekan farklarının önemlerini yitirmeleriyle, bütün dünya “Büyük Doğu” ya dönüşmüştür. Yeni dünyada edebiyatçıların sorumlulukları daha da artmıştır.

*

Kenichi Ohmae’nin “The Borderless World” kitabında anlattığı, “Yeni Dünya”da bütün ülkelerde bütün insanlar, bütün edebiyatçıların okuyucularıdır. “Yeni Türkiye”nin yeni kuşaklarının, etkilendikleriyle ve etkiledikleriyle Necip Fazıl’ı Paris’e, Berlin’e, Londra’ya, Washington’a, Moskova’ya, Pekin’e taşımadan, Ankara’da, Bursa’da, Edirne’de, İstanbul’da, Eskişehir’de, Maraş’ta ayaklarını yere sağlam basmaları mümkün değildir.

*

Merkezlerin çevreleştiği, çevrelerin merkezleştiği bir şehire dönüşen dünyada, Mevlana’nın pergel benzetmesiyle anlattığı, her alanda yerel düşünmenin ve küresel davranmanın, önemi katlanarak artıyor. “Dünya Bir Şehirdir” kitabımızda vurgulandığı gibi, McLuhan’ın “Küresel Köy”ü iletişimdeki gelişmelerle, “Küresel Şehir”e dönüşmüştür. Şehir dünyada Shakespeare, Goethe, Rimbaud, Baudlaire bütün dillerden okunuyor.

*

Dünyada her düşünür bağrında doğduğu toplumu anlatır. Bunun için kalıcı eserler veren düşünürler, Necip Fazıl’ın şiirlerinde ve “İdelocya Örgüsü” benzeri düşünce kitaplarında olduğu gibi, insanlığın yüzyıllardan beri tartışılan sorunlarına, yeni bir dille ve yeni bir yorumla, yeni çözümler önerirler. İnsanlığın ortak aklının oluşturan, küresel düşünürlerin kitaplarına, küresel şehirin bütün köşelerinden ulaşılmaktadır.

*

Düşünce ve eylem dünyasının, ölümsüz öncülerinin ölümsüz kitapları, bütün ülkelerin ekonomik yapılarında ve kültürel dokularında, köklü dönüşümlere yol açıyorlar.

*

Siyasal sınırlardan daha çok, kültürel sınırların önem kazandığı şehir dünyada, düşünürler aynı zaman diliminde bütün ülkeleri etkiliyorlar.

*

Dünyanın şehirleşmesi hızlandıkça, edebiyatçı düşünürlerin güçleri, yeni açılımlar, yeni yorumlar kazanıyor.

13 Mayıs 2021, 13:44

BAYRAM GÜNÜNDE DÜNYA GAZZE'Yİ ANLAMIYOR GAZZE DÜNYANIN GAZZE'Yİ ANLAMASINI BEKLEMİYOR

İsrail dört bir yanından kuşatılmış, bedenlerinden başka silahları olmayan Gazzelilere gökyüzünden, bomba yağdırıyor, Doğu Kudüs'ü yakıp yıkıyor, Aksa Mescidini işgal ediyor. Bir tarafta silahları ellerindeki taşlar olan siviller, bir tarafta da en yeni silahlarla donatılmış askerler. Böylesine orantısız silahlara sahip güçler arasındaki çatışma, bir savaş değil, bir topyekün öldürmedir, bir büyük cinayettir, dehşet verici bir soykırımdır.

*

Nasıl dünyada, ''Kimse Srebrinka'da Boşnaklar gibi ölmedi, Boşnakların Srebrinska'da gördüklerini kimse görmediyse'', aynı şekilde, ''Kimse Gazze'de Filistinliler gibi ölmedi, Filistinlilerin Gazze'de gördüklerini kimse görmedi.'' Diriliş Düşüncesi''nin mimarı Sezai Karakoç''un, yıllar önce ''Kutsal At'' şiirinde Cezayir için söylenenler, Bosna ve Filistin için de geçerlidir. Fransa gibi, Sırbistan gibi, kana susamış, kan susuzluğu çeken İsrail de hayatın değerini anlamıyor.

*

Silahlı şiddetin kaynağında, bir ülkenin başka bir ülke, bir kesimin başka bir kesim üzerinde, denetim sağlama ve son sözü söyleme tutkusu vardır. Erich Fromm''un ''Sevgi ve şiddeti Kaynağı'' kitabında ayrıntılı olarak anlattığı gibi, kan dökücü silahlı çatışmaların amacı: ''İnsanlara acı çektirmektir.'' Şiddet severlere göre, kendini savunma gücünü yitirmiş insanlar üzerinde, onlara zorla acı çektirmekten, onları korku ve dehşete düşürmekten daha güçlü, bir baskı ve egemenlik kurma yolu ve yöntemi yoktur.

*

Dünyayı Habil'in istediği gibi bir yeryüzü cennetine dönüştürmek istemeyenler, Kabil'in istediği gibi, bir yeryüzü cehennemine dönüştürürler. Hayatı yaşanır kılmaktan dehşete düşenler, hayatı yaşanmaz kılmak için, oluk oluk kan dökmekten çekinmezler. Albert Camus, ''Caligula'' oyununda, bu düşünceyi, ''Öldürüyorum yok etmenin, insanı kendinden geçiren gücünü yaşıyorum'', diyerek dile getirir. Kabil için güç öldürmeye, Habil için güç yaşatmaya muktedir olmaktır. Yaşatmak istemeyenler, öldürmek isterler.

*

İsrail işgal ettiği Filistin topraklarında böylesine acımasız, böylesine zalim, böylesine kan dökücü davranmadığı, Filistinliler ve İsrailliler arasında karşılıklı saygıya dayanan ortak bir kültürel, siyasal ve ekonomik yapı oluşturulamamıştır. İsrail''in kuruluşundan bu yana izlediği Clauswitz''in ''Topyekun Savaş'' stratejisi, işbirliği yapılabilecek bütün alanları yerle bir etmiştir. Filistin'de ve İsrail''de sivil yok, herkes asker, herkes birbirini öldürmek için, fırsat kolluyor. Ancak İsrailliler silahlı, Filistinliler silahsız.

*

İnsan yapısı gereği, kötülüğe olduğu kadar iyiliğe de yatkındır. İnsanın gözü döner, insan sonuna kadar acımasızlaşır, yine de insanlıktan çıkmaz. Bunun için, kutsal kültürde, her insanın başta gelen görevi, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemektir. Çünkü her insanda bir Habil ve bir Kabil vardır. Ekonomik,siyasal ve kültürel hayatın canlılığı Habil'in çocuklarıyla Kabil'in coçuklarının birbirleriyle yarışmasından kaynaklanır.

*

Anadolu'da ''iyiliğe iyilik her kişinin, kötülüğe iyilik er kişinin işidir'' denilir. Bir barış bin savaşa bedeldir. Bir insanın öldüren bütün insanlığı öldürür, bir insanı kurtaran bütün insanlığı kurtarır.

*

Dünyada öldüren ülke değil yaşatan ülke güçlüdür. Bütün dünya bir bayram gününde, bütün insanlığı kucaklayan İbrahim Milletinden, sürekli barış duası bekliyor.

*

Kant'ın "Sürekli Barış"ını İbrahim Halilullah, Musa Kelimullah, İsa Ruhullah, Muhammed Habibullah diyenler gerçekleştireceklerdir.

*

Peygamberler şehiri Kudüs, İbrahim Milletinin başşehiridir. Kudüs ağlarken, Washington gülemez.

*

İnsanlar, ''Barış Duası''na çıkarsa gökler açılır.

*

Savaş öldürür barış yaşatır.

*

Yaşatmak öldürmekten zordur.

*

Barış hayattır. Abone Ol Google News

14 Mayıs 2021, 12:15

MÜSLÜMAN VE HRİSTİYAN DÜNYANIN SAVAŞI OLAN BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI BİTMEMİŞTİR BÜTÜN HIZIYLA DEVAM ETMEKTEDİR

Türkiye'de Birinci Dünya Savaşı sonrası, Necip Fazıl liselerde Arapca ve Farsca yerine, Yunan’ca ve Latin’ce öğretilmesinin tartışıldığı yıllarda, Türkiye’nin yerinin “Büyük Batı”dan önce, “Büyük Doğu”da olduğunu sürekli vurgulamıştır. O “Büyük Doğu”nun mimarı olarak,Mevlana'nın, Yunus'un ve Hacı Bayram’ın düşünceleriyle, eylemleriyle yoğurulan, her gün yeniden doğan, her gün yeni sözler söyleyen, yalın yaşamasını ve derin düşünmesini bilen Anadolu insanını görmüştür.

*

Türk toplumu Yirminci yüzyılın başında, Anadolu’da yitirdiği güneşi, aynı yüzyılın sonunda Anadolu’da bulacaktır. Anadolu Endülüs gibi, Doğu’nun ve Batı’nın yüzyıllarca bir arada yaşadığı coğrafyadır, iki dünyanın eşsiz bilgi ve bilgelik kaynağıdır. Necip Fazıl’ın “ Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın / Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın” dizelerinde vurgulandığı gibi, nasıl gündüz geceye muhtaçsa, Batı Doğu’ya Doğu Batı’ya muhtaçtır.

*

Uzaklık ve yakınlık farkının, önemini yitirdiği düz kare dünyada, Doğu’suz Batı, Batı’sız Doğu olmaz. Doğu peygamberlerin bilgeliğinin, Batı bilginlerin bilgisinin yeni açılımlar kazandığı coğrafyadır. Necip Fazıl dünüyle, bugünüyle ve yarınıyla ele aldığı, bütün Doğu ve Batı dünyasının bilgilerini ve bilgeliklerini harmanlamıştır. Doğu’nun Batı’ya uzun ve büyük yürüyüşü, İsa Peygamberle başlamış, dünya durdukca devam edecektir. Bunun için Doğu ve Batı arasındaki son büyük hesaplaşma olan, “Birinci Dünya Savaşı” bitmemiştir, devam etmektedir.

*

Avrupa coğrafyasında Batı dünyasının, kendi içindeki bir savaşı olan “İkinci Dünya Savaşı” sona ermiştir. Doğusuyla ve Batısıyla iki dünyanın savaşı olan, “Birinci Dünya Savaşı” sona ermemiştir, Yirmi birinci yüzyılın başında Kıbrıs’ta, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Filistin’de, Yemen’de, Sudan’da, Cezayir’de, Libya’da, Kırım’da,Kazan’da, Afganistan’da, hem cephelerde hem pazarlarda devam etmektedir. Doğu ve Batı dünyasının, yeni bir hesaplaşmadan kurtulması mümkün değildir.

*

Türkiye’nin öncülüğünde “Büyük Doğu” bütün kurumlarıyla ve bütün kuruluşlarıyla, dünyadaki gelişmeleri çok yakından izleyerek, her alanda “Büyük Batı”yla yarışmak, Batı dışındaki ülkelere örnek olmak zorundadır. Arapların İspanya’dan, Türklerin Doğu Avrupa’dan, Tatarların Kuzey Avrupa’dan çekilmeleriyle, iki dünyanın hesaplaşmasında defterler kapatılmamıştır. Dünyaya sürekli ekonomik ve kültürel kriz ihraç eden Batı’yla, Doğu her alanda bütün hızıyla süren yarışa hazır olmak zorundadır.

*

Dünyanın Yirminci yüzyılı Atina’ya ve Roma’ya dayanan Batılıların yüzyılı olmuştur, Yirmi birinci yüzyıl Mekke’ye, Medine’ye ve Kudüs’e dayanan Doğuluların yüzyılı olacaktır.

*

Batı’da kutsal medeniyet adına ne varsa, hepsi Doğu’dan ödünç alınmıştır. Avrupa’da doğmuş hiçbir büyük din yoktur. Bütün dinlerin anavatanı Doğu’dur.

*

Geçen yüzyılda bütün dünyada, Atina’nın insanlar arasında ayrım gözeten azınlık demokrasisi tartışılmıştır.

*

Gelen yüzyılda insanlar ayrım gözetmeyen Medine’nin çoğunluk demokrasisi tartışılacaktır.

15 Mayıs 2021, 12:05

GÜZEL İNSANLARIN HEM DÜŞÜNCELERİ HEM EYLEMLERİ HEM DOSTLARI HEM DÜŞMANLARI GÜZEL OLUR

İnsanlık tarihinde yüzyılların içinde oluşan sınırsız zenginliklerin, düşünce ve eylem hazinelerini, toplumun bütün kesimleriyle paylaşmak için, Necip Fazıl gibi güzel insanlar, edebiyatın her alanında, kalıcı izler bırakan güzel eserler vermişlerdir. Onlar gerçeğin edebiyatının güzel, güzelin edebiyatını gerçek olduğunu, düşünceleriyle ve eylemleriyle bütün dünyaya göstermişlerdir. Ve gerçeğin edebiyatını aramışlar, gerçek edebiyatın mimarı olmuşlar.

*

Ahmet Mitad Efendi’den Ahmet Hamdi Tanpınar’a kadar, yaptığı monografi çalışmalarıyla tanınan Orhan Okay, Necip Fazıl’la ilgili ufuk açıcı araştırmalar yapmıştır. Okay’ın vurguladığı gibi, “Bir insan olarak, bir sanatkar olarak, bir fikir ve aksiyon adamı olarak”, Türkiye’de edebiyatın bütün dallarında eser veren, “kalemiyle dilin kuyusunu kazan” ve Türkçe’nin “ mimari abidesini ortaya koyan” başka bir edebiyatçı yoktur.

*

Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet dönemlerinde Anadolu insanının, tabandan daha çok tavandan gelen baskılarla, Doğu’nun yaşama dünyasından, Batı’nın yaşama dünyasına geçmeye zorlandığı yıllardaki gelişmeleri, Necip Fazıl hiçbir ümitsizliğe düşmeden, hiçbir karamsarlığa kapılmadan, yeniden yazmıştır ve yeniden yorumlamıştır. Onun için edebiyat, düşüncenin zenginlikleriyle donanmış, bir küresel eylem alanı olmuştur.

*

Mayası Yunus’un şiirleriyle yoğrulan, sırtına Türklerin bin yılık tarihlerinin vurulan, acı bir lokmayla ve zehirle pişmiş bir aşla yetinen, Anadolu insanının sağduyusuna, Necip Fazıl sonuna kadar güvenmiştir. Onun şiirleri düşünceleri, oyunları eylemleri olmuştur. Tarihin derinliklerindeki gerçeklere, gönül sultanlarının sırlarına ulaşmıştır. Necip Fazıl gürül gürül akan, “Sırtına Türk Tarih Vurulan Sakarya”dır, “Cömert Nil”dir ve “Yeşil Tuna”dır,

*

Necip Fazıl’ın düşünce ve eylem dünyası, bütün dünyayı kucaklayan “Büyük Doğu” rüyasını gerçekleştirme yolunda halka halka genişler. O “Zindandan Mehmed’e Mektup” şiirinde “Mehmed’im, sevinin, başlar yüksektde! / Ölsek de sevinin, eve dönsek de ! / Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! / Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! / Gün doğmuş, gün batmış, ebet bizimdir !”diyerek, yollara düşmüştür, Anadolu’yu şehir şehir dolaşmıştır.

*

Necip Fazıl metafizik dünyanın kapılarını sonuna kadar açarak, hayatı dört bir yanından kuşatan ölümlülükte, ölümsüzlüğün şiirini yakalamıştır. Kültürel ve ekonomik yoksulluğun, sel suyu gibi her alanı kapladığı bir dünyada, Necip Fazıl düşüncenin ve eylemin binbir renkli çiçeğinin açması için, Anadolu’da büyük bir dönüşüm oluşturmuştur.

*

Kan gölüne dönüşen, gözyaşlarına boğulan İslam dünyasına, kültürel derinliğe kavuşmadan, katılımcı erdemli yönetime, paylaşımcı ekonomik zenginliğe kavuşulmayacağına anlatacak, Yeni Necip Fazıl'lara, Yeni Sezai Karakoç'lara,Yeni Nuri Pakdil'lere,Yeni Akif İnan'lara,Yeni Erdem Bayazıt'lara ve Cahit Zarifoğlu'lara ihtiyaç vardır.

16 Mayıs 2021, 13:19

AMERİKA DÜNYANIN İSRAİL ORTADOĞU'NUN MUHTARI OLURSA BÜTÜN ÜLKELER BARIŞI RÜYALARINDA BİLE GÖREMEZLER

Ortadoğu bin yıldan bu yana, onlarca farklı din, mezhep ve etnik kökenden insanlara kapılarını açmış, yerin altı kadar yerin üstü de, zengin olan bir coğrafyadır. Peygamberler ülkesi Ortadoğu, son yıllarda Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler arasındaki yıkıcı iktidar çatışmalarının ağırlık merkezi olmuştur.İnsanlık tarihinin bütün peygamberlerinden kalıcı izler taşıyan, "İbrahim Milleti"nin başşehiri Kudüs, yalnızca Ortadoğu'nun değil, Doğu'dan Batı'ya dünyanın, ortak hazinesi ve ortak aklıdır.

*

Türklerin, yüzyıl önce, Ortadoğu'dan çekilmeleriyle, bozulan uyumu ve düzeni, Bölge ve Avrupa ülkeleri yeniden kurmakta büyük bir başarısızlığa uğramışlardır. İsrail'in Filistin'i işgalinden sonra, Amerika'nın Irak'ı işgali, Ortadoğu'nun bütün ekonomik, siyasal ve kültürel dengelerini altüst etmiştir. Amerika dünyanın bütün denizlerini denetim altında tutan, uçak ve savaş gemileriyle, Türklerin 1517'den 1917'ye kadar özenle korudukları “Ortadoğu Barışı”nı dinamitlemiştir. Emevilerin Şam'ı, Abbasilerin Bağdat'ı, Osmanlıların Kudüs'ü ateşe verilmiştir,yakılmıştır, yıkılmıştır.

*

Ortadoğu'da Amerikalılar, İsrailliler, Ruslar,İranlılar öldürmeye, Filistinliler, Iraklılar, Suriyeliler, Lübnanlılar, Yemenliler, ölmeye hazırlar. Ortadoğu'da savaşlar bitmiyor, öldürmelerin sonu gelmiyor, gözyaşları dinmiyor. Petrol denizi üzerinde yüzen Ortadoğu ülkeleri, büyük yoksulluk çekiyorlar. Ve işgalci Batı ülkelerini işgal etme yoluna düşüyorlar. Amin Maloof gibi, göçmen olmak zorunda kalan Mahmut Derviş'in, “Soruşturma” şiirinde vurguladığı gibi, Amerika, Rusya ve İsrail bir "Yeryüzü Cehennemi"ne dönüştürse yine de, Ortadoğu'nun “Çağların ötesinde/ Zamanın ötesinde” kökleri olan, gizemli bir “Yeryüzü Cenneti”dir.

*

Ortadoğu'nun dayatmacı yönetimlerinin, gösteriş düşkünü, yetersiz ve yeteneksiz yöneticilerinin başlattıkları savaşlar, büyük göçlere yol açmıştır. Kanlı iç savaşların yaşandığı Ortadoğu ülkelerinden komşu ülkelere ve Avrupa ülkelerine yönelen, sonu gelmeyen göç dalgaları, bütün dünyanın gündeminde ilk sırayı almıştır. Avrupa ülkelerinin bencilliği yüzünden, Akdeniz'de dünyanın en büyük göçmen mezarlığı oluşmuştur. Gelecek kuşaklar, geriye dönüp baktıklarında, son iki yüzyılın en dehşet verici kan dökücüleri olarak, Amerikalısıyla, İsraillisiyle ve Avrupalısıyla Batı dünyasını göreceklerdir.

*

Araplar Avrupa topraklarına yeni ayak basmıyorlar. İspanya'ya 711 yılında geldiler, 1492 yılına kadar yüzyıllarca Avrupa topraklarında yaşadılar. Bekir Karlığa'nın bütün açıklığıyla ortaya koyduğu gibi, “İbn Rüşd”, Avrupa'nın her ülkesinde, “Avrupa'yı aydınlatan düşünür” olarak kabul edilir. Philip K.Hitti, İbn Haldun'u Avrupa'da Alplerin “Mont Blanc”ı, Asya'da Himalayaların “Everest”i olarak tanımlar. Avrupa'da düşünce adına ne varsa, hepsi Ortadoğu'dan, Türkistan'dan ve Endülüs'ten hiçbir kaynak gösterilmeden bedelsiz olarak alınmıştır.

*

Ortadoğu'dan Avrupa'ya göçlerle, yeni bir ödeşme dönemi başlamıştır. Ortadoğu ve Avrupa arasında karşılıklı ziyaretler yapılmıştır. Müslümanlarda ziyarete gelenlere ziyarete gidilir. Avrupa'ya ziyaret sırası Müslümanlara gelmiştir.

*

Müslüman ve Hristiyan mahallelerinin birbirine karıştığı dünyada Avrupa'nın, kapılarını Ortadoğulu göçmenlere kapaması mümkün değildir, her Avrupa ülkesinde bir Ortadoğu vardır.

*

İnsanların nasıl bir gözleri ağlarken, bir gözleri gülmezse, sınırların altüst olduğu bir dünyada, Müslüman ülkeler ağlarken, Hristiyan ülkeler gülmez. Dünyanın hiçbir ülkesinde savaşlarda gülünmez, barışlarda ağlanılmaz.

*

Kudüs'te savaştan habersiz, masum bir çocuk ölüyorsa, o çocuğun ölümünden, bütün dünya sorumludur, bütün dünya katildir.

*

Yeni dünyada eleştirel düşünen aydınların, en başta gelen görevleri, barışları özendirmek, savaşları önlemektir.

16 Mayıs 2021, 17:42

Üsküdar Üniversitesi SAĞLIK KURULUŞLARINDA PROJE

Üsküdar Üniversitesi SAĞLIK KURULUŞLARINDA PROJE YÖNETİMİ doktora dersine eski yeni öğrenci arkadaşlarımızı birlikte öğrenmesini öğrenmeye bekliyoruz.ERGENEKON'DAN ÇIKIŞTA OLDUĞU GİBİ,HER ZAMAN KRİZDEN BİR ÇIKIŞ YOLU VARDIR. ARAMADAN BULUNMAZ,BULANLAR ARAYANLARDIR.

17 Mayıs 2021, 13:23

DÜNYANIN ÖZLEMİNİ ÇEKTİĞİ BARIŞ BATI'NIN BİLGİLERİNDEN DAHA ÇOK DOĞU'NUN BİLGELİKLERİYLE İNŞA EDİLECEKTİR

Türkiye’de Tanzimat’tan, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e, Paris’teki gelişmelere ayak uydurmak için, İstanbul’dan uzaklaşmanın tartışıldığı bir dönemde, edebiyatı medeniyet için bilenler, Anadolu insanının sesi ve sözcüsü olmuşlar. Onlar açıklık içinde yeniden yapılanmanın hareket noktası olarak, Batı’nın bilgilerinden ve bilgeliklerinden önce, Doğu'nun bilgilerini ve bilgeliklerini almışlar. Bin yıllık Anadolu tarihine yaslanarak, Türk tarihindeki ana akışı kavramak için, dünya düşünce tarihini eleştirel bir gözle yorumlamışlar.

*

Türkiye'nin Yirminci yüzyılına damgasını vuran edebiyatçıların, başında gelen Necip Fazıl bütün insanlığın, düşünce ve eylem tarihini içselleştirerek, büyük bir birikimle ve tükenmez bir coşkuyla, tarih boyunca haksızlığa uğrayan “Büyük Mazlumlar”dan, Osmanlı Devletini Yirminci Yüzyıla taşıyan “Abdülhamit Han”a kadar, anahtar kişileri ele alarak, dünya tarihinin aydınlatılmasına ışık tutmaya çalışmıştır. Bu bağlamda gönül dünyasının zirveleri olan, Yunus Emre’nin ve İbrahim Ethem’in hayatlarını oyunlaştırmıştır.

*

Durup dinlenmeden yaptığı çalışmalarla Necip Fazıl, Anadolu insanının tarihini yeniden yazarak, yeni açılımlar kazandırmıştır. Ve tarihi edebiyattan, edebiyatı tarihten ayırmadan, birlik içinde ele alarak, tarihin değişmeyen zenginliklerini, edebiyatın değişen derinlikleriyle yorumlamıştır. Pascal gibi filozofların dünyasına değil, peygamberlerin haberini verdiği dünyaya inanmıştır, Aksa Mescidinde bütün peygamberlerin arkasında saf tuttuğu Son Peygamberi anlatan, “Çöle İnen Nur”u yazmıştır.

*

Yirmi birinci yüzyılda Doğu’dan Batı’ya bütün insanlık, peygamberlerin haberlerini getirdiği dünyayı aramanın peşine düşmüştür. Bilinmeyen yaşanacak hayata açılan kapıların anahtarları, Mehmet Akif gibi, Yahya Kemal gibi, Necip Fazıl gibi, Sezai Karkoç gibi, “metafizik sancı” taşıyan şairlere verilmiştir. Edebiyatı medeniyet, düşünceyi eylem, şiiri iman için bilen şairler, hem yaşanan hem yaşanacak hayatın şiirini yakalamada güçlük çekmemişler. Onlar için edebiyat, her zaman güzelliğin rengini, kokusunu ve tadının yitirmeyen, en güzel şiirini aramak olmuştur.

*

İç dünyalarında Cenneti bulanlar, dış dünyaları Cennete dönüştürmenin yollarını genişletmişler. Peygamberlerin haber verdiği Cennetin kapılarına, insanlar iç dünyalarından dış dünyalarına doğru, yüzyılların içinde yeni boyutlar kazanan, uzun ve çileli bir yolculuğun sonunda ulaşmışlar. Edebiyatta ölümsüz hayatın şiirini arayanlar, ölümsüz eserler vermenin anahtarlarını bulmuşlar. Onlar İç dünyalarında yakaladıkları uyumu ve düzeni, dış dünyalarına kolaylıkla yansıtmışlar.

*

İki dünyada gerçeği arayanlar için, bilginin ve bilgeliğin vatanı hiçbir zaman olmamıştır. Bilgi ve bilgelik Doğu’da ya da Batı’da, nerede bulunursa oradan alınmıştır. Bilginin ve bilgeliğin peşine düşenlerin dünyasında, nereden alındıkları değil, doğru olup olmadıkları önem kazanmıştır. Onların bilgisine ve bilgeliğine, bütün dünyanın kapıları sonuna kadar açılmıştır.

*

Yunus gibi varlığa sevinmeyenler, yokluğa yerinmeyenler, ballar balını bulanlar, insanlığın İlk Peygamberle başlayan, beş bin yıllık bilgi ve bilgelik birikimini, bütünlük ve süreklilik içinde ele alarak özümsemişler ve akalarında silinmez izler bırakmışlar.

*

Ölümsüzlüğün şiirini yakalayanlar, değişmez düşünce ve eylem kaynağı olarak, kutsal kitapların anası Kur’an’ı, şehirlerin anası Mekke’yi görmüşler, güncelliğini yitirmeyen kitaplar yazmışlar.

18 Mayıs 2021, 13:12

TÜRKLERİN BARIŞ ŞEHİRİ KUDÜS'Ü AMERİKA VE İSRAİL AVRUPA ÜLKELERİNİ PEŞLERİNE TAKARAK SAVAŞ ŞEHİRİNE DÖNÜŞTÜRDÜLER

İnsanlığın atalarının yitirdiği Cenneti dünyada bulmaları, seküler kültürün gökdelen ormanı şehirlerinden daha çok, kutsal kültürün insanlığın tarihiyle yaşıt kutlu şehirlerine önem vermelerine bağlıdır. İnsanlar seçilmiş ve seçilmemiş krallardan oluşan, ''Beş ülke'' yöneticinin, bir "Savaş Cehennemi"ne dönüştürdüğü dünyayı, bir "Barış Cenneti"ne dönüştürmeyi, ülkelerin ellerinde silah taşıyan ordularından değil, kutsal kültürün ellerinde gül taşıyan gönül önderlerinden bekliyor. Dünyanın her yerinde barışın, en önemli güvencesi Mevlana gibi, Yunus gibi büyük gönül fatihleri olmuştur.

*

Bir insanı, bir şehiri, bir ülkeyi dönüştürecek olan güçlerin ana kaynağı, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikimlerinin dayandığı, zamanla değişmeyen kutsal kitaplar ve kutlu şehirlerdir. Bunun için, dünyada herkesin kutlu kitaplarla silahlanması ve düşünceyi eyleme dönüştüren Nuri Pakdil gibi: ''Yüreğimin yarısı Mekke'dir, geri kalanı da Medine'dir. Üstünde tül gibi Kudüs vardır'' demesini öğrenmesi hayati önem taşıyor. Üç kutlu sehir, dünyadaki bütün şehirleri dönüştürecek, kutsal kültürün anavatanıdır. Üçü de Asya'dadır, Avrupa'da kutsal kültüre anavatan olmuş hiçbir şehir yoktur. Avrupa Atina'sıyla ve Roma'sıyla seküler kültürün doğduğu, Asya'nın uzantısı, büyük bir yarımadadır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bir şehir dönüşmek istiyorsa, "Mekke Özlü", "Medine Sözlü" ve "Kudüs Yüzlü" olmak zorundadır. Dünyanın bütün ülkelerinde her şehir "Yitirilen Cennet''i, her iki dünyada da bulmada, eksiksiz ve mükemmel bir yol haritasını, yalnızca üç kutlu şehirde bulur. Üç kutlu şehirin eşsiz yol ve yön göstericileri peygamberlerdir. Üç şehrin her biri, her peygamberden silinmez izler taşır. Kutlu şehirlerde kutsal kitaplar saygı gösterilir, hepsi baş üstünde taşınır. Bütün insanlara bir gözle bakılır. Kimse kimseden üstün değildir. İnsanlar aynı anne ve babanın çocuklarıdır.

*

Bütün ülkelerin birbirlerine bağımlı olduğu kare dünyada "Savaş Toplumu"ndan "Barış Toplumu"na geçmek için, hayatın, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarında, köklü değişiklikler yapmadan, dökülen kanların durması, akan gözyaşlarının dinmesi mümkün değildir. Dünyadaki bütün şehirlerin, Erdem Beyazıt'ın dizeleriyle söylenirse: ''Bir yüzüm Batıya dönük / Bir yüzüm Doğuya / Arkamda bütün yönler / Önümde kıble'' diyerek, yeni dönüşüm stratejileri geliştirmeleri, atmaları gereken adımları başında gelir. Yirmi birinci yüzyılın kare dünyasında her şehirin, kutlu şehirleri örnek alarak, değişmeden gelişmesini öğrenmesi, barış gündeminin en önemli maddesi olmuştur.

*

Kutsal kültürle harmanlanmış şehirler ne kadar değişirlerse, o kadar aynı kalırlar. Kutlu şehirler, kutsal kitaplar gibidir, hem konuşurlar, hem susarlar. Bütün şehirler, kutlu şehirlerin ışığında değişmeden değişir. Bu yüzden kutlu şehirler, ya ''Yeryüzü Cenneti'' ya da ''Yitilen Cennet'' demezler, hem ''Yitirilen Cennet'' hem ''Yeryüzü Cenneti'' derler. Peygamberlerin gizemli tarlası olan kutlu şehirler, yalnızca tek Cennet''i isteyenlerin, iki Cennet''i birden yitireceklerini bilirler. Kare Dünyada geçerliliği yitiren "Ya Ya" paradigmasının yerine "Hem Hem" paradigması geçmiştir.

*

Kutsal kültürün kutlu şehirlerinde, iki Cennet birden istendiği için, hepsinde, ilk peygamberden son peygambere kadar, bütün peygamberlerin eserleri ve anıları vardır. Bütün kutllu şehirlerde olduğu gibi, Kudüs'te süreklilik ve bütünlük vardır. Kutsal kültürde, Adem Turabullah, İbrahim Halilullah, Musa Kelimullah, İsa Ruhullah ve Muhammed Habibullah'' denilir. Peygamberler arasında ayrım yapılmaz, fark gözetilmez, hepsine saygı gösterilir.

*

Kutlu şehirler kutup yıldızlarına benzerler, bütün şehirlere yol ve yön gösterirler. Onlar şehirleri dönüştürecek dinamiklerin, kutsal kültürün derinliklerinde olduğunu, her fırsatta tekrarlamaktan bıkmazlar ve usanmazlar. "Dünya Bir Şehirdir" kitabımızda önemle ve özenle vurgulandığı gibi, küresel bir şehire dönüşen kare dünyada, hayatın yaşanabilirliği, kutlu şehirlerle kurulan, iletişimden ve etkileşimden kaynaklanır.

*

Kutlu şehirlerde insanlar aynı annenin ve aynı babanın çocukları olduklarını hiçbir zaman unutmazlar. Bunun için denizleri arayan nehirler gibi, bütün erdemli şehirler kutlu şehirleri ararlar.

*

Bütün peygamberlerden silinmez izler taşıyan Kudüs, Türklerin dört yüz yıllık barış şehiridir. Kudüs'te çocuklar ağlarlarsa, dünyanın hiçbir şehirinde çocuklar gülmezler.

*

Küdüs'te dökülen kanlardan ve akan gözyaşlarından, her biri bir devlet olan, kare dünyanın bütün şehirlerinde yaşayanlar sorumludur.

19 Mayıs 2021, 12:49

ERGENEKON'DAN ÇIKŞTA OLDUĞU GİBİ HER ZAMAN BİR ÇIKIŞ YOLU VARDIR DİYEN Dr.ŞABAN KIZILDAĞ İLE ÜSKÜDAR ÜNİVERSİTESİNDEKİ ÖĞRENCİLERİMİZLE GÜZEL BİR BEYİN

FIRTINASI TOPLANTISI YAPTIK.HAYATIN HER ALANINDA ÇIKIŞ YOLLARI ARAMAKALA BULUNMAZLAR ANCAK BULANLAR ARAYANLARDIR.

19 Mayıs 2021, 14:56

YENİ YÜZYILDA DÜNYA BARIŞININ GÜVENCESİ OTOKRATİK YÖNETİMLERDEN ÖNCE DEMOKRATİK YÖNETİMLER OLACAKTIR

Avrupa'daki ve Amerika'daki saldırgan metafizik düşmanlığının, bütün dünyaya ödettiği en büyük fatura, dinle dünyayı birbirinden kesin sınırlarla ayırması olmuştur. Din ve dünya arasında aşılması zor tehlikeli mayınlar döşenmesi, Batı'da sekülerliği bir dünya dinine dönüştürmüştür. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayat, kutsal değerlerden bütünüyle arındırılarak, fizik dünya metafizik dünyadan koparılmıştır. İki dünya arasındaki iletişim ve etkileşim kanalları baştan sona dinamitlenmiştir. Bu yüzden bütün dünyada, yeniden dinlere dönmenin sancıları yaşanmaktadır.

*

Müslüman ülkelerde din ve dünya, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan, bir madeni paranın iki yüzü gibi, birbirlerinden ayrılmaz bir bütündür. Her dünyayla ilgili bir düşüncenin ve eylemin, mutlaka dinle ilgili bir boyutu, her dinle ilgili bir düşüncenin ve eylemin mutlaka dünyayla ilgili bir boyutu vardır. Bunun için Müslümanlıkta Hristiyanlıkta olduğu gibi, din ve dünyayı birbirinden ayırmaya kalkışmak, iki dünyayı birden ateşe vermek, iki dünyayı birden yerle bir etmek anlamına gelir.

*

Batı dünyasının Cezayir'den Afganistan'a, Irak'tan Filistin'e hiç tanımadığı, tanımak için gayret göstermediği İslam dünyasına, silahla sekülerlik ihraç etmeye kalkışması, İslam dünyasını kan denizine çevirmiştir. Batı dünyası İslam dünyasını, İslam dünyası Batı dünyasını anlamakta güçlük çekiyor. İki dünya birbirine sağırdır, dilsizdir ve kördür. İslam dünyasında yokluğu duyulan, özlemi çekilen, sekülerlik değil demokrasidir. Demokrasi düşmanı Batı ülkeleri başta İran ve Türkiye olmak üzere, Müslüman ülkelerdeki demokratik hareketleri destekleselerdi,Ortadoğu böylesine dayatmacı devletlerle dolup taşmazdı.

*

Barış için bütün dünya , dinle bağlarını koparan sekülerliğin çorak topraklarından önce, dinle kavgası olmayan demokrasinin, bereketli topraklarına yatırım yapmak zorundadır. Müslümanlar kitaplı büyük dinlerin anavatanı Ortadoğu'nun, zengin geçmişinden yola çıkarak, savaşsız bir dünyanın, demokratik bir geleceğin, kaynaklarının Kudüs'te olduğunu, bütün dünyaya anlatma sorumluğu taşıyorlar. Ortadoğu toprakları, bütün insanlığın bilgelik kaynaklarını oluşturan bereketli topraklardır. Dünyada bilgelik adına ne varsa hepsi Ortadoğu kökenlidir.

*

Gece ve gündüz farkının olmadığı, her ülkenin olduğu gibi görünmek, göründüğü gibi olmaktan başka, bir alternatifinin olmadığı kare dünyada, Müslüman demokrat, Hristiyan demokrat, Yahudi demokrat, Budist demokrat, Konfüçyüst demokrat, Şintoist demokrat olmak önemli değildir, demokrat olmak önemlidir.

*

Yirmi birinci yüzyılda, bütün ülkelerin ortak paydası, “din ve dünya”yı birbirin koparan, dini ülkelerin afyonu olarak gören bir sekülerlik değildir. Dünyanın yeni ortak paydası, “senin dinin sana benim dinim bana” diyen, din ve dünyayı birbirinden koparmadan, uyum ve denge içinde tutan, temel haklara ve özgürlüklere önem veren, küresel hukuk ve etik ilkelerine saygı gösteren, paylaşımcı ekonomi ve katılımcı demokrasidir.

*

Demokrasi, sekülerlik gibi, dinin yerini alan yeni bir dünya dini değildir. Demokrasi temel hak ve özgürleri savunan, çoğunluğun sesine kulak veren, devletlerin yöneticilerinin seçimlerini kolaylaştıran, gelişmeye ve geliştirilmeye açık, bir seçme ve seçilme yöntemidir.

*

Dünyada çoğunluğun sesi sağduyunun sesidir. Sağduyu doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayıran insanların ortak aklıdır.

20 Mayıs 2021, 12:44

KARE DÜNYANIN YENİ SİMYACILARI ALPEREN GİRİŞİMCİLER OLACAKTIR

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar alperen girişimciler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata canlılık kazandırırlar. Onlar yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ürünlere dönüştürerek, toplumların üretim güçlerini büyütürler. Dünyada yoksulluk kaynak yokluğundan önce, girişimci yokluğundan kaynaklanır. Yoksulluğun üstesinden gelmede önemli olan, finansal kaynak zenginliği değil, alperen girişimci zenginliğidir. Onlar gecede gündüzü, meyvada ağacı, toprakta altını gören, yeni simyacılardır.

*

Ürperen gönüllerden, terleyen alınlardan, nasırlanan ellerden yoksun toplumlar, ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini geliştiremezler. İster kamu, ister özel, ister gönüllü olsun, bütün kuruluşların başarılarının kaynağında, özgün olmasını, yenilik yapmasını, risk almasını ve bütünü görmesini bilen girişimciler vardır. Yönetimin bütün kademelerinde, girişimci nitelikli çalışanlara yer veren kuruluşlar, sürekli yenilenen ürünleriyle, dünya pazarlarında kendilerine geniş alanlar açarlar.

*

Duvarların ve kapıların olmadığı, büyük bir pazara dönüşen dünyada, hem küresel olmasını, hem de yerel kalmasını, yeri ve zamanı gelince, değişmeden gelişmesini başaran kuruluşlarla, savaş cephelerden pazarlara taşınmıştır. Thomas Friedman'ın tanımlamasıyla artık "Dünya Düzdür." Ve sınırsız düz ve kare dünyada, cephelerde kaybettirenler ve kaybedenler, pazarlarda kazandıranlar ve kazananlar vardır. Cepheler çoğu aza, pazarlar azı çoğa dönüştürürler. Her ülkede girişimciler kuruluşların, kuruluşlar dünyanın, dönüştürücü güçleridir.

*

Ülke sınırlarının dışına çıkmasını bilen kuruluşlar, yerelleşerek küreselleşen, küreselleşerek yerelleşen yapılanmalarıyla, bilgi, hizmet ve ürün üretme güçlerine, yeni açılımlar kazandırırlar. Kuruluşların yönetiminde, yetkiler ve sorumluluklar paylaşılarak, yönetim kademeleri arasında iletişimde ve etkileşimde, süreklilikle birlikte bütünlük sağlanır. Dünyanın her şehirinde olmasını bilen kuruluşlar, dünyanın bütün ülkelerinin üretim ve yönetim bilgilerinden, sonuna kadar yararlanırlar.

*

Kuruluşlarının kendi ülkelerindeki, üretim güçlerini büyütmek için, dünyanın bütün ülkelerine açılmaları, yerel değerlerinin göz ardı edilmesini gerektirmez. Her küresel kuruluş, kendi kültürüyle birlikte, bulunduğu ülkenin kültürünü de, saygı göstererek büyür. Bütün ülkelerde üretim yapan kuruluşlar, yerel üretim ve yönetim değerlerine olduğu kadar, küresel üretim ve yönetim değerlerine de katkı yaparlar. Hiçbir ülkenin birikimi, bütün ülkelerin birikiminden daha büyük değildir.

*

Ülkelerin birikimlerinin birbirlerine, yeni zenginlikler kazandırmasıyla, bütün kuruluşlar dünyayı, sınır tanımayan ürünleriyle, yeniden yapılandırmaktadırlar. Yeni dünyada imkansız denilenin, peşine düşen girişimciler, herkesin baktığına bakan, ancak kimsenin görmediğini gören buluşlarıyla, bütün ülkeleri dönüştürmektedirler. Onlar insanların olduğu kadar, kuruluşların gönüllerinde yatan girişimcileri uyandırarak, gittikleri her yerde, insanlarla birlikte, kuruluşları da yeni zenginlikler kazandırırlar.

*

Hem alan hem satan alperen girişimciler, sınırsız düz kare dünyanın, üniformalı fatihleri değil, formalı fatihleridir.

*

Yeni yüzyılın toprağı altına çeviren simyacıları, doğruluk her şeyin başıdır diyen, alperen girişimcilerdir.

*

Alperen girişimcilerin dönüştürücü silahları, ürettikleri kusursuz ürünleri ve hizmetleridir.

21 Mayıs 2021, 13:00

EKONOMİK VE KÜLTÜREL GİRİŞİMCİLİK DÜNYASINDA RİSK RIZKIN İKİZ KARDEŞİDİR

Girişimciler dünyaya en geniş açıdan bakan vizyonları, geçmişten geleceğe uzanan misyonları, ekonominin bütün alanlarını dönüştüren kuruluşlarıyla, kendi ülkeleriyle birlikte, bütün ülkeleri dönüştürmenin, yolunu gösteren kutup yıldızlarıdır. Ürün, hizmet ve bilgi üretmenin, büyük bir hız ve yoğunluk kazandığı dünyanın, yeni akıncıları girişimcilerdir. Onlar gönüllerini kazanmayı bildikleri insan kaynaklarıyla, bilinen doğal kaynaklardan, bilinmeyen ürünler ortaya çıkarırlar.

*

Habil’den ve Kabil’den bu yana bilinen, bilimlerin hem en eskisi, hem en yenisi ekonomi, karın ve zararın bir arada olduğu, üretim ve tüketim faaliyetlerinin incelenmesidir. Toplumun üretim gücünü büyütenler, uzun vadeli düşünmesini ve risk almasını bilen girişimci öncülerdir. Risk rızkın ikiz kardeşidir. Anadolu’da denildiği gibi: “Korkak insan ne kar eder, ne de zarar”. Zarar etmeyi göze almayan, kar edecek ekonomik fırsatları yakalayamaz.

*

Yönetim ve üretim dünyasındaki gelişmelerle, kültürel ve ekonomik zenginliğe, yeni boyutlar kazandırmada, doğal kaynakların yerine insan kaynakları geçmiştir. Bunun için Japonya gibi, doğal kaynakları yoksul, buna karşılık insan kaynakları zengin ülkeler, ekonominin hem tarım, hem sanayi, hem de hizmet alanında büyük atılımlar yapmışlardır. İnsan kaynaklarıyla doğal kaynakları, dönüştürmesini bilen güçlü kuruluşların mimarları, her zaman girişimciler olmuştur.

*

Dünyanın her yerinde, üreten eller bütün toplumların yararlandığı, ortak havuza kova kova su taşırken, tüketen eller ortak havuzdan kova kova su alırlar. Ortak havuza yorulmadan su taşıyan eller, havuzdan usanmadan su alan ellerden daha fazla olurlarsa, toplumlar zenginleşir, daha az olurlarsa toplumlar yoksullaşır. Toplumları zenginleştirenler, üreten eller olmasını bilen girişimcilerdir. Bunun için Anadolu insanın kültüründe, üreten el olmak, tüketen el olmaktan her zaman üstün tutulmuştur.

*

Girişimcilerin olduğu yerde, zarar etmek yoktur, öğrenmek vardır. Onlar merdivenden düşerek, ayakta durmayı öğrenirler. Ekonomik hayatın ister tarım, ister sanayi, ister bilgi alanı olsun, girişimcilikte kazanç riskle doğru orantılı olarak artar. Girişimciler zarar ederek öğrenmeyi bildikleri için, toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarında köklü dönüşümlerin mimarları olurlar. Girişimciler her zamanda ve her yerde, yeni olmasını ve yeni buluş yapmasını bilirler.

*

Girişimciler işleri iyi yapmanın değil, iyi işleri yapmanın sevdalısıdırlar. Onların doğurganlıklarının kaynağında, iyi olmak, iyiliği aramak ve iyilikte yarışmak vardır. Onlar iyilikte yarışma olmadan, hayatın hiçbir alanında, gelişme olmayacağını bilirler. Bu yüzden girişimciler, üretimleriyle ve tüketimleriyle, iyilikleri özendirmenin ve kötülükleri önlemenin en güzel örnekleri verirler. Onlar düşünceleriyle ve eylemleriyle, yarından geride, ancak dünden ileride olmaya, büyük önem verirler.

*

Girişimcilikte ve girişim kültüründe, en büyük risk hiç risk almamaktır.

*

Rızk insanların peşinden koşmaz, insanlar rızkın peşinden koşarlar.

*

Risk alanlar alırken de, satarken de, kazanırlar ve kazandırırlar.

22 Mayıs 2021, 12:23

SEVGİLİ ALİ OSMAN ÖNCEL İLE "İKİ DÜNYANIN HESAPLAŞMASI" KİTABIMIZ ÜZERİNE UZUN SÖYLEŞİMİZ

İki Dünya'nın Hesaplaşması'nda Necip Fazıl'dan Sezai Karakoç'a, Nuri Pakdil'den Erdem Beyazıt'a kadar Türk Edebiyatı'nın önde gelen isimleriyle ilgili yazılarınız var. Niçin edebiyat önemli, edebiyat ile medeniyet arasında nasıl bir bağ vardır?

*

Edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmaz. Edebiyatlar medeniyetlerin ruhlarıdır. Nasıl ruhsuz beden olmazsa, edebiyatsız medeniyet olmaz. Anadolu insanın edebiyatının kilometre taşları aynı zamanda medeniyetinin kilometre taşlarıdır. Biz Erdem Beyazıt ile birlikte "Edebiyatın ve Medeniyetin Kilometre taşları" diye bir televizyon programı düşünmüştük. Edebiyat ve medeniyetin kutup yıldızlarını tek tek ele alıp tartışacaktık. Ancak Erdem Beyazıt'ın ömrü o programı yapmaya izin vermemiştir.

*

Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında hem edebiyat hem medeniyet iman için bilinir. İbn Arabi'siz, Mevlana'sız, Hacı Bektaş'sız,Yunus'suz, Hacı Bayram'sız, Eşrefoğlu'suz, Ümmi Sinan'sız, Niyazi Mısri'siz,Mehmet Akif'siz, Yahya Kemal'siz, Nuri Pakdil'siz, Cahit Zarifoğlu'suz, Akif İnan'sız bir Türk ve İslam dünyası düşünülemez. Onlar edebiyata olduğu kadar medeniyete de yeni boyutlar kazandırmışlardır.

*

Kitapta söz konusu edebiyatçılardan yola çıkılarak, iki medeniyetin, iki dünyanın hesaplaşması, değişik boyutlarıyla ele alınmıştır. Çünkü Türkiye'de hiç kimse, Cumhuriyetle biz Batılı olduk diyerek, bu hesaplaşmadan kaçamaz. İslam medeniyeti önünde ya da sonunda Batı medeniyetiyle hesaplaşacaktır ve ilk hesaplaşma edebiyatlar arasında olacaktır.İki medeniyet arasında olan "Birinci Dünya Savaşı" bitmemiştir, Afganistan'da, Filistin'de, Lübnan'da, Suriye'de ve Libya'da hem cephelerde hem pazarlarda devam etmektedir.

*

Globalleşmeye karşı glokalleşmeyi öneriyorsunuz. İki kavramı biraz açmak gerekirse, neler söylemek istersiniz?

*

Globalleşme en genel anlamıyla dünyanın düzleşmesi, sınırların ortadan kalkması olarak tanımlanabilir. Dünya'nın çatısı ortadan kalkınca, küre dünya kare dünyaya dönüşünce, Seküler Batı medeniyetinin tüketime dönük değerleri bütün dünyayı işgal etmiştir. İngilizce dünyanın dili haline gelmiştir. Dünyanın içeceği kola, yiyeceği hamburger, giyeceği kot olmuştur.

*

Batı medeniyetinin tüketim kalıpları, seküler medeniyetin kutsal kentler Atina'dan ve Roma'dan Paris, Londra, Berlin ve Washington aracılığıyla bütün dünyaya ihraç edilmiştir. Dünya'nın en büyük küreselleştirici gücü Amerika, dünyayı yalnızca ordularıyla değil, Hollywood filmleri ve eğlence parklarıyla da işgal etmiştir.

*

Batı dünyasının globalleşme stratejilerine karşı Doğu dünyası glokalleşme stratejileri geliştirmektedir. Bir dünya, bir küre varken, ancak birden fazla küreselleşme, birden fazla globalleşme vardır. Eskiden dünya denilince akla yalnızca Batı dünyası geliyordu. Şimdi dünya denilince akla İslam dünyası geliyor, Brezilya geliyor, Çin geliyor, Hindistan geliyor.

*

Yirminci yüzyılda dünyanın Batılaşması tartışılmıştır. Yirmi birinci yüzyılda dünyanın Doğulaşması tartışılacakyır. Tek odaklı dünya, çok odaklı dünyaya dönüşmüştür. Dünya'nın odak noktasında Batı medeniyetinin yanında İslam, Çin ve Hint medeniyetleri yerleşmiştir.

*

Glokalleşme, bir medeniyeti kendi kalarak, diğer medeniyetleri aşma stratejisidir. Glokalleşmeyi en güzel olarak, Mevlana'nın pergel metaforu anlatır. Mevlana Anadolu insanını bir pergele benzetir. Pergelin sabit ayağı kendi medeniyetinde, değişken ayağı da diğer medeniyetleri dolaşır. Glokalleşme, Türkiye'nin kendi medeniyetine, kendi edebiyatına yaslanarak, diğer medeniyetlerle, diğer edebiyatlarla yarışması, diğer medeniyetleri, diğer edebiyatları aşmaya çalışmasıdır.

*

Türkiye'nin edebiyat ve medeniyet değerlerine dayanarak, korku ve düşman üretmeyi bir kenara bırakıp, ümit ve güven üretmesini öğrenmesi gerekir. Anadolu insanının edebiyatı karamsarlık edebiyatı, medeniyeti ümitsizlik medeniyeti değildir. Anadolu'da insanlar Yunus'un şiirleriyle yoğurulmuşlardır, her gün yeniden doğarlar.

*

Düzleşen dünyanın fatihleri edebiyatçılar mı ? Medeniyetlerin savaşında edebiyatçılara düşen görevler nelerdir ?

*

Medeniyetlerin savaşında, devletlerin en güçlü, en etkili silahları edebiyatlardır. Edebiyatın ustaları, bütün dünyayı pasaportsuz dolaşırlar. İster Doğu'nun ister Batı'nın edebiyat ustaları olsun, dünyanın hiçbir ülkesinde onlara vize sorulmaz. Yunus'a Shakspeare'e , Goethe'ye dünyanın hiçbir ülkesinde kimlik sorulmaz, onlar bütün kapılardan vizesiz geçerler, onların kimlikleri eserleridir.

*

Medeniyetlerin savaşı, devletlerin savaşı gibi cephelerde yapılan bir savaş değildir. Medeniyetlerin savaşı edebiyat eserleriyle yapılan bir savaştır. Edebiyat mükemmelliği aramaktır. Mükemmelliği arayanlar, mükemmellik yolunda ilerleyenler, mükemmelliğin kaynağı olurlar. Bütün dünyada " herkes mükemmeldir, sen mükemmelsen. Mükemmellik bulunmaz sen mükemmel değilsen." diyenlerin güneşi doğmaktadır.

*

Dünya barışına giden yolu mükemmellik savaşçıları olan edebiyatçılar açacaktır. Çünkü mükemmel olan güzeldir, güzel olan mükemmeldir. Viyana'ya mesnevi okuyarak giden Anadolu insanı, Washington'a Yunus okuyarak gidecektir.

*

İki Dünyanın Hesaplaşması'nda Türkiye'de o edebiyatçıların öncülerinin düşünce ve eylem dünyaları ele alınmış ve düzleşen ve kareleşen dünyada, izlenmesi gereken stratejiler tartışılmıştır. Edebiyatsız medeniye güçsüz, medeniyetsiz edebiyat etkisiz olur. Düzleşen kare dünya, yeni sözler söyleyenlerin dünyasıdır

*

Hocam teşekkür eder, görüşlerinizi paylaşanların çok olmasını dileriz.

23 Mayıs 2021, 12:24

DOĞU'SUZ BATI OLMAZ DİYEN KARE DÜNYADA YA DOĞU YA BATI YOKTUR HEM DOĞU HEM BATI VARDIR

Toplumların kültürel dokusunda, iz bırakan dönüşümlerin öncülüğünü, sözün gücünü bilenlerin çevresinde odaklanan düşünce akımları yaparlar. Hayatı dönüştüren düşüncenin tohumları, onların elinde meyva veren ağaçlara dönüşürler. Sözün ustalarının elinde tohumlar ağaç, ağaçlar orman olurlar. Bütün boyutlarıyla dar bir çevrede, tartışılarak benimsenmeyen düşünceler, toplumlar tarafından benimsenmezler.

*

Avrupa'dan esen rüzgarlarla Yirminci yüzyılda, Doğu'nun Batı'ya öykünmesi ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda büyük bir yoksullaşmaya yol açmıştır. Doğu'nun kutsal değerlerinin, Batı'nın seküler değerlerini yargılamaları ve içselleştirmeleri gerekirken, süreç tam tersine dönmüştür. Bütün dünyada kutsal dünya, seküler dünyanın işgaline uğramıştır. Bütün bilimlerde belirleyicilik, Seyit Hüseyin Nasr'ın kitaplarında önemle vurguladığı gibi, kutsal değerlerden, seküler değerlere geçerek, bilginin hiyerarşisi bütünüyle altüst olmuştur.

*

Anadolu insanının düşünce ve sanat dünyasına, yeni açılımlar ve yeni boyutlar kazandıran Sezai Karakoç'un “Masal” isimli şiirinde, geçerliliğini her zaman koruyan simgesel bir dille anlattığı gibi: Doğu'nun bilgi hikmete dayanan değişmeyen değerleri karşısında, Batı'nın bilim ve teknolojiye dayanan değerleri, güneşin yanındaki ay gibi, aydınlatma ve değiştirme güçlerini yitireceklerdir. Metafizik alanda, fizik alanının modellerinin ve yöntemlerinin uygulanması mümkün değildir. Metafizik dünya fizik dünyayı, gündüzün geceyi içinde taşıdığı gibi taşır.

*

Metafizik alanın değerleri, fizik alanın değerlerinden bağımsızdır. Fizik alanın değerleriyle, metafizik alanın değerleri yargılanmaz. Fizik değerler metafizik değerleri değil, metafizik değerler fizik değerleri geçersiz kılarlar. Doğu'nun kaynaklarına dayanan Batı'nın öncülüğünü yaptığı aydınlanma hareketiyle, bilimler seküler azınlığın yönlendirmesiyle, kutsal değerlerden bütünüyle arındırılmıştır. Batı dünyasının, bütün insanlığa yaptığı en büyük kötülük, kutsal değerlere karşı, seküler değerleri yeni bir din, yeni bir inanç olarak benimsemesi ve misyonerliğini yapmasıdır.

*

Sekülerleşme insanların kutsal alanla bağlarını kopararak, David Reisman'nın "Yalnız Kalabalıkları"na dönüştürmüştür. Metafizik dünyanın kapılarını kapatarak, insanların fizik dünyaya tutsak edilmeleri, özgürlükleriyle birlikte doğurganlıklarını da yok etmiştir. Sekülerleşmenin misyonerliğini yapanlar, "Dört Kitap"la özetlenen kutsal kaynakların ve bütün peygamberlerin, en büyük düşmanları olmuşlardır.

*

Bilim ve teknolojinin verilerini, bütüncü bir dünya görüşü içinde, yerli yerine oturtamayan seküler insanın elinde, herşey bir ateş topuna dönüşmüştür,Doğu'dan Batı'ya bütün dünya savaştan savaşa sürükleniyor. Çünkü dinleri "Toplumların Afyonu" olarak gören seküler kültürün, kutsal kültürün yerini doldurması ve dünyaya barış getirmesi mümkün değildir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde Doğu'yu ve Batı'yı bilenler, kutsal kültürü, seküler kültürün bir dipnotu olmaktan kurtararak, aynı annenin ve aynı babanın çocuklarına, atalarının Cenneti nasıl yitirdiklerini anlatacaklardır.

*

İnsanlığın atalarının yitirdiği Cennetin yol haritası, "Seküler Kültür"ün anavatanı Batı'da değil, "Kutsal Kültür"ün anavatanı Doğu'dadır. Batı'da doğmuş hiçbir Peygamber yoktur.

24 Mayıs 2021, 13:41

SEKÜLER BATI KÜLTÜRÜYLE KUTSAL KÜLTÜRÜN HESAPLAŞMASI SERT GÜÇ ALANLARINDAN ESNEK GÜÇ ALANLARINA KAYMIŞTIR

Yirmi birinci yüzyılda, Atina ve Roma'ya dayanan Seküler Batı kültürüyle, Mekke'ye ve Kudüs'e dayanan Kutsal kültürünün hesaplaşması, birbiriyle savaşmaktan daha çok, ekonomik ve kültürel alanda, birbiriyle yarışmaya dönüşerek devam etmektedir. Yarışma ülkelerin sert güçleriyle savaş cephelerinde değil, esnek güçleriyle üniversitelerde, hastanelerde ve pazarlarda yapılıyor.

*

İspanya'da, Türkistan'de ve Anadolu'da olduğu gibi, birbirleriyle yarışmayan kültürler, canlılıklarıyla birlikte doğurganlıklarını da yitirirler. Güzellikte, doğrulukta ve iyilikte yarışmanın olmadığı coğrafyalarda, kültürel ve ekonomik zenginlik olmaz. Kültürlerin zenginliğinin kaynağında, hayatın her alanında, iyilikte yarışma coşkusu yatar. İyilikte yarışmasını bilenler, kötülükleri önlemesini bilirler.

*

Seküler Batı kültürü denilince insanlarıın akıllarına bir coğrafya gelmez. İster Seküler, ister Kutsal olsun, kültürlerin doğdukları coğrafyalar değil, dayandıkları kaynaklar ve bağlandıkları değerler önemlidir. Bir ülkede Yunan Filozoflarının düşüncelerinin ve Roma İmparatorlarını eylemlerinin, canlı tutuluyorsa ve isimleri, saygıyla karşılanıyorsa, o ülkenin Seküler Batı kültürünün ülkesi olduğundan kimse kuşku duymaz.

*

Avrupa bir coğrafyanın adı olmaktan daha çok, Seküler Batı kültürünün doğduğu coğrafyanın adıdır. Avrupa Rönesans'la ortaya çıkan, son iki yüzyılda, bütün dünyayı kuşatan, ekonomi her şeydir, ekonomi için her yapılır diyen, Seküler değerlerin kuramcısı ve uygulayıcısı olmuştur. Ekonomik gücünü büyütmek için, savaş başta olmak üzere, her yolu ve her yöntemi mübah görmüştür.

*

İlk Peygamberden Son Peygambere kadar, bütün Peygamberlere dayanan, Kutsal kültürünün kaynakları, Seküler Batı kültürünün kaynaklarından farklıdır. Kutsal kültürünün odak noktasında, kutsal kitapların sonuncusu Kur'an vardır. Bütün Kutsal Kitapların anası Kur'an, en sonda gelen, ancak en başta olandır. Dört Kitabın manası, Kur'an'da hem doğrulanmış hem özetlenmiştir

*

Tarih her döneminde inançlarından ve kaynaklarından emin olanlar, başka kültürlerle karşılaşmaktan ve hesaplaşmaktan korkmazlar. Bu yüzden dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar Müslümanlar, bütün insanlığın birikimini, Doğu'dan Batı'ya hiçbir ayrım gözetmeden, ana referans çerçeveleri içinde, özümsemişler ve içselleştirmişler.

*

Bilgi ve bilgelik sahibinin yalnızca Allah olduğunu bilenler, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bulunan her bilgiyi, her bilgeliği bütün insanlığın ortak mirası olarak görürler.

*

Dünyanın bütün denizleri mürekkep, bütün ağaçları kalem olsa, anlatılmayacak bilgilerin ve bilgeliklerin peşine düşenler, bilgilerin ve bilgeliklerin kaynağı olurlar.

25 Mayıs 2021, 11:57

YUNUS GİBİ HER GÜN YENİDEN DOĞARAK SÜREKLİ YENİLENEN GİRİŞİMCİLERDEN KİMSE USANMAZ

Ekonomide devletin ağırlıklı olduğu ülkelerde, devlet kuruluşlarında çalışanlara, kendi işlerini kurmaya çalışanlardan daha çok önem verilir. Üretim güçsüzlüğü çeken toplumlarda, kamu kuruluşlarının üretimdeki yerleri, özel kuruluşların yerlerinden çok daha büyüktür. Toplumun bütün kesimleri, devletin topluma hizmet etmesinden daha çok, toplumun devlete hizmet etmesini isterler. Bu yüzden devletin yönetimden daha çok, üretime önem verdiği toplumlarda, girişimcilik kültürü zenginleşmez.

*

Ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretmedeki başarıları, yenilikten yapmaktan kaçan devlet kuruluşlarından önce, yenilik peşinde koşan özel kuruluşlardan kaynaklanır. Dünyanın bütün ülkelerini, üretimde ilk sıralara taşıyacak olanlar, her gün yeniden doğan, açıklık içinde sürekli yenilenen, yenilikci kuruluşlardır. Nasıl ağaçlar her bahar budanmadan, güzel meyvalar vermezlerse, kuruluşlar da sürekli kendilerini yenilemeden, herkesin sevdiği, her yerde aranan, yeni ürünler üretemezler.

*

Yenilik arayan, yenillikte yarışan, yeniliğin en önemli kaynak olduğunu bilen girişimciler, yerel ürünleri küresel ürünlere dönüştürürler. Onlar ürettikleri ürünlerle, verdikleri hizmetlerle, geliştirdikleri bilgilerle, bütün ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısında, köklü dönüşümlerin öncüleri olurlar. Bütün ülkelerde hayatın her alanında, sürekli yenilik yapanlar, işsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldırırlar. Yönetimde ve üretimde yenilik, etkisi en büyük sermayedir.

*

Üretime katılmak isteyen yatırımcılar, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, yenilik yapan girişimcileri ararlar ve bulurlar. Bunun için her yerde, girişimciler sermaye peşinde koşmazlar, yenilik peşinde koşarlar. Yeniliklere odaklanan girişimcilerin oluşturdukları çekim alanları, güçlü bir mıknatıs gibi, sermayeyi kendilerine çekerler. Üretimde ve yönetimde yapılan yenilikler, yeni kazançların kapılarını açarlar. Ekonomik hayatta yenilik, yeni başarıların habercisidir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, girişimcilerin elinde, nehirlerin denizleri bulacak yolları açmaları gibi, yeniliklerle değerli ürünlere dönüşecek yolları açarlar. Girişimcilerin ellerinde yoğurulan bakırlar, yeniliğin kazandırdığı değerlerle altına dönüşürler. Bunun için Anadolu’da “ Sabırla koruk helvaya dönüşür” denilir. Girişimci insanlar her yeniliği bir değere dönüştürmesini başarırlar. Üretimde ve yönetimde, yenilik yapan girişimciler, kazanırken kazandırırlar, kazandırırken kazanırlar.

*

Ekonomik ve kültürel dünyada, kazandırmasını bilenler, yenilik yapmasını bilenlerdir. Yeniliklerin değerleri gizlenmez, paylaşılarak yeni değerler kazanır. Hayatın bütün alanlarında yeniliklerin güçleri, açıklık içinde sürekli yenilenmelerinden kaynaklanır. Yenilik sevdalıları ekonomik, siyasal ve kültürel, hangi alanda olursa olsun, yeni işleri yaparlar. Onlar yenilik için hayatlarını, ortaya koymaktan çekinmezler. Onların pazarlarında, yenilik aranır yenilik bulunur.

*

Girişimciler sermaye aramazlar, sermaye girişimcileri bulur.

*

Kazandırmasını bilmeyenler, yenilik yapamazlar.

*

Yenilenmesini bilenlerden kimse usanmaz.

*

Her an yeni olan Yunus'tan kim usanır?

26 Mayıs 2021, 12:47

KARE DÜNYADA AYAKTA KALMAK İÇİN HER ALANDA HEM İLETİŞİME HEM ETKİLEŞİME AÇIK OLMAK HAYATİ ÖNEM TAŞIR

Hem kişisel, hem de toplumsal düzeyde, görünen ve görünmeyen yoksulluk, toplumun değişik kesimleri arasında, iletişim eksikliğinden kaynaklanır. İletişimsizliğin etkileri kişiden aileye, aileden topluma, toplumdan ülkeye ve ülkeden dünyaya farklı düzeylerde yansıır. İletişim kopukluğunun doğurduğu karmaşa, politikadan ekonomiye, kültürden sanata, her alanda etkilerini gösterir.

*

İletişim kanallarının sağlıklı bir biçimde çalışmadığı toplumlarda, insanların iç dünyalarıyla birlikte, dış dünyaları da büyük ölçüde çoraklaşır. Çoraklaşmayla hız ve yoğunluk kazanan, yoksullaşmanın önüne geçmek için, iletişim kanallarının zenginleştirilmesi gerekir. İletişim kanallarının gelişmediği toplumlarda ortak akılları zenginleştirmek, ortak düşünceleri güçlendirmek ve ortak eylemleri geliştirmek hiçbir zaman kolay olmaz. Ağaç için su ne ise, düz kare dünyada toplum için iletişim odur.

*

Kişisel ve toplumsal yoksullaşmanın önüne geçmek için, öğrenme ve öğretme çalışmalarına, yeni yöntemler kazandırılması hayati önem taşıyor. Hayatın her alanında bilgiyi zenginleştirmeye, zenginleştirilen bilgiyi toplumla paylaşmaya, dayanmayan her eylem, insanı çalışmayan demir gibi paslandırır. Pas nasıl demiri tüketir yok ederse, bilgisizlik de insanı tüketir yok eder. Bilgi kazanmasını öğrenen insan, öğretme ve öğrenme coşkusunu hiçbir zaman yitirmez.

*

Anadolu’nun bilgeleri kötülüğün kötülükle, önlenemeyeceğinin üzerinde önemle durmuşlardır. Bunun için Anadolu’da, hiçbir zaman kötülüğe kötülükle cevap verilmez. Çünkü kötülüğe kötülükle, cevap vermek zayıfların, kötülüğe iyilikle karşılık vermek güçlülerin işidir. Toplumları dönüştürenler, kendisine nasıl davranılmasını istiyorlarsa, başkalarına da öyle davranmasını bilenlerdir. Onlar için başkalarının yanlışları değil, kendilerinin doğruları önemlidir.

*

İletişim kanallarının böylesine zenginleştiği kare dünyada, kendi doğrularını savunamayan insanlar, kendilerini başkalarının yanlışlarından koruyamazlar. Nasıl kuşun yuva yapması doğalsa, insanın iletişim kurması da öyle doğaldır. Her gözün her gözü gördüğü, gizliliğin olmadığı düz kare dünyada, bütün boyutlarıyla hayat, iletişimle zenginlik kazanır. İletişimin olmadığı toplumlarda, ekonomik, siyasal ve kültürel ortam canlılığını koruyamaz.

*

Farklı iletişim kanallarına kulaklarını tıkayanlar, kendilerini yanılmaktan kurtaramazlar. İletişimde değişik düşüncelere açık olmadan, beklenen başarıyı sağlamak mümkün değildir. İletişim gerçeğe dört yönden bakmasını bilmektir. Toplumda sağlıklı iletişim kurmak, öğrenmesini herkesten daha hızlı ve daha etkili bir biçimde öğrenmektir. Kare dünyada iletişimde üstünlük kazanmanın, en kolay ve en hızlı yolu, her evi bir okula ve bir iş yerine dönüştürerek, öğrenmesini öğrenmeye yeni açılımlar, yeni boyutlar kazandırmaktır.

*

İletişimde başarılı olmak için, eğitmeye değil, hep birlikte öğrenmeye ve öğretmeye odaklanmak, atılacak adımların başında gelir.

*

Dünyada öğrenmesini öğrenenler, doğruları değişik yüzleriyle, bütünlük içinde tartışmasını bilirler.

*

İletişim kanallarında amaç, düşünceleri doğru anlatmak değil, doğru düşünceleri anlatmaktır.

27 Mayıs 2021, 12:13

HER ALANDA KALICI KARARLAR KIRK ÖLÇÜLÜREK BİR BİÇİLİREK ALINIR

Kurumlar ve kuruluşlar her zaman ellerindeki insan, sermaye, makina ve hammadde gibi sınırlı kaynakları, değişik yatırım alanları arasında, uygun oranda dağıtmak ve verimli olarak değerlendirme sorunuyla karşılaşırlar. Kurum ve kuruluş kaynaklarının bir alana yönlendirilmesi, başka bir alanda yapılacak yatırımları önlediği için, bir kurum bir kuruluş yatırım yapmadan önce, sermayesini bağlayacağı alanı, iyi araştırmak zorundadır. Her kurumu her kuruluşun bir yatırım yapmak için, kırk kere düşünmesi gerekir.

*

"İşletmelerde Yatırım Yönetimi" kitabımızda tartışıldığı gibi, uzun ömürlü olmak isteyen kurumlar ve kuruluşlar, araştırma yapmadan yatırım yapmazlar. Ömürleri sınırlı girişimcilerin, isimlerini kurumları, kuruluşları ve ürünleri ölümsüzleştirirler. Onlar gönüllerinde yatan yatırımları gerçekleştirerek, Kıyamete kadar defteri kapanmayanlardan olurlar. Bunun için kurumların ve kuruluşların, dünyada her gün yeniden başlayan yarışa, ayak uydurmaları hayati önem taşır. Sürekli yatırım yapmayan kurumlar ve kuruluşlar, dünyadaki gelişmelerin gerisinde kalırlar.

*

Kurumların ve kuruluşların gelecekteki başarıları, bugünden yarına değişik alanlarda yaptıkları yatırımlarına bağlıdır. Üretimde ve yönetimde çığır açmak, mavi yakalı çalışanlardan, beyaz yakalı çalışanlara kaymıştır. Üretim ve yönetim süreçlerinde, özel yetenek istemeyen tekrarlanan işlerin yerine, sürekli eğitim isteyen işler geçmiştir. Ürün, hizmet ve bilgi üretim sürecindeki gelişmeler, kurumların ve kurluşların temel işlevlerine, yeni yaklaşımlar ve yeni açılımlar kazandırmıştır.

*

Dünyanın ortak bir pazara dönüşmesiyle, üretimin ve yönetimin her alanında, yeni paradigma arayışları, bütün hızıyla devam etmektedir. Uzun soluklu yarışta, kurumların ve kuruluşların en güçlü silahları, her yıl zincirleme birbirini izleyen yatırımları olacaktır. Yatırımlar kurumların ve kuruluşların kalbini besleyen, can damarlarını oluştururlar. Yatırımlarla kurumlar ve kuruluşlar, gelecekteki başarılarını güvence altına alırlar. Yatırımsız kurumlar ve kuruluşlar gelişmezler.Ancak araştırma yapılmadan yapılan yatırımlar başarılı olmazlar.

*

Yatırım konusunun araştırılması gibi, değerlendirilmesi de çok boyutlu bir araştırma gerektirir. Bir yatırım konusu olumlu ve olumsuz yönleriyle, enine ve boyuna ayrıntılı olarak incelenmelidir. Bunun için yatırım kararı almak, her aşamanın sürekli sorgulanarak, geliştirildiği çok boyutlu bir süreçtir. Bir yatırım araştırması, eleştirel bir gözle hazırlanmalıdır. Yatırımların uygunluğu, üretimde yararlanılan girdilerle, elde edilen çıktıların değerleri karşılaştırılarak belirlenir.

*

Kurumlarda ve kuruluşlarda yatırımların beklentileri karşılaması ve başarılı olması, sağladığı gelirlerin, yol açtığı giderlerden daha fazla olmasına bağlıdır. Gelirleri giderlerini karşılamayan yatırımlar, büyük zararlara yol açarlar. Nimet ve külfet hesaplamasını bilen kurumlar ve kuruluşlar, dostlar yatırım yaparken görsün diyerek, yatırım yapmazlar. Araştırma yapmadan yatırım yapanlar, pusulasız gemilere benzerler. Nereye gideceklerini bilmedikleri gibi, nasıl bir yere ulaşacaklarını da bilmezler.

*

Araştırmasız yatırım yapan kurumların ve kuruluşların, riskini hiçbir finans kuruluşu yüklenmez.

*

Dünyanın bütün başarılı kurumları ve kuruluşları, kırk düşünürler bir yatırım yaparlar.

*

Kurumların ve kuruluşların güçleri, uygun ve doğru yatırımlarından kaynaklanır."

28 Mayıs 2021, 12:47

İNSANLAR BİRBİRLERİYLE KONUŞA KONUŞA ÖĞRENMESİNİ ÖĞRENİRLER

Konuşmalarda bilgi ve bilgelik alışverişi, doruk noktasına ulaşır. Konuşma edebiyatçılar arasındaki, düşünce alışverişlerinin yazıya dökülmesidir. Edebiyatçılarla konuşmalar, ilk elden bilgi verdikleri için, her zaman çok sevilirler. Konuşmalarda bütün birikimler yansıtılır. Bu yüzden, konuşmaların okuma ve yazma gibi, insanı dört bir yanından kuşatan, gizemli bir yanı vardır. Kültür ve sanat dergilerinde önce konuşmalar okunur.

*

Konuşmalarda edebiyatçılar, düşüncelerini sözü uzatmadan, en yalın ve en açık olarak ortaya koyarlar. Konuşmalar düşüncelerin edebiyata, edebiyatın düşüncelere dönüştüğü, tartışmadan öğrenmenin, en etkili ve en önemli yoludur. Bir konuyu, değişik açılardan ele alarak, birlikte inceleyip geliştirmenin, hem öğretici, hem de eğitici bir boyutu vardır. Konuşmalarda tartışılan her konu, erken ya da geç yazıya dökülür.

*

Dergah kültüründe bir eğitim yöntemi olarak, konuşmanın vazgeçilmez bir yeri vardır. Karşılıklı konuşma ortamında, düşmanlıklar dostluklara dönüşür. Konuşmalar insanlığın düşünce ve eylem dünyasına açılan, kapıların anahtarlarını verirler. Hangi kültür ve edebiyat dergisine bakılırsa bakılsın, her sayısında mutlaka bir konuşma bulunur. Bütün dergilerin en çok ilgi gören bölümleri, sevilen bir edebiyatçıyla, eleştirel bakan bir düşünürle yapılan konuşmalardır. İngiltere’de Encounter dergisi, her sayısında bir düşünürle yaptığı, uzun konuşmalarla bilinir ve sevilir.

*

Türkiye’de konuşma geleneğini, Nuri Pakdil’in yönetiminde yıllarca yayınlanan, Edebiyat Dergisi yaygınlaştırmıştır. Onun Necip Fazıl ile yaptığı uzun bir konuşma, çok büyük bir ilgi görmüştür. Ayrıca Pakdil, Arnold Toynbee ile, Eugene Ionesco ile yapılan konuşmaları çevirerek, düşüncenin derinliklerini ve edebiyatın zenginliklerini, sınır tanımayan güzelliklerini, Anadolu’ya taşımıştır. Konuşmalar bir mıknatıs gibi, çevrelerinde geniş bir çekim alanı oluştururlar.

*

Mavera Edebiyat dergisinde, Pakdil’in öncülüğünü yaptığı konuşmalar kervanına, sık sık düzenlediği, sonradan kitaplaşan, kapalı yapılan “Açık Oturum”larla, yeni boyutlar kazandırmıştır. Uzun tartışmalardan sonra ilk oturum, “Edebiyatta Yerellik ve Evrensellik” konusunda yapılmıştır. Benim yönettiğim, düşünce ve edebiyatta yerellikle küreselliğin, sınırlarının tartışıldığı ilk oturuma, Rasim Özdenören, Akif İnan ve İsmet Özel konuşmacı olarak katılmıştır.

*

Düz kare dünyada ülkelerinin sınırlarının, dışına çıkmayan düşünce ve edebiyat, hem küresel renkler taşıymaz, hem uzun ömürlü olmaz.

*

Dünyaya açılmayan bir edebiyat, hayatın özü ve özeti olan insanın, düşünce ve eylem dünyasına yeni açılımlar kazandırmaz.

*

İnsanı ilgilendirmeyen, edebiyatın ilgi alanına girmeyen, hiçbir bilgi ve bilgelik yoktur.

*

Konuşmalar düşünce ve edebiyat zirvelerinin, eserlerinin yol haritalarıdır.

*

Konuşulan yazılır, yazılan okunur, okunan zaman aşımına uğramaz

29 Mayıs 2021, 12:43

İSLAM DÜNYAYA MUHAREBEYLE DEĞİL MUDAREBEYLE YAYILMIŞTIR

Dünyanın her yanında, ortaklık kültürü zengin olan toplumların, ürün, hizmet ve bilgi üretme güçleri büyük olmuştur.Ortaklık yapmasını bilenler, hayatın her alanında yardımlaşmasını, dayanışmasını ve paylaşmasını bilirler. Onlar ellerindeki sınırlı kaynakları değerlendirmesini bildikleri için, hiçbir zaman yoksul düşmezler. Bütün ülkelerde ortaklık şemsiyesi altında bir araya gelen herkes, üretim gücüne derinlik kazandırarak, el açan değil, el açılan olur.

*

İslamın ilk yıllarından beri, Müslümanlar arasında en çok bilinen, en çok benimsenen ortaklık, katılanların ekonomik ve kültürel birikimlerini bir araya getirerek, karları ve zararları paylaştıkları, “Mudarebe” ya da “Kar ve Zarar” ortaklığıdır. Ortaklar parasal güçleriyle, parasal olmayan güçlerini, bir ekonomik amaç doğrultusunda birleştirerek, kimseye zarar vermeden, herkesin yararını artırmaya çalışırlar. Onların ortaklık dünyalarında, karlar zararların kardeşleridir.

*

Dünyadaki bütün ekonomi tarihçilerinin, hep birlikte vurguladıkları gibi, ortaklık kültürünün ekonomik ve yasal temelleri, İlk Müslümanlar tarafından atılmıştır, en güzel örnekleri başta Son Peygamber olmak üzere, Dört Halife döneminde verilmiştir. Ekonomi Tarihçisi Murat Çizakça, Müslümanların geliştirdikleri katılılmaya ve paylaşmaya dayanan, ortaklıkların önemini vurgulamak için, “İslam dünyaya muharebe yoluyla değil, mudarebe yoluyla yayılmıştır” demektedir.

*

Tarih boyunca bütün toplumlarda, ortaklık yapmasını bilenlerin gücü, herkesin hakkını gözeterek, kimseye haksızlık yapmadan, kazançları paylaşmasını bilmelerinden kaynaklanır. Ortaklıklar bütün dünyada, ekonomilerin olduğu kadar, kültürlerin de omurgalarını oluştururlar. Üretimi zenginleştirmede kar ve zarar ortaklıklarının benimsenmesi, Müslüman ülkelerle sınırlı kalmamıştır. Önce İtalya’da, ardından bütün Avrupa ülkelerinde, benimsenmiş ve başarıyla uygulanmıştır.

*

Silikon Vadisinin başını çektiği ileri teknoloji şirketleri, varlıklarını kar ve zarar ortaklıklarının, Yirminci yüzyıldaki versiyonu olan, Risk Sermayesi Kuruluşlarına borçludurlar. Türkler İslam medeniyetinin yüzyılların içinde, zenginleşerek gelişen ortaklık birikimiyle, üç kıta ve iki denizde yüzyıllarca, dönüştürücü ve sürükleyici güç olmuşlardır. Yirmi birinci yüzyılın mimarları, faiz odaklı finansman kuruluşları değil, risk odaklı finansman kuruluşları olacaktır.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, ortaklıklarda başarının üreticileriyle, tüketicileriyle, yöneticileriyle, yalnızca kendilerinin çalışmalarından kaynaklanmadığını bilenler, kendileriyle birlikte çevrelerini de dönüştüren, büyük bir güç kazanırlar. Dünyada bütün insanların haklarını gözeten, kimseye haksızlık yapmayan ortaklıklarda, bütün güçlerin üstünde görünmeyen büyük bir “Güç” vardır.

*

Güçlerini üstündeki "Güç" dürüstlükte yarışan ortaklıkların, karar veren ortak akılları, kararları uygulayan ortak gönülleri olur.

*

Ortaklıklarda güç paylaşmasını bilenlerden kaynaklanır. Ortaklık yapmasının bilenler güçsüz düşmezler.

*

Ortaklıklar meyvalı büyük ağaçlara benzerler, çevreleriyle iletişimi ve etkileşimi aksatmazlar.

30 Mayıs 2021, 12:03

ÖĞRENME KESİNTİSİZ BİR SÜREÇTİR YERİ YAŞI ZAMANI YOKTUR

Dünyanın her ülkesinde en büyük, en başarılı üniversitelerin başında, kültürlerin oluşturduğu açık üniversiteler gelir. Bunun için insanlar, birbirlerinden öğrenmek, birbirlerine öğretmek için, bir arada yaşarlar. İnsanlar tek başlarına, varlıklarını sürdürmezler. Öğrenme evden başlayan, ömür boyu devam eden bir süreçtir. Öğrenmesini öğrenmeyenler, kendileriyle birlikte, çevrelerini de yoksullaştırırlar. Ekonomik, siyasal ve kültürel bütün sorunlar eğitimsizlikten kaynaklanır.

*

İnsanların öğrenme yolculuğu, kendilerini tanımakla başlar. Kendini tanımayı başaranlar, çevrelerinin bilgi ve bilgelik birikimlerinden, yararlanmasını bilirler. İnsan ve toplum arasında, sürekli bir alışveriş vardır. Topluma ve kültürüne güvenmeyenler, hayatın bir öğrenme süreci olduğunu görmeyenler, gençleri üniversitelere tutsak ederler. Demokratik olmayan dayatmacı toplumlarda, üniversiteler hammaddesi öğrenciler olan fabrikalar olarak görülürler.

*

Öğrenmesini öğrenmeyen toplumların, eğitim seviyelerini yükseltmede, üniversiteler yetersiz kalırlar. İnsanlar topluma kapalı üniversitelerden daha çok, topluma açık üniversitelerinden öğrenirler. Öğrenmesini öğrenme, insanın bazen öğreten, bazen öğrenen olduğu, keyifli bir yolculuktur. İnsanların dünyalarını Cennete çevirmeleri için, ya öğrenen ya da öğreten olmaları gerekir. Öğrenmesini öğrenmeyen toplumlar, birbirini izleyen krizlerden kurtulamazlar.

*

Peter Senge'nin "Beşici Disiplin" kitabında ayrıtılı olarak anlattığı gibi, gelen günün geçen günden, daha güzel olması için, insanların,kurumların ve kuruluşların öğrenmesini öğrenme çalışmaları, büyük önem taşır. Öğrenme özürlü olan olanlar ayakta kalamazlar. Öğrenme sürecinin kazananı ya da kaybedeni olmaz. Öğrenme süreci, ekonominin azalan verimler yasasına uymaz. Öğrenen toplumlarda, birikimlerini paylaşanların, birikimleri azalmaz. Onlar üretmeden tüketmezler, birikimlerini paylaşarak zenginleştirirler. Açık üniversiteye dönüşen toplumlarda, kimse üretmediğini tüketmez.

*

Üniversitelerde dört duvar arasında öğretilen bilgiler, değerlendirilmezlerse önemlerini yitirirler. Toplumda yankı bulmayan, kimsenin işine yaramayan bilgiler, geleceğe kalmazlar. Konuşulmayan bir dil gibi, kullanılmayan bilgi unutulur. İletişim teknolojisindeki gelişmeler, bütün dünyayı açık bir üniversiteye dönüştürmüştür. Artık her insan, günün her saatini, haftanın her gününü, ayın her haftasını, yılın her ayını, istediği alanda değerlendirmektedir.

*

Öğrenen toplumda evle üniversite arasındaki, mekan ve zaman farkı ortadan kalkmıştır, üniversite eve ev üniversiteye taşınmıştır. İsteyen istediği bilgiye istediği zamanda, istediği yerde ulaşmaktadır. Bilgilerini sürekli yenileyenler, dünyayı yenilerler. Onlar her alanda, üretim gücüne güç katarlar. Kendilerini tanıyanlar, insanlara güven verenler, öğrenmesini öğrenenler, geleceğin erdemli toplumunun mimarları olacaklardır. Toplumları üretmeden, tüketmeyenler zenginleştirirler.

*

Ülkelerin üretim güçlerini, büyük küçük bütün yerleşim yerlerini, açık üniversiteye dönüştüren yerel yönetimler geliştirirler.

*

Öğrenme seviyeleri yüksek olan toplumların, gelir seviyeleri düşük olmaz.

*

Üretimde eğitim sermayesi, finansal sermayeden daha önemlidir.

*

Eğitime yapılan yatırım, genç kuşaklara yapılan yatırımdır.

31 Mayıs 2021, 13:34

GÜNEŞİN HİÇ BATMADIĞI GİZLİLİĞİN OLMADIĞI DÜZ KARE DÜNYADA GETİRİSİ EN BÜYÜK OLAN SERMAYE DÜRÜSTLÜKTÜR

Dünyanın en büyük petrol şirketlerinden olan Enron, Lehman Brothers gibi, Wall Street'in en parlak şirketlerinden biridir. Fortune dergisi, Enron''u altı yıl üst üste “Amerika''nın en yenilikci şirketi” olarak seçmiştir. Henry Kissınger ve James Baker gibi, uluslararası politikanın ünlü isimleri, Enron'a danışmanlık yapmışlardır. Amerika Eski Başkanı George W. Bush ve Enron'un yargılanarak hapse mahkum olan, Yönetim Kurulu Başkanı Ken Lay çok yakın dosttur.

*

Bethany McLean ile Peter Elkind, Canan Feyyat''ın çevirdiği “Gümüş Kurşun” isimli kitaplarında, “Enron'un inanılmaz yükselişini ve önlenemez çöküşü”nü roman tadında, bütün ayrıntılarıyla anlatıyorlar. Enron'un borsa ve muhasebe oyunlarıyla gösterdiği, sanal karların gerçek olmadığı ortaya çıkınca, dünya enerji sektörü büyük bir kriz yaşamıştır. Enron'u deneten ve dürüst diyerek ortakalrını yanıltan, dünyanın önde gelen danışmanlık kuruluşu Arthur Andersen da, bütün itibarını yitirerek, yerle bir olmuştur.

*

Geliştirdikleri karmaşık finansman ve muhasebe teknikleri ve büyüttükleri sanal karlarla, bütün dünyayı krize sürükleyen banka ve sigorta şirketleri gibi, Enron'u da, gurur, kibir, hırs ve doyma bilmez açgözlülük yıkmıştır. Onların çöküşü, kutsal kültürü pazar mekanızmasından bütünüyle söküp atmaya çalışan, seküler kültürün çöküşüdür. Onlar, birleşik faiz hesaplarına dayanan, sanal karlarıyla ekonomik, kültürel ve siyasal hayatın temel değerlerini dinamitlemişlerdir.

*

Sovyetler Birliği'nin dağılması, dünyadaki devletçi ekonomilerin sonunu getirmiştir. Artık Marx'ın öne sürdüğü gibi, Komünizm'den önce Kapitalizm gelmeyecektir. Seküler değerlere dayanan Komünizm gibi, seküler değerlere dayanan Kapitalizm de ölmüştür. Dünyada ekonomi odaklı ideolojiler değil, kültür odaklı ekonomiler savaşıyor. Her toplum, Sezai Karkoç'un "Diriliş Neslinin Amentüsü" kitabında ortaya koymaya çalıştığı gibi, kendi kutsal değerlerinden yola çıkarak, kendi şirketleriyle, kendi ekonomisini inşa etmek zorundadır. Kültür ekonomiden, ekonomi kültürden ayrılmaz. Her ikisi de, insanla yaşıttır. Dinsiz kültür,kültürsüz ekonomi olmaz.

*

Kutsal değerlerden soyutlanmış bir ekonominin, üretim gücünü büyütmesi ve toplumdaki gelir dengesizliklerini gidermesi mümkün değildir. “Anadolu''nun kurtuluş savaşı, ruh cephesinde henüz yapılmadı”, diyen Nurettin Topçu, “Fransızlar Paris''te Sorbon meydanından Ogüste Comte'un büstünü kaldırıp, yerine Pascal''ın heykelini dikmedikleri” için, büyük kültürel ve ekonomik krizlerle karşılaştıklarının üzerinde önemle durur.

*

Yalnızca Paris değil, başta Washington, Berlin, Londra, Brüksel, Moskova, Ankara, Pekin ve Tokyo olmak üzere, bütün ülkelerin başkentleri, kutsal kültürün öncülerinin büstleriyle donatılmalıdır.

*

Kültür ve ekonomi kutsal değerlerden soyutlanırsa, dünyada finansal ve siyasal krizler peş peşe birbirini izler. Hiçbir silahlı ve silahsız güç, krizlerin üstesinden gelemez.

*

Dünyanın en büyük merkez bankalarının para basma güçleri, değer krizinin doğurduğu çok boyutlu finansal krizleri çözmeye yetmez.

*

Bütün boyutlarıyla hayat, seküler dünyanın bankalarıyla değil, kutsal kültürün değerleriyle yaşanır kılınır.