Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Temmuz 2021

31 yazı

1 Temmuz 2021, 11:33

KÜREDEN KAREYE DÖNÜŞEN DÜNYADA UÇBEYİ AKINCI GİRİŞİMCİLERİN DEĞİŞMEYEN OTUZ İKİ KÜRESEL ÖZELLİĞİ

Dünyadaki gelişmeler girişimcileri, astronotların uzaydan dünyayı gördükleri gibi, küçük sınırsız, duvarsız ve kapısız küçük bir küre olarak görmeye zorluyor. Dünyanın cıvıl cıvıl bir bütün olarak algılanması, başta girişimciler olmak üzere, her alanda mükemmeli arayanlara, geleceği sorgulamaya götürüyor. Küçük kürenin küçük kareye dönüştüğü dünyada girişimciler için mükemmel olmanın değişmez, her yerde aynı sonuçları veren bir formülü yoktur. Ancak dünyanın neresinde olursa olsun, her girişimcinin, aşağıda sıralanan değişmez küresel değerleri ve özellikleri vardır.

*

1. Dürüstlük dünyanın her yerinde, bir girişimcinin en önemli ve en vazgeçilmez sermayesidir.

*

2. Risk almasını bilmeyenler, hiçbir zaman iş hacmini büyüterek, dünya pazarlarına açılamazlar.Girişimci risk almasını bilendir.

*

3. Yenilik peşinde koşmayan bir girişimci, en büyük zenginlik kaynağı verimliliği artıramaz. Girişimcilikte yenilenmeyen yenilir.

*

4. Girişimci ordu gibi değil, orkestra gibi yapılanmasını bilir ve takım çalışmasına yatkındır. Girişimcilik takım oyunudur.

*

5. Girişimci sorunları ele alırken, kayaya değil, suya benzer, su gibi uyumlu, sabırlı, sinerji ve hayat kaynağı olur.

*

6. Girişimci güzellikte sınır olmadığının bilincindedir, güzel işi yapar ve işi güzel yapar.

*

7. Girişimci zamanı yönetemezse, zaman girişimciyi yönetir. O her alanda zamanın çırağı değil ustasıdır.

*

8. Savurgan girişimci, savurganlığın kaynağı olur. Savurganlıkla girişimci bir araya gelmez.

*

9. Girişimcinin dünyasında ümitsizliğe kesinlikle yer yoktur. Ümitsizliğin olduğu yerde üretim olmaz.

*

10. Adalet odaklı olan girişimcinin çalışması, adil yönetimin ve adil üretimin örneği olur.

*

11. Paylaşmasını bilmeyen girişimcilerin kaynakları, paylaşmasını bilenler tarafından paylaşılır.

*

12. Öğrenmesini öğrenen girişimciler, dünya standartlarında üretmesini de öğrenirler.

*

13. Girişimci başarının gizeminin ayrıntıda olduğunu görür. Ancak ayrıntıda boğulmaz.

*

14. Girişimci birlikte çalıştığı insanların inançlarını küçümsemediği gibi, kimseyi inancını değiştirmeye zorlamaz.

*

15. Girişimci çalışma hayatında, birbirine yabancı insanları arkadaşa, arkadaşları kardeşe dönüştürmeyi başarır.

*

16. Girişimci gelen günü, geçen günden daha üretken kılmasını gerçekleştirendir.

*

17. Girişimci yerin altında da olsa, mezarı güzel yapmaktan geri durmayandır.

*

18. Girişimci çekirdekte meyvayı, meyvada da ağacı görendir.

*

19. Girişimci olduğu gibi görünecek ve göründüğü gibi de olacak kadar, şeffaf olmaktan geri durmayandır.

*

20. Girişimci hayatın uyum ve düzenindeki şiirin, coşkusunu üretime yansıtandır.

*

21. Girişimci sevdiklerini paylaşmasını öğrenen ve öğretendir. O kendisi için istediğini, başkası için de ister.

*

22. Girişimci çöküşte yükselişi, yükselişte çöküşü bulandır.

*

23 Girişimci özgürlüğün olmadığı yerde, özgünlüğün olmayacağının farkındadır.

*

24. Girişimci misyonu olmayanın, vizyonu olmayacağının sürekli vurgulayandır.

*

25. Girişimci dünyadaki gelişmelere ayak uydurmada, sorumluluğu başkalarına yüklemeden yarışandır.

*

26. Girişimci inisiyatif kullanmadan, hiçbir yerde, hiçbir zaman kaçınmayandır.

*

27. Evrensel etik ve hukuk ilkelerine bağlılıkta, girişimci en ön saftadır. Onun en büyük düşmanı ilkesizliktir.

*

28. Girişimci kültür ve ekonomiyi, bir paranın iki yüzü gibi birbirinden ayırmayandır.

*

29. Girişimci çözüm üretmeyenin, sorun ürettiğini hiçbir zaman unutmaz.

*

30. Girişimci kendisi değişmeden, değişimin sürükleyici gücü olmayacağını anlayandır.

*

31. Girişimci zorlaştırmanın değil, kolaylaştırmanın öncüsüdür.

*

32. Girişimci denizi arayan nehir gibi, her alanda kusursuzluğun arayandır.

*

Girişimcilerin yukarıda sıralanan özellikleri, her toplumda, her ülkede geçerli, açık, anlaşılabilir ve yalındır. Bu nitelikleri taşıyan girişimciler, gerçekleşecek rüyalar görürler. Onlar başarıya giden yolların, başarısızlıklarla dolu olduklarını bildikleri için, hiçbir zaman karamsarlığa düşmezler.Onların görevleri gece gündüz rüyalarını gördükleri, ürünleri, hizmetleri ve bilgileri üretmektir. Dünyada izlenen girişimcilerden olmak için, sıra dışı olmak, sıra dışını aramak, sıra dışılıkta yarışmak, hayati önem taşır.

2 Temmuz 2021, 00:01

Sevgili Muhsin E.Kemikli'nin Sevgili Hıdır Yıldıım ile

Sevgili Muhsin E.Kemikli'nin Sevgili Hıdır Yıldıım ile BİR GÜZEL İNSAN ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN kitabı çevresinde yaptığı konuşma.Güzel insanlar güzel insanları güzelce anlatırlar.Güzelin dostları güzel olur.

2 Temmuz 2021, 12:52

BUHARİ'NİN MATURİDİ'NİN YESEVİ'NİN ÜLKESİ TÜRKLERİN BÜYÜK TÜRKİSTAN'I YENİ DÜNYANIN KÜLTÜR VE EKONOMİ MERKEZİDİR

Büyük Türkistan Asya'nın olduğu kadar dünyanın da odak noktasıdır. Çünkü kültürlerin harman olduğu bu coğrafya, Rus, Çin ve Hint toplumlarının düğüm noktasıdır. Avrupa ve Asya ekseninde, İstanbul dışında Semerkant, Almatı ve Kaşgar üçgeni kadar stratejik öneme sahip başka bir coğrafya yoktur. Bu yüzden Osmanlı coğrafyası gibi, Turan ülkeleri de yapay sınırlarla bölünmüştür.

*

Haritalarda Büyük Türkistan'ın yerinde Doğu Türkistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Kuzey Afganistan olmak üzere yedi ülke görülür. Ancak Doğu Türkistan, 1949'da kurulan Çin Halk Cumhuriyeti tarafından işgal edilmiştir. Doğu Türkistan'daki bugünkü "Sinkiang Uygur Özerk Yönetim"i işgalden altı yıl sonra kurulmuştur.

*

Türkiyeye spor diplomasisiyle başlayan gelişmeler sonucu, Batı ülkeleriyle birlikte 1970 yılında Çin'i tanımıştır. Çin'le Türkiye'nin diplomatik bağları çok yeni olsa da, üç bin yıllık bir tarihi geçmişi vardır. Uzaydan görülen tek insan yapısı olarak bilinen, binlerce kilometrelik "Çin Seddi"nin Türkler'e karşı yapıldığı herkes tarafından bilinir. Çinliler kapalı kale,Türkler açık kervan toplumlarıdır.

*

Geçmişte Çinliler'e kendilerini savunmak için büyük duvarlar yaptıran Türkler, şimdi Doğu Türkistan'daki Uygurların temel haklarını ve özgürlüklerini gündeme getirmelidirler. Asya'nın kalbindeki Anadolu'nun sorunlarını uluslararası platformlara taşıyarak, bütün dünyadaki Türkler'in kültürel haklarını savunması Türkiye'ye düşmektedir.

*

Asya'yı ve Avrupa'yı yakından tanıyan Mehmet Öğütçü, "Geleceğimiz Asya'da mı" isimli kitabında, Avrasya ekseninde Türkiye'nin önüne çıkan tehditler ve fırsatları ele alıyor. Avrasya'nın yükselen yıldızı Türkiye'dir.Türkiye Asya ile Avrupa arasında köprü ülke değil, merkez ülkedir.Türkiye Asya'nın en Doğusunda Avrupa'nın en Batısındadır. Hem bir Avrupa hem de bir Asya ülkesidir.

*

Türkiye'nin gücü, Asya'nın en Batı'sı, Avrupa'nın da en Doğu'su olmasında gizlidir. Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri, Avrupa'yı bütünüyle çekildiği Asya'ya açacak ana ülkedir. Türkiye'nin Avrupa'daki ağırlığı kendinden önce, temsil ettiği Türk ve İslam dünyasından kaynaklanır. Doğu Türkistan'ın ise, dünyada ayrı bir yeri ve önemi vardır. Çünkü "Uygur Özerk Bölgesi", Çinli Müslümanlarla birlikte, geleceğin süper gücü Çin'in içinde, ancak Çin'den ayrı bir güç odağıdır.

*

Doğu Türkistan zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarıyla yalnızca Çin'in değil bütün Asya'nın California'sıdır. Çin ve Doğu Türkistan arasındaki çatışma 1757'den beri devam etmektedir. Sultan Abdülhamit 1866'da kurulan bağımsız devlete el uzatmış ve onları yalnız bırakmamıştır.Turan dünyasında Doğu Türkistan Anadolu, Anadolu Doğu Türkistan'dır. Buhari,Maturidi,Yesevi Türklerin Anadolu'daki bin yıllık tarıhlerinin ana dinamiklerini oluştururlar.

*

Doğu'dan Batı'ya akan büyük Türk ırmağı Doğu Türkistan'dan doğar, Tuna gibi Batı'dan Doğu'ya değil, Doğu'dan Batı'ya akar.Ceyhun Seyhun,Diçle Fırat,Yeşilırmak Kızılırmak Sakarya gibi Türk nehirleridir.

*

Yirmi birinci yüzyılda, Türklerin yeniden Asya'dan Avrupa'ya yürüyüşleri, Çin'den başlayacaktır. Çin'de çok bilinmeyen canlı bir Türk ve Çinli bir Müslüman dünya vardır.

*

Yirmi birinci yüzyılıni yeni güç merkezi, Amerika değil Çin'dir. Asya'da güçlü olanlar, dünyanın her yanında güçlü olurlar.

3 Temmuz 2021, 12:23

KARE DÜNYADA HER ŞEHİR NOBEL'Lİ MUHAMMED YUNUS GİBİ SOSYAL GİRİŞİMCİLERİN ULAŞILACAK YENİ KIZIL ELMASIDIR

Kıtalar arasında yer ve zaman farkının ortadan kalkmasıyla, dünyada şehirler ülkelerin önüne geçmişlerdir. Artık İstanbul Türkiye’den, Berlin Almanya’dan, Paris Fransa’dan, Londra İngiltere’den ve New York Amerika’dan, Pekin Çin’den, Tokyo Japonya’dan daha iyi bilinmektedir. Bütün ülkelerde şehirlerin yeni öncüleri, babalarından çok daha birikimli, çok daha donanımlı, her şehiri ulaşılması gereken, bir kızıl elma olarak gören, iyi işleri iyi yapan sosyal girişimcilerdir.

*

İster Brüksel’e, ister Whashington’a ister Delhi’ye gidilsin, her şehirde yeni kızıl elmaların peşinde koşan, hayatı kolaylaştırma ve güzelleştirme sevdalısı, dünyayı bir bütün olarak gören, sosyal girişimcilerle karşılaşılır. Onlar ırk, renk, dil ve din farkı gözetmeden, doğrulukta, iyilikte ve güzellikte sınır tanımazlar. Yeni öncüler dış dünyanın kaynaklarını, iç dünyanın zenginlikleriyle bütünleştirerek, büyük sorunlarla karşı karşıya olan dünyayı, bütün insanlar için yaşanır kılmanın derdindedirler.

*

Dünya Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, iyi insanların, iyi işlerine, iyi yatırımlar yapan sosyal girişimcilerle, tüketen insanları üreten insanlara dönüştüren, büyük gelişmeler yaşamıştır. Sosyal girişimcilik denildiğinde, akla gelen isimlerin başında,”Faiz karşılığında ödünç para verenler,çözümlerden daha çok sorunların kaynağı olurlar”diyen, geliştirdiği güzel borç vermeye dayanan finansman yöntemiyle, Bangladeş’te yüzbinlerce kadını, küçük işverenlere dönüştüren Muhammed Yunus gelir.

*

Yunus küçük girişimcilere, küçük borçlar veren yeni finansman yöntemiyle, yalnızca Bangladeşli yoksul insanların hayatını değil, bütün dünyadaki yoksulların hayatını değiştirmede, büyük bir efsane olmuştur. O yoksullara ödünç vererek, kimseden yardım almadan, alınlarının teriyle yaşamayı öğretmiştir. Yunus’un borç verme yöntemi, iş isteyen insanları, iş veren insanlara dönüştürmede, büyük bir başarı sağlamıştır. Küçük borçlar büyük dönüşümlerin ateşleyicileri olmuşlardır.

*

İnsanlar dünyanın hangi ülkesinde olurlarsa olsunlar, her zaman iyi işleri yapmaya yatkındırlar. Dünyada insanların birbirlerine yararlı olmaya çalışmaları, beklenmeyen gelişmelere yol açar. Köklü dönüşümler insanların, iç dünyalarında taşıdıkları gizemli gücün, bilincine vardıkları zaman gerçekleşir. Bunun için sosyal girişimcilerle, toplumların büyük gelirli küçük kesimlerinden daha çok, küçük gelirli büyük kesimlerinin, harekete geçirilmesi her zaman hayati önem taşımıştır.

*

Sosyal girişimciler bütün ülkelerde, geliştirdikleri sosyal medya kuruluşlaryla, susan insanları konuşan insanlara, okuyan insanları yazan insanlara, bekleyen insanları beklenen insanlara, yürüyen insanları koşan insanlara dönüştürüyorlar. Onlar sürdürülebilir ekonomik büyüme, sürdürülebilir çevre güzelliği ve sürdürülebilir barış için, ülkelerin ve kuruluşların yöneticilerine, kurumsal sorumluluklarını, sayıları milyarları aşan insanlar aracılığıyla, tekrar tekrar hatırlatmaktadırlar.

*

Dünyanın doğal kaynakları hızla tükenmektedir, uzun dönemde bütün ülkeler, her alanda köklü dönüşümler yaşayacaklardır.

*

Şehirlerin ağırlık kazandığı dünyanın öncüleri, kazanç peşinde koşanlardan önce, katkı peşinde koşanlar olacaktır.

*

Sınırsız tüketim, sınırsız büyüme isteyenler, sınırsız doğal afetlerle karşı karşıya kalacaklardır.

4 Temmuz 2021, 12:43

GİZLİLİĞİN OLMADIĞI DÜNYADA ÜLKELER BAŞKA ÜLKELERE TUZAK KURMAYI BIRAKMAZLARSA EN BÜYÜK TUZAĞA DÜŞERLER

Tarihsel süreçte toplumlar bulundukları yerde kalmazlar, konumlarını sürekli değiştirirler. Toplumların yapı değiştirmeleri, olumlu yönde büyümeye dönük olduğu gibi, olumsuz yönde küçülmeye dönük de olur. Tabiattaki doğal olayların, nasıl uymak zorunda oldukları doğal yasalar varsa, insanların uymaları gereken toplumsal yasalar vardır. Dünyada toplumsal yasaların, uzun dönemde geçerliliklerini hiç aksatmadan korudukları açıkça gözlenir.

*

Toplumsal yasaların işlerlik kazanabilmesi, insanların tek tek bilinçlenerek, yeri ve zamanı gelince, hep birlikte hareket etmeyi bilmelerine bağlıdır. Zamanı gelmiş bir dönüşümü, nasıl hiç kimse durduramazsa, zamanı gelmemiş bir dönüşümü de hiç kimse başlatamaz. Toplumsal olaylar karşısında kişisel tepkilerin etkisi çok sınırlıdır. Çünkü toplumsal yasalar, büyük sayıların yasalarıdır, kişilerden önce kitle hareketleri ve toplum davranışları için geçerlidir.

*

Toplumların dönüştürücü gücü, adil bir yönetimlerin güvencesi olan devletlerden kaynaklanır. Toprak için su nasıl bir görev yüklenirse, toplum için de, devlet aynı görevi yüklenir. Suların toprakların verimliliğini artırdıkları gibi, adil yönetimleriyle devletler de, toplumların üretici güçlerini büyütürler. Bunun için, Anadolu insanının kültüründe, adil yönetimin güvencesi devlete ve devlet yönetiminde “adalet dairesi”ne büyük önem verilir.Devletlerin her alandaki güçleri, adaletin güvencesi olan adil yönetimlerinden kaynaklanır.

*

Tarihin her döneminde, adil yönetimler toplumların en büyük hazineleri olmuşlardır. Eğer Anadolu insanı, adaleti her türlü başarı ve huzurun kaynağı olarak gördüğü için, Anadolu''dan üç kıtaya açılarak, İstanbul'u dünyanın en önemli kültür merkezlerinden biri haline getirmiştir. Çünkü adil yönetimin olduğu toplumlarda huzur, huzurun olduğu toplumlarda bolluk vardır. Toplumların dönüşümünde huzur dairesi, adalet dairesiyle bütünleşir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, barış ve huzur her ülkede, her alanda zenginleşmeyi hızlandırır. Zenginlik ise, tarih her döneminde hem gurur kaynağı, hem de savaş sebebi olmuştur. Zenginlikleriyle kibirlenen toplumlar, dünyanın kaynaklarını paylaşmak için, birbirleriyle savaşmışlardır. Savaşlar geçmişte toplumları yoksul düşürdükleri gibi, gelecekte de toplumların yoksulluğunun ana kaynağı olacaklardır. Tarihin her döneminde, her savaş, her toplumda, bir nükleer silah gibi, büyük yıkımlara yol açar.

*

Tarih boyunca toplumların, yüz yıllar içinde oluşturdukları huzur daireleri, savaşlarla parçalanmıştır. Savaşlar toplumların korkularını artırmakla kalmazlar, bütün varlıklarını alıp götürürler. Bütün insanlığın huzurunu savaşlar tehdit etmektedir. Savaşların birbirlerini izlediği Yirmi birinci yüzyılda, hiçbir ülkenin huzurlu olması mümkün değildir. Gelecekte dünya, Einstein''nin dediği gibi: “ Ya bir olacaktır ya da yok olacaktır.”

*

Dünyanın geleceği, insanlığın huzur ve güvenliği için, bütün ülkelerde savaşın şahinleri değil, barışın güvercinleri desteklenmesine bağlıdır.

*

Adil yönetilen her ülkede, herkes yaşamak ister. Yeryüzü bütün ülkeleriyle, bütün insanlığın, annesinin ve babasın ortak evidir.

*

Merkez ve çevre farkının olmadığı dünyada, ülkeleri kimin yönettiğinden daha çok, nasıl yönettiği önemlidir.

5 Temmuz 2021, 12:33

HEM AKIL HEM GÖNÜL GÖZÜYLE BAKAN GİRİŞİMCİLER DÜNYADA YAŞAMAYI KOLAYLAŞTIRIRKEN GÜZELLEŞTİRİRLER

Kuruluşlar dünya pazarlarında yarışma üstünlüğünü, ürünleri, hizmetleri ve bilgileri doğru üreterek değil, doğru ürünleri, doğru hizmetleri ve doğru bilgileri üreterek kazanırlar. Her kuruluş ne kadar yerel pazarlardan, küresel pazarlara açılırsa, eksiksiz üretim ve eksiksiz yönetim yolunda, o kadar uzun mesafe alır. Değişik alanlarda üretim yapan kuruluşların, dünya pazarlarında kendilerine geniş yer açmaları, Yunus gibi kırk yıl dergaha, doğru odun taşımalarına bağlıdır.

*

Kuruluşlarda öncüler her alanda, eksikliklerin üstesinden gelmek için, akıllarıyla düşünmek gönülleriyle uygulamak zorundadırlar. Anadolu’nun şiirini yakalayan, Arif Nihat Asya’nın dizelerinde dile getirdiği gibi, öncülerin görmesini öğrenmeleri gereken, “İki büyük manzara var”dır. Öncüler göz kapaklarını açarlarsa, ”rengi,biçimi”, kaparlarsa “iç” dünyalarının kıyısız denizlerini görürler. Kuruluşlarda akılların nehirleri, gönüllerin denizlerinde toplanır.

*

Akıl bilgiyle yoğurulur,rakamlara dayanır,gönül bilgelikle yoğurulur,sezgilere dayanır.Bunun için kuruluşların bütün kademelerinde, gönülsüz akıl etkisizliğin, akılsız gönül güçsüzlüğün önüne geçemez. Kuruluşlarda akıl yöneticilere, gönül girişimciler ışık tutar.Bir kuruluşta her girişimci, aynı zamanda bir yöneticidir. Ancak her kuruluşta, her yönetici aynı zamanda, bir girişimci değildir. Bütün kuruluşlarda bütün girişimciler,akıllarıyla düşünürler, gönülleriyle uygularlar.

*

Dünyanın her ülkesindeki ekonomik,siyasal ve kültürel kuruluşlarda, değişim rüzgarları estirenler, birlikte çalıştıkları insanları peşlerinden sürükleyenler, yöneticiler değil, girişimcilerdir. Girişimcilerin pazarlarında, buluşlar alınır buluşlar satılır. Girişimciler rüyalarını gördükleri buluşları gerçekleştirirler, gerçekleştirecekleri buluşların rüyalarını görürler. Onlar buluşlaryla toplumların ekonomik yapılarında ve kültürel dokularında, köklü gelişmelere yol açarlar.

*

Girişimciler buluşlarında önemli olan, ekonomik kazançlardan önce kültürel kazançlardır. Onlar için insanların hayatını kolaylaştırmak, her zaman kazanç sağlamaktan önce gelir. Hangi alanda olursa olsun, insanların hayatını kolaylaştırmayan buluşlar kalıcı olmaz.Gişimcilerin çevrelerinde oluşan çekim alanlarında, insanlar buluşlarını ekonomiye kazandıracak, kaynak bulmakta güçlük çekmez.Onların pazarlarında her gün yeniden doğulur.

*

Dünyada girişimcilik sermaye sahibi olanlardan önce, buluş sahibi olanların işidir.

*

Girişimci Kıyamet kopuyor olsa da, buluşunu ekonomiye kazandırmaya çalışır.

*

Girişimciler güzel buluşları, güzel zamanlarda, güzel yerlerde ararlar.

6 Temmuz 2021, 13:31

EKONOMİ VE KÜLTÜR DÜNYASINDA KAZANDIRMASINI BİLMEYEN GİRİŞİMCİLER KAZANAMAZLAR

Ülkelerin birbirlerine kapı komşuları oldukları düz kare dünyada, bütün girişimcilerin dünya pazarlarındaki başarıları, ürünlerinin kalitelerini artırmak, maliyetlerini düşürmek için, bir girişimciyle pazar olmaz yaklaşımıyla, birbirleriyle yapıcı bir yarışa girmelerine bağlıdır. Dünyada “İlke Merkezli Liderlik” anlayışının öncüsü, Stephan Covay’ın “Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı” kitabında, ele alarak tartıştığı alışkanlıklar, dünyanın her ülkesindeki girişimciler için de geçerlidir.

*

1. “Proaktif olmak”. Hayatı yaşanır kılmasından, girişimcilerle birlikte toplumun bütün kesimleri sorumludur. Toplumların üretim güçlerine yeni açılımları, edilgen pasif değil, aktif eylemci insanlar kazandırır.

*

2. “Sonunu düşünerek işe başlamak”. Girişimciler ölürler,buluşları,ürünleri, kuruluşları kalır. Bütün girişimciler buluşlarının, üretimlerinin olumlu ve olumsuz etkilerini düşünmek zorundadır.

*

3. “Önemli olan işlere öncelik vermek”. Girişimcilerin başarısında gerekli olanlarla, yeterli olanların birbirinden ayrılması, önemli bir yer tutar. Bu yüzden girişimciler öncelikleri açık olarak belirleyerek kayıpları azaltır.

*

4. “Kazan kazan diye düşünmek”. Girişimcilerin birbirlerinin girdilerinden ve çıktılarından, yararlanmak zorunda oldukları, ekonomik ve kültürel dünyada, yalnızca ben kazanırım diyenler, ayakta kalamaz.Girişimcilikte kazandıran kazanır.

*

5. “Önce anlamaya sonra anlaşılmaya çalışmak”. Dinlemesini bilmeyenler, dinletmesi başaramaz.Hayatın her alanında başarının sırrı, eksiksiz iletişimde gizlidir.Kusursuz iletişim olmadığı yerde, kusursuz üretim ve yönetim olmaz.

*

6. “Sinerji doğurmak”. Sinerji birlikte düşünmenin, birlikte bulmanın, birlikte üretmenin doğurduğu güçtür. Üç kişinin birlikte ürettikleri değer, her birinin tek tek ürettiklerinin toplamından, her zaman daha büyüktür.

*

7. “Baltayı sürekli bilemek”. Girişimciler her alanda sürekli kendilerini yenilemezlerse, dünyadaki yeniliklere uyum sağlayamazlar. Ekonomide ve kültürde sürekli yenilenenler, yeniliklerin öncüleri olur.

*

Girişimciler beraber çalıştıkları insanların, gönüllerinde yatan aslanları uyandırarak, birlikte geliştirdikleri yeni ürünlerle, yeni hizmetlerle, yeni bilgilerle, yalnızca bulundukları ülkeye değil, bütün ülkelere büyük katkılarda bulunurlar. Onlar buluşlarda neyin, neden önemli olduğunu, yıllar öncesinden sezen öngörüleriyle, hayatın akışını etkilerek, gişimcilik kültürünü zenginleştirler. Onların en büyük sermayeleri döktükleri akıl ve gönül terleridir.

*

Girişimci insanlar etkili insanların, özelliklerinden daha fazlasını taşırlar.

*

Her gün yeniden doğmasını, bilen insanlar girişimci olurlar.

*

Girişimcilerin buluşlarından, bütün toplumlar yararlanır.

7 Temmuz 2021, 10:54

DÜNYA ORTAKLARI ARASINDA KIRAN KIRANA GÜÇ SAVAŞI OLAN BÜYÜK BİR ANONİM ŞİRKETE BENZER

Dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmesinde, On dokuzuncu yüzyıl Avrupa, Yirminci yüzyıl Amerika yüzyılı olmuştur, Yirmi birinci yüzyıl Asya yüzyılı olacaktır. Ancak Yirmi birinci yüzyılda, ağırlık merkezinin Amerika’dan Asya’ya kayması, Amerika'nın ve Avrupa’nın önemlerini, yitirdikleri anlamına gelmez. Artık “Dünya Anonim Şirketi” yalnızca Amerikalılar, Avrupalılar tarafından yönetilmiyor, şirkette Asyalılar, Afrikalılar da büyük paya ve önemli söz hakkına sahipler.

*

İşletmeler dünyasında şirketler, bir yönetim kurulu tarafından yönetilen, bir ortaklar topluluğudur. Dünya şirketinde ortak sayısı çoğalmıştır. Hiçbir ortak tek başına, şirketin sahibi değildir. Ortaklardan hiçbiri istediği zaman istediği kararı alıp, istediği gibi uygulayamaz. Şirkette yönetim bir ana ortaktan, çok sayıdaki ortağa geçmiştir. Çin, Hindistan, Nijerya, Endonezya, Meksika, İran, Brezilya ve Türkiye, şirketin yönetim kurulunun, yeni ve etkili üyeleri konumuna gelmişlerdir.

*

Küre dünyanın kare dünyaya dönüşmesi, şirketi lider ortaksız bırakmıştır. Amerika ve Rusya’nın tek başlarına, şirketi ayakta tutmaları mümkün değildir. Al Gore “Gelecek” adını verdiği kitabında: “İnsan medeniyeti uzun süredir kat ettiğimiz bir kavşağa geldi. Yollardan birini seçmemiz gerekiyor” demektedir. Dünya bir dönüm noktasındadır. Ortaklar küresel bilinçle yenilenerek, ya kare dünyaya uyum sağlayacaklar, ya da küre dünyanın çıkmaz sokaklarında, krizden krize sürüklenip gideceklerdir.

*

Dünya şirketi Okyanusların ortasında, yolunu bekleyen büyük bir buzdağına doğru, gururla ilerleyen, bir Titanic’e benzemektedir. Gemiden yükselen ölüm çığlıklarını, kimse duymak istemiyor. Gemi büyük hızla, yoluna devam ediyor. Ülkelerin bölünmesiyle ortaya çıkan yeni ortakların, yönetime katılmasının hız ve yoğunluk kazandırdığı, bilinç zehirlenmesi bütün ülkelerin, geleceğini tehdit etmektedir. Seküler dünyanın elinde, şirketin hayat kaynakları, tek tek kurutulmaktadır.

*

Şirketteki bilinç zehirlenmesinin üstesinden gelmek için, yönetim kurulunu ve şirketi oluşturan ortakların, her birinin akılları hem başlarında, hem de gönüllerinde olması, bütün ülkeler için hayati önem taşımaktadır. Her ülkenin okyanuslarda yol güvenliği, ortaklarının akıl gözleriyle ufku, gönül gözleriyle ufuk ötesini görme yeteneklerine bağlıdır. Bütün ülkeler seküler Batı dünyasının dinamitlediği, kültürel doku ve ekonomik yapının yıkıntıları arasından, bir anka kuşu gibi yeniden doğmak zorundadırlar.

*

Siyasal sınırların önemini yitirdiği düz kare dünyada, kimsenin olmayan “Dünya Anonim Şirketi”, herkesin olan şirkettir. Küresel bir akıl tutulmasıyla karşı karşıya olan şirkette, ne kadar büyük olursa olsun hiçbir ülke tek başına karar verme gücüne sahip değildir. Şam, Bağdat, Halep gibi, yüzyılların içinde inşa edilen şehirler, iktidar açlığı çeken, güç sarhoşu, açgözlü şirket yöneticileri tarafından, Dresten gibi, Hiroşima gibi, yerle bir edilmişlerdir. Dünya şirketinin bütün ortaklarında, tehlike sinyalleri yükselmekte ve toplu ölümler birbirini izlemektedir.

*

Şirketin yönetiminde yer alma çatışmaları, uzakların yakın, yakınların uzak olduğu dünyada, bütün ortakları savaştan savaşa sürüklemektedir. Önceki kuşakların şehirleri yıkılırken, sonraki kuşakların şehirlerinin temelleri atılmaktadır.

*

Dünya şirketinin ortakları farklılıklarını koruyarak, gelirleri ve giderleri paylaşmasını öğrenmezlerse, bütün ülkelerdeki şehirler birer Nagazaki’ye dönüşeceklerdir.

*

Şirkette kapılarını Asyalılara kapatan Avrupalıların, tek başlarına Amerikalıların ve Çinlilerin yol açtıkları silahlı ve silahsız savaşları önlemeleri mümkün değildir.

*

Avrupalılar, Roma,Endülüs ve Osmanlı dönemlerinde olduğu gibi, Asyalılarla ve Afrikalalılarla birlikte yaşamanın, yolunu bulmak zorundadırlar.

*

Avrupalılar geçmiş yüzyılların Kurtuba'sını,Buhara'sını ve İstanbul'unu Yirmi birinci yüzyılın Brüksel'ine taşımazlarsa yok olurlar.

8 Temmuz 2021, 12:37

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA AVRUPA YA KUTSAL KİTAPLARA DÖNECEK YA DA DÜNYADAKİ GÜCÜNÜ BÜTÜNÜYLE YİTİRECEKTİR

Seyyid Hüseyin Nasr kitaplarıyla, seküler dünyaya kutsal kültürün, sınırsız bilgi ve bilgelik hazinelerini, taşıyan düşünürlerin başında gelmektedir. İran’da aldığı geleneksel eğitim yanında, MIT’de fizik, Harvard’da bilim tarihi doktorası yapan Nasr, kitapları, makaleleri ve konuşmalarıyla, bütün ömrünü eğitime, kutsal geleneğin anlaşılmasına ve seküler dünyaya anlatılmasına adamış, dünyanın önde gelen bilge aydınlarından biridir.

*

Nasr’ın kitapları sekülerizmin ciddi bir eleştirisiyle birlikte, Tasavvuf, Felsefe ve Bilim açısından da, İslami geleneğin bütünlük ve sürekliğinin, bilgece bir savunmasıdır. Türkiye Nasr’ın kitaplarıyla ilk defa, yetmişli yılların başında, Mavera Dergisinde karşılaşmıştır. Guenon, Schuon, Burchhardt ve Lings’le birlikte, Nasr bıkmadan ve usanmadan, Batı dünyasına bütün bilgi ve bilgeliklerin, ana kaynağının Peygamberler olduğunu anlatmaya devam etmektedir. Nasr ve arkadaşlarının kitapları, bütün dünyada çok ilgi görmekte ve önde gelen dillere çevrilmektedir. Onların kitapları ve denemeleri Nabi Avcı,Mustafa Tahralı İlhan Kutluer, Şahabeddin Yalçın, Mahmut Kanık, Ahmet Özel, Nazife Şişman, Zeynep Kot ve başka çevirmenler tarafından Türkçeye de kazandırılmıştır. Onlar seküler insanlara anlayabilecekleri bir dille, zengin bir bilgi ve bilgelik dünyasının, Batı’da çok az bilinen kapılarını açmaktadırlar.

*

Batılı aydınlar Hıristiyanlık, Yahudilik ve Budistliğin içinden geçerek, İslama geldikleri için, hem Doğu’da, hem de Batı’da çok etkili ve çok inandırıcı olmaktadırlar. Nasr’ın kitap ve konuşmalarını okuyanlar, diğerlerinin de düşünce ve eylem dünyalarına da girerler. Özellikle Nasr’ın bütün kitaplarında, her birine ayrı ayrı göndermeler ve çalışmalarından alıntılar vardır. Onlar bütün dünyada, seküler kültüre karşı, kutsal kültürün en güçlü savunucuları olmuşlardır. Türkiye’de Anadolu’nun düşünce hazinelerine yabancılaşmış, Türkiye’nin geleceğini seküler Batı’da arayan, Hristiyanlığın ve Museviliğin temellerini bilmeyen çevrelerin, Nasr’ın kitaplarından öğrenecekleri çok şey vardır. Düşünce dünyaları ve yaşantılarıyla sekülerleşmiş, kutsal kültürün bilgeliklerine, bütünüyle yabancılaşmış kesimler, kendileriyle birlikte bütün bir dünyayı da, büyük bir karmaşaya doğru sürüklemektedirler.

*

Seküler dünya Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilik başta olmak üzere, bütün dinlere savaş açmıştır. Onların sıkı sıkıya bağlandıkları, On dokuzuncu yüzyıl pozitivizminin, kutsal kültürün içinde yer alan, hiçbir dinin yerini doldurması mümkün değildir. Dünyada bir insanın ölümü, bütün insanlığın ölümüdür. Dünya barışının koruyucuları, öldürmeyi bilen seküler kültürün misyonerleri değil, yaşatmayı bilen kutsal kültürün peygamberleridir.

*

Modernizm adı altında bütün dünyaya kasıp kavuran seküler kültüre karşı, kutsal kültürün hazinelerini dünyanın gündemine taşımak, her aydının en başta gelen görevidir.

*

Batı dünyası seküler kültürün filozoflarının, Doğu dünyası kutsal kültürün peygamberlerinin vatanıdır.

*

Kitapları ve peygamberleri olan, hiçbir bir büyük din, Avrupa’da doğmamıştır

9 Temmuz 2021, 12:09

GİRİŞİMCİ KÜLTÜRÜN VE EKONOMİNİN BAHÇESİNDE BİNBİR ÇEŞİT MEYVA YETİŞTİREN BAHÇIVANDIR

Girişimcilik üretilen ürünlerle, ekonomik ve kültürel hayata, değer kazandırma ustalığıdır. Dünyanın her ülkesinde, ekonomiye ve kültüre değer kazandıran girişimciler, hayatın değişik alanlarında, köklü dönüşümlerin yolunu açarlar. Onlar dünyaya zenginlik kazandırma yolunun, yenilenmekten ve yenilik yapmaktan geçtiğini bilirler. Girişimciler cephelerdeki savaşları, pazarlara taşıyan üniformasız generallerdir. Onların silahları insanların, hayatlarını kolaylaştıran ürünleridir.

*

Ülkelerin yerel değerlerini, küresel değerlere dönüştürmede, girişimcilik bahçedir, girişimci bahçıvandır. Girişimciler kuruluşların kısa dönemde değişen araçlarla, uzun dönemde geçerliliğini yitirmeyen amaçlarına ulaşmak için, bir bahçıvan duyarlığıyla çalışırlar. Onlar dünya pazarlarında, bahçeler biziz meyvalar bizdedir, demesini herkesten iyi bilirler. Nasıl bilgelerin bilge olmaları, yazdıkları kitaplarından belli olursa, girişimcilerin girişimci olmaları da, ürettikleri ürünlarden belli olur.

*

Dünyada bilgeler arkalarında okunmaya değer kitaplar, girişimciler arkalarında yararlanmaya değer ürünler bırakırlar. Bilgelerin sürekli yaralanılanan, sürekli yorumlanan kitaplarıyla anılmaları gibi, girişimciler de bütün insanların, hayatlarını hem kolaylaştıran, hem güzelleştiren ürünleriyle anılırlar. Hayatı yaşanır kılmada, bilgeler bilgeliğe dönüşen bilgiler, girişimciler ürünlere dönüşen rüyalar peşinden koşarlar. Onlar gelecek kuşaklara, bıraktıkları ürünlerle yaşarlar.

*

Dünyada ekonomik, siyasal ve kültürel çalkantıların yaşandığı dönemlerde, tüketen ellerin üreten ellere dönüştürülmesi, alınacak bütün önlemlerin başında gelir. Hayatın bütün boyutlarında, karşılaşılan krizlerin üstesinden, üreten ellerin sayılarını çoğaltarak gelinir. Veren ellerin alan ellerden fazla olduğu toplumlarda, yıkıcı krizler yaşanmaz. Bütün ülkelerde girişimcilerin önemleri, üreten ellerin çoğalmasına, ortam hazırlamalarından kaynaklanır.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, gürül gürül akan nehirler gibi, girişimciler gece gündüz gördükleri rüyaları ürünlere dönüştüre dönüştüre, üreten elleri çoğalta çoğalta toplumların önünden giderler. Onlar sürekli hareket halinde olmayanların, rüyalarını gerçekleştiremeyeceklerini bilirler. Bu yüzden girişimciler, yeni rüyalar görmek için, dünyanın her yanına sürekli yolculuk yaparlar. Yeni buluşlar girişimcilerin ayaklarına gelmezler, girişimler yeni buluşları arayarak bulurlar.

*

Dünyanın güçlü toplumları, orduları güçlü olan toplumlar değil, girişimcileri güçlü olan toplumlardır. Bütün ülkelerde girişimcilerin güçleri, Edison gibi rüyalarını gördükleri buluşları yapmak için, bıkmadan usanmadan çalışmalarından kaynaklanır. Ve hiçbir zaman bulduklarıyla yetinmezler, en yararlı buluşlarının bir sonraki buluşları olacağına inanırlar. Onlar hiçbir zaman karamsarlığa kapılmyan, buluşların binbir renkli çiçeklerinin açtığı bahçelerin bahçıvanlarıdır.

*

Girişimcilerin insanlığın mirasından yararlanarak, arkalarında bıraktıkları kalıcı mirasları, bütün insanlara yarar sağlayan buluşlarıdır.

*

Ekonomik ve kültürel alanda çığır açan girişimciler, “Rüya görüyorum, öyleyse bulurum”, diyenlerin arasından çıkar.

*

Dünyanın en güçlü ülkeleri,silahlı generallerinden daha çok, silahsız generallerinin güçlü olan ülkelerdir.

10 Temmuz 2021, 12:35

ÜÇ KITANIN ODAK NOKTASINDA MEDENİYET MERKEZİ TÜRKİYE ASYA'NIN EN BATI'SI AVRUPA'NIN EN DOĞU'SUDUR

Dünyanın bir yandan birleşme, diğer yandan da dağılma sürecine girdiği bir dönemde, Asya ile Avrupa arasında dengeleyici konumda olan, Türkiye’nin önemi katlanarak artmaktadır. Türkiye bir Asya ülkesi, olduğu kadar bir Avrupa ülkesidir. Üç kıtanın, iki denizin, merkez ülkesi Türkiye’dir. Bin yıllık tarihi boyunca, Türkiye ağırlığını Asya’dan, daha çok Avrupa’ya vermiştir. Türkiye’nin geleceği, Bağdat’ta değil, Berlin’de inşa edilecektir.

*

Türkiye Avrupa Birliği içinde mi yer almalı? Yoksa seçimini Asya’dan yana mı yapmalıdır? Bu soruların tartışılması, yalnızca Türkiye’nin değil, Batı dünyasının gündeminde de önemli yer tutmaktadır. Türkiye seçimi Asya ülkeleriyle birlikte, Avrupa ülkelerini de etkileyecektir. Türkiye ekonomik, siyasal ve kültürel yapısıyla Ortadoğu’nun anahtar ülkesidir. Avrupa’da kendisine geniş bir yer açan Türkiye, Asya ülkelerinin demokrasilerine daha çok katkıda bulunacaktır.

*

Türk toplumunun büyük bir çoğunluğu, Türkiye’nin Asya’daki varlığını güvenceye almak için, Avrupa’da yer alması gerektiğine inanmaktadır. Doğu Avrupa’daki Türkiye ve Güney İspanya’daki Endülüs olmadan, Avrupa tarihi kesintiye uğrar eksik kalır. Tarihi bütünlükten yoksun, Avrupa’ya köklü bir geçmişten de yoksun olur. Geçmişi olmayan Avrupa’nın, geleceği de olmaz. Avrupa’nın geleceğini, Avrupa’daki İslam belirleyecektir.

*

Avrupa kimliğinin oluşmasında Arapların ve Türklerin vazgeçilmez bir yerleri vardır. Franco Cardini’nin “Avrupa ve İslam” kitabında vurguladığı gibi, Avrupa’nın “Kurucu Baba”ları Arapların “Birinci Abdurrahman”ı ve Türklerin “Sultan Fatih”idir. Kurulmakta olan Avrupa’da geçmişte olduğu gibi, Hristiyanlarla Müslümanlar savaşmayacaktır. Müslüman Demokratlarla, Hristiyan Demokratların birlikte, Yeni Avrupa’yı kurmalarının sancıları yaşanacaktır.

*

Türkiye’nin iki kıta arasında düzenleyici ve dengeleyici bir işlev yüklenebilmesi için, kendi tarihsel birikiminden yola çıkarak, katılımcı demokrasiye olduğu kadar, paylaşımcı ekonomiye de, yeni boyutlar kazandırmak zorundadır. Türkiye’nin iki yüzyıllık yönetim ve ekonomi birikimi, önde gelen Avrupa ülkelerinin birikiminden daha az değildir. Bunun için Salvador de Madaria “Avrupa’nın Portresi” kitabında: “Din konusunda Müslümanlar, her zaman Hristiyanlardan daha liberal davranmışlardır.” demektedir.

*

İslam 711 yılından bu yana Avrupa’dadır. İspanya ve Portekiz yüz yıllarca İslam kültürüyle yoğrulmuş ve bir arada yaşamıştır. İslam kültürü olmadan, bir İspanya ve bir Portekiz olmaz. Osmanlı Devletini göz ardı ederek, Avrupa kimliği tanımlanamaz. Osmanlı kimliğini kavramadan, Avrupa kimliği ortaya konulamaz. Bugünkü Avrupa Birliği’nin oluşturmak, istediği uluslar üstü yönetimi, geçmişte Türkler “Millet Sistemi”yle büyük ölçüde gerçekleştirmişlerdir.

*

Avrupa Asya’nın Atlantik Okyanusuna uzanan en büyük yarım adasıdır. Türkiye Asya’nın en Batısı, Avrupa’nın en Doğusudur.

*

Türkiye Avrupa Birliğine katılarak, sekülerleşen Avrupa’ya, kutsal kültürün, diriltici rüzgarını taşıyacaktır.

*

Müslümanlar post modern yönetimde, Hristiyanlardan daha büyük bir birikime sahiptirler.

11 Temmuz 2021, 13:01

HABİLOĞULLARININ DÜNYADA GÜNEŞİ HİÇ BATMAYAN KUTSAL DEĞERLERİNİN VATANI BÜTÜN BİR YERYÜZÜDÜR

Kutsal değerler küresel değerlerdir. Ülkeler, kurumlar ve kuruluşlar ister benimsesinler, ister benimsemesinler, kutsal değerler geçmişte var oldukları gibi, gelecekte de var olacaklardır. Nasıl ekonomik değerlerin küresel yasaları varsa, kutsal değerlerin de küresel yasaları vardır. Kutsal değerleri ayaklar altına alan ülkeler, kurumlar ve kuruluşlar, önünde ya da sonunda üstünlüklerini yitirirler. Hiçbir ülke, hiçbir kurum, hiçbir kuruluş, kutsal değerlere meydan okuyamaz, savaş açamaz.

*

Kutsal değerler, ekonomik hayatın olduğu kadar, kültürel hayatın da ana dinamikleridir. İnsanlar, ülkeler,kurumlar ve kuruluşlar için değil, ülkeler,kurumlar ve kuruluşlar insanlar için vardır.Ülkeler,kurumlar ve kuruluşlar, adalette, dürüstlükte, iyilikte, verimlilikte ve üretimde yarışmazlarsa, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta gelişme olmaz. Adaletin vatanı olmadığı gibi, dürüstlüğün de, iyiliğin de, verimliliğin de vatanı olmaz. Adalet, dürüstlük ,iyilik ve verimlilik pasaport taşımaz. Onlar bütün dünyayı vizesiz dolaşırlar

*

Sınırların önemini yitirdiği dünyada ekonomik, siyasal ve kültürel alanda öncülük yapma görevi, ülkelerden, gönüllü ve yenilikçi kuruluşlara geçmiştir. Dünya pazarlarında aranan ürünleri, hizmetleri ve bilgileri, yerli düşünen, küresel davranan, açıklık içinde sürekli yenilenen ülkeler, kurumlar ve kuruluşlar üretirler. Onların ürünlerinden,hizmetlerinden, bilgilerinden kimse usanmaz. Onlar Yunus'un dediği gibi,her gün yeniden doğmasını bilirler.

*

Dünya ürünleri üretenlerin başarıları, her alanda bütün insanlığın yararına olan, hayatı hem kolaylaştıran, hem güzelleştiren ekonomik ve kültürel, ürünler üretmelerine bağlıdır. İnsanların gönlünü kazanmasını bilmeyenler, kutsal değerlerine saygı göstermeyenler, dünyanın hiçbir ülkesinin pazarlarının, kapılarını sonuna kadar açamazlar.

*

Küresel dünya pazarlarının yeni fatihleri, kutsal değerlere saygılı davranarak, maliyette Çinlileri, kalitede Almanları, tasarımda Amerikaları aratmayan ürünler, hizmetler, bilgiler üreten ülkeler, kurumlar ve kuruluşlar olacaktır.

12 Temmuz 2021, 12:22

DÜNYA BÜTÜN İNSANLARIN KORUMAK VE PAYLAŞMAK ZORUNDA OLDUKLARI BABALARI ADEM'DAN KALAN ORTAK MİRASLARIDIR

Yirmi birinci yüzyılda medeniyetlerin hesaplaşması, Asya ve Afrika’dan Avrupa ve Amerika’ya kaymıştır. Müslümanlar için hedef, Asya’dan Avrupa’ya geçmek değil, Avrupa’dan Amerika’ya geçmektir. Tarihin hiçbir döneminde, Avrupa’da Müslümanlar bu kadar büyük bir nüfusa ulaşmamışlardır. Artık Avrupa’nın her ülkesinde küçük Türkiye’ler, küçük Pakistan’lar, küçük Cezayir’ler ve küçük Irak’lar bulunmaktadır. Müslümanlar Hindistan'da Çin'de varlar, Yirmi birinci yüzyılda, Avrupa’dan Amerika’ya gideceklerdir.

*

Batılıların Müslüman dünyayı, sekülerleştirmeye çalıştıkları bir dönemde, Müslüman ülkeler Avrupa ülkelerini İslam cumhuriyetlerine dönüştürme yolunda, önemli adımlar atmaktadırlar. Avrupa’nın bütün şehirlerinde, çifte şerefeli, çifte minareli, çifte kubbeli, toplantı salonları, iş yerleriyle desteklenmiş camiler vardır. Yeni kültür merkezlerini, Avrupa pazarlarında kendilerine sağlam yer tutmayı başaran, İslam dünyasının uç beyleri inşa etmiştir.

*

Avrupa’daki Müslüman diaspora, şehirleri, işyerleri ve camilerle donattığı gibi, doksanlı yıllardan sonra başta Doğu Avrupa ülkeleri olmak üzere, kültür merkezleriyle donatmaya başlamıştır. Onlar Anadolu’da azınlık olan Müslümanların, savaşsız bir biçimde Anadolu’yu dönüştürdükleri gibi, bütün Avrupa şehirlerini bir bir değiştiriyorlar. “Büyük Ortadoğu Projesi”, İslam dünyasından önce “Büyük Avrupa Projesi” olarak, Batı dünyasında gerçekleşecektir.

*

Azınlıkların birbirleri arasındaki dayanışma ve yardımlaşma, çoğunlukların arasındaki yardımlaşma ve dayanışmadan, çok daha güçlüdür. Bu yüzden Müslümanların azınlıkta oldukları, ülkelerde ve şehirlerdeki etkileri, çoğunlukta oldukları coğrafyalardan daha büyük olmuştur. Endülüs ve Anadolu, köklü dönüşümün tarihteki iki önemli örneğidir. İspanya’da batan güneş, Yirmi birinci yüzyılda, bütün Avrupa ülkelerinde yeniden doğmaktadır.

*

İslam’ın kültürel derinliği, Ortaçağlarda olduğu gibi, Avrupa’ya yeni bir dinamizm kazandıracaktır.

*

Gelen yüzyılda, Müslümanlarla el ele vermeyen, Avrupa ülkelerini, Çinliler işgal edecektir.

*

İbrahim milletinin düşünce kaynağı, savaşın Atina’sı değil, barışın Kudüs’üdür.

13 Temmuz 2021, 12:30

İSLAM VE TÜRK DÜNYASININ İSTANBUL'DA BATAN GÜNEŞİ YİNE İSTANBUL'DAN DOĞACAKTIR

Türkiye'de "Sıradışı 68 Kuşağı" Cumhuriyet döneminin düşünce ve eylem öncüsü Necip Fazıl’ı, dünyada Sağ ve Sol çatışmalarının doruk noktasına ulaştığı altmışlı yıllarda tanımıştır. O yıllarda Amerika’da başlayan, kısa zamanda bütün dünyaya, bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan, öğrenci hareketleri, gençleri sokaklara dökmüştür. Dünyada siyasal ve ekonomik bunalımlar, büyük bir hız ve yoğunluk kazanmıştır.

*

Savaşların birbirini izlediği bir dünyada, iki büyük ülke yeni yüzyılda olduğu gibi, birbirini bütün kötülüklerin kaynağı olarak görmektedir. Sağ ve Sol çatışmalarının sıcak savaşlara dönüştüğü yıllarda, bütün ülkelerde binlerce genç insan hayatını yitirmiştir. Çekoslovakya’da demokrasi karşıtı yönetimi, değiştirmeye çalışan özgürlük hareketi, Rus Kızıl Ordusunun tanklarıyla durdurulmuştur. Sağ ve Sol çatışmaları, bütün ülkelerde toplumları ikiye bölmüştür.

*

Türkiye’de büyük bir karmaşa ve çatışma yaşadığı bir dönemde, Necip Fazıl düşünce ve eylemiyle, Anadolu insanının yolunu aydınlatan, büyük ve güçlü bir fener olmuştur. O Türkiye’nin Anadolu’da yitirdiği güneşin, Amerika'da ya da Rusya’da bulunamayacağını, düşünce ve sanatının odak noktası yapmıştır. Onun yorulma bilmez eylemiyle, kendi kültür ve edebiyatına bağlı, yepyeni bir kuşak yetişmiştir. O kuşak batan güneşin, Anadolu’dan doğacağından hiç kuşku duymamıştır.

*

Maraşlı bir aileden gelen, kendisini yüzde yüz Maraşlı sayan, Maraşlı olmaktan büyük şeref duyan Necip Fazıl, Türk toplumunun Anadolu’da yitirdiği güneşi, Batı’da aradığı bir dönemde, düşüncesiyle, edebiyatıyla ve eylemiyle, yalnızca Türkiye’nin değil, bütün İslam dünyasının, en güçlü sesi olmuştur. O şiiri gibi, düşüncesini ve eylemini de, iman için bilmiştir. Onun düşüncesi edebiyatından, şiiri da eyleminden ayrı düşünülmez. O nasıl bir sorumluluk taşıdığının bilincindedir.

*

Sorumluluğunu yerine getirmek için, büyük çilelere katlanan Necip Fazıl, Türk toplumunun, kendi kültürüne, kendi değerlerine, kendi medeniyetine dönmesinin, eksiksiz bir yol haritası olmuştur. O Doğu ve Batı’nın, bilgi ve bilgelik birikiminden, yararlanmasını bilmiştir. Her alanda verdiği eserlerle, Türkiye’de, yeni bir düşünce, yeni bir eylem dünyasının mimarı olmuştur. Bunun için her eleştirel düşünen aydın gibi, hapishane yılları, üniversite yıllarından daha uzun sürmüştür.

*

Necip Fazıl bilgi ve bilgelik hazinesi, tarihin içinden bakarak, “Biliyorum öyleyse her şeyden sorumluyum” demesini bilmiş, Müslümanların Hicret ile başlayan, tarihlerini yeniden yazmıştır, yeniden yorumlamıştır.

*

Necip Fazıl'a göre insanlığın, değişmez düşünce ve eylem kaynakları, peygamberlerin iki dünyayı kucaklayan, zengin bilgi ve bilgelik hazineleridir.

*

Düşüncede ve eylemde yazılanlar, Peygamberlerin derin dünyalarından, ne kadar çok iz taşırlarsa, o kadar çok etkili olurlar.

*

Ademoğullarının ortak mirası olan, Peygamberlerin beş bin yıllık bilgi ve bilgelik hazineleri tükenmez.

14 Temmuz 2021, 13:00

TÜRKİYE'DE BEKLENMEYEN SON DARBENİN YIL DÖNÜMÜNDE DÜNYANIN BÜTÜN ÜLKELERİNDE YENİ PARADİGMA ARAYIŞLARI

İster yerel, ister küresel düzeyde bakılsın, ülkelerin siyasal sınırlarla birbirinden ayrıldığı, dünyanın sonuna gelinmiştir. Hava alanları ülkeler, çarşılar, markalar, akıllı telefonlar insanlar arasındaki duvarları ortadan kaldırmıştır. Duvarsız dünyanın, yeni sınır kapıları hava alanlarıdır. Hava alanları bütün ülkeleri bir ülkeye, bir ülkeyi bütün ülkelere dönüştürmüştür. Duvarsız dünyada: “Her ülke bir dünyadır, dünya bir ülkedir.”

*

Bütün ülkelerin bir ülkeye, bir ülkenin bütün ülkelere dönüştüğü yeni dünyada, ulaşım kuruluşları yeni kervanlar, havaalanları, limanlar, istasyonlar yeni kervansaraylardır. Yeni kervanların, yeni kervansarayların yeni dünyasını, eski paradigmalarla anlamak ve anlatmak mümkün değildir. Thomas Kuhn'un “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” kitabında ele aldığı bağlamda, yeni bir paradigmaya, yeni bir kavramsal çerçeveye, yeni bir bütüncü bakışa, yeni bir şey söylemeye, duyulan ihtiyaç günden güne artıyor.

*

Yeni paradigma arayış dönemlerinde, gerilim yüklü toplumsal çalkantılar, büyük hız ve yoğunluk kazanırlar. Bilinen sorunlara bilinmeyen sorunlar eklenir. Ekonomik, siyasal, kültürel sorunlar katlanarak artar. Sorunları çözmede, bilinen yöntemler yetersiz kaldığından, karamsarlık, kötümserlik, ümitsizlik bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya yayılır. Çözümsüzlüğün doğurduğu krizlerin üstesinden gelmek için, bütün dünyayla birlikte Türkiye'nin çatışma odaklı paradigmadan, uzlaşma odaklı paradigmaya geçmesi hayati önem taşıyor. Çatışmalarda taraflar kaybederlerken, uzlaşmalarda taraflar kazanırlar. Yeni dünyada kazandırmayanlar kazanamazlar.

*

Eski paradigma: “Çatışma olmadan gelişme olmaz” ilkesine dayandığı için, her sorun silahla çözülemeye çalışılmıştır. Ülkelerin gücü ellerindeki silahlardan gelir denilmiştir. Yeni paradigmada: “Uzlaşma olmadan gelişme olmaz” deniliyor. Ülkelerin güçleri, ellerindeki savaş uçaklarından daha çok, yolcu uçaklarından kaynaklandığı vurgulanıyor. Vietnam'da, Irak'ta, Yemen'de, Suriye'de ve Afganistan'da eski paradigma iflas etmiştir. Duvarsız dünyada, çözümsüz sorunlara, savaş uçaklarıyla hava alanlarını bombalamakla değil, yolcu uçaklarıyla bir hava alanından bir hava alanına kazanırken kazandıran girişimci taşımakla, köklü çözümler bulunur.

*

Tek bir ülkeye dönüşen dünyada, ölüm saçan savaş uçakları ve askeri hava alanlarına ihtiyaç yoktur. Sivil uçakların zaman ve mekan farkını kaldırdığı bir dünyada, herkes dünyanın kaynaklarını en verimli olarak değerlendirmek ve en adil olarak da paylaşmak zorundadır. Siyasal sınırların önemini yitirdiği dünyada, barış için savaşmak, insanların temel ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak bütün ülkelerin görevidir. Dünya bir ülkesinde, bir suçsuz insan ölüyorsa, bütün insanlar katildir. Bir insanın ölümü, bütün insanlığın ölümüdür. Büyük küçük hiçbir ülke, sorumluluktan kaçamaz.

*

Uzlaşmacı paradigmanın özü ve özeti: Paylaşılan her şey çoğalır, paylaşılmayan her şey azalır. Berlin Duvarı gibi bütün duvarların baştan sona yıkıldığı dünyada, bilinen ekonominin bilinen yasaları geçerliliklerini bütünüyle yitirmişlerdir. Her yerde, her zamanda, her insan, hem üretimin, hem tüketimin vazgeçilmez öznesi haline gelmiştir. Aynı annenin, aynı babanın çocukları olan insanlar yoklarsa, dünyada hiçbir şeyin anlamı ve değeri yoktur.

*

Çatışanlar her yerde kaybederler, uzlaşanlar her zaman kazanırlar. Duvarsız dünya, inanılmaz bir işbirliğinin, bütün insanlığa kazandırdığı, paha biçilmez en son ödülüdür. Dünyada hiçbir işe yaramayan insan, toprak, su ve sermaye yoktur. Sermayenin üretime katılmadan, getiri sağlamayan servete dönüşmesi,her zaman savaş doğurur. Savaşlar her yerde hem yıkıcı, hem öldürücü olurlar.

*

Dünyanın her ülkesinde, barış için savaşmak herkesin görevidir. Duvarsız dünya bir takım oyunudur. Takım oyununda herkese yer vardır.Takım demek,dayanışma demektir, yardımlaşma demektir, paylaşma demektir.

*

Savaş dönemlerinde üniforma, barış dönemlerinde forma giyilir. Takımların güçleri, üniforma giymelerinden değil, forma giymelerinden kaynaklanır.

15 Temmuz 2021, 13:34

DÜNYANIN HER ÜLKESİNDE DEMOKRATİK KURUMLARA VE KURALLARA EN BÜYÜK ZARARI DARBECİLER VERİRLER

Güçlü ve dengeli toplumlar, ortak değerlere, ortak kurumlara, ortak kurallara dayanırlar.Temel hak ve özgürlükler başta olmak üzere, ortak değerlere dayanmayan toplumlarda, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşmaya dayanan güçlü bir demokratik kültür oluşmaz. Demokratik yönetimlerde, ortak değerleri paylaşan, farklı dinler, farklı ırklar, farklı renkler bir arada yaşarlar. Bu yüzden bütün darbeler demokratik güvenliğe, düzenlenen intihar saldırıları olmuşlardır.

*

Demokratik kurumları ve kuralları içselleştiremeyen ülkeler, darbelerden kurtulamazlar. Temsili demokrasiden, katılımcı demokrasiye geçemezler. Çünkü demokratik kültürü zenginleştirmeyen ülkeler, otokratik kültürü zenginleştirirler. Demokratik ülkelerde ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasında “Demokrat insan”lar, otokratik yönetimlerde “Dayatmacı insan”lar vardır. Dayatmacıların güç kazandığı ülkelerde, demokratlar güç yitirirler.

*

Darbelerin ve savaşların birbirlerini izlediği, toplu ölümlerin yaşandığı dünyada, insanlığın demokrasi tarihi, yeniden yazılacaktır ve yeniden yorumlanacaktır. Dünya demokrasi tarihi içinde, “Atina” merkezli, Atina'da uygulanan, insanlar arasında ayrım gözeten, demokrasi yanında , insanlar arasında ayrım gözetmeyen, “Medine” merkezli, Medine'de uygulanan demokrasi de vardır. Gelecekte Atina demokrasisi değil, Medine demokrasisi önem kazanacaktır. Yirminci yüzyılda Almanya'da, İtalya'da, Yirmi birinci yüzyılda Amerika'da, Atina demokrasisinin ne kadar kırılgan olduğu görülmüştür

*

İster Avrupa ülkelerinde olsun, isterse Asya ülkelerinde olsun, demokratik kurumları ve kuralları geliştirmede, katılımcı doğrudan demokraside, kusursuzluğu arama süreci, statik değil, dinamik ve uzun soluklu bir yarıştır. Dünyada demokrasinin çokluk içinde birliği, birlik içinde çokluğu, bir arada tutan, uzun bir tarihi yoktur. Bugün tartışılan demokrasinin, dünyada bir iki yüz yıllık bir geçmişi ya vardır ya da yoktur.

*

Ekonomik bağımsızlıktan daha çok, ekonomik bağımlılığın önem kazandığı, ülkeler arasındaki, uzaklık ve yakınlık farkının, önemini yitirdiği kare dünyada, demokratik yönetimler çok büyük önem kazanmışlardır. Atina'daki ve Medine'deki demokrasi yaklaşımlarıyla birlikte, dünyadaki son iki yüz yılın demokrasi uygulamalarının, karşılaştırmalı olarak araştırılmaları, bütün dünya ülkeleri için, hayati önem taşımaktadır. Dünya barışının en büyük güvencesi demokratik yönetimler olacaktır.

*

Demokrasinin kurumları ve kuralları, insanlığın ortak aklının ışığında, yeniden ele alınmaları ve enine boyuna tartışılmaları, bütün ülkelerde otokratik yönetimlerden, demokratik yönetimlere geçmenin en kritik aşamasını oluşturmaktadır. Yirmi birinci yüzyıl Çin'nin başını çektiği otokratik yönetimlerle, Avrupa Birliği ve Amerika'nın başını çektiği demokratik yönetimlerin, "Soğuk Savaş"larına sahne olacaktır. Demokratik birikim açısından, Avrupa ülkelerinden geri kalmayan İslam ve Türk dünyasının, kendi demokrasilerini kendilerinin inşa etmeleri, demokratik yönetimlere en büyük katkıları olacaktır ve kazanan tarafı belirleyecektir.

*

Siyasal sınırların yerine, kültürel sınırların geçtiği Kare dünyada, Doğu'dan Batı'ya katılımcı demokratik yönetim ve paylaşımcı ekonomik birikim zenginleştikçe, barış yüzyılları savaş yüzyıllarından, çok daha uzun olacaktır.

*

Demokratik süreç, kültürel başarıların, ekonomik başarılara, ekonomik başarıların, siyasal başarılara dönüştüğü, karşılıklı etkileşim içinde, üç boyutlu bir bütünün takım oyunudur.

*

Geleceğin ülkeleri, edebiyatcılarıyla bilinecek, girişimcileriyle büyüyecek, siyasetcileriyle yönetilecek, askerleriyle savunulacaktır. ya

16 Temmuz 2021, 12:14

TÜRK VE İSLAM DÜNYASI MEDİNE'NİN DEMOKRATİK DİLİNİ ZENGİNLEŞTİREREK KARE DÜNYAYA TAŞIMAK ZORUNDADIR

Sanayi odaklı küre dünyanın demokratik dili gibi, bilgi odaklı kare dünyanın, kendine özgü bir demokratik dili vardır. Sanayi yüzyılından bilgi yüzyılına, demokrasinin dili hızla değişiyor. Küre dünyanın demokratik dilinde, pozitif kültürün kavramları öne çıkıyordu. Kare dünyanın demokratik dilinde, kutsal kültürün kavramları öne çıkacaktır.

*

Yirminci yüzyılın demokratik diline Hristiyan demokratlar damgalarını vurdular. Onlar kutsal kültürün değerlerini, demokratik dile çevirerek, bütün dünyada kabul görmesinin yolunu açtılar. Yirmi birinci yüzyılın demokratik diline, Müslüman demokratlar damgalarını vuracaklar. Müslüman demokratlar, Mesnevi ve Mukaddime ile yeni bir demokratik dil oluşturacaklar.

*

Kendi dünyalarında tek başlarına birer güneş olan Mevlana'nın ve İbn Haldun''un, Yunan düşüncesinden ödünç aldıkları hiçbir şey yoktur. Yirmi birinci yüzyılda, azınlığa dayanan Atina demokrasisini, çoğunluğa dayanan Kudüs demokrasisine dönüştürülecektir. Mesnevi'den ve Mukaddime'den başka, hayatın içinde, iki dünyayı birden kucaklayan kaynak yoktur. Dünyanın beklediği yeni demokratik dil, onlarla inşa edilecektir.

*

Demokratik kültürün dili yalındır, kutsal kültürün dili gibi, zengin değildir. Kutsal kültür demokratik kültür dışı değil, demokratik kültür üstüdür. Demokratik kültür, bardaktaki çay gibi, kutsal kültürün şekeri ve sütüyle, hem tatlandırılmalı, hem de renklendirilmelidir. Çünkü, kutsal kültür, toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatın, eşsiz tadı, doyumsuz rengidir.

*

Kutsal kültürün iki dünyayı kucaklayan zengin diliyle, demokratik kültürün diline yeni kavramlar, yeni açılımlar kazandırmadan, dünyadaki savaşların önünü almak mümkün değildir. Batı dünyası, İslam çaydaki şeker gibi, tad versin, ama kamusal alanda, hiç görülmesin istiyor. Ancak İslam iki dünya medeniyetidir, seküler kültür gibi, iki dünyayı birbirinden ayırmaz.

*

Müslümanlar tarihleri boyunca, İbn Haldun gibi dünyaya, Mevlana gibi de, öteki dünyaya önem vermiştir. Kutsal kültür, yalnızca özel alanı değil, hayatın bütün alanlarını kuşatan, bütüncü bir değerler yumağına sahiptir.

*

Kutsal kültürün dili, demokratik dili içeren, dünyada herkesin anlayabileceği, küresel bir dildir. Kutsal kültürün dilini bilmeyenler, sağlıklı bir demokratik dil oluşturamazlar.

*

Demokrasinin yalın dili, kutsalın zengin dilinden beslenir. Kutsal kültür bütün Ademoğullarına bir gözle bakar.

*

Kutsal kültürün ışığını kimse söndüremez. Işığı Mekke'den, Medine'den ve Kudüs'ten gelir.

*

Mekke anneleri ve babalar bir olan bütün Ademoğullarının başkentidir.

17 Temmuz 2021, 12:13

KUTSAL KÜLTÜRÜ TARİHTEN SİLMEYE KALKANLAR ÇOK GEÇMEDEN KUTSAL KÜLTÜRÜN GERİ DÖNÜŞÜNE ŞAHİT OLURLAR

Kutsal kültür ile seküler kültür arasında, yüzyıllardan beri devam eden çatışma, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, bütün ülkelerde hız ve yoğunluk kazanmaktadır. Anavatanı Fransa’dan bütün dünyaya ihraç edilen seküler değerler, bilim ve teknolojiyi de yedeklerine alarak, Avrupa’ya yeni bir din olarak sunulmuştur. Geçen yüz yüzyıllık bir süreçte, sekülerlik dünyanın hiçbir ülkesinde, bir din olarak kabul edilmediği gibi, bütün dünyada da sorgulanmaktadır.

*

Soğuk Savaş yıllarındaki, Sağ ve Sol kültür çatışmalarının yerine, yeni yüzyılda kutsal ve seküler kültür çatışmaları geçmiştir. İki kültürün, iki dünyanın savaşı yeni değildir, geçmişte olduğu gibi gelecekte de devam edecektir. Avrupa’da Müslümanlar ile Hristiyanlar çatışmıyor, ölümden sonra kalkışa inananlar ile ölümden sonraki hayata inanmayanlar çatışıyor. Ancak bu çatışma, silahlı güçlerin değil, silahsız güçlerin yürüttüğü bir çatışmadır.Kare dünyada yeni bir çatışma alanı ortaya çıkmıştır.

*

Dünyadaki bütün dinleri, toplumların düşmanı olarak gören Komünizm, bir iç ya da dış saldırıya uğramadan çökmüştür. Seküler değerlerin ayrıntılarıyla, hayata geçirildiği Komünizmin çöküşü, bütün dünyada inançsızlığın da çöküşü olmuştur. İnançsızlığı inanç bilen toplumların, uzun süre ayakta kalmaları mümkün değildir. Kutsal kültürü dışlayan, hayatın bütün boyutlarından söküp atan, Komünizmin de uzun ömürlü olmamıştır. Komünist toplumların afyonu inansızlık olmuştur.

*

Avrupa’da kutsal kültür ile seküler kültürün hesaplaşması, Komünizmin çöküşünden sonra, yeni boyutlar kazanarak devam etmektedir. Tarihin hiçbir döneminde, kaynağını kutsal kitaplardan alan etik ilkeler, geçerliliklerini yitirmedikleri gibi, toplumlar tarafından dört elle sarılır hale gelmişlerdir. Bütün etik ilkeleri ayaklar altına alan, inançsızlığın misyonerliğine soyunan, inanç karşıtları, dünyanın her yanında eleştirilmektedirler.

*

Kutsal kültürün temellerinin dinamitlendiği bir toplumlarda, ister Müslümanlık, ister Hıristiyanlık, ister Yahudilik olsun, hiçbir inancın ayakta kalması mümkün değildir. Seküler ülkelerde, eşcinsel evliliklere izin vererek, Yunan geleneğini kurumsallaştırmaya çalışanlar, toplumların temellerini sarsarlar. Onlar yalnızca etik değerleri çiğnemekle kalmamazlar, toplumsal hayatın kaynağı olan aileyi de, ortadan kaldırırlar. Kutsal kitaplarda haber verilen, Peygamber Lut toplumunun sonu, bütün insanlık tarafından bilinmektedir. Değerlere savaş açanlar, değerlerine savaş açılmasına yol açarlar.

*

Kim ne derse desin, Yirmi birinci yüzyıl sekülerleşmeyi kutsallaştıranların yüzyılı olmayacaktır. Dünyanın geleceği, etik değerleri, kutsal kitapların dışında arayan seküler değerlere bırakılırsa, Doğusuyla ve Batısıyla bütün ülkeler, büyük bir boşluğa düşmekten kurtulamayacaklardır. George Santayana’nın vurguladığı gibi: “Geçmişi bilmeyenler, onu tekrar yaşamak zorunda kalırlar”. İnancı öldürmeye kalkanlar, ölmeden önce inancın dirilişine şahit olurlar. Tarinin her döneminde inançlar, inançsızlıklardan, inançlılar inançsızlardan daha güçlü olmuşlardır.

*

Bilinen ve bilinmeyen dünyalar, arasındaki duvarların yıkılması, dünyanın bütün insanlar için yaşanır kılınması, yeryüzünün gökyüzünün Cennetine dönüşmesi, insanlar arasında ayrım gözetmeyen kutsal değerlerin bütün ülkelerde saygı görmelerine bağlıdır.

*

Hiçbir toplum, ne kadar güçlü olursa olsun, inançlara savaş açamaz.

*

İnançsızlığın inanç olduğu toplumlarda, değersizlik değer olur.

*

Dünyada her şeyin aşırısı, kısa zamanda zıddına dönüşür.

18 Temmuz 2021, 13:19

İYİ SAVAŞIN KÖTÜ BARIŞIN OLMADIĞI KARE DÜNYA SAVAŞIN KARTALLARININ DEĞİL BARIŞIN GÜVERCİNLERİNİN DÜNYASIDIR

Yirminci yüzyıl hem Batı, hem İslam dünyası için savaş yüzyılı olmuştur. Avrupa bir yandan kendi içinde, bir yandan da işgal ettiği İslam ülkeleriyle savaşmıştır. İki büyük Dünya Savaşı, Avrupalı imparatorlukların sonu olmuştur. Fransızlar Cezayir’den, İngilizler Hindistan’dan çekilmek zorunda kalmışlardır. Yüzyılın sonunda Avrupalı ülkeler, Asya ve Afrika’dan bütünüyle çekilmişlerdir.

*

Yirmi birinci yüzyılın başında, Avrupa’nın birbiriyle savaşan ülkeleri, uzun bir süreç sonunda da olsa, uluslarüstü bir birlik şemsiyesi altında birleşmeyi başarmışlardır. Aslında Avrupa’yı Alman ve Rus yayılmacılığına karşı Amerika korumuştur. İngiltere’den bağımsız bir Amerika’nın kuruluşu, Avrupa’nın kurtuluşu olmuştur. "Amerika Birleşik Devletleri"nin siyasal yapısı, “Avrupa Birleşik Devletleri”nin kuruluşuna kılavuzluk yapmıştır.

*

Yirmi birinci yüzyılda, özellikle Avrupa'da ve Amerika’da, artık savaş olmayacak sanılıyordu. Avrupa’da sınırların bütünüyle ortadan kalktığı bir dönemde, dünya kendini yeniden milyonlarca insanın öldüğü yeni savaşların içinde bulmuştur. İletişimdeki gelişmeler, dünyayı tek ülkeye dönüştürmüştür. Artık silahların yerine, uluslararası hukuk geçecek derken, Amerika akıl dışı bir intihar saldırısına, dehşet verici orantısız bir güçle karşılık vermiştir.

*

New York’a yapılan intihar saldırısı bir savaş değil, Batı’da yetişenler tarafından, Amerika’da planlanmış, toplu “Kusursuz bir cinayet”tir. Saldırı bir ülkenin savaş şartlarında, yaptığı bir karşı koyma değil, ölüm saçan toplu bir yok etme çılgınlığıdır. Saldırının arkasında açıkça, görülen bir devlet yoktur. Ancak Amerika’nın Pentagon’a güvenen, savaşçı politikacıları, saldırıyı bir savaş sebebi sayarak, bütün bir Ortadoğu’yu kan denizine dönüştürmüşlerdir.

*

İkiz kulelerin dehşet verici bir yöntemle, yerle bir edilmesi toplu bir cinayettir. Böyle bir cinayetin cezası, silahlı dünya ordularıyla değil, uluslararası mahkemelerle verilmeliydi. Uluslararası hukukun yerine, uluslararası ordular geçerse, bütün ülkeler büyük zarar görürler. Irak’ta savaşa taraf olan ve olmayan, başta Irak ve Amerika olmak üzere, bütün ülkeler çok büyük bedeller ödemiştir. Tarihin her döneminde, savaş demek, ölüm demek olmuştur.

*

Dünyada barışın sağlanması için, her ülke savaşın sorumlularını başka ülkelerde değil, kendi ülkelerinde aramalıdır. Benjamin Franklin’in dediği gibi: “Hiçbir zaman iyi bir savaş ve hiçbir zaman da kötü bir barış olmamıştır”. Küreden kareye dönüşen dünyada, savaşların kazananları, barışların kaybedenleri olmaz. Kare dünya orduların cephelerde savaştığı dünya değil, derviş gönüllü girişimcilerin pazarlarda yarıştığı dünyadır.

*

Dünyada savaşları önlemek için, aydınların hepsinin yorulma bilmez, barışçı olmaları gerekir. Büyük başarılar, küçük bir azınlığın, gayretiyle kazanılır. O azınlıkların başında, düşünceyi eylem için bilen edebiyatçılar gelir.

*

Savaş için harcanan kaynaklar, barış için harcanırsa, hiç kan dökülmeyen, yepyeni bir dünya kurulur. Kare dünyanın mimarları, omuzlarında silah olanlar değil, ellerinde kitap olanlar olacaktır.

21 Temmuz 2021, 12:57

MÜSLÜMANLARIN DÜŞÜNCE VE EYLEM DÜNYALARINDA BAYRAM GÜNLERİ BİRLİKTE ÖZELEŞTİRİ YAPMA GÜNLERİDİR

Bayram günleri paylaşma günleridir. Bayramlarda paylaşma doruk noktasına ulaşır. Bayramlarla kişisel mutluluklar, toplumsal mutluluklara dönüşür. Bayram günlerinde paylaşma kültürü zenginleşir, yeni boyutlar kazanır. Ve gökyüzü ile yeryüzü arasındaki "tozlu zaman perdesi" sonuna kadar açılır, gökyüzünü meleklerin kanat, yeryüzünü de insanların ayak sesleri doldurur. Dünyadan gidenlerle dünyada kalanlar, bayram sabahlarında camilerde buluşurlar.

*

Dünyada bulunanlarla, bulunmayanların camilerde buluştukları bayram günleri, paylaşma günleri oldukları kadar, birlikte özeleştiri de günleridir. Bayram günlerinde iyilikler paylaşılırak özendirilir, kötülükler yardımlaşılarak önlenir. İyiliklerin özendirilmesi, kötülüklerin önlenmesi, barışa giden yolları genişletirken, savaşa giden yolları daraltır. Özeleştiri yapmasını bilenler, bütün günleri bayram günlerine dönüştürerek, barışa yol açan eylemleri özendirirler, savaşa yol açan eylemleri de önlerler.

*

Yirmi birinci yüzyıl, İslam dünyası ve Avrupa ülkeleri için bir barış yüzyılı değil, bir savaş yüzyılı olmuştur. İslam dünyası özeleştiri kültürünü zenginleştiremediği için, iç savaş kültürüne yeni boyutlar kazandırmıştır. Yeni bir Kurban Bayramında, Irak'ta, Suriye'de, Afganistan'da, Pakistan'da,Yemen'de,Sudan'da ve Mısır"da koçlar değil, gençler kurban ediliyor. Her Müslüman ülkede, her gün yüzlerce suçsuz, intihar saldırılarıyla öldürülerek, bütün insanlık yüzlerce dafa öldürülüyor.

*

Mehmet Akif"in "Şark" şiirinde anlattığı, bugünün İslam dünyasıdır: "Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, tersiz alınlar, işlemez kollar, kaynamaz kanlar, düşünmeyen başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar, yanmış ormanlar, ekinsiz tarlalar, kirli yüzler, secdesiz başlar." Ve en dehşet verici olanı: ''Gaza namiyle dindaş öldüren biçare dindaşlar." Birbirini öldüren, savaşlardan yorgun düşmüş, doğal kaynaklarını değerlendiremeyen, bir İslam dünyası.

*

İnsanlık tarihinin olguları değişmez. Ancak, her kuşak, kendi çağından bakarak, eleştirel bir gözle ve sorgulayıcı bir dille tarihi yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır. Sınırların önemini yitirdiği, kare dünyada, medeniyetler içi savaşlar bitmiştir. Artık devletler değil, medeniyetler savaşacak derken. Yirmi birinci yüzyılda, Müslüman ülkeler, birbirleriyle ve kendi içlerinde savaşıyorlar.

*

Kurban Bayramı günlerinde, Türkiye başta olmak üzere, bütün İslam dünyası, savaşların sorumluluğunu, İslam dünyasının dışında değil, içinde aramalıdır. Bunun için de, Müslüman ülkeler özeleştiriye önem vermelidirler. İslam dünyası hem iğneyi, hem de çuvaldızı başkalarına batırarak, sorunlarına sağlıklı çözümler bulmaz. Müslüman dünya eleştirel düşünerek, çuvaldızı kendine, iğneyi başkasına batırmalıdır. Özeleştiri yapmasını bilmeyen toplumlar, hayatır hiçbir alanında köklü dönüşümlerin yolunu açamazlar.

*

Tarihin her döneminde, tek tek akılların toplamı ortak aklın, tek tek akılların, her birinden daha üstün olduğu görülmüştür. Ortak akıl özeleştiriyle zenginleşir. Eleştirel aklın olmadığı yerde, ortak akıl olmaz.

*

Eleştiri iki boyutludur, bir boyutu içe, bir boyutu dışa dönüktür. İç eleştiri yapmayanın, dış eleştirisine kimse kulak asmaz.

22 Temmuz 2021, 12:53

MELEKLERLE İÇ DÜNYANIN DERİNLİKLERİYLE DIŞ DÜNYANIN ZENGİNLİKLERİ ALTIN ORANDA HARMANLANARAK HAYAT HEM KOLAYLAŞIR HEM GÜZELLEŞİR

Güzellik ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın estetik boyutudur. Çirkinliğin karşıtı olan güzellik, bütün boyutlarıyla hayatı, sevmenin ve sevdirmen, altyapısını oluşturur. Güzelliğin beslendiği kaynaklar, insan gönlünün derinliklerinde keşfedilmeyi bekleyen sınırsız hazinelerdir. Hayatı güzelleştiren zenginlikler, insanın gönlündeki hazinelerin, bütün görkemiyle, dış dünyaya yansımasıyla kazanılır.

*

İç dünyaların zenginleşme süreci, dış dünyaların zenginleşme sürecinden, çok daha hızlıdır. Çünkü iç dünyaları melekler, dış dünyaları da insanlar güzelleştirir. İç dünyaların güzelleştiren sınırsız kaynaklara dayanan meleklerle, dış dünyaları güzelleştiren sınırlı kaynaklara dayanan insanların, yarışması mümkün değildir. Melekler insanların iç dünyalarını, dağları, ormanları, ovaları, nehirleri, gölleri ve denizleriyle, insan elinin değmediği, doğal hayat gibi güzelleştirirler.

*

İç dünyalarının zenginliklerini, dış dünyalarıyla paylaşmasını bilenler, Sydney’den San Francisco’ya kadar, dünyanın bütün kentlerini, şehirlerin anası Mekke gibi, insanları öldürülmeyen, hayvanları avlanmayan, ağaçları kesilmeyen, bitkileri koparılmayan, bir Kabe toprağına dönüştürürler. İç zenginliğin gücünü bilen, insanların elinde, karanlıklar aydınlıklara, kötülükler iyiliklere, çirkinlikler güzelliklere dönüşürler.

*

Muhammed Hamidullah, kitaplarında, Son Peygamberin ölen küçük oğlunun, toprağa verilişi sırasında, mezardaki bir kazım hatasını, göze güzel görünmüyor diye, düzelttirerek, defin işlemini tamamlatmasını, Müslümanların hayatında estetiğin, ne kadar önemli bir yer tuttuğunun, çok çarpıcı bir örneği olduğunu, büyük bir özenle vurgulamaktadır. Müslümanların estetik dünyasında, yerin altında olan bir mezar bile, güzel ve kusursuz olmak zorundadır.

*

Sahilsiz bir deniz gibi, sınırsız iç güzellik, evlerin, sokakların, caddelerin, şehirlerin ve mimari eserlerin, güzelliğinin en büyük güvencesidir. Dış dünyanın güzelliği, insanın iç dünyasının güzelliğinin, ete kemiğe bürünmesidir. İnsanın işi ve yaşı ne olursa olsun, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun, dış dünyasını iç dünyası belirler. İnsanların iç dünyalarında olmayan güzelliğin, dış dünyalarında bulunması mümkün değildir.

*

Güzelin dünyası güzel olur. Dünya bütün boyutlarıyla, insanların iç dünyalarının dışa vurmasıdır. İnsanlar dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, iç dünyalarını ne kadar güzelleştirirlerse, dış dünyalarını da o kadar güzelleştirirler.

*

Bütün iyilikler gibi, bütün güzellikler gibi, bütün kötülükler, bütün çirkinlikler, insanlardan kaynaklanır.

*

İnsanlar iyi olurlarsa, insanlar güzel olurlarsa, dünyada her şey iyi olur, her şey güzel olur.

23 Temmuz 2021, 12:49

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA SINIRSIZ DÜNYANIN YENİ FATİH'LERİ HEM FATİH HEM AKŞEMSETTİN OLMASINI BİLENLER OLCAKTIR

Bilgiye ve bilgeliğe sevdalı, Bilge Sultan Fatih’in İkinci Roma’yı, İstanbul’a dönüştürmesinin ardından, Anadolu insanına büyük fetih kapıları açılmıştır. Bilgeliğe dönüşen bilgiyi, yitirdikleri paha biçilmez bir hazine olarak gören Türkler, bilginin ve bilgeliğin peşinde Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine doğru, uzun bir bilgelik yolculuğuna çıkmışlardır. Yeryüzünde bilgelik yitirilse, Bilgelerin Sultanı Yunus’un izini sürenler, yitirilen bilgeliliği zenginleşmiş olarak tekrar bulurlar. Anadolu'nun bin yıllık tarihi, Yunus'un şiirleriyle yoğurulmuştur.

*

Fatih Ayasofya’dan yola çıkarak, Doğu Roma’nın başşehiri Yeni Roma’yı, Türk dünyasının başşehiri İstanbul’a dönüştürmüştür. İstanbul, Üsküdar ile Mekke, Eyüp ile Medine, Kadıköy ile Kudüs kapısıdır. Dünya şehirlerinin anası Mekke’nin, Kurtuba'da ve Kazan’da batan güneşi, İstanbul’da yeniden doğmuştur. İstanbul’un özü ve özeti Fatih’tir. Fatih’i bilen bütün hazineleriyle İstanbul’u bilir. İstanbul’da Ayasofya’nın yerini Fatih Camisi almıştır. Kapalı Çarşısıyla ve Medresesiyle Fatih'in Fatih Camisi Türk tarihinin özü ve özetidir. Fatih Camisinden Süleymaniye’ye bakanlar Türklerin üç kıta ve iki denizdeki Kanuni coğrafyasını bin yıllık tarihlerini görürler.

*

On beşinci yüzyılda Avrupa’nın dönüştürülmesinde olduğu gibi, Yirmi birinci yüzyılda dünyanın dönüştürülmesinde İstanbul, Anadolu insanına yeni kapılar açacak, yeni fırsatlar sunacaktır. Ancak düz kare dünyanın dönüştürülmesi, yuvarlak küre dünyanın dönüştürülmesinde olduğu gibi, silahlı kurumlarla ve kuruluşlarla değil, silahsız kurumlarla ve kuruluşlarla yapılacak bir dönüşümdür. Yeni dönüşümün mimarları, bilgiyi nükleer silahlara dönüştüren kurumlar ve kuruluşlar değil, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren kurumlar ve kuruluşlar olacaktır.

*

Bilge Sultan Fatih gibi, Arapça ve Farsça yanında, İngilizce ve Almancanın dayandığı, Latince'yi ve Grekçe'yi, anadilleri Türkçe kadar bilen kuşaklar yetiştirilirse, düz kare dünyanın bütün kapıları, Anadolu insanının kurumlarına ve kuruluşlarına sonuna kadar açılacaktır. Düz kare dünyada, ülkelerin bayraklarını devletler değil, kusursuz ürün, hizmet ve bilgi üretmesini bilen, kusursuzlukta rakip tanımayan kurumlar ve kuruluşlar taşıyacaktır. Kare dünyada kusursuzluğu arayanlar, kusursuzluğun kusursuz örneği olacaklardır. Geleceğin dünyasında, alan ellere ve iki günü birbirine eşit olanlara yer yoktur.

*

Bilge Sultana nasıl kusursuzluğu arama yolunda, Bilgeliğin Zirvesi Akşemsettin yol göstermişse, düz kare dünyanın fatihleri olan kurumlara ve kuruluşlara, insanlık tarihinin eşsiz bilgeleri yol gösterecektir. Düz kare dünya vasat kurumların, vasat kuruluşların, vasat girişimcilerin dünyası değil, kusursuz kurumların, kusursuz kuruluşların, kusursuz girişimcilerin dünyasıdır. Kare dünyada kurumların, kuruluşların ve girişimcilerin ülkeleri değil, ilkeleri önemlidir. Onlar kusursuzluğu yakalayan bilgileriyle, hizmetleriyle ve ürünleriyle, bütün dünyada saygıyla karşılanırlar.

*

Düz kare dünyada ülkelerin baskısı yoktur, ilkelerin baskısı vardır. Her alanda vasatlık ilkesizlikten kaynaklanır. İlkeleri ilkesizlik olanlar, ilkesizliği baş tacı edinenler, vasatlığın oluşturduğu çelikleşmiş yapıları dönüştürecek, kurumların ve kuruluşların öncüleri olamazlar. Düz kare dünyanın mimarları, kurumlarında ve kuruluşlarında, hem Fatih gibi, hem de Akşemsettin gibi olmak, bilgiyi ve bilgeliği altın oranda harmanlamak zorundadırlar. Bilgiyi bilgeliğe, bilgeliliği bilgiye dönüştürecek olanların, akılları hem başlarındadır hem de gönüllerindedir.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştüren bilgeler, iki dünyanın kapılarını sonuna kadar açarlar. Fatih çaşısıyla, medresesiyle, camisiyle, Fatih'te bilgiyi bilgeliğin doruklarına taşımıştır.

*

Akşemsettin bilgeliğin Fatih bilginin sultanıdır.Geleceğin Fatihleri, hem Fatih, hem Akşemsettin olmasını bilenler olacaktır.

24 Temmuz 2021, 12:50

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA HER ŞEHİR İSTANBUL GİBİ BİR DÜNYAYA DÜNYA BİR ŞEHİRE DÖNÜŞMÜŞTÜR

Ekonomik, siyasal ve kültürel alandaki gelişmelerle, kültürler arasındaki yarışta, ülkelerden daha çok şehirler önem kazanmaktadır. Yüzyılların içinde oluşan, zamanın sınavından geçen şehirler, tarihin derinliklerinden seslenen eserleriyle, kültürlerin duvarsız ve kapısız üniversitelerine dönüşmüşlerdir. Şehirlerin sahip oldukları zenginlikleri, bütün boyutlarıyla kavramadan, rengine boyandıkları kültürün derinliklerine inmek mümkün değildir.

*

Kültürlerin el ele verdiği, İslam dünyasının parlayan yıldızı İstanbul, Asya ile Avrupa'nın hem savaştığı hem de barıştığı, iki kıta ve iki denizin kalbinde yer alan şehirdir. Çok kültürlü şehirlerin anası İstanbul, kültürler arasında gelip geçilen bir köprü değil, kültürlerin birbirini etkilediği ve birbirinden etkilendiği bir dünya şehiridir. Karadeniz'in ve Akdeniz’in birbirine açıldığı, ortasından deniz geçen İstanbul’un bir yakası Asya'dır, bir yakası Avrupa'dır.

*

İstanbul’da yalnızca denizler değil, kıtalar da birbirine açılır. Doğu'sunda Asya’ya renk ve hayat veren Mekke, Medine, Şam, Bağdat, Kudüs,Bakü, Tebriz, Semerkant, Kabil, Lahor, Buhara, Delhi, Pekin ve Tokyo vardır. Batı'sında Avrupa’ya güç ve tat veren Atina,Sofya, Belgrad, Budapeşte, Roma, Viyana, Berlin, Kazan, Moskova Brüksel, Paris ve Londra yer alır. İstanbul’da Jüstinyanus’un, Ayasofya’sı ile Sultan Mehmet’in, Fatih Cami’si el ele vererek, kutsal kültürü, bütünlük ve süreklilik içinde, Doğu’dan Batı’ya taşımışlardır.

*

Ayasofya ve Süleymaniye, Mekke'den, Medine'den ve Kudüs’ten,Şam'dan,Bağdat'tan, Buhara'dan ve Kurtuba'dan aldıkları insanlığın ortak bilgi ve bilgelik mirasını, başta İstanbul olmak üzere bütün dünya şehirleriyle paylaşmışlardır. İstanbul ile birlikte bütün dünya şehirleri, kutsal kültürün kutlu şehirlerinin düşünce ve eylem birikiminden yararlanmışlardır. Kutsal kültürün solmaz rengine boyanmayan şehirler, güneşin her şeyi solduran ışıkları altında, renkleriyle birlikte canlılıklarını da yitirirler.

*

Yirmi birinci yüzyılda İstanbul, Doğu kültürüyle Batı kültürünün, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde, el ele verdikleri sürekli barış şehiri olacaktır. Asya'da ve Avrupa’da olduğu kadar, bütün kıtalarda dünya barışının güvencesi, başta İstanbul olmak üzere kutsal kültürün kutlu kentlerinin rengine boyanan şehirler olacaktır. Onlar zamanla yaşıt, zaman kadar zengin geçmişiyle, bütün şehirlere renk veren Mekke’nin rengine boyanarak, savaş dünyasını barış dünyasına dönüştüreceklerdir. Harem bölgesi olan Mekke'de, kan dökülmez, hayvanlar avlanmaz, ağaçlar kesilmez.Dünyayı Kabe Toprağına İstanbul dönüştürecektir.

*

Seküler Batı dünyasının yitirdiği kutsal kültürün anahtarları İstanbul’dadır. İstanbul Asya'nın, Avrupa'nın ve Afrika’nın çekim merkezidir. O zengin tarihi ve kültürel birikimiyle, dünyanın dört köşesinden herkesi kendisine çekmiştir. Dünyanın neresinden gelirse gelsin, hiç kimse İstanbul'da yabancılık çekmez. Her şehir İstanbul’da kendinden bir renk bulur. İstanbul, bütün kıtalardan izler taşır. İstanbul geçmişte Atina'yı ve Roma'yı içselleştirdiği gibi, gelecekte de Brüksel'i, Moskova'yı, Pekin'i ve Washington’u içselleştirecektir.

*

İstanbul’da tarihinin derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkanlar, ne kadar zengin bir anlam ve değer kaynağı olduğunu görürler. İstanbul bütün insanlığı kucaklayan İslam'ın ve Doğu Hristiyanlığı'nın merkezidir.

*

Dünyada kutlu şehirlerin dışında, İstanbul gibi çok geniş bir coğrafyada, insanların sevgisini kazanmış, üç kıtanın ve iki denizin odak noktasında yer alan başka bir şehir yoktur.

*

Yüzü Kabe’ye dönük, bir yakası Mekke, bir yakası Medine toprağı olan İstanbul, gücünü kutlu şehirlerden alan, başka bir kutlu şehirdir.

25 Temmuz 2021, 11:30

PAZAR EKONOMİLERİ İYİLİKLERİ ÖZENDİREN KÖTÜLÜKLERİ ÖNLEYEN ERDEMLİ İNSANLARLA PAYLAŞIMCI EKONOMİLERE DÖNÜŞÜRLER

İnsanlar hayatın, ekonominin ve dünyanın merkezinden alınarak, yerlerine pazar mekanizması ya da tam rekabet modeli yerleştirilirse, büyük balıkların küçük balıkları yuttukları, kıran kırana yarışılan bir ekonomik yapı ve bir kültürel doku ortaya çıkar. Güçlünün güçsüzü ezdiği, kaynakların belirli ellerde toplandığı, insanın gönül yanının hiç önemsenmediği, bir yarışma dünyası oluşur. Acımasız arz ve talep yasaları, hayatın her alanında, yürürlükte kalırlar ve geçerliliklerini korurlar. Ve insanlar hiçbir dönemde görülmeyen, bir ahlaki çözülmeyle karşı karşıya kalırlar.

*

Kutsal kültürde pazar mekanizmasına, ekonomik olayları açıklamada yalnızca bir model gözüyle bakılır. Modeller Fizik ve benzeri bilim alanlarında bile, hiçbir zaman gerçeği bire bir bütünüyle yansıtmazlar. Modellerle sorunları kavrama, olayları açıklama kolaylaşır. Güzel insanlardan soyutlanmış, rekabet modelinin dayandığı pazar ekonomisi, insanların bütün davranışlarını açıklamaya yetmez. İbn Haldun’dan bugüne kadar, çok sayıda düşünür, arz ve talep yasasından söz etmişlerse, bu söz konusu yasanın ekonomik olayları açıklamada, önemli bir yaklaşım olmasından kaynaklanır.

*

Dostoyevski’nin bir romanında arz ve talep yasasının, insan elinde ne hale geldiğini gösteren ilginç bir olay anlatılır. Eski eşyalar satılan bir pazarda biri, çok düşük bedelle albüm benzeri küçük bir eşya satın alır. Tam parayı öderken bir başkası gelir. Benim için onun özel bir değeri var, bana satar mısınız, diye sorar. Satın alan ‘elbette’ der ama aldığının çok üstünde bir fiyat söyler. Almak isteyen “nasıl olur, sen bunu şu kadar paraya almadın mı” diye sormak zorunda kalır. O zaman satıcı durumunda olan, arz ve talep yasası bu, satın almak isteyen sensin, işine gelirse diyerek, pazardan hızla uzaklaşır.

*

İnsanlar duygulardan ve ahlaki değerlerden arındırılırlarsa, talep var diye on liralık bir eşyayı, yüz liraya hiç düşünmeden satarlar. Ayrıca John Steinbeck’in Kalforniya’daki ekonomik ve kültürel hayatı, ele romanlarında anlattığı gibi, fiyatlarını düşürmemek için beslenmede, hayati öneme sahip olan gıda ürünlerini ve meyvaları, denize dökmekten kaçınmazlar. Seküler dünyada arz ve talep yasası, ekonomide kötü paranın iyi parayı, pazardan kovması gibi, kazanç peşinde koşan açgözlü insanlar, tokgözlü insanları ekonomik yapıdan ve kültürel dokudan kovarlar.

*

Seküler Batı dünyasında pazar mekanizması, ahlaki değer¬lerden arındırılarak, “kazanç her şeydir” diyen insanlarca yönlendiriliyor. Her alanda kazançları sürekli artırma peşinde koşmak, ekonominin ana dinamiğini oluşturuyor. Batı dünyasında geçmişte benzeri olmayan bir üretim fazlası ortaya çıkıyor. Pazar mekanizmasını tekelleşmeye zorlayan, “Ekonomik İnsan”larla Kapitalizm, Yirminci yüzyıl¬da şah dönemini yaşıyor. Ekonomik kazanımları artırma yolunda, ilkesi ilkesizlik olan Kapitalizm, hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarını bütünüyle değiştirmeye devam ediyor.

*

Seküler dünyada bütün değerlerin kaynağı olan kutsal kültür, yaşanılan hayatın dışına sürülüyor. Kutsal kitaplarda anlatılan tarih bilinci yitiriliyor. Dış dünyanın zenginliğinin artırılması için, iç dünyanın derinliği göz ardı ediliyor. Nereden gelirse gelsin kazanç kutsallaştırılıyor. Eğitimden sağlığa hayatın yaşanır kılan her hizmetin, fiyatı pazar mekanizmasının acımasız kurallarına bırakılıyor.

*

Değerleri önemsemeyen, ölümden sonra kalkışa inanmayan, yargılanma gününü düşünmeyen, herkesin eline geçeni artırmaya çalıştığı, doğruyla yanlışın, iyiyle kötünün birbirine karıştığı bir dünya ortaya çıkıyor. Bu yüzden dünyanın bütün ülkelerinde, pazar ekonomilerini, paylaşımcı ekonomilere dönüştürülmesi tartışılıyor.

*

Bütün dünyada insanlar, pazar ekonomilerini paylaşımcı ekonomilere dönüştürecek, iyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede, birbirleriyle yarışan erdemli insanların çoğalmasını bekliyor.

26 Temmuz 2021, 12:40

DÜZ DÜNYADA İSTANBUL'SUZ AVRUPA'NIN KÜLTÜRÜ DERİN AVRUP'SIZ İSTANBUL'UN EKONOMİSİ ZENGİN OLMAZ

Avrupa’nın geçmişinde olduğu gibi, geleceğinde de İstanbul vardır. İstanbul’un bütün dünya için, iki kıta ve iki deniz arasında çok büyük bir önem, çok büyük bir işlev yüklenir. Tarihin her döneminde Asya'dan Avrupa’ya, Avrupa’dan Asya’ya giden bütün yollar İstanbul’dan başlamış, İstanbul’da buluşmuştur. Geçmişte İstanbul Avrupa’nın kültürünü etkilemede, Roma’dan ve Atina'dan geri kalmamıştır, gelecekte de Washington’dan ve Pekin'den geri kalmayacaktır.

*

Birinci Dünya Savaşı Türklerin, İkinci Dünya Savaşı da İngilizlerin, Fransızların ve Almanların, büyük devletlerinin sonu olmuştur. Avrupa ülkeleri, Amerika, Rusya ve Çin karşısında üretim üstünlüklerini korumak için, yeniden yapılanarak, Büyük Avrupa çatısı altında ekonomik, siyasal ve kültürel güçlerini birleştirmişlerdir. Fransa'nın, ve Almanya'nın öncülüğünde, Brüksel’de son yüzyılların en büyük güç birliği sağlanmıştır.

*

İstanbul dünyanın en çok parçalanan kıtasında, uzun ve zorlu bir süreç sonucu, güçlerini birleştiren ülkeler topluluğunun, ana kültür başşehirlerinden biridir. Avrupa’nın önde gelen tarihi şehirleri kadar korunmasa da, İstanbul güzellikte Paris, Londra ve Berlin'den geri kalmaz. “İstanbul’da her saat bir sanat eseri gibi güzeldir” diyen Ahmet Hamdi Tanpınar "Huzur" kitabında, İstanbul’un romanını yazmıştır. İstanbul’un güzelliğine aşık olanlar, İstanbul’da yaşamayı Avrupa’nın, bütün şehirlerinde yaşamaktan üstünde tutarlar.

*

İstanbul benzeri Anadolu insanının elinde, yüzyılların içinde oluşan şehirler,İstanbul'lu Maurice Münir Cerasi'nin “Osmanlı Kenti” kitabında anlattığı gibi: “Mimari ve doğanın iç içe girişi, su öğesine ve ağaçlara karşı derin saygı, geniş alanlara yayılmış içi kaynayan çarşılar, uyumsuz ve zıt parçalardan inşa edilmiştir.” Türkler Buhara’dan Saraybosna’ya kadar uzanan geniş kültür coğrafyalarında, merkezle çevrenin bir büyük cuma camisiyle bütünleştiği, tarihin en güzel şehirlerini kurmuşlardır.

*

Ahmet Haşim’in gözlemleriyle, Avrupa’nın birbirine benzeyen şehirleri arasında İstanbul, Türk ve İslam kültürünü bütün zenginliğiyle, yansıtan eşsiz bir tablodur. Sezai Karakoç'un ve Samuel Huntington'un vurguladığı gibi, medeniyetlerin savaştığı bir dünyada İstanbul, Avrupa’ya Amerika'ya ayrı bir renk ve ayrı bir tat kazandıracaktır. İstanbul’da kimsenin kültürü küçümsenmediği gibi, kimse de kültürünü değiştirmeye zorlanmaz. Türklerin elinde İstanbul, korkunun değil ümidin, nefretin değil sevginin şehiri olmuştur. Dünyanın kültür hazinesi şehirler, tarihin her döneminde, ülkelerinin barış elçileri olmuşlardır.

*

İstanbul’un kültürel zenginliği, herkesin kültürü kendinedir, zorla güzellik olmadığı gibi, zorla ırk da olmaz, zorla din de olmaz, anlayışını benimsemesinden kaynaklanmaktadır. Bu yüzden Türk ve İslam dünyasında, İstanbul'un Türkiye’den daha güçlü ve daha etkili olduğuna inanılır.

*

Sınırların ortadan kalktığı bir Avrupa’da, Peygamberlerin geçerliliklerini hiçbir zaman yitirmeyen değerlerini, Batı dünyasına İstanbul benzeri, Peygamber duası almış şehirler taşıyacaktır.

*

Medeniyetlerin ve kültürlerin, dünyanın her yanında, rüzgarsız dalgalanan bayraklarını, İstanbul gibi insanlığın tarih hazinesi, eşsiz şehirler göndere çekerler.

27 Temmuz 2021, 13:04

YENİ PARADİGMA ARAYIŞLARININ YOĞUNLAŞTIĞI DİJİTAL DÜNYAYA MEHMET AKİF'İN VİZYONUNDAN BAKMAK

Cumhuriyetin ilk yöneticileri ve ilk aydınları, Yirminci yüzyılın başında, Türkiye’nin Avrupa ülkeleri karşısında, ekonomik üstünlüğünü yitirdiğini görünce, geleceği Doğu değerlerinden daha çok, Batı değerlerinde aramaya başlamışlardır. Güçsüz düşmenin doğurduğu korkuyla ve telaşla, Türkiye borçları hariç, Osmanlı Devletinden kalan bütün mirası reddetmiştir. Yüzyılların içinde oluşan, kültürel zenginlikler bütünüyle yok sayılarak, 1923 Yeni Türkiye'nin miladı olmuştur.

*

Kıyafetin Batılılara benzetilmesi, Batılıların tüketim kültürünün benimsenmesi, Türk toplumunun Batılılar gibi ürün, hizmet ve bilgi üretmesinin bir güvencesi olmamıştır. Bütün kamu kurumlarında ve kuruluşlarında, yöneticiler Batılılar gibi tüketmede çok başarılı olmalarına karşılık, Batılılar gibi üretmede, büyük bir başarısızlığa uğramışlardır. Türkiye’de Batılar gibi tüketmede, öncülük yapan devlet, Batılılar üretmede öncülük yapmamıştır.

*

Yirmi birinci yüzyılın başından geriye doğru bakılırsa, Türk toplumunun tüketimde Batılılardan aşağı kalmadığı, üretimde ise Batılıların çok gerisinde olduğu görülür. Bir toplumda insanların yerel kıyafetlerini bırakarak, Batılı kıyafetleri benimsemeleri, örnek aldıkları ülkenin ekonomik gücüne ulaştırmamaktadır. Anadolu insanının geleceğini, Batı’da aramayan aydınların, eleştirileri ve karşı çıkışları, yabancılaşma sürecini durdurmaya yetmemiştir.

*

Cumhuriyetin ilk yıllarında Mehmet Akif, kurtuluşu Batı’da aramayan düşünürlerin ve şairlerin başında gelir. Sezai Karakoç’un “Mehmet Akif” isimli kitabında vurguladığı gibi: “Türk edebiyatında Akif kadar, hayatı şiire ve şiiri hayata sokmuş şair yoktur.” O kanayan bir yara gördü mü, dindirmek için çiğnenmeyi göze almaktan kaçınmamıştır. Hayatı boyunca zalimin düşmanı, mazlumun dostu olmuştur. Zulmü hiçbir zaman alkışlamamış, zalimi de asla sevmemiştir.

*

Türkiye’de Tanzimat yıllarından beri, ekonomik, kültürel ve siyasal alanda iki ana akım çatışmaktadır. Bir görüş Türkiye’nin geleceğini Batı’da ararken, bir görüş de Doğu’da aramaktadır. Birinin kutlu kentleri, seküler kültürün odakları olan, Atina'dır, Roma'dır ve Paris’tir, Londra'dır, Berlin'dir. Birinin kutlu kentleri de, kutsal kültürün odakları olan Mekke'dir, Medine'dir ve Kudüs’tür, Buhara'dır,Kurtuba'dır,Konya'dır. Seküler kültür normatif değerleri dışlama, kutsal kültür pozitif değerleri içselleştirme peşindedir.

*

Mehmet Akif “gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” diyerek, Türkiye’nin geleceğini, geçmişinde aramıştır. O geçmişe dokunulmazlık kazandırma derdinde değil, geçmişten güçlü ve sağlam bir dayanak bularak, Anadolu’yu dönüştürme derdindedir. Bunun için Anadolu’ya Japonya’dan bakarak, “Milliyeti yok sanatın, ilmin” diye seslenmiştir. Mehmet Akif Türk toplumuna yerelleşerek küreselleşen, küyerel bir misyon ve vizyon kazandırmaya çalışmıştır.

*

Anadolu insanı yeni bir ruh ve donanımla, geleceğin mimarı olmalıdır.

*

İnananlar ümitleriyle birlikte, üstünlüklerini de yitirmezler.

*

Kutsal değerler hem Doğu, hem Batı için gereklidir.

*

Musa'nın asasına, Firavun'lar karşı koyamazlar.

28 Temmuz 2021, 12:34

MEKKE ADEMOĞULLARININ KUDÜS HABİLOĞULLARININ ATİNA KABİLOĞULLARININ DEĞİŞMEZ BAŞŞEHİRLERİDİR

Türkler Ortadoğu'dan çekildikten sonra, İslam dünyası savaş dünyasına dönüşmüştür. Son Osmanlı Kudüs Valisi Haşim El Hüseyni, şehiri 1918'de General Edmund Allenby'ye teslim ettikten sonra, Ortadoğu'da dört yüzyıl süren “Osmanlı Barışı” dönemi kapanmıştır. Yüzyıl boyunca Ortadoğu'da, Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Edvard Munch'un, “Çığlık Tablosu”nda tuvale yansıttığı, çığlığın dehşetini yaşıyorlar. Kudüs'te barışın yollarını kapatanlar, savaşın yollarını açtılar. Savunmasız kalan Ortadoğu'da, kardeşler kardeşliği kendi evlerinde öldürdüler.

*

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Fransa'nın ve İngiltere'nin gelmesiyle, Ortadoğu'nun kültürel dokusu ve siyasal yapısı dinamitlenmiştir. Soğuk Savaş sonrasında Amerika'nın Irak'a, Rusya'nın Suriye'ye silahlı güçleriyle müdahaleye kalkışması, Ortadoğu'daki Osmanlı kardeşliğiyle birlikte, demokratikleşme hareketlerine de, en büyük darbeyi vurrarak, bütün kazanımları yok etmiştir. Batılı ülkelerin körüklediği din, mezhep ve ırk ayrımcılığı, Ortadoğu'da çok kanlı bir dönemin başlamasına yol açmıştır.

*

Osmanlı Ortadoğusu'nun üzerindeki örtü kaldırılmadan dört yüzyıl süren, Kudüs odaklı, başşehiri Kudüs olan, “Osmanlı Millet Sistemi”, tarihin derinliklerinden çıkarılıp, Yirmi birinci yüzyıla taşınmadan, dünyaya barış getirmek mümkün değildir. Dilleriyle, dinleriyle ve ırklarıyla Ortadoğu'yu, Edward Said gibi, Kudüs'ten tanıyan, Michelle U. Campos'un “Osmanlı Kardeşler” kitabı, Yirminci yüzyılın başlarındaki Kudüs'ten yola çıkarak, dünya barışının en önemli güvencesi olan, Ortadoğu üzerindeki savaş bulutlarını büyük ölçüde dağıtıyor.

*

Ortadoğu'nun güzel yılları, Batılıların savaş yılları değil, Osmanlıların barış yıllarıdır. Barışın mimarları da “Osmanlı Kardeşler” olan Müslümlar, Hristiyanlar ve Yahudilerdir. Hem içerden hem dışardan baskılarla Osmanlı kardeşliğinin parçalanması, Ortadoğu'nun paramparça olmasına yol açmıştır. Karşılıklı zorunlu göçler, geniş Ortadoğu coğrafyasındaki savaşların ana kaynağını oluşturmuştur. Ortadoğu'nun bütün zenginlikleri, bir şans oyununda harcanır gibi, sorumsuzca harcanmıştır.

*

Petrol denizinin üzerindeki Ortadoğu, Allenby'den bu yana, ekonomik, siyasal ve kültürel zenginleşmeye, en önemlisi barışa hasret kalmıştır. On beşinci yüzyılda İspanya ve Portekiz Yahudilerine kapılarını açan, “İkinci Beyazıd Ortadoğu'su”, Yirmi birinci yüzyılda, savaştan kaçan göçmenlerine, Avrupa ülkelerinin kapılarını açmasını bekliyor. Avrupaların geçen yüzyılda, Ortadoğu'ya getirdikleri çözümleri, gelen yüzyılda üstesinden gelinmez sorunları olmuştur. Barış coğrafyası Ortadoğu, savaş coğrafyasına dönüşmüştür.

*

Ortadoğu'nun yeni kardeşliği: Eşitlik ve özgürlük odaklı, “Bir İnsan Bir Oy” diyen “Demokrasi Kardeşliği” ve “Kazandır Kazan” diyen “Ekonomi Kardeşliği”dir. Ekonomisiz demokrasi güçsüzlüğün, demokrasisiz ekonomi ilkesizliğin üstesinden gelemez. Avrupalıların ve Amerikalıların İslam dünyasında demokrasi düşmanlığı yaptığı bir dönemde, Müslüman aydınların en büyük görevi, Son Peygamberin öncülüğünde, Medine'de şah örneği verilen, paylaşımcı ekonominin ve katılımcı yönetimin, kurumlarını ve kurallarını, Yirmi birinci yüzyıla taşıyarak, dünyada iki yüzyıllık bir geçmişi olan demokratik kültürü zenginleştirmektir.

*

Ortadoğu'da geçmişten geleceğe giden yol, dağları taşları olmayan düz bir yol değildir. Osmanlı kardeşliği, tavandan tabana doğru değil, tabandan tavana doğru elbirliğiyle inşa edilir.

*

Her insan hem yöneten hem yönetilendir. İnsanların azınlığı yönetmek, çoğunluğu yönetilmek için doğmaz.

*

Ortadoğu dünya için, çaydaki süt ve şeker gibidir, dünyaya hem tat hem renk kazandırır.

*

Ortadoğu'nun zengin kültüründe, milliyetten daha çok, marifet önemlidir.

*

Kudüs'te peygamberler ve insanlar arasında hiç ayrım gözetilmez.

*

Mekke "İslam Milleti"nin Kudüs “İbrahim Mileti”nin başşehiridir.

*

Kudüs ağlarken,Brüksel,Moskova,Washington,Pekin gülmez.

29 Temmuz 2021, 12:19

GİZLİLİĞİN OLMADIĞI DİJİTALLEŞEN DÜNYADA ETİKSİZ EKONOMİ GÜÇSÜZ EKONOMİSİZ ETİK ETKİSİZ OLUR

Toplumlarda ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı zenginleştirenler, bütün alanlarda her şeyi bilen insanlardan daha çok, başka alanlarla bağlarını koparmadan, bir alanda her şeyi bilmeye çalışanlardır. Dünyanın bütün ülkelerinde insanlar, sözleriyle olduğu kadar, yaptıklarıyla da değerlendirilirler. Ulaşılmayan bilgilerin olmadığı, düz kare dünyada, insanların birbirlerine söylediklerini yapmaları, yaptıklarını söylemeleri, etik bir sorumluluktur, etik bir zorunluluktur.

*

Hayatın her alanında söylediklerini yapan, yaptıklarını söyleyen girişimcilerin, sayılarının çoğalması, dünyanın ekonomik yapısıyla birlikte, kültürel dokusunu da dönüştürmektedir. Dünyanın hangi ülkesinde olurlarsa olsunlar, girişimcilerin etik değerleri, ürettikleri ürünlere, hizmetlere ve bilgilere yansımaktadır. Avrupa’da Rönesans döneminden beri, ekonomik değerlerin etik değerlerden bağımsız olduğu görüşü, Yirmi birinci yüzyılda benimsenir olmaktan çıkmıştır.

*

Dünyanın her ülkesinde etik değerlerin, ekonomik değerlerle iç içe oldukları, birbirinden bağımsız olmadıkları,bütün kesimler tarafından açıkca görülmektedir.Etiksiz ekonomi ve etiksiz kültür olmayacağını bilen, köklü ekonomiler ve köklü kültürler, geleceklerini güvence altına almak için, etik değerlere daha çok önem vermektedirler. Açıklık yüzyılında ekonomik değerlerden önce, etik değerlere dört elle sarılmayan kuruluşların, uzun ömürlü olmaları mümkün değildir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde girişimcilerin başarıları, sınır tanımayan etik değerlerinden kaynaklanır. Bunun için Anadolu’nun, bin yıllık kültür ve ekonomi dünyasında, etik değerlerin kazancı en büyük olan, sermaye olduğu sürekli vurgulanmıştır. Etiksizlikler karşısında seslerini çıkarmayanların, etiksizliğe uğradıklarında yanlarında kimseyi bulamayacakları bilinir. Tarih boyunca toplumları yönlendirenlerin, değerlerden, taviz vermeyenlerin oldukları görülür.

*

Kazanç sağlamak için insanların aldatıldığı, insanları aldatmak için, binlerce yol ve yöntemin bulunduğu toplumlarda, ürünleriyle, hizmetleriyle dürüstlüğün simgesi olan insanlar ve kuruluşlar, yalnızca yoksullukların üstesinden gelmezler, dünya barışının da en güçlü güvenceleri olurlar. Bu yüzden toplumların bütün kesimleri, etik davranan insanların ve kuruluşların, en büyük destekçileri olurlar. Onların saygı gördüğü ve sevgiyle karşılandığı toplumlarda, hiçbir ürünün kıtlığı çekilmez.

*

Nasıl durmadan yüzmeyi anlatmakla, insanlar yüzmeyi öğrenemezlerse, sürekli değerlerden söz etmekle de, insanlara etik davranışlar öğretilmez. Dünyanın her yanında etik değerlere, ekonomik değerlerden daha çok önem veren insanlar ve kuruluşlar, insanların davranışlarını etkileyerek, hayatın bütün alanlarına yön veren, gelişmelere öncülük yaparlar. Kültürde ve ekonomide etik ilkelerin gücü, her yerde ve her zamanda uygulanabilirliklerinden kaynaklanır.

*

Erdemli toplumlarda etik ilkeler tartışılmazlar, her alanda eksiksiz olarak uygulanırlar.

*

Etik ilkeleri çiğneyen toplumlar, hiçbir alanda kalıcı başarı kazanamazlar.

*

Kuruluşlar her yerde sermayesizlikten değil, etiksizlikten iflas ederler.

30 Temmuz 2021, 00:27

Prof.Dr.Hayri Çoşkun'nun moderatörlüğünde,"NEW YORK'TAN LOS ANGELAS'A YENİ ROMA" kitabımdan yola çıkarak,…

Prof.Dr.Hayri Çoşkun'nun moderatörlüğünde,"NEW YORK'TAN LOS ANGELAS'A YENİ ROMA" kitabımdan yola çıkarak, Kare dünyada YAVUZ'un " DÜNYA BİR SULTANA ÇOK İKİ SULTANA AZ"sözünün kazandığı yeni açılımları ve yeni boyutları tartıştık.

30 Temmuz 2021, 12:40

BÜTÜN ÜLKELERİN BİR ÜLKE OLDUĞU KARE DÜNYADA HİÇBİR YÖNETİM KAMUOYUNA MEYDAN OKUYAMAZ SAVAŞ AÇAMAZ

Bütün dünyada dengeli bir ekonomik yapı, güçlü bir kültürel doku ve sağlıklı bir siyasal düzen oluşturmada, kamuoyu araştırma kuruluşlarının önemi giderek artmaktadır. Kamuoyu insanların yüzyılların içinde oluşan, bilgi ve bilgelik birikiminin bileşkesidir. Kamuoyunun kaynağı olan toplum, karmaşık ve gizemli bir yapıya sahiptir. Yerel ve küresel toplumların desteğini almayan yönetimler, ömürlerine ömür katarak, uzun ömürlü olamazlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde yönetimler, yerel ve küresel gelişmeler karşısında, dünya kamuoyunun düşünce ve görüşlerini araştıran kuruluşları, güçlendirerek desteklemezlerse, siyasal alanlarda olduğu kadar, ekonomik konularda da sağlıklı kararlar almazlar. Yüzyıllarca öncesinden Çinli bilge Lao Tzu’nun vurguladığı gibi, toplumu yönetmek ve liderlik yapmak isteyenlerin, toplumun önünden değil, ardından gitmeleri gerekir. Kare dünyada toplumların omuzlarında taşıdığı liderler değil, toplumları omuzlarında taşıyan liderler başarılı olurlar.

*

Dünyanın demokratik ve demokratik olmayan yönetimleri, belirleyici olan çoğunluğun beklentilerine cevap, görüşlerine önem vermezlerse, kısa dönemde bile güçlerini koruyamazlar. Tarihin bütün dönemlerinde, toplumların azınlığını oluşturan tavanlarından daha çok, çoğunluğunu oluşturan tabanlarına kulak veren, yönetimler uzun ömürlü olmuşlardır. Dünyanın ortak aklının sesi, azınlığın sesi değil, çoğunluğun sesidir. Çoğunluk hiçbir zaman yanlışta birleşmez.

*

Büyük küçük bütün ülkelerde, toplumun kamuoyunu belirleyen çoğunluk, her zaman en gelişmiş bilgisayarlardan bile, daha duyarlı bir yapıya sahip olmuştur. Kamuoyunun sesi- ne kulak vermeyen, düşüncelerini dikkate almayan, isteklerini göz ardı eden yönetimler, ekonomik krizlerin ve toplumsal patlamaların önüne geçemezler. Uzun ömürlü olmak isteyen, bütün kurum ve kuruluşlar, kamuoyunu eğilimlerini doğru okumak zorundadırlar.

*

Dünyadaki birbirini tetikleyen, bütün ekonomik, siyasal ve kültürel krizler, seçimle ya da seçimsiz gelen, silah kullanma ve yargılama yetkisine sahip, düzenli devlet kurumlarıyla, silah kullanma ve yargılama yetkisine sahip olmayan, kamuoyuyla iletişim ve etkileşim, kopukluğundan kaynaklanmaktadır. Bunun için, yönetenler ile yönetilenler arasında, sağlam ve güçlü bir köprüler kurmak, araştırma kurumlarının en başta gelen görevleri olmalıdır.

*

Kamuoyu yoklama kuruluşları, yaptıkları araştırmalarla yönetenlerle yönetilenler arasında hayati önem taşıyan en etkili iletişim kanallarıdır. Hangi alanda olurlarsa olsunlar, bütün yöneticiler, kamuoyuna önem vermelidirler.

*

Ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir kurum ve kuruluşun kamuoyuna meydan okuması mümkün değildir. Voltaire’in dediği gibi: “Kamuoyu binlerce sesin, yankısı olan bir sestir”.

*

Kamuoyunun düşüncesi, sağduyusunun düşüncesidir. Dünyanın her ülkesinde sağduyu için yol birdir. Sağduyu hiçbir zaman yanlışta birleşmez.

31 Temmuz 2021, 13:28

DÜNYADAN İHTİYACINDAN DAHA FAZLASINI ALANLAR HEM EKOLOJİNİN HEM EKONOMİNİN ÇOK DUYARLI DENGESİNİ BOZARLAR

Ekoloji, canlıların doğal çevre içinde varlıklarını sürdürürken, birbirleri arasındaki iletişim ve etkileşim ilişkilerini inceler. Ekonomi ise, üretim, sermaye ve tüketim üçgeninde, insanların birbirleriyle olan iletişim ve etkileşim ilişkilerini araştırır. Bütün bilimler gibi, ekoloji ve ekonomi de, her alanda hayatın sürdürebilirliğini sağlamak için, insanın doğal, ekonomik, siyasal ve kültürel çevresiyle, uyumsuzluklarını gidermeye çalışır.

*

Muhammed Yunus'un " Üç Sıfırlı Dünya" kitabında, ortaya koymaya çalıştığı gibi, dünyadaki ekolojik dengelerle birlikte ekonomik dengelerin altüst olmaları, çevresel,toplumsal, siyasal, kültürel ve ekonomik sorunların, birbirlerini etkileyen, bir bütünlük ve süreklilik içinde, ele alınmalarından kaynaklanıyor. Dünyanın çok boyutlu çevresel, çok köklü ekonomik, çok önemli siyasal ve çok derin kültürel sorunları var. Bu yüzden, Kate Raworth'un "Dougnut Economics"i ve Giorgos Kallis'in "Degrowth"u gibi, bütün ülkelerde hayatın güvencesi olan, ekolojinin ekonomisini ve ekonominin ekolojisini araştıran çalışmalar yapılıyor.

*

İnsanlar İtalya'da tasarlanan elbiseler giyerek, Hindistan'daki pamuk yetiştiricisinden, Brezilya'daki ve Türkiye''deki kumaş üreticisine kadar, milyonlarca üreticinin ve tüketicinin hayatını etkiliyorlar. Bütün dünyada, günlük yaşantının vazgeçilmez bir parçası haline gelen, motorlu araçların egzos gazları, dünyanın karşı karşıya olduğu çevre sorunlarına, siyasal, ekonomik, ekolojik ve etik boyutlar getiriyor. İnsanların hava benzeri doğal kaynakların bedelsiz olduğunu düşünmeleri ve sınır tanımayan açgözlülükleri,dünyanın dengelerini altüst ediyor, depremlere, sellere, toprak kaymalarına ve yangınlara yol açıyor.

*

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın mısralarına benzetilerek söylenirse, insanlar ekolojinin ekonomisinin ve ekonominin ekolojisinin ne bütünüyle içinde ne de bütünüyle dışında durarak, büyük doğal afetlere davetiye çıkarıyorlar. Ekonominin olduğu kadar ekolojinin de, "etik" insanların kültürlerinden ve değerlerinden arındırılarak, bütünüyle "ekonomik" insanlar bırakılması mümkün değildir. İnsanların rant ve kazanç elde etmek için, her yolu ve her yöntemi mübah görmeleri, dünyayı büyük bir yangın alanına dönüştürmüştür. Ekonominin olduğu kadar ekolojinin de merkezinde, "iyilikleri özendiren, kötülükleri önleyen güzel insanlar vardır.

*

Ekolojiyi ekonomiden, ekonomiyi ekolojiden ayırarak, aralarına aşılmaz duvarlar örenler, fiziksel ürün ve hizmet üretiminden daha çok, finansal ürün ve hizmet üretiminde yarışırlar. Yarış sonucunda, hayatın bütün boyutlarında, canlılar arasındaki doğal yasalardan önce, insanların elinde doğallığını yitiren yasalar önem kazanırlar. Doğallığını yitiren ekonomi, insanlardan daha çok, gözleri hiçbir zaman doymayan küresel kuruluşlara hizmet ederek. güçlerine güç katar. Onlar sürekli yenilerini geliştirdikleri silahları satmak için, bütün ülkeleri savaştan savaşa sürüklemenin, binbir yolunu bulurlar.

*

Dünyada nasıl ekolojide, bütün canlılar arasında eşsiz bir uyum ve kusursuz bir düzen varsa, ekonomide bütün insanlar arasında, eşsiz bir uyum ve kusursuz bir düzen vardır. Ekolojinin uyumunu ve dengesini bozanlar, ekonominin uyumunu ve dengesini bozarlar. Ekoloji tabiatın, ekonomi hayatın şarkısıdır. Tabiatın şarkısının güftesi olmadan, hayatın şarkısı bestelenmez.

*

Ekolojik dengeyle ekonomik denge ortak alanlarını yitirirlerse, bütün dünya her şeyin yakıldığı, her şeyin yıkıldığı, büyük bir savaş alanına dönüşür.

*

Tabiat ekolojinin, hayat ekonominin hem temelidir, hem kaynağıdır, hem güvencesidir.

*

Ekoloji ekonomiye değil, ekonomi ekolojiye uyum sağlamak zorundadır.

*

Dünyada insanı koruyan, her şeyi korur, insanı yitiren her şeyi yitirir.