Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Eylül 2021

32 yazı

1 Eylül 2021, 12:05

DOĞU'DAN BATI'YA DÜNYA SERBEST PAZAR EKONOMİSİNİ ETİK PAZAR EKONOMİSİNE DÖNÜŞTÜRMEK ZORUNDADIR

İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikimi içinde, etik değerlerin önemi sürekli vurgulanmıştır. Ancak Batı dünyasında estirilen pozitivist rüzgarlarla, Ekonomi başta olmak üzere, bütün bilimler sekülerleştirilmeye çalışılmıştır. Bilimin kutsallaştırılması ve etik ilkelerin ekonomik gelişmelerin, önündeki engeller olarak görülmesi, dünya üniversitelerinde etikle ilgili derslere, yer açılmasını geciktirmiştir. Yirminci yüzyıldaki gelişmeler, etiği bütün bilimlerin ana çalışma konusu haline getirmiştir.

*

Soğuk Savaş sonrasında Ekonominin, diğer bilimler gibi etikle iç içe, her yerde genelgeçer ilkeleri olan bir bilim olduğu ortaya konulmuştur. Artık kuramlarıyla, uygulamalarıyla, ekonominin sürükleyici güçleri olan öncüler, bencillikle, acımasızlıkla, duygusuzlukla, insafsızlıkla ve etiksizlikle suçlanmıyorlar ve yerden yere vurulmuyorlar. Yeni dünyada ekonomi, “Pazar Ekonomisi”, “Kar ve Zarar Bilimi”, “Serbest Girişim Düzeni” gibi, isimler altında ele alınmaktadır.

*

Yirmi birinci yüzyılda ekonomi deyince, kimsenin aklına geçerliliklerini yitiren Kapitalizm ya da Komünizm gelmemektedir. Bütün dünyada etiksiz ekonominin, ekonomisiz etiğin olmayacağı açıkca görülmüştür. Çünkü hem ekonomi, hem de etik insanların tutumlarıyla, davranışlarıyla ve tercihleriyle çok yakından ilgilidir. Etik boyutu olmayan, hiçbir ekonomik eylem yoktur. Ekonomi etiğe, etik ekonomiye duyarsız değildir, her ikisi birbirinden etkilenir.

*

Yerüstü ve yeraltı kaynaklarıyla, dünyanın zenginliklerini değerlendirmede, Kutsal Kitaplar, yüzyılların içinden süzülüp gelen değerleriyle, bütün bilimlerin olduğu kadar, küresel etik ilkelerinin de ana kaynağını oluştururlar. Ebu Yusuf ekonomide, kazancı ve zararı ele alan, alışverişte etik ilkelerin önemini vurgulayan, düşünürlerin başında gelir. Toplumların ekonomik güçleri, her dönemde üreten eller olmasını bilen ve üretmenin coşkusunu duyan, ilkeli insanlardan kaynaklanır.

*

Kutsal kültürün etik ilkeleriyle, ekonominin doğal yasaları arasındaki ortak alan, sanıldığından çok daha büyüktür, çatışmadan daha çok örtüşme vardır. Kutsal kültür iki dünya kültürüdür, hiçbir zaman ya dünya ya öteki dünya denilmez, hem dünya hem öteki dünya denilir. Dünyada iyi olanlar, iyilik arayanlar, iyilikte yarışanlar iki dünyada iyilik bulurlar, kötü olanlar, kötülük arayanlar, kötülükte yarışanlar, iki dünyada kötülük bulurlar. Etik ilkeler kötülükleri değil, iyilikleri özendirmek için vardırlar.

*

Ekonomide amaçlar açıkça ortaya konulursa, araçların amaçlara dönüşmesi önlenir. Ekonomi toplumların üretim güçlerini büyütmek için, hayatı bütün alanlarıyla kucaklayan, çok boyutlu, çok işlevli ve çok kapsamlı düşünce ve eylem dünyasıdır. Dünyada ekonomi, bütün ülkelerin el ele vererek, etik ilkeleri ve ekonomik yasaları çiğnemeden, insanlığın birikiminden yararlanarak, dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, toplumların zorunlu ihtiyaçlarını, karşılama bilimine dönüşmektedir.

*

Ekonominin etikten bağımsızlığını ileri süren kuramlar, ekonomik olayları açıklamakta yetersiz kalmaktadırlar.

*

Dünyada üreten eller olmak, üreten eller olmayı özendirmek, hem ekonomik hem etik bir sorumluluktur.

*

Dünyada hiçbir yerinde, para yüklü bulutlar yoktur, para gökten yağmur gibi yağmaz.

2 Eylül 2021, 12:28

DÜNYANIN HER ÜLKESİNDE SULAR CANAVAR RUHLU İNSANLARIN ELLERİNDE CANAVARLAŞIRLAR

Kültür ve ekonomi arasında, dayanışma ve yardımlaşmanın yolunu açmadan, insan ve tabiat arasında, uyum ve dengenin sağlanmas mümkün değildir. Nasıl kültür ekonomiyi bağrında taşırsa, tabiat da insanı bağrında taşır. Tabiat olmadan insan, insan olmadan hayat olmaz. Seyit Hüseyin Nasr'ın "İnsan ve Tabiat" kitabında vurguladığı gibi, varoluşun anlamı tabiatta gizlidir. İnsan tabiatın bağrından gelmiştir, yine tabiatın bağrına dönecektir. Tabiattan uzaklaşan hayattan uzaklaşır.

*

Tabiata bakıldığında, başta su olmak üzere, toprak, hava ve güneşten oluştuğu görülür. Tabiatın dört ana unsurunun her biri, insanın hayatında vazgeçilmez bir yer tutar. Birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan, dört ana unsuruyla, tabiat bir bilgelik ve hayat kaynağıdır. Aydınlanma dönemiyle, büyük bir güç kazanan seküler kültürün, her alanı kuşatmasıyla, tabiatın dayandığı kutsal kültür, bütünüyle göz ardı edilmiştir.

*

Yeni düşünme ve görme yöntemleri geliştiren Peter Senge, arkadaşlarıyla bir halka oluşturarak, konuşa konuşa, dinleye dinleye, gözleye gözleye yazdıkları, “Presence” ismini verdikleri kitaplarında, Masaru Emoto’nun “Messeges from Water” adını verdiği, kitabından yola çıkarak, bilgelikle bilgiyi harmanlamışlardır. Onlar öğrenmesini öğrenmenin, doğal yasalarını araştırırken, tabiatla iletişime geçmenin, öneminin üzerinde önemle durmaktadırlar.

*

Anadolu insanının kültüründe, eylemler düşüncelere bakarak değerlendirilir. İnsanlar düşündüklerini eylemlere dönüştürürler. Eylem görünmeyen dünyadaki düşüncenin, görünen dünyaya yansıyan gölgesidir. Eylemle düşünceler kristalleşerek, hayatı kolaylaştırmanın dinamiği olurlar. Hayatın yaşanır kılınması, insanların düşüncelerini güzelleştirerek, eylemlerini güzelleştirmelerine bağlıdır. Düşünceleri güzel olan insanların, eylemleri çirkin olmaz.

*

Emoto durur gibi akan, akar gibi duran, düşünce ve eylem kaynağı suya hayrandır. Dünyanın üçte ikisi sularla kaplıdır. İnsan bedeninin yüzde yetmişi de sudan oluşur. Tabiatın ana unsurlarından, biri olan suyu tanımadan, insanı tanımak kolay değildir. Hem sert, hem yumuşak olan, suyun sırrı, hayatın sırrıdır. Emoto çektiği fotoğraflarla, temiz suların kristallerinin düzgün ve düzenli, kirli suların kristallerinin, şekilsiz ve dağınık olduğunu göstermiştir.

*

Emoto biyolojik olarak, bütün canlılığını yitiren damıtılmış suyun, zayıf ve şekilsiz olan kristallerinin, güzel müzik ve tatlı sözlerle, güçlü ve düzgün kristallere dönüştüğünü, yaptığı çalışmalarla ortaya koymuştur. Su gibi, tabiatın diğer üç ana unsuru da, güzel insanların elinde güzellikleri, çirkin insanların elinde de çirkinlikleri büyütür. Yunus'un şiirlerinde anlattığı gibi, dört unsuruyla birlikte tabiat canlıdır. Tabiatı cansızlaştırmaya çalışanlar, tabiattan önce kendilerini cansızlaştırırlar.

*

Düşünce ve eylem, insan ve su gibi, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan bir bütündür. Düşüncenin güzelliği eyleme, eylemin gücü düşünceye yansır. İnsan iç ve dış dünyasıyla bir eylem ülkesinde yaşar.

*

İnsanın düşünceleri güzelse, eylemleri de güzel olur. Ana- dolu’da “Bir insana kırk kere sen güzelsin denilirse, o insan güzel olur” denilir.

*

İnsan ve tabiat aynı kutsal kaynaktan beslenir. Her ikisi de Allah’ın sınırsız güzelliklerinin yaratılanda yansımasıdır.

3 Eylül 2021, 12:02

EDEBİYATÇILAR KÜLTÜRDE VE EKONOMİDE GÖKYÜZÜNÜN BALINI YERYÜZÜNÜN PETEĞİNE TAŞIRLAR

İnsanlar yağmur benzeri, gökyüzünden yeryüzüne gelmişlerdir. Her insan kendisine verilen zaman tamamlandığında, yağmurun buharlaşıp gökyüzüne yükselmesi gibi, geldiği yere dönecektir. Nasıl gündüzün maverası geceyse, yeryüzünün maverası da gökyüzüdür. İnsan yitirdiği gökyüzünü, yeryüzünün ötesinde bulacaktır. İnsanın en büyük ve en önemli görevi, gökyüzünün balını, yeryüzünün peteğine taşımaktır.

*

Yeryüzü gökyüzünün kovanıdır. Gökyüzünün yeryüzündeki kovanında, bilinmeyen ballar bulmak için, Goethe gibi, “Benim servetim zaman, benim tarlam zaman” demesini bilmek gerekir. Gökyüzünün balını, yeryüzünün peteğine taşımak için, zamanın yoğurucusu olmak gerekir. Hayatın her alanında iyilikte, güzellikte ve dürüstlükte yarışmadan, zaman avuçların içine alınarak yoğurulmaz. Zamanın nabzını tutanlar, hem yeryüzünde, hem de gökyüzünde zamanı değerlendirmesini bilenlerdir.

*

Dünyada edebiyat dergileri, “Her şeyin bir maverası vardır, maverasız hiçbir şey olmaz” diyen, edebiyat severlerin bir araya gelmesiyle kurulmuştur. Edebiyat sevdalıları, birbirlerini tanırlar, severler ve güvenirler. Edebiyat edebiyatçıların güzelliği, iyiliği ve doğruluğu arama serüvenidir. Onlar bütün ülkelerin, önemli dergilerini ve büyük edebiyatçıların bilirler. Arıların bal yapmak zorunda oldukları gibi, edebiyatçılar da yazmak zorundadırlar.

*

Edebiyat dergileri, yeryüzünün maverası gökyüzüdür diyerek, sayfalarında yeryüzüne ve gökyüzüne dönük, hiçbir konuya uzak durmazlar. İnsanın olduğu yerde edebiyat, edebiyatın olduğu yerde insan vardır. Nasıl ağacın meyva vermesi ağacın, gülün kokması gülün göreviyse, edebiyatçının yazması da edebiyatçının görevidir.

*

Edebiyatçıların döne döne yazdıkları roman, insanın romanıdır. İnsanı ilgilendiren her konu, edebiyatçıları da ilgilendirmiştir. Edebiyatçılar kutsal kitaplarda söylenmemiş bir söz yoktur diyerek, edebiyatın aynasını hem yeryüzüne, hem de gökyüzüne tutarlar, yeryüzünde gökyüzünü, gökyüzünde yeryüzünü görmeye çalışırlar. Edebiyatçılar iki dünyayı bilenlere öğrenci, bilmeyenlere öğretici olurlar.

*

İki dünyanın edebiyatçıları, seküler kültürün yanlışlarına değil, kutsal kültürün doğrularına odaklanmışlardır. Onların edebiyatı nefret ettirmek için değil, sevdirmek için bilirler. Dünya yaşanmayacak kadar daralırsa, edebiyatçılar dünyayı, şiirleriyle, hikayeleriyle, denemeleriyle ve romanlarıyla genişletirler.

*

Edebiyatla hayatı kolaylaştırmak, güzelleştirmek ve sevdirmek edebiyatçıların işidir. İnsanlar için iyi olanlar, edebiyat için de iyi olurlar.

*

Gökyüzü yeryüzünün, edebiyat insanın maverasıdır. Maverası güzel olanların, kendileri daha güzel olurlar.

*

Edebiyatın yarısı sevmek, yarısı da sevdirmektir. Sevenler sevilirler. "Sevelim sevilelim."

4 Eylül 2021, 12:55

MÜSLÜMAN ÜLKELERDE DEMOKRATİK YÖNETİMİ DÜNYA DEMOKRASİ TARİHİNİ İYİ BİLEN BİLGELER ZENGİNLEŞTİRİR

Yirmi birinci yüzyılda dünyanın bütün ülkelerinde, demokrasi tartışmaları gündemlerde, ilk sıralarda yer alıyor. Sekülerlik gibi her ülkenin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısına göre tanımladığı demokrasi, gelecek yıllarda Çin ve Rusya başta olmak üzere, bütün dünyada tartışılmaya devam edecektir. Amerika’nın başkanlıkla, Fransa’nın yarı başkanlıkla ve İngiltere’nin meclisle yönetiminin geliştirilmesi için, dünya üniversitelerinde araştırmalar devam ediyor.

*

“Halksız Demokrasi” ve “Seçimle Gelen Krallar” kitaplarıyla, demokrasi uygulamalarını eleştiren, Maurice Duverger demokrasiyi, “Yöneticilerin dürüst ve serbest seçimler yoluyla seçildiği yönetimler” olarak tanımlamaktadır. Demokrasilerde seçmenler seçimlerle, güçler ayrılığına özen göstererek, yasama ve yürütme çalışmalarını yapacak yöneticileri seçerler. Ve bir dönem için kendileri adına, karar verme yetkisi verirler.

*

Demokratik yönetimlerde meclisler, siyasal partilerle bütün seçmenlerin görüşlerini, ne kadar güzel yansıtırlarsa, o kadar güzel sonuçlar alırlar. Bu yüzden demokratik kurumlara ve demokratik kurallara önem vererek, savunan siyasal partiler demokrasilerde, vazgeçilmez bir yer tutarlar. İster iktidarda, ister muhalefette olsun partiler, dünyadaki gelişmelere uyum sağlamada başarılı olmazlarsa, demokratik yönetimleri zenginleştiremezler.

*

Osmanlı dönemindeki iki Meşrutiyet, Cumhuriyet yıllarındaki tek ve çok partili yönetimleriyle,Türkiye İngiltere gibi, Fransa gibi Avrupa ülkelerinden geri kalmayan, yüzyılların içinde oluşan zengin bir yönetim birikimine dayanır. Türkiye’de meclis geleneği Tanzimatla başlar. Dünyada demokratik yönetimlerin başarısı, açıklık içinde sürekli yenilenmelerine dayanır. Gelişmelerin sürükleyici güçleri olmayan yönetimler, uzun dönemde varlıklarını koruyamazlar.

*

Demokrasilerin yenilemesinin, özgün eserler vermesinin en büyük kaynağı, Kabiloğullarının bilginlerinden daha çok, Habiloğullarının bilgelerinin katkılarıdır. Dünya yönetim tarihinde ilk yazılı anayasa, İngilizlerin “Magna Carta”sından çok önce, Son Peygamberin hazırladığı ve başarıyla uyguladığı “Medine Sözleşmesi”dir. Medine’de ilk örneği verilen yönetim, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminde, çok önemli bir kaynak oluşturur.

*

Dünyada Yirmi birinci yüzyılda, tartışılan demokrasinin tarihi, iki yüzyılı bulmaz. Bütün ülkelerdeki siyasal partiler, yüzyılı çok aşmayan bir geçmişe dayanırlar. Ülkelerin yönetiminde iyilerin en kötüsü, kötülerin en iyisi olan demokratik yönetimler, her zaman gelişmeye açık yapılarıyla, yönetimlerde bir amaç olmaktan daha çok, bir araç işlevi yüklenirler. Demokrasiler değer kaynakları olma görevi değil, değerleri koruma görevi yüklenirler.

*

Büyük sayılar yasasının, geçerli olduğu demokrasilerde, çoğunluk her zaman doğrulukta birleşir.

*

Demokrasi insana değer vermektir.İnsanda yönetimi, yönetimde insanı görmektir.

*

Demokrasilerde insanlar yönetimleri, kurşun atarak değil, oy atarak değiştirirler.

5 Eylül 2021, 13:03

KÜLTÜRLERİ DERİN OLMAYAN TOPLUMLARIN EKONOMİLERİ ZENGİN OLMAZ

Yirminci yüzyılın ilk yarısında, birbirini izleyen iki dünya savaşıyla, Avrupa ülkeleri bütün altyapı yatırımlarını yitirdiler. Onlar savaşlar sonrasında, kültürel kaynaklarına dayanarak, ekonomilerini yeniden inşa etmeyi başardılar. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında da, Müslüman ülkeler iç ve dış savaşlarla, yakıldılar ve yıkıldılar. Birbirini büyüten savaşlar, doğal kaynak zengini ülkeleri, temel ihtiyaçlarını karşılamayan ülkelere dönüştürdüler.

*

İslam dünyası küllerinden doğmasını bilen anka kuşu gibi, savaşların yol açtığı yıkıntılar arasından doğmak için, kültürel kaynaklarına dönerek, ekonomisini sağlam temeller üzerine inşa etmek zorundadır. Dünyada hiçbir ülkenin, kendi kültürel değerlerini bir kenara iterek, başka ülkelerin kültürel değerleriyle, güçlü bir ekonomik yapıya kavuşması beklenmez. Bütün ülkelerde ekonomik güç, kültürel güce dayanır. Başarı kaynağı kültürel zenginliktir.

*

Tarih boyunca derin bir kültüre sahip olmayan toplumların, zengin bir ekonomiye sahip oldukları görülmemiştir. Toplumun bütün kesimlerinin benimsediği, sürekli zenginleştirdiği ortak kültür, güçlü bir ekonominin beslendiği, en önemli kaynaktır. Kültür bilinci olmayan bir toplumun, ekonomi bilinci olmaz. Kültür ekonominin, ekonomi hayatın temelidir. Kültürün değerleri ekonomiye, ekonominin büyüklüğü hayata yansır.

*

Sezai Karakoç şiirlerinde ve düşünce kitaplarında, kültür ve ekonomiyi, bütünlük ve süreklilik içinde ele alan, düşünür ve şairlerin başında gelir. Onun düşünce ve sanat dünyasında, kültür ve ekonomi, birlikte ele alınır ve altın oranda harmanlanır. O şiir ve düşüncede oluğu gibi, kültür ve ekonomide de yeni bir çığır açmıştır. Onun için kültür ve ekonomi, alanında verilen savaş, cephelerde verilen savaştan çok daha önemlidir.

*

Karakoç’un “Diriliş Neslinin Amentüsü” isimli kitabında vurguladığı gibi: “İslam ekonomisinde, kişinin hür teşebbüs yetisini körelten devletçiliğe yer olmadığı gibi, tröstlerin doğumuna sebep olan tekelci özel sektör kapitalizmine de yer yoktur.” Onun önerdiği kültürel doku ve ekonomik yapıda, çarşı caminin, cami çarşının bir uzantısıdır. Müslüman toplumlarda, cami kültürün, çarşı ekonominin, iki ana dinamiğidir.

*

Yüzyıla yakın bir süreden beri, büyük bir savaş görmeyen Türkiye’nin, ekonomisine yeni açılımlar kazandırması, kültürüne yeni açılımlar kazandırmasına bağlıdır. Dünyanın önde gelen düşünürlerinin, sürekli vurguladıkları gibi, toplumları güçlü kılan ana dinamik, bağlandıkları ve durmadan, yeniledikleri kültürel değerleridir.

*

Kültürel alanda üretici olmayan toplumlar, ekonomik alanda tüketici olurlar.

*

Dünyada ekonomi kültüre değil, kültür ekonomiye bilinç kazandırır.

6 Eylül 2021, 12:21

DÜNYAYI İŞLERİ GÜZEL YAPANLAR DEĞİL GÜZEL İŞLERİ YAPANLAR YAŞANIR KILARLAR

Bütün ülkeleriyle dünya, işlerini güzel yapanların değil, güzel işleri yapanların çoğalmasıyla yaşanır kılınır. Güzel işleri yapanlar ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın, güzel yanlarını görmesini bilenlerdir. Güzellik alıp, güzellik satmayanlar, güzelliği güzellikle tartmayanlar, yeryüzündeki güzelliği yakalayamazlar. Dünyayı güzelleştirenler, zamanla güzelliğini yitirmeyenlerdir. Zamanla kaybolan güzellik, güzellik değildir.

*

Güzel işleri yapabilmek için, güzel olmanın en güzel örneklerini vermiş olanların, yolundan gitmek gerekir. Onlar Anadolu’da aynı dönemde yaşayan, İbn Arabi, Mevlana ve Sadreddin Konevi gibi, güzelliğe giden yolun yıldızlarıdır. Güzelliği aramanın, güzel olmanın yol haritasını arayanlar, onların kitaplarında bulurlar. Onlar her çağda güzeldir, onların güzelliği herkesi kuşatır. Hiç kimse onların, güzellik alanının dışında kalmaz.

*

Güzellikle donanmanın, güzelliği kuşanmanın bilgisi olan Dergah kültürü, Anadolu’dan dalga dalga genişleyerek, bütün dünyayı etkilemeye devam etmektedir. Reynold Nicholson, An- nemarie Shimmel, Eva Mayerovitch başta olmak üzere, hem Doğuyu hem de Batıyı bilen bilgeler, Dergah kültürünün ana kaynaklarını, Batı dillerine taşımışlardır. Onlar dış zenginlik- leri içinde, iç zenginliklerini yitiren insanlara, bilinmeyen bir dünyanın kapılarını açmışlardır. Batı dünyasının ulaştığı, dış zenginlikle gelen sarhoşlu- ğun, yol açtığı bolluk körlüğü, insanların akıllarını başların- dan almıştır. İç dünya yoksulu insanlar, ellerine geçirdikleri, dış zenginleri korumak ve büyütmek için, akıl almaz yollara baş vurmaktan çekinmemektedirler. Bunun için, alkol tutkun- luğu, uyuşturucu alışkanlığı ve kazanmayı savaşa dönüştüren, futbol benzeri kitle sporları, önü alınmaz artçı deprem sarsın- tıları gibi, bütün dünyaya yayılmaktadır. Yaşı ve işi ne olursa olsun, iç zenginliklerini yitiren insanlar, başkaları tarafından parmakla gösterilmek için, anlamsız işler ve yararsız kazançlar peşinde koşmaktadırlar. İnsanlara neyin yararlı, neyin de zararlı olduğunu anlatmak için, dış dünya- nın zenginlikleri yeterli olmamaktadır. Dış zenginlik körlüğü- ne uğrayanların, yolunu aydınlatmak için, insanların gözlerini görünen dünyanın zenginliklerinden, görünmeyen dünyanın derinliklerine çevirmeleri büyük önem kazanmıştır.

*

İnsanların dış dünyalarındaki işleri güzel yapmaları, doyumsuzluğa yeni kapılar açmaktadır. Dış dünya zenginliklerinin, iç dünya zenginliklerine katkıda bulunmaları için, bütün insanların işleri güzel yapmanın değil, güzel işleri yapmanın peşinden koşmaları hayati önem taşır. Bu yüzden dergah kültürü, bütün dünya için hayati önem taşımaktadır. İç dünyayı zenginleştirmek, yeri geldiğinde dış dünyanın zenginliklerinden vazgeçmesini bilenlerin işidir.

7 Eylül 2021, 12:23

İKİ DÜNYADA KURTULUŞA ERMEDE DİNLERİN İŞLEVİ TOPLUMLARI UYUTMAK DEĞİL UYANIK TUTMAKTIR

İnsanlık tarihi boyunca dinler, üretim ve yönetim kültürünün ana kaynağını oluşturmuşlardır. Köklü inanç gelenekleri olmayan toplumların, kurdukları devletler uzun ömürlü olmamıştır. Dinleri toplumların afyonu olarak gören yönetimlerin, kutsal değerleri ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın dışına atmaya çalışmaları, bütün ülkelerde büyük şiddet fırtınaları estirmiştir. Kutsal kültürün kurumlarına ve kurallarına savaş açılmıştır.

*

Var olan Allah’ı yok sayan devrimler, seküler kültürü kutsallaştırmakla kalmadılar, dünyanın her yanında öncülerini kutsallaştıran, otokratik yönetimlerin ortaya çıkmasına yol açtılar. Öncülerine tapılan yönetimlerde, demokrasiler dünyanın en kötü yönetimleri olarak suçlandılar. Çalışanların dışındaki insanların, açgözlü, kıskanç ve kinci oldukları ileri sürülmüştür. İnsanların iyiliklerden daha çok kötülüklerin peşinde koştuklarına inanılmıştır.

*

Dünyanın Yirminci yüzyılı, devrimler ve karşı devrimler yüzyılı olmuştur. Kapitalist ülkelerle Komünist ülkeler, her alanda birbirleriyle savaşmışlardır. Bu yüzden Doğu’da ve Batı’da demokrasi, özgürlük, eşitlik, savaş ve barış alanına ilişkin yeni çalışmalar devam etmektedir. Tarihin her döneminde, dünyayı değiştiren düşünce ve eylemler, en çalkantılı yıllarda ortaya çıkarak, büyük dönüşümlere yol açmışlardır.

*

Yirminci yüzyıl hem Avrupa’da, hem Asya’da savaş yüzyılı olmuştur. Yirmi birinci yüzyılın başında, Ortadoğu ülkeleri yakılmıştır, yıkılmıştır. Yeni yüzyılda İslam dünyası, seküler kültürün çorak topraklarından, kutsal kültürün bereketli topraklarına dönülmesine öncülük yapıyor. Dünya düşünce tarihinde, İslam ilk gelen sondur, son gelen ilktir. Bunun için dünyanın bilgi ve bilgelik birikimi, Kur’an’a düşülmüş uzun bir dipnottur.

*

Dört kitapla birlikte peygamberler arasında, ayrım gözetmeyen Kur’an, savaşa son veren barışın yol haritasını verir. Bu yüzden büyük dinlerin, sarsılmaz inancıyla, “ateş” alanını “gül” bahçesine, “savaş” dünyasını “barış” dünyasına dönüştüren İbrahim Peygamberde buluşması, hayati önem kazanmıştır. Guenon, Schoun, Lings, Nasr gibi, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren gelenekçi aydınların düşünce dünyasında, dinlerin sözlerinden önce özleri büyük ağırlık taşır.

*

Yirmi birinci yüzyılda üç kitaplı dinin, önde gelen bilgeleriyle birlikte, dünyada eleştirel düşünmesini bilen bütün aydınlar, dinlerin farklı yanlarından daha çok, ortak yanlarını gündeme taşıyorlar. Bu yüzden dünyanın bütün ülkelerinde insanlar, kitapları kutsallaştırılan peygamberlerden daha çok, kutsal kitap verilen peygamberleri izliyor. Eleştirel düşünenler, akıl paslanmasının ve gönül kirlenmesinin üstesinden,“Dört Kitap”la gelineceğini görüyorlar.

*

Yeni yüzyılın cevapları bilinmeyen, sorunlarının çözümleri, bilginlerde değil bilgelerdedir.

*

Kutsal kitaplar bütün insanlığın, bilgi ve bilgelik birikimin, vazgeçilmez kaynaklarıdır.

*

Barış dünyasını savaş dünyasına, dinleri afyonlaştıranlar dönüştürmüştür.

8 Eylül 2021, 12:27

DÜNYANIN DEMOKRATİK ÜLKELERİNDE KERAMET DEMOKRASİLERDEN DEĞİL YÖNETİCİLERDEN KAYNAKLANIR

Yirmi birinci yüzyılın başında, ülkelerde ekonomik ve siyasal sorunlara çözüm arama söz konusu olduğunda, ilk akla gelen yönetimlerin demokratikleşmesi oluyor. Demokrasi Batı ülkelerinde, yöneticileri seçme yöntemi olmaktan daha çok, bir değer, bir inanç kaynağı, olarak düşünülüyor. Devlet yöneticileri demokratik yöntemlerle seçilirlerse, toplumun bütün kesimlerinin seçilenleriyle, seçenleriyle kusursuz insanlara dönüşmeleri bekleniyor.

*

Ülkelerde yöneticilerin seçimlerle yönetime gelmeleri, seçimlerle yönetimden ayrılmaları, ülkelerin üretim yapılarının, kültürel dokularının ve siyasal değerlerinin güçlenmesinde, gerekli olmakla birlikte, hiçbir zaman yeterli değildir. Çünkü Edgar Morin’nin “Avrupa’yı Düşünmek” kitabında vurguladığı gibi: “Demokrasinin temelinde ne bir değer, ne de bir doğru vardır.” Demokrasi değer kaynağı, bir din değildir, bir yöntemdir.

*

Demokratik yöntemler ülkeden ülkeye değişen, yıldan yıla gelişen bir kurallar yumağıdır. Bunun için bütün ülkelerde, seçim yöntemleri gözden geçirilerek, sürekli geliştirilmeye çalışılır. Dünyada güçlü ekonomik yapıların, köklü siyasal kurumların oluşturulmasında, belirleyici olan demokratik seçim yöntemlerinden önce, doğrulukta yarışan, her alanda iyiliklerin yollarını genişleten, kötülüklerin yollarını daraltan insanların oylarıdır.

*

Demokratik yönetim konusunda, Doğu ve Batı ülkelerinde, kim ne derse desin, keramet demokraside değil, seçim yapmasını bilen insanlardadır. Ülkelerde çoğunluk üretimi artırmada yarışırsa, üretmesini bilenler, tüketimi artırmada yarışırsa, tüketmesini bilenler yönetici olarak seçilirler. Seçenler değişmeden, seçilenler değişmezler. Demokrasilerde seçenler, seçilerin habercileridir, güneş toplumları güneşi, ateş toplumları ateşi seçerler.

*

Seçim yöntemleriyle güneşi arayanlar ateşi, ateşi arayanlar güneşi bulmazlar. Seçim yöntemlerindeki aksamalar yüzünden, güneş gibi yöneticiler arayanlar, ateş gibi yöneticiler seçerlerse, seçilenler dönemlerini tamamlamadan yönetimden ayrılmak zorunda kalırlar. Dünyanın her ülkesinde insanlar, seçimlerde yanlış kararlar alırlar. Ancak demokratik yönetimlerde, belirli aralarla tekrarlanan seçimlerle, yanlışlardan dönülür.

*

Dünyada ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarının güvencesi, demokratik yönetimlerin zamanla değişen kurallarında önce, insanların zamanla değişmeyen değerleridir. Demokratik yönetimlerin kuralları, insanların yüzyıllar içinde oluşan değerlerini değiştirmezler. Ancak insanlar bilgi ve bilgelik dünyasındaki gelişmelerle, kuralları değiştirirler. Değerlerin kaynağında, kutsallaştırılan kitapları değil, kutsal kitaplar yer alır.

*

İnsanların değerlerine saygı göstermeyenler, demokrasinin ilkelerine saygı göstermezler.

*

Kutsal kitaplara dayananlar, savaş toplumlarını barış toplumlarına dönüştürürler.

*

Dünyada otokratik yönetimler zayıflarken, demokratik yönetimler güçleniyor.

9 Eylül 2021, 13:05

HER ALANDA SORUN VE ÇÖZÜM KAYNAĞI OLAN İNSANLAR EKONOMİNİN NESNESİ DEĞİL ÖZNESİ OLMALIDIRLAR

Dünyada ister özel, ister kamu, ister sivil olsun, kurumların ve kuruluşların başta gelen ekonomik sorunu: Ellerindeki kaynakları doğru yolda, verimli olarak değerlendirmektir. Hayatın bir boyutunda üretim varsa, bir boyutunda tüketim vardır. Hayatın hiçbir alanında üretmeden tüketmek mümkün değildir. Ekonomi, hayatın yaşanır kılınmasında, üretimle tüketim arasındaki uyumun, düzenin ve dengenin sağlanmasıdır.

*

Toplumlarda üretenlerle ve tüketenler arasındaki haksızlıklar, yazılı ve yazılı olmayan, etik ve ekonomik ilkelerle önlenir. Bu bağlamda, hayatın odak noktasında, ekonomik insandan önce etik insan vardır. Üretimin ve tüketimin yönetilmesinde, insanlar yeteneklerine göre üretirler, ihtiyaçlarına göre de tüketirlerse, kimsenin durumu kötüleşmeden, herkesin durumu iyileşir. Sağlıklı ekonomilerde, temel ihtiyaçların kıtlığı çekilmez, hayatın bütün boyutlarında savurganlık önlenir.

*

Bir ekonomide insanlar, kurumlar, kuruluşlar üretmediklerini tüketmezlerse, bütün dünyaya bir bulaşıcı hastalık gibi yayılan tüketim yarışı, temel ihtiyaçları karşılayan, üretim yarışına dönüşür. Doğal hayatta olduğu gibi, ekonomik hayatta da, hiçbir şey israf edilmezse, üretim ve tüketim sonrası oluşan artıklar ortadan kalkar. Ekonomik hayatta enflasyon başta olmak üzere, savurganlık bütün sorunların, bütün krizlerin kaynağıdır. Sınırlı dünyada savurganlık en büyük cinayettir. Enflasyon savurganlıkta sınır tanımayan devletlerin, üretilmeyeni tüketmelerinden kaynaklanır.

*

Dünyada enflasyonun ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta yol açtığı yıkımlara örnek olarak, savaş yıllarının Almanya'sı verilir. O yıllarda devlet görevlilerine, haftalık, hatta günlük ücret ödenmeye başlanır. Aynı yıllarda Maliye Bakanlığında çalışan F. Neumak' ın anlattığına göre, sabah verilen ücretlerin, öğle yemeğini karşılamadığı günler olur. Mark değer ölçüsü olma özelliğini yitirir. Kurumlarıyla ve kuruluşlarıyla, Almanya felç olur. İnsanlar ekonominin öznesi olmaktan çıkarlar, ekonominin nesnesi olurlar.

*

İnsanlar ekonominin nesnesi olurlarsa, kişilikleriyle birlikte sorumluluklarını da yitirirler, ekonomik hayatın her boyutunda yolsuzluklar, haksızlıklar ve soygunlar katlanarak artar. Ayrıca şans oyunlarına gösterilen ilgi ve alkollü içkilerle olan düşkünlük, inanılmaz boyutlara ulaşır. Bir toplumda insanların ekonominin öznesi olma özeliklerini yitirmeleri, topluma savaşlardan çok daha büyük zarar verir. Toplumun bütün kesimlerinde ekonomik ve kültürel değerler ayaklar altına alınır.

*

Dünyanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını savurganlığa ve açgözlülüğe kurban eden Kapitalist ve Komünist ekonomilerin sonuna gelinmiştir. Bütün dünya, insanı tüketimin nesnesi haline getiren bir ekonomi değil, insanı üretimin öznesi haline getirecek bir ekonominin özlemini çekiyor. İnsanlık yatağını yitirmiş bir nehirin denizi araması gibi, kafasını taştan taşa vura vura, ekonomi ve etik arasındaki uyumu ve dengeyi aramaktadır.

*

Yirmi birinci yüzyılda, insanlar ya ekonominin öznesi olacaklar ya da ekonominin nesnesi olarak, bütün dünyayı savaştan savaşa, krizden krize sürükleyerek yok olacaklardır. İki nükleer silah sahibi ülke arasındaki savaş, bütün dünyanın sonunu getirecektir.

10 Eylül 2021, 13:07

ÇATIŞMA DÜNYASINI BARIŞ DÜNYASINA YUNUS GİBİ SEVGİYLE SİLAHLANMASINI BİLENLER DÖNÜŞTÜRÜR

Asya’nın merkezinden, Avrupa’nın merkezine doğru, dünyayı yedi renkli gökkuşağı gibi kucaklayan Türk topluluklarının mayası sevgiyle yoğrulmuştur. Buhara’dan Bursa’ya, sevgiyle donanan, bilgelerin olmadığı bir dünya, Türk Dünyası olmaz. Türk dünyasının bilgeleri, sevmenin, sevilmenin, sevilen insanlara benzemenin, Allah sevgisinde yok olmanın, en güzel örneklerini vermişlerdir.

*

Sevmek ve sevilmek, bir bütünün ayrılmaz iki yüzüdür. İnsanlar tarafından sevilmek istenenlerin, insanları sevmesini öğrenmeleri gerekir. İnsanlar yaratılanları Allah için, sevmesini öğrenmezlerse, gönül olgunluğuna giden yolun, haritasını bulanları bulamazlar. Allah’ın sevgisinde yok olanların, halka- sına katılmadan, insanların gönüllerin sevgiyle dolması, çevresine sevgi saçması mümkün değildir. Sevmesini öğrenmek uzun soluklu bir süreçtir.

*

Çevrelerine sevgi saçanların, bir mıknatıs gibi, oluşturdukları çekim alanı içinde, insanların bir yandan seven gönül, bir yandan da veren el olmayı öğrenmeleri, büyük bir hız ve yoğunluk kazanır. İnsanlar birbirlerini dinleye dinleye, birbirle- rine sora sora, hem seven gönüller, hem de veren eller olmayı öğrenirler. Sevdiklerinden vermesini bilmeyenler, insanların sevgisini kazanamazlar. İnsanların gönüllerinin, güçle açılmayan kapıları, veren ellerle sonuna kadar açılır.

*

İnsan bedeninde kan, nasıl bir işlev yükleniyorsa, sevgi de toplum yapısında aynı işlevi yüklenir. Kanda alyuvarların azalmasının, bedene zarar vermesi gibi, toplumlarda sevginin azalması da, insanlara zarar verir. İnsanlar bir arada yaşamasını, karşılıklı saygı ve sevgi içinde, ellerinde olanları paylaşarak öğrenirler. Yirmibirinci yüzyılın cahilleri, okuma yazma bilmeyenler değil, sevme ve saymasını bilmeyenler olacaktır.

*

Kant etiği “Her türlü yarardan vazgeçme” olarak tanımlamaktadır. Kant’ın etik için yaptığı tanım, sevgi için de geçerlidir. Sevmek sevilenden hiçbir yarar ve karşılık beklemeden sevmektir. İnsanlar birbirleri bir yarar sağlamak için değil, bir gönül kazanmak için severlerse, Allah’ın sevgisini de kazanırlar. Allah sevgisini kazananlara, gökyüzü zenginliklerinin kapılarını açar, bilinmeyen dünyalar, insanların ayakları altına serilir.

*

İnsanlık tarihinde, John Hick’in vurguladığı gibi: “Geçmişle geleceğin ortalamasını almak mümkün değildir”. Dün gitmiş yarın gelmemiş, bugün dün ile yarının ortalaması değildir.

*

Toplumlarda sevenler ve sevilenler, geçmişte ya da gelecekte olanlar değil, tutumlarıyla ve davranışlarıyla, hem geçmişe hem geleceğe dokunarak, her ikisini de bugünde buluşturanlardır.

*

Zamanı aşanlar insanların gönül dünyalarında olduğu kadar, akıl dünyalarında da sevgi fırtınaları estirirler.

11 Eylül 2021, 12:57

TİCARET HAZİNESİ OLAN İPEK YOLU ÜZERİNDEKİ ÜLKELER BARIŞ DÜNYASININ HEM MİMARLARI HEM GÜVENCELERİ OLACAKTIR

Birbirine deniz yollarından daha çok kara yollarıyla bağlı, Asya, Avrupa, Afrika, dünyanın yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin toplandığı coğrafyadır. Üç kıtada hem yerel, hem de küresel önem taşıyan, dünyada pek çok ülkeden daha büyük şehirler vardır. Pekin, Buhara, Bakü, İstanbul, Berlin ve Brüksel ekseninde birçok şehir, ülkelerinin sınırlarını aşan, bir ekonomik ve kültürel güce sahiptir. Onlar ülkelerinin olduğu kadar, dünyanın da zenginlik kaynağıdırlar.

*

İstanbul gibi, üretim gücünün büyüme oranı, ülkelerinden daha büyük olan şehirler, bütün dünyanın ekonomik gelişme havzaları olurlar. Dünyadaki ürün, hizmet ve bilgi üretiminin, büyük bir kısmı, büyük şehirlerde gerçekleştirilmektedir. Philip ve Milton Kotler’in, “Küresel Pazarları Kazanmak” isimli kitaplarında vurguladıkları gibi: “Sovyetler Birliği'nin çökmesinin kaynağı, şehirlerinin çökmesidir. Aynı tehlike Amerika için de geçerlidir.” Dünyanın üretim merkezi, Amerika'dan Çin’e kaymıştır.

*

Çin dünyada Amerika’nın ardından gelen, ikinci büyük ekonomidir. “Çin Anonim Şirketi” ithalatıyla ve ihracatıyla, dünyanın en büyük ekonomik ağına sahiptir. Pekin gibi, Şanghay gibi, yirmiyi aşan büyük şehiriyle, Çin coğrafyası, bütün ülkeleri, İpek Yolunu keşfetmeye, İpek Yoluyla bağlantı kurmaya çağırıyor. Çin çekici teşvikleri ve büyük iç pazarıyla, dünya araba sanayisinin merkezi olmuştur. Bütün dünyanın önde gelen, küresel kuruluşlarının yolu, önünde ya da sonunda İpek Yoluna bağlanır.

*

Dünya ekonomisinde güç ve ağırlık, Atlantik deniz yolu ekseninden, İpek Yolu kara eksenine geçmektedir. Türkiye’nin dünya ekonomisinde, kendisine kalıcı bir yer edinebilmesi, deniz ekseni kadar, kara eksenine de önem vermesine bağlıdır. Kara eksenindeki İpek Yolu, üç kıtayı birbirine bağlayan, dünyanın en eski ticaret yoludur. Şehirler ticareti izler, ticaret yollarının kavşak noktalarına kurulur. Ticaret şehirleri, şehirler ekonomileri büyütürler. Yeni kervanlar tır konvoylarıdır.

*

Selçuklular ve Osmanlılar döneminde İpek Yolu, büyük bir gelişme göstermiştir. Şehirler, yollar, kervanlar, kervansaraylar, ekonomik ve kültürel hayatın merkezi olmuştur. Bugün olduğu gibi, geçmişte, Çin, Hint ve Türk pazarları, Avrupa pazarlarından çok daha canlı, çok daha önemlidir. Türkler yüzyıllar boyunca, İdil ve İndüs nehirlerinden, Nil ve Tuna nehirlerine kadar, İpek Yolunun güvenliğini sağlamakla kalmamışlar, ekonomik ve kültürel hayata da büyük bir canlılık kazandırmışlardır.

*

Çin’in içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar şehirleri birbirine bağlayan İpek Yolu, kervanları ve kervansaraylarıyla, ticaretin ve kültürün, bin bir renkli çiçeğinin açtığı, kıyılarında sürekli fuarlar olan yoldur. İpek Yolu şehirleri ülkelerle, ülkeleri de dünyayla bütünleştirmiştir. Şehirler ticaretle, ekonomi şehirlerle yeni boyutlar kazanmıştır. Yunus’tan Kant’a kadar, düşünce dünyasının zirvelerinin, özlemini çektikleri barış ortamı, şehirlerde oluşturulur. Barışın güvenliği ticaretle sağlanır. Afganistan'da savaş olursa, İpek Yolunda barış olmaz.

*

Ticaret hayatın kendisidir. Ticaretin olduğu coğrafyada savaş olmaz.Kazanırken kazandıranlar, birbirleriyle savaşmazlar. Ticaret tarihin her döneminde, çatışma işi değil, uzlaşma işi olmuştur.

*

Bırakınız alsınlar bırakınız satsınlar diyenler, birbirleriyle cephelerde silahlarla savaşmazlar, pazarlarda ürettikleri ürünlerle yarışırlar.

*

Toplumları savaş yoksullaştırırken, ticaret zenginleştirir. Ticaretle ekonomik, siyasal ve kültürel hayata canlılık kazanır.

11 Eylül 2021, 18:05

SEZAİ KARAKOÇ'UN MONNA ROSA'SINI EZBERE BİLEN DEĞERLİ PROGRAMCI HİKMET ÖZTÜRK'LE YAPTIĞIMIZ EKONOMİ DÜNYASINDAN KÜLTÜR DÜNYASINA UZANAN

ÇOK GENİŞ KAPSAMLI BİR ÖMÜR HİKAYESİ. TEŞEKKÜRLER VAV TV,TEŞEKKÜRLER SEVGİLİ MEÇİT OYAN,TEŞEKKÜRLER SEVGİLİ HİKMET ÖZTÜRK.

12 Eylül 2021, 13:06

HEM OTOKRATİK HEM DEMOKRATİK ÜLKELERDE YÖNETENLER GÜÇLERİNİ YÖNETİLERDEN ALIRLAR

Dünyanın her ülkesinde, politikacılar insanların akıllarına, ilkeleri ilkesizlik, işleri işşizlik olan insanları getirirler. Konuşmayan çoğunluklara karşı konuşan azınlıklar, politikacıların çoğunluğun işine yarayan eylemlerden daha çok, azınlığın işine yarayan eylemlerin peşinde koşmalarını isterler. Bu yüzden Charles De Gaulle, "Politikacılar başa geçmek için, rakipleriyle söz verme yarışına girerler" demektedir.

*

Gerçekleri yerine göre gizleyen, yerine göre açıklayan politikacılar, bütün ülkelerde güvenilmez, konuşma meraklısı, konuşan azınlıkları etkilemeye çalışan, ilkesiz insanlar olarak görülürler. Oyunlarla, yalanlarla ve yeminlerle, politikacıların amaçları, devletin sınırsız sanılan kaynaklarına el atmak ve devletin karşı konulmaz gücünden, sonuna kadar yararlanmaktır. Onlar kısa zamanda yükselirken, kısa zamanda da düşerler.

*

Ülkelerin hepsinde Edouard Herriot’nun gözlemlediği gibi: “Politikacılar dostlarının başarılarına, düşmanlarının başarılarından daha zor katlanırlar.” Yaz aylarında nasıl karıncalar, harmanları değil, buğdayları görürlerse, politikacılar da seçimlerde, ülkelerin geleceklerini değil, oturacakları koltukları görürler. Bütün ülkelerde politikacıların güçleri, kendilerinden kaynaklanmaz, oturdukları koltuklardan, bulundukları yerlerden kaynaklanır.

*

Politikacılar arasında iktidar olmak tutkusu, hizmet etmek isteğini önüne geçerse, gözleri iktidar olmaktan başka bir şeyi görmez. Bu yüzden bütün ülkelerde, iktidar olmak her şeydir diyen politikacılar, iktidar olmak için her şeyi yaparlar. “Bir devlet adamının dediğine inanmayın” diyen Alain, bütün insanları politika üzerine düşünmeye ve gereğini yapmaya davet etmektedir. Her ülkede insanlar politikaya önem vermek görevindedirler. Demokratik yönetimlerde, seçilenleri seçenler yönlendiririrler.

*

Politikacılara ve politikaya önem vermeyen insanlar, bedelini çok ağır olarak öderler. İletişimdeki gelişmelerle gizliliğin ortadan kalktığı, yazılar gibi sözlerin de kaldığı dünyada, hem yönetenlerin hem yönetilenlerin en güçlü sermayeleri dürüstlükleridir. Bütün ülkelerde karşı karşıya olunan sorunların kaynağında, seçimlerde ilk sıralarda yer almak için, etik dışı yollara başvurmaktan kaçınmayan politikacılar vardır.

*

Irak'ta, Suriye'de, Afganistan'da olduğu gibi, ilkesiz politikacıların yol açtıkları, yıkımların faturalarını bütün insanlar çok pahalı ödemektedirler. Bu yüzden güçleri denenebilir olmalarından kaynaklanan, demokratik yönetimlerde seçimler, her zaman hayati önem taşırlar. İlkesiz yöneticilerin seçilmesinin önündeki en büyük engel, seçimlerde güçlerini gösteren ilkeli yönetilenlerdir. Seçimler oldukca yönetenler, yönetilenlere meydan okuyamazlar.

*

İnsanların oldukları yerde, her zaman yönetenler ve yönetilenler vardır.

*

Seçimler demokratik yönetimlerde, karamsarlık bulutlarını dağıtırlar.

*

Seçimler yönetimlerin, hayat kaynaklarıdır, can damarlarıdır.

13 Eylül 2021, 12:25

ÜLKELERİN EKONOMİK SİYASAL KÜLTÜREL YAPILARI DÜNYAYA DÜŞÜNCEYE AÇIK AYDINLARLA YENİ AÇILIMLAR KAZANIR

Ülkeleri oldukları gibi değil, olmaları gerektiği gibi görerek, hayatı sevdirmek ve yaşanır kılmak, her aydının en başta gelen görevidir. Ülkelerde yönetilenlerle yönetenler arasında uyumun ve dengenin sağlanmasında, aydınlar çok büyük sorumluluk yüklenirler. Hayatın her alanındaki çalışmalar, aydınların katılımıyla yeni açılımlar kazanır. Bu yüzden bütün ülkelerde, aydınların görev ve sorumlulukları tartışılıyor.

*

Toplumların bütün kesimleriyle, ekonomik, siyasal ve kültürel süreçlere katıldığı ülkelerde, iyilikleri özendirmek kadar, kötülükleri önlemek de, hem yönetenler hem yönetilenler tarafından içtenlikle benimsenir. Ülkeler ağaçlara benzerler, nasıl ağaçların büyümeleri, dallar ve gövde arasındaki yardımlaşmaya bağlıysa, ülkelerin gelişmeleri de, değişik kesimleri arasındaki dayanışmaya bağlıdır. Paylaşmasını bilmeyen ülkeler zenginleşemezler.

*

Ağaçların büyümeleri gibi, ülkelerin ekonomik büyümelerinin, doğal sınırlar içinde olması büyük önem taşır. Ekonomik ve kültürel yapıları arasındaki uyumu bozarak, katılımı önleyen ülkeler, doğal yapıyı altüst ederler, farkında olmadan büyük krizlere yol açarlar. Dünyanın bütün ülkelerinde, demokratik dokunun güçlenmesi, ekonomik yapının güçlenmesine bağlıdır. Ekonomik atılımlar, kültürel atılımlara dayanır.

*

Yönetenleriyle ve yönetilenleriyle ülkelerde, bütün kesimlerin misyonları, her boyutuyla hayatın, zorunlu, kolaylaştıcı ve güzelleştirici ihtiyaçlarını karşılamaktır. Ülkelerin güçleri her zaman, tüketen ellerden değil, üreten ellerden kaynaklanır. Bunun için bütün dünyada, güçlü olmak isteyen ülkeler, yoksullar gibi tüketmeyi, varlıklılar gibi üretmeyi öğrenmek zorundadırlar. Ülkeler geleceğe üretmesini bilenlerle taşınırlar.

*

Hayatın her alanında katılımcılığın geliştiği ülkelerde, insanlar birbirleriyle tüken eller olmak için değil, üreten eller olmak için yarışırlar. Onlar ürettikleriyle güç, tükettikleriyle değer kazanırlar. Yönetenler ülkelerin en düşük gelirliler gibi, tüketmeye özendikleri için, yönetilenler en yüksek gelirlileri gibi, üretmeye büyük özen gösterirler. Yalınlığın erdem olduğu, toplumlarda hiç kimse yoksul düşmez, herkesin zorunlu ihtiyaçları karşılanır.

*

Ülkelerde üretim ve yönetim, katılımla büyüyen çok boyutlu bir alandır. Yönetenlerin ve yönetilenlerin üretime ve yönetime katılımı, genç yaşlı herkesi hem üretici, hem tüketici olmaya zorlar. Yemede, içmede, giyimde oluşan ortak değerler, toplumun bütün kesimlerinin, buluştuğu ortak bir alan oluşturur. Tüketimde sağlanan eşitlik, üretimdeki artışların, en güçlü dinamiğini olur. Tüketimin çırağı olanlar, üretimin ustası olurlar.

*

Yönetenler üretici olmazlarsa, yönetilenler tüketici olmanın çekiçiliğine kapılırlar.

*

Yoksullar gibi tüketmeyen insanlar, hiçbir alanda varlıklılar gibi üretmezler.

*

Ülkelerdeki krizler, üretmeden tüketen, savurganlardan kaynaklanır.

14 Eylül 2021, 13:17

KARE DÜNYADA ZAMANLA DEĞİŞMEYEN KÜRESEL DEĞERLERİ AYAKLAR ALTINA ALANLAR AYAKLAR ALTINDA KALIRLAR

Dünyanın her ülkesinde, farklı kültürlerden insanların, barış içinde birlikte, yaşamak zorunda oldukları bir yüzyılda, küresel değerler bütün ülkelerde, bütün kuruluşlara yol gösteren, deniz fenerlerine dönüşmüşlerdir. Onların gösterdiği yönde giden kuruluşlar, savaş yüzyıllarını barış yüzyıllarıa dönüştüreceklerdir. Dünyanın her yanında, her dönemde geçerli olan değerleri, baş tacı edinen kuruluşların ürünleri,bütün ülkelerin pazarlarında baş tacı edilirler.

*

Küresel değerlere dayanan, toplumlar ve kuruluşlar, ülkeler arasındaki ekonomik bağımlılıkların, doruk noktasına çıktığı bir dönemde, insanlığın ortak değerlerine, dört elle sarılarak, dünya pazarlarında aranılan ürünler, hizmetler ve bilgiler üretirler. Onlar pusulalı gemilerin gitmek istedikleri, limanlara kolaylıkla ulaştıkları gibi, baştacı edindikleri değerleriyle, istedikleri bütün pazarlara, hiçbir engelle karşılaşmadan kolaylıkla ulaşırlar. Onlar pazarlarda değerin, en büyük değer olduğunu bilirler.

*

Yerel ve küresel pazarlarda, ülkelerin ve kuruluşların güçleri, ürettikleri ürünlerin, hizmetlerin ve bilgilerin kalitesiyle birlikte, değerlerinin üstünlüğünden kaynaklanır. Bütün kültürlerin ortak erdemleri olan, küresel değerlerin ana kaynağı, Yunan düşüncesi ve Roma hukukundan önce, peygamberler ve onlara verilen kutsal kitaplardır. Onlar bütün insanlığın oluşturduğu, ekonomik, siyasal ve kültürel düşünce birikiminin omurgasını oluştururlar.

*

Dünyada insanların bilgi ve bilgelik birikiminde, peygamberlerin en güzel örneklerini verdikleri dürüstlükten, dayanışmadan, yardımlaşmadan ve paylaşmadan, kaynaklanan değerlerin oluşturduğu, eşsiz zenginlikler vardır. Peygamberlerin tarihi insanlığın düşünce ve eylem tarihidir. Onlar insanların tutum ve davranışlarını yönlendirmede, tarihin her döneminde etkili olmuşlardır. Onların taşıdıkları değerler, bütün boyutlarıyla hayatı, dört bir yanından kuşatırlar.

*

Dünyanın bütün köşelerinde üretmek, değerlere dayanan bir eylemdir.Bunun için kutsal kültürün, değerleriyle donanan toplumların pazarlarında, ürünlerden önce, hizmetlerden önce, değerler alınır, değerler satılır. Onlar ister çoğunlukta, ister azınlıkta olsunlar, bulundukları toplumlarda paylaşma kültürüne, yeni değerler kazandırarak, üreten ellerin sayılarını çoğaltırlar. Onların düşünceleriyle olduğu kadar, eylemleriyle de hayat hem kolaylaştırılır, hem zenginleştiririlir.

*

Ürettikleri ürünlerde, verdikleri hizmetlerde, geliştirdikleri bilgilerde, dünyayı bütün insanlar için yaşanır kılacak olanlar, ürünlerinden, hizmetlerinden, bilgilerinden önce, değerleriyle insanların gönüllerini kazananlar olacaktır. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, gözle görülen, elle tutulan kazançlardan daha çok, gözle görülmeyen, elle tutulmayan kazançlar önemlidir. Görünmeyen kazançlarla, desteklenmeyen görünen kazançlar,hiçbir zaman kalıcı olmazlar.

*

Hayatın sahili olan bütün bilgileri, sahili olmayan büyük bilgelik denizinden beslenirler.

*

Görünen kazançlarla görünmeyen kazançlar arasında, bitaraf olanlar bertaraf olurlar.

*

Dünyada insanların en değerlileri, insanlara en çok değer verenlerdir.

15 Eylül 2021, 13:19

AMERİKA'NIN PENTEGON'LA ESTİRDİĞİ BÜYÜK DEVLET TERÖRÜ BÜTÜN ÜLKELERDE TERÖRE YENİ BOYUTLAR KAZANDIRMIŞTIR

Küre dünyada devletler, yerleşim alanlarının dışında, düzenli ordularla cephelerde savaşmışlardır. Kare dünyada ise, yerleşim alanlarında, devletlerin düzenli ordularıyla terörist yapılar savaşıyor. İnsanların zamandan olduğu kadar, mekandan da bağımsızlaştığı, kare dünyanın terörist yapıları, Amerika başta olmak üzere, bütün ülkelerin ordularına meydan okuyor. Terörist eylemlerle, bilinen savaş stratejileri geçerliliklerini büyük ölçüde yitirmiştir.

*

İnsanlık tarihinde terörist eylemler yeni değildir. Ancak düzenli güçlerin, düzensiz güçlere karşı orantısız aşırı güç kullanmaları, terörist eylemlere yeni yöntemler kazandırmıştır. Silahlı saldırıların yerini intihar saldırıları, el bombalarının yerini canlı bombalar almıştır. Türkiye'de PKK, İngiltere'de IRA, İspanya'da ETA, binlerce suçsuz sivil insanı acımasızca öldürüştür. Onları izleyen teröristlerin bütün dünyada ölüm saçan eylemleri, Müslüman ülkelerdeki “Demokrasi Baharı”nı, “Demokrasi Kışı”na çevirmiştir.

*

Ortadoğu'da, ağzında zeytin dalı taşıyan barış güvercinin, ağzında silah taşıyan savaş kartalına dönüşmemesi için, bütün dünyanın silahsız güçleri olan, sivil toplum kuruluşlarına büyük görevler düşüyor. Dünya sivil toplumun sesi, dünya ortak aklının sesidir. Demokratik ülkelerdeki sivil toplum kuruluşlarının Washington'da, Brüksel'de, Paris'te ,Londra'da, Madrit'te, Berlin'de barışsever aydınların öncülüğünde, milyonların katıldığı, büyük ölçekli küresel barış gösterilerinin düzenlenmesi, dünya barışı için hayati önem taşıyor.

*

Cephelerde uçaklarla ve tanklarla yapılan savaşlarda sivillerden daha çok askerler hayatlarını kaybetmişlerdir. Yerleşim alanlarında teröristlerle yapılan savaşlarda ise, askerlerden daha çok siviller büyük kayıp vermektedir. “Uzakta ancak yakında, yakında ancak uzakta” olunan kare dünyada, kamuoyunun istek ve beklentilerini dile getiren, sivil toplum kuruluşlarının sesleri, çok büyük önem kazanmıştır. Artık hiçbir gücün, dünya kamuoyuna ve silahsız güçlerine meydan okuması mümkün değildir.

*

Cezayir'de, Vietnam'da, Irak'ta, Suriye'de ve Afganistan'da tekrar tekrar yaşandığı gibi, silahların üstünlüğü, savaşların kazanılmasına yetmemektedir. Silahlar yalnızca suçsuz çocuk, kadın ve yaşlı insanların toptan öldürülmesine, şehirlerin yakılmasına ve yıkılmasına yarıyor.

*

Küre dünyanın savaşları, ekonomide büyük bir üretim patlamasına yol açmışlardır. Kare dünyada ise savaşlar, ekonomileri çökertmekle kalmıyorlar, dehşet verici, büyük iç ve dış göçlere yol açıyorlar.

*

Yirmi birinci yüzyılda savaşlar, cephelerde silahlarla değil, şehir merkezlerindeki küresel çarşılarla ve eleştirel düşünen bilen bilge aydınlarla kazanılır.

16 Eylül 2021, 13:22

TOPLUMLARIN KADERİ OLAN COĞRAFYA KİMLİKLERİNİ OLUŞTURAN DİNAMİKLER ARASINDA ÖNEMLİ BİR YER TUTAR

Toplumların canlılıkları, coğrafyadan coğrafyaya, göç etmesini bilen, kervan gibi olmalarından kaynaklanır. Mehmet Kaplan’ın vurguladığı gibi: “Coğrafya sadece iskan ve istihsal şartlarını tayin etmekle kalmaz, sabit iklim şartları dolayısıyla milletlerin fizyolojileri ve psikolojileri üzerinde de tesir eder”. Ülkelerin kültürel dokuları ve ekonomik yapıları, coğrafyalarından güç alırlar.

*

Coğrafyaları zengin olmayan ülkelerin, kültürleri gibi, ekonomileri de zengin olmaz. Tarih boyunca, coğrafyalarının zenginlikleri, ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel hayatlarına, bütün ayrıntılarıyla yansımıştır. Bu yüzden İbn Haldun "Coğrafya ülkelerin kaderidir" demektedir. Türklerin uzun ömürlü, büyük devletler kurmaları, gönüllerinin zengin olması kadar, coğrafyalarının da zengin olmasından kaynaklanır. Türkler Orta Asya’dan Orta Avrupa’ya, dünyanın en zengin coğrafyalarına yerleşmişlerdir.

*

Türkler geçen yüzyılın başlarında çekildikleri Avrupa’ya, aynı yüzyılın ikinci yarısında geri dönmüşlerdir. Türkler geçen yüzyıllarda, gönül güçleriyle gittikleri coğrafyalara, Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, beden güçleriyle gitmişlerdir. Anadolu coğrafyasında yoğrulan Türkler, üretim gücü küçük Türkiye’den, üretim gücü büyük Almanya’ya göç ederek, hem birinci, hem de ikinci vatanlarının, ekonomiyle birlikte, kültürlerine de yeni boyutlar kazandırmışlardır.

*

Almanya Almanya’daki Türklerin Almanlaşmasını, Almanya'daki Türkiye, Almanların Türkleşmesi beklememektedir. Ancak “Milletlerin aynı düşünmesini istemek, söz konusu olamaz, onlar yeter ki birbirinden haberdar olsunlar, birbirlerini karşılıklı sevmeseler bile, birbirlerine hoşgörülü olmayı öğrensinler” diyen Goethe’ye, herkesin kulak vermesi beklenmektedir. Göçte gizemli bir güç vardır. Yeni dünyada göçe kapalı toplumlar, üretim güçlerini büyütemezler. Amerika'nın üretim gücü, göçmenler ülkesi olmasından kaynaklanır.

*

Düz kare dünyanın kültür taşıyıcıları, bilimsel gelişme ve teknolojik yenilik öncüleri, kale toplumları değil, kervan toplumlarıdır. Dünyanın düzleşmesine, hız ve yoğunluk kazandıracak olanlar, kapalı kale ülkelerinden önce, açık kervan ülkeleridir. Ülke içinde dönüşüm hızlarının, başka ülkelerdeki dönüşüm hızlarının, gerisinde kalanların, küresel dünyadaki gelişmelerin, lokomotifi olmaları mümkün değildir.

*

Köln’de yoğunlaşan Almanya’daki Türkiye ile Antalya’da yoğunlaşan Türkiye’deki Almanya arasında, güzel olma ve güzelliği aramadaki, iletişim ve etkileşim, Yirmi birinci yüzyılın göç kültürüne yeni boyutlar kazandıracaktır. Düz kare dünyanın insanları için, doğdukları ülkeler kadar doydukları ülkeler de önemlidir. Pakistanlıların ikinci vatanları İngiltere, Cezayirlilerin ikinci vatanları Fransa, Türklerin ikinci vatanları Almanya’dır.

*

İnsanların doğdukları ülkenin güvencesi, doydukları ülkedir.

*

Bütün insanlığın ana vatanı atalarının yitirdiği Cennettir.

*

Yitik Cennet göç kervanının kızıl elmasıdır.

17 Eylül 2021, 12:51

MESNEVİ'YE VE MUKADDİME'YE DAYANARAK MÜSLÜMAN ÜLKELERDE YENİ BİR DEMOKRATİK DİL OLUŞTURMAK

Sanayi odaklı küre dünyanın demokratik dili gibi, bilgi odaklı kare dünyanın da, kendine özgü bir demokratik dili vardır. Sanayi yüzyılından bilgi yüzyılına, demokrasinin dili hızla değişiyor. Küre dünyanın demokratik dilinde, pozitif kültürün kavramları öne çıkarken, kare dünyanın demokratik dilinde ise, kutsal kültürün kavramları öne çıkıyor.

*

Yirmi birinci yüzyılda Müslüman ülkelerde, eleştirel düşünmesini bilen aydınlar, kutsal kültürün değerlerini, demokratik dile çevirerek, bütün dünyada kabul görmesinin yolunu açma sorumluğu taşıyorlar. Yirmi birinci yüzyılın demokratik diline, demokrasi ortak paydasında buluşan, Budist,Konfüçyüscü, Yahudi, Hristiyan ve Müslüman demokratlar damgalarını vuracaklar. Müslüman demokratlar, Mesnevi'den ve Mukaddime'den yararlanarak, yeni bir demokratik dilin oluşturulmasına katkıda bulunmak zorundalar.

*

Kendi dünyalarında tek başlarına birer güneş olan Mevlana'nın ve İbn Haldun'un, Yunan düşüncesinden ödünç aldıkları hiçbir şey yoktur. Yirmi birinci yüzyılda, azınlığa dayanan Atina demokrasisini, çoğunluğa dayanan Kudüs demokrasisine dönüştürecek, Mesnevi'den ve Mukaddime'den başka hayatın içinde olan ve güncelliğini hiç yitirmeyen, benimsenecek başka, ana kaynak yoktur. Dünyanın beklediği yeni demokratik dil, oluşturulmasında Platon'un "Devle"ti ve Aristo'nun "Politika"sı geçerliliğini yitirmiştir.

*

Demokratik kültürün dili yalındır, kutsal kültürün dili gibi, zengin değildir. Kutsal kültür demokratik kültür dışı değil, demokratik kültür üstüdür. Demokratik kültür, bardaktaki çay gibi, kutsal kültürün şekeriyle ve sütüyle, hem tatlandırılmalıdır, hem de renklendirilmelidir. Çünkü, kutsal kültür, toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatın, eşsiz tadı, doyumsuz rengidir.

*

Kutsal kültürün iki dünyayı kucaklayan zengin diliyle, demokratik kültürün diline yeni kavramlar, yeni açılımlar kazandırmadan, dünyadaki savaşların önünü almak mümkün değildir. Batı dünyası, İslam çaydaki şeker gibi, tad versin, ama kamusal alanda, hiç görülmesin istiyor. Ancak İslam iki dünya medeniyetidir, seküler kültür gibi, iki dünyayı birbirinden ayırmaz.

*

Müslümanlar tarihleri boyunca, İbn Haldun gibi dünyaya, Mevlana gibi de, öteki dünyaya önem vermişlerdir. Kutsal kültür, yalnızca özel alanı değil, hayatın bütün alanlarını kuşatan, bütün ve sürekli bir değerler manzumesine sahiptir.

*

Kutsal kültürün dili, demokratik dili içeren, dünyada herkesin anlayabileceği, küresel bir dildir.

*

Kutsal kültürün dilini bilmeyenler, sağlıklı bir demokratik dil oluşturamazlar.

18 Eylül 2021, 12:42

AHİLİĞİN DEĞERLERİNİ GÜNCELLEŞTİREREK HAYATIN HER ALANINDA PABUÇLARIN DAMA ATILMASINI ÖNLEMEK

Ahilik Anadolu insanının yüzyıllar önce, kaliteli ürün, kaliteli hizmet üretmeyi özendirmek amacıyla, üreticilerin geliştirdikleri kurumsal bir yapılanmadır. Ahiler bulundukları şehirlerde, değişik alanlarda üretimi geliştirmek için, üreticiler arasında dayanışma ve yardımlaşmayı sağlayan girişimcilerdir. Onlar tüketicilerle birlikte, üreticilerin de haklarını koruyan, kapıları, sofraları ve gönülleri herkese açık, örnek alınmaları gereken, dönemlerinin çok yönlü üreten elleridir.

*

Ahilerin Anadolu’da unutulmayan uygulamalarının başında, “Papucunu dama atmak” geleneği gelir. Onlar eksiksiz ürünler üreterek, kusursuzlukta yarışmanın ekonomik ve kültürel hayatın, hem özü hem özeti olduğunu ortaya koymuşlardır. Ahiler üretimde kaliteyi korumak için, üreticilerin çıraklıklarını yapmadıkları işlerin, ustalıklarına soyunmalarına izin vermemişlerdir. Onların sürekli denetimleriyle, üretimde ve yönetimde kalite, sürdürülebilirlik kazanmıştır.

*

Geleceğin aydınlık günlerini, geçmişin aydınlık günlerinden bakanlar görürler. Tarihin her döneminde, ülkelerin geleceklerinin temellerini, geçmişin derinliklerinden bakmasını bilenler atmışlardır. İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanmayanlar, geleceğin taşıdığı tehlikeleri göremezler, sunduğu fırsatları yakalayamazlar. Toplumlar geçmişleriyle olduğu kadar, gelecekleriyle de birlikte, iç içe yaşarlar.Her alanda geçmiş, geleceğin paha biçilmez hazinesidir.

*

Anadolu’nun yeni ahilerini, ürettikleri ürünlerinin yanında, yönetim ve üretim kültürlerini, dünya pazarlarına taşımak için, geçmişin düşünce ve eylem birikiminden, yararlanmak zorundadırlar. Onlar ahilerin değerlerini güncelleştirerek zenginleştirmeden, dünya pazarlarında kendilerine geniş yer açamazlar. Üretilen ürünlerlerle verilen hizmetlerle ve derinleştirilen bilgilerle, insanların gönüllerini kazanmanın sırları, bin yıllık Anadolu tarihinin derinliklerinde gizlidir.

*

Açıklık içinde sürekli yenilenerek, değerli ürün ve aranan hizmet üretiminde, yardımlaşma, katılımcı yönetim ve paylaşımcı ekonomi gibi, Yirmi birinci yüzyıl yönetim bilimlerinin tartıştıkları ilkeler, yöntemler ve değerler, binlerce yıllık ahilik kültüründe, geliştirilerek uygulanmış, uygulanarak geliştirilmiştir. Üretimde ve yönetimde küresel ilkelerin özü, zamanla büyük değişiklikler göstermez. Geçmişte olduğu gibi, geleceğin başarılı kuruluşları da, doğru yoldan ayrılmayanlar olacaktır.

*

Geçmişte kuruluşları güçlü kılan değerleri, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla ayrıntılı olarak araştırmadan, dünyadaki yeni gelişmeler uyum sağlamak mümkün değildir. Dünya pazarlarına açılarak, hayatın her alanında başarılı olmak isteyen kuruluşlar, kapılarını ve sofralarını üreticilere ve tüketicilere açarak, paylaşmasını öğrenmek zorundadırlar. Yirmi birinci yüzyıl dünyasının mimarları, yalnızca pazarları değil, gönülleri de fethetmesini bilenler olacaktır.

*

Dünyanın hiçbir ülkesinde, üretimde ve yönetimde, yeni sözler söyleyenlerin, papuçlarını kimse dama atamaz.

*

Yeni dünyada tartışılan değerler, ahilik kültürünün güncelleştirilmiş ölümsüz değerleridir.

*

Kusursuzluk peşinde koşanlara, bütün dünya pazarlarının kapıları, sonuna kadar açılır.

19 Eylül 2021, 12:22

KURUMSAL VE TOPLUMSAL SORUMLULUK TAŞIYANLAR YUNUS GİBİ NE VARLIĞA SEVİNİRLER NE YOKLUĞA YERİNİRLER

Dünyada bilgilerin, hizmetlerin ve ürünlerin üretiminde, hayranlık uyandıran kuruluşlar, kurumsal sorumlulukları kadar, toplumsal sorumluluklarının da bilincinde olan kuruluşlardır. Kuruluşların başarısında, kurumsal ve toplumsal sorumluluklar, birbiriyle çatışmaktan daha çok, birbirlerini tetikleyerek büyütürler. Dünyanın her yerinde her kuruluşun, yerine getirmek zorunda olduğu, yasal ve ekonomik zorunlulukları gibi, kurumsal ve toplumsal sorumlulukları vardır.

*

Pazarlardaki üreticiler ve tüketiciler, toplumsal sorumluluklarını göz ardı ederek, gelirlerini artırmaktan başka, amacı olmayan kuruluşlara destek olmazlar. Toplumlara yarar sağlayan, çevreye zarar vermeyen ve toplumun değerlerine saygılı ürün, hizmet ve bilgi üreten kuruluşlar, bütün ülkelerde saygı görürler. Her ülkede kuruluşlar, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın, en dinamik boyutunu oluştururlar. Toplumların canlılıkları, kapılarından odunun bile eğrisi girmeyen, pazarlarından kaynaklanır.

*

Dünyada sağlık bilimlerinden sosyal bilimlere, mühendislik bilimlerinden yönetim bilimlerine kadar, bütün alanların vazgeçilmez konularının başında, toplumsal sorumluluk çalışmaları gelmektedir. Bütün ülkelerde değişik alanlardaki kuruluşların, topluma, çevreye ve kültüre karşı duyarsız ve sorumsuz uygulamaları, dünyanın her yanında tartışılmaktadır. Toplumsal sorumluluk taşıyan kuruluşların, ürünleri ve hizmetleri, dünyanın bütün ülkeleri tarafından benimsenirken, sorumluluklarını yerine getirmeyenler, duyarlı olmayanlar, her ülkede dirençle karşılaşmaktadırlar.

*

Kuruluşlar ister ekonomik, ister kültürel, ister siyasal alanda çalışsınlar, bulundukları ülkelerin bütün kesimleriyle alışverişlerinde, sonuna kadar açık ve dürüst olmak zorundadırlar. Açıklığın olmadığı kuruluşlarda, haksızlıkların olduğu kadar yolsuzlukların önüne geçmek mümkün değildir. Bunun için doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ve güzeli çirkinden ayıran toplumsal sorumlulukların, konuşulmaları, tartışılmaları ve benimsenmeleri, geleceğin dünyası için, hayati önem taşımaktadır.

*

Toplumsal sorumlulukların bilincinde olan kuruluşlar, ürettikleri ürünler yanında, kurumsal sorumluluk yatırımlarıyla, dünyanın bütün ülkelerinde, kendilerine geniş çalışma alanları açarlar. Dünyanın her ülkesinde, insanların gözlerine giren kuruluşların ürünleri, hem pazarlarına, hem evlerine girer. Yerine getirdikleri toplumsal sorumluluklarıyla birlikte, ürünleri de benimsenen kuruluşlar, kurumsallaşarak kuşaktan kuşağa geçerler ve yüzyıllarca ayakta kalırlar.

*

Kuruluşların toplumsal ve kurumsal sorumlulukları, insanları sevmelerinden, insanları sevenleri herkesin, sevdiğini bilmelerinden kaynaklanır.Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, kuruluşları sermayelerinden daha çok, benimsedikleri kurumsal ve toplumsal sorumluluklarıyla uzun ömürlü olurlar. İbn Haldun’un “Tavırlar Kuramı”, devletler için geçerli olduğu kadar, kuruluşlar için de geçerlidir.Kuruluşlar yaptıkları, kurumsal ve toplumsal sorumluluk, yatırımlarıyla ömürlerini uzatırlar.

*

Devletler gibi, kuruluşlar da doğrulukta, iyilikte ve güzellikte, her gün yeniden başlayan, uzun soluklu bir yarışa girerek, kurumsallaşırlar.

*

Kurumsal ve toplumsal sorumlulukların, önemsenmesi ve yerine getirilmesi, her kuruluşun en önemli sermayesidir.

*

Kurumsallaşmasını başaran kuruluşlar, pazarlara doğru ürünler taşırlar, insanları doğruluklarıyla kazanırlar.

20 Eylül 2021, 13:15

YEREL DÜŞÜNEREK KÜRESEL DAVRANMAYANLAR EDEBİYATIN HİÇBİR ALANINDA İZ BIRAKAN KALICI ESERLER VEREMEZLER

Ülkeler arasındaki uzaklık ve yakınlık farkının, önemini yitirdiği kare dünyada, hem yerel hem küresel olmasının bilmeyenler, kültürde ve ekonomide iz bırakan eserler veremezler. Bunun için Türkiye'nin Yirminci yüzyılına damgasını vuran, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerini çevrelerinde toplanan edebiyatçılar, Washington'u ve Moskova'yı İstanbul'a değil, İstanbul'u Washington'a ve Moskova'ya taşımaya çalışmışlardır. Onlar Türk ve İslam dünyasının üzerine bir karabasan gibi çöken, yabancılaşma bulutlarını dağıtmayı, en büyük görev bilmişlerdir.

*

Cumhuriyet dönemi Anadolu edebiyatının kutup yıldızları, iki dünyanın şiirini yakalayan edebiyatı, medeniyet için bildiler. Arkalarında bıraktıkları edebiyat eserlerinde, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağını sürekli vurguladılar. Yerli edebiyatın öncüleri, düşünceleriyle ve eylemleriyle, bir edebiyat eserinin ne kadar yerliyse, o kadar evrensel olacağını, bütün dünyaya gösterdiler. Kalıcı edebiyatın, küresel olguları ele alan edebiyat olduğunun üzerinde önemle durdular.

*

Bin yıllık Anadolu tarihinde, Anadolu'yu dönüştürenler, Anadolu insanının önünde duran yöneticilerden daha çok Anadolu insanının yanında duran edebiyatçılar olmuştur. Bu yüzden söz konusu dört derginin kurucuları ve yazarları için, bütün boyutlarıyla hayatı kucaklayan edebiyat, yöneticilerin desteklediği edebiyat değil, yönetilenlerin desteklediği edebiyattır. Edebiyatın gücü, sesi olduğu ve seslendiği toplum kesimlerinden kaynaklanır. Onlar devletin çorak topraklarından önce, milletin bereketli topraklarına değer verirler.

*

Her dönemin önemli düşünce ve eylem dergileri gibi, bağrında yer aldıkları ve toprağında doğdukları coğrafyaların düşünen akılları, seven gönülleri, gören gözleri, duyan kulakları ve üreten elleri olurlar. Onların çevrelerinde toplanan edebiyatçılar, sıradan edebiyatçılar gibi akıntı, yönünde giden değil, somon balıkları gibi, akıntıya karşı giden, sıradışı edebiyatçılar oldular. Onlar güçlerini eleştirdikleri devletten daha çok , seslendikleri milletten aldılar.

*

Yerel edebiyat, küresel edebiyatı, hayatın ölümü içinde taşıdığı gibi taşır. Yerel edebiyat küresel edebiyatın habercisidir. Yerel edebiyatı evrensel edebiyata dönüştürenler, Necip Fazıl'ın bir dizesiyle söylenirse : " Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak" demekten hiçbir zaman geri durmazlar, eleştirel düşünmesini bilirler. Onlar, insanlığın akıl dünyasına, gönül dünyasının ışığını taşırlar. Ve dünyanın her yanında gerçeği arayanlara, gerçeğin kutup yıldızları olurlar.

*

Edebiyatın seslendiği insanlar, küçük bir dünya değildirler. İnsanlarda büyük bir dünya gizlidir. Yerel edebiyatı, küresel edebiyata dönüştüren edebiyatçılar, insanların hem akıllarına, hem gönüllerine seslenirler. Küresel edebiyatta, insanların akılları görülmez gölgeleri okunur, gönüller okunmaz sesleri duyulur.

*

Yirmi birinci yüzyılda bütün dünyada, insanlar bir yandan kendilerine yabancılaşırken, bir yandan yalnızlaşmaktadırlar.

*

Karmaşık ekonomik, siyasal ve kültürel yapı içinde, yönlerini yitiren insanlar, doğal hayattan uzaklaşmışlardır.

*

Bulutlar arasında, sanal dünyada dolaşan insanlar, edebiyatla gerçek dünyaya döneceklerdir.

21 Eylül 2021, 12:48

KÜREDEN KAREYE DÖNÜŞEN KÜÇÜK DÜNYADA DÜNÜN BAŞARILARI YARININ BAŞARILARININ GÜVENCESİ OLMAYACAKTIR

Gizliliği ortadan kaldıran küreselleşme sanayileşme gibi, her alanda büyük değişmelere yol açan, köklü bir dönüşümdür. Bunun için, küreselleşmeyle gündeme gelen fırsatlar ve tehditler, her ülkede ayrıntılı araştırmaların konusu olmaktadır. Çünkü bütün ülkeleri birbirine yakınlaştıran küreselleşme rüzgarlarından etkilenmeyecek, hiçbir ülke, hiçbir kurum ve hiçbir kuruluş yoktur. Bu yüzden, her ülke, her kurum ve her kuruluş, küreselleşmenin tetiklediği trendlere uyum sağlamak zorundadır.

*

Dünyada küreselleşme sürecini, kan dökmeden başlatan Gorboçov'un mirasından, dünya siyaset bilime iki ana kavram kalmıştır. Bunlardan ilki “Açıklık” anlamına gelen “Glasnost”, ikincisi de “Yeniden Yapılanma” anlamına gelen “Prestorika”dır. Her ülkenin küreselleşmenin getirdiği fırsatlardan yararlanmak, tehditlerden korunmak için, bütün kurumlarıyla ve bütün kuruluşlarıyla yeniden yapılanması hayati önem taşımaktadır.

*

Dünyadaki bütün üniversitesitelerin, yüksek lisans ve doktora programlarında, küreselleşmenin kurumlar ve kuruluşlar üzerindeki olumlu ve olumsuz etkileri tartışılmaktadır . Küreselleşmeyle “Büyük Bir Pazar”a dönüşen kare dünyada, kuruluşların başarılarının kaynağında pasaport taşımayan ürünler ve hizmetleri vardır . Kaliteli ürünlere, kusursuz hizmetlere, hiçbir ülkede kimlik sorulmaz.

*

Küreselleşme bütün kurumları ve bütün kuruluşları, pasaport taşımayan ürün , hizmet , bilgi ve bilgelik üretmeye zorluyor.

*

Küreselleşmede en etkili , en güçlü kaynak , "olduğun gibi görünmek, göründüğün gibi olmaktır ."

*

Küresel dünyada, getirisi en büyük olan sermaye, sınır tanımayan dürüstlüktür.

22 Eylül 2021, 11:57

SINIRLARIN ESNEKLEŞTİĞİ YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA ÜLKELERİN SİLAHSIZ GÜÇLERİNİN ÖNEMİ ARTIYOR

İnsanlık tarihinin ilk yıllarından beri, yönetimde adaletin sağlanması, ülkelerin, kurumların, kuruluşların ana sorunu olmuştur. Hem Doğu’da, hem Batı’da pek çok düşünür, uzun ömürlü yönetimlerin ana özelliklerini, ele alan çalışmalar yapmışlardır. Bütün dünya üniversitelerinde ordular gibi değil, orkestralar gibi yapılanan, hiyerarşisiz, bürokrasisiz, protokolsuz yönetimlerin, başarılı sonuçlar almadaki önemleri tartışılıyor.

*

Yönetim ve Üretim alanlarının öncüleri, kurumlarda ve kuruluşlarda, her kademeden yöneticilerin katılımına açık, farklı görüşlere yer veren, birlikte konuşarak ve tartışarak, ortak karar almanın, üretim gücünü büyütmenin, ana dinamiğinini oluşturduğunu vurguluyorlar. Dünyanın her ülkesinde devlet yönetimleri, ülkelerin kaynaklarını değerlendirmesini bilen, kurumlara ve kuruluşlara ihtiyaç duyarlar. Kuruluşlar milletlerin üreten elleridir.

*

Zbignew Brezinsky “Satranç Tahtası” isimli kitabında, Amerika’nın Yirmi birinci yüzyılda Avrupa ve Asya ekseninde gücünü korumak için, silahlı ordularından daha çok, silahsız ordularına ağırlık vermesinin üzerinde önemle durur. Artık dünyada yalnızca Amerika değil, Avrupa’nın, Asya’nın bütün ülkeleri, cephelerdeki sert güçlerinden önce, pazarlardaki esnek ekonomik ve kültürel güçlerine güvenmek zorundadırlar.

*

Amerika Yirminci yüzyılın son çeyreğinde, dünya üretiminin yarısına yakını gerçekleştirirken, Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde dörtte birine düşmüştür. Bu yüzden gelecek yıllarda Amerika Rusya gibi, ekonomik üstünlüğüyle birlikte, askeri üstünlüğünü de yitirecektir. Artık dünyada ülkelerin güçleri, ordularının büyüklüğünden değil, dünya pazarlarında aranan ürünler üreten, kuruluşlarının çokluğundan kaynaklanıyor.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, kazanırken kazandırmasını bilen, ekonomik ve kültürel alanlardaki gelişmeleri doğru okuyan, kusursuz ürün üretmede, eksiksiz hizmet vermede, ilk sıralarda yer alan kuruluşlarıyla ülkeler, hem sert hem esnek güçlerine, yeni zenginlikler kazandırırlar. Bunun için Amerika’nın ve Rusya’nın çözüm üreten silahlı güçleri, artık sorun üretmeye başlamışlardır. Silahlarla yürüyenler, silahlarla durduruluyorlar.

*

Temel bilimlerin etki ve tepki yasası, savaş alanlarında geçerliliğini koruyor. Afganistan’da, Irak’ta açıkca görüldüğü gibi, sert güçleriyle gidenler, gittikleri ülkelerde, taraflara büyük zararlar veren, sert tepkilerle karşılaşıyorlar. Buna karşılık kuruluşlarının ürünleriyle, hizmetleriyle gittikleri coğrafyalarda, bütün ülkeler sevgiyle karşılanıyorlar. Her ülkede silahlı güçlere silahlı, silahsız güçlere silahsız tepkiler veriliyor.

*

Dünyanın hiçbir ülkesinde, omuzlarında silah taşyanlar, ellerde güllerle karşılanmazlar.

*

Ekonomide tüketiyorum öyleyse varım denilmez,üretiyorum öyleyse varım denilir.

*

Kuruluşların güçleri kazandıklarından önce, kazandırdıklarından kaynaklanır.

23 Eylül 2021, 12:13

EKONOMİK SİYASAL KÜLTÜREL ALANDA HER YASAL OLAN ETİK HER ETİK OLAN YASAL DEĞİLDİR

İnsanların geçmişten geleceğe yolculuklarında, ekonomik ve kültürel hayatlarının, bir boyutunu tüketimleri, bir boyutunu üretimleri oluşturur. Toplumlar canlılıklarını hem üretimleriyle, hem tüketimleriyle korurlar. Hayatın her alanında, tüketimsiz üretim, üretimsiz tüketim olmaz. Toplumlarda her tüketim kendi üretim, her üretim kendi tüketim ortamını hazırlar. Yaşamanın kolaylaştırılması ve dünyanın güzelleştirilmesi, üretim ve tüketim arasındaki, uyumun sağlanmasına bağlıdır.

*

Dünyanın her yerinde, toplumları tükettiklerinden daha fazlasını üretenler zenginleştirirler, üretiklerinden daha fazlasını tüketenler yoksullaştırırlar. Bunun için her dönemde, üretimle tüketim arasındaki dengenin kurulması, kaynakların dağıtılması ve değerlendirilmesi, bütün toplumların karşı karşıya oldukları, ekonomik sorunların başında yer almıştır. Ülkelerin kaynaklarının değerlendirilmesinde, yasal sınırlarla birlikte, etik sınırların da gözetilmesi zorunluluğu, sürekli tartışma konusu olmuştur.

*

Dünyada krizler üretimin ve tüketimin yol açtığı, çevresel, toplumsal ve kültürel etkilerden kaynaklanmaktadır. Hayatın yaşanır kılınması için, üretim ve tüketim çalışmalarının düzenlenmesinde, her zaman yasal olanlar etik olmazlar, etik olanlar yasal olmazlar. Bunun için yasal sınırlar kadar, etik sınırlar da önemlidir. Ülkeler arasındaki iletişimin ve etkileşimin, doruk noktasına ulaştığı, duvarsız, kapısız dünyada, yasal olanlarla, etik olanlar birbirine karışmıştır.

*

Richard Barnet ve John Cavanagh, “Küresel Düşler” adını verdikleri kitaplarında, filmleriyle, televizyonlarıyla, radyolarıyla, dergileriyle, gazeteleriyle ve müzikleriyle eğlence dünyasında, etik sınırları önemsizleştiren kuruluşların, kazandıkları yeni boyutları ele almaktadırlar. Dünyanın her türlü eğlence, binbir çeşit şans oyunları ve popüler müzik merkezi, Las Vegas’ta olduğu gibi, seküler dünyanın bütün şehirlerinde, etik olanla olmayan, her şey yasallaştırılmaktadır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, her ülkede yasalar, üretimi iyi ve tüketimi iyi, etik ilkeler iyi üretimi ve iyi tüketimi, yapmak için vardırlar. Dünyada kutsal kültürle bağlarını koparan, seküler değerlerin yaygınlık kazanmasıyla, bütün ülkelerde etik ilkeler etkilerini yitirmektedirler. Ülkelerden daha büyük olan büyük şehirlerde, kazanmak her şeydir diyenler, kazanmak için her şeyi yapmaktadırlar. Bu yüzden her alanda etik olan değil, yasal olan önem kazanmıştır.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, yasalarla düzenlenmeyen, yasaların boş bıraktıkları alanları, etik ilkeler doldururlar. Bunun için tarihin bütün dönemlerinde, etik ilkeler yasa kurallarından daha etkili olmuşlardır. Dünyada yasal kurallar her zaman sorgulanır, ancak etik ilkeler hiçbir zaman sorgulanmazlar. Yasal kurallara baş kaldırılır, etik ilkeler baş kaldırılmaz. Gizliliğin olmadığı düz kare dünyada, hiçbir ülke, hiçbir kuruluş, kendisinde etik ilkeleri göz ardı edecek gücü bulamaz.

*

Yasal kurallar her zaman değişirler, etik ilkeler hiçbir zaman değişmezler.

*

Yasalar görünen, etik ilkeler görünmeyen, dünyadan seslenirler.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, etiksizlik ilkesizliktir.

24 Eylül 2021, 11:00

İSLAMIN DEĞİŞMEYEN DEĞERLERİ DEMOKRASİNİN DEĞİŞEN KURALLARIYLA ÇATIŞMAZ

Türk ve İslam dünyasında demokrasi, istenen ve beklenen düzeyde araştırılmamıştır. İslam dünyasındaki Müslüman demokratlar, dünyadaki Hristiyan demokratlarla, yardımlaşma, dayanışma ve görüş alışverişinde bulunma yolunda adım atmada yavaş davranıyorlar. Oysa demorasiye dayalı katılımcı yönetim, pazara dönük paylaşımcı ekonomi, insanların temel hakları ve özgürlükleri, bütün ülkelerin çözüm bekleyen ortak sorunlardır.

*

“ İsyanın macarcasına ezilmenin çekoslovakçasına / Yanmanın Polonyacasına direnmenin vietnamcasına” elini uzatmaya ve sesini duyurmaya çalışan, Erdem Bayazıt’ın “İslam monarşiyle ve oligarşiyle uyuşuyor, demokrasiyle neden uyuşmuyor” sorusuna, bütün eleştirel düşünen Müslüman aydınlar, cevap aramak zorundadırlar. Yirmi birinci yüzyılda hiçbir ülkede, insanlar demokratik yönetimlere karşı, otokratik yönetimleri savunmak istemezler.

*

Yönetim Bilimleri dünyasında, demokrasi nasıl tanımlanırsa tanımlansın, Liberalizm, Sosyalizm, Faşizm gibi bir öğreti değil, yönetimde güçler ayrılığını vurgulayan, yönetenlerin yönetilenler tarafından seçilmesini öneren, herkesin seçme ve seçilme haklarını savunan bir yönetim yöntemidir. Bunun için Batı ülkeleri başta olmak üzere, dünyanın pek çok ülkesinde benimseniyor. Hiçbir ülke demokratik yönetimden, otokratik yönetime geçmek istemez.

*

Demokrasiler değer üretmezler, değerleri korurlar. Bu yüzden otokratik ülkeler de demokratik olduklarını olduklarını, demokratik kurumlara, demokratik kurallara sıkı sıkıya bağlı olduklarını, vurgulamaktan geri kalmazlar. Ancak demokratik yönetimlerde en önemli nitelik, bütün yönetilenlerin yönetenlerin seçimlerine katılmasıdır. Bu bağlamda herkesin eşit olduğunu savunan Medine yönetimi, eşitliğin olmadığı Atina yönetiminden çok daha üstündür.

*

Ülkeler büyüdükçe katılımcı demokratik yapıların yerine, temsili demokratik yapılar geçer. Yönetilenlerin yönetim katılmaları, yerel yönetimlerde daha büyükken, merkezi yönetimlerde daha küçüktür. Doğrudan katılımın yerini, temsili katılım alır. Dünyada uygulanan demokrasinin kökleri, Amerikan ve Fransız devrimlerine kadar uzanır. Eğitimli eğitimsiz, kadın erkek herkese oy hakkı, Yirminci yüzyılın birinci yarısında verilmiştir.

*

Kemal Karpat’ın “Türk Demokrasi Tarihi” kitabı okunduğunda, Türkiye’nin hiçbir Avrupa ülkesinden geri kalmayan, zengin bir demokratik yönetim birikimi olduğu görülür. Türkler Tanzimat’tan bu yana, dünyadaki gelişmeler uyum sağlamak için, kendilerine özgü bir değişim ve dönüşüm yolu izlemişlerdir. Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca geliştirilmeye çalışılan demokratik yönetim, geçmiş yılların yenilenme birikimine dayanır.

*

Türkiye'nin geleceği, demokratik yönetimi ne kadar içselleştirse, o kadar parlak olacaktır.

*

Demokratik ülkelerde yönetilenlerin, en büyük, en güçlü, en etkili silahları oylarıdır.

*

Oylarının değerini bilen insanlar, kaynaklarını değerlendirmesini bilirler.

25 Eylül 2021, 12:25

İSLAMIN KURUMLARI VE KAYNAKLARI DEMOKRASİNİN DIŞINDA DEĞİL ÜSTÜNDEDİR

Yüzyıllardan beri otokratik yönetimlere karşı, geliştirilmeye çalışılan demokratik yönetimler, bütün ülkelerin gündeminde önemli yer tutuyorlar. Dünya nüfusunun önemli bir kesiminin, yoksulluk sınırının altında yaşadığı Yirminci yüzyılda, yönetimlerin önemi katlanarak artıyor. Bütün ülkelerde katılımcı yönetimlerin, paylaşımcı ekonomilerin geliştirilmesinde, atılması gereken adımlar ve yapılması gereken çalışmalar tartışılıyor.

*

İslam dünyasına ilişkin çalışmalarıyla tanınan John Esposito’nun öncülüğünde, Oxford Üniversitesinde hazırlanan dört ciltlik “ Yeni İslam Dünyası” ansiklopedisinde, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, Müslümanların bilgi ve bilgelik birikimi ele alınıyor. Ayrıca Esposito İslamı ve demokrasiyi inceleyen kitaplarında, bütün insanlığı kucaklayan İslamın, demokrasinin ilkeleriyle çatışmayan, zengin bir birikime sahip olduğunu vurgulamaya özen gösteriyor.

*

İslamda yönetenlerle yönetilenler arasında yazılı olmayan, ana kurumları ve kuralları, Cibril Hadisiyle belirlenen, Son Peygamberin Muaz Bin Cebel’le, konuşmasında, düşünme ve karar verme süreci ortaya konulan, ortak bir sözleşme yapılır. Taraflar karşılıklı olarak verilen sözleri yerine getirirlerse, toplumun bütün kesimleri için, hayat hem kolaylaştırılır, hem zenginleştirilir. Her alanda karşılaşılan, bütün sorunların üstesinden hep birlikte gelinir.

*

Yönetimlerin referans çerçevesini oluşturan, toplumun bütün kesimlerinin güvenliğini sağlayan, sözleşme denildiği zaman insanların aklına, J.J Rousseau’nun “Toplumsal Sözleşmesi”inden önce, Son Peygamberle temelleri atılan, “Medine Sözleşmesi” akla gelir. Herkesin inancı kendinedir, kimse inancını değiştirmeye zorlanmaz diyen sözleşmeyle, devlet yöneticisinin görevleri ve sorumlulukları belirlenir.

*

Medine’de temelleri atılan sözleşmeyi, İkinci Halife Ömer Kudüs’te, Fatih İstanbul’da ve Saraybosna’da uygulamıştır. Yüzyıllar içinde geliştirlen ve zenginleştirilen sözleşmeyle, Müslüman ülkelerin sınırları içinde yaşayanların dinleri, dilleri ve özgürlükleri güvence altına alınmıştır. Türkler Anadolu’da bin yıllık tarihleri boyunca, çoğulcu yapının özenle korunduğu, yönetimin en son örneğini vermişlerdir.

*

İster demokratik, ister otoratik olsun bütün yönetimlerde, yönetenlerin yönetilenlerden yönetilenlerin yönetenlerden beklentilerin yerine getirilmesinde, tarafların açık ya da örtülü olarak benimsediği, İbn Haldun’nun “asabiyet” olarak nitelendirdiği, ortak değerler, ortak kurumlar, ortak kurallar tarihin her döneminde önemli olmuştur. Yönetimlerde değişik kesimler arasınadaki,uyumun ve düzenin sağlanmasında, ortak kaynaklar büyük işlev yüklenirler.

*

Bütün yönetimlerin başarısı, karşılıklı yapılan sözleşmenin, yürürlükte kalmasına dayanır.

*

İslam dünyasının hukukunda, çoğunluk azınlığa, azınlık çoğunluğa meydan okumaz.

*

Demokrasiler güçlüklerin üstesinden, eleştirel düşünceyi özendirerek gelirler.

26 Eylül 2021, 00:30

İstanbul Üniversitesi tarafından, Rektör MAHMUT AK, Rektör Yardımcısı HALUK ALKAN, Dekan HAYATİ DEVELİ, Bölüm…

İstanbul Üniversitesi tarafından, Rektör MAHMUT AK, Rektör Yardımcısı HALUK ALKAN, Dekan HAYATİ DEVELİ, Bölüm Başkanı ALİ ŞÜKRÜ ÇORUK, öncülüğünde Türkiye'nin yaşayan en büyük Şairi ve en etkili Düşünürü SEZAİ KARAKOÇ'a çok güzel hazırlanmış bir programla "FAHRİ DOKTORA" verildi.

26 Eylül 2021, 13:11

DÜNYADA HİÇBİR ÜLKEDE KAPALI OTOKRATİK YÖNETİMLERDEN ÖNCE AÇIK DEMOKRATİK YÖNETİMLER GELMEZLER

Dünyanın hiçbir ülkesinde, çoğunluğun değerlerini göz ardı eden, milletin sesine önem vermeyen otokratik yönetimler, uzun dönemde varkıklarını koruyamazlar. Bu yüzden Amerika gibi, dünyanın en zengin doğal kaynaklarına sahip olan Sovyetler Birliği, içeriden ve dışarıdan bir savaşla karşılaşmadan, büyük bir üretim güçsüzlüğüne düşerek, kendi kendine dağılmak zorunda kalmıştır. Kızıl Ordu’nun vurucu gücü, Birliği ayakta tutmaya yetmemiştir.

*

Dünyanın her yanında çoğunluk yanlışta birleşmediği gibi, çoğunluğun karşısında en güçlü ordular güçlerini yitirirler. Francis Fukuyama Sovyet Cumhuriyetlerinin dağılmasından sonra,Marks’ın toplumsal gelişmeyi açıklamada yararlandığı beşli sınıflamanın geçerliğini yitirdiğini öne sürerek, aynı ismi taşıyan kitabında, “Tarihin Sonu”nun geldiğini ortaya koymuştur. Kapital’de öngörüldüğü gibi, Komünizm’den önce Kapitalizm gelmeyecektir.

*

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, Komünizm’in ömrünü tamamlaması, bütün yönetimlere otokratik yönetimlerden önce, demokratik yönetimlerin değil, demoratik yönetimlerden önce otokratik yönetimlerin geldiğini göstermiştir. Ülkeler arasındaki uzaklık yakınlık, gece gündüz farkının önemini yitirdiği dünyada, bırakın otokratik yönetimleri, gelişmelere uyum sağlamak için, sürekli yenilenmeyen demokratik yönetimlere de yer yoktur.

*

Yönetimlerin açıklık içinde,sürekli yeniden yapılanmaya,önem vermek zorunda oldukları, karanlık alanların olmadığı dünyada, içtenlikle davranmayan yönetenlere ve yönetilenlere, hem demokratik hem otokratik ülkelerde, kimse güven duymayacaktır. Oluşmakta olan dünyada, hiçbir otokratik yönetimin,siyasal sınırların arkasına çekilerek, dünyadaki gelişmeleri izlemesi, ekonomik ve kültürel sınırlarını genişletmesi mümkün değildir.

*

Sınırların büyük bir geçirgenlik kazanmasıyla, iki kutupluluktan çok kutupluluğa evrilen dünyada, ülkeler dünya ülkeleriyle ekonomik, siyasal ve kültürel bağlarını, ne kadar güçlendirirlerse, söz konusu alanlardaki üretim güçlerini o kadar zenginleştirirler. Soğuk Savaş dönemlerinin, ekonomik bağımsızlık peşinde koşan dışalıma ve dışsatıma kapalı ülkelerinin yerlerine, dışsatım kadar dışalıma önem veren ülkeler geçiyor.

*

Otokratik yönetimler karşı demokratik yönetimlerin güçleri, toplumun bütün kesimlerinin, yönetime katılmalarından ve üretimi paylaşmalarından kaynaklanır. Bütün ülkelerde, her alanda üretime ve yönetime yeni açılımlar kazandırmak için, yönetenlerle yönetilenlerin, karşılıklı yardımlaşmaları ve dayanışmaları, “olmazsa olmaz”ların başında, ilk sıralarda yer alır. Ülkelerin üretim gücünü takım çalışmasına yatkın olanlar geliştirir.

*

Otokratik ülkeler değişimlere direnirler, demokratik ülkeler değişimleri yönetirler.

*

Değişimlerin fırsatları değerlendirilmeden, tehditlerinin üstesinden gelinmez.

*

Dünyayı amaçlarla araçları, birbirlerinden ayırmasını bilenler değiştirirler.

27 Eylül 2021, 13:35

HİÇBİR DENİZDE KAPTANSIZ GEMİ HİÇBİR ÜLKEDE KÜLTÜRSÜZ EKONOMİ OLMAZ

Hayatın uyum ve denge içinde düzenlenmesinde, kaptanın gemiye, geminin kaptana ihtiyaç duyması gibi, kültür ekonomiye, ekonomi kültüre ihtiyaç duyar. Nasıl kaptansız gemi, gemisiz kaptan olmazsa, kültürden soyutlanmış ekonomi, ekonomiden soyutlanmış kültür olmaz. Kültür ekonomiyle ekonomi kültürle karşılıklı iletişim ve etkileşim içindedir. Derinliğini yitiren kültürlerin, dengeli ekonomilerinin olması mümkün değildir.

*

Yirmi birinci yüzyılda, Doğu'suyla ve Batı'sıyla bütün dünya, Sezai Karakoç'un "İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü" , "Diriliş Neslinin Amentüsü" ve "İslam" kitaplarında önemle vurguladığı gibi, ekonominin dışında, ekonomiden uzak bir kültür değil, ekonominin üstünde, ekonomiye yakın, ekonomiyi deneten bir kültür istiyor. Çünkü, dünyanın kültürü ne kadar sağlıklı, ne kadar insanı kuşatıcı olursa ekonomisi o kadar sağlıklı, o kadar hayatı kucaklayıcı olur. Kültür ekonomiyi, ekonomi kültürü yansıtan aynadır. Hayatın sürdürülebilir kılınmasında, kültür amaçların ekonomi araçların yol haritasına kaynak sağlar.,

*

Kültürün kaptanlığındaki ekonomi gemisinin değeri, amaçların erdemi kadar araçların erdemine de bağlıdır. Dünyanın bir barış dünyası olabilmesi için, amacın araca, aracın amaca ya da kaptanın gemiye, geminin kaptana kurban edilmesinin, önüne geçilmesi hayati önem taşır. Zamanla araçlar değişir, amaçlar değişmez. Hem kültür, hem ekonomi, geminin rotasını çizen kaptan gibi: Hem duran, hem giden, hem değişen, hem değişmeyen olmak zorundadır.

*

Kültürde güç, düşünceyle eylemi, ekonomide güç, üretimle tüketimi altın oranda harmanlamasını bilmekle kazanılır. Nasıl kültürde düşüncesiz eylem olmazsa, ekonomide üretimsiz tüketim olmaz. Toplumları değiştirenler, hem kültürel, hem ekonomik alanda, etkinliği artırmasını bilenlerdir. Üretkenliği artırmada yarışmanın olmadığı bir dünyada, ekonomik ve kültürel hayatın hiçbir boyutunda derinleşme ve zenginleşme olmaz. Bu bağlamda, kültür ekonomiyi, ekonomi kültürü diri tutar.

*

Kültürün görünmeyen yüzünün, ekonomide görünen yüze dönüşmesi için, herkesin verimliliğin peşinden aslanlar gibi koşmasını öğrenmesi gerekir. Öğrenmesini öğrenmeyenler, ekonomik ve kültürel hayata, yeni boyutlar kazandıramazlar. Hem öğrenen, hem öğreten insanların, bir araya geldikleri kurumlar ve kuruluşlar, dünyayı değiştiren, hem gemilere, hem kaptanlara pusula olurlar.

*

Ontolojik değişmeyen bir ilkeyle, metedolojik değişen bir ilke arasındaki sınırları güvence altına almadan, ekonomik ve kültürel alanda yeni atılımlar yapılamaz.

*

Ekonomi kültürün önüne geçerse, hayatın her alanda insanlar, ekonomim öznesi olma konumundan, nesnesi olma konumuna düşerler.

*

Dünyada ekonomi her şeydir diyenler, ekonomi için her şeyi yaparlar.

*

Kültürü derinleştirmeyenlerin elinde, ekonomi canlılığını yitirir.

28 Eylül 2021, 12:14

GİZLİLİĞİN OLMADIĞI KARE DÜNYADA DEVLETLERİ ORDULARINDAN ÖNCE ADİL YÖNETİMLERİ AYAKTA TUTAR

Üç kıtada geniş bir alana yayılan, Osmanlı coğrafyasındaki savaşlar, dünya barışının güvencesinin ordulardan önce, adil yönetimlerin olduğunu göstermiştir. Yirmi birinci yüzyılda, savaş dünyasının yerine, barış dünyasının geçmesi, ülkeleri orduların değil, adil yönetimlerin ayakta tuttuğunu, bütün dünyanın gündemine taşımıştır.Duvarların yıkıldığı dünyada devletlerin,savaştan daha çok barışa yatırım yapmaları, büyük önem kazanmıştır.

*

Türk ve İslam dünyasındaki savaşlar, geçmiş yüzyıllarda Osmanlı Devletini adaleti ve güvenliği sağlama gücünün, ne kadar hayati olduğunu gözler önüne sermektedir. Söz konusu ülkelerdeki çatışmalar,Osmanlı coğrafyasındaki ekonomik, siyasal ve kültürel yapılanmaları derinliğine araştırmadan çözülemez. Bu bağlamda Kemal Karpat’ın Wisconsin Üniversitesinde, “Osmanlı Devleti ve Dünya Tarihindeki Yeri”ne, dönük çalışmaları tarihe ışık tutuyor.

*

Chicago Üniversitesinde Osmanlı Tarihiyle ilgili, kalıcı çalışmalar yapan Halil İnalcık’tan sonra, Osmanlı tarihi çalışmalarını durdurmuştur. Ancak Türk ve İslam dünyasındaki savaşlar, üniversite yönetiminin kararını değiştirmesine yol açmıştır. Türkiye’nin ekonomik desteğiyle üniversitede, kanuna saygısıyla, adaletiyle ve gücüyle, Osmanlı Devletini zirveye taşıyan Kanuni adına, “ Kanuni Sultan Süleyman Araştırma Merkezi” kurulmuştur.

*

Kanuni kanun odaklı yönetimiyle, farklı dinlerden, farklı soylardan, farklı renklerden onlarca milleti, İstanbul şemsiyesi altında toplamayı başarmıştır. Osmanlı yüzyıllarını tarihçiler, “Pax Ottomana” olarak nitelendirirler. “Osmanlı Barışı” dönemi, hukukun üstünlüğüne önem veren, soykırım yapmayan, zora başvurmayan, hiçbir soyun dilini, dinini ve rengini küçümsemeyen, yüzyıllar içinde oluşan, erdemli bir yönetimin adıdır.

*

Osmanı devlet yönetimi, Yirmi birinci yüzyıların demokrasilerinin ulaşamadığı, demokrasi dışı değil, demokrasi üstü bir yönetimdir. Türkler değişik dinlerden, değişik ırklardan ve değişik renklerden insanlarla, bir arada barış içinde yaşamasını bilmişlerdir. Kimseye baskıyla kendi dillerini, kendi dinlerini, kendi kültürlerini benimsetmeye çalışmamışlardır. Osmanlı ülkesindeki insanlar, Yirminci yüzyılın ilk yarısına kadar, barış içinde birlikte yaşamışlardır.

*

Sınırların birbirine karıştığı Yirminci yüzyılın başında, Ortadoğu, Balkan ve Kafkas ülkelerini, “Millet Sistemi” altında toplayan, Osmanlı Devletinin küçülmesiyle, doğan güç boşluğunu Yirmi birinci yüzyılın başında, Türk ve İslam dünyasının devletler üstü kuruluşları dolduramamıştır. Bu yüzden bölge ülkelerindeki iç savaşlar, uluslararası kuruluşlar tarafından önlenememiştir. Tacikistan’dan Libya’ya kadar savaşlar birbirini izlemektedir.

*

Yararlı savaşın yararsız barışın olmadığı dünyada, savaş arayan devletler, savaş açtıkları devletlerden daha çok kendileriyle savaşırlar.

*

Yirmi birinci yüzyılda ilk yapılması gereken, devletlerin yıkıcı silahlı güçlerini, milletlerin silahsız yapıcı güçlerine dönüştürmektir.

*

Ülkelerin birbirlerine komşu oldukları yüzyılda, devletlerin savaşlarıyla değil, milletlerin üretimleriyle ayakta kalınır.

29 Eylül 2021, 12:10

GİZLİLİĞİN OLMADIĞI KARE DÜNYA ÜNİFORMA GİYENLERİN DEĞİL FORMA GİYENLERİN BAŞARILI OLDUĞU DÜNYADIR

Dünyada insanlık tarihi boyunca, hiyerarşik kuruluşların başında ordular gelir. Tarihin her döneminde, orduların hiyerarşik yapıları, bütün kurumların, kuruluşların değişmez örnekleri olmuştur. Her hiyerarşik kuruluşta, tek tepe noktası olur. Tabanı geniş olan hiyerarşik kuruluşlarda, yukarı doğru çıkıldıkça sayılar azalır, tepe noktasında yalnızca bir yönetici vardır. Yukarıdan bakıldığında, geniş taban görülmez.

*

Ordularda olduğu gibi, hiyerarşik kuruluşlarda değişmeye karşı direnç gösterilir. Hiyerarşik bir kuruluşta, yönetim kademeleri arasında, görevlerin ve sorumlulukların sınırları belirli olduğu için, kimse değişim istemez. Çünkü, bir kuruluşun hiyerarşik yapısındaki küçük bir değişiklik, görevlerin ve sorumlulukların altüst olmasına yol açar. Bunun için, hiyerarşik yapılarda, önemli bir çoğunluk değişimden hoşlanmaz.

*

Hiyerarşiye dayanan bir kuruluşta, mevcut durumdan duyulan rahatsızlık, değişime direnenlerin azalması ve değişim isteyenlerin çoğalması, değişmenin dinamiklerini harekete geçirir. Hiyerarşik yapısı, ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir kurum ve kuruluş, zamanı gelmiş bir değişime direnemez. Dünyanın her yerinde, çevrelerindeki değişim hızına uyum sağlamayan kuruluşların, ömürleri uzun olmaz.

*

Gizliliğin olmadığı düz kare dünyada, bütün hiyerarşik kuruluşlar, değişime direnmeyi bir kenara bırakmalılar, değişimi yönetmesini öğrenmeye bakmalıdırlar. Kurumlarda ve kuruluşlarda değişimi yönetmesini öğrenmek, bir bilgi sorunu olmaktan daha çok, bir bilgelik sorunudur. Hiyerarşik bir kuruluşta bilgelik, yeni boyutlar kazanmağı için yoksullaşır.

*

Dünyada değişime direnen kuruluşların başında, hiyerarşik kurumlar gelmektedir. Bu yüzden değişim yönetiminde, ilk yapılması gereken, katı hiyerarşik yapıdan, esnek hiyerarşik yapıya geçmektir. Düz dünyanın başarılı kuruluşları, yüzde yüz hiyerarşiden sıfır hiyerarşiye dönüşmesini bilen kuruluşlardır. Kuruluşların her alanda yarış üstünlüğü kazanmaları, hiyerarşik yapılarını son sınırına kadar düzleştirmesini bilmelerine bağlıdır.

*

Değişim rüzgarları, hiyerarşik kuruluşların tepelerinden önce tabanlarında eserler. Köklü değişimlerin öncülüğünü, kuruluşlarının tabanlarının önünde duran liderler değil, tabanlarının yanında duran liderler yapar. Kuruluşlara değişmesini öğretenler, tabanların omuzlarda taşıdığı liderlerden daha çok tabanlarının sorumluluklarını omuzlarında taşıyan liderlerdir.

*

Yirmi birinci yüzyılın başarılı kuruluşları, çok kademeli hiyerarşik kuruluşlar değil, az kademeli düz kuruluşlar olacaktır.

*

Sıfır hiyerarşiyi, sıfır bürokrasiyi, sıfır protokolu uygulayacak olanlar, üniformalılardan önce formalılardır.

*

Kare dünya üniforma değil, forma giyenlerin dünyasıdır. Düz dünya, düz kuruluşlar ister.

30 Eylül 2021, 12:26

TÜKETEN ELLER TASARRUF EDEN ELLERE DÖNÜŞMEDEN EKONOMİK KRİZLERİN ÜSTESİNDEN GELMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR

Dünyanın hangi kıtasınde yer alırsa alsın, bütün ülkelerde finansal krizler, sürdürülebilir olmayan, sınırsız tüketim peşinde, koşmaktan kaynaklanır. Her ülkede ekonomik ve kültürel hayatın odak noktasına, savurganlığa sürekli yeni boyutlar kazandıran, tüketim çılgınlığı yerleşmiştir. Bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya yayılan tüketim çılgınlığıyla, dünyanın doğal kaynakları ve geleceğin mimarı olacak, insan kaynakları da sorumsuzca tüketilmektedir.

*

Kutsal kültürle bütün bağlarını koparan, seküler kültürden beslenen insanlar, savurganlığı geçmiş dönemlerde, benzeri görülmemiş sınırlara taşımışlardır. Savurganlığın dünya ölçeğinde yaygınlık kazanmasıyla, bütün insanlığın hem dış dünyası hem de iç dünyası çoraklaşmaktadır. Savurganlıkta sınır tanımayanlar, insanlığa yeni bir “Nuh Tufanı” hazırlıyorlar. Savurganlığın yol açtığı karbon salınımlarını azaltmak için, bütün ülkeler el ele vermezlerse, pek çok ülke sular altında kalacaktır.

*

Seküler kültür içinde sürekli yeni alanlar kazanan savurganlık, bütün dünyada finansal ve çevresel krizlerin tetikleyicisi olmaktadır. Savurganlığın yol açtığı olumsuzluklar, yıldan yıla katlanarak artmaktadır. Seküler kültürden beslenen harcama toplumundan, kutsal kültüre dayanan tasarruf toplumuna geçmeden, birbirini tetikliyen küresel krizlerin üstesinden gelmek mümkün değildir. Geleceğin tasarruf toplumu, açgözlülere değil, tokgözlülere dayanacaktır.

*

Harcama toplumunun odak noktasında açgözlülük varken, tasarruf toplumun odak noktasında ise, tokgözlülük vardır. Harcama toplumlarında insanların gözlerini, tasarruf toplumlarında da insanların karınlarını doyurma amaçlanır. Ancak sınırlı dünyanın sınırlı kaynakları, açgözlülerin gözlerini doyurmaya hiçbir zaman yetmeyecektir. Bu yüzden, dünyadaki tüketim eşitsizlikleri, gelir dengesizlikleri, dehşet verici sınırlara ulaşmıştır. Dünyada milyarlarca insan, yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.

*

Harcama toplumu insanları, üreten eller olmaktan daha çok, tüketen eller olmaya özendirdiği için, bütün ülkelerde üretmeden tüketme peşinde, koşanların sayıları hızla artmaktadır.Toplumun değişik kesimleri arasındaki üretim dengesizlikleri, tüketim dengesizliklerini büyüterek,büyük çalkantılara yol açmaktadır. Bu yüzden insanları ürettikleri kadar, tüketmeye özendiren tasarruf toplumu olmanın kaçınılmzlığı, bütün ülkelerde tartışılan konuların arasında önemli yer tutmaktadır.

*

Dünyada üretmeden tüketmek, insanları insanları kolay ve haksız kazanç peşinde koşmaya, tokgözlülükten daha çok açgözlülükte yarışmaya zorlamaktadır. Bunun için insanları ürettikleri kadar, tüketmeye özendiren tasarruf toplumu, bütün ülkelerde sürdürülebilir üretimin ve tüketimde eşitliğin en büyük güvencesi olarak görülmektedir.Çünkü harcama toplumunda insanlar, hiç ölmeyecek gibi tüketirken, tasarruf toplumunda insanlar, hemen ölecek gibi tüketirler.

*

Harcama toplumunda insanlar, tüketimdeki eşitsizlikleri büyütmek, tasarruf toplumunda azaltmak için yarışırlar.

*

Üretmediğini tüketmek insanları, şeytanlar katına düşürürken, ürettiğini tüketmek melekler katına yükseltir.

*

Tasarruf toplumunda insanlar dünyayı Cennet'e, harcama toplumunda Cehennem'e dönüştürürler.