Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Ekim 2021

34 yazı

1 Ekim 2021, 12:07

"MESNEVİ ETKİSİ"YLE SİLAHLANANLARIN KARŞISINDA HİÇBİR GÜÇ DURAMAZ

Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, Mevlana'nın doldurulamaz bir yeri ve vazgeçilemez bir önemi vardır. Türklerin bin yıllık anavatanı Anadolu'nun, taşı ve toprağı Mesnevi ile yoğurulmuştur. Mesnevi kıyısız bir denize benzer, okuyan herkes onda kendini görür, kendini bulur. Mesnevi yağmur gibidir, Anadolu toprağına canlılık kazandırmış ve verimli kılmıştır. Mevlana iki dünyayı birbirinden ayırmayanların ve iki dünyada, güzel olmak isteyenlerin sultanıdır.

*

Mesnevi dünyada Peygamber sevgisinde yok olanların kitabıdır. Peygamber'i sevenler Allah'ın sevgisini kazanırlar. Allah'ın sevgisini kazananlar, hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutunda, Malcolm Gladwell'in “Outliers” kitabında vurguladığı “Matta Etkisi” gibi, bir “Mesnevi Etkisi” kazanırlar. Çünkü Allah sevdiği insanın düşünen aklı, seven gönlü, gören gözü ve üreten eli olur. Mesnevi Etkisi, Yunus Etkisi'ne dönüşür: Sevenler sevilirler.

*

Mesnevi Etkisi'nin bilincinde olan Anadolu insanı, Buhara'dan Budapeşte'ye kadar ezan okunan şehirleri, Mesnevi okunan dergahlarla donatmıştır. Mesnevi kültürüyle yoğurulanlar, gökyüzünün zenginliklerini, yeryüzüne taşırlar, gökyüzünden alırlar, yeryüzüne verirler. Onların bir elleri gökyüzüne, bir elleri yeryüzüne dönüktür. Onlar hayatın her alanında, tüketen el olmaktan önce üreten el olmaya önem verirler.

*

Osmanlı coğrafyasında Türklerin şehirlerinin odak noktasında “Bahçe biziz gül bizdedir” ya da “Arı biziz bal bizdedir” diyen dergahlar vardır. Gül yetiştirilen dergahlarda, el emeği, göz nuru ve alın teriyle harmanlanır. Üç kuşağın birlikte yaşadığı şehirlerde aile toplumun, çarşı ekonominin omurgasını oluşturur. Şehirlerin, çarşı ve pazarlarında yalınlık alınır, yalınlık satılır, yalınlıktan terazi tutulur, yalınlık yalınlıkla tartılır.

*

Büyüklerin saygı, küçüklerin sevgi gördükler dergahların çevresinde, yardımlaşma ve dayanışma doruk noktasına ulaşır. Olumlulukları özendirmek, olumsuzlukları önlemek, yaşı ve işi ne olursa olsun, herkesin görevidir. "Mesnevi Etkisi", iyilikleri çoğaltmada, doğru orantılı yönde, kötülükleri azaltmada ise, ters orantılı yönde kendini gösterir. Mesnevi yalınlıkta yarışma olmadan, derinleşme olmaz, diyenlerin kitabıdır.

*

"Mesnevi Etkisi''nin yoğunlaştığı şehirler, donmadan akarlar, değişmeden değişirler, çirkinleşmeden güzelleşirler ve kötüleşmeden iyileşirler. Mesnevi'nin derinliklerine inenler, hayatın değişmeyen boyutunda değişen boyutu, değişen boyutunda, değişmeyen boyutu yakalamasını bilirler. Onlar dünün dünle geçip gittiğini gördükleri gibi, yarının da yarınla geleceğini öngörürler. Onların çarşılarında geçmişin ürünlerinden daha çok geleceğin ürünleri alınır ve satılır.

*

Dergahlarında Mesnevi okunan şehirlerde, çarşılar denizlere, insanlar gemilere benzerler. Gemileri sağlam olan toplumların, çarşıları sağlıklı olur.

*

Gemilerdeki sular değil, denizlerdeki sular hayat kaynağıdır. Gemisiz deniz yararsız, denizsiz gemi anlamsız olur.

*

Deniz gemisini, Mesnevi Etkisi''nde bulur

2 Ekim 2021, 12:59

N.TOPÇU C.ÖKTEN M.Z.KOTKU CUMHURİYET DÖNEMİNDE DÜNYA BİLGİ BİRİKİMİNİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜREN ÜÇ BİLGEDİR

Bağrında taşıdığı bütün varlıklarla, doğal hayatın sularla canlılık kazanması gibi, her yönüyle kültürel hayat da, bilge insanlarla yeni boyutlar kazanır. Nasıl yağmurlar doğal kaynakların geleceklerinin güvenceleri ise, toplumların geleceklerinin güvenceleri bilge insanlardır. Dünyanın her yerinde bilge insanlar, ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünün, ana dinamiğini oluştururlar.

*

Bilge insanların etkisi, öğretme ve öğrenme çalışmalarının, hayat boyu devam eden sürekliliğinden kaynaklanır. Öğrenmesini ve öğretmesini, öğrenmenin yaşı, yeri ve zamanı olmaz. Bilge insanlarla toplum, toplumla bilge insanlar arasın- da duvar yoktur. Onların çevrelerinde, bilgeliğe dönüştürülen bilginin, vatanı yoktur. Dünyanın her yanında, bilgeliği zenginleştirenler, değişik eğitim kurumlarının, duvarlarını yıkan, sıradışı bilgelerdir.

*

Türkiye’de yeni bir kuşağın yetişmesine, öncülük yapan bilge insan, Celal Ökten’in düşünce ve eylem dünyasını, Hüseyin Yorulmaz kitaplaştırmıştır. Nurettin Topçu’nun Arapça, Türkçe, Felsefe, Kelam ve Fıkıh uzmanlığı yanında, eşsiz bir tarihçi olarak nitelendirdiği Ökten’in öğretme ve öğrenme coşkusu, Cumhuriyet döneminde yeni bir kuşağın, yetişmesinde çok etkili olmuştur. O kuşağın gönlü geçmişte, gözü de sürekli gelecekte olmuştur.

*

Anadolu’da bilgi ve bilgelik kazandıran, eğitim kurumlarının başında dergahlar gelir. Onlar insanların düşünce ve eylem dünyalarına, zenginlik kazandırırken, akılların başlarda olması kadar, gönüllerde de olmasına önem verirler. Öğrenmesini öğrenmenin, iç dünyaya dönük yüzünü Dergah kültürü oluşturur. Ökten dönemin dergahlarının öncüleri olan Fahreddin Erenden ve Mehmet Zahid Kotku’dan el alarak, öğrenmenin beşikten mezara kadar, devam ettiğini göstermiştir.

*

Bilgi dünyasında aklı başında olanlar, bilgelik dünyasında ise aklı gönlünde olanlar, yol gösterici olurlar. Bilgi dünyasını zenginleştirmeyenler, bilgelik dünyasının derinliklerine inemezler. Öğretirken öğrenenlere, öğrenirken öğretenlere, iki dünyanın kapıları birden açılır. Onlar herkesin okuduğu kitapları okurlar. Ancak düşünülmeyeni düşünür, bilinmeyeni bilir, görülmeyeni görürlar. Onların dünyasında öğrenme özürlülere yer yoktur.

*

Akılla büyütülen zenginlik, gönülle tüketilmezse, toplumun bütün kesimlerini yoldan çıkaran, bir gösteriş yarışına dönüşür. Ürün, hizmet ve bilgi üretim gücünü büyütmek, genişleyen ekonomiyi denetmek için, akıl gücünden önce, gönül gücüne ihtiyaç vardır. Bunun için, Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, gönül öncülerinin vazgeçilmez bir yer tutmuşlardır. Onlar gönlün gözüyle görmüşler, aklın gözüyle konuşmuşlardır.

*

Tarihinin her döneminde gönül zenginliği, akıl zenginliğin- den çok daha önemli olmuştur.

*

Gönül dünyalarını derinleştiremeyenler, akıl dünyalarını zenginleştiremezler.

*

Gönül dünyasında, bilgeliğe dönüşmeyen bilgiye yer verilmez.

3 Ekim 2021, 13:29

HER ŞEHİRİN BİR DEVLET OLDUĞU DÜNYADA SARAYBOSNA AVRUPA'DA YENİ AYDINLANMANIN ENDÜLÜS'Ü OLACAKTIR

İslam dünyasıyla Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkiler, son elli yılda yeni bir döneme girmiştir. Tarihin hiçbir döneminde Müslümanlar, Avrupa’da bu kadar büyük bir nüfusa ulaşmamışlardır. Nüfusu azalmaya başlayan Avrupa ülkelerinde, doğan çocukların yarıdan fazlasının ismi ya Ayşe'dir ya da Ali’dir. Avrupa'nın yalnızca Doğu'sunda değil, Batı'sında da Müslümanlar toplumun ekonomik, siyasal ve kültürel yapısında önemli bir yer tutmaktadırlar.

*

Kuzey Afrika'daki ve Orta Doğu’daki gelişmelerle, İslam dünyasıyla Batı dünyası arasındaki ilişkiler, çok zor bir dönemden geçmektedir. Demokratik olmayan ülkelerden, şiddet ve yoksulluk, salgın bir hastalık gibi, bütün dünyaya yayılmaktadır. Bütün dünyayı sarsan şiddet olayları, eğitimsizliğin yol açtığı yoksulluktan, eşitsizlikten, haksızlıktan ve yolsuzluktan kaynaklanmaktadır. Dünyanın neresinde olursa olsun, eğitime yapılan her yatırım, şiddeti azaltmaya ve yoksulluğu gidermeye karşı atılmış kalıcı bir adımdır.

*

Dünyada eğitime yapılan harcamalar, karanlığa karşı yakılmış meşalelerdir. Kinin ve nefretin beslediği savaş güçlerine karşı, sevgiden ve hoşgörüden beslenen barış güçlerini yetiştirmek için, eğitimi seviyesini yükseltmekten başka çıkar yol yoktur. Yeni oluşmakta olan, Avrupa’nın merkezi Saraybosna’ya, yapılan medreseler, camiler ve çarşılar, Bosnalıların sarsılmaz inancının bir simgesi olarak, hiç kesintiye uğramadan çalışmalarına devam etmektedirler.

*

Kurdukları şehirleri medresesiz, çarşısız ve camisiz bırakmayan Türkler, İstanbul’da en güzel örneğini verdiklerini şehirlerini, yüzyıllar içinde gittikleri her ülkeye taşımışlardır. Balkanlar’da kurulan yeni üniversiteler, geçmişte olduğu gibi, Yunus’tan Yahya Kemal’e, Gazali’den İbn Haldun’a, İslam dünyasının bilgi ve bilgelik zirvelerinin değerlerini, bütün Avrupa’ya taşıyacaklardır. Ortaçağ'da nasıl Endülüs, Avrupa aydınlanmasının kaynağı olmuşsa, gelecekte Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin birlikte yaşadıkları Bosna da çok kültürlü Yeni Batı aydınlanmasının kaynağı olacaktır.

*

Balkanlardaki Müslümanlar, eğitim kurumlarıyla, farklı kültürlerle bir arada yaşama geleneğini, Yirmi birinci yüzyıla taşıyarak, Saraybosna’nın çevresinde halka halka genişleyen, bir barış sürecinin başlatıcıları olacaklardır. Ömrünü Afrika’nın eğitim ve sağlığına adayan Albert Schweitzer’in vurguladığı gibi, “Her insanın iki eğitimi vardır: Biri başkalarından aldığı, biri ve daha önemlisi ise, kendi kendine verdiğidir.” Bosnalılar zengin birikimleriyle, hem kendilerini, hem Balkanları eğiteceklerdir.

*

İslam dünyasının ekonomik ve siyasal alandaki başarısızlığının kaynağında, eğitim yetersizliği vardır. Eğitim kurumları güçlü olmayan ülkelerin, ekonomileri gibi, yönetimleri de, hem güçsüz, hem de yetersiz olmaktadır. Bunun için Albert Einstein, “Bir ülkenin geleceği, o ülkenin insanlarının göreceği eğitime bağlıdır” demektedir. Eğitiminin gelişmediği ülkelerde, ürün, hizmet ve bilgi üretim gücü büyütülemediği gibi, yönetim kültürü de zenginleştirilemez.

*

Üretim güçsüzlüğünün üstesinden eğitimle gelinir. Eğitim seviyesi yüksek olan toplumlar, yardımlaşmasını, dayanışmasını,paylaşmasını ve barış içinde bir arada yaşamasını bilirler. Eğitime önem veren şehirler duvarsız, kapısız, perdesiz ve çatısız dünyanın, bütün genç kuşaklara açık, sınavsız ve parasız üniversiteleri olmuşlardır.

*

Yirmi birinci yüzyılda ekonomik,siyasal ve kültürel kuruluşlarıyla, hem yerel, hem küresel yapısıyla, her şehir merkez ve çevre farkını ortadan kaldırarak, Farabi'nin özlemi duyduğu bir "Erdemli Devlet" olacaktır. Şehirler devletlerin önüne geçeceklerdir.

*

Sınırların önemini yitirdiği dünyada, M. McLuhan'ın öngörüsünden daha çok Farabi'nin tasarımı ağırlık kazanmıştır. Dünya kurumsallaşmamış büyük bir köy değil, kurumsallaşmış küçük bir şehir olmuştur.

4 Ekim 2021, 12:31

EKONOMİK VE KÜLTÜREL DÜNYADA MÜLK ZENGİNİ OLMAKTAN DAHA ÇOK DOST ZENGİNİ OLMAK ÖNEMLİDİR

Necati Öner, Karl Jaspers’den esinlenerek Felsefeyi “Yolda olmak” olarak tanımlar. Yalnızca Felsefe değil, düşünce ve eylem boyutlarıyla, hayat da yolda olmaktır. Aşılmaz dağları aşarak, yitirilen Cennet'e giden yollar, dostlarla bulunur. İnsanlar arasındaki dostluklar, yollarda yeni boyutlar kazanır. Anadolu insanının kültüründe, elde olmayan soy kardeşliği değil, elde olan yol kardeşliği önemlidir.

*

Dostluk kervanları, Mevlana’nın bilgelik denizlerinden, Yunus’un gönül hazinelerinden beslenirler. Onların dünyasında, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma doruk noktasına ulaşır. Onlar şehirleri değil, gönülleri fethederler. Gönülleri fethetmek, bilgelikle silahlananların işidir. Dost olmanın yolu, inanç birliğinden geçer. Erich Fromm’un vurguladığı gibi: “İnancı az olanın, sevgisi az olur.” Dostluk yolundaki bütün engeller, sevilenlerin destekleriyle aşılır.

*

Dostluk yolunda dostlar birbirlerinin destekçisidirler. Dostlar güçlerini sevdiklerinden alırlar. Dostların dünyasında insanlar, birbirlerini severek etkinlik kazanırlar. Peygamberleri sevenler, herkesten daha etkin olurlar. Onları sevdiklerinden daha çok sevmeyenler, dostluk yolunda ilerleyemezler. Onlar Allah’ın sevgilileridir. Allah’ın sevdiklerini sevenler, Allah’ın sevgisini kazanırlar. Allah sevdiklerinin, gecelerini gündüzlere çevirir.

*

Dost olmanın, dost kazanman sırlarını Fethi Gemuhoğlu, sohbetlerinde sürekli anlatmıştır. Onun erişilmez dostluk örneği, Son Peygamber ile İlk Halifesi arasında, Sevr mağarasında sergilenen dostluktur. Onlar ölümün ayak seslerinin işitildiği bir ortamda, birbirlerini sevenlerin koruyucularının Allah olduğunu göstermişlerdir. Allah’ın gücünün üzerinde güç, olmadığını görmek için, onların dostluğuna bakmak gerekir.

*

Allah sevgisinde yok olanları, yeri ve zamanı gelince, Allah güvercin yuvaları ve örümcek ağlarıyla korur. Allah’ın koruduğuna kimse zarar veremez. Allah’ın dostluğunu kazanmasını bilenler, iki dünyada da dostsuz kalmazlar. Allah’ın dostları, hiçbir şeyden yoksun olmazlar. Kalıcı dostluk köprüleri, bir- birlerini Allah için sevenlerin arasında kurulur. Onların dostlukları karşısında, bütün dostluklar derinliklerini yitirirler.

*

Hayatı bütün boyutlarıyla kolaylaştırmak için, dostların sayılarını çoğaltmak, düşmanların sayılarını azaltmak büyük önem taşır. Bunun için Anadolu'da, "Bir düşman çok,bin dost azdır" denilir.

*

Tarih içinde verilmiş, eşsiz dostluk örneklerini, bugüne taşımadan, savaşlarla başlayan Yirmi birinci yüzyılı, barış yüzyılına dönüştürmek mümkün değildir.

*

Barış yüzyılının mimarları, paradan önce dost biriktiren, dost kazanmak için, yedi günde yetmiş gün, çalışmasını bilenler olacaktır.

5 Ekim 2021, 13:16

KARE DÜNYADA BİR ÜLKEDE OLMAK İÇİN DÜNYANIN BÜTÜN ÜLKELERİNDE OLMAK HAYATİ ÖNEM TAŞIR

Atlantik Okyonusu'nun bir yakası Avrupa, bir yakası Amerika'dır. Avrupa Amerika'yı, Amerika Avrupa'yı zenginleştirmiştir. Amerika'sız Avrupa, Avrupa'sız Amerika olmaz. Afrika'sız ne Avrupa, ne Amerika olur. Beş yüzyıl boyunca, Amerika Avrupa'nın Kızıl Elma'sı olmuştur. Amerika'da Avrupa'da yaşayanlardan daha çok Avrupalı yaşar. Ruslar Avrupa'dan önce Asya'ya, Türkler Asya'dan önce Avrupa'ya önem verirler.

*

Türklerle birlikte Ruslar, küre dünyanın Amerika'sını görmekte geç kalırlar. Hem küre, hem kare dünyada, her ülke Kızıl Elma'sı kadar büyür. Küre dünyada büyük ülke olmak için, iki kıtada olmak yeterli olmuştur. Kare dünyada, iki kıtada olabilmek için, beş kıtada birden olmak büyük önem taşıyor. Her kıtada, her ülkede olmayan ülkeler, bir kıtada, bir ülkede olamazlar. Sınırlarır önemini yitirdiği kare dünyada her ülke, bütün dünyayı, ürünlerle,hizmetlerle ulaşılacak bir Kızıl Elma olarak görmek zorundadır.

*

Kristof Colomb'u Türkler değil, İspanyollar desteklemişlerdir. Bunun için, Amerika kıtasına Türklerin yerine, İspanyollar gitmişlerdir. Amerika Asyalıların değil, Avrupalıların ülkesi olmuştur. İspanyalıların Atlantik'e açılmalarıyla, Amerika'nın bulunması, Avrupaların kurtuluşu olmuştur. Bu yüzden Avrupalılar, Ortaçağ'ın sonu olarak, İstanbul'un Türkler'in eline geçişini değil, Amerika'nın bulunuşunu kabul ederler.

*

Amerika'nın bulunmasıyla, dünyanın ticaret merkezi Akdeniz'den Atlantik Okyonusu'na kaymıştır. Atlantik küre dünyanın, Pasifik kare dünyanın "Okyonusu"dur. Türk ve İslam ülkelerinin, ekonomilerini güçlendirmeleri için, Avrupa pazarından daha çok, Amerika pazarı önemlidir. Amerika dünyanın satın alma gücü en yüksek olan ülkesidir. Ürettiği ürünlerle, verdiği hizmetlerle, zenginleştirdiği bilimlerle, Amerika'nın pazarlarında olmayan ülkeler, Avrupa'nın, Asya'nın, Afrika'nın pazarlarında olamazlar. Kare dünya "Eski" satanların değil, "Yeni" satanların dünyasıdır.

*

Kare dünyanın fatihleri, yerli malı üreten ülkeler değil, dünya malı üreten ülkelerdir. Dünya malı üretmenin standartları, Avrupa üniversitelerinden daha çok, Amerika üniversitelerinde belirleniyor. Bir yanında Berkeley, bir yanında Stanford üniversitesiyle Silikon Vadisi, dünyanın bilimsel ve teknolojik bilgi geliştirme ve uygulama merkezidir. Vadi'de kimliğe değil, yapılan işe, büyütülen katma değere bakılır. İnsanların nereden geldiklerinden önce, ne yaptıklarına önem verilir.

*

Kare dünyada, küre dünyanın kavramları, yöntemleri ve stratejileri, tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini yitirmişlerdir. Kare dünyada gelir farklılıkları değil, eğitim farklılıkları önemlidir. Eğitim düzeyini yükseltmeden, üretim düzeyini yükseltmek mümkün değildir.

*

Sezai Karakoç'un yıllar önce vurguladığı gibi: "Hafif kültürle ağır sanayi olmaz." Eğitim ve kültür düzeyi düşük ülkeler, katma değeri yüksek, teknolojik ürünler üretemezler. İleri teknoloji ürünleri, ileri eğitim isterler.

6 Ekim 2021, 12:43

PARA KAZANMAK TEK AMAÇTIR DİYEREK PARADAN PARA KAZANANLAR BÜTÜN DÜNYAYI SAVAŞ ALANINA ÇEVİRİRLER

Seküler kültürün misyonerleri Batı toplumlarıyla, kutsal kültürün öncüleri Doğu toplumlarını, birbirinden ayırmada, para turnusol kağıdı işlevi yüklenir. Seküler kültürde, "Para her şeydir, para kazanmak için her yola başvurulur" denilir. Bu yüzden para bir araç olarak değil, bir amaç olarak görülür. Kutsal kültürde ise, paraya hayatı kolaylaştırmanın, en önemli araçlarından biri gözüyle bakılır. v

*

Seküler kültürün kutsal kültürü, bütünüyle hayatın dışına attığı, Batı dünyasında para, toplumun bütün kesimlerinin, hızına ayak uydurmaya çalıştığı, sesten hızlı giden bir uçağa benzer. Kutsal kültürün hayatı bütün boyutlarıyla kuşattığı Doğu dünyasında ise para, yetişebilen herkesin yararlandığı büyük bir tren konumundadır. Biri toplumu peşinden sürüklerken, biri kendisinden yararlanılması için toplumun peşine düşer.

*

Hayatın yaşanabilir kılınmasında, para tek amaçtır, diyen seküler kültür, paradan para kazanmak için, her riski göze alır. Parayı elden ele, ortadan kayboluncaya kadar dolaştırmayı başaranlar, paradan en çok parayı kazanırlar. Bu yüzden seküler ekonomilerde, para insanların kasaları arasında değil, bankalardaki hesapları arasında dolaşır. Paranın nereden geldiğini, nereye gittiğini bilmesi gerekenlerin, dışında kimse anlayamaz.

*

Bütün dünyada uygulanan büyük faiz oranlarına ve önemli işlem giderlerine rağmen, insanların çoğunluğu, kredi kartlarıyla alışveriş yapmaktan vazgeçmez. Bankalar, “bu ay al gelecek ay öde” diyerek, alışveriş merkezlerinde kredi kartı dağıtırlar. Bu yüzden, kredi kartı sahiplerinin önemli bir kısmı, ay sonlarında borçlarının tamamını ödeyemez. Kredi kartıyla alışveriş yapmada gecikmenin, maliyetini de kimse bilmez.

*

Dünyanın her yerinde insanlar, bankaların haksız kazançlarının önüne geçmek için, bir yabancı dil öğrenir gibi, paranın küresel dilini öğrenmek zorundadırlar. Herkes aylık gelir ve giderleri izlemesini bilme, ev sahibi olmanın yöntemlerini araştırma ve emeklilik işlemlerini takip etme sorunlarıyla karşı karşıyadır. Çünkü, paradan para kazananlar, faiz oyunlarıyla, herkesi yanıltırlar.

*

Seküler ekonomide savunulduğu gibi, sigorta primleri ödemek riskten kaçınmanın en güvenli yolu, bankaların tasarruflara verdikleri faizin, kazanç elde etmenin, en kazançlı yöntemi değildir. Bunun için, kutsal kültürde para ticaretine, tarihin hiçbir döneminde sıcak bakılmamıştır. Faizin olumsuzluklarını Shakespeare "Venedik Taciri'' oyununda ustalıkla anlatır.

*

Dünya tarihinin her döneminde, Kutsal kültürle yoğurulanlar, Ayasofya'yı, Aksa Mescidini, Kurtuba Camisini, Kapalı Çarşıyı ve Selimiye'yi inşa ederlerken, Seküler kültürün doyma bilmez misyonerleri, dünyadaki bütün şehirlerin merkezlerini, çok katlı banka piramitleriyle doldurmuşlardır.

*

Dünyadaki üretim ekonomisin onlarca katını bulan, sanal para ekonomisin oluşturduğu, dehşet verici balonu patlatmadan, yoksulluktan yolsuzluğa kadar, dünya gündeminin başında yer alan sorunların üstesinden, hiçbir gücün gelmesi mümkün değildir.

*

Bütün ülkelerin karşı karşıya olduğu ekonomik krizler, para ticaretinden para kazananların, sınır tanımayan açgözlülüklerinden kaynaklanmaktadır.

6 Ekim 2021, 12:46

Amasya'nın "İlim ve İrfan" Topluluğunda, Değerli Eğitimci İsmail Ayan'nın yönetiminde, Sevgili Feyzullah…

Amasya'nın "İlim ve İrfan" Topluluğunda, Değerli Eğitimci İsmail Ayan'nın yönetiminde, Sevgili Feyzullah İbiş'in desteğinde, Yusuf Ziya Kavakçı,Şerafettin Gölçük,Ömer Dinçer,Mustafa İsen,Mustafa Solak,Mustafa Ağırman ve Bayram Öztürk başta olmak üzere, Anadolu'nun değişik şehirlerinden katılımcılarla,"Ya İlim Ya İrfan değil, Hem İlim hem İrfan" diyen bir "BEYİN FIRTINASI" toplantısı yaptık.

7 Ekim 2021, 12:18

SAVURGANLIĞIN BÜTÜN DÜNYADA YOL AÇTIĞI DEHŞET VERİCİ BÜYÜK YANGINI SÖNDÜRMEK

Savurganlığın herkesin gözünü kamaştırdığı toplumlarda, şehirlerin odak noktasını alışveriş merkezleri oluşturmaktadır. Savurganlığı bir yaşama ve düşünme biçimine dönüştüren seküler insanlar, haftada en azından bir defa alışveriş merkezlerine gitmezlerse, kendilerini hem çok yoksul, hem de çok mutsuz hissetmektedirler. Bunun için alışveriş merkezlerinde dolaşmak, vitrinlerin önünde saatlerce durmak seküler insanların, her hafta tekrarladıkları bir törene dönüşmüştür.

*

İnsanlar sürekli satın almayı, özendiren pazarlama yöntemleriyle, desteklenen savurganlıkla büyülenmektedirler. Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatı yaşanır kılan, insanların huzur ve mutluluğunu sağlayan her şey, savurganlığın yol açtığı yangında yok olup gitmektedir. Herkesi baştan çıkaran savurganlığın büyüsünden kurtulmadan, bütün ülkeleri tehdit eden, doğal afetlerin ve finansal krizlerin, üstesinden gelmek mümkün değildir.

*

Toplumun bütün kesimlerine bir bulaşıcı hastalık gibi yayılan savurganlığı önlemek için, bütün insanlara ve bütün kuruluşlara, büyük görevler düşmektedir. Dünyanın her yanında, bütün toplumları peşinden sürükleyen savurganlık, hayatı zorlaştırmakla kalmıyor, yol açtığı kültürel ve çevresel sorunlarla, şehirleri yaşanmaz hale getiriyor. Ülkelerin karşı karşıya olduğu, ekonomik ve kültürel sorunların, anaları alkollü içkiler ise, babaları da savurganlıktır.

*

Dünyada tüketim ve alkol sarhoşluğuna kapılan toplumlar, yalnızca sağlıklarını değil, ekonomik zenginliklerini de yitirmektedirler. Savurganlık toplumların paralarını ceplerinden alırken, alkollü içkiler akıllarını başlarından almaktadır. Savurganlığın ve alkollü içeceklerin yaygınlaşması, ülkelerin ekonomik büyümelerine destek olurlarken, kültürel gelişmelerine de engel olmaktadırlar. Çünkü ekonomik büyüme, aynı zamanda ekonomik gelişme değildir.

*

Bir ülkenin üretiminin ve gelirinin artması, her zaman toplumun zenginliğinin de artması anlamına gelmez. Savurganlığın ve alkollü içeceklerin topluma ödettiği bedeller, ekonomik büyümeye yaptıkları katkılardan, kat kat daha büyüktür. Toplumsal yararları büyüten ürün ve hizmet üretenler, her alanda hayatı hem kolaylaştırırlar, hem de zenginleştirirler. Bunun için tüketim sarhoşluğunun, yol açtığı kaynak savurganlığı, toplumları zenginlik içinde, yoksulluğa sürüklemektedir.

*

Toplumlarda sağlık sorunlarını ve gelir dengesizliklerini, insanların ihtiyaçlarından daha çok, isteklerini karşılayan ürünleri ve hizmetleri üretenler büyütürler. Onların toplumsal yapıda, yol açtıkları zararlar, çoğu zaman sağladıkları yararları aşar. Onlar toplumsal hayatın bir yanını yaparken, başka bir yanını da yıkarlar. Savurganlıkla haksız kazançlar arasında, doğru orantılı bir bağıntı vardır. Savurganlık insanlığı toptan intihara sürükleyen, en tehlikeli küresel tehdittir.

*

Savurganlık insanların ellerinin emeklerinin, gözlerinin nurlarının ve alınlarının terlerinin karşılığından, daha fazlasını istemelerinden kaynaklanır.

*

Savurganlığın yol açtığı küresel ısınmayla, hızlanan doğal afetler bütün insanlığı, adım adım toptan yok oluşa doğru sürüklemektedir.

*

Savurganlığın üstesinden yalınlıkla gelinir. Dünyayı dönüştürecek düşünce ve eylemlerin en önemli kaynağı yalınlıktır.

8 Ekim 2021, 12:10

TAKIM OYUNUNA DAYANAN BİR YÜZYILDA İKİ AKIL BİR AKLIDAN İKİ YÖNETİCİ BİR YÖNETİCİDEN DAHA HIZLI DAHA DOĞRU KARAR ALIR

Tarihin bütün dönemlerinde, kurum ve kuruluşlarda yöneticilerin belirlenmesi, yönetim bilimlerinde sürekli tartışılan konuların başında gelir. En büyük kuruluşun yönetiminden, en küçük kurumun yönetimine kadar, her yerde yönetim, bir yarışma, bir çatışma ve bir uzlaşma alanıdır. Nerede olursa olsun, her yönetimin amacı, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek, kurum ve kuruluşlarda bütünlüğü ve sürekliliği sağlamaktır.

*

Tarihin derinliklerine inildiğinde, yönetimin çok geniş bir alan içinde, sürekli gelişme yolunda olan, bir bilim dalı olduğu görülür. Bu bağlamda yönetim, kıyısız bir deniz gibi, sınırları bütünüyle bilinmeyen, politikadan kültüre her alanı kapsayan, sanatların en yaşlısı, bilimlerin en gencidir. Her alanda yol gösterici ve çığır açıcı yönetim, sanatlarda olduğu kadar, bilimlerden de yararlanmak zorundadır.

*

Hayatındaki yalınlığı, bilgisindeki derinliğe dönüştüren, yaşayışıyla yalınlığın olmadığı yerde derinlik olmaz diyen, Muhammed Hamidullah, ''İslam''da Devlet İdaresi'' kitabında, İlk Halife'nin seçimindeki tartışmalardan yola çıkarak, tarihte iki yöneticili, ortak yönetimlerin varlığını vurgular. Mısır'da Peygamber Musa ile kardeşi Harun, insanlık tarihi içinde ''iki yönetici''li, ortak yönetimin başarıyla uygulanan ilk ''eş yönetici'' örneğini verirler.

*

Büyük ya da küçük bütün kurumların ve bütün kuruluşların yönetiminde, her zaman her yerde uygulanabilen, tek ve değişmez bir model yoktur. Bu alanda bütün bilim ve sanat çevrelerine düşen görev ve sorumluluk, dünyanın barış ve güvenliğine katkıda bulunacak ve adalette İran'ın Nuşirevan'ından,Habeşistan'ın Neçaşi'sinden geride kalmayacak, bir yönetimin yolunu açmak ve yönetim sürecine yeni boyutlar kazandırmaktır. Öncü girişimci Michael Dell ''İki lider bir liderden daha iyi düşünür'' diyerek, kendi işletmesi gibi, işletmelere iki eş başkanlı yönetim önerir.

*

Dünyadaki ekonomik krizler ve toplumsal patlamalar, her ülkede geçmişte benzeri görülmeyen büyük göçler ve iç savaşlar, her ülkeyi sarsan silahlı terör eylemleri, kamu, özel ve gönüllü kurumlarda ve kuruluşlarda, ''tek kişi'' yönetimlerinden, en azından ''iki kişi'' yönetimlerine geçmeyi zorunlu kılıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun her kurumda ve kuruluşta eşit yetkilere sahip iki yönetici, tek yetkili bir yöneticiden, her zaman daha sağlıklı ve daha uygulanabilir karar alır.

*

Bir yöneticinin yetkisi, gücünün sınırlarını aşarsa, kendi yetki alanını genişletir, yardımcılarının yetki alanlarını da daraltır. Yetki paylaşılmaz diyen, bütün yetkileri kendilerinde toplayan yöneticiler, hem yalnızlıklarını, hem de kusurlarını büyütürler. Kurumlarda ve kuruluşlarda yetkilerini paylaşmayan yöneticiler, yönetilenler üzerindeki etkilerini yitirirler.

*

İki yöneticinin yetkileri ve etkileri, her zaman bir yöneticinin yetkisinden ve etkisinden daha büyüktür. Yönetim sinerji oluşturma ustalığıdır.

*

Bir yönetici ne kadar az yetki kullanırsa, o kadar çok etkili olur. En başarılı yönetici en çok yönlendiren yöneticidir.

*

Yönetim ortak akıldan yararlanmaktır. Hayatın her alanında ortak aklı yanlışta birleşmez.

9 Ekim 2021, 12:45

İNSANLIK TARİHİNİN HİÇBİR DÖNEMİNDE KAN DÖKÜLMEYEN SAVAŞ KAN DÖKÜLEN BARIŞ YOKTUR

İnsanlar topraktan gelmişlerdir, kendilerine verilen zaman tamamlanınca, yeniden toprağa döneceklerdir. Dünyada dört bin yıllık insanlık tarihine bütün olarak bakıldığında, dünyanın insanlara ait değil, insanların dünyaya ait oldukları görülür. Bu yüzden ne Doğu'da, ne de Batı'da, ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir ülke, dünyanın tek sahibi olamaz. Dünya ülkelerden önce, bütün yaşayan dünyalılarındır.

*

Dünyayı bütün dünyalılar için, yaşanır kılacak olanlar, savaşların şahinlerinden daha çok barışların güvercinleridir. Çünkü, savaşa hayır demesini bilen barış güvercinleri, tarihin her döneminde, barışa hayır demesini bilen, savaş şahinlerinden daha güçlü olmuşlardır. Barışlar yaşamaya ve yaşatmaya, savaşlar ölmeye ve öldürmeye çağrılardır. Bunun için tarih boyunca kanlı barış, kansız savaş olmamıştır.

*

Batı dünyasında savaşa hayır demenin öncülerinden biri Picasso'dur. Edebiyat dergisinde, Nuri Pakdil'in çalışma odasının duvarına astığı, ve derginin yayın hayatı boyunca yerini koruyan Picasso'nun Guernica tablosu, dünyada barış karşıtlığının simgesidir. İspanya iç savaşında, Guernica'nın yerle bir edilmesinin ardından Picasso tarafından, öldürülen insanları anmak ve anılarını yaşatmak için yapılmıştır.

*

Savaş uçakları geliştirildikten sonra, bütün yıkımlar, gece saatlerinde yapıldıkları için, Picasso tabloyu gündüz ve gecenin simgesi, siyah ve beyaz yapmıştır. Tabloda insan gözüne benzeyen ışık kaynağı, yüzyılların içinde oluşan ve sanatçıların yeni boyutlar kazandırdığı, savaşa karşı ortak bilinci yansıtır. Tablonun ana unsuru, kolu ve kanadı kırılan at, her savaşta büyük yaralar alan toplumu temsil eder. Picasso, gaz lambası taşıyan insanla, ümitsizlik bulutlarını dağıtır.

*

Türkiye'nin Yunanistan'a, Yunanistan'ın Türkiye savaş açması, sorunları çözemeyeceği gibi, hem Türkiye'deki, hem de Yunanistan'daki karşılıklı düşmanlıklara hız ve yoğunluk kazandırır. Artık savaşlar politikanın cephelerde devamı olmaktan çıkmıştır. Yeni dünyanın savaşları, savaşa evet diyen politikacılarla, sınır boylarında değil, savaşa hayır diyen sanatçılarla, üniversite salonlarında,hastane odalarında yapılıyor. Dünya barışının güvencesi, ordulardan önce sanatçılardır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün savaşların faturasını, savaş kararı alan politikacılar değil, savaşlardan en büyük zararı gören toplumlar öder. Savaşları yönetenler başlatırlar, yönetilenler durdururlar. Her savaşın kaynağında, yönetenlerin, iktidar hırsı, parmakla gösterilme isteği ve son sözü söyleme tutkusu yatar.

*

Dünyanın her ülkesinde savaşlarla var olan iktidarlar, savaşlarla yok olurlar. Savaşlarda tanklarla yürüyenler, uçaklarla durdururlar.

*

Hırs yüklü politikacılarla oluşan savaş fırtınaları, sevgi yüklü sanatçılarla barış rüzgarlarına dönüşür.

*

İnsanlar dünyaya savaş yapmaya değil, barış yapmaya, birbirlerini tanımaya gelmişlerdir.

*

Savaşta bir ölüm, bin ölümdür. İnsan hayat barışla, güvence altına alınır.

11 Ekim 2021, 12:08

DÜNYANIN AÇIK ÜNİVERSİTEYE DÖNÜŞTÜĞÜ DÜNYADA ÖĞRENMESİNİ ÖĞRENMEDE HİÇBİR MAZERET YOKTUR

Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatı bir bütün olarak kavramak için, bütün insanlığın bilgelik hazinelerini iyi bilmek büyük önem taşır. Yetmiş iki kültürün,bir arada barış içinde yaşadığı, bir dünyanın kapıları, Ademoğullarının tarihini, bütün olarak bakmasını bilenlere açılır. Peygamberlerin haber verdiği, dört bin yıllık insanlık tarihi, kavranılmayacak kadar büyük ve sınırsız değildir.

*

İnsanlığın bilgelik kaynaklarından beslenmeyenler, farklılıkların kaynağındaki birliği göremezler. Bilgelik yetmiş iki kültürün, bir kültürden kaynaklandığını bilmektir. Başka kültürlerin yetersiz, yalnızca kendi kültürlerinin yeterli olduğuna inananlar, kendileriyle birlikte bütün insanlığa en büyük kötülüğü yaparlar. İnsanlığın geleceği, bilgelik hazinelerinin sürekli geliştirilmesine bağlıdır. Bunun için her yetişkin okuma- ya, düşünmeye ve yazmaya vakit ayırmalıdır.

*

Bilgelik kazanmada, okumak her şeyin başında gelir. Okumamak için hiçbir mazeret yoktur. Jay Riffenbary’nin Amerika’nın Savaş Akademisi West Point’teki tecrübelerine, Şaban Kızıldağ’ın Anadolu insanının kültürel kaynaklarına dayandırdığı, “Mazeret yok” yaklaşımı hayatın ana dinamiğidir. Her insan okumanın, düşünmenin ve eyleme geçmenin, önüne çıkan engelleri aşarak, kusursuzluğu aramanın yorucu, ancak coşkulu yolculuğuna çıkmalıdır.

*

Bilgelik kazanmamak, okumamak, ürün, hizmet ve bilgi üretmemek için, insanların sığınacağı hiçbir mazeret yoktur. Hiç kimse başarısızlıklarının sorumluluğunu, bulmakta güçlük çekilmeyen mazeretlere yüklememelidir. İnsanlar düşünmede, okumada, yazmada ve üretmede başarısızlıklarının kaynaklarını başkalarında değil, kendilerinde aramalıdır. Başarısızlık- larının sorumluluğunu başkalarına yükleyenler, yalnızca ken- dilerini aldatırlar.

*

Bilgelik kazanmak isteyenlerin, her şeyden önce okumasını öğrenmeleri gerekir. Dünya yetmiş iki kültürüyle okunması gereken bir kitaptır. Bu yüzden okumak, herkesin en başta gelen görevidir. İnsanlığın birikimini okumasını bilmeyenler, dünyayı dönüştürecek bilgi ve bilgeliğe sahip olamazlar. Bütün insanlığın bilgi ve bilgelik hazinelerinin kapıları, okumasını bilenlere açılır. Okuyanlar öğrenirler, öğrenenler düşünürler, düşünenler eyleme geçerler.

*

Mazeret üretmemek için, genç yaşlı herkesin okumaya zaman ayırması gerekir. Her gün uyku zamanı gibi, bir de okuma zamanı olmalıdır. Düzenli öğrenmenin kapıları, düzenli okumayla açılır. Düzenli okumak, bilgi ve bilgeliğin altyapısını oluşturur. Köklü bir okuma geleneği olmayanların, dünyanın bilgi ve bilgelik hazinelerine katkıları olmaz.

*

Başarıya giden yolda, yakınma yoktur, suçlama yoktur, sızlanma yoktur, şikayet yoktur, bahane yoktur, mazeret yoktur.

*

Dünyada başarılı insanlar kendilerinin dışında hiç kimseyi suçlamazlar.

*

Başarısız insanlar bulmakta zorlanmadıkları mazeretlere sığınırlar.

*

Mazeret üretenler, üretecek başka hiçbir şey bulamazlar.

*

Dünyayı sürekli mazeret üretenler yoksullaştırır.

12 Ekim 2021, 12:26

HERKESİN YAZAR HERKESİN OKUYUCU OLDUĞU DÜZ KARE DÜNYADA OSLOBODENYA'LAR SİLAHLA SUSTURULAMAZLAR

Yeni Saraybosna’da dolaşanların, gözüne çarpan önemli yapılardan biri, dört yıl süren savaşta, yayınına hiç ara vermeyen "Oslobodenya" gazetesinin yıkılmaya çalışılan binası olur. Havaalanına giderken yolun solunda kalan bina, Saraybosna’nın direnme gücünün simgesidir. Savaşta gazetenin binası yıkılmış, ancak sesi kesilememiştir. Gazete savaş boyunca hiç ara vermeden, yayınlanmaya devam etmiştir.

*

Boşnakçada özgürlük anlamına gelen Oslobodenya, kuşatma altındaki şehirde, Bosnalıların hem ülke içinde, hem de dışında sözcüleri olmuştur. Gazetenin genel yönetmeni Kemal Kurpahiç, Bosna’nın çok kültürlü yapısını, yansıtan yazar kadrosuyla, yayını savaşta sürdürmeyi başarmıştır. Savaş sırasında bina, Sırpların yağdırdıkları bombalarla, bir enkaza dönüşmüştür. Yıkılmış hastaneler, bombalanmış camiler, yakılmış okullar, Avrupa’nın dünyaya “Üçüncü Bin Yıl” armağanı olmuştur. Yetmemiş Saraybosna'yı Halep izlemiştir.

*

Gazetenin yöneticileri ve yazarları savaşta sığınaklarda çalışmışlar. Pazartesi gelip hafta sonuna kadar dışarıya çıkamadıkları günler olmuştur. Kendi jeneratörlerini, savaş yüzünden dört saatten fazla çalıştıramadıkları için, geri kalan zamanda mum ışığında çalışmak zorunda kalmışlar. Sırpların topları ve tüfekleri, Bosnalıların sesini susturamamıştır. Onlar hastalarını tedavi etmeye çalışırken, top mermileriyle parçalanan doktorların, kuş gibi avlanan çocukların, canlı şahitleri olmuşlardır.

*

Sırplar sırtlarını soykırım uzmanı Rusya’ya dayayarak, Bosna’nın çok kültürlü yapısını kana bulamışlardır. Başta Rusya olmak üzere, bütün Avrupa ülkeleri, Sırpların yolunu açmıştır. Onlar da camileri, havraları ve kiliseleriyle bütün bir Saraybosna’yı ateşe vermişlerdir. Oslobodenya Bosnalıların, bütün dünyaya ulaştırdıkları, sesleri olmayı başarmıştır. Bosna’da Oslobodenya bir yazısıyla, Sırpların bin topundan çok daha etkili olmayı bilmiştir. Ruslar aynı stratejiyi, Suriye'de, Libya'da uyguluyorlar.

*

Toplumları ayakta tutan, dirençlerini artıran ve geleceğe güvenle bakmalarını sağlayan medyalarıdır. Medyanın sesi, toplumun sesi olduğunda, etkinliğiyle birlikte güvenirliği de büyük ölçüde artmaktadır. Bosna’nın Bilge Başkanı, Alia İzzetbegoviç’in vurguladığı gibi: “Son elli yılda yitirilmiş hiçbir bağımsızlık savaşı yoktur”. Yogoslavya gibi, Rusya'nın, Amerika'nın, İsrail'in temel hak ve özgürlükleri ayaklar altına alarak, düz kare dünyada varlıklarını sürdürmeleri mümkün değildir.

*

Bosna aydını, medyası, yöneticisiyle direnmiş, kültürünü ve kimliğini korumuştur. Duvarsız ve kapısız düz kare dünyanın, hiçbir ülkesinde, Afganistan'da, Irak'ta olduğu gibi, hiçbir güç, bir toplumun direnme gücünün kaynağını tankla, uçakla kurutamaz, yok edemez.

*

Savaşın şokunu atlatan Bosna, Sarı Saltuk gibi tüketen, Gazi Hüsrev Bey gibi üreten, katılımcı ve paylaşımcı ekonomi ve yönetim politikaları izleyerek, Doğu Avrupa’nın hem İsviçre’si,hem Endülüs'ü olacaktır.

*

Konya duruşlu, Bursa yürüyüşlü, Balkanların Kudüs'ü Saraybosna, bütün Ortadoğu'nun savaş şehirleri gibi, yeni derviş girişimciler beklemektedir.

*

Saraybosna gibi,Şam'da, Bağdat'ta, Kabil'de ,Sana'da, Gazze'de, Bingazi'de barış olmazsa, dünyada hiçbir şehirde barış olmaz.

13 Ekim 2021, 12:29

ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMESİNİ BİLMEYENLER DÜNYAYI KAN DENİZİNE DÖNÜŞTÜREN SAVAŞLARIN ÜSTESİNDEN GELEMEZLER

Güneşin bir ülkede batıp, başka bir ülkede doğması gibi, dünyanın bir yerinde sona eren savaş, başka bir yerinde yeniden başlıyor. Seküler kültür ölümü ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın dışına atmıştır. Başkalarına ölüm yağdıranlar, ölüm kendilerine hiç gelmeyecekmiş gibi davranıyorlar. Aklın dışında akıl, hayatın dışında hayat kabul etmeyen seküler kültür, ölümden sonraki hayatı da yok sayarak, ölümü öldürdüğünü sanmaktadır.

*

Ölümden kaçmaya çalışanlar, nasıl bir gün ölümle karşı karşıya gelirlerse, savaş çıkaranlar da, bir gün savaşla karşı karşıya geleceklerdir. Tarihin her döneminde savaş peşinde koşanlar, savaşlarla yok olup gitmişlerdir. Nasıl ölümü yok sayanlar ölümden kaçamazlarsa, açtıkları savaşlarla ev yakanlar, açılan savaşlarla evlerini yakılmaktan kurtaramazlar. Ölümü unutanlara, savaşlarla ölüm hatırlatılır. Ölüm hayatın değişmeyen gerçeğidir.

*

Düşünce ve eylemleriyle, bütün dünyayı etkileyen Anadolu erenleri, ölüme bir dünyadan ayrılma, bir dünyaya kavuşma kapısı olarak bakmışlardır. Onlar ölümde yok oluşun haberini değil, var oluşun haberini almışlardır. Onların ölmeden önce ölmesini bilen dünyalarında, haksızlık yapmaktansa, haksızlığa uğramak, zalim olmaktansa, mazlum olmak yeğlenmiştir. Bunun için onlar savaşın değil, barışın peşinden koşmuşlardır.

*

Yirmi birinci yüzyılın bir barış yüzyılı olması için, savaş içinde barışı, hayat içinde ölümü yaşamak hayati önem taşır. İnsanlar ölümlü hayata, ölmek için doğarlar, ölümsüz hayata doğmak için ölürler. Barışta ölümü unutanlar, savaşta hatırlamak zorunda kalırlar. Savaşlarda haklı ile haksız, suçlu ile suçsuz birbirine karıştığı için, her ölümle birlikte bütün dünya ölür. Savaşsız bir dünyayı, ölmeden önce ölmesini bilenler kurarlar.

*

Ölümü unutanlara, ölmeden önce ölenler, kutup yıldızının Kuzeyi göstermesi gibi, insanlara gün gün yaklaşılan ölümün, kendilerini beklediği mezarı gösterirler. Victor Hugo’nun vurguladığı gibi: “İnsanlar doğarken dünyaya hiçbir şey getirmedikleri gibi, ölürken de dünyadan hiçbir şey götürmeyeceklerdir”. İnsanlar için yaşanan her gün, sonu ölüme çıkan yolda atılmış bir adımdır. Bir gün hayatın dolambaçlı, yollarının sonu mezara çıkacaktır.

*

Yaşarken ölmesini bilenler, insanları durmadan savaşa değil, sürekli barışa çağırmışlardır. Onların bilgi ve bilgelik dünyalarında, hayat ölümle, ölüm hayatla bütünleştirilir. Onlar savaşla güzellik, olmayacağını bildikleri için, ölümü hayatla, savaşı barışla kuşatarak içselleştirirler. Ölüm saçan savaşların önünde, ölmeden önce ölmesini bilenlerden, başka duracak güç yoktur. Onları öldürmeye gelenler, onlarda dirilirler.

14 Ekim 2021, 13:19

SINIRLI DÜNYADA SINIRSIZ TÜKETİM PEŞİNE DÜŞENLER BÜTÜN DÜNYAYI SAVAŞ ALNINA DÖNÜŞTÜRÜRLER

İnsanlığın atalarının yitirdiği Cennette olduğu gibi, dünyanın hiçbir ülkesinde, doğal zenginlikler sınırsız olmadığı gibi, finansal kaynaklar da sınırsız değildir. Dünyada hiçbir ülkenin, ortak doğal kaynakları, har vurup harman savurma hakkı yoktur. İnsanların temel ihtiyaçları olan ürünlerin, hizmetlerin ve bilgilerin karşılanmasından, bütün ülkeler sorumludur. Bu yüzden devletleri tarıma, sanayiye, eğitime ve sağlığa yaptığı yatırımlar, bütün dünya için hayati önem taşımaktadır.

*

Anadolu’da denildiği gibi: “Gökten kudret helvası yağar, para yağmaz.” Para gibi, ürün, hizmet ve bilgi de gökten yağmaz. Üreticiler üretecekleri, tüketiciler tüketecekleri, ürünler ve hizmetler için, gerekli kaynakları bulmak zorundadırlar. Tarihin her döneminde, toplumlar ellerindeki sınırlı kaynakları, değerlendirmek sorunuyla karşı karşıya kalmışlardır. Her dönemin güçlü toplumları, dünyanın kaynaklarından kimseye haksızlık yapmadan, yararlanmasını bilenler olmuştur.

*

Sanatların en eskisi, bilimlerin de en yenisi Ekonomi, eldeki kaynakları temel ihtiyaçları karşılama yolunda, değerlendirme bilimi olarak tanımlanır. Bir ekonomide kıt kaynakların dağıtımı, arz ve talebe göre fiyatların belirlenmesi, değişik seçenekler arasında, karar verilması pazara dayanır. Her dönemde ekonomilerin can damarlarını pazarlardaki üreticiler ve tüketiciler oluşturmuştur. Onlar ekonominin anayasası olan, arz ve talep yasasına dayanarak, toplumları ayakta tutarlar.

*

İster Doğu’da, ister Batı’da olsun, her ülkenin pazarlarında bolluk ve kıtlık dönemleri olur. Pazarlardaki aksamalar, üreticiler ve tüketiciler üzerinde olumlu etkiler yanında, olumsuz etkiler de doğururlar. Pazarlardaki olumlulukları büyütmede, olumsuzlukları azaltmada en etkili gücü, hem üreticiler hem de tüketiciler olarak, bütün insanlar oluşturur. Ekonomik, siyasal, kültürel krizler, bir değişim aracı olan parayı, bir ürün gibi alan ve satan kuruluşlardan kaynaklanır.

*

Pazarın doğurduğu olumlu etkileri büyütmek, ister kamu, ister özel olsun, bütün kuruluşların dünyayı, bedelsiz ürünler dağıtan bitmez, tükenmez kaynak deposu olmaktan çıkarmalarına bağlıdır. Başta kamu kuruluşları olmak üzere, bütün kuruluşlar dünyadan aldıkları her kaynağın, bir bedeli olduğunu bilmek zorundadırlar. Bir insan dünyadan, gerekli olandan daha fazlasını alırsa, farkında olmadan üstesinden gelinemeyecek, sorunların tetikleyicisi olur.

*

Dünyada bütün ülkelerin karşı karşıya oldukları, çevresel ve finansal krizler, kuruluşların sürdürülemez doğrusal büyüme, peşinde koşmalarından kaynaklanmaktadır. Dağlarıyla, ormanlarıyla, denizleriyle, gölleriyle, nehirleriyle ve ovalarıyla dünya bütün ülkelerin ortak zenginlikleridir. Ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir ülkenin dünyanın kaynaklarını, sorumsuzca tüketme ayrıcalığına sahip değildir. Dünya kaynaklarının, sorumsuzca tüketilmesini önlemek, bütün kuruluşların görevidir.

*

Yüz yüze olunan krizler, sınırlı bir dünyada, sınırsız istekleri karşılamaya kalkışmanın, önlenemez doğal sonuçlarıdır.

*

Dünyanın kaynakları sınırsız olmadığı için, gösteriş harcamaları bütün ülkeler için, hayati önem taşımaktadır.

*

Ekonomik büyüme sınırsız değildir, ekonomi de ağaçlar gibi doğal sınırlar içinde büyümelidir.

15 Ekim 2021, 11:58

HAYATIN HER ALANINDA EKONOMİK İLKELERDEN ÖNCE ETİK DEĞERLERE DÖRT ELLE SARILMAK

Avrupa’nın Roma’sı yanında, Asya’nın Roma’sı olarak kurulan,kültürlerin birlikte yaşadığı İstanbul, tarihinin her döneminde ekonomik ve kültürel önemini korumuştur. İki kıtayı, iki denizi birbiriyle buluşturan İstanbul, farklı kültürleriyle, farklı dilleriyle, farklı renkleriyle oluşmakta olan dünynın, küresel etik değerleri yanında, yeni ekonomik ilkelerinin gelişmesine öncülük yapıyor. İstanbul etik değerleriyle Doğu’dur, ekonomik ilkeleriyle Batı’dır.

*

Ekonomik sınırlardan daha çok kültürel sınırların, önem kazandığı ikibinli yıllarda, bir ayağı Asya’da, bir ayağı Avrupa’da olan İstanbul’un önemi katlanarak artıyor. Üsküdar’ıyla Mekke, Eyüp’üyle Medine, Kadıköy’üyle Kudüs ışığı olarak İstanbul, bütün dünyanın özlemini çektiği, ülkeden ülkeye büyük farklılıklar göstermeyen, yüzyıllar içinde oluşan, küresel etik değerlerin, değişmeyen ana kaynaklarını aydınlatıyor.

*

Yirminci yüzyılın başında Cihan Okuyucu’nun, “İçimizdeki Mevlana” kitabındaki çevirisiyle, “Bu dünyaya ayırmaya, bölmeye gelmedik biz. Kırılanı onarmaya,bölüneni ulamaya geldik ” diyen Mevlana gibi düşünen Osmanlıların, Ortadoğu’dan çekilmeleriyle, bütün Osmanlı coğrafyasındaki ülkeler savaş ülkelerine dönüşmüşlerdir. Avrupalılar altına saldırır gibi, Osmanlı coğrafyasının petrollerine saldırarak, oluk oluk kan dökmeye devam ediyorlar.

*

Gaznelilerin, Babürlülerin, Hintlilerin Hindistan’ından, Mahatma Gandi Müslümanlarla elele vererek, Mevlana’nın söz konusu dizelerini, dilinden hiç düşürmeden, İkinci Halife Ömer’in adil yönetimini örnek alma sözüyle, İngilizleri Hindistan’dan uzaklaştırmıştır. Dünya tarihinin bütün yüzyıllarında, insanlar arasında fark gözeten yönetimler değil, insanlara aynı annenin, aynı babanın, çocukları olarak bakan yönetimler başarılı olmuşlardır.

*

Yirminci yüzyıldan Yirmi birinci yüzyıla geçen dünyada, barışın güvencesi Londra,Paris,Berlin,Washington gibi, ekonomik ilkeleri değişmez belirleyiciler olarak gören başşehirler değil, Mekke, Medine, Kudüs, İstanbul gibi etik değerleri tartışma götürmez belirleyiciler olarak bakan başşehirler olacaktır. Ekonomik ilkelerden daha çok, etik değerlerin önem kazandığı dünyada, devletlerden daha çok şehirler güç kazanmıştır.

*

Yirmi birinci yüzyılda bütün ülkelerin, bütün şehirlerin karşı karşıya olduğu sorunları, Yirminci yüzyılın ekonomik ilkelere dayanan silahlı güçleriyle çözmek mümkün değildir. Yeni yüzyılda ülkelerin ve şehirlerin sorunlarını üstesinden, etik değerlerden beslenen silahsız güçlerle gelinir. Karşılıklı ekonomik ve etik bağımlılıkların, sürekli hız ve yoğunluk kazandığı dünyada, her şehir bir devlet, her devlet bir şehir olmuştur.

*

Ekonomik ilkeler savaşa yol açarken, etik değerler barışa güvence olurlar. Etiği ayaklar altına alanlar, ekonominin ayakları altında kalırlar.

*

Her şehirin bir devlet olduğu kare dünyada, “Adalet Dairesi” gibi “Etik Dairesi” de hayatın bütün alanlarında belirleyicilik kazanmıştır.

*

Dünyayı İkinci Halife Ömer’le birlikte, çağdaşları Neçaşi’nin, Anuşirvan’nın adil yönetimi benimseyen ülkeler dönüştürür.

16 Ekim 2021, 00:14

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILIN BARIŞ DÜNYASI "TÜRK MİLLETLERİ"Nİ OLUŞTURAN ÜLKELERİN GENİŞ VE ZENGİN COĞRAFYASINDA İNŞA EDİLECEKTİR

Prof. Dr. Seyfettin Erşahin Hocam, Ziya Gökalp'ın "Vatan Türklere ne Türkiye' dir, ne Türkistan / Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir : Turan" olarak tanımladığı, "Türk Milleti" nin ülkeleriyle, Slav ülkelerinin içiçe geçen yüzyıllarını anlattı. "İslam Milleti"nin ana gövdesini oluşturan "Türk Milleti"nin ekonomik ve kültürel temelleri, İMAM MATURİDİ, İMAM EBU HANAFE ve AHMED YESEVİ ile BÜYÜK TÜRKİSTAN'da atılmıştır.Çinliler gibi "KALE" toplumu değil, "KERVAN" toplumu olan Türkler, DOĞU'dan BATI'ya sürekli hareket halinde olmuşlardır. Ve ezan okunan ülkeyi vatan, ezan okunmayan ülkede ezan okumayı görev bilmişlerdir.

16 Ekim 2021, 12:41

SINIRSIZ KARE DÜNYADA MEDYA BÜTÜN İNSANLARIN HEM GÖZÜ HEM KULAĞI OLMA İŞLEVİ YÜKLENİR

Çalışma alanı ne olursa olsun, bütün kurum ve kuruluşlar, uzun ömürlü olabilmek için, katı bir merkezi yapılardan, hem yerel hem de küresel olarak, geniş alana yayılan esnek yapılara, geçmek zorundadırlar. Küreselleşmenin büyük bir hız ve yoğunluk, kazandığı dünyada, üretilen ürün, bilgi ve hizmetlerin, en hızlı, en güvenli ulaşım araçla- rıyla, isteyenlere ulaştırılması, bütün kuruluşların ana sorunlarının başında gelmektedir.

*

Ulaşım ve iletişim sorunu, her kurum ve kuruluş gibi, medya işletmelerinin de temel sorunlarından biridir. Misyonu iletişim yoluyla, etkileşim sağlamak olan, medya kuruluşlarının başarısı, küresel gelişmelere uyum sağlamalarına bağlıdır. Onlar yöneticileri, çalışanları, yazarları, dünyanın önde gelen şehirlerindeki, temsilcileri ve okuyucularıyla, küresel bir aile oluştururlar. Küresel ailenin genişliği, ne kadar büyükse, başarısı ve gücü de o kadar büyük olur.

*

Açık toplumlarda insanların ellerindeki, en etkili güçleri oyları ve paralarıdır. Toplumların ekonomik ve demokratik yapılarının, işlerlik kazanmasında ve kusurlarının giderilme- sinde, medya kuruluşları, hayati bir işlev yüklenirler. Gizliliğin olmadığı, açıklık içinde bütün ülkelerin, sürekli yeniden yapılandıkları bir dünyada, bütün medya kuruluşları bütün dünyanın, gözü ve kulağı olmak zorundadırlar. Her alanda açıklığın, en büyük güvencesi medya kuruluşlarıdır.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın bütün boyutlarında, açıklığın en önemli güvencesi haber yapan değil, haber veren medyadır. Medyanın ana misyonu, verdiği düzenli haberler ve yaptığı yorumlarla, iyiliklerle güzellikleri büyütmek, kötülüklerle çirkinlikleri de önlemektir. Medyası güzel olan bir toplumun, bütün kurum ve kuruluşları güzel olur. Medya ana misyonunu yitirirse, dünyada ekonomik, siyasal ve kültürel krizler, bir ülkeden bir ülkeye birbirini izler.

*

Dünyada ülkelerin olduğu kadar, kurum ve kuruluşların ekonomik, siyasal ve kültürel güçleri, kusursuzluğu arayan, büyük iletişim ve etkileşim ağlarıyla birbirine bağlanmış, gizliliği olmayan açık yapılarından kaynaklanır.

*

Bütün medya kuruluşları, yerel ve küresel alanlarda, olup bitenleri haber verirken, doğrularla birlikte, yanlışları göstermek zorundadır. Duvarların, kapıların ve çatıların olmadığı dünyada, herkesin gözü medyadadır.

*

Yanlışları gözler önüne sermeyen medya, doğruları anlatmakta güçlük çeker. Açıklığın çok önem kazandığı dünyada, aydınların görevleriyle, medyanın görevleri birbirleriyle örtüşmektedir.

*

Olaylardan yola çıkarak, dünyada olup bitenleri yorumlamada, aydınların görüşlerine ve yorumlarına, yer vermeyen medya, görevini yerine getirmede zorluklarla karşılaşır.

*

Aydınlarla birlikte medya, dünyayı sorgulamada başka kuruluşlar tarafından, yerine getirilmesi mümkün olmayan, çok önemli bir işlev yüklenir.

*

Gece ve gündüz farkının ortadan kalktığı kare dünyada medya, dünyanın her yanını aydınlatan hiç batmayan güneştir.

17 Ekim 2021, 11:59

HERKESE YARARLI İKİ DÜNYA ÜRÜNLERİ ÜRETENLERE BÜTÜN DÜNYADA KAPILAR ARDINA KADAR AÇILIR

Fatih İkinci Roma’nın kapılarını Türklere açarak, Asya ve Avrupa’daki Türk şehirlerini İstanbul’da buluşturmuştur. İstanbul’un alınışıyla, Akdeniz ile Karadeniz arasındaki ticaret, güvence altına alınmıştır. Anadolu insanı İstanbul’un alınışının, üzerinden yüz yıl geçmeden, bir yandan Kudüs’e el uzatırken, bir yandan da Viyana kapılarına kadar uzanmıştır. Türkler Avrupa’nın en büyük gücü olmuşlardır.

*

Andre Clot’un “Fatih Sultan Mehmet” kitabında anlattığı gibi, Avrupa’nın bütün ülkelerinde, Doğu Roma’nın ülkesiz başkenti, İstanbul’un düşüşüne ağıtlar yakılmıştır. Hristiyan dünyasının İkinci Roma’sı İstanbul, bir daha geri alınmamak üzere, Anadolu insanının eline geçmiştir. Fatih’in başarısı, bü- tün İslam dünyasının başarısıdır. Son Peygamberin müjdesini verdiği İstanbul, dünyanın en güzel ordusu tarafından, İslam dünyasına kazandırılmıştır.

*

Haçlı ordularına Kudüs yolu bütünüyle kapanmıştır. Artık Avrupalılar için kutsal şehir, Kudüs değil İstanbul’dur. Anadolu insanı İstanbul’a, Haçlıların davrandığından çok daha insanca, çok daha hoşgörüyle davranmıştır. “Türklerin sarığı Latinlerin külahından daha iyidir” diyenleri, Türkler hiçbir zaman mahcup etmemişlerdir. Onlar gittikleri coğrafyalarda, inanma özgürlüğüne büyük önem vermişler, kimseyi de dinini değiştirmeye zorlamamışlardır.

*

Anadolu Türklerinin 1354 başlayan, Avrupa’ya yürüyüşleri 1683’e kadar, genişleyerek devam etmiştir. Yirminci yüzyılın başında, Türkler Avrupa’dan Anadolu’ya çekilmişlerdir. İstanbul Anadolu insanıyla, kuşatılan bir Türk denizinin ortasında kalmıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra, Avrupa’da olduğu gibi, Anadolu’da da yeni bir dönem başlamıştır. Türkler geçmişte ordularıyla gittikleri Avrupa ülkelerine, yeni dönemde üretici güçleriyle, gitmeye başlamışlardır.

*

Türklerin Viyana’da duran akıncıları, üç yüzyıl sonra yeni boyutlar kazanarak, yürüyüşlerine yeniden başlamışlardır. Dünyada siyasal sınırların önemini yitirmesiyle, Türklerin yeni akıncılarına, Avrupa’nın bütün kentlerinin kapıları açılmıştır. Berlin’den Stockholm’e, Brüksel’den Paris’e, Amsterdam’dan Kopenhag’a, Avrupa’nın bütün kentlerinde, küçük Anadolu’lar vardır. Türkler Avrupa ülkelerinin ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarında kendilerine geniş bir alan açmışlardır.

*

Ekonomik sınırların önem kazandığı, Yirmi birinci yüzyılın yeni fatihleri, katma değeri yüksek, değerli ürün, hizmet ve bilgi üretmede, sınır tanımayan kuruluşlardır. Kuruluşlar üretimlerine kazandırdıkları, katma değerle değer kazanırlar. Nasıl bahçelerde yararlı ağaçların, yararsız meyvaları olmazsa, ekonomilerde de değerli kuruluşların, değersiz ürünleri olmaz. Dünyanın hiçbir ülkesinde, değerli olana, değere değer katana, kapılar kapanmaz, kimlik sorulmaz.

18 Ekim 2021, 12:51

HER YERİN DOĞU HER YERİN BATI OLDUĞU DÜNYADA BATI'YA GİDEN DOĞU'YU DOĞU'YA GİDEN BATI'YI BULUR

Uçakla Atlantik’i geçerken, sürekli Doğu’dan Batı’ya gidildiği için, yol boyunca Güneş hiç batmaz. Atlantik yolunda, güneş Doğu’dan değil, Batı’dan doğuyor gibi görünür. Atlantik’te uçak içinde, bugünden yarına geçme, tam günde değil, yarım günde gerçekleşir. Akdeniz saatinden, Atlantik saatine geçme, tarih içinde bir yüzyıldan, başka bir yüzyıla geçme gibi, insana korku ile karışık bir ürperti verir.

*

Tarih içinde de toplumların, bir kültürden başka bir kültüre geçmeleri, hep sancılı olmuştur. Türkiye’nin de Cumhuriyet döneminde, tabandan daha çok, tavandan gelen bir baskıyla, büyük bir kültür değişimine zorlanması, Anadolu insanının kültüründe yıkıcı etkiler doğurmuştur. Kültür değişiminin getirdiği savrulma, Türk toplumunun ekonomik yapısını alt üst ederek, her alanda büyük bir, üretim güçsüzlüğüne yol açmıştır.

*

Ahmet Hamdi Tanpınar, Anadolu insanının bir gömlek değiştirircesine, kültür değiştirmeye zorlandığı, Türk toplumunu derinden etkileyen, çalkantılı dönemlerde yaşamıştır. Tanpınar Yahya Kemal’in, Orhan Okay Tanpınar’ın öğrencisi olmuştur. Düşünür, romancı, şair ve denemeci olan Tanpınar, Doğu ile Batı arasında, eşikte duran bir izlenim verse de, o her iki dünyaya, bir uçak yolcusu gibi, sınırların birbirine karıştığı yerden bakmıştır.

*

Mehmet Kaplan’ın vurguladığı gibi: “Tanpınar, Türk edebiyatının bugüne kadar yetiştirdiği en zengin kültürlü yazarıdır”. Tanpınar “Beş Şehir” isimli kitabıyla, dünyanın sayılı denemecilerinden biri olduğunu göstermiştir. Beş Şehir’de Tanpınar, tarihin parçalanmaz akışında, İstanbul'dan, Bursa'dan, Konya'dan, Ankara'dan ve Erzurum’dan yola çıkarak, muradına ermiş abasız, postsuz bir derviş gibi, Anadolu insanını yoğuran, bin yıllık kültürün, küresel değerlerini, büyük bir ustalıkla anlatmıştır.

*

Edebiyatçılar ne kadar Batı’ya giderlerse, Doğu’yu buldukları gibi, ne kadar Doğu’ya giderlerse, Batı’yı bulurlar. Gökyüzünde binlerce metre yükseklikten, dünyaya bakıldığında, siyasal sınırlar önemlerini yitirirler. Büyük düşünürler de iki kültür birlikte bulunur, biri yıkılırken, biri yapılır. Eşikteki Tanpınar’da da, Batı kültürü önemini yitirirken, Doğu kültürü önemini arttırmıştır. O Batı gözüyle bakmış, Doğu gönlüyle yazmış ve değişmeden değişmeyi, değişmeden gelişmeyi savunmuştur.

*

Tanpınar Batı’ya bakarak, Doğu’yu görmüştür. Yahya Kemal gibi, Tanpınar da kökleri geçmişte olan, bir geleceğin özlemini çekmiştir. Onların bozgun yıllarında gördükleri rüya, seksenli yıllardan sonra, kapalı Anadolu’nun açık Anadolu’ya, dönüşmesiyle gerçekleşmiştir.

*

Tüketen ülkeden üreten ülkeye dönüşen,Yirmi birinci yüzyılın Türkiye’si, Batı’nın peşinde koşan değil, her alanda Batı'yı aşmaya çalışan Türkiye’dir.

*

Duvarsız, kapısız, kare dünyada, bütün boyutlarıyla "Tek Dünyalı" Batı'lılaşma değil, "İki Dünyalı" Doğu'lulaşma tartışılmaktadır.

*

Dünyada medeniyet adına ne varsa hepsi Batı'nın Fizik dünyasından değil,Doğu'nun Metafizik dünyasından beslenir.

19 Ekim 2021, 11:54

ARAMIZDAN AYRILIŞININ İKİNCİ YILDÖNÜMÜMDE SERVETİ DÜŞÜNCESİ EYLEMİ MİRASI OLAN NURİ PAKDİL'İ RAHMETLE ANMAK

Bu yazı daha önce 19.10.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Kudüs'ü elinde meşale gibi taşıyan, Kudüs sevdalısı, “Eylem yapıyorum öyleyse varım” diyen Nuri Pakdil, eylem yüklü düşünceleriyle, öncülüğünü ve kuruculuğunu yaptığı Edebiyat dergisiyle, Kapitalizmin ve Komünizmin rüzgarına kapılmayan, Necip Fazıl'ın Büyük Doğu ve Sezai Karakoç’un Diriliş dergilerinin geleneğini sürdürmüştür.

*

Ardından gelen kuşaklara, düşüncesini servet, eylemini miras olarak bırakan, dünyayı kan denizine dönüştüren, çağdaş Macbeth'ler yüzyılında Pakdil, "Antifiravunist, Antikapitalist, Antikomünist, Antiemperyalit" tavırlarıyla, Necip Fazıl'ın "İhtilal" kitabında, tarihsel, düşünsel ve eylemsel boyutlarıyla, ele alarak arkaplanı anlattığı, “Sapına kadar İslam Devrimcisi” olmuştur. Pakdil İslam devrimcisi olmak için, oyunun hep Mekke'ye,Medine'ye, Kudüs’e vermiştir. O oyunu hep İslam'dan, yana kullanmıştır

*

Pakdil’in ömrünü verdiği Edebiyat dergisi, denemeleri, şiirleri, öyküleri ve çevirileriyle bir kuşağın, düşünce ve eylem dünyasına, yeni kavramlar, yeni bakışlar, yeni açılımlar, kazandırmıştır. Pakdil Fransızca yazan dünyadan yaptığı çevirilerle, Türkiye’nin düşünmesini ve eylem yapmasını bilen kuşaklarına, Batı edebiyat dünyasıyla birlikte, Arap edebiyat dünyasıyla tanıştırmıştır. Onların yerelleşerek küreselleşmelerinin, küreselleşerek yerelleşmelerinin yolunu açmıştır. Herkesin evinde bir Mevlana köşesi olmalı diyerek, Mevlana'nın pergel stratejisini izlemelerini önermiştir.

*

Pakdil hayatı boyunca, "Tek Parti Yönetimi"nde, baskı ve şiddetle kasırgaya dönüşen yabancılaşma, rüzgarlarına karşı durmuştur. “Servetim ve mirasım eylemdir” diyerek, şiirleriyle, denemeleriyle, günlükleriyle, oyunlarıyla, Maraş’tan, Ankara’dan, Eskişehir’den, İstanbul’dan bütün dünya şehirlerine, büyük “Düşşel Yürüyüş”ler düzenlemiştir. O eylemi ceketinin yakasında bir rozet olarak değil, omuzunda bir mavzer olarak taşımıştır.

*

Pakdil'in yolu hiçbir zaman kalabalıkların yolu olmamıştır. O her zaman Necip Fazıl gibi: “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak" demesini bilmiştir. Düşünceyi servet, eylemi miras olarak görmüş, bütün insanlığın peşinde koştuğu, kirli mülkiyete her zaman karşı durmuştur. Tapulu bir mülk sahibi olmadan, aklının ve alnının terinin karşılığından fazlasına özenmeden, ömrünü tamamlamıştır, "Yitik Cennet"teki tapulu anayurduna ve babaevine dönmüştür.

*

Pakdil bir ömür yılmadan, sürdürdüğü düşünceleriyle, eylemleriyle çağını sorgulamıştır. Sorgulanmayan çağlarda hiçbir gücün, barışın öncülüğünü yapamayacağını, savaşların üstesinden gelemeyeceğini, bıkmadan, usanmadan sürekli tekrarlamıştır. O hayatı sorgulamayanların, hayatı yaşanır kılamayacaklarını durmadan vurgulamıştır.

*

Atıf Bedir'in çok sevilen kitabının ismiyle tekrarlanırsa, seküler saldırılar karşı Nuri Pakdil, "Direniş Hattında Bir Devrimci" olmuştur. Ancak onun devrimciliği, dinleri toplumların "afyon"u olarak görenlerin devrimciliği değildir.

*

Nuri Pakdil Habil'le ve Kabil'le başlayan savaşta, Habil safında direnen, inanmış, hiçbir alanda hiçbir ödün vermeyen, kararlı "Allah önünde her varı yok gören" bir "İslam Devrimcisi"dir. Onun yüzü Atina'ya değil, Mekke'ye dönüktür.

*

Yirmi birinci yüzyılda barışının mimarları, Atina'nın Filozoflarının yolundan giden seküler dünyanın devrimcileri değil, Mekke'nin Peygamberlerinin yolundan giden kutsal dünyanın devrimcileri olacaktır.

20 Ekim 2021, 11:46

HAYATIN BÜTÜN ALANLARINDA KÜLTÜRÜ EKONOMİYLE EKONOMİYİ KÜLTÜRLE ALTIN ORANDA HARMANLAMAK

Seküler kültür fizikötesi dünyayı, bütünüyle yok sayarak, yalnızca fizik dünyaya odaklanmıştır. Seküler kültürün savunucuları, hayatın her alanında belirleyici olanın, görünmeyen fizikötesi dünyanın kutsal değerlerinin değil, görünen fizik dünyadan beslenen, ekonomik değerlerin olduğunu, bıkmadan usanmadan tekrarlamayı görev bilirler. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, bütün kutsal kitaplar, toplumların afyonu olarak görülürler.

*

Kutsal kültürün zengin bilgi ve bilgelik birikiminde, can ve ten bir bütün olduğu gibi, kültür ve ekonomi de bir bütündür. Onları birbirinden ayıran aşılmaz duvarlar yoktur. Can ve ten, kültür ve ekonomi, birbirinden bağımsız değil, birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışma içinde olan, iç içe geçmiş iki ayrı dünyadır. Canın ve tenin bir bütünlük içinde varlıklarını korumaları gibi, kültür ve ekonomi, birbirini tamamlayan bir bütün olarak canlılıklarını korurlar.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, hiçbir zaman cansız bir ten düşünülmezse, kültürden bütünüyle arındırılmış, bir ekonomi düşünülmez. Kültürsüz bir ekonomi, cansız bir ten gibi hayat kaynaklarını yitirir. Kültür ekonomiden, ekonomi kültürden koparılmaz. İnsanın can ve ten bütünlüğüne dayanan doğallığı, kültür ve ekonomi bütünlüğüne yansır. Etik değerlerden, hukuk ilkelerinden ve düşünme yeteneğinden oluşan hayat, kültürel zenginlikle yaşanır kılınır.

*

Bütün bilimler gibi, ekonomi insan ve doğa arasındaki eşsiz uyuma, düzene ve dengeye dayanır. Yunus’un vurguladığı gibi: “Yaratılanları Yaratandan dolayı hoş görmek”, sevgiyle kucaklamak ve saygıyla karşılamak gerekir. Allah’ın doğal düzeninde, eksiklik, uyumsuzluk ve dağınıklık yoktur. Bunun için ekonominin ilkeleri, kusursuz doğal hayatın yasalarıyla çatışmamalıdır. Döngüsel sınırlı dünyada, doğrusal büyüyen sınırsız ekonomi olmaz.

*

Bütün dünyanın doğal kaynaklarına dayanan, doğal ekonomik bütünlük doğa gibi, insan elinden çıkmamıştır, insan yapısı değildir. Ancak ekonomik yapı, hem açgözlü hem tokgözlü olmasını bilen, bir sarkaç gibi, iyilik ile kötülük arasında gidip gelen, insanlarla ya zenginleşir ya da yoksullaşır. Açgözlü ekonomik insanların elinde, ekonomi gelir dengesizliklerini büyütür. Tokgözlü güzel insanların elinde, ekonomi bütün insanları, alan ellerden veren ellere dönüştürür.

*

Dünya ekonominin ve kültürün el ele verdiği, üretim ve tüketim dengesine dayanan, insanlığın gizemli çalışma atölyesidir. Bütün insanların hak sahibi olduğu dünyada, kusursuzluğu arayan, kusursuzluk için birbirleriyle yarışan, kusursuz insanlarla, kusursuz ürünler, kusursuz hizmetler, kusursuz bilgiler üretilir. Kusursuz kültürleri olmayan toplumların, kusursuz ekonomiler olmaz. Dünyanın hiçbir yerinde, kusurlu ellerle, kusursuz ürünler üretilemez.

*

Doğallıktan uzaklaşan ekonomiler, doğallığını yitiren kültürlerden kaynaklanırlar.

*

Dünyanın kaynakları, kültürlü insanların elinde, yararlı ürünlere dönüşürler.

*

Derin kültürleri olan toplumların, her alanda zengin ekonomileri olur.

21 Ekim 2021, 11:48

MEDYA İÇİN SİYAH HABERLERDEN ÖNCE BEYAZ HABERLER GÜZEL HABERLERDİR

Medya ve kültür çok bilinmeyenli bir denklemdir. Medya kültüre, kültür medyaya yeni açılımlar kazandırır. Kültürsüz medya, medyasız kültür olmaz. “İletişim medyanın kendisidir” derken, Marshall Mc Luhan yanılıyor: Kültür medyanın kendisidir. Kültür hayata, hayat medyaya ışık tutar. İnsanın anlam arayışında, hayatın anlamlandırılmasında, yol gösterici olan kültürdür. Kültür hayatın bütünüdür. Hayat kültürün habercisidir.

*

Kültür hayatın, hayat medyanın kutup yıldızıdır. Açık toplumların kamusal alanları, gece gündüz farkının, olmadığı camdan dünyada, hayati bir önem kazanmıştır. Artık kapalı kapılar arkasında, konuşmak mümkün değildir. Çünkü düz kare dünya, kapısız bir dünyadır. Yüze karşı söylenmeyenler, sosyal medyada yazılamazlar. Gizliliğin olmadığı düz kare dünyada, hiç kimse kusurlarını gizleyemez.

*

Düz, kare dünyada kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Dünyanın her ülkesinde, herkes hem okur hem yazardır. Sosyal yeni medya, konuşulmayanları konuşarak, yazılmayanları yazarak, söylenmeyenleri söyleyerek, yerel ve küresel kamusal alanı zenginleştirmiştir. Kar amacı gütmeyen, kazanç peşinde koşmayan, sosyal medya ortamları, bütün boyutlarıyla hayatı yeniden yapılanmaya zorlamaktadır. Gecesi olmayan düz kare dünyada, artık medya için iyi haber, kötü haber değil, hatasız doğru haberdir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, insanların temel hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesi, medyanın iyilikleri sürekli özendirmesine, kötülükleri önlemede özveriyle çalışmasına bağlıdır. Medyanın iyilikleri özendirme, kötülükleri önleme sorumluluğunu, yerine getirmediği toplumlarda, kültür canlılığını, ekonomi gücünü, hayat anlamını yitirir. Kötülük peşinde koşanlar, iyilik peşinde koşanları, medyadan kovarlar. Medyadaki kötülük, çoğaltan ve çarpan etkisiyle, hayata yansır.

*

Kare dünyanın dört köşesinde, medyanın görev ve sorumluluğu, algı yönetmek değil, olgu yansıtmaktır. Olguları yansıtmada akıllar şaşırır, vicdanlar şaşırmaz. Medya insanların akıllarıyla bildikleri kadar, vicdanlarıyla duyduklarına da önem vermelidir. Olguları aktarmada akıllar unutur, vicdanlar unutmaz. Medya hem aklın, hem vicdanın sesi olmalıdır. Algı yönetmeyi bırakan, olgu yansıtmaya bakan medya, haber yapmaz, haber verir.

*

Algı yönetme, olgu yansıtmanın önüne geçerse, insan medyanın öznesi olmaktan çıkar, medyanın nesnesine dönüşür. Medyada algı yönetmek her şeydir diyenler, olguları gölgelemek için her şeyi yaparlar.

*

Medyada haber almak, haber vermek, doğal bir insan hakkıdır. Medya okur yazarı olmayanlar, hayat okur yazarı olamazlar.

*

Medya toplumun gören gözü, konuşan dili, işiten kulağıdır. Güzel toplumun güzel medyası olur.

22 Ekim 2021, 12:25

İZÜ '' YÖNETİCİLİK GİRİŞİMCİLİK LİDERLİK'' merkezinde

İZÜ '' YÖNETİCİLİK GİRİŞİMCİLİK LİDERLİK'' merkezinde Doç.Dr.YUSUF DİNÇ'in yönetiminde, Büyük Sahabi ABDURRAHMAN BİN AVF'ın öncülüğünü yaptığı ''ÇARŞININ YOLUNU ÖĞRENME''nin yolu olan ''GİRİŞİMCİLİĞİN'' kazandığı yeni boyutları tartıştık.

22 Ekim 2021, 12:35

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYIL ÜNİFORMA DEĞİL FORMA GİYENLERİN YÜZYILIDIR

İnsanlık tarihi boyunca, hiyerarşik kuruluşların başında ordular gelir. Tarihin her döneminde, orduların hiyerarşik yapıları, bütün kurum ve kuruluşların ana ve değişmez örnekleri olmuştur. Her hiyerarşik kuruluşta bir tepe noktası vardır. Tabanı geniş olan hiyerarşik kuruluşta, yukarı doğru çıkıldıkça sayı azalır, tepe noktasında yalnızca bir yönetici vardır. Yukarıdan bakıldığında, geniş taban görülmez.

*

Ordularda olduğu gibi, hiyerarşik kuruluşlarda değişmeye karşı direnç olur. Hiyerarşik bir kuruluşta, yönetim kademeleri arasında görev ve sorumlulukların sınırları belirli olduğu için, kimse değişim istemez. Çünkü, kuruluşun hiyerarşik yapısındaki küçük bir değişiklik, görev ve sorumlulukların altüst olmasına yol açar. Bunun için, hiyerarşik yapılarda, önemli bir çoğunluk değişimden hoşlanmaz.

*

Hiyerarşiye dayanan bir kuruluşta, mevcut durumdan duyulan rahatsızlık, değişime direnenlerin azalması ve değişim isteyenlerin çoğalması, değişmenin dinamiklerini harekete geçirir. Hiyerarşik yapısı, ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir kurum ve kuruluş, zamanı gelmiş bir değişime direnemez. Dünyanın her yerinde, çevrelerindeki değişime hızına uyum sağlamayan kuruluşların, ömürleri uzun olmaz.

*

Dünyanın her yerinde esnek bir yönetim yapısına sahip olmayan bütün kurum ve kuruluşlar, değişime ayak uydurmak zorundadır. Düzleşen dünyada, hiyerarşik kuruluşlar, değişime direnmeyi bir kenara bırakmalı, değişimi yönetmesini öğrenmeye bakmalıdır. Kurum ve kuruluşlarda değişimi yönetmesini öğrenmek, bir bilgi sorunu olmaktan daha çok bir bilgelik sorunudur. Hiyerarşik bir kuruluşta bilgelik yeni boyutlar kazanmaz.

*

Dünyada değişime direnen kuruluşların başında hiyerarşik kurumlar gelmektedir. Bu yüzden, değişim yönetiminde ilk yapılması gereken, katı hiyerarşik yapıdan, esnek hiyerarşik yapıya geçmektir. Düz dünyanın başarılı kuruluşları, yüzde yüz hiyerarşiden sıfır hiyerarşiye dönüşmesini bilen kuruluşlardır. Rekabet üstünlüğü kazanmak için, her kuruluş tam hiyerarşik yapısını son sınırına kadar düzleştirmelidir.

*

Değişim rüzgarları, hiyerarşik kuruluşların tepelerinden önce tabanlarında eser. Köklü değişimlerin öncülüğünü, kuruluşlarının tabanlarının önünde duran liderler değil, tabanlarının yanında duran liderler yapar. Kuruluşlara değişmesini öğretenler, tabanların omuzlarda taşıdığı liderlerden daha çok tabanlarının sorumluluklarını omuzlarında taşıyan liderlerdir.

*

Yirmi birinci yüzyılın başarılı buluşları, kademeli hiyerarşik kuruluşlar değil, kademesiz düz kuruluşlar olacaktır. Sıfır hiyerarşiyi uygulayacak olanlar, üniformalılardan önce formalılardır.Yeni dünya üniforma giyenlerin değil, forma giyenlerin dünyasıdır.

*

Üniforma giyenlerin işi emir almasını ve emir vermesini bilmektir. Forma giyenler yardımlaşmasını, dayanışmasını, paylaşmasını bilir.

*

Yirmi birinci yüzyıl hiyerarşisizlerin, bürokrasisizlerin, protokolsuzların yüzyılı olacaktır.

23 Ekim 2021, 12:43

HEM DOĞU'NUN HEM BATI'NIN EZELİ VE EBEDİ BİLGİ VE BİLGELİK BİRİKİMİNİ BÜTÜN BOYUTLARIYLA DÜZ KARE DÜNYAYA TAŞIMAK

Türkiye yüzyılların içinde, Anadolu’da oluşan, kültürel ve ekonomik birikimiyle, hem bir Asya, hem de bir Avrupa ülkesidir. Türkiye’nin bin yıllık tarihinde, Asya’daki bilgi ve bilgelik birikimi kadar, Avrupa’daki düşünce ve eylem birikimi de önemli yer tutar. Türkler tarihlerinde hiçbir zaman ya Asya, ya Avrupa değil, hem Asya hem Avrupa demişlerdir. Türkler Asya’yı kültürün, Avrupa’yı ekonominin kaynağı olarak görmüşlerdir.

*

Türklerin hamuru, Asya’nın kültüründe yoğrulmuş, Avrupa’nın ekonomisinde fırınlanmıştır. Türkiye’nin Avrupa’ya ihtiyacından daha çok, Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı vardır. Türkiye’siz Avrupa, Avrupa’sız Türkiye olmaz. Dünyanın her yanında, ekonomik ve kültürel ilişkiler, karşılıklı alışverişlerle süreklilik kazanır. Ülkeler arasındaki işbirliğinde, kazançları paylaşmadan, sürdürülebilir dostluklar kurulamaz.

*

Ülkeler, kurumlar ve kuruluşlar arasındaki kazançlar, ister kültürel, isterse ekonomik olsun, çift yönlüdür. Yalnızca bir tarafın kazançlı olduğu yerler, barış alanları olan pazarlar değil, savaş alanları olan cephelerdir. Türkiye Asya'da ve Avrupa’da, cephelerde yürütülen savaşları, pazarlara taşımada, bütün dünyaya öncülük yapmalıdır. Artık bütün dünyanın karşı karşıya oldukları, uluslararası sorunlara, savaş alanlarında kalıcı, çözümler bulmak mümkün değildir.

*

Türkiye’ye Avrupa ile birlikte, bütün kıtaların kapıları, Osmanlı döneminde gerçekleştirilen “Premodern” yönetimle, Avrupa’nın Yirminci yüzyılda kavuştuğu “Postmodern” yönetimi buluşturan siyasal yapısı, kültürel dokusu ve ekonomik örgüsü açacaktır. Türkiye’nin başarısı, bütün İslam dünyasının başarısı olacaktır. Türkiye dünyanın uluslararası kurum ve kuruluşlarında, ne kadar onların temel haklarını savunursa, o kadar dünyada güç ve saygınlık kazanacaktır.

*

Yirmi birinci yüzyılda Batı’da kör olan kurumlar ve kuruluşlar, Doğu’da da kör olmasalar, Türklerin “Premodern” yönetimleriyle, Avrupalıların “Postmodern” yönetimlerinin pek çok alanda örtüştüklerini ve ortak bir tabana sahip olduklarını göreceklerdir. Artık İslam dünyası Avrupa ülkelerinin, yanı başlarında yer aldıkları gibi, içlerinde de yer almaktadırlar. Fransa, Almanya ve İngiltere’de yaşayan, birçok Avrupa Ülkesinden daha büyük bir Müslüman nüfus vardır.

*

Devletlerin öldüğü, medeniyetlerin ölmediği dünyada, ekonomik ve kültürel güç, Batı’dan Doğu’ya kaymaktadır. Artık dünyada Doğu ve Batı ülkeleri değil, Doğu’nun kutsal kül- türüyle, Batı’nın seküler kültürü çatışmaktadır. Yeni çatışma ekseninde, bir tarafta kutsal kitaplara dayanan kültür, diğer tarafa da mitolojiye dayanan kültür vardır. Seküler kültürün kutsal kültür tarafından içselleştirilmesi için, dünya kültüründe İbrahimi boyutun öne çıkarılması hayati önem taşır.

*

Dünyada bütün insanlığın atası Adem ile başlayan, kut- sal kültürün en son temsilcisi Müslümanlardır. İslam İbrahimi dinlerin, en sonda geleni olmakla birlikte, aynı zamanda en başta olanıdır.

*

Müslümanlık, Hristiyanlık ve Museviliği bir bütünlük içinde ele alır. Üniversite eğitiminin lise öğretimini doğal olarak içerdiği gibi, İslam da diğer iki İbrahimi dini doğal olarak içerir.

*

Dünyanın yeni bir açılım yapabilmesi, politeist Yunan'dan ve Roma’dan daha çok, monoteist İbrahimi dinlerin küresel etik ve hukuk değerlerine ihtiyacı vardır.

24 Ekim 2021, 12:29

DÜŞÜNCELERİ EYLEMLERE EYLEMLERİ DÜŞÜNCELER DÖNÜŞTÜREN DÜŞÜNÜR ŞAİRLERİ OLMAYAN ÜLKELERİN GELECEKLERİ OLMAZ

Şiir karşısında ne varlıklı ne yoksul, ne bilgili ne bilgisiz, ne yaşlı ne genç vardır. Bu yüzden, Ahmet Haşim, şiiri insanın ruhuna doğan, “kelimelerin şarkısı” olarak tanımlar. Şiir deyince Anadolu insanın aklına, Türk şiirinin köşe taşları olan, Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl gelir. Cumhuriyet döneminde adını duyuran her şair, geçtiği yollara, dikkatle baktığında, onların edebiyat tarihinden silinmez ayak izlerini görür.

*

Şair ve düşünür Sezai Karakoç, Türk edebiyatının köşe taşlarına yaslanarak, Anadolu insanının şiir ve düşünce dünyasına, “metafizik boyut” kazandırmıştır. Şiire metafizik sancı yükleyen Karakoç olmasaydı, çağdaş ve yeni Türk şiiri olmazdı. Çağdaş Türk şiirinde, başta Mavera'nın dört şairi Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Akif İnan ve Alaeddin Özdenören başta olmak üzere, her şiir ustasının yolu Karakoç'a çıkar. Karakoç çağdaş Türk şiirinde bir milattır.

*

Asya'nın içlerinden Avrupa'nın içlerine bir kervan gibi, sürekli hareket halinde olan Anadolu insanının, yüzyıllara damgasını vuran, çok zengin bir şiir dünyası vardır. Vatanlarını yanlarında taşıyan Türkler “gerçekleşmiyecek rüyalar görülmez” diyerek, gece gündüz büyük rüyalar görmüşler, rüyalarının şiirlerini yazmışlardır. Hacı Bektaş'ın, Yunus'un, Hacı Bayram'ın, Eşrefoğlu'nun, Niyazi Mısri'nin şiirlerini okuya okuya, Anadolu'dan üç kıtaya açılmışlardır.

*

Cumhuriyet döneminin “Seçkin bir kimse değilim / İsmimin baş harflerinde kimliğim / İsmimin baş harfleri acz tutuyor / Bağışlanmamı dilerim” diyen sıradışı şairi, Cahit Zarifoğlu, izlediği büyük Anadolu şairleri gibi, çıktığı şiir dağının doruklarında, insanın içine düştüğü güçsüzlüğün uçurumlarını görür. Sanatın doruk noktasına ulaşanlar, Cennet' le Cehennem'in sınırlarının kıldan ince, kılıçtan keskin olduğunun bilincine vararak, bağışlamayanların bağışlanmayacaklarını bilirler.

*

Hayatın anlamını kavramayanlar, hayatı yaşanır kılamazlar. Çünkü hayatın anlamı insanda gizlidir. Sanat insanı bilmektir. İnsanı bilenler, sanatı bilirler. Sanatın kaynağında, karşıtların birliği vardır. Karşıtları olmadan sanat olmaz. Sanatçılar Yunus gibi, erik dalına çıkarlar, orada üzüm bulurlar, şiir dağına çıkarlar, orada roman bulurlar, varlık dağına çıkarlar, orada yokluk bulurlar, ölümsüzlük dağına çıkarlar, orada ölümü bulurlar.

*

Hayata anlam kazandırmanın sırrı, ölümle ölümsüzlüğün sevgiyle silahlanmakla nefretle silahlanmanın, iyilik peşinde koşmakla kötülük peşinde koşmanın bir arada bulunmasında gizlidir. Dostoyevski'nin vurguladığı gibi: “Yeryüzünde, birbirine düşman kalacak iki karşıt eğilim hep varola gelmiştir. Bundan sonra da var olacaktır. Bunları uzlaştırmaya çalışmak, varoluşu yok etmeye uğraşmak demektir."

*

Hayata anlam kazandıranlar, kimliklerinde gizli olan aczlerini, hiç unutmayanlardır. Dünyayı Cennet'e dönüştürecek olanlar, acz dünyasının şarkılarını söyleyen atlılardır.

*

Bir "Sonsuzluk Kervanı" oluşturan atlıların, başında şairler gelir. Şairleri olmayan toplumların gelecekleri olmaz.

25 Ekim 2021, 11:42

MOSTAR'IN GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE'Sİ OLAN BİLAGAY DERGAHI'NDA KÖTÜMSERLİK VE ÜMİTSİZLİK YOKTUR

İstanbul’un koruyucusu Eyüp Sultan, Ankara’nın Hacı Bayram’dır. İslam dünyasında her şehirin bir koruyucusu vardır. Onlar şehirleri korumasalar, güvenlik görevlileri boşuna uykusuz kalırlar. Bosna’da Köprü Mostar’ı, Köprüyü de Bilagay dergahı korumuştur. Mostar’a gidenler Bilagay Dergahını görmeden gelmezler. Mostarlılar için haftada bir kere de olsa, Sarı Saltuk’u ziyaret etmek, selam vermek, hayatlarının bir parçası olmuştur.

*

Yalçın kaya dağlarının eteğinden kaynayan, Buna çayının yanı başına inşa edilen dergah, dağ ile suyun, eşsiz bir uyum ve düzen içinde kucaklaştığı noktada, Cennete açılan bir kapı gibi yükselir. Dağdan doğan nehir, Mostarlıların bedenlerini güçlendirirken, dergah da gönüllerini güçlendirmiştir. Dağ muştunun, su hayatın, dergah da hoşgörünün sözcüsü olarak, yalnızca Mostar’ı değil, bütün Hersek’i korumaktadır. Savaş yıllarında yerin altındakiler, yerin üstündekilerden daha önemli bir görevler yüklenmişlerdir.

*

Mostar’da bir gece kalanları, sabahın erken saatlerinde, güneşten önce camilerinden, hep birden okunan ezanlar uyandırırlar. Camilerle el ele veren dergahlar, İslam’ın temel değerlerinin, hayatın bütün alanlarına yansıtılmasında, toplumların “Görünmeyen Üniversite'leri olmuşlardır. Bu yüzden Semerkant’tan Saraybosna’ya kadar, Müslümanların yaşadığı şehirlerde, insanlar arasında paylaşmayı özendiren, sevgi ve saygıyı pekiştiren, binlerce dergah inşa edilmiştir.

*

Hamid Algar “Bosna’da Nakşibendi Tarikatı üzerine Notlar” isimli araştırmasında, dergah kültürünün Bosna’ya ne zaman, nasıl girdiğini ve bugünkü durumunu ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Dergahlar insanların güzellikte, iyilikte ve doğrulukta yarışmanın, doğallık kazandığı ortamlardır. Dergahlar güzelliğe, iyiliğe ve doğruluğa yeni açılımlar kazandırırlar. Ön Asya’yı Orta Asya’ya dönüştüren Türklerin tarihinde, dergahların da vazgeçilmez bir yerleri vardır.

*

Anadolu insanı kaleleri ele geçirmesini bildiği kadar, gönülleri ele geçirmesini de bilmiştir. Türkler gittikleri her coğrafyayı, Mostar’da olduğu gibi camiler, medreseler, köprüler, dergahlar ve çarşılarla donatmışlardır. Gönül kazanmayı bilen dervişler, yalnızca Anadolu’yu değil, Balkanları da zorlamadan dönüştürmüşlerdir. Mostar’ın korunmasında ve yenilenmesinde, Anadolu’nun üreten el olmasını, bilen Yunus gönüllü insanları, ellerini taşın altına koyarak, Muğla’yı Balkanlara taşımaktadırlar.

*

İslam’ın hayatı kolaylaştıran ve güzelleştiren küresel ilkeleri, dergahların yeni boyutlar kazandırdıkları, iç ve dış dünya zenginlikleriyle, ırk, renk ve dil farklılarıyla birlikte, bütünlük ve sürekliliklerini korumuşlardır.

*

Mostar’daki Müslümanlarla, Mardin’deki Müslümanların hayatları birbirinden büyük farklılıklar göstermezler. Onlar iyilikleri özendirmede ve kötülükleri önlemede birbirleriyle yarışırlar.

*

Dergahlar yardımlaşma ve dayanışma kültürünü zenginleştirerek, ekonomik ve kültürel hayata, eşsiz bir güç ve canlılık kazandırmışlardır.

26 Ekim 2021, 12:05

DÜNYA BARIŞININ GÜVENCESİ ASYA'DAN AVRUPA'YA GİDEN TÜRKLER GİBİ DOĞU'DAN ALANLAR BATI'YA VERENLER OLACAKTIR

Bu yazı daha önce 23.10.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Türkiye yüzyılların içinde, Anadolu’da oluşan, kültürel ve ekonomik birikimiyle, hem bir Asya, hem de bir Avrupa ülkesidir. Türkiye’nin bin yıllık tarihinde, Asya’daki bilgi ve bilgelik birikimi kadar, Avrupa’daki düşünce ve eylem birikimi de önemli yer tutar. Türkler tarihlerinde hiçbir zaman ya Asya, ya Avrupa değil, hem Asya hem Avrupa demişlerdir. Türkler Asya’yı kültürün, Avrupa’yı ekonominin kaynağı olarak görmüşlerdir.

*

Türklerin hamuru, Asya’nın kültüründe yoğrulmuş, Avrupa’nın ekonomisinde fırınlanmıştır. Türkiye’nin Avrupa’ya ihtiyacından daha çok, Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı vardır. Türkiye’siz Avrupa, Avrupa’sız Türkiye olmaz. Dünyanın her yanında, ekonomik ve kültürel ilişkiler, karşılıklı alışverişlerle süreklilik kazanır. Ülkeler arasındaki işbirliğinde, kazançları paylaşmadan, sürdürülebilir dostluklar kurulamaz.

*

Ülkeler, kurumlar ve kuruluşlar arasındaki kazançlar, ister kültürel, isterse ekonomik olsun, çift yönlüdür. Yalnızca bir tarafın kazançlı olduğu yerler, barış alanları olan pazarlar değil, savaş alanları olan cephelerdir. Türkiye Asya ve Avrupa’da, cephelerde yürütülen savaşları, pazarlara taşımada, bütün dünyaya öncülük yapmalıdır. Artık bütün dünyanın karşı karşıya oldukları, uluslararası sorunlara, savaş alanlarında kalıcı, çözümler bulmak mümkün değildir.

*

Türkiye’ye Avrupa ile birlikte, bütün kıtaların kapıları, Osmanlı döneminde gerçekleştirilen “Premodern” yönetimle, Avrupa’nın Yirminci yüzyılda kavuştuğu “Postmodern” yönetimi buluşturan siyasal yapısı, kültürel dokusu ve ekonomik örgüsü açacaktır. Türkiye’nin başarısı, bütün İslam dünyası- nın başarısı olacaktır. Türkiye dünyanın uluslararası kurum ve kuruluşlarında, ne kadar onların temel haklarını savunursa, o kadar dünyada güç ve saygınlık kazanacaktır.

*

Yirmi birinci yüzyılda Batı’da kör olan kurum ve kuruluşlar, Doğu’da da kör olmasalar, Türklerin “Premodern” yönetimleriyle, Avrupalıların “Postmodern” yönetimlerinin pek çok alanda örtüştüklerini ve ortak bir tabana sahip olduklarını göreceklerdir. Artık İslam dünyası Avrupa ülkelerinin, yanı başlarında yer aldıkları gibi, içlerinde de yer almaktadırlar. Fransa, Almanya ve İngiltere’de yaşayan, birçok Avrupa Ülkesinden daha büyük bir Müslüman nüfus vardır.

*

Devletlerin öldüğü, medeniyetlerin ölmediği dünyada, ekonomik ve kültürel güç, Batı’dan Doğu’ya kaymaktadır. Artık dünyada Doğu ve Batı ülkeleri değil, Doğu’nun kutsal kül- türüyle, Batı’nın seküler kültürü çatışmaktadır. Yeni çatışma ekseninde, bir tarafta kutsal kitaplara dayanan kültür, diğer tarafa da mitolojiye dayanan kültür vardır. Seküler kültürün kutsal kültür tarafından içselleştirilmesi için, dünya kültüründe İbrahimi boyutun öne çıkarılması gerekir.

*

Dünyada bütün insanlığın atası Adem ile başlayan, kut- sal kültürün en son temsilcisi Müslümanlardır. İslam İbrahimi dinlerin, en sonda geleni olmakla birlikte, aynı zamanda en başta olanıdır.

*

Müslümanlık, Hristiyanlık ve Museviliği bir bütünlük içinde ele alır. Üniversite eğitiminin lise öğretimini doğal olarak içerdiği gibi, İslam da diğer iki İbrahimi dini doğal olarak içerir.

*

Dünyanın yeni bir açılım yapabilmesi, politeist Yunan ve Roma’dan daha çok, monoteist İbrahimi dinlerin küresel etik ve hukuk değerlerine ihtiyacı vardır.

27 Ekim 2021, 12:49

GÖNÜL İNSANI OLAN ANADOLU İNSANININ KİMLİĞİNİ İBN ARABİ MEVLANA YUNUS KÜLTÜRÜ OLUŞTURMUŞTUR

Türklerin tarihinde büyük bir misyon yüklenen, Anadolu insanı Türkiye'de, Orta Asya'da, Kafkaslar'da, Balkanlar'da, Kuzey Afrika'da ve Endülüs’te, yeniden doğan Hicaz insanıdır. İlk Müslümanlar gönülleriyle görürler, imkansızı düşünürler, imkansız eylemler yaparlar. Bu yüzden bütün dünyayı, değerlendirilecek bir kutlu emanet gibi görüler. Onların dilleri, soyları farklıdır, üstünlüğün soylarından değil, ölümsüzlüğü arayan yollarından geldiğine inanırlar.Onlar soy kardeşliğinden önce, kan kardeşliğine önem verirler.

*

Hicaz insanı nasıl Mekke’den Medine’ye, Medine’den de bütün dünyaya dağılmışsa, Anadolu insanı da, Büyük Türkistan’dan beş kıtaya dağılmıştır. Anadolu insanı, kutsal kültür içinde yoğurulan, dünyayı kazanılacak bir gönül olarak gören barış insanıdır. O doğulan yer kadar, doyulan yere de önem veren, hicret insanıdır. Onun hayatı bir arama, bir bulma ve bir olma yolculuğudur. O aradığının yeryüzünde değil, gökyüzünde olduğunu bilir.

*

Buhara’dan yola çıkan Anadolu insanı, ardında camiler, medreseler, türbeler ve kervansaraylarla donattığı şehirler bırakarak, yoluna devam etmektedir. Türklerin özü ve özeti olan Anadolu insanının, yeni Kızıl Elma'sı Roma, Viyana, Paris ve Londra değil, New York'tur, Moskova'dır, Los Angeles'tır, Tokyo'dur ve Pekin’dir. O her zaman evini, işini, şehirini ve ülkesini adaletle yönetmiş ve adil yönetenin yanında yer almıştır. Canı pahasına olsa da, haksızlığa karşı çıkmıştır.

*

Anadolu insanı her gittiği yerde, haksızlıkların giderilmesi için çalışmıştır. Onun ana misyonu kötülüklerin yolunu kesme, iyiliklerin yolunu açma olmuştur. Bu yüzden bire yedi yüz veren, bir buğday tanesi gibi, her yerde hep el üstünde tutulmuştur. Anadolu insanı bütün sorunların, adaletten uzaklaşmaktan kaynaklandığını bildiği için, adalet karşısında boynu kıldan ince olmuştur. Anadolu insanının gücü, adalette her zaman, on üzerinden on almasını bilmesinden kaynaklanır.

*

Anadolu toprağı medeniyetlerin harman olduğu topraktır. Bunun için Anadolu’dan Yunus’lar, Mevlana’lar, İbn Arabi'ler hiç eksik olmamıştır. Anadolu bütün dünyayı aydınlatan, etkisini hiç yitirmeyen insanların ülkesidir. Anadolu’da bir insana yapılan haksızlık, bütün insanlığa yapılan haksızlık olarak görülür. Türkler adil yöneticinin adının Ömer olmasa bile, adaleti sağlamada yolunun, Halife Ömer’in yolu olduğunu bilirler.

*

Anadolu insanı geçmiş, Türk yüzyıllarında olduğu gibi, Yirmi birinci yüzyılda, yeniden dünyaya açılmaktadır. Onun bir eli Orta Asya’da, bir eli ise Balkanlar'da, dünyayı bir hilal gibi kuşatmaktadır.

*

Hilalin yıldızı Avrupa’dan Amerika’ya uzanan Avrupa’daki Avrupa'lı Anadolu’dur. Türklerin gözü her zaman, Asya'dan daha çok Avrupa'nın üzerinde olmuştur.

*

Avrupa’yı baştan sona, işyerleriyle donatan Anadolu insanı, Çin Seddini Amerika’dan aşacak kuruluşlara, gizemli bir güç kaynağı olmaktadır.

28 Ekim 2021, 13:26

CUMHURİYET'İN KURULUŞUNUN YENİ BİR YILDÖNÜMÜNDE YEREL DÜŞÜNEN KÜRESEL DAVRANAN GİRİŞİMCİLERLE DÜNYAYA AÇILMAK

Yuvarlak küreden düz kareye, dönüşen dünyanın pazarlarında, sağlam bir yer edinmenin yolu, kendi kültürünü unutmaktan değil, tam tersine sıkı sıkıya sarılmaktan geçiyor. Artık dünyada ülkeler değil, kültürler savaşıyor. Başka kültürlerle yarışmak için, dünyaya kapanmaktan daha çok, dünyaya açılmak hayati önem taşıyor. Kapalı toplumlar dünyanın en zengin hammadde kaynaklarına sahip olan Sovyetler Birliği gibi, üretim güçlerini yitirerek dağılıyorlar.

*

Dijitalleşmeyle siyasal sınırların ortadan kalktığı bir dünyada, Türkiye Batılıların seküler kültürünü benimseyerek, Batıların saldırısından kurtulamaz. Türkiye Türk ve İslam dünyasıyla birlikte, Cumhuriyet'in yüzyıla tamamlanan diliminde, Batıyla ciddi bir hesaplaşma süreci yaşayacaktır. Batıyla hesaplaşmada Anadolu insanının en büyük silahı, yüzyılların içinde oluşan kültürü olacaktır.

*

Kültürlerin savaştığı bir dönemde kültürünü inkar eden ülkelerin, dünya ekonomisinde olduğu kadar, dünya politikasında da önemli bir yerlerinin olması mümkün değildir. Kendisi olmaya karşı çıkarak, başkasına özenen insan nasıl gülünç olursa, kendi kültürünü göz ardı ederek, başka kültürlere özenen ülkeler de, özgünlükleriyle birlikte güvenirliliklerini yitirirek gülünçleşirler.

*

İki binli yılların başında, siyasal sınırlardan daha çok, ekonomik kültürel sınırların önem kazanması, Anadolu insanını başka kültürlere açarken, kendi kültürüne önem verme çalışmalarını hızlandırmıştır. Çünkü tarihe bakıldığı zaman, en güzel kültür ve edebiyat eserlerinin, başka kültürlerle içiçe yaşandığı dönemlerde verildiği görülür. Bu yüzden Türk ve İslam dünyasının, bilgi ve bilgelik alanındaki, en güzel eserleri, İspanya'da, Orta Asya'da ve Anadolu'da verilmiştir.

*

On sekizinci ve On dukuzuncu yüzyıllar Avrupa'nın yüzyılları olmuştur. Avrupa dünyanın merkezine yerleşmiştir. Bütün ülkelerin dünyadaki konumları, Avrupa'ya yakınlıkları ya da uzaklıklarıyle belirlenmiştir. On beşinci ve On altıncı yüzyıllar Osmanlı yüzyıllarıdır. Osmanlılar Roma İmparatorluğu'nun bütün topraklarını ele geçirerek, Ortaçağ'ı kapatmışlar ve Yakın Çağ'ın kapılarını açmışlardır. Yirminci yüzyıl Amerika'nın yüzyılı olarak biliniyor. Ancak Amerika'nın yüzyılı uzun sürmemiştir. Soğuk Savaşı'n sona ermesiyle, dünya çift kutupluluktan, çok kutuplu bir yapıya dönüşmüştür, hem Amerika, hem Rusya ağırlığını yitirmiştir.

*

Cumhuriyet'in yaşının yüz yıla yaklaştığı bir dönemde, Türkiye, Anadolu insanının dünyaya açılmasıyla, Balkan'larda, Kafkas'larda, Orta Doğu'da ve Asya'da önemli bir güç merkezi olmuştur. Oluşmakta olan düz kare dünyada "Küçük Asya", Avrupa'da on milyonu aşan Türklerle, elli milyonu bulan Müslümanlarla, Amerika ve Çin arasında dengeleyici ve düzenleyici bir konum kazanmıştır. Çin'da Türklerle birlikte, iki yüz milyona yakın Müslüman yaşamaktadır. Gerçek sayıyı Çin kapalı bir toplum olduğu için, devlet dışında kimse bilmiyor.

*

Türkler Avrupa'yı camilerle birlikte, işyerleriyle donatmışlardır. Türk girişimcileri Japonya'dan Amerika'ya kadar, dünyanın her ülkesinde yatırım yapmaya başlamışlardır. Türkiye iki binli yılların başında , Avrupa'nın çevre ülkesi değil, bütün dünyaya dağılan, Türk ve İslam dünyasının merkez ülkesidir.

*

Türkiye devlet Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, büyük bedeller ödeten darbelere rağmen, kültürüyle, tarihiyle ve insanıyla barışmıştır. Ve bütün dünyaya dağılan, Türklerle ve Müslümanlarla, önemli bir ekonomik ve kültürel güce ulaşmıştır.

*

Gelecek yüzyılın fatihleri ordular değil, girişimciler olacaktır. Bayrak ordulardan önce, girişimcileri izler.

*

Girişimciler ürünlerini ve hizmetlerini götürdükleri ülkelere, kültürlerini götürürler.

*

Kültürlerin savaştığı dünyada, yeni fatihler üreten el olmasını bilen girişimcilerdir.

*

Yeryüzü girişimcilerin ürün, hizmet ve bilgi üretilen, eşsiz gizemli atölyesidir.

*

Sınırsız dünyada girişimcilerden daha büyük, daha etkili bir güç yoktur.

29 Ekim 2021, 11:53

DÜŞÜNCENİN VE EYLEMİN HİÇBİR ALANINDA YİRMİ BİRİNCİ YÜZYIL YİRMİNCİ YÜZYILIN DEVAMI OLMAYACAKTIR

Yönetimin ve üretimin uzmanlarının sürekli vurguladığı gibi, Yirmi birinci yüzyıldaki, ekonomik, siyasal ve kültürel dönüşümlerle, çalkantılı bir dönemden geçiliyor. Günden güne gelişen iletişim ve ulaşım araçlarıyla, kültürler birbirine karışarak harman olup bütün dünyaya savrulmaktadır. Büyük dönüşümler yüzyılında, ülkeler arasındaki zaman farkıyla birlikte, mekan farkını da ortadan kalkmıştır.

*

İnsanlar evinden dışarı çıkmadan, bütün dünyanın televizyon kanallarını izlemekte ve internet aracılığıyla, dünyanın bütün şehirlerini tek tek ziyaret etmektedirler. Ülkeler arasındaki karşılıklı bağımlılıkların artması, bütün kuruluşları iletişim ve ulaşım dünyasındaki gelişmelerin, hızına uyum sağlamaya zorlamaktadır. Kuruluşlar dünyasında en büyük olanlar değil, değişmelere ayak uydurmasını bilenlar ayakta kalmaktadır.

*

Ülkeler iletişim ve ulaşım dünyasındaki dönüşümlerin peşlerinden koşarken, yüzyılların içinde oluşan kültürleri unutmaktadırlar. Ancak ülkelerin bir kesiminde unutulan kültürler, ülkelerin bir kesiminin topraklarında, yeniden canlılık kazanmaktadır. Kültürlerin harman olup bütün dünyaya savrulması, kutsal kültürleri hayatın içine çekerken, seküler kültürleri de hayatın dışına atmaktadır. Kültürel kazanımlar ekonomik kazanımların önüne geçmektedir.

*

Dünyanın araştırma merkezlerinde geliştirilen, iletişim ve ulaşım alanındaki yenilikler, bütün ülkeleri etkilemektedir. Dünyada insanları birbirine bağlayan haberleşme ağları, ekonomik ve kültürel hayatın can damarlarını oluşturmaktadırlar. Onlar insanların hayatlarını bir yandan kolaylaştırırken, bir yandan da zorlaştırmaktadır. İnsanlar iletişim ağlarıyla yönlendirilmeye çalışılırken, dört bir yanlarından gelen, büyük bir ileti yağmuru altında kalmaktadırlar.

*

İletişim ağları bir virüs gibi, bütün toplumların kanına karışmıştır. Dünyanın her ülkesinde, iletişimdeki gelişmeler insanların bir yandan korktuğu, bir yandan da taptığı, geçmişte benzeri görülmemiş bir güç kazanmışlardır. İletişim bağımlılığı insanları hem keyiften sarhoş etmektedir, hem de zehirlemektedir. İnsanlar iletişimin getirileriyle kendilerinden geçerek, kültür dünyasındaki gelişmelerle bağlarını bir bir koparmaktadırlar.

*

Dünyada insanlar deniz içindeki balıklar gibi, suların kendilerine hayat verdikleri kadar, yavaş yavaş zehirlediğinin görmemektedirler. İletişim ağlarıyla kuşatılan toplumlarda, seküler kültürlerin yıldızları sönerken, kutsal kültürlerin yıldızları parlamaktadır. Toplumlar içine düştükleri iletişim denizinde, boğulmakta olduklarının farkına varmazlarsa, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün şehirler yeni Hiroşima’lar olmaktan kurtulamazlar.

*

İnsanların iletişim ağlarında kaybolmamak için, kültürle silahlanmaları hayati önem taşımaktadır.

*

Dünyada iyiye gittiklerini düşünenler, zehirlenmekte olduklarının farkında olmayanlardır.

*

İletişimdeki başarılarla başarısızlıkların birlikte oldukları unutulmamalıdır.

*

Başarısızlıkların kaynaklarını bilmeyenler başarılarını sürdüremazlar.

*

Yirminci yüzyılın çözümleri, Yirmi birinci yüzyılın sorunlarıdır.

30 Ekim 2021, 12:23

KARE DÜNYANIN HER ALANDA ÇIĞIR AÇICILARI YUNUS GİBİ TÜKETMESİNİ SİNAN GİBİ ÜRETMESİNİ BİLENLER OLACAKTIR

Dünyanın geleceği, geçmişten çok farklı olacaktır. Dünya yeni yüzyılda, Amerika ve Avrupa dışında, Çin, Hint ve İslam dünyalarının yükselişini görecektir. Geçen yüzyıla Batı dünyası, damgasını vurmuştur, gelen yüzyıla ise, Doğu dünyası damgasını vuracaktır. Yeni yüzyılda Batı’nın bilim kültürü ağırlığını yitirirken, Doğu’nun kutsal kültürü ağırlık kazanacaktır. Düzleşen kare dünyanın insanı, hem Yunus’u hem Sinan’ı sevecektir. Ve Yunus gibi tüketecektir, Sinan gibi üretecektir.

*

Yirmi birinci yüzyılın güçlü ülkeleri, Batı dünyasının bilgi birikiminden daha çok, Doğu dünyasının bilgelik birikiminden yararlanacaktır. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın ağırlık noktasını, Batı’nın bilimsel değerleri değil, Doğu’nun kültürel değerleri oluşturacaktır. Yirminci yüzyılda Batı dünyası zenginleşirken, Doğu dünyası yoksullaşmıştır. Batı ülkeleri zenginliklerini, Doğu ülkeleriyle paylaşmazlarsa, yoksullaştırdığı ülkeler tarafından paylaşılacaklardır.

*

Doğu ile Batı arasında, bir sarkaç gibi gidip gelen dünyanın geleceği, ya Yunus ya da Sinan olmakta değil, hem Yunus hem Sinan olmaktadır. Bütün dünya kurtuluşu Washington ya da Pekin’den önce Kudüs’te aramalıdır. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra, dünyanın dengesi sarsılmıştır. Amerika dünyanın en yıkıcı gücü haline gelmiştir. Amerika orantısız gücüyle savaşların, gösteriş tüketimiyle de krizlerin baş sorumlusu olmuştur.

*

Batı ülkeleri dünyanın, doğal kaynaklarını ellerinde tutabilmek için, yıllarca dünyadaki dayatmacı yönetimlerin en büyük destekçileri olmuşlardır. Onların yönettiği dünyada, Batı sanatın değerinden, Doğu bilimin gücünden yoksun kalmıştır. Doğu ile Batı arasına, aşılmaz Berlin Duvarları, inşa edilmiştir. Batı dünyası kültürel, Doğu dünyası ekonomik zenginliklerini yitirerek, ikisi de büyük ölçüde yoksullaşmışlardır.

*

Batı zenginlikte, Doğu yoksullukta sınırları aşmıştır. Sınırları aşmanın yol açtığı savaşlar ve finansal krizler, bütün dünyayı büyük bir yangın alanına çevirmiştir. Nükleer bir kıvılcım dünyayı bir ateş topuna dönüştürür. Yüzen ordularıyla bütün okyanuslara el atan, demokrasi misyoneri Amerika, Ortadoğu’nun demokrasiden uzak, yönetim ve yöneticilerini destekleyerek, bütün dünyaya en büyük kötülüğü yapmaktadır. Batı dünyası kendisine demokrattır.

*

Döviz kurları ve borsa endeksleriyle beslenen, seküler kültür havarisi Batı dünyası, reel ekonomiyle bağlarını kopararak, reel ekonomini on katı bir sanal bir ekonomiyle, sesten hızlı giden bir uçak gibi, yere çakılacağı günü beklemektedir.

*

Geleceğin barış dünyasının, seküler, tek dünyalı Batı kültürüyle, inşa edilmesi mümkün değildir.

*

Dünyayı seküler kültürün ışığından önce, iki dünyalı kutsal kültürün ışığı aydınlatacaktır.

*

Kutsal kültürden uzaklaşan dünya, Allah'tan,topraktan ve insanlıktan uzaklaşmıştır.

30 Ekim 2021, 20:46

Değerli Programcı SELVA TURAPOĞLU ile yaptığımız

Değerli Programcı SELVA TURAPOĞLU ile yaptığımız ''GEZİ EDEBİYATI'' kitaplarımız üzerine bir söyleşi. ''HİCAZ'DAN ENDÜLÜS'E'' ,''ZAMANI AŞAN ŞEHİRLER'' ''NEW YORK'TAN LOS ANGELES'A YENİ ROMA'' kitaplarımızdan yola çıkarak kare dünyayı konuştuk. ''İKİ MISRA ARASI'' başlığı ''İKİ SATIR ARASI'' oldu.

31 Ekim 2021, 13:36

YUNUS'UN GÜNCELLİĞİNİ HİÇBİR ZAMAN YİTİRMEYEN ŞİİRLERİ BÜTÜN ADEMOĞULLARININ ŞİİRLERİDİR

Şiir kelimelerle düşünceleri duygulara, duyguları düşüncelere dönüştürme ustalığıdır. Yağmur yüklü bulutlar gibi, düşünce yüklü duyguları anlatmada, hangi dilde yazıldığından daha çok, hangi gerçeğin dile getirildiği önemlidir. Güzel olan dil değil, yakalanan gerçektir. Gerçek olan ölümsüzdür, ölümsüz olan gerçektir. Gerçeğin şiirini yakalayan, hayatın şiirini yakalar. Hayat bir yok oluş değil, bir var oluştur.

*

Yunus’un şiiri hayatın şiiridir, hayatı yaşanır kılmak için, hayatın içindeki ölümsüz hayatı şiirleştirir. Sınırsız zenginliklerle dolu ölümsüz hayatı, Aziz Mahmut Hüdai, “Sen çıkarsan aradan / Kalır seni yaradan” dizeleriyle özetler. Onların şiirlerindeki derinlik yalınlıktan kaynaklanır, ne bir kelime eksik ne bir kelime fazladır. Onlar dilleriyle söylediklerini, kalemleriyle değil, gönülleriyle yazarlar. Onların nefesi, hayatın nefesidir.

*

Necip Fazıl’ın “Yunus Emre Hassasiyeti” başlıklı konuşmasında vurguladığı gibi: “Ölmezlik çapının adamları, dünyanın her yerinde aynı kanuna bağlıdır. Kendi asliyeti içinde milli ve bu asliyete erişme nispetinde beşeridir.” Hayatlar hayatını bulan, şiirler şiirini yakalayan Yunus, yalnızca “Bizim Yunus” Doğu’nun Yunusu değil, aynı zamanda Batı’nın Yunusu, bütün Dünyanın Yunusu’dur. Eskişehir’de doğan Yunus, sevildiği her yerde yeniden doğmuştur, sesi her yere ulaşmıştır.

*

Yunus’un şiirlerinin okundukları yerlerde, dinleyenlerle birlikte, dağlarıyla, taşlarıyla, ovalarıyla, denizleriyle bütün dünya susar. Onun şiirlerinin oluşturduğu, büyük çekim alanı içinde, insanlar konuşur gibi susarak, susar gibi konuşarak, bilgileri bilgeliklere, bilgelikleri bilgilere dönüştürürler. Binlerce şiirin oluşturduğu bilgelik dünyasında, insanlar ölümsüz şiirleri, okuya okuya, dinleye dinleye, başka bir gizemli dünyaya adım atarlar.

*

Sezai Karakoç’un Yunus Emre kitabında anlattığı gibi: “Bir yandan Mevlana’nın ışık felsefesi, bir yandan Hacı Bektaş’ın arı insan ocakları, baştan başa Anadolu’yu” dönüştürmüştür. Başlarında Mevlana olmak üzere, şiirinin erişilmez büyük zirveleri, bütün insanlığı buldukları, eşsiz hazineyi paylaşmaya, ölümsüz hayatın şiirini yakalamaya davet etmişlerdir. Onların şiiri, bütün insanlığın şiiridir. Onların çağrısı, bütün insan- lığa çağrıdır.

*

Yunus’un sesi, Anadolu’nun sesi olduğu kadar, ölümsüzlüğü arayan insanlığın da sesidir. Yunus için Ahmet Hamdi Tanpınar: “O daima tek başınadır. Eğer muhakkak bir kalabalığa katılacaksa, bu kalabalık şüphesiz kendisinden sonra gelen, yaptığı işi devam ettirendir. Baki’dir, Nefi, Nedim, Fuzuli, Şeyh Galip, Haşim, Yahya Kemal’dir”. Onun şiirine kulak verenler, iki dünyada da kurtuluşa ererler. Yunus’un şiiri var oluşun şiiridir.

*

Yunus’un hayatı adını aldığı, geceden gündüze dönen, Yunus Peygamberin hayatıdır.

*

Yunus’ta ölenler, Yunus’ta dirilenler, yeni bir kimliğe bürünürler.

*

Sevmeyen sevilmez. Sevmeyince sevgili bulunmaz.

*

"Sevelim sevilelim." Sevenler sevilirler.