Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Mart 2022

35 yazı

1 Mart 2022, 11:48

EKONOMİK BAĞIMSIZLIĞIN YERİNE EKONOMİK BAĞIMLIĞIN GEÇTİĞİ DÜNYADA ORTAKLIK YAPMASINI BİLMEYENLER AYAKTA KALAMAZLAR

Yirminci yüzyıl orduların dünyası olmuştur. Yirmi birinci yüzyıl ortaklıkların dünyası olacaktır. Bütün ülkelerde ortaklıklar, ekonomik yapıya, siyasal güce ve kültürel dokuya yeni işlevler kazandıryorlar. Ürün, hizmet ve bilgi üretmek amacıyla, ortaya çıkacak karı ve zararı, paylaşmak için oluşturulan ortaklıklarla, dünyanın ordularla gidilemeyen ülkelerine gidilir. Ülkelerin bayraklarını dünyaya ortaklıklar taşır. Bayrak yarışına katılmak için, dünyada her yıl milyonlarca ortaklık kuruluyor.

*

Dünyanın her ülkesinde, iz bırakan kalıcı ortaklıklar, kimseye haksızlık yapmadan, giderlere katılmasını, gelirleri paylaşmasını bilenlerce, on yıllar boyunca özenle inşa edilen ve sağlam hukuki temelleri olan ortaklıklardır. Ortaklıklarda ölümcül sorunlar, ya çok kar ya da çok zarar edildiğinde ortaya çıkar. Ortaklık yapanlar risk almasını bilmezlerse, zarar etmesini göze almazlarsa, finansal yapılarını güçlendiremezler. Ortaklık dünyasında iki yılı, birbirine eşit olanlar küçülürler. Ortaklar riskleri paylaşarak, uzun ömürlü olurlar. Ortaklıklar sürekli yenilenerek güçlenirler.

*

Ortaklıkların uzun dönemde ayakta kalmalarında, gelirleri paylaşmak kadar, giderlere katılmak da önemlidir. Köklü bir yardımlaşma ve dayanışma geleneğine sahip olan Anadolu'da, sürekli vurgulandığı gibi, ortaklık paylaşmasını bilmektir. Ortaklar dünyasında her ortak, hem kendine hem ortaklarına, “Olma keser gibi, hep bana hep bana. Ol testere gibi, bir bana bir sana” demek zorundadırlar. Ortaklıkta hem karlar hem zararlar, kimseye haksızlık yapılmadan paylaşılır. Zararlar ortaklar tarafından paylaşılmazlarsa, zararları toplumun bütün kesimleri öder.

*

Ortaklıkların uzun ömürlü olmaları, ortaklık ekolojisinde yer alan kişilerin ve kuruluşların, kurucu odaklı olmaktan daha çok, kurum odaklı bir kültür oluşturmalarına bağlıdır. Ortaklıkların yerel ve küresel düzeyde, amaçlarına ulaşmaları, gelirleri artırmada, giderleri azaltmada, kesintisiz iyileştirme yarışı içinde olmalarına bağlıdır. Dünyanın her ülkesinde ortaklıkların güçleri, yalınlığın yol açtığı iyileştirmeden kaynaklanır. Ortaklıklarda yalınlık iyileştirmeye, iyileştirme yalınlığa ivme kazandırır. İyileştirmenin yolları yalınlık döşelidir.

*

Ortaklıklar yalınlıkla uzun ömürlü olurlar. Yalın yönetimin, yalın üretimin, yalın tüketimin olmadığı bir kuruluşta, iyileşen yönetim, iyileşen üretim, iyileşen tüketim olmaz. İyileşme yalınlığın getirdiği üretkenliği yakalamaktır. Yenilik yapmak için, değişimin getirdiği fırsatları yakalamak gerekir. Kısa dönemde değişmeyen amaçlara ulaşmak, sürekli değişen araçları yönetme gücüne dayanır. Bu bağlamda değişmeyen amaçlar, değişen araçların kamçısıdır. Araçlar ne kadar hızlı değişirlerse, amaçlara ulaşmak o kadar çok hız kazanır.

*

İnsanların hem üretici hem tüketici olduğu ortaklıklar dünyasında, Marx’ın deyişiyle, “Herkesin yeteneğine göre üretmesi, ihtiyacına göre tüketmesi” özendirilirse, hiçbir ürün ve hizmetin kıtlığı çekilmez. Ülkelerde ortaklıkların niteliği ve niceliği, dengeli bir ekonominin ve sağlıklı bir siyasal yönetimin, en büyük, en önemli ve en etkili güvencesidir. Ortaklık dünyasında yalınlık ve iyileştirme yarışı, hem yerel hem küresel alanda, sürekli tekrarlanan uzun soluklu bir yarıştır. Ortaklık sofralarının, kendilerine özgü bir güçleri vardır.

*

Kazanan ortaklıklar, kazandıran ortaklıklardır.

*

Ortaklıkta kazanırken, yalnız kazanılmaz.

*

Ortaklar asla yalnız yemezler.

2 Mart 2022, 12:32

BÜTÜN İNSANLARI İBRAHİM MİLLETİNE KATILMAYA ÇAĞIRMAK

Yirminci yüzyıla Avrupa’daki, ekonomik ve kültürel gelişmeler damgalarını vururken, Yirmi birinci yüzyıla Asya’daki, ekonomik ve kültürel dönüşümler damgalarını vuruyorlar. İki kıta ve iki kültür arasında, yer alan Türk dünyasındaki ekonomik ve kültürel güç birliği çalışmalar, Avrupa ve Asya arasında sarsılan dengelerin yeniden oluşmasına, yerinden oynayan taşların yerine konulmasında, belirleyici olma yolunda hızla ilerliyor.

*

Ülkelerde devletlerin silahlı güçlerinden daha çok milletlerin silahsız güçlerinin ağırlık kazanmasıyla, bütün ülkelerde otokratik yönetimlerin güçleri azalırken, demokratik yönetimlerin güçleri artıyor. Bu yüzden Rusya’da, Çin’de ve Hindistan’da yaşayan Türklerin ve Müslümanların silahsız güçlerinin, yönetimlerin demokratikleşmesinde etkileri yıldan yıla katlanarak artıyor. Geleceğe giden yolda, tek merkezli devletler yorulurlar, çok merkezli milletler yorulmazlar.

*

Türklerin yaşadıkları çoğrafyayı yakından tanıyan Alexender Bennigsen, Yirmi birinci yüzyılda, dünyayı dönüştürecek gelişmelerin kaynağında, üç büyük ülkenin çatısını oluşturan Türkistan ülkelerinin, olacağı öngörüsünde bulunur. Son yıllardaki gelişmelerle, dünyanın üretim merkezi Avrupa’nın ortasından, Asya’nın ortasına kayıyor. Her üç ülkenin ana şehirlerinde merkezi yönetimleri ayakta tutan kesimler arasında, Türkler ve Müslümanlar önemli yer tutuyorlar.

*

Dünyanın en kalabalık ülkeleri, Çin’de, Hindistan’da ve Rusya’da, Avrupa’nın en büyük ülkelerinden çok daha büyük sayıda azınlık konumunda yaşayan topluluklar, silahsız güçler arasındaki konumlarını, yıldan yıla geliştiriyorlar. Onlar ekonomik, siyasal ve kültürel geleceklerini, özgürlükleri sınırlıyan otokratik yönetimlerde değil, özgürlüklere yeni dinamikler kazandıran demokratik yönetimlerde arıyorlar.

*

Avrupa’nın merkezinde içinde yer alacağı demokratik dünyayla, Çin’in merkezini oluşturacağı otokratik dünya arasında,ekonomik ve kültürel yarışta Türk ve Müslüman toplulukların,silahsız güçlerinin önemleri artıyor. Yahudilerin, Hristiyanları ve Müslümanların ortak kaynakları ve demokratik yönetim birikimleri, Konfüçyüscü, Budist ve Şintoist toplulukların ortak demokratik birikimlerini zenginleştirerek, silahlı güçleri dengelemekte güçlük çekmezler.

*

Demokratik ya da otokratik ülkeleri, İbrahim milletinde buluşmaya davet ederek, ülkelerin birbirleriyle dayanışma içinde olduğu, demokrasi ortak paydasında buluşan, ortak kaynaklara ve ortak değerlere dayanan bir İbrahim milleti, dünya barışının en büyük güvencesi olur. Onlar Peygamber Musa’nın asasıyla denizlerde yol açarlar, Peygamber İsa’nın eliyle ölüleri diriltirler, Peygamber Muhammed’in parmağıyla ayı iki parçaya ayırırlar.

*

Ekonomik, siyasal, kültürel boyutlarıyla küçülen dünyada, silahlı güçler işlevsizleşiyorlar.

*

Her dönemde Kutsal Kitaplar gökyüzünden haber getirerek yeryüzünü aydınlatırlar.

*

Dünyanın ışığını güneşten aldığı gibi, İbrahim milleti ışığını Kutsal Kitap’lardan alır.

3 Mart 2022, 11:54

YENİ YÜZYILDA SAVAŞ DÜNYASI BARIŞ DÜNYASINA YENİ BOYUTLAR KAZANAN ULUSLARARASI TİCARETLE DÖNÜŞTÜRÜLÜR

Yirmi birinci yüzyılda Irak’ta, Yemen’de, Afganistan’da ve Ukrayna’da olduğu gibi, silahlı güçlerle yapılan savaşlarda kazanan taraflar olmaz, bir taraf canlarını yitirirken, bir taraf vicdanlarını yitirir. Uçaklarla havadan vicdansızca bombalanan şehirlerde, ölen çocuklar, ölen anneler, ölen yaşlılar görülür, cephelerde ölen askerler görülmez. Yirminci yüzyılın düzenli ordularla, cephelerde yapılan savaşlarının yerini, Yirmi birinci yüzyılda özel güçlerle yapılanlar alıyor.

*

Dünyada Amerika, Rusya, İsrail gibi, silahlı güç sarhoşu ülkeler dışında kalanlar, cephelerde savaşacak ordulardan daha çok, pazarlarda yarışacak kuruluşlara önem veriyorlar. Artık üretimde güç, hem tarım, hem sanayi, hem bilgi kuruluşlarından kaynaklanıyor. Birbirlerinin tedarikçisi olan kuruluşlar dünyasında, bilgi kuruluşları güçlü olan ülkelerde, tarım kuruluşları sanayi, sanayi kuruluşları bilgi kuruluşlarını izliyerek, her alanda yeni gelişmelere yol açıyorlar.

*

Richard Rosecrance “The Rise of Trading State” kitabında, yeni yüzyılda ülkeler arasındaki ticaretin, kazandığı yeni işlevi anlatıyor. Yirminci yüzyılın son, Yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarında, açıkca görüldüğü gibi, ülkelerin ekonomik ve kültürel üretim güçleri, silahlı güçlerinin büyüklüğünden değil, dünya pazarlarındaki paylarının büyüklüğünden kaynaklanıyor. Ülkeleri dünya pazarlarına, silahlı kuruluşlarından önce ekonomik, siyasal ve kültürel kuruluşları taşıyor.

*

Ülkelerde jeostratejik bağlardan daha çok, jeoekonomik ve jeokültürel bağlarla, dünya pazarlarına açılıyorlar. Dünyadaki gelişmelerın dışında kalan ,otokratik yönetimler görmekte zorlansalar da, ülkeler aralarındaki ticareti ne kadar geliştirirlerse, o kadar birbirleriyle olan çatışmaları önlüyorlar. Ünlü strateji kuramcısı Clausewitz, savaşları ticarete benzetir. Ancak savaş ortamında iki taraf da kaybederken, barış ortamında iki taraf da kazanır.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, bütün boyutlarıyla, hayatın odak noktasını ticarette üreticilerle tüketicileri buluşturan pazarlar oluşturuyor. Pazarlara girişlerin sınırlandırıldığı ülkelerde, ekonomik ve kültürel hayat canlılığını yitiriyor. Dünya düşünce tarihinde, Adam Smith’ten çok önce İbn Haldun, devletler fiyatları belirlemeye çalışırlarsa, pazarların çok duyarlı yapılarını bozmakla kalmayacaklarını, haksız kazançlara da yol açacaklarını açıklıkla ortaya koyar.

*

Son yüzyılda dünyanın değişik ülkelerinde, yönetimleri ve sınırları değiştirmeye dönük savaşlar, belirleyici ve değiştirici güçlerini yitiriyorlar. Artık ülkeler birbirleriyle silahlı güçlerinden daha çok, silahsız güçleriyle savaşıyorlar.Geçen yüzyıllarda olduğu gibi, sınırlardan askerler ve ordular değil, girişimciler ve kuruluşlar geçiyor. Dünyanın her ülkesinin sınırlarını, cephelerde savaşanlardan önce, kimseye kimlik sorulmayan pazarlarda yarışanlar koruyorlar.

*

Pazarların dengelerini bozanlar, gelir dağılımında büyük dengesizliklere yol açarlar.

*

Pazarlarda yeni ürünler satanlar, eski ürünler satanlardan daha çok kazanırlar.

*

Pazarlarında yarışmanın olamadığı ülkelerde, hiçbir alanda gelişme olmaz.

4 Mart 2022, 12:06

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA İNSANLAR ÜLKELERİ KİMİN YÖNETTİĞİNDEN DAHA ÇOK NASIL YÖNETTİĞİNE BAKIYORLAR

Anadolu insanı, demokratik kültürü içselleştirerek, geçmişle geleceği bugünde yaşamaya başlamıştır. Türkiye dış alıma dayanan bir ekonomik yapıdan, dış satıma dayanan bir ekonomik yapıya evrilerek, dönüştürülen bir ülke olmaktan çıkmıştır, dönüştüren bir ülke konumu kazanmıştır. Seçmenlerin ağırlığını yitirdiği bürokratik devlet, seçmenlerin ağırlık kazandığı girokratik devlete dönüşmüştür. Bütün ülkeler dünyayı dönüştürenlerin, üniforma giyenlerin değil, forma giyenlerin olduğunu görüyorlar. Çünkü üniformalılar emir alırlar ve emir verirler, formalılar yardımlaşırlar ve dayanışırlar. Bu yüzden dünyayı, hayatın bütün alanlarında, yardımlaşmasını bilenler dönüştürüyorlar.

*

Dünyada temel hak ve özgürlüklerin, en büyük ve en önemli güvencesi demokratik mekanizma, yıldan yıla açıklık içinde yeniden yapılanarak, yeni boyutlar kazanıyor. En güçlü ve en etkili silahlarının oyları ve paraları olduğunun bilincine varan seçmenler, ülkelerin siyasal yapılarıyla birlikte, ekonomik yapılarını da yeniliyorlar. Hiçbir toplumun yerinde durması mümkün değildir, her toplum ya olumlu ya da olumsuz yönden dönüşür. Demokratik kültür, bütün dünyada sağlıklı dönüşümün güvencesidir. Dünyanın her yanında ülkeler, devletin çorak topraklarına değil, milletin bereketli topraklarına yatırım yapıyorlar.

*

Doğu ve Batı değerlerine hayatın içinden bakan, aralarındaki içiçe geçişleri, iletişim ve etkileşimi yakından gözleyen, Nilüfer Göle'nin, Ayşe Çavdar ile yaptığı "Mahremin Göçü" isimli söyleşi kitabında, Türkiye'nin AB adaylığıyla, Avrupa ülkelerini nasıl dönüştürdüğünü, bir kuyumcu titizliğiyle, ayrıntılı olarak anlatıyor. Batılılar, Osmanlı sonrası İslam dünyasında, yalnızca sakalı ve başörtüsünü gördüler, dayatmacı yönetimleri yanında yer alarak, yenilenmenin yolunu kestiler. Darbeleri destekleyerek, Cezayir'e, Afganistan'a, İran'a, Türkiye'ye ve Mısır'a en büyük zararı verdiler. Müslüman ülkelerdeki her darbenin, arkasında sonuna kadar durdular.

*

Yirminci yüzyılın başında Avrupalılar işgalci olarak İslam dünyasına giderken, sonunda Müslüman ülkeler göçmen olarak Avrupa ülkelerine gelmişlerdir. İşgal eden ülkeler bir bir işgal ediliyorlar. Almanya'da bir Türkiye, Fransa'da bir Cezayir, ve İngiltere'de bir Pakistan vardır. Avrupalılar İslam dünyasından insanlar bekliyorlardı, ancak Müslümanların geldiklerini gördüler. Artık seküler kültür Avrupa ülkelerinde, Müslüman ülkelerde tartışıldığından daha çok tartışılıyor, daha çok sorgulanıyor. Her Avrupa ülkesinde Yeni Endülüsler ortaya çıkıyor. Yalnız İspanya değil, bütün Balkan ülkeleri birer Müslüman ülkesidir.

*

Avrupa'yı dönüştürecek olanlar, Batılı entellektüellerden önce Doğulu entellektüeller olacaktır. Avrupa'daki Mısır, Lübnan ve Fas'ın, iki dünyanın nerede birbirlerinden ayrıldıklarını ve nasıl birbirleriyle birleştiklerini, iyi bilen entellektüelleri, Müslüman ve Hristiyan dünyanın yeni mimarları olacaklardır. Yirmi birinci yüzyılda, Avrupa'da "Çin Seddi"ne kesinlikle yer yoktur. İçine kapanan Avrupa'yı, Çin ve Hint dünyalarının istilasından hiçbir duvar, hiçbir gümrük kurtaramaz.

*

İslam ve Hristiyan kültürlerinin ortak olan yanları, farklı olan yanlarından çok daha büyüktür. Oysa her iki kültürün Hint ve Çin kültürleriyle ortak yanları yok denecek kadar azdır. Müslümanları dışlayan Avrupalıların Hintli ve Çinli kuşatmasına karşı nasıl bir tepki vereceklerini, bütün dünya merak ediyor. Müslümanlarla ortak geçmişlerini inkar eden Avrupalıların, geleceklerinde Hintliler ve Çinlilerden başkasına yer kalmaz.

*

"Temsili" demokrasilerin "Katılımcı" demokrasilere, "Serbest Pazar" ekonomilerinin "Etik Pazar" ekonomilerine evrildiği bir dünyada, İslamı kamusal alanın dışına atmak, Paris'in, Londra'nın, Köln'ün merkezindeki camileri bombalamaktır.

*

Tek başına tek bir Avrupa yoktur. Her Avrupa ülkesi bir Hristiyan ülkesi olduğu kadar da,bir Müslüman ülkesidir. Gelecek yıllarda Londra'nın yanında ,Paris'in, Brüksel'in, Amsterdam'ın, Berlin'in belediye başkanları da Müslümanlar olacaktır.

*

Avrupa'da her ülkenin güvencesi, bütün dinlere saygılı, zenginleştirilmiş katılımcı, demokratik kültürdür. Düz kare dünyada ülkeleri kimin yönettiğinden daha çok, nasıl yönettiği önemlidir.

*

Avrupa'nın yeni başkenti, Brüksel değil, Kurtuba olacaktır.

*

Avrupa İslam dünyasıyla birlikte yaşamak zorundadır.

*

Avrupa Birliği Yirmi birinci yüzyılın Endülüsü'dür.

*

Endülüs'te kimsenin dini tartışılmaz.

*

Herkesin dini kendinedir.

5 Mart 2022, 12:39

MEDENİYETLERİN SAVAŞTIĞI DÜNYADA BÜTÜN MEDENİYETLER ÖLÜR VAHİY MEDENİYETİ ÖLMEZ

İkinci Dünya savaşında Hiroşima’da ve Nagazaki’de, yüzbinlerce insanı kısa bir zamanda, toz ve duman bulutuna çevirerek, öldüren atom bombasının öncüsü, Albert Einstain’nin özür dilercesine söylediği gibi, Üçüncü Dünya savaşı nükleer silahlarla yapılırsa, Dördüncü Dünya savaşı taşlarla, sopalarla yapılır.

*

Medeniyetler savaşında, yalnızca fizik kazanımlara önem vererek, fizikötesi kazanımları göz önüne almayan medeniyetler, uzaklık yakınlık farkının ortadan kalktığı, gizliliğin olmadığı kare dünyanın, hiçbir ülkesinde kendilerine yer bulamazlar. Çünkü fizikötesi kazanımlara öncelik veren medeniyetlerde, bir insanı öldürenlerle bütün insanlığı öldürenler, bir insanı yaşatanlarla bütün insanlığı yaşatanlar arasında hiçbir ayrım gözetilmez.

*

Anadolu’yu büyük bir mezarlığa dönüştüren Haçlı seferlerinin, bütün zenginlikleri yakılan, yıkılan Endülüs’ün, yüzyıllarca yağmalanan İslam dünyasının, hesabını vermeye yanaşmayan Avrupa ülkeleri ve Amerika, Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerin tarafından işgal edilme korkusu yaşıyor.

*

Oswalt Spengler’den Albert Schweitzer’e, Albert Camus’den Andre Malraux’ya, Avrupa düşünürleri ve edebiyatçıları, gelecek hesap gününün dayanılmaz yükünü taşıyorlar ve dehşet verici ürpertisini duyuyorlar. Son yıllarda yapılan çalışmalar, duyulan korkunun ne kadar derin, ne kadar köklü olduğunu gösteriyor. Tarihin bütün dönemlerinde açıkca görüldüğü gibi, medeniyetlerin değişmeyen yasasınca, işgal eden edenler işgal edilirler, yağmalayanlar yağmalanırlar.

*

Yeniden yapılanan dünyada, bugünün sorunlarının, dünün çözümlerinden kaynaklandığı biliniyor. Bunun için bütün insanlığa bir gözle bakan bilgeler, iletişimdeki ve ulaşımdaki gelişmelerle, Ortadoğu ülkelerini, Küçük Asya’yı, Türk Cumhuriyet’lerini, Kafkas’ları, Doğu Avrupa’yı, Kırım’ı, Kazan’ı dönüştüren Türkistan Eren’leri gibi, aynı zamanda, her yerde olma, herkesle görüşme imkanı kazanıyorlar.

*

Yeni erenler fizik dünyanın yöntemleriyle, fizikötesi dünyanın sorunları çözülmeyeceğini, bıkmadan, usanmadan anlatıyorlar. Artık bütün dünya için kültürden ekonomiye, eğitimden sağlığa, ulaşımdan iletişime, hayatın her alanında, Mevlana’nın diliyle “ yeni şeyler söylemek”, Yunus’un sözüyle “Her gün yeniden doğmak” hayati önem taşıyor.

6 Mart 2022, 11:50

DÜNYADAKİ BÜTÜN MEDENİYETLER "HAKİKAT MEDENİYETİ"NDEN KAYNAKLANIR

Hem medeniyet şairi, hem medeniyet düşünürü olan Sezai Karakoç, şiirlerinde, düşüncelerine yeni derinlikler kazandırdığı denemelerinde ve inceleme çalışmalarında, savunduğu medeniyet tezine geniş yer vermiştir. Onun düşünce ve eylem dünyasında, bütün medeniyetlerin kaynağında tek bir medeniyet vardır. O medeniyet insanlık tarihinde, yüzyılar içinde zenginleşe zenginleşe gelişen, bütün medeniyetleri yapısında taşıyan, “Hakikat Medeniyeti”dir.

*

Medeniyet tarihçilerinin ele aldıkları medeniyetler, tek kaynaktan, “Vahiy” kaynağından beslenir. Asıllarını unutan medeniyetler, yüzyılların içinde canlılıklarını yitirerek,tarih sahnesinden çekilirler.Gelecek ya Hakikat Medeniyeti’nin olacaktır, ya da dünya nükleer bir savaşla yok olmaktan kurtulamayacaktır.

*

Sezai Karakoç’un “Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Ötesi” dizisinin ilk kitabında, ileri sürdüğü “Mısır medeniyetinin, Babil medeniyetinin, Grek medeniyetinin kökte ve asılda vahdaniyet medeniyetinden geldiğini, öyle yürüdüğünü, daha sonra çoktanrıcılık, ya da insanların tanrılaştırılması şekline büründürüldükleri ” tezini savunur. Karakoç'un tezi “Kara Atena”da Martin Bernal’ın, “Yeniden Doğu”da Andre G. Frank’ın ele aldığı gibi, Doğu merkezli düşünen medeniyet tarihçileri tarafından da desteklenir.

*

Bütün medeniyetlerin anası İslam, iki dünya medeniyeti olarak, ikibinli yılların başında hız kazanan medeniyetler savaşında, tek dünyalı medeniyetlerin silahlı güçlerinin üstesinden, iki dünyalı medeniyetlerin silahsız güçleriyle, gelmenin dört bin yıllık yol haritasını verir.

*

Peygamber’ler arasında ayrım gözetmeyen, Kutsal Kitap’lara saygı gösteren, bütün insanları kardeş bilen,“İslam Medeniyeti”ne dayanmadan, katılımcı bir devlet yönetimi, paylaşımcı bir ekonomik yapı, köklü bir kültürel doku oluşturmak çok güçtür. Bunun için yaşayan bütün medeniyetler, fizikötesi dünyanın değerleriyle, fizik dünyanın kazanımlarını içselleştirme, üretimde yarışma, iyililikleri çoğaltma, kötülükleri azaltma sorumluluğu taşıyorlar.

*

Çin, Hint, Japon toplumlarını, Yahudileri, Hrıstiyanları ve Müsümanları birlikte yaşayacakları, duvarsız, kapısız, çatısız ve örtüsüz bir dünya bekliyor. Bu yüzden Sezai Karakoç, “İslamın Dirilişi” kitabında, İslam dünyasını “Diriliş”e çağırırken, bütün medeniyetleri de “ Adem Peygamber”de buluşmaya çağırıyor.

7 Mart 2022, 11:44

TARİHİN HER DÖNEMİNDE SALDIRGAN DEVLETLER KAZANSALAR DA KAYBEDERLER

Avrupa Rönesans’ı, İbrahim Peygamber sevgisinde birleşen, “Kutsal Kitap” sahibi üç büyük dinin, İspanya’da ve Türkistan’da doruk noktasına ulaşan, bilgi ve bilgelik hazinelerine dayanır. Garaudy’nin “Endülüs’te İslam” kitabında, ayrıntılı olarak ele aldığı gibi, Avrupa’da doğan bir peygamber olmadığı için, bilgelik adına ne varsa, hepsi Müslüman dünyadan alınır.

*

Müslümanlar insanlık tarihinin ilk yazılı anayası olan, Medine “Sözleşmesi”nin şemsiyesi altında, İslam’ın doğuş yıllarından, Osmanlı Devleti’nin son yıllarına kadar Ademoğulları olarak, farklı dinlerle yüzyıllarca barış içinde birlikte yaşarlar. Fransa’da başlayan pozitivist ve sekülerist hareketlerle, iki dünya birbirinden aşılmaz duvarlarla ayrılır. Bütün Batı dünyası, gözlerini Doğu’nun zengin ekonomik ve kültürel kaynaklarına diker.

*

İnsanlığın tarih boyunca süren barış içinde, savaşsız bir dünya özlemimin gerçekleşmesi, Yirmi ikinci yüzyıla kalıyor. Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de, Yemen’de, Somali’de, Filistin’de, Sudan’da ve Ukrayna’da, Müslümanların “Üç Ayları” da, dünyadaki savaşların hızını kesmesine yetmiyor. Dünyanın her yanında, siyasal gücü ele geçirme yarışları, kanlı iç savaşlara dönüşerek, hiç ara vermeden devam ediyor.

*

Değişik ülkelerdeki, siyasal güç kazanma savaşlarında, her gün bütün insanlar binlerce defa öldürülüyor. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere, dünyanın devletler üstü uluslarası kuruluşlarının gücü, dehşet verici savaşları durdurmada yetersiz kalıyor. Kazananı olmayan savaşlar, bir ülkede bitmeden,başka bir ülkede başlıyor.

*

Dünyadaki bütün savaşlar, bencilliğin ve değersizliğin yol açtığı inançsızlıktan kaynaklanıyor. Tüketimi artırmanın, en önemli değer olduğu dünyada, hiçbir güç savaşların önüne geçemez. Ramazan ayları, iftarları, sahurları, teravihleri ve hep birlikte kutlanan bayramlarıyla, büyük bir değerler yumağı oluşturur. Orucun ilkeleri çerçevesinde, yapılan iyilikler kat kat ödüllendirilir. Rahmet aylarında yardımlaşma ve dayanışma çalışmaları katlanarak artar.

*

Dünyada her ay bir oruç ayı gibi yaşanırsa, üstesinden gelinmeyecek sorun kalmaz. Çünkü paylaşmanın özendirildiği toplumlarda, insanlar birbirleriyle alan el olmak için değil, veren el olmak için yarışırlar. Dünyada güç paylaşmadan doğar. Paylaşmasını bilenler, birlikte kazanırlar, birlikte kazandırırlar.

*

Afrika’nın, Asya’nın ve Amerika’nın, bütün zenginliklerini yağmalayan Avrupa ülkelerinin, doyma bilmez açgözlülükler yüzünden,Osmanlı yüzyıllarından sonraki yüzyıllar, savaş yüzyılları olurlar. Batılılar On dokuzuncu, Yirminci yüzyıl gibi, Yirmi birinci yüzyılı da, savaş yüzyılına dönüştürmeye çalışıyorlar.

*

Müslümanlar oruç ayları gibi bütün ayları, barış aylarına dönüştürerek, aynı annenin ve aynı babanın çocukları arasındaki savaşları önlemeye çalışıyorlar.

*

Savaş dünyasının, barış dünyasına dönüşmesi için, İlk Peygamber’den Son Peygamber’e, bütün peygamberlere saygı gösterenler, hayati önem taşıyor.

*

Dünyada dinleri, dilleri ve soyları yüzünden insanları küçümsemeyen, yerel düşünen, küresel davranan, bütün aydınlara, tarihi yeniden yazma ve yeniden yorumlama yolunda, büyük sorumluluklar düşüyor.

8 Mart 2022, 12:31

DUVARLARIN KAPILARIN OLMADIĞI DÜNYADA HER ALANDA ÇOĞUNLUĞUN SESİ SAĞDUYUNUN SESİDİR

Bu yazı daha önce 02.01.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyanın hiçbir yerinde otokratik yönetimlere yer olmayan Yirmi birinci yüzyılda, bütün demokratik ülkelerin, karşı karşıya oldukları sorunların başında,temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye geçmek gelmektedir. Katılımcı demokratik yönetimlerin güç kazanmasıyla, katılımcı ekonomiye geçme çalışmaları da hız kazanacaktır. Bütün ülkelere açık, iletişim platformlarından yararlananların, sayılarının milyarları aşması,ekonomik,siyasal ve kültürel kuruluşları, çoğunluğun sesine kulak vermeye zorlamaktadır.

*

Tarihin bütün dönemlerinde, sesi çok çıkan azınlığa karşı, sesi az çıkan çoğunluğun sesi, sağduyunun sesi olmuştur.İster kültürel,ister siyasal, isterse ekonomik alanda olsun, sağduyunun sesine kulak asmayan, yönetimlerin ömürleri uzun olmamıştır.Çoğunluğun gücü, topluma kazandırdıkları zenginlikten kaynaklanır. Çoğunlukla elele vermeyen, yardımlaşma ve dayanışma içinde olmayan yönetimler, azınlığın güçlenmesine yol açarlar.

*

Yönetimler iyilikleri özendirerek, kötülükleri önleyerek, ekonomik ve kültürel hayata, hem anlam, hem değer, hem zenginlik kazandırırlar.Müslüman ülkelerin İslam'ın doğuş yıllarına kadar uzanan, çoğunluk yönetiminin temelleri olan, katılıma ve paylaşıma dayanan,köklü yönetim gelenekleri vardır. Dünyanın bütün ülkelerinde, yönetimler başarılarını, aldıkları kararlara, yönetilenlerin çoğunluğunun, katılmasına borçludurlar.

*

Kusursuz demokratik yönetimlerde, üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü geçerlidir. Çoğunluğu oluşturan yönetilenlerle, azınlığı oluşturan yönetenler arasındaki uyumun ve düzenin en büyük güvencesi, hukukun yönetimin dışında değil, üstünde olmasıdır. Ülkelerde hukuk suçluları cezalandırmaktan önce, suçları önlemek için vardır. İnsanların dürüstlükte yarıştığı, çoğunluğun dürüst olduğu toplumlarda, hukukçulara çok görev düşmez.

*

Hukukun başta gelen görevi, seçmenlerin seçme ve seçilme haklarını, güvence altına almaktır. Hukukun üstün olduğu toplumlarda, yöneticiler kurşun atarak değil, oy atarak belirlenir.Bunun için demokratik yönetimlerde, oylar gizli verilirken, oy sayımları açık yapılır. Yönetilenlerin seçimlerle, yönetenleri değiştirmedikleri yönetimlerde, yönetenler yönetilenlerin seçtiklerini değiştirirler. Seçme hakkı olanların, seçilme hakları olur.Hayat sürekli seçimdir.

*

Demokratik yönetimlerin temeli, açıklık içinde sürekli yeniden yapılanmaktır. Gizliğin olmadığı, gece ve gündüz farkının, ortadan kalktığı dünyada, olduğu gibi görünmeyen, göründüğü gibi olmayan yönetimlerin, haksızlıkların ve yolsuzlukların önüne geçmeleri mümkün değildir.Tarih boyunca yönetim alanları, savaş alanları olmuştur. Dünyada demokratik yönetimlerin gücü, yöneticileri silahlarla değil, oylarla değiştirmelerinden kaynaklanır.

*

Demokrasilerde seçilenler seçenler tarafından denetlenen, sağduyunun sesi ve güvencesi olurlar.

*

Seçilenler seçenlerin yönetime yansıyan yüzleridir.Toplumlar seçtikleriyle yönetilirler.

*

Yönetimler demokratik kurumlarıyla,hukukun tartışılmazlığıyla ayakta kalırlar.

10 Mart 2022, 12:23

UZAKLIK YAKINILIK FARKININ OLMADIĞI DÜNYADA SAVAŞLAR POLİTİKANIN CEPHELERDE DEVAMI OLMAKTAN ÇIKMIŞTIR

Siyasal sınırların önemli olduğu sanayi toplumlarında, savaşlar cephelerde silahlarla yapılmıştır. Siyasal sınırlardan daha çok, ekonomik sınırların ağırlık kazandığı bilgi toplumlarında, savaşlar cephelerde silahlarla değil, pazarlarda ürünlerle yapılıyor. Geçen yüzyılda dünyanın doğal kaynaklarını paylaşamayan Avrupa ülkeleri savaşlarla yerle bir olmuştur. Gelen yüzyılda savaşlar, dünyadaki dönüşümlere uyum sağlayamayan Avrupa, Asya ve Afrika ülkelerini yakıp yıkıyorlar.

*

Batı dünyasında savaş denilince, ilk akla gelenlerin başında, savaş kuramcısı Clauswitz gelir. Dünyada milyonlarca insanın hayatları karşılığında kurulan, Faşizm ve Komünizm gibi baskıya ve şiddete dayanan yönetimlerin, kuramcıları ve uyguluyacıları düşüncelerini geliştirmede Clauswitz’ten yararlanmışlardır. Politikayı savaştan, savaşı politikadan ayırmayan Clauswitz, savaşı politikanın cephelerde, silahlarla devamı olarak görmüştür.

*

Bilgi toplumlarının bilgelik toplumlarına, ekonomik değerlerin etik değerlere evrildiği bir dünyada savaşlar önemlerini yitirmiştir. Paul Kennedy’nin “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü” kitabında, geçmiş yüzyılların büyük güçlerinin, tarihlerinden yola çıkarak ayrıntılı olarak anlattığı gibi, düz kare dünyada büyük ülke olmanın yolu, cephelerden önce pazarlardan geçiyor. Artık cephelerdeki savaşlar, çözüm değil çözümsüzlük getiriyor.

*

Kuzey Kore’nin bir milyondan daha fazla askere sahip olan, üniforma giyen ordusu, göründüğünden çok daha güçsüzdür. Güney Kore’nin beş yüz bin kişilik forma giyen ordusu ise, göründüğünden çok daha güçlüdür. Çünkü ortasından ikiye bölünen iki Kore’nin, ekonominin her alanında, üretim güçleri birbirlerinden çok farklıdır. Akıllı füzelerinden önce akıllı telefonları olmayan ülkelerin, hem pazarlarda hem cephelerde yerleri ve güçleri olmuyor.İki Kore için geçerli olan Rusya ve Ukrayna için de geçerlidir.Rusya döktüğü bütün kanların bedelini ödeyecektir.

*

Cephelerdeki savaşların yerine pazarlardaki yarışların geçmesi, ülkelerin ekonomik,siyasal ve kültürel yapılarında köklü dönüşümlere yol açıyor. Almanya ve Japonya gibi ekonomik büyüklükte, üretim ve yönetim gücünde dünya ekonomisinin ilk sıralarında, yer alan ülkelerin başarıları ordularının büyüklüğünden değil, kuruluşlarının büyüklüğünden kaynaklanıyor. Onlar kuruluşlarıyla, ordularla gidilmeyen ülkelere gidiyorlar.

*

Ülkelerde kuruluşların girdileriyle ve çıktılarıyla, birbirlerine bağımlı oldukları dünyada, başta Amerika ve Çin, Rusya ve Ukrayna olmak üzere, bütün ülkeler karşı karşıya oldukları sorunları, yerel savaş alanları olan cephelerde değil, küresel barış alanları olan pazarlarda çözmek zorundadırlar. Küresel pazarlarda yerleri olmayan ülkelerin, uluslararası ilişkilerde sözleri olmaz. Dünya üretimine katkıda bulunmayan ülkeler, dünyanın yönetiminde ağırlık kazanamazlar ve söz sahibi olamazlar.

*

Tarihin her döneminde üreten ordulara sahip olanlar, savaşılmayacak kadar güçlü olmuştur.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun savaşlarda, her zaman demokratik yönetimler güçlenirler.

*

Cephelerde savaşanların öldürücü, pazarlarda yarışanların yaşatıcı güçleri sergilenir.

11 Mart 2022, 11:28

LİDERLİĞİN DÜŞÜNCE ÇARPI EYLEMİN KARESİNE EŞİT OLDUĞUNU BİLENLER ARKALARINDA YIKILMIŞ DEĞİL YAPILMIŞ ŞEHİRLER BIRAKIRLAR

Batı’dan Doğu’ya dünyanın bütün ülkelerinde, geçmişi iyi bilen, gelişmeleri doğru okuyan, geleceği güzel gören liderlerin kıtlığı çekiliyor. Düşünceleri eylemlerle, eylemleri düşüncelerle harmanlamasını bilmeyen liderler, bütün ülkeleri ekonomik ve siyasal krizlere sürüklüyorlar. Ülkeler gibi, ülkelerarası kuruluşlar, risk alan, uzun dönemli düşünen, lider nitelikli insanlarla değil, risk almayan, kısa dönemli düşünen, yönetici nitelikli insanlarla yönetiliyor.

*

Ülkelerin üretim güçlerini büyütmelerinde, düşünceleriyle, eylemleriyle örnek olan liderler, toplumun bütün kesimlerine yol gösteren, kutup yıldızı işlevi yüklenirler. Onlar göz diktikleri hedeflere ulaşmak için, dünyanın her yanındaki rakipleriyle, üretimde ve yönetimde sonu gelmeyen yenilik yapma yarışına girerler. Kamu kurumlarında ve özel kuruluşlarda, üretimde, finansmanda, pazarlamada yenilik yapmasını bilenler, uzun ömürlü olmasını başarırlar.

*

Liderler yöneticileri oldukları kurumları ve kuruluşları, dünyanın ilk sıralarına doğru uzun ve zor bir yolculuğa çıkarırlar. Her lider yön gösterdiği insanlarla, kusursuz ürünler üretme, eksiksiz hizmetler verme, yeni bilgiler sunma sorumluluğu taşır. Liderlerin geçmişten geleceğe giden yolculuklarında, hedefleri değişmezken, hedeflere ulaşmada yararlandıkları araçlar değişir. Onlar değişen araçlara, ne kadar uyum sağlarlarsa, o kadar başarılı olurlar.

*

Dünyanın çok ortaklı büyük kuruluşlarından, “General Electric”i dönüştüren Jack Welch’in, “Çığır Açıcı Liderlik”te başarılı olmanın yolunun, her kademede güçlü insanlarla çalışmaktan geçtiğinin üzerinde önemle durur. Yöneticiler kendilerinden, daha çok bilgili, daha çok eğitimli insanlarla çalışmasını bilirlerse, kuruluşlarını başarıdan başarıya taşırlar.Başarılı liderler,kendilerinden daha birikimli insanları, kuruluşları için çalıştırmasını bilirler.

*

Düşüncelerini eylemleriyle, eylemlerini düşünceleriyle zenginleştirmeyen yöneticiler, meyva vermeyen ağaçlara benzerler. Onlar insanlar tarafından görülürler ve bilinirler. Ancak yararlanacak bir düşüncenin, izleyecek bir eylemin öncülüğünü yapmazlar. Güçlü ülkelerde, büyük kuruluşlarda gözlendiği gibi, liderler kendilerini eylemleriyle gösterirler. Onlar liderliğin düşünce çarpı eylemin karesine eşit olduğunu bilirler ve arkalarında kalıcı izler bırakırlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, kendilerine güvenen ve çevrelerine güven veren, çığır açıcı liderler, ortak akıldan yararlanmasını bilirler, birlikte karar alırlar, yardımlaşmaya, dayanışmaya ve paylaşmaya önem verirler. Onlar ortak birikimlerini ne kadar büyütürlerse, başarılarını o kadar büyütürler. Bütün ülkelerde başarılı kuruluşlar güçlerinin, başarılı kuruluşlardan kaynaklandığını bildikleri için, çevrelerinde geniş bir başarılı kuruluş halkası oluştururlar.

*

İnsanlığın düşünce ve eylem tarihi, liderlerin sürekli yorumlanan kitaplarının başında gelir.

*

Dünyanın çığır açıcı liderleri, düşüncede eylemi, eylemde düşünceyi görmesini bilirler.

*

Düşünceleri anlatma, eylemleri gösterme, sonu gelmeyen bir kusursuzluk arayışıdır.

12 Mart 2022, 12:04

SLAV VE TÜRK DÜNYASINI YAKINDAN VE İÇİNDEN TANIYAN Prof.Dr. SEYFETTİN ERŞAHİN HOCA İLE RUSYA'NIN UKRAYNA'YI İŞGALİNİN TETİKLEYECEĞİ GELİŞMELERİ ELE ALDIK.KARE DÜNYADA YENİ HİTLER'LRE YER OLMADIĞINI

HİTLER'E ÖZENENLERİN SONLARININ YA HİTLER YA DA MİLOSOVİÇ GİBİ OLACAĞINI TEKRAR TEKRAR VURGULADIK.

12 Mart 2022, 12:32

DEĞİŞMEYEN KÜLTÜREL TEMELLERİ OLMAYAN EKONOMİ YAĞMALAMA SAVAŞLARINA YENİ SİLAHLAR KAZANDIRIR

Bu yazı daha önce 27.09.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Hayatın uyum ve denge içinde düzenlenmesinde, kaptanın gemiye, geminin kaptana ihtiyaç duyması gibi, kültür ekonomiye, ekonomi kültüre ihtiyaç duyar. Nasıl kaptansız gemi, gemisiz kaptan olmazsa, kültürden soyutlanmış ekonomi, ekonomiden soyutlanmış kültür olmaz. Kültür ekonomiyle ekonomi kültürle karşılıklı iletişim ve etkileşim içindedir. Derinliğini yitiren kültürlerin, dengeli ekonomilerinin olması mümkün değildir.

*

Yirmi birinci yüzyılda, Doğu'suyla ve Batı'sıyla bütün dünya, ekonominin dışında, ekonomiden uzak bir kültür değil, ekonominin üstünde, ekonomiye yakın bir kültür istiyor. Çünkü, dünyanın kültürü ne kadar sağlıklı, ne kadar insanı kuşatıcı olursa, ekonomisi o kadar sağlıklı, o kadar hayatı kucaklayıcı olur. Kültür ekonomiyi, ekonomi kültürü yansıtan aynadır. Hayatın sürdürülebilir kılınmasında, kültür amaçların, ekonomi araçların, yol haritasına kaynak sağlar.

*

Kültürün kaptanlığındaki ekonomi gemisinin değeri, amaçların erdemi kadar araçların erdemine de bağlıdır. Dünyanın bir barış dünyası olabilmesi için, amacın araca, aracın amaca ya da kaptanın gemiye, geminin kaptana kurban edilmesinin, önüne geçilmesi gerekir. Zamanla araçlar değişir, amaçlar değişmez. Hem kültür, hem ekonomi, geminin rotasını çizen kaptan gibi, hem duran, hem giden, hem değişen, hem değişmeyen olmak zorundadır.

*

Kültürde güç, düşünce ile eylemi, ekonomide güç üretim ile tüketimi altın oranda harmanlamakla kazanılır. Nasıl kültürde düşüncesiz eylem olmazsa, ekonomide de üretimsiz tüketim olmaz. Toplumları değiştirenler, hem kültürel, hem ekonomik alanda, etkinliği artırmasını bilenlerdir. Üretkenliği artırmada yarışmanın olmadığı bir dünyada, ekonomik ve kültürel hayatın hiçbir boyutunda derinleşme ve zenginleşme olmaz. Bu bağlamda, kültür ekonomiyi, ekonomi kültürü diri tutar.

*

Kültürün görünmeyen yüzünün, ekonomide görünen yüze dönüşmesi için, herkesin verimliliğin peşinden aslanlar gibi koşmasını öğrenmesi gerekir. Öğrenmesini öğrenmeyenler, ekonomik ve kültürel hayata yeni boyutlar kazandıramazlar. Hem öğrenen, hem öğreten insanların, bir araya geldikleri kurum ve kuruluşlar, dünyayı değiştiren, hem gemilere, hem kaptanlara pusula olurlar.

*

Ontolojik değişmeyen bir ilkeyle, metodolojik değişen bir ilke arasındaki sınırları güvence altına almadan, ekonomik ve kültürel alanda yeni atılımlar yapılmaz.Değişmeyen değerleri olmayanların,gelişen ekonomileri olmaz.

*

Ekonomi kültürün önüne geçerse, insan ekonominin öznesi olma konumundan, nesnesi olma konumuna düşer. İnsan ekonomiyi değil, ekonomi insanı yönlendirir, belirleyicilik insandan ekonomiye geçer.

*

Ekonomi her şeydir diyenler, ekonomi için her şeyi yaparlar. Kültür derinleşmeden ekonomi zenginleşmez.Derin kültürlerin, zengin ekonomileri olur.

*

Tek boyutlu ekonomi her insana uymaz. Hayat binbir boyutludur. Ekonomi insanın gölgesidir. İnsan hayatın öznesidir. Öznesiz nesne olmaz.

13 Mart 2022, 12:06

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA YENİ BİR ÜRETİM YENİ BİR YÖNETİM DİLİ OLUŞTURMAK

Sanayi toplumunun yönetim dili gibi, bilgi toplumunun da kendilerine özgü bir yönetim dili oluşuyor. Ülkeler sanayi toplumundan, bilgi toplumuna geçerken, üretim dilleriyle birlikte, yönetim dilleri de değişikliğe uğruyor. Sanayi toplumunun yönetim dilinde, görünen dünyanın değerleri, önemli yer tutarlar. Bilgi toplumunun yönetim dilinde ise, görünmeyen dünyanın değerleri büyük önem kazanıyorlar.

*

Yirminci yüzyılın üretim ve yönetim diline, Batı ülkeleri damgalarını vururlarken, Yirmi birinci yüzyılın üretim ve yönetim diline, Doğu ülkeleri damgalarını vuruyorlar. Üretim gücünün büyütülmesinde, yönetim dilinin zenginleştirilmesinde ağırlık, ordular gibi yapılanan kuruluşlardan, orkestralar gibi yapılanan kuruluşlara kayıyor. Yeni dünyada kuruluşlar bütün dünyanın, ekonomik ve kültürel birikiminden yararlanıyorlar.

*

İnsanların oldukları yerde tüketim, tüketimin olduğu yerde üretim, üretimin olduğu yerde yönetim olur. Ekonomik ve kültürel hayatın içinde zenginleşen, üretimin ve yönetimin dili, kimsenin öğrenmekte güçlük çekmediği, bütün toplumların bildiği, sürekli gelişime açık, yalın bir dildir. Görünen dünyanın verilerine dayanan üretimin ve yönetimin yalın dili, görünmeyen dünyanın verileriyle, yeni açılımlar kazanır.

*

İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak için, üretmesini bilenler, insanları yönetmesini bilirler. İnsanlık tarihinde, üretenlerin tüketenlerden daha güçlü oldukları görülür. İnsanlığın üretim ve yönetim dünyasında, görünmeyen dünyanın verileri, görünen dünyanın verilerine, çay bardağındaki şeker gibi eriyerek tat, süt gibi erimeyerek renk verirler.Görünmeyen dünyanın değerleri, ekonomik ve kültürel hayatın, doyumsuz tadı ve eşsiz rengini oluştururlar.

*

Görünmeyen dünyanın değişmeyen değerleriyle, görünen dünyanın değişen değerlerine yeni tatlarla, yeni renklerle zenginleştirmeden, hem üretim hem yönetim alanının dilinde yeni dönüşümlerin kıvılcımlarını ateşlenmez. Her toplumun zamanla kendi üretim ve kendi yönetim yapısını ve değerlerini yansıtan bir dili oluşur.Tarım toplumlarının diliyle sanayi toplumlarının, sanayi toplumlarının diliyle, bilgi toplumlarının sorunları dillendirilmez.

*

Bilgi toplumlarının dilleriyle, tarım ve sanayi toplumlarının dilleri, hem zenginleşirler, hem yeni açılımlar kazanırlar. Toplumlar geleceğin yönelimlerini araştıran çalışmalar yapmadan, dünyadaki gelişmelere uyum sağlayamazlar. Bilgi toplumlarının dilini zenginleştirmek için, tarım ve sanayi toplumlarının dillerinin özümsenmeleri ve içselleştirilmeleri hayati önem taşır. Geçmiş yüzyılların dilini bilmeyenler, gelecek yüzyılların dilini geliştiremezler.

*

Sanayi toplumlarında petrolun yüklendiği işlevi, bilgi toplumlarında veri yükleniyor.

*

Ekonomide petrol değerlendirildikce azalır, bilgi değerlendirildikce çoğalır.

*

Tükenmez bir kaynak olarak bilgi, üretimi ve yönetimi dönüştürüyor.

14 Mart 2022, 12:05

ÜRETİMDE YÖNETİMDE TÜKETİMDE KUSURSUZLUĞU ARAMAYAN ÜLKELERDE HAYATIN HİÇBİR ALANINDA GELİŞME OLMAZ

Dünyanın bütün ülkelerinde insanlar, hem üreticidirler, hem yöneticidirler,hem tüketicidirler. Tarihin her döneminde insanlar için üretim, yönetim ve tüketim, ömür boyu süren kesintisiz bir süreç olmuştur. Toplumlar hayatın bütün alanlarında, ekonomik, siyasal ve kültürel sorunlarla karşı karşıya gelirler. Üç insanın bir araya geldiği her yerde, yönetim sorunlarının yanında, üretim ve tüketim sorunları olur. Üretimiyle, yönetimiyle, tüketimiyle hayat bir bütündür.

*

Üretim, yönetim ve tüketim hayatın, birbirini tamamlayan üç ayrı yüzüdür. Düz kare dünyada, hem yerel hem küresel alanda, büyük bir hız ve yoğunluk kazanan, üretim, yönetim, tüketim yarışı bütün ülkeler, bütün kuruluşlar, bütün insanlar için hayati önem kazanmıştır. Kuruluşların dünyadaki gelişmelere uyum sağlamaları, üretimde ve tüketimde olduğu kadar, yönetimde kusursuzluğu arama yolunda, uzun bir yolculuğa çıkmalarına bağlıdır.

*

Dünyadaki üretim, yönetim, tüketim alanındaki gelişmeler, kuruluşları dünya pazarlarında paylarını artırmaları, kendilerini sürekli iyileştirmelerine dayanır. Kuruluşlar yönetimde kusursuzluğu yakalamakta ne kadar başarılı olurlarsa, üretimde ve tüketimde kusursuzluğu yakalamakta o kadar başarılı olurlar. Yönetmekte, üretmekte, tüketmekte zorluk çekmeyen kuruluşlar, yeni pazarlara açılmakta ve yeni kaynaklar bulmakta zorluk çekmezler.

*

Yönetimde kusursuzluğu aramak, üretimde ve tüketimde kusursuzluğu aramak gibi, kesintisiz bir süreçtir. Üretimde yetkinlik kazanmadan, yönetimde ve tüketimde yetkinlik kazanılmaz. Her alanda başarı, insanlar aracılığıyla kazanılır. Bunun için kuruluşlarda kusursuzluk çalışmaları, değerlerden bağımsız olarak ele alınmaz. İnsanlık tarihiyle yaşıt olan çalışmaları, değerlerden arındırmaya yönelen kuruluşlar, kusursuzluk yolunda ilerleyemezler.

*

Kuruluşlarda başarı değişen araçlarla, değişmeyen amaçlara ulaşmada, eldeki kaynakları verimli olarak değerlendirmesini bilmeye dayanır. Kusursuzluk yolunda ilerleyen kuruluşlar, yönetimin değerleriyle üretimin ve tüketimin değerlerini, altın oranda harmanlamasını bilen kuruluşlardır. Onlar her zaman gelen yıllarını geçen yıllarından daha verimli kılmak için, bir yandan giderlerini azaltmaya çalışırken, bir yandan gelirlerini artırmaya çalışırlar.

*

Dünyadaki dönüşümlere önem veren kuruluşlar gelirlerini, önem vermeyen kuruluşlar giderlerini büyütürler.Küresel değerlere derinlik kazandırmak için yapılan yatırımlar, kuruluşların geleceğiyle birlikte, dünya barışının en önemli güvencesidirler. Söz konusu değerlerin başında açıklık gelir. Açıklığı bütün boyutlarıyla hayatın temelindeki, en büyük değer olarak gören kuruluşlarda,kısa zamanda kusurlar, alınan önlemlerle kusursuzluğa dönüşürler.

*

Kusursuzluğun üstesinden gelemeyeceği sorun yoktur, hiçbir güç kusursuzluğa karşı çıkmaz.

*

Kusursuzluk yarışında birinciler sürekli değişir, kendileriyle yarışmasını bilenler kazanırlar.

*

Kuruluşlarda kusursuzluğu arama, kartopuna benzer başlarsa durmadan devam eder.

15 Mart 2022, 11:59

YARININ BARIŞ DÜNYASININ MİMARLARI CEPHELERDE SAVAŞANLARDAN ÖNCE PAZARLARDA YARIŞANLAR OLACAKTIR

Bu yazı daha önce 18.09.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Türkiye’nin dünyaya açılan kuruluşları, bütün ülkelerin küreselleşen kuruluşlarıyla, üretimde yarışmak için, ekonomik ve kültürel yapılarında, köklü yenilikler yapmak zorundadırlar. Dünyada ekonomik ve kültürel alanda, yarışı kazanan kuruluşlar, kaybedecek kuruluşlardan çok farklı olacaklardır. Ulaşım dünyasındaki gelişmelerle, ortaya çıkan yeni kültür, yeni ekonomi bütün kuruluşları derinden sarsmaktadır.

*

Çalkantılı dönemlerde devletler gibi, kuruluşlar da yeni gelişmelere, uyum sağlamakta güçlük çekerler.İbn Haldun’u izleyen Paul M.Kennedy “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşü” kitabında, devletlerin nasıl güçlendiklerini, güçlerini nasıl yitirdiklerini anlatmaktadır. Kuruluşların çoğunluğu yenilenmeleri gerektiğini bilirler. Ancak yenilenmek için, gereken adımları atmazlar. Bu yüzden Batılı kuruluşlar, Japonya kuruluşları gibi, bir durgunluk dönemine girmişlerdir.

*

Durgunluk dönemlerinde kuruluşlar, yitirdikleri üretkenliklerini, kültürel temellerini yenileyerek kazanırlar. Kuruluşların gelişmesinde kültürle ekonomi, vagonlarla lokomotif gibi, birbirinden ayrılmazlar. Kültür lokomotif, ekonomi katarları dolduran ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüdür. Nasıl lokomotifsiz katarlar, gidecekleri yerlere gidemezlerse, kültürsüz ekonomi ulaşmak istediği hedefe ulaşamaz. Kültür ekonominin gelişme yönünü ve yöntemini belirler.

*

Dünyada kültür bulut ise, ekonomi yağmurdur. Yağmuru toprağa bulutlar taşır. Bulutsuz yağmur olmaz. Hayatın her alandaki canlılığın kaynağında, ekonomik üretkenlikten önce, kültürel üretkenlik gelir. Sürükleyicilik işlevini yüklenen, ekonomik kaynaklar değil, kültürel kaynaklardır. Kültürle ekonomiyi aşılmaz sınırlarla birbirinden ayıranlar, farkında olmadan ekonomik ve kültürel hayatın, ana dinamiklerine en büyük darbeyi vururlar.

*

Lester C.Thurow günün kuruluşlarının yarının kuruluşlarına etkilerini araştırdığı, “Kapitalizmin Geleceği” kitabında: “İnsanlık tarihinde ilk defa, her şey her yerde üretilebiliyor ve her yerde satılabiliyor” demektedir. Yarının dünyasında ekonomik coğrafyalardan daha çok, kültürel coğrafyalar belirleyici olacaktır. Bunun için bütün dünyada, yeni kültür ve yeni ekonomi arasındaki ilişkilerin tartışılması, büyük bir hız ve yoğunluk kazanmıştır.

*

Kültürün değerleriyle ekonominin doğruları, ortasından nehirler geçen şehirlerde, altın oranda harmanlanmazlarsa, zamansız yağan yağmurlarla, nehirlerin suları taşarlar, bütün kuruluşlar sular altında kalırlar. Kültürel coğrafyaların iklim değişiklikleri, ekonomik coğrafyaların iklimlerini değiştirirler. Ülkeler arasındaki sınırların birbirine karıştıkları, Yirmi birinci yüzyılın kültürel coğrafyası, getirdiği fırsatlar ve tehditlerle, yıldan yıla sürekli değişmektedir.

*

Her şeyi daha doğru, daha iyi ve daha güzel yapma yolunda, büyük bir yarış başlamıştır.

*

Yarışı yerin altındaki mezarı bile, güzel yapmasını bilen kültürler kazanacaktır.

*

Yarının savaşsız barış dünyası, güzellikte yarışanların eseri olacaktır.

*

Allah güzellikte yarışanların, düşünen aklı, gören gözü olur.

16 Mart 2022, 12:33

YİRMİNCİ YÜZYILDA ALMANLARIN YAKIP YIKTIĞI YAĞMACI AVRUPA'YI YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA RUSLAR YAKIP YIKIYORLAR

Berlin Duvarı’nın yıkılması, gurur abidesi, bencil Batı dünyasında, büyük bir medeniyet körlüğüne yol açtı. Francis Fukuyama, bütün dünya için, “tarihin sonu”nun geldiğini ilan etti. Samuel Huntington, dünyada devletlerden daha çok medeniyetlerin savaştığını vurguladı. Huntigton’a göre, artık dünyanın yalnızca ”Batısı ve Gerisi” vardı. Batı dünyası ekonomik gelişmenin olduğu kadar, etik zenginleşmenin de öncüsü olacaktı.

*

Ulaştığı ekonomik gücün verdiği sarhoşlukla, benzersiz bir gurura kapılan Batı, etik değerlerin kaynağı olan ne varsa, hepsini ekonomik, siyasal ve kültürel hayattan söküp attı. Batı teknolojik yeniliklerle, sürekli kan tazeleyen ekonomik büyümenin, dünyadaki bütün sorunları çözeceğine inandı. Gelenekten beslenen kurallar ayaklar altına alındı. Gelenek harabeye çevrildi. Bilim yanılmaz kabul edildi.

*

Ekonomik gücün kaynağına ilişkin yanılgı, bilime gizemli bir güç kazandırdı. Hayatı anlama ve anlamdırma çalışmaları önemini yitirdi. Üretim gücünün büyütülmesinin, bütün sorunların üstesinden gelmesi beklendi. Bırakın küresel ısınmayı, yoksulluk sorunu bile çözülemedi. Etik değerlerin anlamsızlaştığı bir dünyada, haksızlık ve yolsuzluklar, çok boyutlu küresel sorunlara dönüştü. Batı’nın ekonomik gücünün dünyaya zararı yararını çoktan aştı, Orta Doğu’da büyük kan gölleri oluştu.Savaş Irak'tan,Suriye'den, Yemen'den, Ukrayna'ya taşındı. Geçen yüzyılda Almanların yakıp yıktığı yağmacı Avrupa'yı, gelen yüzyılda Grozni'yi, Haleb'i yerle bir eden Ruslar yakıp yıkıyor.

*

Hayatın değeri, ekonomik güçten daha çok bilgeliğe dönüşen etik güçten kaynaklanır. Dünya barışının güvencesi ekonomik güçten önce etik güçtür. Medeniyetlerin uzun ömürlü olmalarında, etik zenginlik çok daha önemlidir. Geleneklerinden kopan, toplumu ayakta tutan değerleri, yerlerde süründüren medeniyetlerin, ekonomik gelişmelerinin sürdürülebilir olması mümkün değildir. Etik değerleri çiğneyenler, çiğnemeyenler tarafından çiğnenirler.

*

Avrupa’nın dünyanın dört bir köşesinden yağmaladığı, bütün zenginlikler bir araya gelse, Avrupa’yı çöküntüden kurtaramayacaktır. Tarihin değişmez yasasınca, yağmalayanlar yağmalanırlar, işgal edenler işgal edilirler.

*

Medeniyetler dünyasında etik değerler güneş gibidir. Dünyayı aydınlatan güneş, Avrupa’da batarsa, Asya’da doğar, Asya'da batarsa Amerika'da doğar. Etik değerlerin kaynağı, Vahiy Medeniyeti'nin güneşi asla batmaz.

*

Etik ile ekonomi arasındaki savaşı ekonomi kazanamaz. Çünkü ekonomik başarılar geçici, etik değerler kalıcıdır. Etik değerlere savaş açılmaz.

*

Dünyada “Musa mı, Marx mı, Mevlana mı, Darwin mi”, diye bir oylama yapılsa, Musa ve Mevlana açık ara önde gelir.

17 Mart 2022, 13:24

HER KUŞAK DÜNYA TARİHİNİ YENİDEN YAZMAZSA YENİDEN YORUMLAMAZSA TARİHİN ÖZNESİ DEĞİL NESNESİ OLUR

Ülkelerin tarihleri, en büyük, en önemli ve en değerli zenginlikleridir. Değişik alanlardaki zenginliklerini değerlendirmesini başaramayan ülkeler, ekonomik, siyasal ve kültürel üretim güçlerine yeni boyutlar kazandıramazlar. Ülkelerin gelecekteki zenginlikleri, geçmişteki zenginliklerine dayanılarak, ülkelerarası pazarlara taşınır. Ülkelerle birlikte dünyanın tarihi, bilim ve teknolojinin olduğu kadar, kültür ve sanatın da anasıdır.

*

Tarihin her döneminde, bir millet geçmişini ne kadar iyi bilirse, geleceğini o kadar iyi görür. Tarihsiz millet, milletsiz tarih olmaz. Ancak bir milletin, bir ülkenin her kuşağı, tarihini yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır. Çünkü tarihin olguları değişmez, buna karşılık yorumları durmadan değişir. Bu bağlamda, dünya tarihin önemli dönüm noktalarından biri olan Çanakkale Savaşları, tekrar tekrar yazılmalıdır ve sürekli yorumlanmalıdır.

*

Bir uluslararası ilişkiler ustası olan Abdülhamit, İkinci Viyana kuşatmasıyla başlayan savunma döneminde, Avrupa karşısında güçsüz düşen Osmanlı ülkesinin bütünlüğünü, Yirminci yüzyılın başına kadar otuz üç yıl korumayı başarmıştır. Sultan gözlerini zengin Osmanlı coğrafyasına diken İngiltere'i, Fransa'yı, İtalya'yı, Avusturya'yı, Rusya'yı ve Almanya'yı birbirleriyle dengeleyerek, Anadolu insanını savaşlardan uzak tutmayı bilmiştir. Abdülhamit durulması gereken yeri görmüştür.

*

İttihatçılar baskı ve şiddete dayanan yöntemlerle, altyapı, eğitim ve sağlık alanlarına yapılan yatırımlarıyla, Osmanlı ülkesini yeniden inşa ettiği bir dönemde Abdülhamit'i yönetimden uzaklaştırmışlardır. İttihatçıların 1908'de yönetimi ele geçirdiklerinde, Bosna, Bulgaristan, Girit, Kıbrıs, Irak, Suriye, Ürdün, Filistin, Lübnan, Mısır ve Kuzey Afrika, çeşitli anlaşmalar ve değişik düzeylerdeki ilişkilerle, İstanbul'a bağlıydılar.

*

Abdülhamit'in büyük bir diplomatik ustalıkla, savaştan uzak tuttuğu Osmanlı Devleti'ni, İttihatçıların aynen Merzifonlu'nun Viyana kuşatmasında olduğu gibi, oldu bittiyle Almanya'nın saflarında savaşa sürmeleri, Çanakkale'de, savaşan taraflardan toplam beş yüz bin insanın hayatını kaybetmesine yol açmıştır. Çanakkale savaşları sonrasında, dört buçuk milyon metrekareye yakın Osmanlı coğrafyası, Avrupa ülkeleri tarafından paylaşılmıştır. Yönetimler nerede duracaklarını bilmezlerse, bedelini çok ağır olarak öderler.

*

İkinci Viyana Kuşatması, İttihatçıların Abdülhamit'i yönetimden uzaklaştırmaları ve Çanakkale Savaşları, bin yıllık Anadolu tarihinin akışını değiştiren düşüş noktalarıdır. Tarihin geçmişteki düşüş noktalarını, bütün boyutlarıyla kavramadan, gelecekteki düşüş noktaları öngörmek mümkün değildir.

*

İnsanlık tarihi savaşıyla, barışıyla üç gündür: Dün, bugün, yarın. Dün araştırılır, bugün değerlendirilir, yarın planlanır. Dünyada barışı desteklemeyenler, hiçbir savaşı önleyemezler.

*

Çanakkale beş kıtanın ve iki denizin barış merkezi olmalıdır. Çanakkale'yi yeniden yorumlamayanlar, dünyaya barış getiremezler.

*

Dünyada barışı desteklemeyenler, savaşı önlemezler.

*

Tarih yerelde evrenseli görmektir.

18 Mart 2022, 12:48

DEMOKRASİLERİN EN BÜYÜK DÜŞMANLARI SEÇİMLERLE DEĞİŞMEYEN YÖNETİCİLERDİR

Yirmi birinci yüzyılda Batı ülkelerinin yol açtıkları, yıkıcı savaşlarla ülkelerin, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri, baştan sona bir bir yok ediliyor. Dünyanın en zengin, kültürel ve ekonomik kaynaklarına sahip olan ülkeler, her alanda en yoksul ülkeler konumuna düşüyorlar. Demokrasi düşmanı yönetimlere karşı, bütün ülkelerin Demokratik kesimleri, işbirliği yapmazlarsa, dünyadaki savaşların sonu hiçbir zaman gelmez.

*

Ekonomideki yeni gelişmeler ışığında, her ülke kendi kaynaklarından yola çıkarak, Demokratik yönetim ve üretim kültürünü zenginleştirmek zorundadır .Çünkü ülkeler arasındaki sınırların önemsizleştiği bir yüzyılda, geçen yüzyılın siyasal sınırlarını, yeniden çizmek için yapılan savaşlar, bütün ülkelere büyük bedeller ödettiriyor. Bu yüzden dünyada Demokratik kültürün, yeni açılımlarla zenginleştirilmesi hayati önem taşıyor.

*

Demokratik toplumlar ekonomileriyle, kurumlarıyla, kuruluşlarıyla denetilmeye, her zaman hazır açık toplumlardır. Dünyanın her yerinde açık toplumlar, toplumun değişik kesimleri, üretim ve yönetim sorunlarını, birbirleriyle çatışarak değil uzlaşarak çözerler. İster temsili yanı, isterse katılımcı yanı ağır bassın, Otokrasiye yer vermeyen Demokrasilerde, yerel ve küresel sorunların üstesinden, işbirliği yapılarak gelinir.

*

Dünyada Demokratik yönetimlerin benimsenmesiyle, her ülkenin üretim ve yönetim birikimi, dünya barışına giden yolun açılmasında, büyük işlev yüklenir. Bir yönetim yolu ve yöntemi olarak, Demokrasilerin dili herkesin anladığı yalınlığın dilidir. Demokrasilerde seçme ve seçilme hakları, anayasalarla güvence altına alınır. Bütün ülkelerde Demokrasilerin en büyük düşmanları, seçimlerle hiç değişmeyen sürekli liderlerdir.

*

Demokratik yönetimler değişmeye açık, seçmenleri ümitsizliğe düşüremeyen yönetimlerdir. Pazarın ve seçimin doğal yapıları, Ekonomi’nin ve Demokrasi’nin doğal anayasalarıdır. İnsanlar paralarıyla ekonomileri, oylarıyla yönetimleri değiştirirler. Çoğunluk Tekelci ekonomileri ve Otokratik yönetimleri istemez. Ekonomilerde tüketenler,Demokrasilerde seçenler Habil’in çocukları olurlarsa, üretenler ve seçilenler Kabil’in çocukları olmazlar.

*

Demokratik yönetimlerin güçleri seçenlerin seçilenleri, seçimlerle değiştirmelerinden kaynaklanır. Seçimlerle yönetilenler yönetenleri değiştirerek, yönetenlerin seçimleri değiştirmesinin önüne geçerler. Her alanda gelişmenin sürükleyici ve dönüştürücü gücünü oluşturan Demokratik kuruluşlarda, yönetime katılanlar belirleyici olurlar.Seçimlerin ömür boyu liderleri değiştirmediği ülkelerde, liderler seçimleri değiştirerek ölünceye kadar seçilirler.

*

Seçenlerin benimsedikleri değerler, seçilenlerin benimseyecekleri değerleri belirler.

*

Seçmenlerin ellerindeki oyları ve ceplerindeki paraları en güçlü silahlarıdır.

*

Seçmenler kurşunsuz silahlarıyla, üretenleri ve yönetenleri değiştirirler.

19 Mart 2022, 12:23

DEMOKRASİLERDE YÖNETİLENLER OTOKRASİLERDE YÖNETENLER VAZGEÇİLMEZ OLURLAR

Ülkeler tavanlarındaki yönetenlerden, tabanlarındaki yönetilenlere kadar, toplumun bütün kesimlerinin, vazgeçilmez haklarına saygı göstererek, üretim güçlerine yeni boyutlar kazandırırlar. Dünyanın her yanında, toplumların geçmişleri, geleceklerinin habercileri olur. Ülkelerin gelecekleri geçmişlerinin, temelleri üzerine inşa edilir. Ülkelerde her kuşak, geleceğin kitabını yazmak için, geçmişi yeniden okur.

*

Geçmişi yeniden okumada, geleceğin kitabını yazmada, insanların vazgeçilmez haklarına, karşı çıkılmaz özgürlüklerine saygı göstermek, bütün kuşakların görevidir. İnsanların vazgeçilmez haklarının başında, “İnanmada zorlama yoktur. Herkesin inancı kendinedir” diyen, inanma hakkı gelir. Dünyanın neresinde olursa olsun, inanma hakkının olmadığı ülkelerde, olumlu katma değer üretmek ve büyük atılımlar yapmak çok zordur.

*

Ülkelerde yönetenlerle yönetilenler arasında, uyumun ve düzenin sağlanmasında, açık ve yalın bir dille ortaya konulan vazgeçilmez haklar, toplumun bütün kesimleri tarafından benimsenir. Doğu’dan Batı’ya bütün ülkelerde, vazgeçilmez haklarla denetilmeyen güçlerin, zorlayıcı güçlere dönüşmesini, hiçbir kurum önleyemez. Güce başvurma gücünün, vazgeçilmez haklarla sınırlandırılması, bütün ülkelerde vazgeçilmez bir haktır.

*

Dünyanın her yanında, vazgeçilmez hakların devleti olmayan ülkeler, vazgeçilmezlerin devletleri olan ülkeler olurlar. Bunun için Demokratik ülkelerde, vazgeçilmez hakları güvence altına almak için, yasaların hazırlanması, yasaların uygulanması, insanların yargılanması, birbirinden ayrılarak, bağımsız yapılara dönüştürülürler. Yönetimde güçler ayrılığına önem vermeyen ülkeler, siyasal ve ekonomik krizlerden başlarını alamazlar.

*

Geçmiş yüzyıllarda vazgeçilmez haklar söz konusu olduğunda, Müslüman ülkeler Hristiyan ülkelerden daha öndedirler. Vazgeçilmez hakların ayaklar altına alındığı ülkelerde, genel hukuk kurallarının ve ortak etik ilkelerinin çiğnenmesini kimse önleyemez. Bunun için bütün ülkelerde, güç sahiplerinin güçleri, vazgeçilmez haklarla sınırlandırılır. Ülkelerde vazgeçilmez haklar, yönetilenlerin en büyük güvenceleridir.

*

Ülkelerin yönetenleri yönetilenlerin, vazgeçilmez haklarını savunmazlarsa, dünya ülkeleri karşısında vazgeçilmez haklarından vazgeçmek zorunda kalırlar. Ülkeler başarılarının ve başarısızlıklarının kaynaklarını ararken, başarılarını kendilerinden, başarısızlıklarını başkalarından bilerek sorunları çözemezler. Tarihin her döneminde, olumluluklar gibi, olumsuzluklar da ülkelerin kendilerinden kaynaklanır.

*

Dünyayı yaşanılacak Cennet'e dönüştüren ülkeler güneşi Cennet'ten, yaşanılmayacak Cehennem'e dönüştürenler ateşi Cehennem'den getirmezler.

*

Dünyada yönetimler arasında, mükemmelliği yakalayanlar, bedellerini ödeyenlerdir. Bedel ödenmeden mükemmelliğe ulaşılmaz.

*

Demokratik yönetimlerde yönetenlerden kaynaklanan, sorunların çözümleri yönetilenlerde aranmaz.

20 Mart 2022, 12:09

İÇ DÜNYALARINI SEVGİYLE SİLAHLANMASINI BİLENLER GÜZELLEŞTİRİRLER.SEVENLER SEVİLİRLER. SEVELİM SEVİLELİM.İNSANLARIN SEVDİKLERİ İNSANLAR

NE KADAR BÜYÜK OLURLARSA KENDİLERİ DE O KADAR BÜYÜK OLUR.HER İNSAN SEVDİĞİNCE BÜYÜKTÜR. ALLAH'I SEVENLER HERKESTEN BÜYÜKTÜR.

20 Mart 2022, 12:15

UZAKLIK YAKINLIK FARKININ ÖNEMİNİ YİTİRDİĞİ KARE DÜNYADA TEK KİŞİ YÖNETİMLERİNE YER YOKTUR

Dünyanın bütün ülkelerinde, her gün intihar saldırılarıyla, onlarca insanın öldüğü çalkantılı bir dönemden geçiliyor. Ülkelerin çoğunda yönetimi ele geçiren, tek kişi, tek parti yönetimlerinin, yol açtıkları iç ve dış çatışmalarla, her ülkede şehirler ateşe veriliyor. Avrupa’da iki dünya savaşının yıkımlarından, daha büyük yıkımların yaşandığı Müslüman ülkelerde, ekonomik ve kültürel değerler yağmalanıyor.

*

Savaşların yol açtıkları göç hareketlerinden, bütün ülkeler etkileniyor. Savaşlar çıktıkları ülkelerle birlikte, bütün dünyaya büyük bedeller ödetiyorlar. Bu yüzden dünyanın geleceğini, silahlarla kurşun atanların değil, seçimlerde sandıklara oy atanların belirleyeceğini herkes görüyor. Bunun için dünyada, “Benden sonrası tufandır” diyen, tek kişi yönetimlerinin sona erdirilmesi, kan dökülmesinin önlenmesinde büyük önem taşıyor.

*

Ülkeleri ayakta tutacak ve dünyaya barış getirecek yöneticilerin, akılları tutkularını izleyen, öldürmeyi düşünen tekelci yöneticilerden daha çok, tutkuları gönüllerini izleyen, yaşatmayı düşünen çokelci yöneticilerin olacağı gözleniyor. Onlar işleri güzel yapan değil, güzel işleri yapan yönetimleriyle, bütün ülkelerin gönüllerini kazanırlar. Onların başarıları, kendilerini izleyenlerin, çokluğundan kaynaklanır.

*

Kare dünyada bilinen değişmeyen siyasal sınırlardan daha çok, bilinmeyen değişen ekonomik sınırlar önem kazanıyor. Artık bütün yöneticiler, yeniliklere açık olmak ve silahsız güçlere önem vermek zorundalar. Siyasal sınırların önemli olduğu küre dünyanın, bilmediği alan olmayan, kapalı kapılar arkasında karar veren, silahlı güçlere dayanan, savaşlarla insanları ölüme sürükleyen, yöneticilerinin sonu geliyor.

*

Ordu benzeri yapılanmaların yerine, orkestra benzeri yapılanmaların geçtiği kare dünyada, tek kişi yönetimlerinin varlıklarını sürdürmezler. Kare dünya yöneticileri güçlü, kurumsal yapıları güçsüz yönetimlerin değil, yöneticileri çok bilinmeyen, kurumsal yapıları güçlü kurumsallaşmış yönetimlerin dünyasıdır. Küre dünyada bilinen yöneticiler önemliyken, kare dünyada bilinen kuruluşlar önemlidir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, hiçbir alanda derinlemesine bilgi sahibi olmadan, her alanda derinlemesine, bilgi sahibi gibi davranan tek kişi yönetimlerinin dönemi kapanıyor. Onların yerine binlerce insanın aklından yararlanan, ortak bir yönetim kültürü geliştiren kuruluşlar geçiyor. Kişiler yalnızca bir akla dayanırken, kuruluşlar bin akla dayanırlar. Kuruluşların akılları kişilerin akıllarından, her zaman daha güçlü olur.

*

Her kuruluşta yüzlerce yönetici vardır, tepe yöneticiler eşitler arasında birincidirler.

*

Dünyada güçlü bir kuruluş, ortak akla bir kişiden daha çok katkıda bulunur.

*

Kişilerin kaynakları küçüktür, kuruluşların kaynakları büyüktür.

21 Mart 2022, 11:57

DÜNYANIN HİÇBİR ÜLKESİNDE TÜKETİCİSİZ PAYLAŞIMCI EKONOMİ SEÇMENSİZ KATILIMCI DEMOKRASİ OLMAZ

Anadolu’nun bin yıllık tarihiyle yoğurulan Türkler, yeni yüzyılda gelir dengesizliğ olmayan bir toplum yapısı, ayrıcalığa yol açmayan, bir yönetim örgüsü oluşturmak için çalışıyorlar. Türkiye Avrupa ülkelerinin, hiç birinden geri kalmayan, merkezden daha çok, yerinden yönetime dönük, yönetim ve üretim birikimine dayanır. Türkler Balkan ülkelerinde, çok kültürlü yönetim kültürünün, en güzel örneklerini verirler.

*

Yirmi birinci yüzyılda ülkeler arasında, üretim ve yönetim yapısının zenginleşmesi, birbirini büyüten çift yönlü bir sürecten beslenir. Bir ülke başka bir ülkenin, üretim gücünü büyütmeden, kendi üretim gücünü büyütemez. Her ülkeye yararlı olmayan bir üretim, hiçbir ülkeye yarar sağlamaz. Ülkelerin siyasal sınırları, ekonomik sınırlarıyla korunur. Dünya barışına giden yolları, siyasal sınırlar değil, ekonomik sınırlar açarlar.

*

Toplum kesimleri arasında, gelir dengesizliklerini önleyen, ekonomik yapılanmanın güvencesini, üreticilerin tüketicilerle buluştukları pazarlar oluşturur. Tüketicilerin kararları üreticileri, seçmenlerin kararları yöneticileri etkilemede, büyük işlev yüklenirler. Hiçbir ülkede tüketiciler olmadan üreticiler, yönetilenler olmadan da yönetenler olmaz. Üretim ve yönetim bütün insanların, iki büyük ana sorumluluk alanlarıdır.

*

Toplumların yönetim ve üretim yapılarında, pazarın işleyiş yapısıyla, demokrasinin işleyiş yapısı arasında büyük bir benzerlik görülür. Onların kusursuz olarak işleyişlerini, güvence altına alınmadan, ülkelerin gelecekleri güvence altına alınmaz. Üretimde tüketicilerin, yönetimde yönetilenlerin, ihtiyaçlarını karşılamada başarısızlığa uğrayan üreticiler ve yöneticiler, ekonomik ve siyasal krizlerin, en büyük tetikleyicileri olurlar.

*

Yirmi birinci yüzyılda insanların, ceplerinde taşıdıkları paraları ve seçimlerde verdikleri oyları, sahip oldukları en büyük güç kaynaklarının başında gelirler. Onlar hep birlikte hareket ederek, üreticileri ve yöneticileri hem ödüllendirirler, hem cezalandırırlar. Ekonomilerin işleyişinde para nasıl bir işlev yüklenirse, demokrasilerin işleyişinde, oy aynı işlevi yüklenir. Dünyanın hiçbir Demokratik ülkesinde, tükecisisiz üretici, seçmensiz yönetici olmaz.

*

Anadolu’nun yüzyılların içinde oluşan kültüründe, ortak akılın doğruyu bulmasından kimse kuşku duymaz. Üretimde ve yönetimde, en büyük güç ve en önemli güvence, toplumun bütün kesimlerine dayanan ortak akıldır. Dünyanın her yerinde toplumların gücü, ortak akıla gösterdikleri saygıdan kaynaklanır. Yeryüzünün ve gökyüzünün zenginliklerinden, beslenen ortak akılın gelişmesine, bütün insanlık katkıda bulunur, bütün dünya yararlanır.

*

Hayatın her alanında üretirken ve yönetirken, iyi işlerini, iyi, daha iyi, en iyi yapanlar, mucizevi bir gelişme gösterirler.

*

Ortak akıla dayanan bütün toplumlarda “ben benim sen sensin”denilmez,“ben senim sen bensin” denilir.

*

Sürekli Cehennem başkalardır diyenlerle, üretimde ve yönetimde, yeni gelişmelerin yolu açılmaz.

22 Mart 2022, 00:20

KARE DÜNYADA CEPHELERDEKİ SAVAŞLARIN KAZANANLARI, PAZARLARDAKİ YARIŞLARIN KAYBEDENLERİ OLMAZ.DÜNYAYI CEPHELERDE SAVAŞANLAR DEĞİL,PAZARLARDA YARIŞANLAR

YAŞANIR KILARLAR.YENİ YÜZYILDA İYİ SAVAŞ,KÖTÜ BARIŞ YOKTUR.

22 Mart 2022, 12:07

YALNIZCA EKONOMİK GÜÇ PEŞİNDE KOŞANLAR HAYATIN HER ALANINDA GÜÇSÜZ DÜŞERLER

Dünyadaki ülkelerin içlerinde ve aralarında yapılan savaşlar, Yirminci yüzyılda olduğu gibi, Yirmi birinci yüzyılda bütün hızıyla devam ediyor. Amerika’nın Vietnam’da Rusya’nın Afganistan’da başlattığı savaşlar, Asya’dan Avrupa’ya taşınarak, Bosna, Kosova derken Ukrayna’yı da yakıp yıkıyor. Bu yüzden Gazali’den Bertrant Russell’a kadar, Doğu’lu ve Batı’lı çok sayıda düşünür, savaşların güç kazanma yarışından, kaynaklandığını vurgulamaya önem verirler.

*

Shakespeare’in oyunundaki Macbeth gibi, yöneticilerin akıllarını baştan alan güçlü olma hırsları, başta çocuklar, kadınlar, yaşlılar olmak üzere, bütün ülkelerde toplu ölümlere ve büyük göçlere yol açıyor. Ortadoğu’da ve Avrupa’da, İkinci Dünya Savaşı’nı andıran, milyonlarca insanın hayatını yitirdiği ve yitirmeye devam ettiği savaşlar yaşanıyor. Amerikalılar Asya yıkılsın, Avrupa yıkılsın, Afrika yıkılsın, yalnızca Amerika ayakta kalsın istiyorlar.

*

Dünyadaki güç savaşlarında, ülkelerde yönetimi ele geçirme hırsı, her şeyin önüne geçince, ne ulusal hukuk kalıyor, ne uluslararası hukuk kalıyor. Amerika, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa Güvenlik Konseyi’nin beş sürekli üyesi, veto haklarını dayanarak, dünyadaki savaşları önlemek yerine, Filistin’de, Suriye’de, Yemen’de, Libya’da, Ukrayna’da açıkca görüldüğü gibi kışkırtıyorlar. Bütün ülkeler, beş ülkenin tutsağı haline gelmenin acılarını çekiyorlar.

*

Ülkelerin her alanda birbirlerine bağımlı hale geldiği dünyada, cephelerdeki savaşların etkileri, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlara katlanarak yansıyor. Güçlü ülkeler güçlerini korumak, güçsüz ülkeler güç kazanmak için, hiçbir sınır tanımadan her yolu, her yöntemi deniyorlar. Dünyadaki bütün ülkeleri, çatısı altında toplayan Birleşmiş Milletler’in gücü, savaşları önlemeye yetmiyor, dünyanın değişik yerlerinde, güç ve sınır savaşları birbirini izliyor.

*

Siyasal sınırların büyük bir esneklik kazandığı bir dönemde, Rusya gibi dünya ekonomisindeki payları azalan ülkelerin, siyasal sınırlarını genişletme ve güç kazanma savaşları, bütün ülkeleri silahlanmaya zorluyor. Güçlü orduları olmayan, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, savaşın yıkıntıları içinden yeniden ayağa kalkmasını başaran, Almanya ve Japonya gibi, ülkelerin büyük ekonomik güçleri, dünyadaki silahsızlanmayı özendirmede yetersiz kalıyor.

*

Dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen, ana eğilimleri doğru okuyan, dünyayı bütün olarak gören, bütün insanlığı kucaklayan aydınların, değişik açılardan bakarak, sürekli vurguladıkları gibi, doğal kaynak zenginliği güç kaynağı olmaktan çıkıyor. Yirmi birinci yüzyılda, dünyada hiçbir ülke, zengin petrol, büyük doğal gaz kaynaklarına dayanarak, caydırıcı silahları olan ordu, sürdürülebilir ekonomik güç, uzun ömürlü siyasal güç kazanamaz.

*

Silahsız güçler yağmur yüklü bulutlara benzerler, hayatın her alanıda ülkeleri zenginleştirirler.

*

Savaş dünyası barış dünyasına, öldürenlerle değil, yaşatanlarla dönüştürülür.

*

Entelletüel sermayesi güçlü olmayan ülkelere, doğal kaynakları savaş getirirler.

23 Mart 2022, 13:20

BÜTÜN ÜLKELERİN BİRBİRLERİNE KOMŞU OLDUKLARI KARE DÜNYADA YÖNETİMLER SİLAHLARLA DEĞİL SEÇİMLERLE DEĞİŞTİRİLİR

Dünyada yönetim kültürlerinin nasıl iyileşerek geliştiklerini, nasıl gelişerek iyileştiklerini araştırmadan, geleceğin bütün insanlığa hayat hakkı tanıyan, yönetim dünyasının temelleri atılmaz. Bunun için hem yönetim, hem üretim alanında, bütün kurumlar, bütün kuruluşlar, iyileştirme sürecine katılmak zorundadırlar. Yönetimler geçmişlerini yorumlamadan, geleceklerini tasarlamadan, yönetimlerini iyileştiremezler.

*

Dünyada insanlığın tarihi olan yönetimlerin, hayatın her alanında canlılıklarını korumaları ve gelecekteki başarıları, geçmişi iyi bilmelerine bağlıdır. Bu yüzden Batı’yı ve Doğu’yu birlikte ele alan, medeniyet tarihçisi Arnold Toynbee, “Her zaman bir ayağım şimdiki zamanda, bir ayağım da geçmiş zamanda olmuştur” diyerek, dünyanın barış içinde birlikte yaşanır kılınmasında, tarihe bütün olarak bakmanın önemini vurgular.

*

Yirminci yüzyılda Avrupa ülkeleri, ekonomik gelişmelerini güvence altına almak için, Asya ve Afrika ülkelerindeki, yönetimde Demokratikleşme hareketlerinin, yanında değil karşısında yer almışlardır. Onlar iki yüzyılı çok aşmayan Demokrasi tarihlerinde, yalnızca kendilerine Demokrat olmayı bilirler, yalnızca kendileri için Demokrasi isterler. New York’a yapılan intihar saldırısından sonra, İslam dünyası Demokrasi düşmanı olmakla, terörü desteklemekle suçlanır.

*

Ortadoğu’da terörü bir devlet politikasına dönüştüren İsrail’in peşinden giden Amerika’nın, Irak’a ve Afganistan’a toplarla ve tüfeklerle, Demokrasi ihraç etmeye kalkışması, Müslüman ülkelerdeki Demokratik gelişmelere, en büyük darbeyi vurur. Müslüman ülkelerin terörü destekleyen, terörist devletler olarak görülmeleri, İslam dünyasındaki Otokratik yönetimlerin ve darbecilerin ekmeğine yağ sürer.

*

Dünyadaki bütün ülkeler Otokratik yönetimlere karşı, Demokratik yönetimlerin yanında yer almazlarsa, ülkelerin birbirine bağımlı hale geldiği bir dünyada, hiçbir ülkenin Demokratik yönetimine ve üretim gücüne, yeni açılımlar kazandırmazlar. İster Batı’da ister Doğu’da olsun, bütün ülkeler demokratik yönetimlerin, yardımcıları ve destekcileri olmak zorundadırlar. Teröre savaş açmayan ülkeler, kendilerine savaş açarlar.

*

Devletlerin estirdikleri baskılara ve şiddetlere karşı, çaresizlerin çareleri olarak, yaygınlaşan intihar saldırıların üstesinden silahlı otokratik güçlerden daha çok, silahsız demokratik güçler gelecektir. Dayatmacıların tek kişilik yönetimlerine karşı demokratik çok kişili takım yönetimleri vardır. Demokratik yönetimlerin takımları seçimlerle sürekli değişirken, dayatmacı yönetimlerin yöneticileri yalnızca darbelerle değişirler.

*

Demokratik yöneticiler tutacakları, Otokratikler tutmayacakları sözleri verirler.

*

Otokratik yönetimler silahlarıyla, Demokratikler oylarıyla ayakta kalırlar.

*

Otokratların saygı gördüğü ülkelerde, Demokratların sesi duyulmaz.

24 Mart 2022, 12:55

KURUMLARIYLA KURALLARIYLA KATILIMCI DEMOKRASİYİ BENİMSEMEYEN ÜLKELER SAVAŞLARI ÖNLEYEMEZLER

Doğu’dan Batı’ya bütün ülkelerdeki krizler, ömür boyu yönetimde kalmak isteyen, seçimlerle değişmeyen liderlerden kaynaklanır. Oysa küresel krizler bütün ülkeleri, yönetimde ve üretimde, yenilik yapmaya zorluyor. Demokratik kurumlarla ve küresel kurallarla, yönetenlerin güçlerini azaltmadan, yönetilenlerin güçlerini artırmadan, dünyanın karşı karşıya olduğu sorunların, üstesinden gelmek giderek zorlaşıyor.

*

Yerel ve küresel krizlerin üstesinden gelmek için, ülkeler bütün kurumlarıyla ve bütün kurallarıyla, Demokratik kültürü içselleştirmeleri, yolunda çalışmalar yapıyor. Üllkeler insanlığın beş bin yıllık yönetim ve üretim birikiminden yararlanarak, Otokratik yönetimlerden Demokratik yönetimlere evrilmek için, birbirleriyle yardımlaşmak ve dayanışmak zorundalar. Artık hiçbir ülkenin Demokratik dönüşüme direnerek, ayakta kalması mümkün değildir.

*

İslam dünyasında Veda Hutbesi, İngilizlerin Magna Carta’sından, Fransız Devrimi’nin ilkelerinden, Amerika’nın Bağımsızlık Bildirisi’nin kurallarından, daha köklü, daha derin yönetim değerleri taşır. İslam dünyası için Demokrasi, Batı dünyasında olduğu gibi, bütün erdemlerin kendisinden kaynaklandığı değerler düzeni değil, yönetilenlerin yönetenleri belirlemede yararlandıkları, geliştirilmeye açık yöneticileri seçme yöntemidir.

*

İki dünya arasındaki etkileşimi, Amerika’da yaşayan Meksikalılardan yola çıkarak anlatan, Octavio Paz’ın Latin Amerika için yaptığı demokrasi değerlendirmeleri, Ortadoğu ülkeleri için de geçerlidir. Paz “Demokrasi bir inanç değildir ve bir mutluluk önermez. Elimizi komşumuza uzatmayı, özgürlük ve barış için, dayatmacı yönetimlere karşı birlikte karşı koymayı öğreten bir yönetim biçimidir”diyerek, yönetimde Demokrasi’nin işlevini ortaya koyar.

*

İslam dünyasında Demokratik kültürün zenginleşmesine, katkıda bulunacak ülkelerin başında Türkiye geliyor.Türkiye’de yönetimde ve üretimde, yenilenme hareketleri, iki yüzyılık bir tarihsel gelişime dayanır. Türkiye’nin yönetim ve üretim birikimi,Demokratikleşme yönünde önemli adımlar atan, Müslüman ülkelere örnek olacak zenginlikler taşır. Müslüman ülkelerin örnek alacakları, Demokratik birikimi olan başka ülke bulunmuyor.

*

Dünyadaki Devrim’ler ve yüz yıllık Demokrasi uygulamaları, ülkelerde yönetimleri kan dökmeden değiştirmenin yolunun, seçimlerden geçtiğini bütün dünyaya anlatıyor. Dünyanın her yanında yönetimleri, kurşun atanlarla değil, oy atanlarla değiştirmek büyük önem taşır. Yirmi birinci yüzyılda yönetimleri değiştirmede, hiçbir insanın oyu karşılıksız kalmadığı, Demokratik seçimlerden daha iyi bir yöntem, bulunmayı ve geliştirilmeyi bekliyor.

*

Açıklığın zorunlu olduğu dünyada, bir ülkede yönetilenler ağlarken, yönetenler gülemez.

*

Ülkelerde siyasal kirlenme, yönetilenlerin yönetenleri değiştirmeleriyle önlenir.

*

Demokratik yönetimlerde bütün sorunlar, daha çok Demokrasi’yle çözülür.

25 Mart 2022, 13:23

ROKETLERLE ŞEHİRLERİ HARABEYE ÇEVİREN TOPLU CİNAYETLER YÜZYILINDA BİR İNSANI YAŞATMAK BÜTÜN İNSANLARI YAŞATMAKTIR

Batı dünyası Amerika'sıyla, Rusya'sıyla İsrail'in peşinden giderek, devlet terörüyle, bütün dünyayı, büyük bir Filistin'e dönüştürmüştür. Artık Irak'tan Afganistan'a, Yemen'den Mali'ye, Suriye'den Ukrayna'ya bütün ülkeler, her gün onlarca insanın öldürüldüğü bir Filistin'e dönüşmüştür. İsrail'in saldırı odaklı, sözde savunma stratejileriyle, hem Yirminci, hem Yirmi birinci yüzyıl, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, Henry Miller'in kavramlaştırmasıyla bir "Cinayetler Yüzyılı" olmuştur.

*

Geçen yüzyılda İsrail'in Lübnan'ı işgal ederek yakıp yıkması gibi, yeni yüzyılda Amerika Irak'ı, Rusya, Suriye'yi işgal etmiştir. Aynı Rusya yeni yüzyılda, bütün dünyanın gözleri önünde, Ukrayna'yı yakıyor, yıkıyor, koca bir ülkeyi bir enkaza çeviriyor. İşgallerde toplu cinayetler işleniyor, bütün insanlık milyonlarca defa öldürülüyor. Geçmiş yüzyıllarda Avrupalıların, Endülüs'te, Amerika'da ve Balkanlar'da işledikleri cinayetleri, İsrailliler, Amerikalılar ve Ruslar, bir bir Filistinleştirdikleri, ülkelerde tekrarlıyorlar.

*

İsrail'in Filistin'de izlediği stratejiyi, Amerika ve Rusya dünyada izleyerek, devlet terörünü, dış politikalarının temeline yerleştirmişlerdir. Nasıl Yahudiler Almanya'da gördükleri baskı ve şiddeti, gündemde tutarak, Filistin'de işledikleri cinayetleri gözden uzak tutmaya çalışıyorlarsa, Amerikalılar New York'a yapılan saldırıyı, Ruslar Moskova işgal edilecek korkusunu, bahane ederek, bütün dünyada terör rüzgarları estiriyorlar.

*

"Cinayetler yüzyılı"nın sonunu gelmesi, bütün ülkelerin kendi sorunlarıyla ilgilendikleri kadar, komşu ülkelerin sorunlarıyla da ilgilenmelerine bağlıdr. Dünyada işlenen cinayetleri önlemede ve uluslararası gündeme taşımada, en büyük sorumluluk, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlara düşüyor. Bütün ülkelerin birbirleriyle kapı bir komşu olduğu dünyada, bir ülkedeki savaş, bütün ülkelerin savaşına dönüşür.

*

Cinayetlerin her yıl katlanarak arttığı yüzyılda, bütün ülkelerin sorunları, Kutsal Kitap'lardan uzaklaşmalarından kaynaklanıyor. Batı ve Doğu dünyalarının yenilenmelerinde, insanlık tarihinin küllerinin değil, kor ateşinin geçmişten geleceğe taşıması hayati önem taşıyor. Eleştirel düşünen, hakbilir aydınların ana görevi, dünyaya anlam ve değer kazandıran, tarihin küllenmesini önlemektir.

*

Tarih içinde terörü, savunma politikası haline getiren devletlerin, uzun ömürlü oldukları görülmemiştir. Yirmi birinci yüzyılın Firavun'larının ülkeleri olan, İsrail, Amerika ve Rusya öldürdükleri çocukların, kadınların ve yaşlıların kanlarının oluşturduğu denizlerde boğulacaklardır.

*

İsrail, Amerika ve Rusya, "Öldürüyorum Öyleyse Varım' diyerek, varlığını koruyamaz. Dünyada öldürerek ayakta kalınsaydı, Batı dünyasının kutsallaştırdığı Roma İmparatorluğu ayakta kalırdı.

*

Onlar da öncüleri İngiltere gibi, üzerinden güneş batmayan cinayet imparatorluklarının, üzerine güneş doğmayan imparatorluklara dönüştüklerini göreceklerdir.

26 Mart 2022, 12:46

MUSA’NIN ASASI KARŞISINDA SEKÜLER DÜNYANIN BÜTÜN SİLAHLARI ÖLDÜRÜCÜ GÜÇLERİNİ YİTİRİRLER

Dünyada Avrupa’nın seküler kültürünün yaygınlaştığı Yirminci yüzyılda, İslam dünyasında savaşlar birbirini izliyor. Çin ve Amerika arasındaki, ekonomik ve siyasal güç kazanma yarışı, dünyanın orta kuşağını oluşturan Müslüman ülkelerde, derin bir kültürel kirlenme yanında, kan dökülen siyasal çatışmalara yol açıyor. Dünyanın bütün ülkelerinde, yönetimi ele geçirme çatışmaları, sıcak savaşlara dönüşerek, dünya dengelerini sarsan göçleri büyütüyor.

*

Avrupa Birliği çatısı altında toplanan ülkelerin, doğal kaynak yoksulluğu, İslam dünyasının doğal kaynak zenginliği, Yirmi birinci yüzyılı da, Yirminci yüzyıl gibi, kazananlarından daha çok, kaybedenleri olan savaş yüzyılına dönüştürüyor. Rusya ve Ukrayna arasında olduğu gibi, soğuk savaşları sıcak savaşlar, sıcak savaşları soğuk savaşlar izliyor. Bütün ülkelerin birbirlerine bağımlı oldukları kare dünyada, savaşlar hem cephelerde, hem pazarlarda yapılıyor.

*

Fransa’dan bütün dünyaya yayılan, bilim her şeydir, bilimle bütün sorunların üstesinden gelinir, bilimden başka yol gösterici yoktur diyen seküler kültür, insanların kutsal kültürle olan bağlarını dinamitleyerek, bütün dünyayı savaştan savaşa sürüklüyor. Dünyanın neresinde yer alırlarsa alsınlar, bütün ülkeler savaşların ileri boyutlara taşıdıkları, ekonomik ve siyasal krizlerden etkileniyorlar. Dünya nüfusunun yarıya yakını yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

*

Avrupa’dan dünyaya ihraç edilen seküler kültürün, büyük küçük bütün ülkeler tarafından, eleştiri süzgeçinden geçirilmeden benimsenmesiyle, Batı ülkeleri geliştirdikleri yeni silahlarla, ürettikleri yeni ürünlerle, cephelerin yanında pazarlarda da üstünlük kazanıyorlar. Artık yalnızca Müslüman ülkelere değil, bütün ülkelere yarardan daha çok zarar getiren, seküler kültürün didik didik edilerek, sorgulamasının zamanının geldiğini, bütün dünya aydınları kabul ediyor.

*

Dünyada hem Doğu’nun, hem Batı’nın aydınlarının, varsa da yoksa da Doğu, varsa da yoksa da Batı demeyi, bir kenara bırkarak, Babil’den, Mısır’dan, Yunan’dan, Roma’dan, İslam’dan ve Batı’dan bu yana, bütün insanlığın düşünce ve eylem birikimini, çok derinlikli bir sorgulama sürecinden geçirmeleri, bütün dünya için hayati önem taşıyor. İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikimi özümsemeden, savaşların üstesinden gelinmeyeceğini, bütün hakbilir aydınlar görüyor.

*

Amerika’nın ya da Çin’nin, silahlı ve silahsız güçleri ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, hiçbir ülkenin gücü, bütün insanlığı aynı annenin, aynı babanın çocukları gözüyle bakan, peygamberler arasında ayrım gözetmeyen, kutsal kültürün ışığını söndürmeye yetmez. İnsanlığı aydınlığa çıkaracak yolun haritasının, iki dünyayı birbirinden ayıran seküler kültürde değil, iki dünyayı birbiriyle bütünleştiren, kutsal kültürde olduğunu bütün dünya biliyor.

*

Amerika’nın, Çin’nin, Rusya’nın, Bağdat’ın, Halep’in, Urumçi’nin, Kiev’in çocuklarının akan kanlarında boğulduklarını, bakmasını bilen gözler görüyorlar.

*

Kutsal kültürün yüzyılların içinde oluşan küresel değerlerinin ayaklar altına alınmasına, dünyada hiçbir ülkenin gücü yetmez.

*

Musa’nın Asası’nın karşısında bütün silahlar öldürücü güçlerini yitirirler, denizler ortalarından ikiye ayrılırlar.

27 Mart 2022, 12:17

DÜNYANIN HER ÜLKESİNDE ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK DEMOKRASİ’DİR TEKKÜLTÜRLÜLÜK OTOKRASİ’DİR

Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, azınlığın desteğini sağlayan Otokratik yönetimlere karşı, çoğunluğun sağduyusuna dayanan, Demokratik yönetimleri desteklemek, dünyadaki bütün aydınların, en başta gelen en büyük görevleridir. Ülkelerde Demokratik yönetimlerin güçleri, insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden beslenen, ortak akılla yoğurulan doğruyu arayan, sağduyudan kaynaklanır. Sağduyunun yolu, ortak aklın yoludur.

*

Dünyada sağduyulu insanlar, erdemli yöneticileri erdemsiz yöneticilerden, iyilik peşinde koşan insanları, kötülük peşinde koşan insanlardan ayırmayı bilirler. Onlar her yerde ve her alanda, bin bilseler bile, bir bilene sormaktan, hiçbir zaman bıkmazlar, hiçbir zaman usanmazlar. Bunun için Anadolu’da, “Sora sora Bağdat bulunur” denilir. Demokrasilerde insanlar seçe seçe iyiyi, daha iyiyi, en iyiyi seçmesini öğrenirler.

*

Dünyadaki bütün ülkelerde Otokratik yönetimler, azınlığın isteklerine odaklanırken, Demokratik yönetimler çoğunluğun ihtiyaçlarına odaklanırlar. Birinde azınlığın, birinde çoğunluğun, haklarına ve özgürlüklerine öncelik verilir. Biri toplum kesimleri arasında azınlığı zenginleştirmeye çalışırkan, biri çoğunluğu güçlendirmeye çalışır. Bunun için dünyadaki bütün ülkelerinde, çoğunluk sağduyuda buluşur, kimse sağduyuya karşı çıkmaz.

*

Otokratik toplumlarda, herkesi aynı düşünmeye zorlayan tekkültürlülük, Demokratik toplumlarda herkesin farklı düşünmesinden yararlanan çokkültürlülük önemlidir. Otokratik yönetimler tek liderden, tek kitaptan, tek düşünceden güç alırken, Demokratik yönetimler çok liderden, çok kitaptan, çok düşünceden güç alırlar. Otokratik ülkelerde, “Bir insan hayatı hiçbir şeydir”, Demokratik ülkelerde “Bir insan hayatı her şeydir” denilir. Ülkelerde kendilerini seçilmiş ve üstün olarak görenler, Demokratik yönetimlerden daha çok, Otokratik yönetimlerin içinde ve yanında yer alırlar. Otokratikler sıradan insanların oylarıyla yöneticilerin seçilmesini, kendilerini herkesten daha önemli görenlere karşı, kurulmuş bir tuzak olarak görürler.Onlar ayrıcalıklı olmayanlara, seçme ve seçilme hakkı tanımazlar. Otokratlarda üstünlerin hukuku, Demokratlarda hukukun üstünlüğü geçerlidir.

*

Demokratik yönetimlerde insanların yerleri, nelere sahip olduklarından önce, hangi değerlere sahip olduklarına göre belirlenir. Herkesin düşüncesi kendisinedir, kimse düşüncesine bakılarak küçümsenmez. Demokrasiler hayatı düzenleyen değerlerin, kaynakları değil koruyucularıdır. İnsanlık tarihinin her döneminde, hayatı kolaylaştıran ve yaşanır kılan değerlerin kaynağı, kutsal kitaplar olmuştur. Küresel değerler kutsal kaynaklara dayanırlar.

*

Dünyada hiç kimse oyunu kazanmadığı, güvenliğini güvence altında almadığı, oylarını alarak insanları yönetme hakkına sahip olamaz.

*

Yönetimde bir insan bir oydur diyen, Demokratik kültürün güvencesi, bir insan her şeydir diyen Kutsal kültürdür.

*

Demokratik yönetimlerde yöneticilerin, kim olduklarından önce, nasıl yönettiklerine bakılır.

28 Mart 2022, 11:43

NEMRUT'LARLA İBRAHİM'LERİN, FİRAVUNLARLA MUSA'LARIN, BİRLİKTE YAŞADIKLARI DÜNYADA, ANTİ NEMRUTİST PRO İBRAHİMİST, ANTİ FİRAVUNİST PRO MUSAVİST KUDÜS SEVDALISI NURİ PAKDİL'E RAHMET OKUNMASI DİLEĞİYLE

Bu yazı daha önce 06.05.2015 tarihinde de yayımlanmıştı.

28 Mart 2022, 11:54

SORUNLARI VE ÇÖZÜMLERİ DURMADAN DEĞİŞTİREN STRATEJİK DÖNÜM NOKTALARINI KAZASIZ BELASIZ AŞMASINI BİLMEK

Ekonomik krizlerin siyasal, siyasal krizlerin ekonomik krizlere, yol açtığı dönemlerde, geçmiş yıllarda çözüm kaynağı önlemler, sorun kaynağı önlemlere dönüşürler. Yeni önlemlerle aşılması gereken krizler, taşıdıkları yıkıcı tehditlerle birlikte, her zaman bulunmaz fırsatlar getirirler. Toplumların geçmişten geleceğe akan, çalkantılı dönemlerinde tehditler fırsatlarla, fırsatlar tehditlerle birlikte bulunurlar.Tehditlerdeki fırsatları yakalayanlar başarılı olurlar.

*

Ülkeler arasındaki zaman ve mekan farkının ortadan kalktığı, karşılıklı bağımlılıkların doruk noktasına ulaştığı bir yüzyılda, ülkelerin Demokratik yönetimlerden, Otokratik yönetimlere kaymaları, ekonomik ve siyasal krizlere yeni boyutlar kazandırırlar. Yirmi birinci yüzyılda bütün ülkeler, Demokratik yönetimden dönüşü olmayan bir yola girmişlerdir. Demokrasi’de suları tersine akıtmaya çalışan ülkeler, can damarlarını keserler.

*

Dünyadaki değişimin hızına uyum sağlayamayan ülkeler, kurumlar ve kuruluşlar her alanda yenilenme güçlerini yitirirler. Yönetim Bilimlerinin öncülerinin, sürekli vurguladıkları gibi, açıklık içinde sürekli yeniden yapılanmayan kuruluşların, akan hayatın dışına atılmasının önüne hiçbir güç geçemez. Doğal hayatta ağaçlar nasıl suya ihtiyaç duyarlarsa, ekonomik hayatta kuruluşlar değişime ve yenilenmeye ihtiyaç duyarlar.

*

Intel'ın kurucularından, Andrew Grove’ın “Only the Paranoid Survive” kitabında, ayrıntılı olarak ortaya koyduğu gibi, dünya sorunların ve çözümlerin sürekli değiştiği, değişimi yönetenlere yeni fırsatlar, değişime direnenlere yeni tehditler getiren, stratejik bir dönüm noktasından geçiyor. Bütün ülkeler ve bütün kuruluşlar, haritası bilinmeyen coğrafyalara açılacak, yeni yollar bulmak zorundadırlar. Yönetimde ve üretimde, yarışın kuralları ve yöntemleri bütünüyle değişmiştir.

*

Kültürel dokularla birlikte, ekonomik yapılar hızla değişiyor. Yenilerin satıldığı oluşmakta olan dünyada, hiçbir kuruluşun eskiler satarak, ulaştığı zirvedeki stratejik dönüm noktasından, başka bir zirveye tırmanması mümkün değildir. Yeni zirvelere tırmanmak,yeni yaklaşımlar, yeni açılımlar ve yeni yöntemler gerektirir. Bütün kuruluşlar okyonusların ortasında kaybolan gemiler gibi,bilinmeyen yeni çıkış, bilinmeyen yeni kurtuluş yolları arıyor.

*

Ülkeler ve kuruluşlar eski dönemlerde kalarak, yeni dönemlere uyum sağlayamazlar. Haberleşme ağları iletişimle birlikte, yönetimde ve üretimde köklü dönüşümler yol açıyorlar. Yeni dönemin getirdiği fırsatlar, yol açtıkları tehditlerden çok daha büyüktür. Erkenden yola çıkmayanlar, ayakta kalamazlar, güçlerini koruyamazlar.Yeni dönemde en büyük yanılgı, ülkelerin ve kuruluşların bildiklerini unutmadan, bulundukları yerde kalacaklarını sanmalarıdır.

*

İyileştirmede gelen yılları, geçen yıllarına eşit olan kuruluşlar, konumlarını koruyamazlar.

*

Akıntıya kapılmaktan bilinen yolların dışında, yollar bulmasını bilenler kurtulurlar.

*

Dünyadaki dönüşümlerin, nesnesi olanlar değil, öznesi olanlar güçlü olurlar.

29 Mart 2022, 12:21

SEVGİLİ ALİ OSMAN ÖNCEL HOCAM TEK PARAGRAF YAZILAR ÇOK ZOR OKUNUR.LÜTFEN BU YAZIYI ASLINA DÖNÜŞTÜRELİM. OKUYANLAR ANLASIN ANLAYANLAR NURİ PAKDİL'E BİR

FATİHA OKUSUNLAR.BEREKETİNDEN İKİMİZ DE NASİPLENELİM.

29 Mart 2022, 12:29

İNSANLARIN GÖNÜLLERİNİ KAZANMASINI BİLEN İNSANLAR ANADOLU'DAN UKRAYNA'YA BÜTÜN COĞRAFYALARI KAZANIRLAR

Türkler Ahmet Yesevi’leriyle, Sarı Saltuk’larıyla Asya’nın içlerinden, Avrupa’nın içlerine uzanan, çok geniş coğrafyalarında insanların, gönüllerini kazanmaya çok büyük önem vermişler. Onlar yaşadıkları coğrafyaları camilerle ve çarşılarla donatarak, kültürlere derinlik, ekonomilere zenginlik kazandırmışlar. Anadolu bin yıllık tarihi boyunca, üç kıtanın iki denizin odak noktasındaki konumuyla, Doğu’nun ve Batı’nın çekim merkezi olmuştur.

*

Küçük Asya’yı On altıncı yüzyılda Büyük Avrasya’ya dönüştüren Anadolu insanı, zengin düşünce ve eylem dünyasıyla, hem coğrafyaları, hem Allah’ın sevgisini kazanmıştır. Türklerin bilgi ve bilgelik anlayışlarında, gönüller Allah’ın evleri olarak görülmüş. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, gönüllerin yıkılmasına değil, yapılmasına büyük özen gösterilir. Türkler bir gönül yıkmanın, bütün gönülleri yıkmak olduğunu, her zamanda her yerde vurgulamışlar.

*

Hayatın her alanında iyiliği özendiren, iyilikte yarışan, her olanda iyilik gören Anadolu kültürü, Allah’ın sevgisinde yok olma kültürüdür. Allah’ın sevgisinde yok olanlar, iki dünyada hiçbir şeyden yoksun olmazlar. Onların dünyada, aşamayacakları hiçbir engel yoktur. Bu yüzden gönülleri kazanmada, sevme ve sevilme dünyasının temellerini atan Yunus, Anadolu insanının yeni coğrafyalara açılmasında, dönüştürücü bir işlev yüklenmiştir.

*

Yunus şiirlerinde zamana ve coğrafyaya bağlı kalmadan ,bütün insanlığı ilgilendiren sorunları, yalın ve öz olarak ele almıştır. Onun şiirleriyle donanan, sevgiyle silahlanan Anadolu insanı, geçmiş yüzyıllarda üç kıtaya, Yirminci yüzyılın sonunda beş kıtaya açılmıştır. O dünyanın her yanında, bütün sevenlerin ve bütün sevilenlerin sesi olmuştur. Yunus’un şiiri, güzelliğin şiiridir, iyiliğin şiiridir. Onunla güzellik iyilik olmuş, iyilik güzellik olmuştur.

*

Tarihin bütün yüzyıllarında, Dergah kültürü Yunus kültürüyle, Yunus kültürü Dergah kültürüyle bütünleşmiştir. Yunus’un şiirleriyle yoğurulan Anadolu insanı, akıl gözleri yanında, gönül gözleriyle görerek, bütün insanlığa yeni ufuklar açmıştır. O Anadolu’daki bin yıllık tarihi boyunca, insanların en erdemlileri, insanlara en çok yardım edenlerdir diyerek, hayatın her alanında yeni açılımların öncülüğünü yapmıştır.

*

Anadolu insanının çok boyutlu kültür ve ekonomi dünyasında, iyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede, yardımlaşmak ve paylaşmak en büyük erdemdir. Türkler çarşıları dayanışmanın, camileri paylaşmanın doruk noktasına çıktığı alanlar olarak görürler. Onlar Semerkant’tan Saraybosna’ya kadar, bütün şehirlerde camilerle çarşılar arasındaki, uyuma ve düzene büyük önem vererek, ikisi arasında ayrım gözetmezler.

*

Türklerin kurdukların şehirlerin, çarşıları ve camileri, her yerde insanlarla dolup taşmıştır.

*

Şehirlerde çarşılar ekonominin, camiler kültürün atar ve toplar damarları olmuştur.

*

Türkler arkalarında bıraktıklarıyla, yaşamaya ve yaşatmaya, özen göstermişler.

30 Mart 2022, 11:45

DÜNYADA GÜÇLÜ EKONOMİ VİCDANLARINI YİTİREN CANAVAR KURULUŞLAR DİZGİNLENEREK İNŞA EDİLİR

Bu yazı daha önce 14.04.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyanın her ülkesinde, ekonomik krizler para ticareti yapan bankalarla başlar, domino etkisiyle reel ekonominin bütün kesimlerine yayılırlar. Ekonomik krizler etkilerini, ilk önce işletmelerin bilançolarında gösterirler. Krizlerde kuruluşlar küçülürler, işletmeleri yönetmek aktifleriyle ve pasifleriyle, bilançoları yönetmeye dönüşür. Bilanço yönetiminde ilk yapılması gereken, işletmelerin bankalara olan borçlarının azaltılmasıdır.

*

Bankalar tasarruf sahiplerinin, işletmeler bankaların parasıyla para kazanırlar. “Para başkalarının parasıyla kazanılır” diyen bankalar, paradan para kazanmada, en büyük payı alırlar. Bankaların aşırı kazanç peşinde koşmaları, reel ekonomiden kat kat daha büyük, bir balon ekonomi oluşturur. Parayı elden ele dolaştırarak büyütmenin, gizemli dünyası bankaların gözlerini kamaştırır. Krizler finansal kuruluşların büyüttüğü, balon ekonomilerin patlamasından kaynaklanır.

*

Her ekonomide işletmelerin, ürün ve hizmet üretmeleri için, gerekli kaynakların önemli bir kısmı, bankalar tarafından karşılanır. Bankalar tasarruf sahiplerinden düşük faizle topladıkları kaynakları, daha yüksek faizle işletmelere borç olarak verirler. Reel ekonomiyle gölge ekonomi arasında kaynakların akışı, pazar ekonomilerinin en dinamik boyutunu oluşturur. Seküler dünyada bankaların ana görevi, reel ekonomiye kısa ve uzun vadeli kaynak sağlamaktır.

*

Bütün ekonomilerde işletmelerle finansal kuruluşlar arasında, kaynak akışındaki aksamalar, her zaman krizlerin habercisi olurlar. Kriz dönemlerinde işletmelerin kapasite kullanım oranları düşer, satışları azalır, maliyetleri yükselir ve işsizlik artar. Geleceğin kesin olarak bilinmediği, ekonomi dünyasında finansal kuruluşların, hem düzenleyici hem de dengeleyici bir görevleri vardır. Finansal kuruluşlarla işletmeler, üretim süreçlerine yeni boyutlar kazandırırlar.

*

İşletmelerin üç ana fonksiyonu olan üretim, finansman ve pazarlama birbirini tamamlayan, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Ekonomilerde üretim değerleri parasal değerlere, parasal değerler üretim değerlerine dönüşür. Dönüşümdeki hızı ve yoğunluğu, ekonomideki karlılık ve faiz oranları belirler. Faiz oranlarıyla yatırımlar arasında, ters orantılı bir bağıntı vardır. Sağlıklı bir ekonomide, faiz oranları sıfıra yaklaşır, kaynaklar yatırımlara kayar.

*

Ekonomilerde üretim peşinde koşan kuruluşlarla, sınırsız kazanç peşinde koşan spekülatörler, kaynakların yönlendirilmesinde büyük sorumluluk yüklenirler. Keynes’in vurguladığı gibi, ekonomik krizler, vicdanlarını yitiren canavar ruhlu spekülatörlerden kaynaklanır. Nasıl olursa olsun, sürekli kazanmayı düşünen, vicdansız spekülatörlerin elinde, dünya borsaları birer kumarhaneye dönüşmüştür. Bütün krizlerin temelinde, vicdanlarını yitiren canavarlaşmış finans kuruluşları vardır.

*

Canavar ruhlu spekülatörlerin gözleri, reel ekonomilerin kazançlarıyla doymaz.

*

Paradan para kazananların dünyasında, finansal çılgınlıkların sınırı yoktur.

*

Açgözlülüğün sanal, finansal ekonomisinde, vicdana yer olmaz.

31 Mart 2022, 11:49

DOĞRULUKTA YARARLILIKTA YENİLİKTE YARIŞMANIN OLMADIĞI ÜLKELERDE HAYATIN HİÇBİR ALANINDA ZENGİNLEŞME OLMAZ

Yenilikler yağmurlu günlerdeki şimşeklere benzerler, sıradışı insanların düşünceleri olarak doğarlar, uygulama alanları bulurlarsa, bütün toplumları aydınlatırlar. Yeniliklerin doğurduğu gelişmelerden yararlanmada, değişik kültürlerden gelen insanların bütün kuruluşlarda, birlikte çalışmaları büyük önem taşır. Dünyayla iletişimin sınırlandırıldığı, kapalı toplumlarda yenilikleri yolu, çeşitli yöntemlerle kesilir.

*

Kültürlerin harman olduğu coğrafyalarda, ekonomik ve kültürel hayat, büyük bir canlılık kazanarak, her alanda yeni gelişmelere yol açan buluşlar yapılır. Farklı coğrafyalardan, farklı dinlerden, farklı soylardan gelen insanların bir arada çalışmalarıyla, katılım, üretim ve paylaşım doruk noktasına ulaşır. Onlar her zaman yeni ürünler, yeni hizmetler ve yeni bilgiler üreterek, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı dönüştürürler.

*

Ülkelerin ve kuruluşların değişik alanlardaki zenginlikleri, farklı kültürlerden insanları, ortak değerlerde buluşturma yeteneklerine dayanır. Yirminci yüzyılda kuramda ve uygulamada, bütün yeniliklerin öncülüğünü, farklı kültürlerden insanları, çatıları altında toplayan, üretim ve eğitim kuruluşları yapmışlardır. Üretimde ve yönetimde, kuram ve uygulama, pusula ve gemi gibi, birbirinden ayrılmaz, birbirini ayakta tutan bir bütündür.

*

İster kamu, ister özel,ister gönüllü olsun, bütün kuruluşlarda iki kere iki dört değildir, bazan beştir, bazan altıdır, bazan yedidir. Kuruluşlarda İbn Haldun’un, Adam Smith’ın kitaplarında tartışdıkları gibi, birlikte çalışmanın getirdiği iş bölümü, verimililik artışlarının ana kaynağıdır. Çok kültürlü, çok dinli, çok ırklı çalışanları olan kuruluşlar, verimlilikle birlikte yenilik yapma güçlerini artrırlar. Verimliliğe dönüşen yenilik, kuruluşlarda en önemli güç kaynağıdır.

*

Yenilik yapmasın ve verimliliği artırmasını bilen, çığır açıcı kuruluşlar, ürettikleri kusursuz ürünleriyle, gidilmeyecek coğrafyalara giderler, açılmyacak kapıları açarlar. İletişimdeki ve ulaşımdaki gelişmelerle, yerel ve küresel yarışma büyük hız ve yoğunluk kazanmıştır. Bu yüzden hangi ülkede olurlarsa olsunlar, bütün kuruluşlar dünyanın, ekonomik ve kültürel birikiminden yararlanmadan, yenilik yapma yeteneklerini geliştiremezler.

*

Üretimde ve yönetimde ulaşılması gereken standartları belirleyenler, farklı olmasını bilen, her alanda farklılıkları destekleyen kuruluşlar arasından çıkmaktadır. Yirmi birinci yüzyılda dünyanın hiçbir ülkesinde, yalnızca yerel kaynaklara dayanan, küresel kaynaklardan yararlanmayan, kuruluşların ömürleri uzun olmaz. Farklılıklara katlanmayan kuruluşlar, kendilerini farklılaştıramadıkları gibi, fark edilen farklı ürünler üretemezler.

*

Yenilikler geçmişte kalan yaşanmışlarda değil, gelecekte olan yaşanacaklarda yapılır.

*

Yeni açılımlar karşıt düşüncelerin, birbirlerini zenginleştirmelerinden kaynaklanır.

*

Kuruluşlarda farklı görüşler çoğaldıkça, değişik açılımlar katlanarak artar.