Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Nisan 2022

32 yazı

1 Nisan 2022, 12:04

TARİHİN HER DÖNEMİNDE TOPLUMLAR DÜŞTÜKLERİ YERDEN AYAĞA KALKARLAR

Haçlı ve Moğol yıkımlarından sonra, Anadolu’da İbn Arabi’yle, Mevlana’yla, Yunus’la kültürel temelleri atılan Osmanlı Devleti, yüzyıllarca üç kıtanın ve iki denizin,en güçlü,en etkili,en dönüştürücü ülkesi olur. Türkler tarihleri boyunca, üç kıtada olunmadan Anadolu’da olunmaz diye düşünürler. İstanbul’suz Osmanlı olmaz diyen Fatih, kendisini hem Birinci, hem İkinci Roma’nın varisi olarak görür. Yavuz Afrika’ya, Kanuni Avrupa’ya ağırlık verir.

*

Türklerin tarihinde Avrupa vazgeçilmez bir yer tutar. Osmanlı döneminde Türkler, güçlerinin zirvesine Avrupa’da ulaşırlar. Osmanlıların büyümeleri Avrupa’dan başladığı gibi, küçülmeleri de Avrupa’dan başlar. Türklerin Avrupa’da hem ilerlemeleri, hem geri çekilmeleri yüzyıllarca sürer. Devlet yönetiminde “Adalet Dairesi”ne büyük önem veren Türklerin, Avrupa’daki başarıları ordularının büyüklüğünden daha çok adaletlerinin güvenirliğinden kaynaklanır.

*

Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Tiran’dan, Priştine’den, Üsküp’ten Edirne’ye çekilen Türkler,İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Viyana’ya, Brüksel’e, Köln’e giderler. Türklerin Yirminci yüzyılın birinci yarında başlayan göçü, Yirmi birinci yüzyılın başlarına kadar devam eder. Avrupa’da Türklerin Viyana’da duran yürüyüşleri, geçen yüzyılda Viyana’dan yeniden başlar,Avrupa’nın bütün şehirlerinde, Osmalıların çekirdeğini oluşturan Yeni Bursa’lar oluşur.

*

Dünya haritasında Avrupa, Asya’dan Ural dağlarıyla ayrılır, dağların Doğu’sunda Asya, Batı’sında Avrupa ülkeleri yer alır. Avrupa hem Kuzey’den, hem Doğu’dan gelen Türklerle ve Araplarla kendini ve kimliğini bulur. Avrupa ve Asya arasında, karşılıklı gelişlerle ve gidişlerle, geniş alışveriş kanalları açılır. Peygamberlerin ve Kutsal Kitap’ların haberlerini, Avrupa’ya Asya taşır. Avrupa Asya’nın Atlantik okyonusuna, Karadeniz’e ve Akdeniz’e açılan kapısı görevini yüklenir.

*

Gözlerini Avrupa’dan hiç ayırmayan, gözleri hep Avrupa’nın üzerinde olan Türklerin, Anadolu’daki bin yıllık tarihlerinin ana dinamiklerinin başında kervan toplumu olmaları gelir. Ve Osmanlılar dönemi tarihlerinin altın dönemini oluşturur. Türk tarihinin görkemli yılları, Osmanlılarla Avrupa’da geçer. Çinliler gibi statik kale toplumu olmayan Türkler, Avrupa’yı Asya’nın dünyaya açılan, en büyük yarımadası gözüyle bakarlar.

*

İki hem Avrupa, Hem Asya ülkesi olan Ukrayna ile Rusya arasında, büyük yıkımlara yol açan savaştan sonra , dünyadaki bütün ülkeler arasındaki ekonomik,siyasal ve kültürel dengeler altüst olurken, Almanya’daki ve Rusya’daki Türklerle, Türk dünyasının her iki kıtadaki gücü katlanarak artıyor. Avrupa’da yere düşen Türkiye, Avrupa’dan ayağa kalkıyor. Türkiyesiz Avrupa’nın Amerika ve Çin karşısında gücünü koruyamayacağını bütün dünya görüyor.

*

Grozni gibi, Halep gibi yıkılan Kiev, Moskova’yı yenileyen, Türk yapı kuruluşlarını bekliyor.

*

Tataristan,Başkurdistan, Kırım ve Dağıstan, Türk Birliği’ne katılmak için gün sayıyor.

*

Dağılacak Rusya Federasyonu’ndan, Türk dünyasına yeni cumhuriyetler geliyor.

2 Nisan 2022, 11:36

DEVLETLERDE DİZGİNLENMEYEN GÜÇ ZEHİRLENMELERE YOL AÇAR

Demokratik ülkelere, yönetimi ele geçirme yarışında, insanlar arasında ayrım gözeten Atina’dan daha çok, ayrım gözetmeyen Medine yönetimi örnek olur. Yönetimde adaleti yöneticilerin üstünde tutan, kimsenin haksızlığa uğramadığı, herkesin hakkını tam olarak aldığı, Medine yönetiminde, bir kişiye yapılan haksızlık, bütün insanlara yapılan haksızlık olarak görülür. Her zaman toplumsal kazançlar, kişisel kazançların önünde tutulur.

*

İnsanlık tarihinde güç kazanmada, yönetimi ele geçirmede her yola, her yönteme başvuranlar, uzun ömürlü kurumsallaşmış yönetimlerin öncüleri olamazlar. Yönetilenlerin sorunlarına kör, sağır, dilsiz olan yöneticiler, arkalarında kuşaktan kuşağa geçen yönetimler bırakamazlar. Toplumlarının tabanından uzaklaşan yönetimler, gerçeklerden uzaklaşırlar, topraktan uzaklaşırlar, hayattan uzaklaşırlar, sorunlardan uzaklaşırlar.

*

Tarihin bütün dönemlerinde açıkca görüldüğü gibi, yönetimde tek söz sahibi olma, yöneticileri körleştirir, sağırlaştırır, dilsizleştirir. Seçimlerin göstermelik olduğu, sözde demokratik olan otokratik yönetimlerde, seçimler hiçbir zaman yöneticileri değiştirmezler, yöneticiler seçimleri değiştirirler. Bu yüzden Yirminci yüzyılın başında, seçimlerle değişen yöneticiler çok görülmez. Otokratik yönetimlerin seçimlerinde, oylar açık verilir, sayımlar gizli yapılır.

*

Zamanı geldiğinde yönetimden ayrılmayanlar, yönetimin bağımlısı olurlar. Yönetimi bir güç kazanma yeri olarak değil, bir hizmet etme yeri olarak gören yöneticiler, kendilerini sürekli yenileyerek yönetilenlerin desteğini almayı başarırlar. Onlar toplumların üretici güçlerine, yeni zenginlikler kazandırmada, yetki alanlarının büyüklüğünden daha çok, etki alanlarının genişliğinden yararlanırlar. Onların güçleri yetkilerinden değil, etkilerinden gelir.

*

İster ekonomik, ister siyasal, ister kültürel olsun, hayatın bütün alanlarında, Mevlana ile aynı dönemde yaşayan İbn Arabi’nin vurguladığı gibi, doğrunun kaynağına bakılmaz, doğru olup olmadığına bakılır. Bütün insanlığın doğal mirası olan bilgi ve bilgeliğin vatanı olmaz, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun, bulunduğu yerden alınır. Onlar dünyada bir yolcu gibi dolaşırlar, nerede kendilerine saygı ve sevgi gösterilirse, orayı vatan edinirler.

*

Doğrudan yönetime önem veren, katılımcı demokratik yönetiminin yolu, Babil, Mısır, Yunan, Roma, İslam ve Batı medeniyetlerinin, bilgi ve bilgelik birikimlerinden yararlanılarak genişletilir. Ülkelerin birbirlerine hem çok yakın, hem çok uzak oldukları Yirmi birinci yüzyılda, bütün insanlığın yönetim birikiminden yararlanmadan, katılımcı bir demokratik yönetimin temelleri atılmaz. Yönetimde başarı ayrım yapmadan, insanlara özgürlük ve eşitlik kazandırmaya dayanır.

*

Tarihte Belh Sultanı İbrahim Etem dışında, devlet yönetiminden gönüllü olarak vazgeçen görülmez.

*

Dünyada Habil’le, Kabil’le başlayan adil yönetim arayışı, ara vermeden devam ediyor.

*

Yönetimlerde her zaman esnek güçler, sert güçlerden daha etkili olurlar.

3 Nisan 2022, 11:50

ÜLKELERDE KURULUŞLARI GELECEĞE İZLEYEN YÖNETİCİLER DEĞİL İZLENEN LİDERLER TAŞIRLAR

Dünyada bütün kuruluşlar, ordulara benzer olarak, yukarıdan aşağıya, kademe kademe bir piramit gibi yapılanırlar. Her kuruluşta ulaşılmak istenen amaçlar, amaçlara ulaşmada yaralanılacak araçlar, önceden ortaya konulur. Kuruluşlarda liderler amaçlara, yöneticiler araçlara yoğunlaşırlar. Bu yüzden çalışma alanı olursa olsun, bütün kuruluşlarda yöneticiler izlerken, liderler izlenirler. Kuruluşları izleyenlerden daha çok izlenenler geliştirirler.

*

Büyük, orta, küçük bütün kuruluşlarda liderler ve yöneticiler bir arada bulunurlar.Liderler ve yöneticiler, taşıdıkları sorumluluklarla, yüklendikleri görevlerle yönetim piramidi içinde buluşarak, birbirlerinin eksikliklerini giderirler. İster ürün, ister hizmet, ister bilgi üretsinler, bütün kuruluşların başarısı, yönetici nitelikli çalışanlarından daha çok, lider nitelikli çalışanlarından kaynaklanır. Onların öncülüğünde kuruluşlar, yerel pazarlardan küresel pazarlara açılırlar.

*

Kuruluşların yönetiminde, liderlik anlatılması güç, anlam yüklü kavramların başında gelir. Çalışanların yanında durmak, insanların gönüllerini kazanmasını bilmek, iletişim kurmada eşsiz olmak, krizlerdeki fırsatları görmek, üretimde ve yönetimde yenilik yapmak, bütün toplumlarda, başarılı liderlerin önde gelen özelliklerini oluştururlar. Kuruluşlarda liderlerin önemi artıtğı için, bütün üniversitelerde liderlik konusunda, yapılan çalışmaların sayısı hızla artıyor.

*

Ordular gibi yapılanan kuruluşlarda, bilgi akışları tavandan tabana tek yönlü bir yol izler, tabandakiler tavandakilerin söylediklerini yaparlar. Orkestraları örnek alarak yapılanan kuruluşlarda, bilgi akışları en kısa yoldan gerçekleşir. Orkestralarda yüz yüze, çift yönlü bir iletişim başarılı olmanın, en önemli adımını oluşturur. Apple’ın kurucusu Steve Jobs’ın, anılarında vurguladığı gibi kuruluşlarda başarı, çalışanlarla birlikte bir takım olmasını bilmekten kaynaklanır.

*

Bugünün başarılarının, yarının başarısızlıklarını, yapısında taşıdıklarını bilen liderler, başarıları ödüllendirirken, başarısızlıkları hiçbir zaman cezalandırmayı düşünmezler. Onlar başarısızlıkları bir kayıp olarak değil, öğrenmeye ortam hazırlıyan bir eğitim olarak bakarlar. Onların kuruluşlarında, risk almayan, zarara ya da kazanca yol açmayan çalışanlar değil, risk almasını bilen, kazançlar yanında kayıplara da yol açan, çalışanlara daha çok yer verilir.

*

Dünyanın sıradan kuruluşlarında liderler yönetim piramidinin tepesinde dururlarken, sıradışı kuruşlarda liderler yönetim piramidini tersine çeviriler, yönetim piramidinin tavanında değil, tabanında yer almayı tercih ederler. Onlar hiçbir zaman kuruluşlarda çalışanların önünde görünmek istemezler, her zaman bütün güçleriyle çalışanların arkasında, başarsızlıkların sorumluluklarını yüklenirler, başarıların kazançlarını paylaşırlar, bütün işleri kendi işleri olarak görürler.

*

Başarılı lider kuruluşlarda büyük başarıların, büyük başarısızlıklarda gizli olduğunu bilirler.

*

Liderler yanlarında her zaman biri kazanç, biri kayıp simgesi olan iki bayrak taşırlar.

*

Liderlerin işleri kötümserlik bulutlarını, iyimserlik rüzgarlarıyla dağıtmaktır.

4 Nisan 2022, 12:14

KÜLTÜREL DOKULARI KÖKLÜ OLMAYAN TOPLUMLAR GÜÇLÜ EKONOMİK YAPILAR İNŞA EDEMEZLER

Yunus ve Mevlana sahip oldukları, derin bilgelik kültürüyle, Türkiye’nin ekonomik, siyasal ve kültürel, hayatının ışığı olmuşlardır. Anadolu’nun Malazgirt savaşıyla başlayan, bin yıllık tarihi onların şiirleriyle yoğurulmuştur. Yunus Eskişehir’den, Mevlana Konya’dan, Türk toplumunun düşünce ve eylem dünyasını zenginleştirmiştir. Onlar şiirleriyle Anadolu’yu, hem tavandan hem tabandan dönüştürmüştür.

*

İki büyük bilgelik kaynağının şiiri, bir ağacın köklerine bağlı olması gibi, İslam'ın ana kaynaklarına bağlıdır. Anadolu insanı Yunus’un ve Mevlana’nın, zenginleştirdiği düşünce ve eylem dünyasının ışığında, Anadolu’dan Avrupa’ya açılmıştır. İster Avrupa’da, isterse Amerika’da olsun, onların şiirlerinin okunduğu her coğrafyada, İslam'ın küresel değerleri vardır. Tarihin her döneminde, şairler bilginin ve bilgeliğin, en güçlü taşıyıcıları olmuşlardır.

*

Hayatın ekonomik boyutunda, para nasıl bir işlev yükleniyorsa, kültürel boyutunda şiir aynı işlevi yüklenir. Güçlü şiir olmadan güçlü insan, güçlü insan olmadan, güçlü para olmaz. Paraları güçlü olan toplumların, kültürleri gibi, ekonomileri güçlü olur. Kültür ve ekonomi birleşik kaplara benzer. Toplumların kültürel zenginliklerinin seviyesi, aynı zamanda ekonomik güçlerinin seviyesini gösterir. Kültür zengin şiirle, ekonomi üretken sermayeyle ayakta kalır.

*

Konya’ya geldiğinde Anadolu insanının hayatında, şiirin büyük bir yer tuttuğunu gören Mevlana, bir arada yaşamanın değişik boyutlarına, ilişkin düşünce ve görüşlerini şiirle anlatmıştır. O bilimin teknikten, sanatın bilimden, kültürün ekonomiden daha zengin, daha kapsayıcı ve daha kuşatıcı olduğunu görmüştür. Zengin birikimiyle Mevlana, bütün dallarıyla zamanının bilimini ve tekniğini, sanatın potasında yoğurarak, sürekli yorumlanan şiirlere dönüştürmüştür.

*

Kültür ile ekonomi, Mevlana’nın Mesnevi’de anlattığı gemi ve denize benzer. Nasıl denizsiz gemi yüzemezse, kültürsüz ekonomi ayakta kalamaz. Ekonomi büyük bir gemidir. Geminin pusulası şiirdir. Pusulasız geminin sonu, er ya da geç kayalıklarda parçalanmaktır. Kültür ve ekonomi arasındaki çatışma, hayatı yoksullaştırarak zenginleşmesini önler. Ekonomi ağacının kökleri gökyüzünde, meyva yüklü dalları yeryüzündedir.

*

Anadolu’nun yüzyılların birikimi olan şiir dünyasında kültür ağaç, ekonomi meyva olarak görülür. Kültür düşünceleri eyleme dönüştürerek zenginleştirir. Nasıl küpler içlerindeki suları dışlarına sızdırırlarsa, ülkeler kültürel zenginliklerini, ekonomik zenginliklerine yansıtırlar. Zenginlik yoksulluğu bilene zenginlik gelir. Toplumlar şairleriyle kültürlerini, paralarıyla ekonomilerini canlı tutarlar. Anadolu'da işe yaramayan bilgiden, üretime katılmayan paradan uzak durulur.

*

Kültürünün derinlikleriyle, ekonominin zenginlikleri, bütün boyutlarıyla hayatı kuşatır.

*

Her kültürel eylemin ekonomik, her ekonomik eylemin kültürel boyutu vardır.

*

Dünyada kültür ekonomiyle, ekonomi kültürle canlılığını korur.

5 Nisan 2022, 12:44

KARE DÜNYADA İKİ ÜLKENİN SAVAŞI BÜTÜN ÜLKELERDE BÜYÜK YIKIMLARA YOL AÇAN KELEBEK ETKİLERİ DOĞURUR

İran’da Humeyni, Irak’ta Saddam savaş kararı almasaydı, ikibinli yıllarda, İslam ve Batı dünyası arasında daha çok barış daha az savaş olurdu. Dayatmacı ya da demokratik, bir ülkede bir yöneticinin verdiği bir savaş kararı kadar, ülkelerin ve insanların geleceğini etkileyen başak bir karar yoktur. Ülke yöneticilerinin, nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan, silaha başvurma güçlerini, sınırlandırmak oldukça zordur. Irak savaşında olduğu gibi, çoğu zaman dünya kamuoyunun tepkisi de yetersiz kalır.

*

Doğu’da ve Batı’da, yalnızca askerlerin değil, sivillerin de yaşamaları ve ölmeleri, Güvenlik Konseyi’nde yer alan ve almayan ülkelerin yöneticilerinin aldıkları kararlara bağlıdır. Savaş kararını seçmenler değil, seçilen ya da seçilmeyen devlet yöneticileri verir. “Seçilmiş krallar”,Afganistan'da, Suriye'de, Ukrayna'da ,Yemen'de ve Irak’ta, insanlar yaşasın derlerse, kimse ölmez, ölsün derlerse, genç, yaşlı milyonlarca insan ölür. Savaş söz konusu olursa, dünyanın hiçbir yanında masum devlet yoktur.

*

İnsanlığın beş bin yılı bulmayan tarihi, savaşlarla yazılmıştır. İnsanlık tarihi boyunca savaşsız geçen bir yüzyıl yoktur. Bunun için Hegel, “Savaşlar tarihin ebesidir” yargısına varır. Nietzsche savaş övgüsünü daha ileri boyutlara taşır: “Gerçek ve iyi bir sınav savaştır, doğruyu söylemek gerekirse, bu hayal edilebilecek en yansız ve adil bir yarışmadır” değerlendirmesini yapar. Ancak sınır kapılarının ortadan kalktığı dünyada, bağımsız kapalı ülkelerin değil, birbirine bağımlı açık ülkelerin dünyasıdır. Dünyada artık, her savaşın adı Hiroşima’dır.

*

Kapalı ülkelerin “Ekonomi olarak savaş” paradigması, açık ülkelerde “Savaş olarak ekonomi” paradigmasına dönüştü. Amerika’nın Vietnam’daki Rusya’nın Afganistan’daki büyük yenilgilerine rağmen, her iki ülke, Clauswitz sonrası dünyada Clauswitzci savaş stratejilerinde direniyor. Oysa yeni dünyada ülkelerinin misyonlarında ve vizyonlarında, cephelerdeki savaşlar yok, pazarlardaki savaşlar vardır. Savaşların ekonomik yapısı ve kültürel dokusu değişti. Savaşlar ülkelere verdikleri zararlar sağladıkları yararlardan kat kat daha fazladır.

*

Dünyanın ekonomik yapısını ve kültürel dokusunu, değiştiren dünyada yaşayan herkes, atom bombasının mimarı Einstein gibi, günah çıkarmak için: “Ben, barış için savaşmak istiyorum. İnsanlar kendileri karşı çıkmadıkları sürece, hiçbir şey savaşları ortadan kaldıramaz. Büyük idealler uğruna, önce küçük bir azınlık savaşım vermiştir” demek zorundadır. Ülkeler savaşlarda silahlara harcadıkları kaynakları, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak için harcasalardı, dünyanın hiçbir ülkesinde yoksulluk kalmaz, herkese “aş, iş, ev” sağlanırdı.

*

Dünya barışı için, bütün ülkelerin yöneticilerinin akılları, hem başlarında, hem gönüllerinde olmalıdır. Yöneticiler akıllarıyla aldıkları kararları, gönülleriyle uygulamazlarsa, doğru savaşlardan daha çok, savaşın doğrularının peşinde koşarlar. Gizliliğin olmadığı dünyada, savaşı doğru yapmak değil, doğru savaşı yapmak önemlidir. Savaşta bir masum insanı öldüren bütün insanlığı öldürür. Bu yüzden dünyada iyi savaş kötü barış yoktur. En iyi savaş hiç kan dökülmeyen, hiç gözyaşı dökülmeyen savaştır.

*

Kanatlarından biri akıl, biri gönül olan barış güvercini, dünyanın bütün şehirlerinde sevgi ve saygıyla karşılanır. Barışın güvercini savaşın kartalından çok daha güçlüdür.

*

Dünyada barış eşittir akıl çarpı gönülün karesidir. Savaş yıkım barış yapım dünyasıdır.

*

Hayat barışla yaşanır kılınır. Barış hayat veren candır. Savaş kandır, gözyaşıdır.

6 Nisan 2022, 00:47

DEĞERLİ ŞAİR YAZAR DOSTUMUZ İLKAY ÇOŞKUN'NUN "HİCAZ'DAN ENDÜLÜS'E" KİTABIMIZLA İLGİLİ DERİNLİKLİ BİR DEĞERLENDİRME YAZISINI TEŞEKKÜRLERİMİZLE BİRLKTE PAYLAŞIYORUZ

Medeniyet olgusunun ele alındığı her yazıda her kitapta şehirler başat bir değer oluşturur. Medeniyetler daha çok şehirlerle kimlik bulup şehirlerde yaşatılır. Şehirleri değerlendirirken olumlu ve olumsuz yanlarıyla irdelenir. Hem ihtişamı hem de zorlukları ele alınır. Şehirlerin, şehirliyi zenginleştirmesiyle beraber, özellikle büyük kentlerin insanın gönül yanını yok sayabileceği de ihtimal dâhilinde tutulur. Şehirlerin, insan gönlünü zenginleştirmeyi amaç edinmiş adacıklarının yanında, keşmekeşliği, hoyratlığı, trafiği gibi insanı yoran etmenlerde bir realitedir. Bu bağlamda şehir plancılarına, şehrin siluetine, şehrin müdavimlerine yönelik ayrıntılara dikkat çekilir. Özellikle, şehirlerde, insanın bencilliğini büyütecek gayretlerden daha çok, şehirlinin gönlünü zenginleştirecek biçimde, şehirlerin inşa edilmesine yönelik kafa yorulur. Yazarın öngörüsüyle, büyük kentler içinde, ya kaybolur insan ya da kendi iç dünyasını kalabalıklar içinde aramaya koyulur. Şehirler ile şehirliler arasında kuvvetli, sağlam bir bağ olması istenir. İnsanı zenginleştiren, güzelleştiren, istenen bir bağdır bu. İnsan doğduğundan beridir yollardadır. Az veya çok seyahatlere çıkar. Nesimî’nin dediği gibi; “yeri göğü düzen benim/ geri dönüp bozan benim/ cümle yazı yazan benim/ bu divana sığmazam” Türünden bir hareketliliktir. Kitabın içeriğine değinerek devam edelim. Yazarın seyahat mekânları İstanbul, Hicaz bölgesi, Mekke, Medine, Cidde, Avrupa’nın bilumum kentleri, daha çokta Endülüs-İspanya’dan Kurtuba ve Gırnata yer alır. Gırnata’yı kentlerin gelini olarak görür. Arapçada -güzel şehir- anlamına gelen Kurtuba, kentlerin sultanı olarak bilinir. Seyahatlerle geniş bir coğrafyadaki İslam medeniyetinin merkezleri ve özellikle Endülüs devletinin izleri sürülür. Seyahatte huzur vardır perspektifiyle yol alır yazar. Elbette ki insanlar gezerken gördükleri yerlere, dinledikleri insanlarla yenilenirler. Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Yedi Güzel Adam arkadaşlığı ve anı-alıntı kesitleriyle düşünce ve bakış açısı genişletilir. Gezi ve anı karışımı bu kitap, “Hicaz, İngiltere ve Endülüs” yazı bölümleriyle kırk dokuz yazı ve yüz yetmiş dört sayfa hacmindedir. Seküler dünyanın, soyut değerlere inanma ve bağlanma gücünü büyük ölçüde yitirdiği vurgulanır. Karışmış bir akılda ve allak bullak olmuş bir zihinle doğru istikamet bulunamayacağının altı çizilir. Maalesef ki Endülüs’te, Avrupa Rönesans’ının kaynağını oluşturan büyük ve zengin medeniyet, Batılıların eliyle yakılıp yıkılmıştır. Gemilerini yakan Tarık Bin Ziyad’ın, sekiz asırlık Endülüs medeniyetinin yıkılış hüznünü taşıyoruz biz. Orta Çağ skolâstiğinin ortasında, güngörmüş bir medeniyeti anıyoruz. İbni Arabî’nin Endülüs’ün Mursiye şehrinde ki doğum hediyesini, varisini taşıyoruz. Viyana önlerine gidişlerimizden önce, 1492’de Endülüs’ten, Avrupa’dan dönüşümüzün burukluğunu taşıyoruz. Hüznün, hüzünle yenildiği dünyamızda özgürlüğün olmadığı yerde özgünlük olamıyor, acımanın kardeşi olarak hüzün Endülüs’le devam ediyor maalesef. Akıldaki bütün sorularla, yüreklerde ki bu ıstırap gurbet gibi dokunuyor. Biz Müslümanlar, yürek burukluğu içinde sebep- sonuç korelâsyonunu çok iyi irdelememiz gerekiyor sonuçta. Tutsak olmamayı istemekle olmaz, eylem gerekir anlayışında olmamız gerekiyor. İhtişamın, güzelliklerin arkasında hep bir fanilik ve geçicilik vardır. Önemli olan eşyanın gerisinde ki manadır. İnsan, dünyanın peşinden koşmaz, dünya, insanın arkasından gelmelidir düsturuyla, felsefesiyle dünyaya, kâinata bakan bir medeniyetin varisleri olarak ayakta durmalıyız. Allah dışında galip yoktur anlayışımızla, yenmek ve yenilmek gayretimizin içerisindedir. “Kim ki Allah’a sahiptir, o neden mahrumdur. Kim ki Allah’tan mahrumdur, o neye sahiptir” diyen Necip Fazıl’ın bahsettiği düsturdur bu. Yeri gelince de Tarık Bin Ziyad gibi geri dönmemecesine gemileri yakmaktır bir yerde. Gemileri yakmayanlar, yakmadıkları gemilerin büyülerinden kurtulamayacaklardır. İnsanı çıkarsanız, şehirler beton yığınlarıyla kalakalırlar. Önemli olan insanın mutluluğudur, zenginleşmesidir. İnsanın hem kendini hem de yaşadığı ortamı tanıma büyüsünde yol alan bir zenginliktir bu. Pervasız tüketime, gösterişe hep bir itiraz vardır. Serzeniş, ekonominin istismar aracı olan tüketim çılgınlığıdır. Bu hastalıklı duruma düşen medeniyetlerin yıkılışları kaçınılmazdır. Ama her şeye rağmen, yazarın ifadesiyle, savurganlığın, gösterişin önü, derin düşünmesini, yalın yaşamasını bilenlerce kesilecektir. Bu bağlamda seküler anlayışlara, açgözlülüğün iktidarı olan kapitalizme hep bir itiraz vardır. Kendi kültürlerini zenginleştiremeyen toplumlar, ekonomilerini zenginleştiremeyeceklerdir bir taraftan. Ruhu olmayan büyüklerin kazancı hep geçicidir. Allah, önünde her varı yok görmeyenlerin var olamayacağı anlayışı, Müslüman bakışının bir dibacesidir. Müslüman-İslam Medeniyeti; dokunduğu şehirleri güzelleştiren anlayışa sahiptir. Hatta yazarın ifadesiyle “bir ülke, bir kere bile de olsa Müslümanların yönetiminde kalmışsa, o ülke kutsal kültürün ülkesidir” Günümüzde ve dahi üç yüz senedir dünya düzeni normlarını belirleyen İslam-Müslüman dışı güçler olsa da Müslümanların her daim insanlığa söyleyecek sözleri, çözüm önerileri hep olmuştur ve olacaktır. Medeniyetlerin inşasında, bilgi ve bilgelik bir vasıtadır. Bilgi ve bilgelik, yüzyılların içerisinde elde edilen bir olgudur. Hayatı anlamlı ve yaşanır kılan bilgi ve bilgeliğin vatanı yoktur. Bu aydınlıkta medeniyetler inşa olur. Uygulamasız bilgi, bilgisiz uygulama olmayacağı da bir gerçektir. Arzulanan, istenen hep bir uzun soluklu, kalıcı bir medeniyet tasavvurudur. Gösterişe dönüşmeyen güzellikte aranılan büyük bir medeniyet tasavvurudur bu. Aklı önceleyen felsefe, aklı tek başına yeterli görmez. İnsanlar sadece akıllarıyla değil, gönülleriyle de düşünmelidirler. Bu bilgi ve gönül ortamında hikmeti arayan arifane bir bakışla sonuca ulaşılır. Yazar, batı medeniyetine eleştirilerini hep yapar. Üç yüz yıllık sanayi toplumunu kuran batının, teknik ve bilgi birikiminin bilgelikten yoksun olduğunu belirtir. Batının temellerini oluşturan seküler kültürün büyüttüğü teknik bilgi birikimi içinde maneviyatın olmadığına vurgu yapar. Medeniyet kurmada aklı, yüreği ve kutsalları öncelemek gerekir. Yazarın dediği gibi; “dünyayı kurtaracak olanlar, aklı yalnızca başlarında olanlar değil, aklı aynı zamanda gönlünde olanlardır. Onlar bir kutsal kitap gibi hem konuşur, hem de susarlar” Sonuçta her bir gaza, güttüğü davadan alacaktır kuvvetini. Gayret kuşağının belimizde hep takılı olmasından başka çaremiz gözükmüyor. İbn Battûta gibi gayret sahibi olmak gerekiyor. Son olarak yazar kitabın final cümlesinde şunu söyleyerek istikameti gösterir; “yeni dünyada Batılılaşma değil, Doğululaşma tartışılıyor” İlkay Coşkun 09.03.2022

6 Nisan 2022, 13:06

DEVLETLERİN İŞLERİ ÜRETMEK DEĞİL ÜRETİMİ BİR YANDAN YÖNETMEKTİR BİR YANDAN DENETMEKTİR

Kültürel dönüşümlerin yaşandığı dönemlerde, üretim yöntemleriyle birlikte, yönetim yaklaşımları hızla değişirler.Her dönemin sorunlarının ayrı olduğu gibi, çözümleri de ayrıdır. Eski dönemin yöntemleri, yeni dönemde geçerliliklerini yitirirler. Üretimde olduğu kadar, yönetimde sorunlarla birlikte, çözümler de hızla değişmektedirler. Bu yüzden üretimde ve yönetimde, atılım yapmak için, yeni açılımlar yapmak büyük önem taşır.

*

Kitaplarında savaşları önlemede başarısızlığa uğrayan Batı dünyasının, açmazlarını tartışan Daniel Bell, üretime ve yönetime canlılık kazandırmada, Aydınlanma döneminin seküler düşünce yapılarının, yetersizliğini ortaya koyar. Yirmi birinci yüzyılda ülkelerin, üretim güçlerini büyütmede, yönetimlerini geliştirmede, ağırlık devletlerden kuruluşlara kayıyor. Toplumların tabanları, tavanlarının önüne geçiyor.

*

Yirminci yüzyılın sonunda bütün ülkelerde, üretime yeni alanlar açmada, yönetimde yeni açılımlar yapmada, devletlerden önce kuruluşlar sürükleyici bir işlev yüklenmişlerdir. Bütün dünyada hem üretimde, hem yönetimde, vermeden alma dönemi kapanıyor. Sınırları aşmasını bilen esnek yapılı kuruluşlar, üretimleriyle, yönetimleriyle, hantal yapılı devletlerden çok daha etkili, çok daha güçlü, çok daha belirleyici oluyorlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, toplumların üretim gücünü sınırlıyan, üretme çoşkusunu yok eden devletcilik sorgulanıyor. Ülkelerin üretim gücünü büyütmede, yenilik peşinde koşan, risk almasını bilen, kişiler ve kuruluşlar her alanda çığır açıyorlar. Onların üretim güçleri, hareket alanlarının büyüklüğüyle, doğru orantılı olarak artıyor. Üretimde ve yönetimde, özgürlük özgünlüğe, özgünlük özgürlüğe yeni zenginlikler kazandırıyor.

*

İsimleri “Demokratik Cumhuriyet” olsa da, dünyanın bütün ülkelerinde, devletci yönetimler dayatmacı yönetimlere kapı açıyorlar. Asya’dan Avrupa’ya kadar özgürlükleri sınırlıyan, devletci ve dayatmacı yönetimler, toplumların üretici güçlerin harekete geçirmede, büyük başarısızlığa uğruyorlar. Devletlerin başta gelen görevleri, üretim yapmaktan daha çok, üretim yapanların güvenliğini sağlama yanında, üretimin kalitesini denetmedir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, kurumların ve kuruluşların, üretim güçlerinin kaynağında, işleri iyi yapmaktan önce, iyi işleri yapmasını bilen, yenilikci insanlar yer alırlar. Üretimde ve yönetimde, her gün yeni olmasını bilen, akılları hem başlarında, hem gönüllerinde olan insanlar, sürükleyici bir işlev yüklenirler. Onlar bilgileri bilgeliklere, düşünceleri eylemlere dönüştürerek, bütün insanlara üretme ve yönetme coşkusu kazandırırlar.

*

Dünyada bütün insanların görevleri, değişik boyutlarıyla hayatı zenginleştirmektir.

*

Ülkelerde yönetenler denetmesini bilirlerse, yönetilenler üretmesini bilirler.

*

Yeni dönüşümleri, kimsenin gitmediği yoldan, gitmesini bilenler yaparlar.

7 Nisan 2022, 12:11

EKONOMİDE MİLLET NE KADAR PAYLAŞIMCI OLURSA YÖNETİMDE DEVLET O KADAR KATILIMCI OLUR

Ülkelerde devletlerin ve milletlerin görevleri, bütün alanlarıyla hayatı kolaylaştırmaktır. Devletle milletin büyük bir uyum ve eşsiz bir düzen içinde olduğu, kimseye haksızlık yapılmayan, kimsenin haksızlığa uğramadığı devletin, tarihte ilk örneğini İkinci Halife Ömer verir. Açıklık içinde sürekli yeniden yapılanan adil toplumlarda, hem devletlerin hem milletlerin, en başta gelen görevleri her alanda dosdoğru olmaktır.

*

Bahçelerde ağaçların meyvalarından, meyvaların ağaçlarından bilindikleri gibi, devletler milletlerinden, milletler devletlerinden bilinir. Devletler olmadan milletler, milletler olmadan devletler varlıklarını koruyamazlar. Ancak milletlerin devletler için değil, devletlerin milletler için olması, her zaman büyük önem taşır. Milletleri için var olan devletlerin sorumluklarının başında, insanların iç ve dış güvenliklerini sağlamak gelir.

*

Devletler milletlerin, milletler devletlerin, dayanışmalarıyla ve yardımlaşmalarıyla, uzun ömürlü olurlar. Üretici ve güçlü devletler, üstünlerin adaletine değil, adaletin üstünlüğüne önem verirler. Yargılama ve silaha başvurma yetkileri olan devletlerde, milletlerin temel hakları ve ana özgürlükleri, bağımsız ve tarafsız hukukla güvence altına alınır. Hukuku her gücün üstünde tutan, devletlerde güç hukukla sınırlandırılır.

*

Devletlerin milletlere verdikleri güvence, milletlerin devletlere duydukları güven, ülkelerin geleceklerine yapılan en büyük yatırımdır. Devletle millet arasında, saygı ve sevgi köprüleri kuran yöneticiler, ülkeleri dönüştürmede sürükleyici bir işlev yüklenirler. Meydanları dolduran insanları, üretimde doğru, tüketimde ters orantılı yarışa özendirmede, devletlerin güler yüzleri ve tatlı dilleri en etkili silahlarıdır.

*

Dünyanın her yanında ülkelerin, güvenlik güçleri devletlere tutulan aynalardır. Nasıl sular içinde bulundukları kapların renklerini yansıtırsa, güvenlik güçleri de devletlerin adaletlerini yansıtırlar. Dünyanın her yanında bir devletin, hukuk devleti olup olmadığı, güvenlik güçlerinin tutumlarından ve davranışlarından belli olur. Demokratik ülkelerin askerleri ve polisleri orantılı, otokratik ülkelerinkiler orantısız güç kullanırlar.

*

Devletlerin ellerinde silahları olan güvenlik güçleri, karşı karşıya oldukları bütün sorunları, güçle çözmenin yollarını ararlar. Ülkelerde insanlar ellerinde silah olan güvenlik güçlerinden daha çok, ceplerinde anayasa olan yöneticilere saygı gösterirler. Devletler ve milletler birbirlerine güvendikleri zaman, birbirinden ayrılmaz bir bütün oluştururlar. İki kesim arasındaki işbirliği, hukuk devletlerinde doruk noktasına ulaşır.

*

Bir kişinin adaleti bir insanı, bir yöneticinin adaleti bütün bir toplumu dönüştürür.

*

Devletsiz adalet, adaletsiz devlet haksızlıkların sürekli büyümesine yol açar.

*

Devletlerin görevleri suçluları cezalandırmaktan önce suçları önlemektir.

8 Nisan 2022, 12:05

ÇATIŞMADAN UZLAŞMASINI BİLEN BİLGE YÖNETİCİLER SAVAŞLARDA KAN DÖKMEDEN ÜLKELERİNİ YÖNETİMESİNİ BİLİRLER

Bilinen yuvarlak küre dünya, “Kazan ya da kaybet” stratejisinin geçerli olduğu, savaş olmadan gelişme olmaz diyen, savaş odaklı dünyadır. Bilinmeyen düz kare dünya ise, “Hem kazan hem kazandır” stratejisinin geçerli olduğu, uzlaşma olmadan gelişme olmaz diyen, barış odaklı dünyadır. Küre dünya değişimi sevmeyenlerin, değişime direnenlerin,kare dünya değişime uyum sağlayanların, değişimi yönetenlerin dünyasıdır.

*

Küre dünyanın kare dünyaya dönüşmekte olduğunu, görmeyen ülkelerin başında, Müslüman ülkeler geliyor. Bunun için İslam dünyasındaki iç savaşlarda, her gün binlerce insan hayatını yitiriyor. Doğu’dan Batı’ya bütün dünyada, ülkelerin içindeki yönetim savaşları, uluslararası savaşlara yol açıyor. Yönetimde söz sahibi olmak için, çatışmak uzlaşmaktan iyidir diyenlerin elinde, her ülkede bütün insanlık, ölenlerle birlikte öldürülüyor.

*

Dünyada insanlığın tarihi, yönetimi ele geçirme savaşlarının tarihidir. İnsanların oldukları yerde yönetim sorunları, yönetim sorunlarının olduğu yerde, insanları savaşlara sürükleyen, güç kazanma çatışmaları olur. Bu yüzden bütün ülkelerde, devleti kimlerin yöneteceği, nasıl yöneteceği, yöneticileri kimin seçeceği, insanlık tarihi boyunca tartışılıyor. Yönetim gücünün dayanılmaz çekiciliği, bütün insanların gözlerini kamaştırıyor.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, yönetimde olanlar hem yönetirler, hem yönetilirler.Son sözü yalnızca ben söylerim diyerek, güçlerini paylaşmayan yönetimler, önünde ya da sonunda paylaşılmaktan kurtulamazlar. Geçmişte yöneticiler güçlerini ve ülkelerini, komşu ülkelerle çatışarak korurken, gelecekte uzlaşarak koruyacaklardır. Sınırsız dünyada siyasal sınırlar, ordularla değil, birbirleriyle alışveriş yapan kuruluşlarla, güvence altına alınırlar.

*

Birleşmiş Milletler çatısı altında yer alan ülkeler, Nuh’un Gemisi’nin güvercinleri gibi, birbirlerine barışın simgesi zeytin dalları uzatmazlarsa, kare dünyada savaşların, bütün dünyada büyük yıkımlara yol açacaklarını kimseye anlatamazlar. Değişim rüzgarlarına hiçbir gücün karşı duramadığı düz dünyada, devletlerin yöneticileri, ordularla cephelerde insan kanı dökülerek değil, silahsız güçlerle seçimlerde akıl teri, alın teri dökülerek belirlenir.

*

Dünyada sonu hiç gelmeyecek olan, güç kazanma savaşlarında, ölmek ve öldürmek bir çözüm olmaktan çıkmıştır. Yeniden yapılanan dünyada, ölmeye ve öldürmeye doymayanlar, hiçbir sorunu çözemezler. Artık ülkelerin yönetiminde, son sözü söylemenin yolu, yönetici kesimlerden olmadan, varlığını koruyan, toplumların ortak aklını oluşturan, aydınlarla, kurumlarla ve kuruluşlarla, düşünce birliği sağlamaktan geçiyor.

*

Alın terini akıl terine, bilgiyi bilgeliğe dönüştürenler, yönetici olmadan önce bilge olurlar.

*

Ülkelerde güçlü yönetimler, silahlı güçlerden önce, silahsız güçlere dayanırlar.

*

Ülkelerin başarılı yöneticileri, güçlerin üstünde güç olduğunu bilirler.

9 Nisan 2022, 16:56

SEZAİ KARAKOÇ'UN YARIM YÜZYIL ÖNCE RUSYA'NIN ÇEKOSLOVAKYA'YI İŞGALİNDEN SONRA YAZDIKLARI, UKRAYNA'YI İŞGALİNDEN SONRA DA GEÇERLİDİR

PUTİN'NİN SONU YA HİTLER YA DA MİLOSOVİÇ GİBİ OLACAKTIR.KAN DÖKENLER DÖKTÜKLERİ KANDA BOĞULURLAR.TEŞEKKÜRLER SEVGİLİ ŞAKİR KURTULMUŞ.

10 Nisan 2022, 11:45

ÜZERİNDEN GÜNEŞ BATMAYAN DÜNYAYI GÖRMEYENLER DÜNYADAKİ YEREL VE KÜRESEL SAVAŞLARI ÖNLEYEMEZLER

Avrupa’da nasıl yalnızca Katolikler, yalnızca Protestanlar, yalnızca Ortodokslar, yalnızca Müslümanlar, yalnızca Yahudiler yaşamazsa, Amerika’da da yalnızca Hristiyanlar değil, bütün dinlerden insanlar yaşar. Göçmenler ülkesi Amerika’nın görünen yüzünü, Beyazsaray, Pentagon, küresel şirketler ve üniversiteler oluşturur. Görünmeyen yüzünde ise, kültürel kuruluşlar, vakıflar ve kitapları belli başlı dünya dillerine çevrilen aydınlar yer alır.

*

Roma, İstanbul, Londra, Paris, Berlin, Moskova derken, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, dünyanın “Yeni Roma”sı Washington olur. On dokuzuncu yüzyılın ortasında, dünyanın üretim ve yönetim gücü, İstanbul’dan Londra’ya, Londra’dan Washington’a geçer. İki Roma’nın mirascısı İstanbul, Akdeniz’le birlikte Karadeniz’i denetirken, Yeni Roma Atlantik’le birlikte Pasifik’i denetir. Yirminci yüzyılda dünyada güç, kapalı denizlerden açık denizlere kayar.

*

Gizliliğin olmadığı, her köşesi aydınlanan, Yirmi birinci yüzyılda üretimde ve yönetimde, söz sahibi olmanın dinamiklerini, denizleri deneten büyük uçak gemilerinden daha çok, dünya pazarlarının kapılarını, sonuna kadar açan küresel kuruluşlar taşıyor. Onlar daha önce bilinmeyen ürünler, daha önce görülmeyen hizmetler, daha önce duyulmayan bilgiler üretiyorlar. Ve pazar değerleri trilyonları, müşterilerinin sayıları milyarları aşıyor.

*

Dünyanın her ülkesinde, yüzen ve uçan, orduları olan Amerika, Asya’nın yeni üretim gücü Çin karşısında, pazarlardaki üstünlüğünü yitiriyor. Pentagon’nun vurucu gücüne güvenen yöneticiler, “Savaş uçakları üreten kuruluşları olmazsa, hamburger satan şirketleri olmaz” diyen, “Dünya Düzdür” kitabının yazarı Thomas Friedman gibi düşünüyorlar.Amerikalılar silahlı güçlerinin Vietnam’da, Irak’ta ve Afganistan’da kan dökmekten başka bir işe yaramadığını görmek istemiyorlar.

*

Silikon vadilerinin barış kuruluşlarının yenileyici güçleri, savaş cephelerinin vurucu güçlerini kat kat aşıyor. Gelen yüzyılda dünyayı, “Yeni Roma”lardan daha çok “Yeni Kudüs”ler dönüştürüyorlar. Roma’lar birbirleriyle insanları öldürmede yaışırlarken, Kudüs’ler birbirleriyle insanları yaşatmakta yarışırlar. Dünyanın hangi ülkesinde olurlarsa olsunlar, sınırların dışına çıkan ordular vurucu güçlerini, insanları yaşatarak değil öldürerek korurlar.

*

İletişim alanındaki yıkıcı yenilikler, baştan sona bütün ülkeleri, üzerinden güneş hiç batmayan, gece gündüz aydınlatılan ülkelere dönüştürüyorlar. Artık Amerika, Rusya gibi elleri zaten kirli olan devletlerin, kapalı kapılar arkasına çekilerek, hiçbir ülkeye tuzak kuramazlar, kurarlarsa kurdukları tuzaklara kendileri düşerler. Güneşin altında sır olmaz, yeni dünyada bütün ülkeler, birbirlerini görür, birbirlerini ne yaptığını bilir.

*

Yeni dünyada dağların zirvelerinin, birbirleri gördükleri gibi, insanlar birbirlerini görürler.

*

Güneş altında güç, herkesin gözleri önünde, sürekli yenilenmekten kaynaklanıyor.

*

İletişimçiler karanlık gecede, karataş üstünde giden, kara karıncayı görürler.

11 Nisan 2022, 12:14

DEMOKRATİK YÖNETİMLERDE SEÇİLENLERİN GÜÇLERİ SEÇENLERDEN KAYNAKLANIR

Dünyanın bütün ülkelerinde, savaş ve barış, özgürlük ve eşitlik, geniş kapsamlı düşünen aydınların yaptıkları, tartışmaların ana konularını oluştururlar. Özgürlüklerin alanını daraltan otokratik yönetimlerde, barışın güvercinlerinden daha çok, savaşın şahinleri güç kazanırlar. Ülkelerde otokratik yönetimler çatışmaları, demokratik yönetimler uzlaşmaları büyüterek, ömürlerini uzatmaya çalışırlar. Biri savaşa önem verirken, biri barışa önem verir.

*

Dünyanın orta kuşağında, Asya’nın ve Avrupa’nın bilgi ve bilgelik tarihinin, ana gövdesinde büyük yer tutan, Türk ve İslam dünyasına barış getirmeden, dünyadaki savaşların sonu alınmaz. Müslümanlarda “Dinde zorlama yoktur” denilerek, barış alanını hayal edilmeyen boyutlara ulaştırılır. Bu yüzden kendilerine savaş açılmadan, kimseye savaş açmayan Müslümanlar, dünyadaki savaşları önleme, barışının güvencesi olma sorumluluğu taşıyorlar.

*

Müslüman ülkelerin ana sorunlarının ilk sıralarında, zengin doğal kaynaklarını değerlendirerek, üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmek ve yönetim yapılarının demokratikleştirmek geliyor. Üç yönden Avrupa’ya gelen Müslümanlar, Avrupa’nın bilgi ve bilgelik tarihinde, Yunan’dan ve Roma’dan daha çok katkıda bulurlar. Müslümanların desteğini almadan, Avrupa Amerika ve Çin karşısında, varlığını ve gücünü koruyamaz.

*

Dünyada barışın sevdalıları, silahsız güçleriyle üretim alanlarında yarışırken, savaş peşinde koşanlar, silahlı güçleriyle cephelerde savaşırlar. Demokratik yönetimler güçlerini pazarlardaki yarışlardan, otokratik yönetimler güçlerini cephelerdeki savaşlardan alırlar. Ekonomik sınırların, siyasal sınırların önüne geçmesiyle, dünyadaki otokratik yönetimler, uluslararası ilişkilerde ağırlıklarını yitirirken, demokratik yönetimler ağırlık kazanıyorlar.

*

Silahlı güçlerin güçsüzleştiği bir yüzyılda, paylaşımcı ekonomiyi, katılımcı yönetimi otokratik yönetimler değil, demokratik yönetimler geliştirirler. Dinler, diller ve soylar arasında ayrım yapmadan, bütün insanların eşitliklerine ve özgürlüklerin önem veren, bütün insanlara seçme ve seçilme hakları tanıyan, demokratik yönetimler karşısında, otokratik yönetimlerin hayat kaynakları kuruyor. Hiçbir ülkede insanlar, baskıcı yönetimlerde yaşamak istemiyorlar.

*

Avrupa ülkeleri nasıl kendi demokratik yönetimleri kendileri geliştirmişlerse, Müslüman ülkeler de kendi demokratik yönetimlerini kendileri geliştirmek zorundalar. Ekonomilerde paylaşımın, yönetimlerde katılımın sınırlandırıldığı ülkelerde, demokratik yönetimler yeni açılımlar kazanmazlar. Ülkelerde özgürler üretim güçlerini, eşitlikler yönetim güçlerini zenginleştirirler. Katılımcı yönetime Atina değil, Medine çok daha güzel örnek olur.

*

Yirminci yüzyılın tarihinde görüldüğü gibi, bütün ülkeler yönetimlerini kendileri geliştirirler.

*

Demokrasilerde seçenler yönetimlerin, yönetimler seçilenlerin güvenceleri olurlar.

*

Dünyada katılımcı yönetimlerin temelleri, Avrupa’dan önce Asya’ya dayanır.

12 Nisan 2022, 11:55

KENDİLERİNE HİÇ TOZ KONDURMADAN SÜREKLİ CEHENNEM BAŞKALARIDIR DİYENLER DÜNYAYI CENNET’E DÖNÜŞTÜREMEZLER

Bilgi ve bilgelik birikimindeki gelişmeler, iletişime ve etkileşime yeni boyutlar kazandırırken, üretimde ve yönetimde köklü dönüşümlere yol açıyorlar. Ülkelerin yönetimlerini ve üretimlerini demokratikleştirmelerinde, ekonomilerine zenginlik ve kültürlerine derinlik kazandırmalarında, uzak yakın bütün ülkeleri, Yunus gibi aynı gözle bakmak, birbirleriyle komşu ve kardeş bilmek, dünya barışı için hazırlanacak, yol haritasının ana çerçevesini oluşturuyor.

*

Üretim dünyasındaki dönüşümler ülkelerin ekonomik, yönetim dünyasındaki gelişmeler demokratik yapılarını, süreklilik ve bütünlük içinde, ara vermeden yenilenmeye zorluyor. Amerikalı tüketicilerin, Çinli üreticileri etkilediği ve yönlendirdiği bir dünyada, üretimdeki ve yönetimdeki gelişmeler, ne kadar iyi yönetirlerse, bütün ülkelere o kadar yararlı olurlar. Dünyadaki gelişmelerle, iyilikleri özendirmesini bilenler, kötülükleri de önlemesini bilirler.

*

Siyasal çatışmalardan daha çok, ekonomik uzlaşmaların öne çıktığı bir dönemde, gelişmeleri olumsuz yorumlayan, Cehennem başkalarıdır diyen kötümser yöneticiler dünyayı Cehennem’e, olumsuz yorumlamayan Cennet başkalarıdır diyen,iyimser yöneticiler dünyayı Cennet’e dönüştürürler. Bu yüzden dünyanın bütün ülkelerinde, olumlu düşünmesni bilen yol göstericiler, düşünceleriyle ve eylemleriyle, her konuda iyimserlik rüzgarları estirirler.

*

Olumlu düşünenler her sorunda bir çözüm görürlerken, olumsuz düşünenler her çözümde bir sorun görürler. Dünyanın üzerine, bir karabasan gibi çöken karamsarlık bulutlarını, kötümser düşünenler değil, iyimser düşünenler dağıtırlar. Musa Peygamber’in hiçbir ümitsizliğe kapılmadan, Firavun’a karşı durmasında olduğu gibi, elinde asa olanlar en güç zamanlarda bile, Sezai Karakoç’un bıkmadan ve usanmadan tekrarladığı gibi, bir“Çıkış Yolu” bulurlar.

*

Amerika’dan Çin’e bütün ülkelere, Yirmi birinci yüzyıldaki dönüşümleri, doğru anlama ve iyi değerlendirme yolunda büyük sorumluluklar düşüyor. Ülkeler yerel ve küresel kuruluşlarda elele vererek, ortak araştırmalar ve ortak çalışmalar yapmazlarsa, dünyanın üçte birini kasan kavuran yoksulluğun üstesinden gelemezler. Yoksulluğun azaltılması yolunda, atılması gereken adımları atmayan ülkeler, dehşet saçan yıkıcı savaşların başlatıcıları olurlar.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, ülkeler bütün insanlığın ortak bilgi ve bilgelik birikiminden yaralanmasını, Amerikalılar gibi farklı renklerden, Avrupalılar gibi farklı dinlerden insanlarla, barış içinde birlikte yaşamasını öğrenmek zorundalar.Yirmi birinci yüzyılda, yalnızca beş ülkeye değil, hak eden her ülkeye eşitler arasında birinci olma imkanı verilmezse, yoksullukların, haksızlıkların ve yolsuzlukların önünü hiçbir ülke alamaz.

*

Bütün insanları ya inançta ya da yaratılışta kardeş olarak bilmeyenler, dünyadaki yıkımların önüne geçemezler.

*

Gelişmeler ne kadar olumsuz olurlarsa olsunlar, inananlar her zaman, bir çıkış yolu bulurlar.

*

Her ülkede olumsuz düşünenler kapanan, olumlu düşünenle açılan kapıları görürler.

13 Nisan 2022, 12:24

HER ALANI ETKİLEYEN EĞİLİMLERİN RÜZGARLARINDAN YARARLANMASINI BİLENLER TARİHİN ÖZNESİ OLURLAR

Dünyada sanayi toplumlarının bilgi toplumlarına, bilgi toplumlarının bilgelik toplumlarına dönüşmesi, ülkeleri hem ekonomik, hem siyasal, hem kültürel alanlarda, köklü yenilikler yapmaya zorluyor. Gelişmeler toplumların güç kaynaklarını sürekli değiştiriyorlar. Köklü dönüşümlere yol açan ana eğilimlerin, rüzgarlarından yararlanmasını bilen ülkeler, üretim güçlerini büyüterek zenginleşirken, rüzgarlara direnen ülkeler, üretim güçlerini yitirerek yoksullaşıyorlar.

*

Ana eğilimler yararlanmasını bilenlere, rüzgar kanatlı atlar gibi olurlar. Onlar ülkelere dönüştürücü yeniliklerin, sürükleyici güçleri olmayı öğretirler. Ve izleyen ülkeler konumundan, izlenen ülkeler konumuna yükseltirler. Bunun için Türk ve İslam dünyasının bütün ülkelerinin, zengin bilgi ve bilgelik hazinelerine dayanarak, dünyadaki gelişmelere öncülük yapmaları, dönüşümlerin öznesi olmaları, yerel ve küresel savaşların önlenmesinde ilk adımı oluşturuyor.

*

Müslüman ülkeler bütün ülkelere, bilgelik toplumu olmanın dönüştürücü gücünü göstermezlerse, sanayi toplumlarından bilgi toplumlarına geçemezler, bilgi toplumlarında ortaya çıkan, güç zehirlenmesinin önünü alamazlar. Hangi tolum aşamasında olurlarsa olsunlar, bütün ülkelerin birbirlerine bağımlı olduğu Yirmi birinci yüzyılda, güç zehirlenmesine uğrayan bir ülkenin, bir ülkeye saldırması, bütün ülkelere saldırmış gibi büyük yıkımlara yol açar.

*

İster tarım, ister sanayi, ister bilgi, ister bilgelik toplumu olsun, ana eğilimlerin rüzgarını arkasına almasını bilen kuruluşlar, her alanda katma değerleri artıran yenilikleriyle, ülkelerin dönüştürücü güçlerini büyütüyorlar. Onlar toplumların birinden birine evrilme süreçlerinde, nesne değil, özne olma işlevi yükleniyorlar. Ülkelerde yenilik yapmasını bilen kuruluşların, sayıları ne kadar büyük olursa, toplumdan topluma evrilme hızı da o kadar yüksek olur.

*

Yenilikçi kuruluşlar ülkelerde, birbirleriyle içiçe olan, birbirlerini dönüştüren toplum yapılarının, bilinen sorunlarına bilinmeyen çözümler geliştirerek, bütün alanlarda üretim gücüne yeni zenginlikler kazandırırlar. Onlar geliştirdikleri yeni üretim yöntemleriyle, sıradışı yönetim yaklaşımlarıyla, hem yerel, hem küresel pazarlarda aranan ürünler üretmesini bilirler. Onlar yaşlılar, kadınlar ve çocuklarla birlikte, savaşlardan en büyük zararı görürler.

*

Dünyadaki ana eğilimler, ülkeleri aralarında sorunları, bilgi toplumlarının bilginleriyle değil, bilgelik toplumlarının bilgeleriyle çözmeye zorluyor. Ana eğilimlerin bilgi toplumlarını, bilgelik toplumlarına dönüşmeye zorladığı dünya yeni yöneticiler bekliyor. Beklenenlerin başında, geliştirdiği silahlarla yüzbinlerce insanları öldüren aklı başında bilginler değil, yüzbinlerce insanı yaşatmasını bilen, insanlar öldürülür, düşünceler öldürülmez diyen, aklı gönlünde bilgeler geliyor.

*

İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunanların,her zaman kimliklerine değil katkılarına bakılır.

*

Sınırsızlaşan dünyada, güç zehirlenmesinin üstesinden bilginlerle değil, bilgelerle gelinir.

*

Toplumlar hızla değişirken, geçmişin yöntemleriyle, geleceğin sorunları çözülmez.

14 Nisan 2022, 11:40

DÜNYADA HİÇBİR ÜLKE GELEN YILLARIN GEÇEN YILLARI ARATMASINI İSTEMEZ

Bu yazı daha önce 21.12.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyada ülkelerin adil yönetimlere, zengin kültürlere ve güçlü ekonomilere sahip olmaları, gelen yıllarda geçen yıllardan daha çok üretim rüzgarları estirmelerine dayanır.Her ülkenin birbirine bağımlı ve komşu olduğu dünyada, daha az tüketimin, daha çok üretimin yolu, yaşayan bir Evliya Çelebi, olmasını bilen yöneticilerle açılır. Bu yüzden yöneticiler, yeni ekonomik ve kültürel gelişmeleri, yakından izleme sorumluluğu taşırlar.

*

Ülkeler küresel sorunların çözümüne katkıda bulunarak, yerel sorunların üstesinden gelmeyi kolaylaştırırlar ve ömürlerini uzatırlar. İbn Haldun devletleri canlılara benzeterek, doğuşlarının, yükselişlerinin ve yıkılışlarının yasalarını ayrıntılı olarak anlatan, medeniyet tarihçilerinin başında gelir. Dünyanın bütün ülkeleriyle, ekonomik ve kültürel bağlarını geliştiren ülkeler, hem uzun ömürlü, hem çığır açıcı olurlar.

*

Dünyada gelen yılları, geçen yıllarını aratmayan, uluslararası ilişkilerde ağırlık kazanan ülkeler, üreten devletlerin önünde yer alırlar. İstanbul’dan Tahran’a, Delhi’ye, Jakarta’ya gidenler geçen yılların, Brüksel’e, Toronto’ya, Washington’a gidenler gelen yılların İstanbul’unu görürler. İstanbul iki dünyayı birden kucaklayan, yüzyılların ürünü zengin kültürel ve ekonomik birikimiyle, bütün dünyanın önde gelen şehirlerine ışık tutar.

*

Uzak ülkelerin yakınlaşmasının yolunu açan gelişmelerin, bütün ülkeleri etkilediği bir dönemde, geçmişte kalan ülkeler, geleceğin barış dünyasına giden yolları açamazlar. İki yıllarını birbirinden farklı kılmasını başaranlar, bütün ülkelerde geleceğin mimarları olurlar. Yıldan yıla üretim güçlerine, yeni açılımlar kazandıranlar, kendileriyle birlikte uzak yakın bütün komşularının, üretim ve yönetim yapılarını iyileştirirler.

*

Ülkeler dönüşme ve dönüştürme güçlerini, ya yerelleşerek ya küreselleşerek değil, hem yerelleşerek hem küreselleşerek geliştirirler. Dünyada her ülkenin hem merkezde, hem çevrede yer alması, bütün ülkelere büyük görevler yanında, önemli sorumluluklar yükler. Ülkelerin bilinmeyen ürünler, duyulmayan hizmetler geliştirme güçleri, dünyanın geleceğini belirler. Dünyada bilgi ve bilgelik birikimi, ne kadar büyürse, dünya o kadar dönüşür.

*

Dünyadaki bütün ülkeler, son iki yüzyılın ürünü olan, düşünce ve eylem gücünden yararlanarak, hem tarım, hem sanayi, hem bilgi, hem değer toplumu olma yolunda ilerlemeye çalışıyorlar. Yeni dünyanın temellerini, yerli ürünler üreten ülkeler değil, dünya ürünleri üreten ülkeler atıyor. İki dünyaya da yarayan, hem yerel, hem küresel ürünler üreten ülkelerin elleriyle, dünya ekonomisi zenginlik, dünya kültürü derinlik kazanıyor.

*

Ülkelerin güçlerini dünyadan ne aldıkları değil, dünyaya ne verdikleri belirler.

*

Üretmesini bilenlerin elinde, dünyanın karlı dağları, düz ovalara dönüşürler.

*

Geçmiş yıllarda yaşayan ülkeler, gelecek yılları yaşanır kılamazlar.

15 Nisan 2022, 12:36

DEVLETSİZ DEVLET KÜRESEL KURULUŞLARI DENETLEYEREK DİZGİNLEMESİNİ BİLMEK

Dünyanın hangi ülkesine gidilirse gidilsin şehirlerin meydanlarında, devletlerin simgesi olan bayraklardan daha çok, küresel kuruluşların simgesi olan bayraklar görülür.Dünyada yeni kuşaklar, ülkelerinin simgeleri olan ürünlerin değil, küresel kuruluşların simgeleri olan ürünlerin peşinden koşuyorlar. Yirmi birinci yüzyılda orduları olmayan devletsiz kuruluşlar,orduları olan devletlerden daha güçlüler. Onlar dünya pazarlarına ordularıyla değil, ürünleriyle giderler.

*

Filistin’de, Afganistan’da, Irak’ta, Yemen’de, Ukrayna’da açıkca görüldüğü gibi ordular, şehirleri büyük bir enkaza dönüştürerek, sorunları çözemedikleri bir yana, her alanda büyük bir yıkıma yol açıyorlar. Bu yüzden doğdukları ülkelerin dışına çıkarak, çok sayıda ülkede üretim yapan, çalışanlarıyla, tedarikçileriyle ülkelere büyük katkılar yapan küresel kuruluşlara, barış için paylaşmasını öğrenmede ve öğretmede, önemli sorumluluklar düşüyor.

*

Ülkesiz kuruluşlar siyasal sınırlarından önce, ekonomik sınırlara önem verirler. Onlar sürekli geliştirilen ürünleriyle, bütün sınırları aşarlar. Bütün ülkelerde çok ülkeli kuruluşların, ürünlerini nerede ürettiklerine bakılmaz, ne ürettiklerine bakılır. Dünyada devletlerin toprakları, bayrakları, dilleri olur, küresel kuruluşların olmaz. Bu yüzden küresel kuruluşların yasalarla dizginlenmeleri, bütün ülkelerde karşı karşıya olunan sorunlarının başında gelir.

*

Küresel kuruluşların güçleri, ülkelerin ekonomilerine kazandırdıkları, katma değerin büyüklüğünden kaynaklanır. Ve ödedikleri vergilerle, verdikleri işlerle, değerlendirdikleri kaynaklarla, ülkelerin ekonomisinde önemli yer tutarlar. Büyük küçük dünyada hiçbir ülke, üretim yapan kuruluşlara, kapılarını kapamayı istemez. Ülkeler sürekli yenilik yapan küresel kuruluşlara, küresel kuruluşlar pazarlarını açan ülkelere önem verirler.

*

Ülkelerde küresel kuruluşların, üretim ve yönetim gücünden yararlanmada, kamu kurumları tarafından desteklenmeleri kadar, denetilmeleri de büyük önem taşır. Bunun için bütün ülkeler, küresel kuruluşlar karşısında yerel kuruluşların haklarını korumaya, yarışma güçlerini artırmaya özen gösterirler. Devletler büyük üreticiler karşısında küçük üreticileri korurlarsa, üretimde paylaşmayı ve yardımlaşmayı özendirirlerse, üretim güçlerini büyütmekte zorlanmazlar.

*

Dünyadaki eğitimsizliğin ve yoksulluğun üstesinden gelmede, çığır açıcı çalışmaları ordusu büyük ülkeler değil, üretim gücü büyük ülkeler yaparlar. Onlar küresel kuruluşları yönlendirirken, destekleme ve denetleme çalışmalarını, dengeli olarak sürdürürlerse, üretim güçlerini zenginleştirirler. Ve geliştirdikleri üretim güçleriyle, sınırsızlaşmanın hız kazandığı Yirmi birinci yüzyılda, ülkeler arası ilişkilerde ve ülkeler üstü kuruluşlarda ağırlıklarını artırırlar.

*

Kayıpları azaltmada geçmişe, kazançları artırmada geleceğe bakanlar başarılı olurlar.

*

Üretimi büyütmenin ilkelerini arayanlar, tarihin bilgelik birikiminde bulurlar.

*

İnsanlara değer vermesini bilenler, her alanda üretimlerini artırırlar.

16 Nisan 2022, 12:46

WASHINGTON VE MOSKOVA YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILIN DAĞILMA YOLUNDA İLERLEYEN ÜÇÜNCÜ VE DÖRDÜNCÜ ROMA'LARIDIR

Bu yazı daha önce 16.04.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Doğu ve Batı dünyası arasındaki çatışmaların, doruk noktasına ulaştığı, Ortaçağ sonrası dünyanın, en büyük silahlı iki gücü Amerika ve Rusya'dır. Pentagon denizleriyle ve karalarıyla, dünyanın her yanına yetişebilecek bir ordunun yönetim merkezidir. Kendisini dünyanın başkenti olarak gören Washington’da, Pentagon Capitol’den beş kat daha büyük bir fiziksel altyapıya sahiptir. Her biri birer yüzen hava ve kara orduları olan uçak gemileriyle, Pentagon dünyanın bütün ülkelerine ulaşacak güçtedir.

*

Pentagon Amerika’nın elinde, her yere yetişen büyük bir çekiçtir. Güç sarhoşu Amerika, dünyadaki her sorunu çekice ihtiyaç duyan bir çivi olarak görmektedir. Bunun için Amerika pek çok ülkede, demokratik yolla seçilmiş yönetimleri, silahlı güçlerle değiştirmenin, sayısız örneğini vermiştir. Yirminci yüzyılda, Nazi Almanya’sında Hitler’in başaramadığını, Amerika başarmıştır. Amerika kare dünyada hedeflerine ulaşmış bir “Nazi İmparatorluğu”dur. Ancak Amerika’nın düşmanları Yahudiler değil Müslümanlardır.

*

Capitol’un emrindeki Pentagon, sürekli barıştan daha çok sürekli savaş için inşa edilmiş, devasa bir uçak gemisine benzer. Amerika için barış, yanında yer almayanları öldürmeye muktedir olmaktır. Terörü devlet politikası haline getiren İsrail’in, dehşet verici boyutlara ulaşan, Müslüman düşmanlığı, Pentagon’un "savaşta herşey mübahtır” diyen “topyekun yıkım” stratejisinden kaynaklanır. Amerika dünyanın, İsrail Ortadoğu’nun silah geliştirme ve deneme merkezidir.

*

Almanya’nın savaş yıllarında, “Avrupa’da Almanya her şeyin üstündedir” ilkesi, Yirmi birinci yüzyılda, “Dünyada Amerika, Ortadoğu’da İsrail her şeyin üstündedir” ilkesine dönüşmüştür. Almanya’nın gurur ve kibir dolu, “güç zehirlenmesi” on iki yıl sürmüştür. Amerika ve İsrail’in Pentagon’un gölgesindeki “silah körlüğü”nün kaç “on iki yıl” süreceğini, bütün dünya merak etmektedir. Onlar ise “önleyici savaş” stratejileriyle, yeni saldırılar planlamakla meşguller.

*

“Terörü önleyici” amaçlı savaş, aslında Amerika’nın, karşısında olan ülkelere, istediği zaman, istediği yerde saldırmak için, geliştirdiği bir savunma stratejisidir. Amerika istemediği yönetimleri, oy atarak değil, kurşun atarak değiştirir. Amerikan yönetiminin en çok sevdiği demokrasi, her önüne gelen seçmenin oy vermediği demokrasidir. Pentagon’un seçmenlerin oylarını sayacak kadar zamanı yoktur. Zaman kazanmak için, oy verecekleri öldürmek, en kestirme yöntemdir. Onlar için en iyi demokrasi Duverger'in kitaplanın isimleriyle söylenirse, "Halksız Demokrasi"dir, en iyi yönetici oylarla değişmeyen "Seçilmiş Krallar"dır.

*

Afganistan'da büyük başaırsızlığa uğrayan Kızıl Ordu'suyla Rusya, Çeçenistan'da, Gürcistan'da, Kırım'da ve Ukrayna'da Amerika'nın yolunu izlemektedir. Onlar Yirminci yüzyılın, dönemlerini tamamlayan, Üçüncü ve Dördüncü Roma'larıdır. Her ikisi de Birinci Roma gibi, dışarıdan değil, içeriden gelen baskılarla dağılacaklardır.

*

Amerika, Rusya ve İsrail başta olmak üzere, dünyadaki bütün saldırgan devletlerinin önünü kesmenin yolu: Anadolu'nun asla batmayan Yunus'u gibi, varlığa sevinmeden, yokluğa yerinmeden, bütün dünyada iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemektir.

*

Küresel ve yerel ekonomik ve siyasal sorunlarının üstesinden gelmek için, kimsenin bilmediği mucizevi bir yöntem yoktur. Savaşsız bir dünya için barış, her alanda savaşı yitire yitire kazanılır. Her savaş yeni bir barışın kapısıdır.

*

Amerika, Rusya ve İsrail durmadan silahlanan ordularıyla, yeni savaşların yükünü daha fazla taşıyamazlar. Çünkü Yirmi birinci yüzyılda cephelerdeki savaşların yükünü, ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir ülkenin çekmesi mümkün değildir.

*

Zamanı gelmiş barışı Pentegon'uyla Amerika ve Kızıl Ordu'suyla Rusya önleyemez. Savaşların pazarlara taşındığı kare dünyada, güzel savaş çirkin barış yoktur. Barış aranır savaş bulunur. İnsan aradığını bulur.

17 Nisan 2022, 12:38

DÜNÜN PARADİGMALARIYLA BUGÜNÜN SORUNLARI ÇÖZÜLMEZ

Bu yazı daha önce 19.12.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Güçlü ekonomik, siyasal ve kültürel atılımlar yapmada, geçmiş yılların paradigmaları, gelecek yılların sorunları olurlar. Thomas Kuhn’nın “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” kitabıyla, gündeme gelen ve benimsenen paradigma kavramı, en geniş tanımıyla yaklaşım, bakış ve görüş anlamına gelir.Her dönemin kendine özgü bir paradigması olur. Geçmişte oluşmaları yıllar alan paradigmalar, son dönemde daha hızlı, neredeyse yıldan yıla değişiyor.

*

Savaş yüzyıllarının barış yüzyılarına dönüştürülmesi, hayatın bütün alanlarında canlılıkların korunması, paradigmaların sürekli zenginleştirilmesine bağlıdır. Süreklilik ve bütünlük içinde, düşünce ve eylem dünyalarına, yeni açılımlar kazandıran toplumlar, hiçbir alanda güçsüz düşmezler. Onlar geçmişin yöntemleriyle, geleceğin sorunlarının çözülmeyeceğini bilirler, yerel ve küresel sorunların üstesinden gelmede, yeni yöntemler geliştirirler.

*

Kısa bir süre de olsa, birbirleriyle görüşmeyen, tekrar bir araya geldiklerinde, birbirlerine dikkatle bakan Japonlar dünyaya, “kai” değişim “zen” iyi anlamına gelen, sürekli iyileştirme çalışması olan, “kaizen” kavramını armağan ederler. Nasıl Anadolu’da, damlaya damlaya göl olur denilirse, Japonya’da iyileşe iyileşe, en iyi olunur denilir. Müslümanların İki günü birbirinden farklı kılma gayreti ve çoşkusu, Japonya’da kaizen kavramıyla anlatılır.

*

Üretimlerini ve yönetimlerini yıldan yıla iyileştirmesini bilen ülkeler ve kuruluşlar, dünyadaki siyasal çalkantılardan ve ekonomik krizlerden, büyük yaralar almadan, en az kayıpla çıkmasını başarırlar. Bunun için dünyadaki değişmelerini, çok yakından izlemek ve geç kalmadan uyum sağlamak, bütün ülkeler, bütün kuruluşlar için, hayati önem taşır.Yarışın gerisinde kalanlar, hayatın dışında kalırlar.

*

Dünyada Yönetim ve Üretim Bilim’lerinin öncülerinden Peter Drucker,”Post Industrial Society” isimli kitabında, gelecekteki gelişmeleri önceden tahmin ederek,bütün kuruluşların, bütün kurumların, yaptıkları her şeyden vazgeçmeleri konusunda, hazırlıklı olmaları uyarısını yapar. Artık nerede olurlarsa olsunlar, ülkeler ve kuruluşlar, her şeyin çok hızlı değiştiği dönemde, bildiklerini unutmak, dün dünde kaldı demek zorunda kalırlar.

*

Yirmi birinci yüzyılda bütün dünya, iğnenin gözünden geçer gibi, bir darboğazdan geçiyor. Ancak iğnenin gözü mü büyüyecek, yoksa dünya mı küçülecek, kimse önceden bilemiyor. Bu yüzden Aldous Huxley, “Gelecek hakkında tek bildiğimiz, kesin olarak bilmediğimizdir” diyor. Bunun için iğneye ve dünyaya zarar vermeden, insanlığı düzlüğe çıkaracak, yeni üretim ve yönetim öncülerini, bütün dünya dört gözle bekliyor.

*

Dünyayı geçmiş geçmeden, gelecek gelmeden, geleceği okumasını bilen bilge insanlar değiştirirler.

*

Sıradışı olanlar geleceğin kapısında, bestelenmemiş şarkıların nağmelerini duyarlar.

*

Bütün ülkeler bilgelik için, geçmişe bakarken, bilgi için geleceğe bakarlar.

18 Nisan 2022, 11:53

ADİL YÖNETİM HER ALANDA SÜREKLİ YENİLENME ARAYIŞIDIR

İlk insandan bu yana, bütün insanlığı kucaklayan Müslümanlar, yönetimde adalet başta olmak üzere, değişmeyen değerleri savunma yolunda, canları pahasına doğruların yanında yer alırlar. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, her zaman geçerli doğrular, değişmeyen değerler olarak görülür. Tarihlerinin her döneminde, Müslümanlar değişen araçlarla, değişmeyen amaçları birbirinden ayırmasını bilirler.

*

Toplumlarda hayatın canlılığının, sürükleyici gücü olan dinamiklerin başında, değişmeden gelişmesini bilmek gelir. Bu yüzden bütün yüzyıllarda, gelişim sürecini yönetmesini bilen toplumlar, sürekli yenilenerek, en uzun ömürlü devletleri kurarlar. Her dönemde güçlü yönetimler, insanları zorlamadan, özendirerek gelişmenin yolunu açarlar. Hiçbir toplumda zorla gelişme olmaz. Bunun için Anadolu’da, zorla güzellik olmaz denilir.

*

Doğruluğun, iyiliğin, güzelliğin, toplumların bütün kesimleri tarafından benimsenmesi ve çoğunluğun desteğini alması, Demokratik yönetimlerin temelini oluşturur. Bilgelerin vurguladığı gibi, dünyada sağduyu bütün insanlara eşit olarak verilir. Genç, yaşlı her yerde, her insanın ortak sağduyusu, doğruyu yanlıştan, iyiliği kötülükten, güzelliği çirkinlikten ayırır. Çoğunluğun görüşü icma, bütün yönetimlerinin dayandığı, ana yöntemlerin arasında yer alır.

*

Demokratik ilkelerle ekonomik ilkeler, hayatın iki ana gerçeğini oluştururlar. Devletler yönetimde Demokratik ilkelerden, ne kadar uzaklaşırlarsa, o kadar Otokratik ilkelere yaklaşırlar. Dünyanın bütün ülkelerinde, çoğunluğun sesinden daha çok, azınlığın sesine kulak veren yönetimler, insanların üretim çoşkularının, dinamitlenmesine yol açarlar. Bütün ülkelerde Demokratik ilkelerin çiğnenmesinin peşinden, ekonomik ilkelerin çiğnenmesi gelir.

*

İslam medeniyeti her dönemde, iki dünyayı birbirinden ayırmadan, bütünleştiren medeniyet olur. Bunun için Müslümanların, yüzyılların sınavından geçmiş,yönetime ve üretime ilişkin, her dönemde geçerlililiklerini koruyan kuralları ve değerleri oluşmuştur. Bu yüzden “Medine Demokrasisi”nin ve “Medine Ekonomisi”nin temelleri, “Atina Demokrasisi”nin ve “Atina Ekonomisi”nin temellerinden, çok daha güçlüdür ve çok daha kuşatıcıdır.

*

Medine’ye Hicret’ten sonra, yüzyılı bulmayan bir zamanda Müslümanlar üç kıtada, Buhara’dan Kurtuba’ya uzanan çok geniş bir coğrafyada, hiçbir alanda zora başvurmadan, adil yönetimin, adil üretimin, adil paylaşımın, en güzel örneklerini verirler. Müslümanlar herkesin hayatı dokunulmazdır, herkesin inancı kendinedir diyerek, baskıcı Otokratik yönetimlerin değil, paylaşımcı Demokratik yönetimlerin ilk öncüleri olurlar.

*

Köklü ve güçlü Demokrasilerin, dünyaya barış getirmelerinde, Roma hukukundan önce, isyan hukukunun ilkelerini, ortaya koyan ve temellerini atan, Mekke hukuku önem taşır.

*

Siyasal sınırların önemini yitirdiği dünyada, bütün ülkeler çok geçikmeden Otokratik yönetimlerden, Demokratik yönetimlere geçmek zorundadırlar.

*

Yönetimde ve üretimde çoğunluğun, görüşlerine saygı gösterenler, hiçbir zaman şiddet yanlılarının tuzaklarına düşmezler.

19 Nisan 2022, 12:03

KATILIMCI DEMOKRATİK YÖNETİM ARAYIŞINDA ÖLEN ATİNA’YI BIRAKMAK YAŞAYAN MEDİNE’YE BAKMAK

Seküler dünyada kutsal değerlerin, gündemden düşürülmesiyle oluşan siyasal yapılanmalarda, Demokratik kuralların zenginleştirilmesi, Demokratik kurumların geliştirilmesi, bütün ülkelerin karşı karşıya oldukları, sorunların başında geliyor. Dünyanın her ülkesinde, seçmensiz Demokrasi isteyen yöneticiler, güvenlik sorunlarını büyüterek, Katılımcı Demokrasinin kuralları bir yana, Temsili Demokrasinin kurallarını askıya alıyorlar.

*

Atina demokrasisinin öncülüğün yapan Batı ülkeleri, Batılı olmayan ülkelerdeki Demokratik hareketleri desteklemedikleri gibi, dünyadaki bütün Otokratik yönetimlerin, elindeki doğal kaynaklardan yararlanmak ve silah satışlarını artırmak için, dayatmacı devletlerin en büyük destekçileri oluyorlar. Aydınlanma döneminden beri, Demokratik kurumları ve kuralları geliştirmeye çalışan Batı ülkeleri, hep kendilerine Demokrat olma peşindeler.

*

Dünyada yalnızca Doğu ülkelerinin seçmenleri değil, Batı ülkelerinin seçmenleri de, bütün kurumlarıyla, bütün kurallarıyla, kusursuz işlerlik kazanmış, Demokratik yönetimler istiyorlar. Gecelerin gündüzlere dönüştüğü, gizliliğin olmadığı, sosyal medyadan yararlananların, sayılarının milyarları aştığı kare dünyada, seçilenlerin değerleriyle birlikte, seçenlerin değerleri de belirleyici bir güç ve vazgeçilmez bir önem kazanıyor.

*

Demokratik kuralların işlevlerinin ve Demokratik kurumların görevlerinin, açık seçik olarak ortaya konulması, gerekli olmakla birlikte hiçbir zaman yeterli olmuyor. Dünyanın neresinde olursa olsun, Demokrasi hukukla, hukuk kurumlarla güç ve üstünlük kazanır. Devlet kurumlarındaki dayatmaların üstesinden, yalnızca seçmenlerin yanında yer alan, bağımsız ve tarafsız hukuk gelir. Yöneticilerin üstünlüğü değil, hukukun üstünlüğü olur.

*

Ülkelerde seçilenler kadar, seçenlerin de oldukları gibi görünmeleri, göründükleri gibi olmaları, Demokratik kuralların ve Demokratik kurumların, her zaman en büyük güvencelerini oluşturur. Onlar dünyanın her yanında geçerli, değerleriyle değersizliklerin, ilkeleriyle ilkesizliklerin üstesinden gelmeyi bilirler. Onların en büyük sermayeleri dürüstlükleridir, düşüncelerinde ve eylemlerinde, kuralsızlığa, ilkesizliğe yer vermezler.

*

Dünyada Katılımcı Demokrasiye, yeni açılımlar, yeni boyutlar kazandırmak, her ülkenin en başta gelen, en önemli sorunudur. Yirmi birinci yüzyılda bütün ülkeler, kendilerinden olmayan insanlara ve etik ilkelere önem vermeyen, Atina toplumundan uzaklaşırken, yönetenleriyle, yönetilenleriyle, insanlar arasında ayrım gözetmeyen, güncelliklerini yitirmeyen, temel haklara ve ana özgürlüklere özen gösteren, Medine toplumuna yaklaşıyorlar.

*

Dünya Demokrasileri, Atina’nın tek boyutlu seküler değerlerden daha çok, Medine’nin çok boyutlu kutsal değerlerini istiyor.

*

Dünyadaki Demokrasilerin başarısında, Atina’nın ölü geçmişi değil, Medine canlı geçmişi belirleyicilik kazanıyor.

*

Yirmi birinci yüzyılın Demokrasilerini, yazılı yasalardan önce, yazılı olmayan değerler canlı tutarlar.

20 Nisan 2022, 12:08

ÜLKELERİ DÜNYANIN ÖNDE GELEN DEVLETLERİ ARASINA ÜRETMESİNİ BİLEN KURUMSALLAŞMIŞ KURULUŞLARI TAŞIRLAR

Bir ülkenin siyasal ve ekonomik gücü, büyük ölçüde nüfusunun büyüklüğüyle birlikte, kuruluşlarının sayısından ve kalitesinden kaynaklanır. Nüfusları yeterli ve kuruluşları güçlü olan ülkelerin, uluslararası ilişkilerde ağırlıkları,her zaman çok ve büyük olur. Ülkelerin topraklarıyla birlikte, kuruluşlarının büyüklüğü yanında, büyük nüfusları yoksa, devletler arasındaki sorunların çözülmesinde, yönlendirici ve etkileyici ağırlıkları olmaz.

*

Ülkelerin ekonomik güçleriyle, nüfuslarının büyüklüğü arasında, her zaman doğru orantılı bir bağıntı yoktur. Buna karşılık kuruluşlarının üretim güçleriyle, ülkelerin ekonomik ve kültürel güçleri arasında, doğru olumlu bir bağıntı vardır. Çin’in, Hindistan’ın ve Endonezya’nın nüfusları büyük, ancak ekonomileri nüfusları gibi büyük değildir. Almanya, İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya, göreceli olarak küçük olan nüfuslarıyla, ekonomileri büyük olan ülkeler, arasında ilk sıralarda yer alırlar.

*

Ekonomik güç, nüfusun büyüklüğünden daha çok, kuruluşlarının ürettikleri ürünlerin ve hizmetlerin kalitesine bağlıdır. Almanya ve Japonya İkinci Dünya Savaşında, yerle bir olmalarına rağmen, kaliteli ürünler ve hizmetler üreten kuruluşlarıyla, savaşların yol açtıkları yıkıntılar arasından, büyük bir ekonomik güç olarak, ayağa kalkmayı başarmış iki ülkedir. Onların ekonomik başarıları, toplumun bütün kesimlerinde, etkisini gösteren kuruluşlarından kaynaklanmıştır.

*

Doğal kaynak zengini Müslüman ülkelerin, üretim güçsüzlüğü kuruluşlarının yetersizliğinden gelmektedir. Ülkelerin üretim gücü büyük kuruluşları yoksa, nüfuslarının büyüklüğü, topraklarının genişliği ve yeraltı kaynaklarının zenginliği, ekonomik patlamaya yol açmaz. Ekonomide üretimim sürükleyici gücü, kendilerini sürekli yenilemesini bilen, dünya ürünleri üreten küresel kuruluşlardır. Tarihin her döneminde güçlü devletler, kuruluşları güçlü olan ülkeler olmuştur.

*

Müslüman ülkelerde üretimi artırmanın yolunu, birikimlerini paylaşarak zenginleştiren, zenginleştirerek paylaşan kuruluşlar açacaktır. Onların başarılı olmaları, her şeyden önce kuruluşlarını her türlü bilgi birikiminin, büyük bir cömertlikle paylaşıldığı, küyerel bir kuruluşa dönüştürmelerine bağlıdır. Kuruluşların bilgi ve bilgelik birikimleri, paylaşılmadan serpilip zenginleşmez. Birikimleri paylaşma kültürü, ekonominin azalan verimler yasasına tabi değildir.

*

Paylaşma kültürü paylaşıldıkça, yeni açılımlar ve yeni zenginlikler kazanır. Paylaşmasını bilmeyen kuruluşlar, kendileriyle birlikte çevrelerini değiştiremezler. İster siyasal, ister ekonomik ve ister kültürel olsun, hiçbir kuruluş öğrenmeden ve öğrendiğini paylaşmadan, uzun dönemde ayakta kalamaz. Ekonomik ve kültürel birikimlerini paylaşmayan kuruluşların, yalnızca kendi birikimleriyle, yeni ürünler, yeni hizmetler ve yeni bilgiler geliştirmeleri mümkün değildir.

*

Ülkelerin gelecekleri kuruluşlara kazandırdıkları, paylaşma kültürüyle güvence altına alınır.

*

Dünyanın her yerinde, bilgi ve bilgeliğe dayanan, paylaşma kültürü, bilgelerle kazanılır.

*

Paylaşmayla büyütülen, bilgi ve bilgelik ağacının, meyvalarından herkes yararlanır.

20 Nisan 2022, 17:20

''HER MEDENİYET ÖLÜR YALNIZCA HAKİKAT MEDENİYETİ ÖLMEZ'' yazımla katkıda bulunduğum güzel sayı

''HER MEDENİYET ÖLÜR YALNIZCA HAKİKAT MEDENİYETİ ÖLMEZ'' yazımla katkıda bulunduğum güzel sayı. ŞEREF AKBABA'yı ve RECEP GARİP'i kutluyorum. YAHYA KEMAL bir medeniyet şairi, SEZAİ KARAKOÇ bir medeniyet düşünürüdür. Medeniyetlerin savaştığı Yirmi birinci yüzyılda medeniyet tartışmaları çok önemli olacaktır.

21 Nisan 2022, 12:15

ÜRETİM GÜÇSÜZLÜĞÜNÜN ÜSTESİNDEN EĞİTİMİM YAŞI VE YERİ OLMAZ DİYEN ÖĞRENME SEVDALISI İNSANLARLA GELİNİR

Bu yazı daha önce 26.09.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Geleceğin dünyasında bütün ülkelerin saygınlığı, bugünden eğitime yaptığı yatırımlardan kaynaklanacaktır. Gelecek kuşaklara bırakılacak en büyük miras, bütün ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel zenginliklerine, yeni boyutlar kazandıran, öğrenmesini öğreten, kurumsallaşmış eğitim kuruluşlarıdır. Dünyanın eğitim sermayesini büyüten kuruluşlar, uzun dönemde ülkeler arasındaki, dostluk bağlarını güçlendirirler.

*

İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikimini zenginleştirme, ömür boyu devam eden kesintisiz bir eğitim alanıdır. Öğrenme ve öğretme sürecinde eğitim birikimi, bilime ve teknolojiye dönüştüğü kadar, kültüre ve sanata dönüşür. Ülkeler toplumlarının eğitim birikimlerini ne kadar zenginleştirirlerse, ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini o kadar büyütürler. Her alanda gelen günü, geçen günden daha verimli kılmak, bir sermaye işi değil, bir bilgi işidir.

*

Dünyada eğitim alanında, büyük bir dönüşümler yaşanmaktadır. Gençler lise yıllarında, bir konuyu projeye dönüştürerek, elle tutulur, gözle görülür bir ürün, bir hizmet ve bir bilgi üretmenin, kendileriyle birlikte, çevrelerini nasıl değiştirdiğini, üretim sürecine katılarak öğrenmektedirler. Yeni kuşaklar eğitim kurumlarından, kendilerine kamu kuruluşlarının kapılarını açmalarından daha çok, projelerini gerçekleştirmenin yollarını öğretmelerini istiyorlar ve bekliyorlar.

*

Eğitime yapılan yatırımlarla, Türkiye ekonominin bütün sektörlerinde, katma değeri yüksek ürünler ve hizmetler üreterek, Avrupa’nın Çin’i ya da Hindistan’ı değil, Asya’nın Almanya’sı ya da İngiltere’si olmayı hedeflemelidir. Bunun için hem üniversitelerde, hem liselerde öğrenci ve öğretici projelerini destekleyen, yeni kurumlar oluşturularak, yenilikçi atılımların desteklenmesi, büyük önem taşımaktadır. Dünyanın her yerinde, işsizlik eğitimsizlikten kaynaklanır.

*

Türkiye’nin bütün şehirleri ve kazaları, teknik liseler ve teknik üniversitelerle donatılmalıdır. Yeni kuşaklar Avrupalılar gibi tüketmesinden önce, Avrupalılar gibi üretmesini öğrenmelidirler. Türkiye’nin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısını, üretmenin coşkusunu duyanlar dönüştüreceklerdir. Dünyanın bütün ülkelerinde üretmediklerini tüketmeyenler, üretmeden tüketenlerden her zaman daha güçlü olmuşlardır. Üretimsizlik bütün toplumlarda krizlere yol açar.

*

Üreten el olmanın yolu, sürekli ve düzenli eğitimden geçer. Ömür boyu eğitimde öğretenlerin eğitimi, öğrenenlerin eğitiminden daha can alıcıdır. Sürekli eğitimde öğretenler profesyonel öğrenci, öğrenciler amatör öğretendirler. Sürdürülebilir eğitim olmadan, sürdürülebilir üretim olmaz. Eğitim birikim ister, birikim derinlik ister. Erdem bilgiyi bilgelikte içselleştirmektedir. Erdemli insanlar için, toplumsal kazançlar, kişisel kazançlardan daha önce gelir.

*

Öğrenmesini öğrenmede, bir alanda her şeyi, her alanda birçok şeyi öğrenmeye önem verilir.

*

Sağlıklı ekonomilerde insanlar, yoksullar gibi tüketirler, varlıklılar gibi üretirler.

*

Toplumlar her alanda tüketirken geme, üretirken mahmuza ihtiyaç duyarlar.

22 Nisan 2022, 13:20

EKONOMİNİN HER ALANINDA FİLLERİ PİRELERE DÖNÜŞTÜRMEK

Ekonomi kültürü, bilim ve sanat birikimi gibi, tarihin derinliklerinden süzüle süzüle gelmektedir. Dünyada ekonomi kültürü, bilimlerin hepsinden daha eski, bir tarihsel geçmişe sahiptir. Üretimin ve tüketimin olmadığı yerde, insan ve toplum olmaz. Toplumun olmadığı yerde kültür, ekonomi ve bilim olmaz. Bütün toplumlarda, fiziksel üretimin olduğu kadar, kültürel üretimin öncüleri ekonominin üreten elleridir.

*

Ekonomik hayatta gelir ve gider üretimle ortaya çıkar. Toplumda herkesin gelirleri ve giderleri vardır. Üretim gücünü büyüterek, sağlıklı bir toplumsal doku, dengeli bir ekonomik yapı oluşturmada, ortaklık kültürü bağlayıcı ve bütünleştirici bir işlev yüklenir. Devlet bağımlısı olmak, Anadolu insanının birlikte, çalışma kültürünü yoksullaştırmıştır. Ortaklık kültürü gelişmeyen toplumlarda, çalışma yaşına gelen herkes, güvenliği bir devlet kuruluşunda görev almada bulur.

*

Ekonomide devletin ağırlıklı olmadığı toplumlarda, bir aile gibi çalışan küçük kuruluşlar, büyük kuruluşlardan daha hızlı büyürler. Küçük kuruluşlarda insanlar, gelişmelere uyum sağlamada, daha başarılı olurlar. Onlarda büyük kuruluşların, hareket alanlarını sınırlayan kurallar yoktur. Charles Handy’nin değerlendirmesiyle, kuruluşlar dünyasında, büyükler fillere, küçükler pirelere benzerler. Küresel pazarlarda pireler, fillerden daha hızlı hareket ederler.

*

Devletin ekonominin her alanında üretime el atmasıyla, kamu kuruluşları filler gibi büyürerek, esneklikleriyle birlikte, üretici güçlerini yitirirler. Ülkeleri yoksullaştıranlar, esnek davranmasını ve risk almasını bilen, küçük kuruluşlar değil, kurallara boğularak, esnekliğini ve üretkenliğini yitiren, büyük kuruluşlardır. Bütün ülkelerde büyük kuruluşlar, etik ilkeleri ve ekonomik yasaları umursamayan hantal yapılarıyla, ülkelerin üretici güçlerine, en büyük darbeyi vururlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, ekmeğini taştan çıkaran, küçük kuruluşların çoğalması, ortaklık kültürünün gelişmesi için, büyük devlet kuruluşlarından önce, küçük millet kuruluşlarına önem verilmektedir. Dünyanın büyük devlet kuruluşlarında çalışanlar, yenilik yapma yetenekleriyle birlikte, uzun dönemli düşünme güçlerini yitirirler. Ülkelerin üretim güçlerini büyütmelerinin, önündeki engellerin başında, yönetimlerin arka bahçeleri olan, büyük devlet kuruluşları gelir.

*

Ülkelerin gelecekteki başarıları, kusursuz üretim yapmanın coşkusunu duyan, üretmeyi en büyük erdem olarak gören, birlikte çalışmasını bilen, küçük kuruluşlardan kaynaklanacaktır. Onlar kuruluşlarındaki, olumsuzlukları azaltmaktan daha çok, olumlulukları çoğaltmak için, birbirleriyle yardımlaşmasını bildikleri gibi, sorunlarını birlikte çözmesini bilirler. Bütün ülkelerin ekonomisini, arı kovanı dinamiğine sahip olan, küçük kuruluşlar ayakta tutarlar.

*

Kuruluşlarda küçük eylemler, bütünde büyük üretim artışlarına yol açar.

*

Üretim gücünü çalışanların, bildikleri yanında, yaptıkları artırır.

*

Kovanlarda çiçekleri, arılar bulur, bal birlikte yapılır.

23 Nisan 2022, 11:35

DOLARLARDAN DAHA ÇOK DEĞERLERİN ÖNEMLİ OLDUĞU DÜNYADA YARIN KAPILARINI BUGÜNDEN HAZIRLANANLARA AÇAR

Türkiye’nin Batı dünyasının çevre ülkesi konumundan çıkarak, Doğu dünyasının merkez ülke konumuna yükselmesi bekleniyor. Türkiye Türk ve İslam dünyasına öncülük yaparak, her alanda yeni dönüşümlere yol açacak çalışmalar yapıyor. Türkiye’deki bütün kurumlar, bütün kuruluşlar, ordular gibi hiyerarşik yapılanmalardan, orkestralar gibi yatay yapılanmalara geçerek, üretim güçlerini büyütmeye, dünya pazarlarına açılmaya büyük önem veriyorlar.

*

Dikey bütünleşmeden daha çok, yatay bütünleşmenin önem kazandığı dünyada, katılımcı demokratik yönetim geleneği oluşturan, paylaşımcı ekonomik yapının temellerin atan, temel haklara ve ana özgürlüklere saygı gösteren ülkeler, sürükleyici bir işlev yükleniyorlar. Dünyanın her yanında insanlar, pek çok yeni şeyi öğrenmek, pek çok eski şeyi unutmak zorunda kalıyorlar. Her ülkede dünden yarına, yol gösterici, ışık tutucu yeni yatırımların temelleri atılıyor.

*

Bugünden yarına giden kestirme, düz bir yol bilinmiyor, her ülke kendine en uygun, en iyi yolu bulmaya çalışıyor. Bunun için dünün küllenmesini önleme, ateşinin koruma, dünün küllerinin değil, ateşini bugüne taşıma, yarına giden yolların açılmasında, en önemli aşamayı oluşturuyor. Hiçbir ülkenin yarını, açıkca göremediği dünyada, yarına giden kolay yol arayanlar, gidilecek yol açamadıkları gibi, açılmaya çalılışılan yolların da önünü kesiyorlar.

*

Bugünden yarına giden yolda, Rowan Gibson’nın “Geleceği Yeniden Düşünmek” kitabında, oluşmakta olan dünyayı anlamaya çalışan, değişik alanın öncüleriyle yaptığı konuşmalarda, yarın dünün devamı olarak görülmüyor. Bu yüzden bugünden yarına giden, bilinen bir yolun olmadığı dünyada, bütün ülkelerde yarının kapılarını açacak yollar aranıyor. Ülkeler geçmişin üretim araçlarını unutarak, geleceğin üretim araçlarını geliştirmeye çalışıyorlar.

*

Dünün ulaşılmak istenen amaçlarıyla, bugünün ulaşılmak istenen amaçları arasında büyük farklılıklar gözlenmezden, araçları arasında arasında büyük farklılıklar gözleniyor. Bunun için dünün araçlarının unutulması, amaçlarının unutulmaması büyük önem taşıyor. Çünkü dün önemli olan araçlar, bugün önemlerini yitiriyorlar. Ülkelerin dünden bugüne gelmelerinde yollarını açan araçlar, yarına gitmelerinde yollarını kapatıyorlar.

*

Dünün dünyasını Batı dünyası yönlendirirken, yarının dünyasını Doğu dünyası yönlendiriyor. Gelen yarınlar, geçen yarınların bilinen araçlarını değil, bilinmeyen araçlarını istiyorlar.Dünün binlerce arabanın aktığı bilinen otoyollarının yerini, binlerce insanı taşıyan deniz ve hava yolları alacağı için, dünün arabaları önemsizleşiyorlar. Bu yüzden araçlar hızla değişirken, Peygamber’lere ve kutsal Kitap’lara dayanan değişmeyen amaçlar belirleyicilik kazanıyorlar.

*

Yarının bilinmeyen ekonomik,siyasal ve kültürel dönüşüm yolunda, kutup yıldızı işlevini, araçlardan daha çok amaçlar yükleniyor.

*

Geleceğin üretim ve yönetim dünyasını geçmişte nasıl yapıldığı değil, gelecekte nasıl yapılacağı belirliyor.

*

Dünün başarı kaynağı çok yenileri, yarının başarısızlık kaynağı, çok eskileri oluyorlar.

24 Nisan 2022, 12:02

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA DÜNYANIN BARIŞIN GÜVERCİNLERİ SAVAŞIN KARTALLARINDAN ÇOK DAHA GÜÇLÜ OLURLAR

Tarihin hiçbir döneminde barışın yolları, savaşçılarla açılmadı. Dünya tarihinde bütün ülkeler, barışı dinamitleyen savaşçıların kışkırtmalarıyla, birbirleriyle sürekli savaştılar. Dünyada savaşa son veren kalıcı bir barışa ulaşılamadı. Savaşın toplumlara yüklediği çok boyutlu maliyeti hesaplayan, matematiksel bir yöntem geliştirilemedi. Savaşlar barışın cephelerde silahlarla devamı olarak görüldü.

*

Amerikalı yazar Ernest Hemingway, ''Silahlara Veda'' isimli romanında, İkinci Dünya Savaşı'nın Avrupası''nda, cephe gerisindeki savaşın, toplumların, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatlarını, nasıl yerle bir ettiğini, sürükleyici bir dille yazıya döker. Her savaş, toplumların dış dünyaları gibi, iç dünyalarında da, büyük yıkımlara yol açar.

*

Hemingway, Avrupa''da milyonlarca insanın hayatını yitirdiği, İkinci Büyük Savaş'tan sonra, silahlara veda edilir, diye ümit etti. Onun ümitleri boşa çıktı. Dünyanın hiçbir yerinde, savaşsız bir ülke beklentisi gerçekleşmedi. İnsanlık, kötü barışın olmadığı gibi, iyi savaşın da olmadığını, bir türlü anlayamadı. Bu yüzden, dünyanın her yerinde; savaşlar, domino etkisiyle genişleyerek, devam ediyor.

*

İnsanlar, bugüne kadar devletler arasında ve ülkeler içindeki savaşlardan ders alarak, savaşların kazananları ve barışların da kaybedenleri olmadığını öğrenemediler. Kore''de, Vietnam''da, Pakistan''da, Irak''ta, Afganistan''da tarafların toplam kayıpları, toplam kazançlarından çok daha büyük oldu. İnsan hayatının hiç önemsenmediği, yakıp, yıkmanın milliyetçilik olduğu bir dünyada, milyonlarca insan öldü.

*

Bütün ülkeler savaşa hazırlandıkları gibi, barışa da hazırlanmalıdırlar. Her ülke savaşa ayırdığı kaynaklardan, çok daha fazlasını barışa ayırmalıdır. Savaş kültüründen öne barış kültürüne yeni boyutlar kazandırmadan, silahlara veda etmek mümkün değildir. Dünyanın silahlara veda etmesi için, her ülkede savaş edebiyatından önce barış edebiyatı zenginleştirmeli ve dostluk kültürüne ağırlık verilmelidir.

*

Savaş öncesinde Tahran, Beyrut, Bağdat, Şam, Kudüs, Saraybosna, Mostar ve Kabil dünyanın yaşanabilir şehirleri arasında yer alıyorlardı. Onlar savaşlarda, bütün zenginliklerini bir bir yitirerek, büyük mezarlıklara dönüştüler, göç alırken göç vermeye başladılar.Irak'ta, Çeçenistan'da, Suriye'de, Afganistan'da, Yemen'de yaşananları, Ukrayna yaşıyor.

*

Abdulkadir Es Sufi seksenli yılların başında, Norwich''te yaptığı bir konuşmasında, Kuveyt takımını Dünya Kupası''nda görünce, ''Futbol olan yerde kültür, banka olan yerde ekonomi felç olur'' demişti. Savaşlar ekonomik ve kültürel yıkımlara yeni boyutlar kazandırdılar.

*

Savaşların kazananları, barışların kaybedenleri olmayan, düz kare dünyada, kültür de, ekonomi de savaşa değil, barışa odaklanmalıdır. Yeni dünya silahlı güçlerin savaştığı değil, silahsız güçlerin yarıştığı bir dünyadır.

*

Yirmi birinci yüzyılda, cephelerdeki çatışmalar, pazarlardaki yarışmalara dönüştürülmezse, Washington, Moskova ve Pekin de çok kısa zamanda yerle bir olur.

25 Nisan 2022, 11:53

DÜNYADA HAKSIZLIKLAR VE YOLSUZLUKLAR HESAP VERMEK ZORUNDA OLAN DEMOKRATİK YÖNETİMLERLE ÖNLENİR

Dünyada ülkeler Amerikalılar gibi üretmeden, tüketimde Amerikalılardan geri kalmamak için, birbirleriyle yarışıyorlar. Hollywood kültürünün yaygınlaşmasıyla, dünyanın her yanında, Amerikalıların tüketim kalıpları benimseniyor. Ancak bütün kıtalardaki otokratik ülkeler, hantal devlet yapılarıyla, sürekli silahlanan ordularıyla, Amerikalıların tüketim kalıplarını benimsemede gösterdikleri başarıyı, üretim kalıplarında yakalayamıyorlar.

*

Müslüman ülkeler başta olmak üzere, bütün ülkelerde devlet kurumları ve kuruluşları, harcamalarında ve gösteriş yatırımlarında, dünyada üretim gücü en yüksek olan Amerika’dan hiç geri kalmazlar. Üretim düzeyi düşük ülkelerin, yönetimlerinin ve devlete dayanan kuruluşlarının, çokkatlı binaları üretim düzeyi yüksek ülkelerin, büyük binalarını aratmıyor. Her ülkede devlet en büyük işveren olduğu için, devlet bağımlılığı ileri boyutlara ulaşıyor.

*

Haksız ve kolay kazanç sağlamak için, devlet kaynaklarına el koymanın peşinde koşmak, yapılan yolsuzluklarla, küçük bir azınlığı zenginleştirirken, büyük bir çoğunluğu yoksullaştırır. Yolsuzluk toplumun bütün kesimlerinin yararlandıkları pastayı büyütmekten daha çok, devlet ihalelerini kapma yarışlarına hız kazandırır. Vurguncuların olduğu yerde, haksızlık ve yolsuzluk, haksızlığın ve yolsuzluğun olduğu yerde soyguncular eksik olmaz.

*

Üretim gücünün büyütülmediği ülkelerde, demokrasiler Kleptokrasilere dönüşür. Demokrasilerde ülkeleri seçmenlerin seçtikleri seçilenler yönetirken, Kleptokrasilerde seçilenlerin seçtikleri kişiler ve kuruluşlar yönetir. Yolsuzluğa bulaşan yönetimlerde kamu ve güvenlik kuruluşlarıyla elele veren kişiler, kuruluşlar, ekonominin her alanında sağladıkları ayrıcalıklarla, haksızlıkları ve yolsuzlukları, akıl almaz boyutlara ulaştırırlar.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, güçlü paranın zayıf parayı pazardan kovması gibi, Kleptokrasilerde nitelikli hırsızlar, dürüstlükten uzaklaşmayan yöneticileri, bulundukları kurumlardan ve kuruluşlardan kovarlar. Demokrasiden uzaklaşan yönetimlerin hepsinde, dürüst yöneticiler önemsiz yerleri, dürüst olmayanlar önemli yerleri tutarlar. Demokrasilerde yetenekli, Kleptokrasilerde yeneneksiz, yöneticiler geçer akçe olurlar.

*

Dünyanın her ülkesinde haksızlıklıklar ve yolsuzluklar görülür. Ülkelerin üretim güçlerinin büyüklüğüne göre, haksızlıkların ve yolsuzlukların boyutları değişir. Ancak yasaların yönetenler için değil, yönetilenler için olduğu Kleptokrasilerde, haksızlıklar ve hukuksuzluklar inanılmaz boyutlara ulaşarak, uluslararası sorunlara dönüşür. Demokrasilerin Kleptokrasilere dönüşmemeleri için, bütün ülkelerde aydınlara büyük görevler düşer.

*

Demokrasilerde çok katılımla, oyları tartmadan saymada, değerini bulması sağlanır.

*

Demokrasiler görüşlere saygı gösterek, eleştirilere önem vererek güç kazanırlar.

*

Ülkelerde Katılımcı Demokrasiler, seçenlerle seçilenlerin toplamından oluşur.

26 Nisan 2022, 13:41

ORUÇ AYLARININ SONUNDA BAYRAMLAR BAYRAMINA ÜRETMESİNİ VE PAYLAŞMASINI BİLENLER ULAŞIRLAR

Oruç ayları sonu bayram olan aylardır. Oruç aylarında ekilenler, bayram günlerinde biçilirler. Bu yüzden, oruç ayları yardımlaşmanın, dayanışmanın ve paylaşmanın ileri boyutlara ulaştığı aylardır. Oruç aylarında, kazanılan bilgiler, verilen hizmetler ve üretilen ürünler paylaşılırlar. Bayram günlerinde kapılar, gönüller, sofralar herkese açılırlar. Oruç ve bayram günlerinde, karşılık beklemeden verenlere, karşılıksız verilir.

*

Bayramla bütünleşen oruç günlerinde, iki kere iki dört değil, yirmi dörttür. Çünkü, oruç aylarında paylaşılanlar, büyük bir hızla çoğalırlar, zenginleşirler, yeni boyutlar kazanırlar. Oruç ayları, bereket aylarıdır. Oruç ayları, rahmet aylarıdır. Oruç aylarında gökyüzünün rahmet ve bereket kapıları, sonuna kadar açılırlar. Yağmurların toprakları canlandırdıkları gibi, oruç ayları ekonomileri canlandırırlar.

*

Oruç ayları paradan para kazanılan sanal ekonomi ayları değil, ürün ve hizmet üretiminden para kazanılan reel ekonomi aylarıdır. Oruç aylarında ekonomik hayat, insanların gözlerinden daha çok karınlarını doyurmaya odaklanır. Bütün boyutlarıyla ekonomik hayat, oruç aylarında, diğer aylarda görülmeyen, bir büyüklüğe ulaşır. Şehirler, kimseyi dışlamayan, geniş bir iftar sofrasına dönüşürler.

*

Anadolu insanı, dünyada oruca ve oruçluya saygı gösterilen şehirleri vatanı olarak görür. Bunun için, bütün bir Türkiye, yerel yönetimleriyle, gönüllü kuruluşlarıyla, oruç tutulan her yerde, herkese açık iftar ve bayram sofraları düzenliyor. Çünkü Anadolu''da denildiği gibi: “Bir göz ağlarken, diğer göz gülmez”. Bir insanı güldüren, bütün insanlığı güldürür, bir insanı ağlatan bütün insanlığı ağlatır.

*

Oruç ayları insanların, üretim güçlerini büyütürken, değerlerini korumaya gösterdiği özenin, gözlere görünür, en güzel ve en etkili göstergeleridir. Yirmi birinci yüzyılda Türkiye sekülerliğin tuzaklarına düşmeden, veren ülke olma yolunda, önemli adımlar atmıştır. Türk ve İslam dünyası, üreten eller olmadan, savaş ülkelerinin barış ülkelerine dönüşmeyeceğini biliyor. Bu yüzden, Anadolu insanı, her gün oruçlu gibi tüketirken, her gün bayram gibi üretmeye çalışıyor.

*

Anadolu insanı orucu, bayramı iman için bildiği gibi, üretimi, tüketimi iman için bilir. Petrol denizinin üzerinde, yoksulluk çeken İslam dünyasını, yoksulluğun demir kafesinden, Anadolu insanı çekip çıkaracaktır. Dünya Cennet değil, üretmeden tüketilmez. Veren eller olanlar, üreten eller olanlardır. Üretmesini bilenler, paylaşmayanların, paylaşıldıklarını bilirler.

*

Üreten eller olmanın coşkusunu duymayan insanlar, veren eller olmanın gücünü kavrayamazlar.

*

Ramazan ayları her ülkede, veren eller olma mutluluğunu, doruk noktasına taşıyan aylardır.

*

Oruç tutanlar bütün alanlarda, birbirleriyle kötülükte değil, iyilikte yarışırlar.

27 Nisan 2022, 12:11

HER YIL GELEN RAMAZAN AYI BİR GECEDİR O GECE "ALTIN GECE"DİR

İslam dünyasını seküler dünyadan ayıran, özellklerin başında Ramazan ayı gelir. Ramazan ayında gökyüzünün kapıları, inananlara sonuna kadar açılır. Oruç tutanlar arasında çatışma değil, yardımlaşma vardır. Japonya'dan Arjantin'e kadar, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, oruç tutanlar birbirlerini tanırlar. Onlar günde üç öğün yemeği, iki öğüne indirerek, yılda bir ay da olsa, gösterişten uzak, yalın ve erdemli yaşamanın, evrensel bir örneğini verirler.

*

Müslümanlar oruç tutarak, fiziksel ve ruhsal sağlıklarını güvence altına alırlar. Oruç tutanlar sağlık bulurlar. Oruç bütün boyutlarıyla hayatın şiiridir. Şiirsiz bir toplum gibi, oruçsuz bir toplum da ruhsuz bir toplumdur. Yalın yaşama sanatı olan orucun, az yeme, az uyuma ve az konuşma olmak üzere, üç boyutu vardır. Orucun üç boyutu,bedensel ve ruhsal sağlığı korumanın üç şartıdır. Oruç tutan, hem düşünce, hem eylem, hem bilgi, hem bilgelik dünyasını zenginleştirir.

*

Ramazan ayı içinde gizlediği, Türk toplumunun düşünce ve eylem dünyasına, yeni boyutlar kazandıran Sezai Karakoç''un, “Altın Gece” dediği, bin aydan daha değerli, bin aydan daha verimli “Kadir Gecesi”, inanan insanın dünyasındaki bütün ümitsizlik bulutlarını dağıtır. Ramazan ayı ümitsizlik ayı değildir. Oruç tutanlar hiçbir zaman ümitsizliğe düşmezler, karamsarlığa kapılmazlar. Onlar Allah'ın gücünün üstünde güç olmadığını bilirler, Allah için, tuttukları orucun ödülünü yalnızca Allah'tan beklerler.

*

Ramazan ayı bir gecedir, o gece de Kadir Gecesi'dir. Kadir Gecesi'nin hangi gecede olduğunun, kesin olarak bilinmemesi, onun değerini bin kat daha artırır. Nasıl Kadir Gecesi Ramazan ayında gizli ise, hayatın dinamizmi de, geleceğin bilinmezliğinde gizlidir. İnananlar Ramazan ayındaki her geceyi Kadir Gecesi, yıldaki her ayı Ramazan ayı bilirler ve hayatlarını Vahiy'e göre düzenlemeye çalışırlar. İslam medeniyeti Vahiy medeniyetidir. İnsanlar Allah'ı görmeseler de, Allah insanları görür, ne düşündüklerini, ne yaptıklarını bilir.

*

Kadir Gecesi'ni yakalayanlar ayı, ayı yakalayanlar yılı, yılı yakalayanlar hayatlarını kolaylaştırırlar ve güzelleştirirler. Kadir Gecesi'ni aramak, güzelliği aramaktır. Allah güzeldir, güzelliği arayanları sever. Kadir Gecesi Ramazan ayında, güzellik Kadir Gecesi'nde bulunur. Hayatın her alanında, güzellik doğruluktur, doğruluk güzelliktir. Doğruluktan uzaklaşanlar, Allah'tan uzaklaşırlar.

*

Kadir Gecesi arayışın simgesidir. Arayanlar aradıklarını bulurlar. Bıkmadan, usanmadan doğruyu arayanlar, iki dünyada birden kurtuluşa ererler.

*

Allah'ın kendisini gördüğünü bilenlerin yolunda, aşılmayacak engel, açılmayacak kapı yoktur.

*

Görünen ve görünmeyen Cennet'lerin kapıları, iyilik peşinde koşanlara açılır.

28 Nisan 2022, 12:13

DÜNYANIN HER YANINDA İNSANLARIN GÖNÜLLERİ VEREN ELLER OLMASINI BİLEN GÖNÜLLÜLERLE KAZANILIR

Dünyada toplumların güç kaynağı, siyasal kuruluşlardan gönüllü kuruluşlara kaymaktadır. Toplumların ağırlık merkezi olan orta gelirli kesimlerin büyümesiyle, gönüllü kuruluşların önemi daha çok artacaktır. Dünyanın bütün ülkelerinde gönüllü kuruluşları, devlet kuruluşlarına dayanmadan, dünya pazarlarında aranılan ürünler ve hizmetler üretmesini bilen, yeniliklere açık işletmeler ayakta tutarlar.

*

Dünya ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, yeni bir yapılanmanın eşiğindedir. Eğitimden sağlığa, birçok alanda devlet kuruluşları yetersiz kalmaktadır. Anadolu’nun gönüllü kuruluşları, geçmiş yüzyıllarda olduğu gibi, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde paylaşmanın, en güzel örneklerini vermektedirler. Anadolu’nun bin yıllık kültürünün temelini, paylaşmada yarışma oluşturur. Gönüllü kuruluşlarla paylaşma kültürü, her alanda yeni açılımlar kazanmaktadır.

*

Hiçbir karşılık beklemeden paylaşmasını bilenler, bütün dünyanın sorunları haline gelen eğitimsizliğin, yoksulluğun ve savurganlığın üstesinden gelmesin bilirler. Bunun için dünyada, gönüllü kuruluşların gönüllülerinin sayıları hızla artmaktadır. Onlar dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, güç durumda kalan insanlara yardım etmekte, devlet kuruluşlarından daha başarılı olmaktadırlar. Her ülkede insanların gönüllerini kazanmak, gönüllü kuruluşların işidir.

*

Gönüllülük kültürü, paylaşmasını bilen kuruluşlarla, yeni boyutlar, yeni zenginlikler kazanır. Gönüllülükte kurumların birbirleriyle yarışması, hem ulusal hem uluslararası alanda, paylaşmasını bilen gönüllü kuruluşların sayısını çoğaltır. Yardımlaşmada yarışmanın olmadığı toplumlarda, paylaşma kültürü gelişmez. Paylaşma kültürünün geliştirmeden, insanların üretim gücünü büyütmek, gelir dağılımındaki dengesizlikleri gidermek, üreten elleri çoğaltmak mümkün değildir.

*

Toplumlar ekonomik zenginliklerini ve kültürel derinliklerini, paylaşmada yarışan kuruluşlarla korurlar. Bütün boyutlarıyla hayat, iyilikleri özendirerek, kötülükleri önleyerek, karşı karşıya olunan yerel ve küresel sorunlara çözüm aramaktır. Her ülkede iyilikte yarışanlar, toplumları zenginleştirirken, kötülükte yarışanlar toplumları yoksullaştırırlar. Dünyada sorunları çözmede yarışmak, yalnızca gönüllü kuruluşların değil, bütün kuruluşların başta gelen görevleridir.

*

Barış dünyasında önceki kuşakların kazanımları, çoğu defa sonraki kuşaklar tarafından korunamaz. Bunun için dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, kuruluşlar kalıcı barış arayışında, ellerindeki ekonomik ve kültürel kaynakları, bütün ülkelerle paylaşmak zorundadırlar. Paylaşma kamu kuruluşlardan daha çok, gönüllü kuruluşlarda doruk noktasına ulaşır. Paylaşanların paylaşılmadığı bir dünyada, paylaşma hem bir akıl eylemi, hem de bir gönül eylemidir.

*

Gönülleri bir beklentisi olanlar değil, hiçbir beklentisi olmayanlar kazanır.

*

Dünyada vermesini bilenlere, beklemedikleri yerlerden verilir.

*

Gönülden yapılan iyilik,yıllar geçmeden katlanarak döner.

29 Nisan 2022, 11:59

DEMOKRASİLERİ ZENGİN OLAN MİLLETLERİN DEVLETLERİ GÜÇLÜ OLUR

Ortasından ikiye bölünen bir kuruluş, ne kadar büyük olursa olsun, gücünü uzun süre koruyamaz, küçülmek zorunda kalır. Ülkeler de bir yanda devlet, bir yanda millet olmak üzere, ikiye bölünürlerse, bütünlüklerini ve sürekliliklerini güvence altına alamazlar. Yönetenlerden ve yönetilenlerden oluşan bütün ülkelerde, milletler devletler için değil, devletler milletler için vardır. Seçenler ne kadar katılımcı olursa, seçilenler o kadar paylaşımcı olur.

*

Milletlerin güvenliğini sağlamak için oluşturulan devletlerin yönetimi, tarihin her döneminde, ülkelerin en önemli sorunlarından biri olmuştur. Bunun için demokrasilerde, iki kesim arasında düşünce ve eylem birliğinin sağlanması hayati önem taşır. Devletleriyle milletleri arasında, uyum ve denge olmayan ülkelerde, büyük balıklar küçük balıklara hayat hakkı tanımadıkları için, her zaman çok boyutlu krizler birbirini izler.

*

İnsanlarda nasıl etler ve tırnaklar birbirinden ayrılmazlarsa, ülkelerde devletler ve milletler birbirinden ayrılmazlar. Dünyanın her yanında devletlerin milletleri, milletlerin devletleri olur. Ancak dünyanın hiçbir yerinde, milletler sürekli örs, devletler sürekli çekiç olmazlar. Milletleri yalnızca örs, devletleri yalnızca çekiç olarak gören yönetimler, hem yönetilenleri hem yönetenleri, yoksullaştırırarak güçsüzleştirirler.

*

Aşırı kilolu insanların hareket etme yeteneklerini yitirdikleri gibi, aşırı güçlü devletler de yönetme yeteneklerini yitirirler. İnsanlar kilolarını, devletler güçlerini dengede tutmasını öğrenmezlerse, sağlıklarını koruyamazlar. Başarılı yönetimlerde devletlerden önce, milletlerin güçlü olmalarına önem verilir. Devletler milletleri seçimlerle değiştiremezler, milletler devletleri oylarıyla değiştirirler. Demokrasilerde milletin sağduyusuna savaş açılmaz.

*

Dünyada ülkeleri ne kadar az devlet, ne kadar çok millet yönetirse, ülkeler arasında o kadar az savaş, o kadar çok barış yapılır. Geçmiş yüzyıllarda dünyanın en güçlü milletleri, en güçlü devletler olmuştur. Merkez ve çevre farkının kalmadığı dünyada belirleyici olanlar, devletlerin cephelerde savaşanları değil, milletlerin pazarlarda yarışanlarıdır. Pazarların önde gelen fatihlerine, her ülkenin kapıları sonuna kadar açılır.

*

Siyasal sınırların önemini yitirdiği, ekonomik sınırların önem kazandığı Yirmi birinci yüzyılda, dünya barışının koruyucu güçleri, devletlerin silahlı güçlerinden önce, milletlerin silahsız güçleri olacaktır. Bütün dünyada yerel sorunların küreselleştiği, küresel sorunların yerelleştiği dünyada, ülkeler hem devletleriyle, hem milletleriyle elele vermek, üretimde, yönetimde yardımlaşmak, dayanışmak ve paylaşmak zorundadırlar.

*

Ülkelerin her alanda birbirine bağımlı olduğu dünyada, bir göz ağlarken bir göz gülmez.

*

Ülkelerde milletler demokrasilerin, demokrasiler devletlerin güvencesidir.

*

Demokratik kültürü zenginleştirme, bütün ülkelere yarar sağlar.

30 Nisan 2022, 12:48

ANADOLU'YU DÜNYAYA AÇAN DERGAH KÜLTÜRÜ YUNUS KÜLTÜRÜDÜR

Türklerin Asya'dan başlayan, Avrupa'ya ve Afrika'ya kadar uzanan, geniş bir coğrafyada etkili olmalarının kaynağında, ülkeleri kazanan silahlı güçlerinden daha çok gönülleri kazanan silahsız güçleri vardır. Silahlı güçler, Yahya Kemal'in ''Ordu Millet'' olarak nitelendirdiği Türklerin, su üstündeki yüzleridir. Türk tarihinde silinmez izler bırakan, su altındaki yüzlerini ise, silahsız güçlerinin başında gelen dergahlar temsil ederler.

*

Öğrenmenin yeri, zamanı ve yaşı olmaz diyen, iki günü birbirinden farklı kılmayı özendiren, el açan değil el açılan olmayı öneren dergahlar, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın omurgasını oluştururlar. İktisat Tarihçisi Ömer Lütfi Barkan'ın vurguladığı gibi: Türklerin Avrupa'ya, ordularından önce dervişleri gitti, dergahları gitti. Semerkant'tan, Saraybosna'ya uzanan büyük yürüyüşte başı çekenler, kılınç taşıyanlardan çok ayrı bir yol ve çok ayrı bir yöntem izleyen gül taşıyanlardır.

*

Dergah kültürü, Yunus kültürüdür, dergah insanı, Yunus insanıdır. Milletlerin harman olduğu Anadolu'nun insanı, Yunus'un şiirleriyle yoğrulmuş, yetmiş iki milleti bir millet bilen, Yunus insanıdır. Yunus'un dergahı kötümserlik dergahı değil, iyimserlik dergahıdır. Yunus'un düşünce ve eylem dünyasında kavga yoktur, sevgi vardır. Yunus kültürü kavga kültürü değil, sevgi kültürüdür. Yunus insanı kavga insanı değil, sevgi insanıdır.

*

Yunus kültürüyle yoğrulan Türkler, Akdeniz Tarihçisi Fernand Braudel'in araştırmalarında ortaya koyduğu gibi, Avrupa'ya ''Millet Sistemi'' odaklı, bir ekonomik ve siyasal yapı taşıdılar ve Avrupa'da yüzyıllarca süren bir barışın güvencesi oldular. Bunun için, söz konusu dönemde, sığınma ve nüfus hareketleri, Batı'dan Doğu'ya oldu. Yunus kültürü ve Yunus insanı geniş Osmanlı coğrafyasında, bir mıknatıs gibi, insanları çevresinde topladı.

*

Yunus insanı Asya'da İslam'ı silah baskısıyla seçmediği için, Avrupa'da kimseyi silah baskısıyla İslam'ı seçmeye zorlamadı. Yunus kültüründe sevgi alınır sevgi satılır, sevgiden terazi tutulur, sevgi sevgiyle tartılır, Asya, Avrupa sevgidir. Asya ve Avrupa'da herkes sevdiği kadar büyüktür, Allah'ı seven herkesten büyüktür. Allah sevdiği insanın düşünen aklı, seven gönlü, okunan kitabı, yazan kalemi olur.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştüren Yunus kültürünün özeti, dört kitabın ortak mesajını bir ''Elif''te bulan öznedir. Yunus insanının bulduğu, Asya'da ve Avrupa'da değil, insanların gönüllerindedir. İnsanların gönüllerini fethedenler, kıtaları fethederler.

*

Dünyaya barışı, yağmur yüklü bulutlar değil, sevgiyle silahlanmış Yunus insanları getirecek. Onlar düşünceleriyle kazandıklarını, eylemleriyle dağıtırlar.

*

Yunus insanının dağı Ağrı dağıdır, gemisi Nuh'un Gemisi'dir.

*

Yunus'ların gönlü Doğu'da, aklı Batı'da, gözü sevgidedir.

*

Sevgi Doğu'dan gelir. Sevgiyle Batı Doğu olur.