Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Temmuz 2022

37 yazı

1 Temmuz 2022, 11:45

ÜLKELER BİLGE AYDINLARIYLA DÜNYAYA KUSURSUZ ÜRÜNLERİYLE KÜRESEL PAZARLARA AÇILIRLAR

Ülkeleri oldukları gibi değil, olmaları gerektiği gibi görerek, hayatı sevdirmek ve yaşanır kılmak, her aydının en başta gelen görevidir. Ülkelerde yönetilenlerle yönetenler arasında uyumun ve dengenin sağlanmasında, aydınlar çok büyük bir sorumluluk yüklenirler. Hayatın her alanındaki çalışmalar, aydınların katılımıyla yeni açılımlar kazanırlar. Bu yüzden bütün ülkelerde, aydınların görevleri ve sorumlulukları, sürekli gündemde tutuluyor.

*

Toplumların bütün kesimleriyle, ekonomik,siyasal ve kültürel süreçlere katıldığı ülkelerde, iyilikleri özendirmek kadar, kötülükleri önlemek de, hem yönetenler hem yönetilenler tarafından içtenlikle benimsenir. Ülkeler ağaçlara benzerler, nasıl ağaçların büyümeleri, dallar ve gövde arasındaki yardımlaşmaya bağlıysa, ülkelerin gelişmeleri de, değişik kesimleri arasındaki dayanışmaya bağlıdır. Paylaşmasını bilmeyen ülkeler zenginleşemezler.

*

Ağaçların büyümeleri gibi, ülkelerin ekonomik büyümelerinin, doğal sınırlar içinde olması büyük önem taşır. Ekonomik ve kültürel yapılar arasındaki uyumu bozarak, katılımı önleyen ülkeler, doğal yapıyı altüst ederler, farkında olmadan büyük krizlere yol açarlar. Dünyanın bütün ülkelerinde, demokratik dokunun güçlenmesi, ekonomik yapının güçlenmesine bağlıdır. Ekonomik atılımlar, kültürel atılımlara dayanırlar.

*

Yönetenleriyle ve yönetilenleriyle ülkelerde, bütün kesimlerin misyonları, her boyutuyla hayatın zorunlu, kolaylaştıcı ve güzelleştirici ihtiyaçlarını karşılamaktır. Ülkelerin güçleri her zaman, tüketen ellerden değil, üreten ellerden kaynaklanır. Bunun için bütün dünyada, güçlü olmak isteyen ülkeler, yoksullar gibi tüketmeyi, varlıklılar gibi üretmeyi hem öğrenmek,hem öğretmek zorundadırlar. Bütün ülkeler geleceğe, üretmesini bilenlerle taşınırlar.

*

Hayatın her alanında, katılımcılığın geliştiği ülkelerde, insanlar birbirleriyle tüketen eller olmak için değil, üreten eller olmak için yarışırlar. Onlar ürettikleriyle güç, tükettikleriyle değer kazanırlar. Yönetenler ülkelerin en düşük gelirliler gibi tüketmeye çalışırlarsa, yönetilenler en yüksek gelirlileri gibi üretmeye daha çok çalışırlar. Yalın yaşamanın erdem olduğu toplumlarda, hiç kimse yoksul düşmez, herkesin zorunlu ihtiyaçları karşılanır.

*

Ülkelerde üretim ve yönetim, paylaşımla ve katılımla büyüyen çok boyutlu alanlardır. Yönetenlerin ve yönetilenlerin üretimi ve yönetimi paylaşımı, genç yaşlı herkesi hem iyi üretici, hem iyi tüketici olmaya zorlar. Yemede, içmede, giymede oluşan ortak değerler, toplumun bütün kesimlerinin, buluştuğu ortak bir alan oluşturur. Tüketimde sağlanan eşitlik, üretimdeki artışların, en güçlü dinamiğini olur. Tüketimin çırağı olanlar, üretimin ustası olurlar.

*

Yönetenler üretici olmazlarsa, yönetilenler tüketici olmanın çekiçiliğine kapılırlar.

*

Yoksullar gibi tüketmeyen insanlar, hiçbir alanda varlıklılar gibi üretmezler.

*

Dünyadaki krizler, üretmeden tüketen, savurganlardan kaynaklanır.

2 Temmuz 2022, 12:34

DÜNYANIN BÜTÜN ÜLKELERİNDE ÜRETİMDE BAŞARI ADİL OLMAYA GÖSTERİLEN ÖZENDEN KAYNAKLANIR

Otokratik ülkelerde seçim, ekonomi ve adalet çalışmaları, kurumlarıyla ve kurallarıyla sağlıklı olarak yönetilemediği için, hayatın her alanında kusurlular ve kusursuzlar birbirine karışır, haksızlıklar ve yolsuzluklar birbirini izler. Bu yüzden insanlar, nasıl atsız arabalardan, atlı arabalara dönmek istemezlerse, açık, gizliliğin olmadığı demokratik yönetimlerden de, kapalı gizliğin olduğu, otokratik yönetimlere dönmek istemezler.

*

Adalet dağıtan kurumların, bağımsız ve tarafsız olduğu ülkelerde, insanlar kendilerine karşı işlenen suçları bağışlamadıça, yöneticilerin af etme yetkileri olmaz. Dünyanın bütün ülkelerinde insanlar, suçluların cezalandırılmasını isterler. Her ülkede suçluların cezasız kalması, suç işleyenlerin sayılarının artmasına yol açar. Bunun için devletlerin güçleri, suçların cezalandırılmasından önce, önlemesini bilmelerinden kaynaklanır.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın bütün boyutlarında, Montesquieu’nun önemle vurguladığı gibi : “Devletin yasama, yürütme ve yargılama güçleri, birbirinden ayrı ve bağımsız olmalıdır.” Demokratik ülkelerde üç ana güç ayrı ellerde toplanırken, otokratik ülkelerde aynı ellerde toplanır. Bu yüzden yönetilenlerin seçtikleri yönetenlerin, başta gelen görevleri, her gücü kendi sınırları içinde tutarak, adalette kusursuzluğu sağlamaktır.

*

Ömrü boyunca hukukun önceliğini, önemini ve üstünlüğünü savunan Hukukçu Sudi Reşat Saruhan, “Otokratik yönetimlerin mahkemelerinde hak aramak zordur, haklıyken haksız konuma düşülebilir, hukuki sorunları hakemler yoluyla çözmenin, her zaman daha kolay ve daha hızlı olacağını” sürekli vurgulamıştır. Demokratik ya da otokratik bütün ülkelerde, hukuki sorunları hakemler aracılığıyla çözmek, zaman kayıpların en alt düzeye indirir.

*

Devletlerin taraf olduğu siyasal suçlarda, polis baskısı altında alınan ifadelerle, yapılan itiraflarla, insanların hayatlarıyla birlikte, gelecekleri de karartılır. Hukukçu Sami Selçuk, ”Afta tam adalet olmaz” demektedir. Dünya hukuk tarihi hatalarla doludur. Adaletten uzaklaşan devletler, hiçbir dönemde varlıklarını koruyamazlar. Toplumlarda adalet, ekonomik ve kültürel gücün kaynağıdır. Adil toplumlar her zaman, dünyanın çekim merkezi olurlar.

*

Dünyada adalet denilince, akla ilk defa İkinci Halife Ömer gelir. Onun döneminde, Roma’nın ve İran’nın büyük bir bölümü, Müslümanlara geçmiştir. O Kudüs başta olmak üzere her gidilen şehirde, adalette kusursuzluğa büyük önem vermiştir. Hindistan’da Gandi başarıyla uyguladığı, “Pasif Direniş” yoluyla yönetime gelince, Halife Ömer’i örnek alacaklarını söylemiştir. Adaletin vatanı yoktur, suçsuz bir insanı cezalandıranlar, bütün insanlığı cezalandırırlar.

*

Dünyayı adaletten ayrılmayanlar, hukukun üstünlüğü tartışılmaz diyenler, yaşanır kılarlar.

*

“Adalet Dairesi”ne önem verilen ülkelerde, hayatın hiçbir alanında yoksulluk çekilmez.

*

Dünyada bütün insanlar, adaletine güven duydukları bir ülkede yaşamak isterler.

3 Temmuz 2022, 11:48

ORTADOĞU VAHİY MEDENİYETİNİN DOĞUM YERİDİR. BÜTÜN TARİHİN SIFIR NOKTASI OLAN ARAFAT DAĞINDA DOĞMUŞTUR. BUNUN İÇİN YUNUS "ARAFAT DAĞIDIR

BİZİM DAĞIMIZ" DER.İNSANLIĞIN ANNESİ HAVVA VE BABASI ADEM CENNET'TEN SÜRGÜN EDİLDİKTEN SONRA İLK DEFA ARAFAT DAĞINDA BULUŞMUŞLARDIR. VAHİY MEDENİYETİ BÜTÜN MEDENİYETLERİN ANASIDIR.

3 Temmuz 2022, 11:55

SAVAŞ DÜNYASINI BARIŞ DÜNYASINA ÜRETİM KRİZLERİNDE YÖNETİM FIRSATLARINI YAKALAYANLAR DÖNÜŞTÜRÜRLER

Yeni yüzyılın başında Afganistan’dan, Ukrayna’ya kadar birbirini izleyen çatışmalar, dünyanın ağırlık merkezinin değiştiği, yeni bir yapılanmanın arifesinde olduğunu gösteriyor. Avrupa Birliği’nin çevresinde bir araya gelen demokratik ülkelerle, Çin’nin öncülüğünde işbirliği yapmaya çalışan otokratik ülkeler, dünyanın yeni güç odaklarını oluşturuyorlar. Çatışan dünyanın ülkeleri, üretimde ortaya çıkan krizlerde, yönetim fırsatlarını yakalamak için birbirleriyle yarışıyorlar.

*

Dünyanın kültür merkezi, üç kıtanın ve iki denizin, çevresinde yer alan ülkelerin önde gelen aydınları, son iki yüzyılın üretim ve yönetim birikimlerinin, çatışma sayfalarını kapatmadan, uzlaşma sayfalarının açılmayacağını vurguluyorlar. Aydınlar “ya ölünen ya öldürülen” çatışmalardan, “hem yaşanılan hem yaşatılan” uzlaşmalara giden yolların açılmasını öneriyorlar. Ve dünyada yönetimlere sağduyu kazandırmayı bilen, yönetici kıtlığı çekildiğini hatırlatıyorlar.

*

Demokratik yönetimler özgürlük alanlarını genişleterek, geleceklerini temsili yönetimden, katılımcı yönetime geçmekte ararken, otokrasi peşinde koşan yönetimler özgürlük alanlarını daraltarak, her alanda tek ses olmayı, güvence altına almaya çalışıyorlar. Bunun için demokratik tarafta saf tutanlar, uzlaşma ortamının altyapısını oluşturmada birbirleriyle yardımlaşırken, otokratik safta yer alanlar, çatışmaya hazır olmanın altyapısını oluşturma peşide koşuyorlar.

*

Yirmi birinci yüzyıl demokratik yönetimlerle, otokratik yönetimlerin üretimde ve yönetimde birbirleriyle yarıştıkları yüzyıl olma yolunda ilerliyor. Ancak yararlı çatışmaların, zararlı uzlaşmaların olmadığı kare dünyada,bütün ülkelerin bir kesim için önemli, bir kesim için önemsiz olan siyasal sınırlarını koruma sorumluluğunu, “ ya üretim ya yönetim” diyen otokratik ülkelere değil, “hem üretim hem yönetim” diyen demokratik ülkelere düşüyor.

*

Oluşmakta olan dünyada, uzlaşmanın sağladığı yararların, çatışmaların yol açtığı zararlardan çok daha fazla olduğu görülüyor. Ülkeler kendilerini düşünen otokratik değil, dünyayı düşünen demokratik yöneticiler istiyorlar. İster demokratik, ister otokratik olsun zorla üretimin artırılamayacağını ve yönetimin geliştirilemeyeceğini, anlatmak bilgelere düşüyor. Onların geçmişin çatışma yıllarından daha çok, uzlaşma yıllarını günlerine taşımaları bekleniyor.

*

Demokratik yönetimler uzlaşma yıllarından, otokratik yönetimler çatışma yıllarından güç alırlar. Çatışmaların yanında yer alanları durdurmada, karşısında duranları desteklemede, tarihin silinmeyen sayfalarından bakan, bilge yöneticiler belirleyici olurlar. Türk ve İslam dünyasının hem demokratik, hem otokratik yöneticilerinin, Brüksel ile Pekin arasında yapacakları seçimlerle, isterlerse uzlaşma, istemezlerse çatışma yıllarını uzatırlar.

*

Kurtların dumanlı havaları sevdikleri gibi, otokratik yönetimler çatışmalı ortamları severler.

*

Dünyada çatışmaya karşı çıkmayan yönetimler, uzlaşmaya giden yolları açamazlar.

*

Yönetilenlerden uzaklaşan yönetimler, üretim ve yönetim güçlerini yitirirler

4 Temmuz 2022, 11:59

DÜNYADAKİ YEREL VE KÜRESEL BÜTÜN ÇATIŞMALAR ÜLKELER ARASINDAKİ İLETİŞİMSİZLİKTEN KAYNAKLANIR

Tarihin her döneminde devletlerin tarihleri, çevrelerindeki ülkelerle çatışmalarından ve uzlaşmalarından oluşur. Devletlerin varlıklarını korumalarında, sürekli dostluklar, sürekli düşmanlıklar olmaz, zaman içinde komşu ülkelerle dostluklar düşmanlılara, düşmanlıklar dostluklara dönüşürler. Güçlü devletlerin, uzlaşmasını bilen güçlü yöneticileri olur. Devletlerde yönetimlerin başarıları, çatışma yıllarını azaltmaktan, uzlaşma yıllarını çoğaltmaktan kaynaklanır.

*

Komşu devletler birbirlerini ne kadar yakından tanırlarsa, birbirleriyle o kadar az çatışırlar. Birbirlerinin yönetim yapılarını bilenler, sorunlarını çatışarak değil, uzlaşarak çözerler. Ülkeler arasındaki çatışmalar, iletişimsizlikten kaynaklanır. Devletlerin iletişim kurmadaki başarıları, yönetimdeki etkinliklerinin, üretimdeki üstünlüklerinin kaynağını oluştururlar. Üretimde ve yönetimde ulaşılan güç, iletişimde sağlanan başarıdan kaynaklanır.

*

Yirmi birinci yüzyılda, dünyanın hangi kıtasında olurlarsa olsunlar, ülkelerin çatışmaları önlemeden, uzlaşmaları özendirmeden, üretim güçlerini büyütmezler, yönetim yeteneklerini geliştiremezler. Kapalı kapıları azaltmak, açık kapıları çoğaltmak, çatışmasız dünyaya yapılacak yatırımların başında gelir. Gizliliğin olmadığı kare dünyada, hiçbir ülke yönetimi, hiçbir ülkenin yönetimine tuzak kuramaz, kurarsa kurduğu tuzağa kendisi düşer.

*

İletişiminde kusursuzluk arayışı, bütün ülkelerin karşı karşıya olduğu sorunların başında gelir. İletişimde kusursuzluğun doruk noktasına ulaştığı ülkelerde, çatışma kaynakları kurutulurken, uzlaşma alanları genişletilir. İletişim kanallarının önünün kesildiği ülkelerde, çatışma konularının önü açılır. Türk ve İslam dünyasının ülkeleri, kapalı ülkelerin özelliklerinden ne kadar uzaklaşırlarsa, o kadar üretim güçlerini büyütürler, o kadar yönetim yöntemlerini geliştirirler.

*

Moskova’dan Pekin’e, Londra’dan Washington’a, Saraybosna’dan Semerkant’a bütün dünya şehirlerinin pazarlarında aranan ürünler üreten ülkeler, iletişimde ve açıklıkta bütün dünya ülkeleri sıralamasında, açık ara önde olan ülkeler arasından çıkarlar. Onlar haber almada ve haber vermede önde olmadan, haksızlıkların önlenemeyeceğini bilirler. Ve hayatın bütün alanlarında, iletişimsizlik kaynaklarını kuruturlar, haksızlık yapmazlar, haksızlığa uğramazlar.

*

Yeni dünyada iletişim haklarına saygı gösteren, üretimde ve yönetimde adil olmayı, her şeyin üstünde gören ülkeler, yenilmez ülkelere örnek olurlar. Onlar insanlar arasında ayrıcalığa yer vermezler, alın ve akıl terinin önemine inanırlar. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, tarihin algılarına değil, olgularına önem verilir. Doğru ve kusursuz iletişimden, kimseye zarar gelmediğini bilenlerin elinde, düşünceler eylem yüklü bulutlara dönüşürler.

*

İletişimlerinde kusursuz olan yönetimler, çatışmaları önlerken, uzlaşmaları özendirirler.

*

İletişim özürlü ülkeler, hayatın hiçbir alanında, örnek olacak yenilikler yapamazlar.

*

İletişimde kötülüklerden önce, iyiliklere önem verenler, kalıcı izler bırakırlar.

5 Temmuz 2022, 11:36

BÜTÜN DÜNYA DOĞU’NUN VE BATI’NIN BİLGİ VE BİLGELİK BİRİKİMİNİ ÖZÜMSEMİŞ BİLGELERİN ÖZLEMİNİ ÇEKİYOR

Yirmi birinci yüzyılın başında dünya, hiçbir şeyin Yirminci yüzyılın sonunda olduğu gibi, olmayacağı bir dünyaya doğru gidiyor. Türk ve İslam dünyasında, Batı ülkelerinin ekonomik zenginlikleriyle, Doğu ülkelerinin kültürel derinliklerini harmanlayan ülkeler, belirleyici bir güç kazanıyorlar. Onlar bütün insanlığı kucaklayan değerleriyle, Amerika ve Çin arasındaki üretim ve yönetim yarışında, savaşsız bir dünyaya giden yolu gösteriyorlar.

*

Savaş dünyasının, barış dünyasına dönüşme sürecinin, önündeki engellerin kaldırılmasında, üretimin yasalarıyla yönetimin ilkelerinin, birbirleri arasındaki bütünlüğü ve sürekliliği, medeniyetlerin kayanağı Vahiy Medeniyeti’nin sağlaması bekleniyor. Bu yüzden bütün medeniyetlerin anasını anlatmada, Aldous Huxley gibi, Seyit Hüseyin Nasr gibi, Doğu’nun ve Batı’nın bilgi ve bilgelik birikimini özümsemiş, bilge aydınlara büyük sorumluluklar düşüyor.

*

Dünyadaki köklü dönüşümlerin yaşandığı yeni yüzyılda, Amerikalılar Çinlilerle, İngilizler Hintlilerle, Fransızler Cezayirlilerle, Almanlar Türklerle, Ruslar Tatarlarla, Çinliler Japonlarla birlikte yaşamak zorundalar. Çinlileri yok sayan Amerikalılar, Arapları yok sayan Avrupalılar, Türkleri yok sayan Ruslar, oluşmakta olan dünyanın mimarları olamazlar. Ülkelerin güçleri farklı dinlerden, farklı dillerden, farklı soylardan insanları aynı şemsiye altında toplamalarına dayanır.

*

Kare dünyadaki bütün insanları, kapsayacak kadar şemsiyesi büyük olan ülkelerin, bütün ülkelere sunacakları üretim yasaları, bütün ülkelere önerecekleri yönetim ilkeleri olur. Onlar bütün ülkelerde aranan üretimleriyle, bütün devletlerde benimsenen yönetimleriyle,dünyanın her ülkesinde sevgiyle ve saygıyla karşılanırlar. Onların kurumları, kuruluşları dünyanın izleyenleri değil, izlenenleri olmak isteyen ülkeler tarafından benimsenir ve örnek alınır.

*

Hristiyan ülkelerin tarihleri, İsa Peygamberle Kudüs’te başlar. Hristiyanlar yüzyıllar içinde kutsal kültürle, bağlarını kopararak sekülerleşirler. İbrahim Peygamber’de buluşan bütün Peygamber’lerden , silinmez izler taşıyan Kudüs, Sezai Karakoç’un vurguladığı gibi, Roma’yı dönüştüremez, Roma Kudüs’ü dönüştürür. Müslüman ülkelerin tarihleri, zamanın sıfır noktası, zamanla yaşıt Mekke’de başlar. Ve Müslümanlar bütün insanları kardeş bilirler.

*

Dünya Amerika’dan ve Çin’den daha çok Musa Peygamber’e, İsa Peygamber’e, Muhammed Peygamber’e saygı gösteren, “Hesap Günü”ne inanan, Vahiy Medeniyeti’nin yüzyıllar içinde oluşan, düşünce ve eylem birikimini özümseyen ülkelerle yaşanır kılınır. Onlar “ötenin ötesinden” aldıkları bilgileri, bilgeliğe dönüştürerek, yaşanan dünyanın sınırlı kazanımlarını, yaşanacak dünyanın sınırsız kazanımlarıyla dizginlemenin yollarını, bütün “Yeni Roma”lardan daha iyi bilirler.

*

Dünyayı ekonominin tutsağı olan ülkeler değil, ekonomiyi tutsak alan ülkeler dönüştürürler.

*

Yerel savaşlardan, küresel savaşlara sürüklenen dünya, yeni doğumun sancılarını yaşıyor.

*

Dünya gözünü budaktan, sözünü dudaktan esirgemeyen, bilgelerin yolunu gözlüyor.

5 Temmuz 2022, 11:56

DÜNYADAKİ BÜTÜN KRİZLER PARA TİCARETİ YAPAN PARADAN PARA KAZANAN AÇGÖZLÜLÜĞÜ BAŞTACI EDİNEN DOYMA BİLMEZ BANKALARDAN KAYNAKLANIR.BANKALARIN DEHŞETİNİ CAHİT ZARİFOĞLU "HALK AŞKSIZCA / SOKAKLAR BANKA DÜKKANLARIYLA DOLUDUR" DİZESİYLE ANLATIR

Bu yazı daha önce 06.05.2015 tarihinde de yayımlanmıştı.

5 Temmuz 2022, 13:06

AHMET MİTHAT TÜRK DÜNYASININ ADAM SIMITH'İDİR. "MİLLETLERİN ZENGİNLİĞİ"Nİ TÜRKÇEYE KAZANDIRMIŞTIR. EDEBİYAT ÇALIŞMALARINDA KENDİ AYAKLARI ÜZERİNDE

DURAN DEVLET BAĞIMLISI OLMAYAN GİRİŞİMCİ İNSANLARI ELE ALMIŞTIR. ORHAN OKAY HOCA'NIN "BATI MEDENİYETİ KARŞISINDA AHMED MİTKAT EFENDİ" ÖNEMLİ BİR KAYNAKTIR. KIRIMLI İSMAİL GASPIRALI'NIN İSTANBUL'DAKİ DESTEKÇİSİDİR.

6 Temmuz 2022, 11:33

OTOKRATİK YÖNETİMLER DEMOKRATİK YÖNETİMLERE DÖNÜŞMEDEN DÜNYADAKİ SAVAŞLARIN SONU GELMEZ

Demokratik yönetimlerle otokratik yönetimlerin, dünyanın hammade kaynaklarını ele geçirme yarışlarında, etik ilkelerden önce ekonomik değerler, önem kazanıyor ve belirleyici oluyor. Bu yüzden ekonomik değerleri, etik ilkelerin önüne alan ülkeler, kazançlarını artırmak için, darbeler başta olmak üzere, her yola ve her yönteme başvuruyorlar.Bunun için Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinde, iç savaşların ve darbelerin sonu hiç gelmiyor.

*

Savaş kuramcısı Karl von Clausewitz, “Savaşı politikanın başka araçlarla devamı” olarak tanımlar.Yirmi birinci yüzyılın demokrasi düşmanı,yalnızca kendilerine demokrat, sözde demokratik yönetimleri, “Politikayı otokratik yönetimleri ayakta tutmak” olarak görüyorlar. Onlar ülkelerin doğal kaynaklarını ele geçirmede, yönetimlerin demokratik ya da otokratik olmalarına bakmıyorlar, yalnızca ekonomik kazançlarına bakıyorlar.

*

Yirminci yüzyıldan Yirmi birinci geçme sürecinde, ülkelerin demokratikleşmesi yeni bir anlam kazanıyor. Artık ister Amerika gibi demokratik, ister Çin gibi otokratik olsun, bütün ülkelerde düzenli seçimler yapılıyor, demokratik kurumlar ve demokratik kurallar, ülke yöneticilerinin dilinden hiç düşmüyor. Demokrat ya da otokrat olsun, bütün ülkelerin yöneticileri, belirli aralıklarla genel seçimlere gitmek zorunda kalıyorlar.

*

Yirminci yüzyılın başında, bilinen anlamda bir iki demokratik ülke yokken, Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde, bütün ülkelerin yöneticileri, yetişkinlerin seçme ve seçilme haklarına ve temel özgürlüklere önem verdiklerini sürekli tekrarlıyorlar. Dünyanın bütün ülkelerinde, eleştirel düşünen aydınlar, Faşist ve Komünist yönetimlerin, Yirminci yüzyılda kaldığını durmadan vurguluyorlar.Her ülkede yöneticiler gelen yüzyılın, bir otokrasi yüzyılı değil, bir demokrasi yüzyılı olacağı söylüyorlar.

*

Ülkelerin birbirine komşu olduğu sınırsız dünyada, ülkeler arasındaki iletişimin ve etkileşimim doruk noktasına çıkmasıyla, bütün ülkelerde köklü dönüşümler yaşanıyor. Ordular gibi yapılanan, hiyerarşik kuruluşlar, ayakta kalma ve uzun ömürlü olma güçlerini yitiriyorlar.Bu yüzden ister ekonomik, ister siyasal, ister kültürel olsun bütün kuruluşlar, futbol takımları ya da orkestralar gibi, yapılanmaya büyük önem vermek zorunnda kalıyorlar.

*

Dünyanın her yanında, kimsenin kimseyi görmediği, eşitsizlikleri büyüten kapalı toplumların yerine, herkesin herkesi gördüğü eşitsizlikleri azaltan açık toplumlar geçiyor. Ülkelerde kuruluşlar, yukarıdan yönetenlerden gelen baskılardan daha çok, aşağıdan yönetilenlerden gelen baskılarla değişiyorlar. Bütün ülkelerde insanların üretim ve tüketim kararları ekonomileri, seçimlerde verdikleri oylar yönetimleri dönüştürüyorlar.

*

Otokratik yönetimlerde gelir dengesizleri büyürken, demokratik yönetimlerde küçülüyor.

*

Otokrasilerde gelir farkları önemliyken, demokrasilerde eğitim farkları önemli oluyor.

*

Hiyeraşilerin yıkılmasıyla, insanların seçme kararları, belirleyicilik kazanıyor.

6 Temmuz 2022, 23:11

MEVA KAFE'DE ÜSKÜDAR MEB İLÇE MD.SİNAN AYGÜN ALİ HAYDAR HAKSAL ŞAKİR KURTULMUŞ KAMİL BERSE BAŞTA OLMAK ÜZERE KATILIMCI DOSTLARIMIZIN

KATKILARIYLA ''EĞİTİMİN GELECEĞİNİ GELECEĞİN EĞİTİMİNİ'' KONUŞTUK.YÖNETİCİ MÜSTAKİM HAKSAL'A KUSURSUZ EVSAHİPLİĞİ İÇİN ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUZ.YENİ TOPLANTILAR BEKLİYORUZ.

7 Temmuz 2022, 13:08

EKONOMİK SİYASAL KÜLTÜREL ALANLARDA YA DÖNÜŞÜLÜR YA ÖLÜNÜR

Dünyada ülkelerin güçleri, küreselleşmeyle büyük bir hız ve yoğunluk kazanan dönüşümlere, ayak uydurmasını başarmalarından kaynaklanıyor. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, dünya standartlarını belirleyen, kamu, özel ve gönüllü kesimlerdeki kurumlar ve kuruluşlar, ülkelerin ordularının yerine geçtiler. Ülkelerin rekabette en güçlü, en etkili silahları, yılların içinde oluşan köklü değerleridir.

*

Kare dünyanın birbirine bağımlı ülkelerinin üretim güçlerini, görünen varlıkları değil, görünmeyen varlıkları belirlemektedir. Uzun ömürlü, güçlü kurumlar ve kuruluşlar, yüzyılların zor imtihanlarından geçmiş, değerlerle inşa edilirler. Onlar değişmeden değişen, dönüşmeden dönüşen esnek yapılarıyla, kendilerini süreklilik içinde durmadan yenilemesini bilirler.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla insanların hayatını kolaylaştıran kurumlar ve kuruluşlar, hem yerel, hem küresel pazarlarda ödüllendirilirler. Dünyanın her ülkesinde, insanlara yardım eden kurumlara ve kuruluşlara, insanlar yardım ederler. Kare dünyada kurumların ve kuruluşların, yardım eden ve yardım edilen kurumlar ve kuruluşlar olmaları hayati önem taşır.

*

Yeni dünyanın bütün ülkeleri, kendi iç yapılarındaki değişim ve dönüşüm hızlarını, dünyadaki değişim ve dönüşüm hızının üstünde tutmasını öğrenmek zorundadırlar. Nasıl derilerini değiştirmeyen yılanlar uzun ömürlü olmazlarsa, kendilerini yenilemesini bilmeyen ülkeler, kurumlar ve kuruluşlar, uzun ömürlü olmazlar.

*

Harvard profesörlerinden John P. Kotter, işletmelerde değişim yönetimi için, aşağıdaki sırayı izleyen bir yol haritası önermektedir: 1. Pazar ve rekabet ortamını inceleyerek, değişimde bir öncelikler sıralaması yapmak. Krizlerdeki fırsatları, fırsatlardaki krizleri görmek için, sık sık toplantılar düzenlemek. 2. Kuruluşlarda değişimi yönetecek ve çalışanların katılımı sağlayacak, güçlü bir çalışma ekibi oluşturmak. 3. Değişimin kusursuzca yönetilmesi sağlayacak çalışanların benimseyeceği vizyonu belirlemek ve uygulama stratejileri geliştirmek. 4. Çalışanların vizyonu benimsemesini önleyen engelleri ortadan kaldırmak, yenilik getiren düşünce ve uygulamaları özendirmek. 5. Değişim yönetiminin, kısa, orta ve uzun vadeli kazanımlarını öngörmek, uygulama sonucu kazanımları hesaplamak ve katkıda bulunanları ödüllendirmek. 6. Vizyonda belirlenen hedeflerdeki sapmaları belirlemek, ayrılmaların giderilmesi, yeni stratejiler geliştirilmesi için, gerekli insan kaynakları çalışmalarını yapmak ve değişim çabalarını sürekli kılmak. 7. Kuruluşlarda değişim yönetiminin kurumsallaşmasın sağlayacak, liderlik yapısını güçlendirmek.

*

Dünyanın duvarsız ve kapısız bir çarşıya dönüştüğü bir dönemde, ülkelerle birlikte bütün kurumlar ve bütün kuruluşlar, kendilerini sürekli yenilemezlerse ömürlerini uzatamayacaklarını biliyorlar. Yirmi birinci yüzyıl değişime direnme yüzyılı değil, değişimi yönetme yüzyılıdır.

*

Uzaklık yakınlık, merkez çevre, yerel küresel farkının kalktığı kare dünyada, hiçbir ülkenin, hiçbir kurumun, hiçbir kuruluşun değişmeden gelişmesi ve dünyadaki değişmelere ayak uydurması mümkün değildir.

*

Değişime direnen bütün kurumlar ve kuruluşlar küçülürler, değişimi yönetmesini bilenler büyürler. Kare dünyada değişime direnmek değil, değişimi yönetmek, değişmeden dönüşmesini öğrenmek güç kazandırır.

*

Dünyanın her yerinde, katma değeri yüksek ürünler ve hizmetler üreten kurumlar ve kuruluşlar, katma değeri düşük ürünler ve hizmetler üreten kurumlardan ve kuruluşlardan daha hızlı gelişirler.

8 Temmuz 2022, 12:00

CUMHURİYET OLMAYI BENİMSEYEN ÜLKELERDE YÖNETİCİLER ÖMÜR BOYU SEÇİLMEZLER

Bir yandan yazılan, bir yandan silinen tarihin, geçmiş yüzyıllarından bakmadan, gelecek yüzyılları görülmez. Yönetim konularında, üretim alanlarında geçmiş yüzyıllardan gelen bilgi ve bilgelik birikimleri, gelecek yüzyıllara ışık tutar. Babadan oğula geçmeyen cumhuriyet yönetimi denilince, Batı dünyasında akıllara, Atina yönetimi gelir. Ancak Atina’da çoğunluğun oylarına değil, azınlığın oylarına dayanan bir yönetim örneği verilir.

*

İslam dünyasına bakıldığında, “Dört Halife Dönemi”nin Medine’sinde, Cumhuriyet yönetiminin temellerinin atıldığı görülür. Onların yönetime gelmede, değişik seçim örneklerinin görüldüğü dönemlerinde, yöneticilik görevi babalardan çocuklara geçmez. Onlar danışmaya önem veren yönetimde, erdemli devletin yönetim ilkelerini ortaya koyarlar. Ve seçimlerle dolu dönemleri, gelecek yüzyıllarda Müslüman ülkelerce geliştirilerek izlenir.

*

“Danışmasız devlet yönetimi olmaz” diyen, İkinci Halife Ömer döneminde erdemlilikte bütün dünyaya örnek olan sahabilerden oluşan bir “Danışma Meclisi” oluşturulur. Ayrıca Son Peygamber’i yakından tanıyan, yönetimdeki ilkelerini bilen, hepsi eşitler arasında birinci olan Medinelilerin ve Mekkelilerin görüşlerini açıklamaları saygıyla karşılanılır, yönetime katılmaları özendirilir. Yalnızca görüşlerin ana kaynaklara ve uygulamalara dayanıp dayanmadığına bakılır.

*

Erdemli devletlerde yönetim, giyene büyük sorumluluklar yükleyen, ateşten bir gömlek olarak görülür. Yöneticiler toplumun bütün kesimlerinin, zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacak ekonomik ortamı oluşturma sorumluluğu taşırlar. Ve sorumluklarını yerine getirirken, yalnızca insanların değil, bütün canlıların haklarını korurlar, iç ve dış güvenliğe büyük önem verirler. Onların hukuku her şeyin üstünde gören yönetimlerinde, kimseye haksızlık yapılmaz, kimse haksızlığa uğramaz.

*

Yönetimde benimsenecek yapılar ve yöntemler, yüzyıllar içinde oluşur, geçmiş yüzyıllar bilinmeden, gelecek yüzyıllar görülmez. Son Peygamber’in hazırladığı Medine Sözleşmesi’nin uygulandığı “Büyük Halifeler” döneminden sonra, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar cumhuriyet geleneğini sürdüremezler, yönetim babalardan çocuklara geçmeye devam eder, çocuklar arasında kanlı yönetim savaşları yaşanır.

*

Tanzimat’tan beri yönetimde yenilenmeye çalışılan Türkiye’de, Sultanlık’tan Meşrutiyet’e, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e geçilir. Anadolu’nun bin yıllık yönetim tarihinde, yönetimler yönetilenlere ne kadar hizmet ederlerse, o kadar benimsenirler ve o kadar uzun ömürlü olurlar. Ana kaynakları Türkistan coğrafyasında verilen Anadolu kültüründe, “Halka hizmet ‘Hak’ka hizmet” kabul edilir. Toplumun bütün kesimleri, birbirleriyle hizmette yarışırlar.

*

Yönetimin Kutsal Kitap’ların ışığında oluşan, her dönemde geçerliğini koruyan değerleri, bütün ülkeler için büyük önem taşırlar.

*

Yöneticiler yüzyıllar içinde verilen yönetim örneklerini içselleştirmeden, unutulmayan yönetim örnekleri veremezler.

*

Yönetimlerin görevleri güvenliği ve adaleti sağlama yanında, toplumun bütün kesimlerinin üretim güçlerini büyütmektir.

9 Temmuz 2022, 13:54

BÜTÜN DÜNYA CEPHELERDE GENÇLERİN DEĞİL MEYDANLARDA KOÇLARIN KURBAN EDİLDİĞİ BARIŞ BAYRAMLARINI ÖZLÜYOR

Dünyada Yirmi birinci yüzyılın bir barış yüzyılı olması beklenirken, beklenilenin tersine, Yirminci yüzyıl gibi, bir savaş yüzyılı olmuştur. Küreselleşme yüzyılında, devletler arasındaki savaşlarla, ülkeler içindeki savaşlar birbirine karışmıştır. Irak'la, Afganistan'la, Suriye'yle, Yemen'le, Ukrayna'yla Yirmi birinci yüzyıl insanlık tarihinin gördüğü, en kanlı savaş yüzyılı olmuştur. Bilgi toplumlarının yeni silahlarıyla, savaşlarda askerlerden daha çok anneler, babalar ve çocuklar ölmüştür.

*

Barış dönemlerinde anneler ve babalar, çocuklarından önce, savaş dönemlerinde ise, çocuklarından sonra ölürler. Bu yüzden, dünyada barışın koruyucusu, askerler değil, annelerdir ve babalardır. İnsanlık tarihi içinde, bir insanın hayatı çok önemli bir yer tutmaz. Ancak dünyada hiçbir devletin gücü, savaşta ölen bir insanı geri getirmeye yetmez. Bunun için, dünyanın neresinde olursa olsun, bir genci öldüren, bütün anneleri ve babaları öldürürler.

*

İnsanları öldürmenin ideoloji olduğu, insanların hayatlaının önemsenmediği yeni yüzyılda, Müslümanların "Kurban Bayramı", bütün dünyada barış bayramı olarak kutlanılmalıdır. Seküler Batı Dünyasının İsmailleri öldürmek için, yüzen ve uçan ordulara sahip olduğu Yirmi birinci yüzyılda, kutsal kültürden beslenen Türk ve İslam Dünyası, İsmail'leri yaşatmak için koçları kurban eder. Koçları kurban etmesini bilmeyenler, farkında olmadan gençleri kurban ederler. Dünyada savaş kurbanlarının sayısı, bayram kurbanlarının sayısını çoktan aşmıştır.

*

Küreselleşme yüzyılının bilimsel ve teknolojik gelişmeleri, savaş yanlılarının eline nükleer silahları verirken, barış yanlılarının eline de toplumsal iletişim araçlarıyla, dünya ölçeğinde haberleşme,bilgi ve belge paylaşma gücü kazandırmıştır. Savaşı savunanların şehirleri yakıp yıkan "Toptan Savaş" stratejilerine karşı, barışı savunanların insanları koruyan "Toptan Barış" stratejileri geliştirmeleri, bütün dünya için hayati önem kazanmıştır. Gizliliğin olmadığı, uzaklık yakınlık farkının ortadan kalktığı dünyada, iyi savaş, kötü barış yoktur.

*

Hacer'ler seslerini duyurmak için yollara düşmezlerse, İbrahim'ler şehirlerin meydanlarını doldurmazlarsa, Kurban Bayramlarında koçlar değil, İsmail'ler kurban edilir. Bütün savaşlarda, savaşları başlatanlardan daha çok, savaşların kurbanlarının anneleri ve babaları ağlar. Bu yüzden, savaşları iktidarlarını sürdürmek isteyenler başlatırlar, çocuklarını yaşatmak isteyen anneler ve babalar durdururlar.

*

Her yüzyılda savaşlar, yağmur yüklü bulutlarla değil, hırs yüklü politikacılarla gelirler. Savaşlar yalnızca politikacılara bırakılamayacağı gibi, yalnızca askerlere de bırakılamaz. Savaşlardan ülkelerin bütün kesimleri etkilenir. Her savaşın hem yerel, hem küresel boyutları vardır. Siyasal sınırların önemini yitirdiği, bütün ülkelerin kapı bir komşu olduğu dünyada, her savaş bir dünya savaşıdır, hiçbir ülke savaşın dışında kalamaz.

*

Kurban Bayramı, hayat bayramıdır. Her kurbanla bir İsmail değil, binlerce İsmail hayat bulur. Bir koç kurban eden, bin İsmail"e can verir. Bir İsmail'i yaşatanlar, bütün İsmailleri yaşatırlar.

*

Silahlı güçlerin yerine, silahsız güçlerin geçtiği, sınırsız dünyada, koçları kurban etmeyenler, koç gibi gençleri kurban ederler.

*

Her kurban gökyüzünden barış yağdıran, merhamet yüklü bir buluttur. Kurbanları sevmeyenler insanları hiç sevmezler.

*

"Vahiy" ya da "Kurban" Medeniyeti'nde, bir insanı öldürenler, dünyadaki bütün insanları öldürürler.

*

Dünya barışının güvencesi, yaşayan medeniyetlerin anası, "Vahiy Medeniyeti"dir.

*

Vahiy Medeniyeti'nde bir insanı öldürenler, dünyadaki bütün insanları öldürürler. BİR KUTLAMA VE BİR DİLEK: DEĞERLİ FACEBOOK DOSTLARIMIZIN KURBAN BAYRAMLARINI BARIŞ BAYRAMLARI OLMALARI DİLEKLERİMİZLE KUTLUYORUZ

10 Temmuz 2022, 13:04

BÜTÜN ÜLKELERDE GÖNÜLLÜ KURULUŞLARIN GÜÇLERİ VEREN ELLER OLMAYI BİLMELERİNDEN KAYNAKLANIR

Ülkelerde kazanç peşinde koşmayan gönüllü ya da sivil kuruluşların güçleri, ayrım gözetmeden, veren eller olmayı bilmelerindan kaynaklanır. Sofraları herkese açık olan gönüllü kuruluşlar, devletlerin yetişemediği ekonomik ve kültürel alanlarda, karşılık beklemeden verenleri, bir şemsiye altında toplamalarıyla bilinirler. Onların görevlerinin başında, dünyanın her yanında darda kalan, çaresiz insanlara ulaşmak ve yardım etmek gelir.

*

Gönüllü kuruluşlar kamu ya da özel kuruluşlara benzemezler. Onlar yardım edenlerin ve yardım isteyenlerin, ulaşımına açık olarak yapılanırlar. Çalışmalarını devletlerin destekleriyle değil, dünyanın her yanından gelen desteklerle sürdürürler. Bütün ülkelerde çevre, sağlık, eğitim, kültür, sanat alanlarında çalışan, küresel hukuk kurallarına uyan, genel geçer etik ilkelere bağlı, hizmet amaçlı yapılanmalar, gönüllü kuruluşlar olarak görülürler.

*

Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar, oldukça geniş bir coğrafyada yaşayan Türkler, çok zengin gönüllü kuruluşlarıyla bilinirler. Müslümanların ekonomik,siyasal ve kültürel tarihlerinde, Son Peygamber’le ilk örneği verilen vakıflar vazgeçilmez bir bir yer tutarlar. Onlar İbrahim Peygamber gibi, sofralarına misafirsiz oturmayı sevmezler. Ve dünyanın her yanında, yoksulluk çeken insanlara sofralarını açarak, yerken yalnız yenilmeyeceğini gösterirler.

*

Dünyada ülkeler arasında gelir dengesizliklerinin büyümesi, çözülemeyen çok boyutlu yoksulluk sorunları, çaresiz insanlara çare, kimsesizlere kimse olan gönüllü kuruluşların, çalışma konularını çoğaltıyorlar. Onlar ürün, hizmet, bilgi üretmede kuruluşların, kurumsal ve toplumsal sorumluluklarına yeni alanlar açıyorlar. Ve çok işlevli çalışmalarıyla, paylaşımcı ekonominin, katılımcı yönetimin, zenginleşmesine katkıda bulunuyorlar

*

Gönüllü kuruluşlar ister kamu, ister özel olsun bütün kuruluşlara, paylaşılmayan kazanımların dünyada kalıcı izler bırakmayacağını öğretiyorlar. Onların güçlü olduğu toplumlarda, kuruluşların üretim güçleri farklı açılımlar kazanırken, yönetim yetenekleri değişik yaklaşımlar kazanıyor. Onlar bütün ülkelerde yönetenlerle, yönetilenler arasında köprü görevi yüklenerek, kaynakların değerlendirilmesinde ve savurganlığın önlenmesinde çığır açıyorlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, azınlık olan yönetenler, çoğunluk olan yönetilenler olduğu gibi, azınlık olan üretenler, çoğunluk olan tüketenler olur. Güçlü azınlıklara karşı, güçsüz çoğunlukların haklarını savunmak gönüllü kuruluşlara düşer. Onlar dönüştürücü güçlerini, çoğunluk yanlışta birleşmez ilkesinden alırlar. Ve kaynakların yeniden dağıtılmasında, büyütülen zenginliğin paylaşılmasında, güçlü azınlıkların değil, güçsüz çoğunlukların sesi olurlar.

*

Eğitim gibi, sağlık gibi ekonomik kazançlardan önce, kültürel kazançların önemli olduğu alanlar, gönüllü kuruluşların ilgi alanlarının başında gelirler.

*

Üretimde ve yönetimde ortaya çıkan haksızlıkların önüne geçmede, çoğunluğa meydan okunmaz diyenler başarılı olurlar.

*

Dünyanın her yanında gönüllü kuruluşlar, çoğunluğun sorunlarını gündeme taşımanın ve çözüm aramanın yollarını açarlar.

11 Temmuz 2022, 12:12

DÜNYA HER ŞEYDİR DİYEN SEKÜLER BATI DÜNYA İÇİN YEMEN'İ SURİYE'Yİ UKRAYNA'YI YAKIYOR YIKIYOR

Yirminci yüzyılda kutsal kültür düşmanlığı doruk noktasına ulaşmıştır. Kökten sekülerlik, dalga dalga bütün dünyaya yayılıyor. Kutsal kültürün değerlerine karşı, seküler kültürün değerleri kutsallaştırıliyor. Kutsal değerler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın dışına sürülüyor. Kutsal kültürden arındırılan seküler kültür, Tanrı''yı unutmuştur. Kutsal kültür, bütün dünyada çözüm değil, sorun kaynağı olarak görülüyor.

*

Kutsal kültürün denetiminden çıkan seküler insan, tokgözlülük yerine açgözlülüğü büyütmüştür. Açgözlülüğün körüklediği tüketim yarışı içinde, dünyanın bütün zenginlikleri yağmalanmıştır. Tanrı''yı göz ardı eden seküler insanı, dizginleyecek hiçbir güç kalmamıştır. Kutsal değerlerden bağımsızlığını ilan edenler, seküler kültürün tutsağı olmuşlardır. Çözüm üretmesi beklenen seküler kültür, tam tersine sorun üretmiştir, kriz üretmiştir.

*

Kutsal değerleri bırakıp, seküler değerleri benimseye zorlanan insanlık, sudan çıkarılmış bir balık gibi, hayat kaynağını yitirmiştir. Bütün dünya, nehirlerin denizi araması gibi, atalarının yitirdiği Cennet''i arıyor. Seküler kültürün öncüleri, Cennet varsa, onu yok etmeli diyorlar. Onlara göre, Cennet toplumların afyonudur. Kutsal kültürün öncüleri ise, dünyayı Cennet''e çevirmeden, yitirilen Cennet bulunamaz demektedirler.

*

Kutsal kültürle bağlarını koparan seküler kültürün, iki yüz yıllık temelleri sarsılıyor. Dünya bir yeryüzü Cenneti''ne dönüştürülemediği gibi, ekonomik krizler birbirini izlemektedir. Yitirilen Cennet ile bağlarını koparanlar, aç kurtlar gibi, birbirlerini yemeye başlıyorlar. Onların ellerinde insanlar, insanların dostları değil, insanlar insanların düşmanları oluryorlar. Ekonomide ve politikada, insanlar birbirlerini yok ederek ayakta kalmaya çalışıryorlar.

*

“Cennet yoksa, herşey mübahtır”, diyen seküler kültürün elinde, dünya bir Cennet''ten daha çok bir Cehennem''e dönüşmüştür. Çünkü kutsal değerlerden bağımsız bir ekonomi olmadığı gibi, bir politika da olmaz. Kutsal değerlerle bağlarını koparmış bir ekonominin ve politikanın, krizlerden kurtulması mümkün değildir.

*

Ekonominin ve politikanın tek ve değişmez belirleyicisi kabul edilen seküler kültür, bütün dünyada ölmüştür. Rusya''nın seküler kültürü gibi, Amerika''nın, Avrupa'nın seküler kültürü çökmüştür.

*

Bütün dünyada seküler kültürün güneşi batmıştır. Kutsal kültürün güneşi ise, batmaz. Dünya kutsal kültürle bağları yenileme ve yeniden yapılanma dönemine girmiştir.

*

Bütün dünya, Marx''ı değil, Weber''i yeniden yorumlamak ve iki dünyada kurtuluşa götüren, yeni bir yol haritası hazırlamak zorundadır.

*

Dünyanın her yanında kutsal kültür durur, seküler kültür geçer. Güzel olanlar kutsaldır, kutsal olanlar güzeldir.

*

Kültürleri güzel olanların, ekonomileri güzel olur. Güzellik her şeyin üstesinden gelir.

*

Hayatın her alanında, güzelliği aşan güç yoktur. Allah güzeldir güzelliği sever

11 Temmuz 2022, 22:50

Dr.FATİH ŞEKERCİOĞLU,Dr.CAN CEYLAN,Dr. QAYYUM YAMAMOTO,DÜŞÜNÜR EDEBİYATÇI ALİ HAYDAR HAKSAL ŞAİR YAZAR AHMET İŞLER, ŞAİR YAYINCI ŞAKİR KURTULMUŞ

BAŞTA OLMAK ÜZERE ÇOK SAYIDA KATILIMCI DOSTLARLA MEVA'DA BEREKETLİ BİR BAYRAMLAŞMA BULUŞMASI.

12 Temmuz 2022, 11:59

DÜNYADAKİ SAVAŞLAR BÜTÜN ÜLKELERE SAVAŞAN ELLERİN YERİNE ÜRETEN ELLERİN GEÇTİĞİNİ GÖSTERİYOR

Yirmi birinci yüzyılın başında, bilgisayarların iletişimde, uçakların ulaşımda uzakları yakınlaştırmasıyla, bütün ülkelerde ağırlık silahlı güçlerden, silahsız güçlere kayıyor. Vietnam’da, Irak’ta, Yemen’de, Afganistan’da, Ukrayna'da açıkca görüldüğü gibi, uluslararası hukukun, küresel etiğin ilkelerinin, ayaklar altına alındığı savaşlarda, güçsüzlük kaynağı olan silahlı güçler, sorunlara çözüm getirmekten daha çok çözümsüzlük getiriyor.

*

New York’ta, Madrit’te, Londra’da, Bağdat’ta, Şam’da, İstanbul’da ve Kudüs’te yaşanan terör saldırıları, gelen yüzyılın savaşlarının, geçen yüzyılın savaşlarından çok farklı olacağını gösteriyor. Geçmişte cephelerde düzenli ordularla yapılan savaşların yerine, şehirlerde düzensiz güçlerle yapılan terör savaşları geçiyor. Dünyanın bütün ülkelerinin düzenli orduları, şehirlerde yapılan vurkaç saldırlarına karşında çaresiz kalıyorlar, güçlerini yitiriyorlar.

*

Temelleri Katolik Kilisesi ve Roma Ordusu tarafından atılan, hiyerarşik ordu yapılanmaları, Kızıl Ordu’nun Afganistan’da, Pentegon’nun Vietnam’da, düzensiz güçler karşısında, başarısızlığa uğramasıyla önemsizleştiler. Yuvarlak küreden, düz kareye dönüşen dünyada, savaşlar yerleşim yerlerine taşınıyor. Son yıllarda pek çok örnekte görüldüğü gibi, merkezleriyle ve çevreleriyle, şehirler yakılıyor ve yıkılıyor.

*

Silahlanmayı bir yarışa dönüştüren, “Soğuk Savaş” yıllarının nükleer başlıklı füzelerinin, denizlerde yüzen, havalarda uçan ordularının güçleri, yeni savaşlarda güçsüzlüğe dönüşüyor. Tarihin her döneminde zamana uygun silahlar ve savaş yöntemleri geliştirilir. Yeni dönemde orduların savaşlardaki başarıları, silahlarının vurucu güçlerinden önce, tarafların her alandaki bilgi kaynaklarının, doğruluğundan ve derinliğinden kaynaklanıyor.

*

Silahlı güçlerin ağırlıklarını yitirdikleri bir yüzyılda, uluslararası sorunları Amerika, Rusya ve İsrail gibi, şiddetle çözmeye çalışan ülkeler, hiçbir zaman başarılı olamazlar. Saba Melikesi Belkıs’ın yüzyıllar öncesinden haber verdiği gibi, orduların girdiği ülkelerde yağmalanmayan zenginlik kalmaz. Bu yüzden sanayi toplumunun yerine bilgi, toplumunun geçtiği bir dönemde, büyük bilgi gücüne sahip olan devletler, bütün alanlarda üç adım önde olurlar.

*

Savaşlar bilinen silahlarla cephelerde olursa, taraflar birbirlerinin güçlerini bilirler. Savaşlar bilinmeyen silahlarla şehirlerde yapılırsa, ordusuz savaşçıların kimler olduklarını, nerede bulunduklarını ve ellerinde taşıdıkları silahları, bilmek çok zorlaşır. Yaşlı, kadın ve çocuk demeden, hiçbir değer tanımadan, insanları dehşete düşürmek için, her yola, her yönteme başvuran, intihar saldırıları karşısında, düzenli orduların, elleri ve kolları bağlanır.

*

Ülkeler arasındaki gelir dengesizliklerini gidermedan, silahlı güçlerle taraflara büyük zararlar veren, savaşların önüne geçilmez.

*

Yirmi birinci yüzyılda bütün ülkelerin, karşılarındaki ortak düşmanları, eğitimsizlik, mesleksizlik ve yoksulluktur.

*

Dünyadaki bütün savaşlar, varlıklı ülkeler yerlerken, yoksul ülkelerin bakmalarından kaynaklanır.

13 Temmuz 2022, 11:21

ANA DİNAMİĞİ TİCARET OLAN KÜRESELLEŞME SAVAŞLARLA DURDURULMAZ HIZI YAVAŞLATILIR

Dünya tarihine geniş zaman aralığından bakılırsa, ülkelerin sınırlarını ordulardan önce, ticaretle uğraşan insanların aştıkları görülür. Sınırların aşılmasının kolaylaşması ticareti, ticaret sınırların aşılmasını kolaylaştırır. Yirminci yüzyılın sonunda, Yirmi birinci yüzyılın başında, ülkeler arasında ticaretin artması, küreselleşmeye hız kazandırmaya devam ediyor. Küreselleşme ticareti, ticaret küreselleşmeyi hızlandırıyor.

*

Dünyada kültürlerin tarihini araştıranlar, en etkili kültür elçilerinin başında, ticaret insanlarının geldiğini görürler. Risk almadan rızkın bulunmayacağını bilen, uzun dönemli düşünen ticaret insanları, gittikleri ülkelere ürünleriyle birlikte, kültürlerini de götürürler. İspanyolların Amerika’ya, İngilizlerin Hindistan’a gitmelerinde olduğu gibi, ticaret insanlarına açık olmayan ülkelerin kapılarını, gittikleri ülkelerin kaynaklarını yağmalayan askerler giderler.

*

Dünyanın kültür taşıyıcıları olan, sınırları ürünleriyle aşan, kazandırmayı ve kazanmayı seven, denizleri arayan nehirler gibi, pazarları arayan ticaret insanları, geçtikleri yerleşim yerlerine büyük bir canlılık kazandırırlar. Onların güçlü oldukları ülkelerde, kıtlık ve yoksulluk değil, bolluk ve zenginlik olur. Bu yüzden Peygamber şehiri Medine başta olmak üzere, Müslümanların şehirlerinde, ticarete büyük önem verilir, camiler medreselerle, medreseler çarşılarla bütünleştirilir.

*

Kazananlarla kazandıranların elele verdikleri toplumlarda, insanların üretme güçleri katlanarak artar, camiler, medreseler, çarşılar dolar taşar. Üretenlerle tüketenleri buluşturan ticaret insanları, ülkelerin üretimlerine canlılık kazandırırlar. Ülkelerde ticaret yönetilenleri, yönetilenler yönetenleri güçlendirirler. Üretim güçleri büyük olan ülkeler, savaşılmayacak kadar büyük görünürler. Dünyada hiçbir ülkenin, savaşmayı göze alamayacağı ülkeler olurlar.

*

Ticaretin tarihi yüzyıllar öncesine uzanırken, küreselleşmenin daha önce görülmeyen hızlanma tarihi, Yirminci yüzyılın sonunda başlar. Küreselleşmenin hızlanmasıyla, sınırların esneklik kazanması, bütün ülkeleri köklü dönüşümler yapmaya zorluyor. Yirminci yüzyılda sanayileşmeye, uyum sağlayamayan ülkelerin, üretim güçlerini yitirmeleri gibi, Yirmi birinci yüzyılda küreselleşmeye, ayak uyduramayan ülkeler, ticaret yapma güçlerini yitirerek yoksullaşırlar.

*

Küreselleşme yüzyılında çok kültürlü ticaret insanlarının yerine, çok ülkeli küresel kuruluşlar geçiyor. Onlar yaptıkları yeniliklerle, sürükleyici güçleri “akıllı ürün”ler olan, büyük dönüşümlere öncülük yapıyorlar. Küreselleşme tek ülkeli, çok ülkeli bütün kuruluşları, işletme ve yönetim fonksiyonlarında, ülke haritasından daha çok dünya haritasına odaklanmaya zorluyor. Kuruluşlar coğrafyalarını ne kadar genişletirlerse, üretim güçlerini o kadar büyütürler.

*

Küreselleşme dünya pazarlarına ulaşmada, büyük düşünen kuruluşlara, bilinmeyen kapılar açıyor.

*

Paylaşmayı bilen kuruluşlar, vurmazlar, kaçmazlar, verirler, alırlar, kazandırırlar, kazanırlar.

*

“Silikon Vadi”lerinin güçleri, ticarette sınır tanımayan, küresel kuruluşlarından gelir.

14 Temmuz 2022, 12:11

KURUMSAL VE TOPLUMSAL SORUMLULUKLARI HER ALANDA YUNUS OLMAYI BİLENLER YERİNE GETİRİRLER

Bu yazı daha önce 19.09.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyada bilgilerin, hizmetlerin ve ürünlerin üretiminde, hayranlık uyandıran kuruluşlar, kurumsal sorumlulukları kadar, toplumsal sorumluluklarının da bilincinde olan kuruluşlardır. Kuruluşların başarısında, kurumsal ve toplumsal sorumluluklar, birbiriyle çatışmaktan daha çok, birbirlerini tetikleyerek büyütürler. Dünyanın her yerinde her kuruluşun, yerine getirmek zorunda olduğu, yasal ve ekonomik zorunlulukları gibi, kurumsal ve toplumsal sorumlulukları vardır.

*

Pazarlardaki üreticiler ve tüketiciler, toplumsal sorumluluklarını göz ardı ederek, gelirlerini artırmaktan başka, amacı olmayan kuruluşlara destek olmazlar. Toplumlara yarar sağlayan, çevreye zarar vermeyen ve toplumun değerlerine saygılı ürün, hizmet ve bilgi üreten kuruluşlar, bütün ülkelerde saygı görürler. Her ülkede kuruluşlar, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın, en dinamik boyutunu oluştururlar. Toplumların canlılıkları, odunun bile eğrisini satılmayan, pazarlarından kaynaklanır.

*

Dünyada sağlık bilimlerinden sosyal bilimlere, mühendislik bilimlerinden yönetim bilimlerine kadar bütün alanların vazgeçilmez konularının başında, toplumsal sorumluluk çalışmaları gelmektedir. Bütün ülkelerde değişik alanlardaki kuruluşların, topluma, çevreye ve kültüre karşı duyarsız ve sorumsuz uygulamaları, dünyanın her yanında tartışılmaktadır. Toplumsal sorumluluk taşıyan kuruluşların, ürünleri ve hizmetleri, dünyanın bütün ülkeleri tarafından benimsenirken, sorumluluklarını yerine getirmeyenler, duyarlı olmayanlar her ülkede dirençle karşılaşmaktadırlar.

*

Kuruluşlar ister ekonomik, ister kültürel, ister siyasal alanda çalışsınlar, bulundukları ülkelerin bütün kesimleriyle alışverişlerinde, sonuna kadar açık ve dürüst olmak zorundadırlar. Açıklığın olmadığı kuruluşlarda, haksızlıkların olduğu kadar yolsuzlukların önüne geçmek mümkün değildir. Bunun için doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ve güzeli çirkinden ayıran toplumsal sorumlulukların, konuşulmaları, tartışılmaları ve benimsenmeleri, geleceğin dünyası için, hayati önem taşımaktadır.

*

Toplumsal sorumlulukların bilincinde olan kuruluşlar, ürettikleri ürünler yanında, kurumsal sorumluluk yatırımlarıyla, dünyanın bütün ülkelerinde, kendilerine geniş çalışma alanları açarlar. Dünyanın her ülkesinde, insanların gözlerine giren kuruluşların ürünleri, hem pazarlarına hem evlerine girerler. Yerine getirdikleri toplumsal sorumluluklarıyla birlikte ürünleri de benimsenen kuruluşlar, kurumsallaşarak kuşaktan kuşağa geçerler ve yüzyıllarca ayakta kalırlar.

*

Kuruluşların toplumsal ve kurumsal sorumlulukları, insanları sevmelerinden, insanları sevenleri herkesin sevdiğini bilmelerinden kaynaklanır. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, kuruluşları sermayelerinden daha çok, benimsedikleri kurumsal ve toplumsal sorumluluklarıyla uzun ömürlü olurlar. İbn Haldun’un “Tavırlar Kuramı”, devletler için geçerli olduğu kadar, kuruluşlar için de geçerlidir. Kuruluşlar yaptıkları, kurumsal ve toplumsal sorumluluk çalışmalarıyla kurumsallaşırlar.

*

Devletler gibi, kuruluşlar da doğrulukta, iyilikte ve güzellikte, her gün yeniden başlayan, uzun soluklu bir yarışa girerek kurumsallaşırlar.

*

Kurumsal ve toplumsal sorumlulukların, önemsenmesi ve yerine getirilmesi, dünyada her kuruluşun en büyük sermayesidir.

*

Kurumsallaşmasını başaran kuruluşlar, Yunus gibi pazarlara doğru ürünler taşırlar, insanları doğruluklarıyla kazanırlar.

15 Temmuz 2022, 11:48

DÜNYANIN HER ÜLKESİNDE İNSANLAR ÜRETİM GÜÇSÜZLÜĞÜNÜ TÜKETİMİ AZALTARAK AŞARLAR

Ülkelerin üretim güçlerini, birbirleriyle işlevsiz tüketimde yarışanlar değil, işlevsel üretimde yarışanlar büyütürler. Onlar sanayi toplumlarını bilgi toplumlarına, bilgi toplumlarını bilgelik toplumlarına dönüştürmede, önemli bir görev yüklenirler. Onlarla ülkeler kültürel dokularıyla birlikte, ekonomik yapılarını güçlendirirler. Üretimi büyüten kültürleri olmayan toplumların, tüketimi artıran ekonomileri olur. Her ülkede güçlü ekonomiler, köklü kültürlere dayanırlar.

*

Kültürleriyle bağlarını koparan toplumlar, üretimlerini artırmada, tüketimlerini azaltmada yollarını ve yönlerini şaşırırlar. Geçmişi bilenler geleceği görenler, kazansalar bile kaybettiklerinden kuşku duymadıkları için, ekonomik, siyasal ve kültürel doğrularla savaşmazlar. Kültürlerin değerleriyle, ekonomilerin ilkelerine savaş açmaya kalkanlar, toplumların üretici güçlerini dinamitlemekle kalmazlar, doğruları yanlışlara dönüştürürler.

*

Kültürün toprağını sürmeden buğday, ekonominin fidanını dikmeden meyva bekleyen ülkeler, kültürlerini derinleştiremezler, ekonomilerini zenginleştiremezler. Bu yüzden gösterişe dönük, ölü yatırımların peşinde koşan ülkelerin kuruluşları, sürdürülebilir bir hızda büyümezler. Nasrettin Hoca’nın yaptığı gibi,dostlar alışverişte görsün diyerek,beşe alıp üçe satmaya kalkanlar,kısa zamanda kaynaklarını tüketerek, ekonomik ve kültürel canlılıklarını yitirirler.

*

Kaynaklarını ekonominin kurallarını çiğnemeden, değerlendirmesini bilen ülkeler hem kültürel, hem ekonomik zenginliklerine yeni dünyaların kapılarını açarlar. Hangi alanda üretim yaparlarsa yapsınlar, bütün ülkelerde üretimi artırmada ve yönetimi iyileştirmede, çığır açıcı çalışmaları yenilikçi kuruluşlar yaparlar. Gelirlerin artırmada, giderlerini azaltmada yarışmayan kuruluşlar, yerel pazarlarıyla birlikte, küresel pazarlarını yitirirler.

*

Ülkelerin üretim güçlerini, doğal kaynaklarının zenginliklerinden önce, doğru zamanlarda, doğru yerlerde, doğru ürünleri, doğru hizmetleri, doğru bilgileri üretmesini bilen kuruluşlar büyütürler.Onlar üretimleriyle birlikte kültürlerini bütün dünyaya taşırlar. Her ülkede kamu, özel ve gönüllü bütün kuruluşlar, küresel değerleri göz ardı etmeden, ekonominin yasalarına özen göstererek, dünyada iz bırakıcı, kalıcı ürünler üretirler.

*

Ekonomik kazanımlardan daha çok kültürel kazanımların ağırlık kazandığı, açıklığın, doğruluğun ve içtenliğin en büyük değer olduğu, bilgelik toplumlarının sürükleyici güçleri olan kuruluşların, önemi yıldan yıla katlanarak artıyor. Onlara bütün ülkeler kapılarını açıyorlar, yatırım yapmaları için büyük kolaylıklar sağlıyorlar. Onlar kültürde ekonomiyi, ekonomide kültürü görerek, aralarında ayrım gözetmeden, iki alanı birbirleriyle bütünleştiriyorlar.

*

Tüketimde savurganlığın önüne geçemeyenler, üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelemezler.

*

Dünyayı ekonominin duvarlardaki saati değil, kültürün vicdanlardaki pusulası dönüştürür.

*

Bütün ekonomilerde, üretimlerin bir bedeli olduğu gibi, tüketimlerin de bir bedeli olur.

16 Temmuz 2022, 12:14

ÜLKELERDE DARBE KAPIDAN GİRERSE DEMOKRASİ PENCEREDEN ÇIKAR

Türkiye'nin önündeki en büyük sorun, demokratik kültürün özümsenerek içselleştirilmesidir. Türkiye'deki siyasi partiler, ister muhafazakar demokrat, ister sosyal demokrat, ister milliyetçi demokrat, isterse liberal demokrat olsunlar, hepsi demokrasi ortak paydasında buluşmak zorundadırlar. Demokratik kültürün zenginleşmesine katkıda bulunmayan siyasi partilerin elinde, Türkiye bir darbeler ülkesi olmaktan kurtulamaz.

*

Bütün dünyada demokratik yönetimlerin kaynağında, yönetilenlerin temel haklarıyla birlikte, inanma özgürlükleri vardır. Dünyadaki son iki yüzyıldaki uygulamalarla, demokratik ülkelerin benimsediği, küresel hukuk ilkeleri ve genel geçer ahlak kuralları oluşmuştur. “Yönetilen Demokrasi” değil, “Yöneten Demokrasi” olmak için, toplumun bütün kesimlerinin, demokratik yönetimin kurum ve kurallarına saygılı olmaları hayati önem taşır.

*

Demokratik yönetimi benimsemiş ülkelerin merkezinde seçmenler vardır. Demokratik mekanızmaya işlerlik kazandıracak olanlar, kültürel, siyasal ve ekonomik sorumluluklarının bilincinde olan entellektüellerdir. Onlar açıkladıkları bir oylarıyla, binlerce oyu peşlerinden sürüklemenin yolunu açarlar. Açık toplumların merkezinde yer alan çoğunluk, her zaman daha önemliyi, daha gerekliyi ve daha etkiliyi görür ve bilir. Entellektüellerin kültürel ve toplumsal sorumluluğu, çoğunluğun görme ve bilme sürecini hızlandırmaktır.

*

Kültürel güçlerinin üzerinde etkili güç olmayan entellektüeller, doğru, güzel ve iyi bildikleri değerleri, en açık, en yalın ve en alçak gönüllü biçimde açıkladıkları ölçüde başarılı ve etkili olurlar. Dünyanın hiçbir ülkesinde çoğunluk, üst perdeden konuşan, yanılmaz olduğunu iddia eden, kendisinden başkasını görmeyenleri sevmez ve izlemez. Bu yüzden, söyleyecek sözü olan, yalın ve açık olmayı bilen, entellektüellerin, piramitler kadar ömürleri olsa, hayatları boyunca konuşmaları beklenir.

*

Demokrasiyle yönetilen ülkelerin güçleri, demokratik yönetimlerin ilkelerinin, çok yalın ve çok açık olmalarından kaynaklanır. Toplumların yönetiminde açıklık gibi, yalınlık da en büyük ve en etkili güç kaynağıdır. Bunun için, bütün ülkelerde demokratik yönetimler benimsenmektedir. En dayatmacı yönetimler bile, kendilerinin de demokratik olduklarını ileri sürmek zorunda kalıyorlar. Çünkü yönetilenlerin çoğunluğunun onaylamadığı hiçbir yönetim uzun ömürlü olmaz.

*

Türkiye''de kamu, özel ya da gönüllü bütün kurumlar ve bütün kuruluşlar, demokratik kültüre yeni boyutlar kazandırmak için, var güçleriyle çalışmak zorundadırlar. Sınırların önemini yitirdiği düz kare dünyada, dayatmacı ülkeler, uluslarüstü birliklerde kendilerine sağlam ve güvenli bir yer bulamazlar. Bütün dayatmacı otokratik ülkeler gibi, üretim güçlerini yitirerek, içlerine kapanmak zorunda kalırlar.

*

Dünyanın her ülkesinde demokratik kültür, kültürel sorumluluklarının bilincinde olan bilge entellektüellerle, hem özümsenir, hem içselleştirilir.

*

Kusursuz insan olmadığı gibi, kusursuz demokrasi de yoktur. Demokratik yönetim kusursuzluğu arama yolunda, uzun soluklu bir arayıştır.

*

Entellektüeller dünyanın gidişinden ve çağlarından sorumludur.

*

Demokrasiye direnilmez demokratik süreç yönetilir.

*

Demokratik ülkelerde çoğunluk yolunu şaşırmaz.

*

Çoğunluk insanlığın ortak aklıyla düşünür.

*

Bilgeler doğruyu uçlarda aramazlar.

*

Doğru uçlarda değil ortadadır.

17 Temmuz 2022, 11:22

ÖZLENEN DÜNYA TARİHİN SÖZÜNDEN ÖNCE ÖZÜNÜ GEÇMİŞTEN GELECEĞE TAŞIYANLARLA İNŞA EDİLİR

Devletler milletlerin güvenliğini sağlamak ve bağımsızlığını korumak kurulurlar. Devletlerin zamanla kazandıkları güç, devletin yönetimini tek başına elinde tutmak isteyen, otokratik yöneticilerin gözlerini, tarihin her döneminde kamaştırmıştır. Ve gelecek yıllarda kamaştırmaya devam edecektir. Bu yüzden devlet yöneticileri, milletin temel haklarını korumaktan daha çok, yönetimdeki konumlarını korumaya çalışmışlardır.

*

Dünyanın pek çok ülkesinde, devleti yönetenler kurumlarıyla, kuruluşlarıyla kazandıkları gücü, azaltmaya değil çoğaltmaya çalışırlar. Çoğu yöneticiler devleti yönetenler hata yapmazlar, yönetilenler hata yaparlar diye düşünürler. Bütün ülkelerde savaş kararı vererek, toplu ölümlere ve büyük yıkımlara yol açan, devlet yöneticilerinden hesap sorulmamıştır. Çoğu zaman güçsüzler hatalarının hesabını verirler, güçlüler hiçbir zaman vermezler.

*

Dünya barışının sağlanması için, bütün ülkelerinde milletlerin sesini duymak istemeyen, otokratik devlet yönetimlerinin, demokratik devlet yönetimlerine dönüşmesi, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün insanlar için çok önemlidir. Ancak devlet kurumlarının yapıları, millet kuruluşllarının yapıları gibi, kısa dönemde kolaylıkla değişmezler. Her ülkede devlet kurumları, dokunulmazlıklarını korumak için değişime direnirler.

*

Otokratik yöneticiler iç sorunlarda, devlete meydan okunmaz diyenler, dış sorunlarda devlet ne diyorsa doğrudur demekten geri kalmazlar.Bu yüzden dünyadaki, doğrulanması zor olan yanlış bilgilendirmelerin,hepsi devlet kurumlarının açıklamalarından kaynaklanır. Bu yüzden kapalı otokratik yönetimlerin verdikleri bilgiler, dünyanın her yanında kuşkuyla karşılanır. Uluslararası alanlarda en büyük yalanlar, devletler tarafından söylenir.

*

Dünyanın bütün ülkeleri, Yirminci yüzyılın devlet yönetimlerinden, Yirmi birinci yüzyılın devlet yönetimlerine geçmek için, insanlık tarihinin söylenmiş sözlerini değil, söylenmemiş özlerini geleceğe taşıma yolunda, işbirliği yapmak zorundadırlar. Hiçbir ülkede hem demokratik, hem otokratik yöneticilerin,“Devlet Benim”, ben ne istersem devlet onu ister, ben ne yaparsam devlet onu yapar, demesi düşünülemez ve kabul edilemez.

*

Doğu ülkelerinden Batı ülkelerine kadar, dünyanın bütün ülkelerinde, devletlerin iç politikaları dış politikalarına, dış politikaları iç politikalarına yansır. Gizliğin bütünüyle ortadan kalktığı, gün ışığındaki dünyada, Sovyetler Birliği’nde Gorboçov’un başaramadığı “Açıklık” içinde “Yeniden Yapılanma”yı öğrenmek,Rusya gibi, Çin gibi otokratik, Amerika gibi,Almanya gibi, demokratik bütün ülkelerin öncelikli işidir. Artık hiçbir devletin hatalarını gizlemesi mümkün değildir.

*

Yasalarla yönetenlerin güçleri sınırlandırılmazsa, yönetilenlerin özgürlükleri sınırlandırılır.

*

Toplumun bütün kesimlerinin ,üreticiliklerinin önündeki en büyük engel devletlerdir.

*

Devletlerin elleri, bütün ülkelerde alırken çok güçlü, verirken çok güçsüz olurlar.

18 Temmuz 2022, 12:45

DÜNYADA BÜYÜK DÖNÜŞÜMLERİN TEMELLERİ YERELLEŞEREK KÜRESELLEŞMESİNİ KÜRESELLEŞEREK YERELLEŞMESİNİ BİLEN EDEBİYATÇILARLA ATILIR

Anadolu insanının dönüştürücü edebiyat geleneği, Asya’nın içlerinden, Avrupa’nın içlerine doğru, büyük ve uzun bir yolculuğa çıkan Türklerin, bin yıllık tarihleri içinde oluşmuştur. Bir ayaklarıyla Doğu’da, bir ayaklarıyla Batı’da olan Türkler, edebiyatı medeniyet, şiiri iman için bilmişlerdir. Onlar edebiyatsız medeniyet, düşüncesiz eylem olmayacağını bildikleri için, insanların iç ve dış dünyalarında sevgi rüzgarları estiren şiire, ayrı bir ağırlık vermişledir.

*

Edebiyatın sınırların ötesinde, ülkelerin üstünde, insanların düşünce ve eylem dünyalarına, yeni boyutlar kazandıran, çok zengin ve çok gizemli bir dünyası vardır. Edebiyat geleneğini derinleştirmeden, medeniyet dünyasını zenginleştirmek mümkün değildir. Hayatın her boyutunda edebiyatın çarpan ve çoğaltan etkisi görülür. Yağmur yüklü bulutlar gibi, edebiyat yüklü bulutlar dünyayı yaşanır kılmanın yolunu açarlar.

*

Yunus Emre’den ve Mevlana’dan Mehmet Akif'e ve Yahya Kemal’e kadar, bin yıllık tarihten yola çıkarak, tarihin içinden konuşan edebiyatçılar, edebiyat geleneğinin oluşmasında ve canlılığını korumasında vazgeçilmez bir yer tutarlar. Onlara gönüllerini açmayan toplumlar, güçlü bir edebiyat geleneği oluşturmazlar.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, iyilikleri özendirmede ve kötülükleri önlemede, yardımlaşma ve dayanışmaya ihtiyaç duyuldukça, düşünce ve eylem gücüne yeni açılımlar kazandıran, köklü bir edebiyat geleneğine de ihtiyaç duyulacaktır. Güçlü bir edebiyat geleneği olmadan, köklü bir medeniyet geleneği de olmaz.

*

Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri, Yirminci yüzyılda Anadolu insanının, yerli edebiyat geleneğinin temellerini atmışlardır. Anadolu insanının edebiyat geleneğinde bütünlük ve süreklilik çok önemli bir yer tutar. Tarihin her döneminde, toplumların değişmesinde ve dönüşmesinde, en etkili, en önemli, en güçlü kaynak edebiyat olmuştur. Edebiyat gelenekleri yoksul olan toplumların, medeniyetleri değerleri zengin olmaz.

*

Yapılan araştırmalarda, “Yerli Edebiyat Akımı” başlığından daha çok “Yeni İslamcı Akım” başlığı altında ele alınan, edebiyat geleneği, M. Şükrü Hanioğlu’nun “Gerek modernliğin ürünü olan yeni dünyanın sorunlarına cevap verme, gerekse de Batı siyasal ve kültürel hegemonyasına karşı koyma amacını taşıyan” akım olarak tanımlaması, yeterli ve kapsayıcı olmasa da açıklayıcıdır.

*

Dört dergi ve yazarları, karşılıklı saygı ve sevgi içinde Necip Fazıl’ın başlattığı, Sezai Karakoç’un yeni açılımlar kazandırdığı yerli edebiyat geleneği, Edebiyat ve Mavera dergileriyle, değişmeden değişerek, dünyaya açılmıştır ve Türkiye’nin Yirminci yüzyılına damgasını vurmuştur. Onlar yerel düşünerek, küresel davranmasını bilmişlerdir. Ve Mevlana'nın pergel benzetmesinde anlattığı, edebiyatta yerelleşerek küreselleşmenin, küreselleşerek yerelleşmenin en güzel örneklerini vermişledir.

*

Türklerin Anadolu’daki bin yıllık tarihlerinde, açıkça görüldüğü gibi, "İki Dünya Medeniyeti" olan İslam medeniyeti, iyilikleri büyütmede, kötülükleri önlemede, toplumun bütün kesimlerinin birbirleriyle yarıştığı, iki dünyayı altın oranda harmanlama medeniyetidir. İki dünyanın birden kazanılması için, edebiyatla medeniyetin, karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde, aralarında ayrım gözetmeden, birlikte ele alınması, her zaman hayati önem taşır.

*

Pablo Neruda “Aklı başında olan insandan şair olmaz. Şair insanın aklı başında olmaz” derse de, Anadolu insanının edebiyat geleneğinde, Anadolu'nun bütün şairlerinde ve yazarlarında olduğu gibi, şairlerinin ve yazarlarının akılları hem başlarındadır, hem gönüllerindedir. Onlar akıllarıyla düşünürler, gönülleriyle yazarlar düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştürürler.

*

Yunus Emre’nin şiir geleneğinde, “Dağ ne kadar yüksek ise/ Yol onun üstünden aşar”. Edebiyatçılar aşılmaz dağ yolu üzerinde, yolcuların kulaklarına doğrululuğun, iyiliğin ve güzelliğin sırlarını fısıldarlar. Onlar insanlara bilinmeyen dünyanın kapılarını açarlar, düşünülmeyenleri düşündürürler, görülmeyenleri gösterirler, hayatı kolaylaştırırlar, dünyayı güzelleştirirler.

*

İki dünya arasında, uyum ve düzeni sağlayan gizemli medeniyet köprüsü, edebiyatın ölümsüz eserleriyle inşa edilir.

*

Köklü edebiyat gelenekleri olmayan toplumların, güçlü medeniyet değerleri olmaz.

*

Edebiyatta kusursuzluğu arayanlar, kusursuz medeniyetin mimarları olurlar.

19 Temmuz 2022, 11:56

EKONOMİK KAZANIMLARDAN ÖNCE KÜLTÜREL YIKIMLARA BAKMADAN DÜNYANIN SİYASAL SORUNLARI ÇÖZÜLMEZ

Görünmeyen dünyanın derinlikleri, görünen dünyanın zenginliklerine yansır. Görünmeyen büyük dünya, görünen küçük dünyayı, derin kültürün zengin ekonomiyi içinde taşıdığı gibi taşır. Nasıl görünmeyen dünya olmadan, görünen dünya olmazsa, derin kültür olmadan, zengin ekonomi olmaz. Yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki gelişmeler, hayatın bütün alanlarında belirleyici olanın, ekonomiden önce kültürün olduğunu göstermiştir.

*

Faşist ve Komünist Devrim'lerin birbirini izlediği, ülkelerin yıkıcı savaşlardan, yok edici savaşlara sürüklendiği Yirminci yüzyılda, dinleri toplumların afyonu olarak görenlerden daha çok, dinleri toplumların güç kaynağı olarak görenler doğrulanmıştır. Kültürlerin ana kaynağı olan dinlere kayıtsız kalanlar, sürdürülebilir bir ekonomik gelişme sağlayamadıkları gibi, büyük bir kültürel yoksullaşmaya yol açmışlardır.

*

Dünyanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını değerlendirirken, ekonomik kazanımlara bakan finansal sermayeden daha çok, kültürel kazanımlara ağırlık veren entelektüel sermaye önemlidir. Çoğu zaman ekonomik kazançları büyük olan yatırım alanlarının, yol açtıkları kültürel yoksullaşmalar, çevresel kirlenmeler, son yıllarda bütün ülkelerde görüldüğü gibi, üstesinden gelinmeyecek doğal yıkımların tetikleyicileri olurlar.

*

Kültürel yıkımları görmezden gelerek, göz ardı eden bütün ülkeler, eğitim ve sağlık gibi uzun dönemde, getiri sağlayan alanlara değil, finans ve eğlence gibi kısa dönemde, kazanç getiren alanlara önem verirler. Tarihin her döneminde değer yoksullaşmasının, ileri boyutlara ulaştığı ülkelerde, bedellerini toplumun bütün kesimlerinin ödediği, ekonomik yolsuzluklar ve haksız kazançlar katlanarak artar.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ülkelerde dayanıklı bir kültürel doku, güçlü bir ekonomik yapı oluşturmak için eldeki kaynakların, her ülkede kabul gören etik ilkeler ışığında, değerlendirilmeleri yol gösterici olur. Ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme güçleri, bütün kurumların, bütün kuruluşların pazarlarda, kusursuz ürünler, eksiksiz hizmetler, yararlı bilgiler üretmede birbirleriyle yarışmalarından kaynaklanır.

*

Yerel ve küresel pazarlarda yeni ürünleri, yeni hizmetleri, yeni bilgileri, parasal görünen kazançlarla, parasal olmayan görünmeyen kazançları, altın oranda harmanlamasını bilenler üretirler. Onlar ürünleriyle, hizmetleriyle, bilgileriyle bütün pazarlarda kendilerine geniş alanlar açarlar ve kalıcı yerler tutarlar. Ve ekonomik dünyanın “Bilinen eli”ne olduğu kadar, kültürel dünyanın “Bilinmeyen eli”ne, gereken önemi fazlasıyla verirler.

*

Ülkelerde silahsızların ümit veren barış dünyası yönetilenlere, silahlıların korku saçan savaş dünyası, yönetenlere dayanarak büyür.

*

Kültürel kazançlar hiçbir şeydir, ekonomik kazançlar her şeydir diyenler, bütün ülkelerde büyük yıkımlara yol açarlar.

*

Ülkelerde savaş yanlıları "kaybettirerek kazan", barış yanlıları "kazandırarak kazan" yasasına önem verirler.

21 Temmuz 2022, 12:30

DOĞULAN ÜLKEYİ BAYRAK YAPARAK KUTSAL KÜLTÜRÜN HABERLERİNİ DÜNYANIN BÜTÜN ÜLKELERİNE TAŞIMAK

Bir yanında Asya, bir yanında Karadeniz, bir yanında Avrupa, bir yanında Akdeniz olan Anadolu, tarihin her döneminde kültürlerin, birbirleriyle savaştığı coğrafya bilinir. Anadolu’da buluşan Türkler, yüzyıllarca Anadolu’nun dört bir yanıyla, ekonomik ve kültürel alışverişe önem vermişlerdir. Büyük Turan dünyasında, Mevlana’nın Mesnevi’si, İbn Arabi’nin Fusus’u, Yunus’un Divan’ı Türklerin yanlarında taşıdıkları vatanları olmuştur.

*

Anadolu’dan üç kıtaya açılan Türkler, İbrahim Peygamber’de birleşen, üç büyük dinin başşehiri Kudüs’te, başka dinlerden olan insanlara nasıl davranmışlarsa, gittikleri her ülkedeki insanlara öyle davranmışlardır. Anadolu ortak paydasında buluşan Türkler, Turan coğrafyasındaki insanlara, Allah’ın davetini kabul edenler ve kabul edecekler gözüyle baktıkları için, kimsenin dinini, dilini, rengini ve soyunu küçümsememişlerdir.

*

Budistlerin, Konfüçyanistlerin, Şintoistlerin katılımıyla, bütün dünyanın genişletilmiş ve zenginleştirilmiş, bir “Büyük Kudüs”e dönüştüğü Yirmi birinci yüzyılda, bütün ülkeler sınırları içinde yaşayan insanların, birbirleriyle kardeş olduklarını bilmek, aynı annenin ve aynı babanın çocukları olduklarına inanmak zorundadırlar. Herkesin doğum yeri olan, kimsenin ayrıcalıklı olmadığı dünya, yitirilen Cennet gibi, bütün insanlığın anayurdudur ve babaevidir.

*

Dünyanın hangi ülkesinde yaşarsa yaşasın, bir insan kendisini Müslüman biliyorsa Müslümandır, Hristiyan biliyorsa Hristiyandır, Yahudi biliyorsa Yahudir, Budist biliyorsa Budisttir, Konfüçyüsçü biliyorsa Kofüçyüsçüdür, Şintoist biliyorsa Şintoisttir. Oluşmakta olan dünyada, hiçbir güç topla,tüfekle hiçbir insanı, inancını değiştirmeye zorlayamaz. İnanma hakkının olmadığı ülkelerde, insan haklarından söz etmenin hiçbir anlamı olmaz.

*

Kendilerini Ademoğulları olarak bilenler, yetmiş iki dine, yetmiş iki dile ve yetmiş iki soya aynı sevgiyle bakarlar. İnananı ne kadar az olusa olsun her din, konuşanı ne kadar az olursa olsun her dil, sayısı ne kadar az olursa olsun her soy, dünya kültürü ve dünya ekonomisi için, hesaba katılması gereken bir zenginliktir. Dünyada kültürlerin ve ekonomilerin güçleri, çokluk içindeki birliği, birlik içindeki çokluğu yakalamalarından kaynaklanır.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, yüzlerce soydan gelen insanlar, yüzlerce dine inanıyorlar ve yüzlece dil konuşuyorlar. Türklerin doğdukları yerler kadar, doydukları ülkelere önem vermelerinde olduğu gibi, soyların birbirine karıştığı dünyada, bütün soylar, siyasal sınırların içinde kalarak değil, siyasal sınırların dışına çıkarak, düşünmesini ve yaşamasını öğrenirlerse, dünya barışına giden, binlerce yolun olduğu kolaylıkla görürler.

*

Yeni dünyada herkesin dini, herkesin dili, herkesin soyu kendinedir. Kimse dininden, kimse dilinden, kimse soyundan dolayı küçümsenemez ve horlanamaz.

*

Geleceğin dünyası tek dinlilerin, tek dillileri, tek soyluların dünyasından daha çok, çok dinlilerin, çok dillilerin, çok soyluların dünyasıdır.

*

Kutsal kültürlerin başşehiri, “Büyük Kudüs”te dinlerin, dillerin ve soyların farklı yanlarından önce, ortak yanları önemlidir.

22 Temmuz 2022, 12:41

KUTSAL KÜLTÜRLERİN ANAVATANI KUDÜS'TE KAN DÖKENLER DÜNYANIN HİÇBİR ŞEHİRİNDE KAN DÖKÜLMESİNİ ÖNLEYEMEZLER

Arapların yönetimindeki İspanya‘da, üç İbrahimi dinden düşünürler, insanlık tarihinin en büyük felsefe, bilim ve sanat eserlerini vermişlerdir. Onlar Kutsal kitaplar, en önemli ortak düşünce kaynakları olmuştur.O dönemde Arapça, Latince, İbranice dünyanın bilim ve sanat dili olmuştur. Müslümanların yüzyıllarında İspanya, Yunan,Roma ve İslam medeniyetlerinin Avrupa ülkelerine aktarılma merkezi görevini yüklenmiştir.

*

Batı dünyas, İspanya‘da, Yunan kültürünü İslam kültürü ışığında, güncelleştirilerek, yeniden üretilmiş olarak bulmuştur. Avrupa Rönesansı‘nın temelleri arasında İslam medeniyetinin vazgeçilmez bir yer tutar, paha biçilmez bir değer taşır. Bu yüzden İsveçli Diplomat Ingmar Karlsson, İspanya‘da yüzyıllarca başarıyla uygulanan, çok kültürlü "Elhamra Modeli"ni, AB‘ne benimsenmesi gereken örnek bir yönetim olarak önerir.

*

Kurtuba gibi, Kudüs, Türklerin yönetiminde üç İbrahimi dinin, dört yüzyıl boyunca barış içinde yaşadığı, kutlu şehirleri arasında yer alır. Kutsal geleneğin üç temsilcisinden biri, Kudüs‘ü kendisine başşehir yapmaya kalkarsa, barış şehirini, savaş şehirine çevirir. Osmanlılar, Kudüs‘ü Kitaplı Dinlerin başşehiri olarak kabul ettikleri için, kendilerini Kudüs'ün sahipleri olarak değil, koruyucuları olarak görmüşlerdir.

*

Kudüs‘ün gerçek sahipleri, üç büyük dinin peygamberleridir. Filistin İbrahimi dinlerin peygamberlerinden silinmez izler taşır. İslam Kitaplı Dinlerin en sonda gelen, ancak en başta olanıdır. Bu yüzden Kur‘an, Tevrat ve İncil‘in hem tamamlayıcısı, hem de doğrulayıcısıdır. Bugün olduğu gibi, yalnızca Yahudilerin yönetimindeki bir Kudüs, dehşet verici bir savaş alanına dönüşür. Ve akan kanı dünyadaki hiçbir ülke durduramaz.

*

Ünlü gazeteciler Larry Collins ve Dominique Lapierre, "Kudüs Ey Kudüs"te, İngilizler‘in Filistin‘e gelişlerini, dağınık Yahudilere kapıları açışlarını ve arkalarında nasıl bir ateş topu bıraktıklarını, akıcı bir dille anlatırlar. Milattan sonra Yetmiş yılından bu yana, Kudüs‘ün hiçbir kapısının anahtarı, Yahudilerin elinde olmamıştır. İngilizler 1948‘de Filistin‘den ayrılırlar, Yahudiler İngilizlerin desteğiyle, İsrail devletini kurarlar. Ve Araplarla bitmeyen savaşı başlatırlar. O günden beri Kudüs'te kan dökülmektedir.

*

Filistin‘de 1948‘den beri savaş hiç bitmemiştir, Kudüs‘te başlayan yangın hiç sönmemiştir, akan kan hiç durmamıştır ve dökülen gözyaşı hiç dinmemiştir.

*

Yahudilerin elinde Filistin‘in bütün şehirlerinde, büyük kan gölleri oluşmuştur. İsrail Amerika'ya yamanarak, kendi sonunu kendisi hazırlamak için, var gücüyle çalışmaktadır.

*

Dünyada barışa giden, bütün yollar Kudüs‘e çıkar. Kudüs Üç Büyük Peygamberin şehiridir, dünyada Kutsal Kültürün anavatanıdır.

*

Barış şehiri Kudüs‘te savaş olursa, Doğu'dan Batı'ya, dünyanın hiçbir şehirinde, özlenen barış olmaz.

*

Barış dünyasının "Elhamra Modeli"nden önce "Kudüs Modeli"ne ihtiyacı vardır.

*

Kudüs‘ün kutlu değerini bilmeyenlerin, başlarından savaş hiç eksik olmaz.

*

Kudüs'te savaşı durdurmayanlar, İsrail gibi barışa hasret kalırlar.

23 Temmuz 2022, 12:08

TOPLUMLAR DEĞİŞMEYEN AMAÇLARDA DEĞİŞEN ARAÇLARI GÖRMESİNİ ÖĞRENEREK DÖNÜŞÜRLER

Yirminci yüzyılın son, Yirmi birinci yüzyılın ilk yılları, bütün ülkelerde köklü dönüşümlerin yaşandığı yıllar olmuştur. Türkiye’den İngiltere’ye, Malezya’dan Japonya’ya, ülkelerin ekonomik yapılarında ağırlık, kamu kesimlerinden özel kesimlere kaymıştır. Yüzyıllar öncesinden seslenen, İbn Haldun’un önerilerine uyan ülkeler, kamunun ekonomideki payını azaltarak, üretim güçlerini büyük ölçüde artırmışlardır. Devletlerin işleri üretmek değil, üretenleri yönetmektir.

*

Dünyanın en zengin doğal kaynakları bağışlanan, Sovyetler Birliği’nin savaşsız dağılması, bütün ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel dengelerini baştan sona değiştirmiştir. Avrupa ve Asya ekseninde, dünyaya kapalı devletlerin, dünyaya açık devletlere dönüşmesi, bütün dünyada köklü dönüşümlere yol açmıştır. Orta Asya ve Balkan ülkelerindeki gelişmeler, Anadolu’ya çekilen Cumhuriyet Türkiye’sinin, dünyaya açılmasına büyük bir hız kazandırmıştır.

*

İkibinli yılların Türkiye’si, kuruluş yıllarının benimsediği, “Değişerek Gelişme” paradigmasından, “Değişmeden Gelişme” paradigmasına geçerek, dünyadaki değişmeleri daha yakından izlemeye başlamıştır. Türk toplumunun bütün kesimleri, değişmeyen uzun dönemli amaçlara ulaşmak için, değişen kısa dönemli araçlara dört elle sarılarak, sanayi ürünleri ithal eden ülkeden, sanayi ürünleri ihraç eden konumuna yükselmiştir.

*

İki kutupludan çok kutupluya dönüşen dünyada, değişmeyen amaçları koruyanlar, değişen araçlara uyum sağlamakta güçlük çekmezler.Türkiye yeni dönemde, değişmeyen amaçlara, değişen araçlarla ulaşmanın, yollarını ve yöntemlerini çok yakından izleyerek, beyaz eşyadan araba üretimine kadar, sanayi toplumun ürünlerine ağırlık vermiştir. Ve Türkiye’nin sanayi ürünleri, bütün dünya pazarlarında yer almaya başlamıştır.

*

Dünya üretim tarihinin her döneminde, yüksek katma değerli ürün üreten ülkeler, düşük katma değerli ürün üreten ülkelerden daha güçlü ve daha etkili olurlar. İster ürün, ister hizmet, ister bilgi üretimi olsun, değişmeyen değerleri koruyanlar, değişen ilkeleri uygulamada başarılı olurlar. Değişmeden gelişmesini bilenler, bütün sorunların üstesinden gelmesini bilirler. Özlerini yitirmeyen kuruluşların, sözleri dünyanın her ülkesinde dinlenir.

*

Yirmi birinci yüzyıl değişen yöntemlerden yararlanmak için, değişmeyen değerleri, değiştirme peşinde koşanların değil, amaçlarını oluşturan değerleri korumak için, araçları sürekli geliştirenlerin yüzyılıdır. Ekonomik gelişmede ve kültürel derinleşmede amaç, gelir dengesizliklerin gidermek için, hayatı hem kolaylaştırmaktır, hem güzelleştirmektir. Ülkeleri gelecek yıllara, üreten ellerin sayısını çoğaltanlar taşırlar.

*

Toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarını , ekonomik kazançlardan önce, kültürel kazançlara ağırlık verenler dönüştürürler.

*

Ülkelerin her alanda üretimlerini artırmalarında, araçların çok olması değil, amaçların büyük olması önemlidir.

*

Ülkeler geliştirdikleri araçlardan daha çok, gerçekleştirdikleri amaçlarla, dünyayı yaşanır kılarlar.

24 Temmuz 2022, 13:15

ÖZDENÖREN GİBİ EDEBİYATI SEVENLER HER ŞEYİ GÖREN ALLAH'TAN HERKESİ DOYURAN TOPRAKTAN UZAKLAŞMAZLAR

Türk Edebiyatı'nın "Gül Yetiştiren Adam"ı Rasim Özdenören, Nobel ödüllü Amerikalı edebiyatçı William Faulkner gibi, "insanın ruhunun yüceltilmesini" edebiyatın ana işlevi olarak görür. Bu yüzden edebiyat yazılarını topladığı kitabına "Ruhun Malzemeleri" adını vermiştir. Ozdenören'e göre insanın, inişlerle çıkışlarla dolu ruh dünyasını, ele almayan bir yazar, yerelde küreseli, küreselde yereli yakalayan, küresel edebiyatın kapılarını aralayamaz.

*

Seküler dünyada insanların, her yıl gelir seviyelerini artırarak, ekonomik sorunları çözmeleri, huzurlu ve mutlu olmalarına yetmiyor. Toplumların sağlıkları açısından, üretim sorunların çözülmesi gereklidir, ancak hiçbir zaman yeterli değildir. Dünyanın karşı karşıya olduğu yıkıcı savaşlar, ekonomik yoksulluktan daha çok, kültürel yoksulluktan kaynaklanıyor. Ruhları sağlıklı olmayan toplumların, kültürlerinin derinlikli, ekonomilerinin dengeli olması mümkün değildir.

*

Hayatın anlamı nedir? İnsanların yaşama güçleri, kaynağını nereden alırlar? Yaşanan hayatın değeri nasıl artırılır? Yaşı, işi ve inancı ne olursa olsun, bütün insanlar bu sorulara cevap ararlar. İnsanların derinliğini yitiren ruhlarını, açgözlülüğün yol açtığı kirlenmelerden arındırmadan, bütün ülkeleri sarsan krizlerin, üstesinden gelmek çok zordur. İnsanların karınlarının doyurulması, gözlerinin doyurulmasına yetmez. Bu yüzden Anadou'da, "Gözlerin karınları olmaz" denilir. İnsanların gözleri, toprakla mezarda doyar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde ruhlar, döviz kurlarıyla ve borsa endeksleriyle değil, sürekli yorumlanan, ölümsüz edebiyat eserleriyle beslenir. Necip Fazıl'sız, Sezai Karakoç'suz, Nuri Pakdil'siz, Rasim Özdenören'siz, Cahit Zarifoğlu'suz, Erdem Bayazıt'sız, Akif İnan'sız bir Anadolu, bir Türkiye edebiyatı düşünülmez. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın canlılığı edebiyata dayanır, edebiyattan güç alır, edebiyat eserleriyle geçmişten geleceğe taşınır. Anadolu insanının ruhunun beslendiği kaynakların başında, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinin çevrelerinde halkalanan edebiyatçıların eserleri gelir.

*

Hayatı kolaylaştıran, dünyayı güzelleştiren edebiyat eserleri, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün eleştirel düşünen insanların, kalıcı düşünce ve etkili eylem kaynakları olurlar. Onların ışığı sönmeyen edebiyat eserleri, okuyanları bilinen yaşanan dünyadan alırlar, bilinmeyen yaşanacak dünyaya taşırlar. Onlar edebiyatı medeniyet için bilirler, eserlerinde edebiyat yoksulu toplumların, medeniyet zengini olmayacaklarını anlatırlar. Her dönemde edebiyatsız medeniyetler köklerini, medeniyetsiz edebiyatlar etkilerini yitirirler.

*

Derinliği ve zenginliği olmayan edebiyatlarla, güçlü toplumlara, paylaşımcı ekonomiler, katılımcı yönetimlere ulaşılamaz. İnsanların kültürel güçlerinin olduğu kadar, ekonomik başarılarının dönüştürücü kaynağını, hiçbir dönemde güncelliğini yitirmeyen, sürekli yorumlanan edebiyat eserleri oluşturur. Başta Kur'an olmak üzere kutsal kitaplar, bütün edebiyatçılara ilham kaynağı olan, birer edebiyat şaheseri örneği verirler.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, dayatmacı yönetimlere, silahla değil, edebiyatla karşı çıkılır. Edebiyatsız eylemler, eylemsiz edebiyatlar işlevsizleşirler. Edebiyat eserleri, kılıçtan daha keskindir. Edebiyatın güç kazandığı toplumlarda, kılıçlardan daha çok kalemler konuşur. Her dönemde toplumları savaşın silahlı güçleri değil, edebiyatın silahsız güçleri dönüştürürler. Bunun için bütün dünyada, Mesnevi çok ilgi görüyor. Ve bütün ülkelerde, en okunan kitaplar arasında, edebiyat eserleri, önemli bir yer tutuyor.

*

Kaşgar Dergisi'nde yapılan uzun ve kapsamlı bir konuşmada, hikaye ve deneme ustası Özdenören, edebiyatın işlevine ilişkin önemli değerlendirmeler yapar. Ve yıllarca birlikte olduğu, edebiyatçı dostlarını anlatarak, toplumların bilgi ve bilgelik dünyasında, edebiyatın önemini vurgular. O edebiyatçı dostları gibi, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağını inanır.

*

Özdenören Sezai Karakoç, Necip Fazıl, Dostoyevski ve Tolstoy gibi, bütün tutarlıklarıyla, bütün tutarsızlıklarıyla "insanları şahdamarlarından yakalayan" edebiyatçılara vurgundur. Edebiyatçıların yazdıkları ne olursa olsun, okuyucularına sınırsız zenginliklerle dolu, bir ruh dünyasında yaşama alanı açarlarsa, döne döne okunurlar, iz bırakırlar ve kalıcı olurlar.

*

Özdenören'i okuyanlar bildikleri bir iklimden, bilmedikleri bir iklime taşınırlar, iç dünyalarındaki kıyısız denizlere, yeni kapıların açıldığını görürler, ruhlarının zenginleştiğini hissederler. "Yüzler"i ve "Köpekçe Düşünceler"i okuyanlar, insanın ne kadar çok yüzünün olduğunun yanında, bütün açmazlarıyla, bütün çıkmazlarıyla, ne kadar karmaşık bir iç dünyaları olduğunu, ister istemez düşünmek zorunda kalırlar. *. Gittikçe küçülen dünyada edebiyatın önemi, yıldan yıla katlanarak artıyor. "Kirlenmenin Boyutları" kitabımızda anlatıldığı gibi, kare dünyada, kirlenmede görünen boyutlardan daha çok görünmeyen boyutlar önem kazanıyor.

*

Yirmi birinci yüzyılda, doyma bilmez açgözlülerin yol açtığı, iklim değişikliğiyle, küresel ısınmayla gelen depremler, kasırgalar, seller ve su baskınları, büyük yıkımlara yol açıyorlar.

*

Sınırların önemsizleştiği dünyada, ülkelerin edebiyatlarına bakılırsa, karşı karşıya olunan ekonomik, siyasal ve kültürel sorunların, ne kadar büyük olduğu açıkca görülür.

*

Dünyayı savaştan savaşa sürükleyen yönetimlere karşı, insanların ellerinde edebiyattan daha güçlü bir silah bulunmuyor. NOT: ANAYURDUNA VE BABAEVİNE YOLCU ETTİĞİMİZ RASİM ÖZDENÖREN'E RAHMET DOSTLARINA SABIR DİLİYORUM

25 Temmuz 2022, 12:07

DÜZ DÜNYANIN EN GÜÇLÜ DEVLETLERİ EN ADİL OLAN DEVLETLERDİR

Yağmalamaya dayanan ekonomileriyle, yeteri kadar büyüyen Avrupa ülkeleri, uzun bir durgunluk dönemine girmişlerdir. Avrupa’nın içine düştüğü, üretim güçsüzlüğünün doğurduğu boşluğu, Afrika’nın ve Asya’nın yağmalanan ülkeleri dolduracaktır. Dünya nüfusunün yarısını oluşturan “Otokratik Çin” ve “Demokratik Hindistan”, dünyanın yeni üretim merkezi olma yolunda hızla ilerliyorlar. Onları Endonezya, Türkiye, Nijerya ve Brezilya izliyor.

*

Avrupa ülkelerinin ortak bir şemsiye altında toplanmaları, birbirleri arasındaki ekonomik dengesizlikleri azaltmalarına yetmiyor. Ürettiklerinden daha fazlasın tüketen Güney Avrupa ülkeleriyle, tükettiklerinden daha fazlasını üreten Kuzey Avrupa ülkeleri arasında, yıldan yıla etkilerini artıran borç krizleri yaşanıyor. Bütçe açıkları veren ülkelerle, vermeyen ülkeler arasındaki çatışma, yeni boyutlar kazanarak devam ediyor.

*

Devletlerde yöneticilerin görevlerinin başında, toplumun bütün kesimlerinin zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak gelir. Farabi’nin “Erdemli Devlet”inden Sezai Karakoç’un “Diriliş Neslinin Amentüsü”ne kadar, bütün düşünürler kitaplarında devletlerin güçlerinin, adil yönetimlerinden kaynaklandığını sürekli vurgulamışlardır. Tarihte adalete özen göstermeyen devletlerin, üretim güçlerini korudukları ve uzun ömürlü oldukları görülmemiştir.

*

Yerel ve küresel düzeyde ekonomik krizlerin, bütün ülkeleri etkilediği küreden kareye dönüşen dünyada, bütün ülkelerde devletlerin görevleri ve sorumlulukları tartışılıyor. Adil yönetimlerin, en önemli kaynakları olan etiğin, ekonominin ve hukukun küresel ilkelerinin, bütün kültürlerin ortak değerleri olduklarını ortaya koyan, çok sayıda araştırma yapılıyor.Her ülkede, hukukun üstünlüğünü yansıtan, davranışlar saygıyla karşılanıyor.

*

Tarihte çoğu zaman insanlar, dayatmacı yönetimleri, devletsizliğin doğuracağı karmaşayı önlemek için, katlanmak zorunda kalmışlardır. Bu bağlamda insanlığın tarihi, bir yanıyla otokratik yönetimlerin tarihi olmuştur. Ülkelerde dayatmacı yönetimler güçlendikce, gösterişe dayanan, üretmeden tüketen harcamaları büyütürler. Savurganlığın getirdiği yükler, dayanılmaz boyutlara ulaştığında, güçle gelen yönetimler güçle giderler.

*

Yirmi birinci yüzyılda devletler için en büyük tehlike, yasama,yürütme ve yargılama güçlerinin tek elde toplanmasıdır. Bu yüzden bütün ülkelerin karşı karşıya oldukları sorunların başında,Thomas Hobbes’un “Leviathan” olarak nitelendirdiği devletin, ortadan kaldırılması değil, dizginlenmesi ve otokratikleşmesinin önlenmesi gelir. Çünkü devletlerin, demokratik kurallardan uzaklaşmaları, ülkeleri üstesinden gelinmeyecek krizlere sürükler.

*

Devlet her zaman zorunluluktur, dünyada devletsiz millet,hukuksuz devlet uzun yaşamaz.

*

Tarihin bütün dönemlerinde, devletlerin güçleri, adil yönetimlerinden kaynaklanmıştır.

*

Devletler hukukun bağımsızlığının, tarafsızlığının ve üstünlüğünün güvencesidir.

26 Temmuz 2022, 12:45

HAYATIN HER ALANINDA ÜRETİM GÜÇLERİNİ ARTIRMAYAN ÜLKELER VERGİLERLE YOKSULLUĞUN ÜSTESİNDEN GELEMEZLER

Devletlerin gelirleri giderlerini karşılamazsa, ilk akıllara gelen önlem, vergilerin artırılması olur. Bütçe hedeflerini tutturamayan kurumlar ve kuruluşlar, fiyatları artırarak açıklarını kapatmaya çalışırlar. Güvenlikten eğitime kadar, bütün sorunların kaynağında, vergi oranlarının azlığı değil, üretim gücünün azlığı vardır. Ekonomik ve kültürel üretimlerini artırmayan toplumlar, yoksulluk sorunlarının üstesinden gelemezler.

*

İbn Haldun’dan Artur Laffer’e kadar pek çok iktisatçının vurguladığı gibi, kritik bir eşikten sonra, üretimden ve tüketimden alınan vergileri artırmak, devletlerin gelirlerini artırmaz. Devletler üretimi artırmadan, vergileri artırırlarsa, vergi verecek kişilerin ve kuruluşların sayısını azaltarak, ekonomiye en büyük zararı verirler. Bu yüzden demokratik devletler, vergi oranlarını düşürerek, vergi verecekleri çoğaltmaya çalışırlar.

*

Dünyada savunma ve yönetim giderleri başta olmak üzere, sürekli harcamalarını artırmaya çalışan devletler, vergileri düşürmenin değil, yükseltmenin peşinde koşarlar. Bunun için devlet harcamalarını, dizginlemesini başaramayan ülkeler, uluslararası finans kuruluşlarının kapılarında, kuyruğa girmek zorunda kalırlar. Almanlar gibi üretmeden, Amerikalılar gibi tüketmeye kalkan ülkeler, alacaklılardan kaçacak yer bulamazlar.

*

Dünyanın her yanındaki otokratik devletler, ayaklarının yorganlarına göre uzatmadıkları gibi, toplumun bütün kesimlerinin üzerindeki yorganlara, el koymanın peşine düşüyorlar. Ancak hiçbir ülkede gerekli altyapı hizmetlerini karşılamadan, zorunlu kamu hizmetlerini vermeden, üretimi gücünü artırmak mümkün değildir. Otokratik ya da demokratik bütün ülkelerde vergi gelirlerini, yıldan yıla üretimlerini artırmasını bilenler büyütürler.

*

Ülkelerin hepsinde yönetenler vergileri az, yönetilenler çok bulurlar. Bütün toplumlarda vergiler, alanlar için hep yetersiz kalırken, verenler için hep yüksek kalır. Ülkelerde toplumun bütün kesimleri tarafından, ödenen doğrudan ve dolaylı vergiler, devletin kasasında toplandığı için, vergi gelirlerini harcamada yöneticiler, gereken özeni göstermezler. Çünkü devletin kaynaklarını harcamak her zaman, her yerde çok kolay olmuştur.

*

Güçlü devletler vergi gelirleri, büyük olan devletler değil, üretim güçleri büyük olan devletlerdir. Düşük vergiler insanların, üretme güçlerini ve çalışma coşkularını artırırlar. Bu yüzden ekonomilerde hiçbir kaynak, toplumun bütününe ait olan devlet gelirlerinin, değerlendirilmesi kadar hayati önem taşımaz. Çünkü devletler güçlerini, aldıkları az vergilerle, sürekli zenginleştirdikleri toplumlarından alırlar.

*

Yüksek vergi almaya kalkanlar, hem yönetenlere, hem yönetilenlere büyük zarar verirler.

*

Aşırı vergiler üretimi azaltmakla kalmazlar, herkesi kayıt dışı alışverişe yönlendirirler.

*

Dünyanın her yanında, vergi oranlarını düşürenler, vergi gelirlerini artırırlar

27 Temmuz 2022, 10:42

ORTAKLIK YAPMASINI BİLMEYENLER YOKSULLUĞUN ÇELİKTEN ÇOK DAHA SERT ÇEMBERİNİ KIRAMAZLAR

Ortaklık kültürünün gelişmediği, paylaşmasını bilmeyen toplumlar, ellerindeki ekonomik ve kültürel kaynakları değerlendirmede, istenen sonuçlara ulaşamazlar. Ülkelerde ortaklık yapmasını bilenler, her zaman eldeki kaynakları, ürünlere ve hizmetlere dönüştürmenin sürükleyici güçleri olurlar. Bu yüzden her dönemde, insanların birlikte çalışmaları, yardımlaşmaları ve dayanışmaları, ülkelerin en önemli güç kaynakları olmuştur.

*

Ülkelerde ürünlerin ve hizmetlerin, üretimini artırmak için yapılan çalışmalar, toplumun bütün kesimlerine büyüyerek yansırlar. Üretmesini bilen toplumlar, hiçbir alanda yokluk çekmezler. Bütün ülkelerde paylaşmasını bilen ortaklıklar, hayatın can damarlarını oluştururlar. Büyük küçük bütün ortaklıklarla, insanların gelirleri artar, işsizlikler azalır, değişik alanlarda üretim yeni açılımlar kazanır, hayat bütün boyutlarıyla zenginleşir.

*

İslam’ın doğuş yıllarında, Mekke’lilerle Medine’lilerin yaptıkları, paylaşmaya dayanan “Kardeşlik Ortaklıkları”, yüzyıllardan beri bütün dünyada uygulanan ortaklıkların değişmez örneği olurlar. Anadolu’da “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” denilir.”Çok olsun, hepimizin olsun” diyerek, küçük birikimleriyle ortaklık yapmasını ve birlikte çalışmasını bilen toplumlar, hem ekonomik, hem kültürel alanda kalıcı eserler bırakırlar.

*

Türk ve İslam dünyasında ticarete yatkın insanlar, çarşının yolunu öğrenerek, girişimciliğin en güzel örneğini veren, Büyük Sahabi Abdurrahman Bin Avf’ın yolunu izleyerek, ekonomik ve kültürel hayatı dönüştürmüşlerdir. Müslümanlar iki dünyayı birbirinden ayırmazlar, birbirini tamamlayan bir bütün olarak görürler. Bu yüzden İlk Müslümanları izleyen Türkler, gittikleri bütün şehirleri çarşılarla, camilerle, çeşmelerle, köprülerle donatmışlardır.

*

Ortaklık kültürü zengin olan toplumların çarşıları, pazarları, sofraları ve gönülleri bütün insanlara açık olur. Onların ekonomik yapıları, “Veren el” olmayı özendiren kültürleriyle, yeni zenginlikler kazanır. Ortaklıklarda kazançlar paylaşıldığı gibi, kayıplar da paylaşılarak, bütün ekonomik sorunların üstesinden gelinir. Ülkelerde hem iyi, hem kötü yıllarda birlikte çalışmasını bilenler, paylaşımcı üretimin ve katılımcı yönetimin öncüleri olurlar.

*

Dünyanın her yanında ülkelerin güçleri, bütün alanlarda birlikte üretmesini ve birlikte yönetmesini bilen insanların oluşturdukları ortaklıkların çokluğundan kaynaklanır. Onlar her zaman, her yerde gelen yıllarının zenginlikleriyle, geçen yıllarının zenginliklerini aşmasını bilirler. Ortaklıklarda giderler paylaşıldıkça azalır, gelirler paylaşıldıkça çoğalır. Paylaşma kültürünün geliştiği ülkelerde, hiçbir ürünün kıtlığı çekilmez, hiç kimse yoksul düşmez.

*

Paylaşmasını bilen toplumlar, sorunlarını çatışarak değil, uzlaşarak çözerler.

*

Paylaşmayı sevenler, kendileri için istediklerini, başkaları için de isterler.

*

Yoksulluklara yol açan zenginlik, hiçbir zaman uzun ömürlü olmaz.

28 Temmuz 2022, 11:58

SAVAŞLARA KARŞI ZÜLKARNEYN SEDDİ İNŞA ETMEYENLER KÜRESEL YENİ NUH TUFANLARININ ÖNÜNE GEÇEMEZLER

Bu yazı daha önce 02.11.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Yirmi birinci yüzyılda ülkeler, savaş yıllarını ne kadar azaltırlarsa, üretim güçlerini o kadar büyütürler. Savaş yıllarında ülkeler yoksullaşırken, barış yıllarında zenginleşirler. Tarihin bütün dönemlerinde, barış isteyen devletler, savaş peşinde koşan devletlerden, daha güçlü olmuşlardır. Tarih boyunca açıkça görüldüğü gibi, dünya kültüründe güncelliğini hiç yitirmeyen eserler, savaş dönemlerinden daha çok barış dönemlerinde verilmiştir.

*

İnsanlık tarihi savaşları barışlar, barışları savaşlar izleyerek, bazan aritmetik, bazan geometrik olarak akar. Tarihte küçük değişimler, büyük dönüşümlere yol açarlar. Tarihin toprağına düşen bir buğday tanesi, savaş yıllarında bir başak verirken, barış yıllarında her biri yüz taneli yedi başak verir. Savaş dönemlerinde bir ekilen bir biçilir, barış dönemlerinde bir ekilen yedi yüz biçilir. Bunun için insanlar savaştan önce barış isterler.

*

Kutsal kitaplarda anlatılan çok ilgi çeken çatışmalardan biri, güçlü Calut ya da Golyat ile genç Davut arasında yapılan, güç kazanma savaşıdır. Küçük Davut elindeki sabanla, Büyük Calut’u en zayıf yerinden yakalar ve öldürür.Yıldızın parladığı, küçük eylemlerin, büyük dönüşümlere yol açtığı dönemlerde, büyük sanılan güçlerin, sanıldığı kadar büyük olmadığı, “Davut”ların “Golyat”ları dize getirdikleri, tarih boyunca her ülkede görülür.

*

Yirmi birinci yüzyılda dünyanın, iki büyük ekonomik gücü olan Çin ve Amerika arasındaki, güç savaşında dengeleri, Doğu Türkistan, Tibet, Tayvan ve Hong Kong gibi, küçük bilinen ülkeler değiştirecektir. Bunun için bütün ülkeler, bilardo masasında toplar gibi, çok duyarlı olan dengeyi korumak için, bulundukları yerde durarak, büyükleriyle, küçükleriyle çatışma alanlarından daha çok, uzlaşma alanlarını genişletmeye çalışıyorlar.

*

Yunus’un bir şiirinde vurguladığı gibi, nasıl bir sinek bir kartalı alıp yere vurursa, küçük bir ülke Amerika’yı ya da Çin’i alır, büyük savaşa sürükler. Amerika “On bir Eylül” intihar saldırısıyla, dehşet verici bir savaşa sürüklenmiştir. Çin de Hong Kong’la, sürüklenecektir. Bu yüzden Birleşmiş Milletler, çatısının altında toplanan ülkelerin çoğunluğu, savaşların dehşet verici yıkımlarını bildikleri için, küresel sorunların uzlaşmayla çözülmesini isterler.

*

Dünyanın siber savaşlara gebe olduğu bir dönemde, Türk ve İslam ülkeleri, dünyadaki gelişmeleri çok yakından izlemek zorundalar. Onlar geçmişte Ortadoğu’nun kaynaklarını yok eden, İran ve Irak savaşından ders alarak, Rusya, Ukrayna, Çin ve Amerika birbirlerini yakıyor yıkıyor olsalar bile, ellerindeki buğdayları toprağa atıyorlar. Kışkırtmalar kapılmadan bütün ülkelerde, uzlaşmaları özendirmeye, çatışmaları önlemeye çalışmak her aydının görevidir.

*

Doğu’dan Batı’ya bütün büyük düşünürler kitaplarında, savaşların büyüttükleri kötülükleri, barışların özendirdikleri iyilikleri tartışmışlardır.

*

Siyasal, kültürel, ekonomik yapılar, fiziksel, kimyasal, biyolojik yapılara benzerler. Küçük bir değişme, büyük altüst oluşlara yol açar.

*

Sınırsız, duvarsız, kapısız dünyada, hayatın her alanında barış arayanlar, savaş arayanlardan daha güçlü olurlar.

29 Temmuz 2022, 11:31

DÜNYANIN BÜTÜN ÜLKELERİNDE UZUN ÖMÜRLÜ YÖNETİMLER GÜÇLÜ ORDULARDAN ÖNCE KÖKLÜ KURUMLARA DAYANIRLAR

İster Afrika’da, ister Asya’da, ister Avrupa’da, ister Güney Amerika’da olsun, dünyanın hiçbir ülkesinde, hayatı herkes için yaşanır kılacak, bir siyasal yönetim, yalnızca silahlı güçlere dayanarak, uzun yıllar varlığını koruyamaz. Devletlerin uzun ömürlü olmalarında ve kalıcı izler bırakmalarında, her zaman kolaylaştırmak zorlaştırmaktan, barış yapmak savaş yapmaktan, sevdirmek nefret ettirmekten daha önemli olmuştur.

*

Yirmi birinci yüzyılda, Amerika ve Rusya gibi, güçlü orduları olan ülkelerin, dünyadaki bütün siyasal yönetim sorunlarını, silahlı güçlerle çözmeye çalışmaları, her ülkede yeni ve daha kanlı savaşlara yol açıyor. Dünyanın her yanında, şiddete şiddetle karşılık veren ülkeler, yeni şiddet eylemleriyle karşılaşıyorlar. Şiddet eylemleriyle dökülen kanlar, kan dökülerek temizlenmiyor. Bunun için Anadolu’da, “Kan ateşi kanla söndürülmez” denilir.

*

Doğu’dan Batı’ya bütün ülkelerin, ekonomik ve kültürel ağlarla, birbirine bağlandığı dünyada, Amerika’nın ve Rusya’nın geliştirdikleri, “Toptan Savaş” yöntemleri önemlerini yitirmiştir. Kant’ın temellerini atmaya çalıştığı, “Sürekli Barış” çağrısı, “Öldürmeyeceksin”, “Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürür” diyen, Kutsal Kitapların barış çağrılarıyla örtüştüğü için, bütün ülkelerde karşılık bularak içtenlikle destekleniyor.

*

Pentagon’nun, Kızıl Ordu’nun ölüm yağdıran, yıkıcı ve yok edici güçleri, Amerika’nın Vietnam’da, Rusya’nın Litvanya’da kalmasına yetmemiştir. Kare dünyada bir ülkenin, bir ülkeye ordularıyla gitmesi mümkün değildir. Bütün dünyada etkilerini gösteren, ekonomik ve kültürel gelişmeler, ülkeleri uzlaşarak birlikte yaşamaya zorluyor. Artık bir ülke bir ülkeye askerleriyle, çatışma gücü olarak değil, uzlaşma gücü olarak gidiyor.

*

Amerika Bağdat’ta, Rusya Grozni’de insanları karınca öldürür gibi öldürmüştür, taş üstünde taş bırakmamıştır. Silahlı dünyadaki savaşlara, karşılık verme güçleri olmayan Iraklılar ve Çeçenler yaşlı, kadın ve çocuk ayrımı yapmadan acımasızca öldürülmüşlerdir. Dünyanın ekonomik ve kültürel zenginlikleriyle, bir telefon ekranına sığacak kadar küçüldüğü bir yüzyılda, savaşlar görünen dünyadan, görünmeyen dünyaya taşınmışlardır.

*

Siber dünyadaki savaşlar reel dünyadaki savaşlardan çok farklı yapılıyor. Siber dünyanın silahları uzun saçlı küpeli erkeklerdir, kısa saçlı küpesiz kızlardır. Onların bütün dünyaya dağılmış ağları, günden güne zenginleşiyor. Onlar isterlerse New York havaalanını felç ederler, Amerikalıların, Rusların öldürücülükleriyle övündükleri silahlarını sustururlar, savaş uçaklarını uçamaz, uçak gemilerini yüzemez duruma düşürürler.

*

Dünyada savaşlar az zararla çok kazanç sağlarken, artık çok zararla az kazanç sağlıyorlar.

*

Yeni dünyanın silahları, yüzen ordular değil, siber alanın dilini iyi bilen gençlerdir.

*

Kare dünyada nükleer silahlar gibi, uçaklar da öldüremez olacaklardır.

29 Temmuz 2022, 23:07

RASİM ÖZDENÖREN RAHMET OLMASI DİLEĞİYLE. SELVA TURAPOĞLU'NUN MODERATÖRLÜĞÜNDE Prof.Dr.ŞABAN SAĞLIK YEDİ İKLİM DERGİSİNİN

KURUCUSU ALİ HAYDAR HAKSAL İLE BİRLİKTE MAVERA'NIN "GÜL YETİŞTİREN ADAM"I RASİM ÖZDENÖREN'İN BIRAKTIĞI MİRASI ELE ALDIK.

30 Temmuz 2022, 12:01

BİR KÜLLİYENİN MERKEZİ OLAN CAMİNİN DUVARLARINDA ''MUHAMMED HABİBULLAH'', ''İSA RUHULLAH'', ''MUSA KELİMULLAH'', ''İBRAHİM

HALİLİLULLAH'' LEVHALARI VARDIR.KAZANLILAR ADEMOĞULLARINI İBRAHİM PEYGAMBER'DE BULUŞMAYA ÇAĞIRIRLAR.

30 Temmuz 2022, 12:10

GÜÇLÜ LİDERLER UZAKLARI GÖRÜRLER TUTTUKLARINI KOPARIRLAR İNSANLARA GÜVEN VERMESİNİ BİLİRLER

Çalışma alanları ne olursa olsun, bütün kuruluşlar liderleriyle uzun ömürlü olurlar, kuşaktan kuşağa geçerek kalıcılık kazanırlar. Bunun için Üretim ve Yönetim Bilimlerinde, başarılı liderlerin nitelikleri, en çok araştırılan ve en çok tartışılan konuların başında gelir. Kuruluşlarda her lider, aynı zamanda bir yöneticidir. Nerede olurlarsa olsunlar bütün liderler, yöneticilerin özelliklerini taşırlar. Ancak her yönetici, her zaman bir lider değildir.

*

Habil’den ve Kabil’den beri, insanlar arasında üretim ve yönetim sorunları, değişik boyutlarıyla tartışılmıştır. Dünyada üç kişinin olduğu yerde, üretim ve yönetim sorunları olur. Bu yüzden İlk İnsan, İlk Peygamber Adem’le başlayan liderlik, önemini koruyor ve gündemden hiç düşmüyor. Ülkelerine göre her liderlerin, kendine özgü nitelikleri olur. Bunun için dünyada, lider olarak mı doğulur, liderlik eğitimi verilebilir mi, tartışmaları devam ediyor.

*

Liderler hem düşünceleriyle, hem eylemleriyle kendilerini gösterirler. Liderlik kutsal ve seküler kültürde, nasıl ele alınırsa alınsın, liderlerin en başta gelen görevleri, aldıkları sorumlulukları yerine getirirken, söylediklerini yapmalarıdır, yaptıklarını söylemeleridir. Bütün toplumlarda insanlar, söylediklerini yaparak, yaptıklarını söyleyerek güç kazanırlar. Liderler içten tutumlarıyla ve davranışlarıyla, insanları etkilemesini bilirler.

*

Her ülkede insanlar izledikleri liderlerin, sözlerinden önce gözlerine bakarlar. Onlar her zaman göz önünde olan insanlardır. Yönetim Bilimlerinin öncülerinden Peter Drucker, liderleri “İnsanları arkalarından sürükleyen kişiler” olarak tanımlar. Onlar uzakları görerek, tuttuklarını koparak, önlerine düştükleri insanların desteklerini alırlar.Liderler işleri iyi, doğru ve güzel yapmaktan önce, iyi, doğru ve güzel işleri yaptıklarını göstererek örnek olurlar.

*

Toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarını dönüştüren liderler, güçlerini insanların omuzlarında taşınmaktan almazlar. Onların çevrelerini etkileyen gizemli güçleri, öncülük yaptıkları insanların, sorumluluklarını omuzlarına almalarından kaynaklanır. Öncüler her zaman yetkilerini, yardımcılarıyla paylaşmasını bilirler. Ancak liderlerin sorumluluklarını başkalarına yüklemeleri, hiçbir zaman hoş görülmez, kesinlikle iyi karşılanmaz.

*

Hayatı bütün insanlar için yaşanır kılmada, çığır açıcı olan liderler, birlikte çalıştıkları insanlara güvenmesini bilirler, her alanda liderliğin, bir takım çalışması olduğunu akıllarından hiç çıkarmazlar. Onlar takımın ortak gücünün, takımdakilerin tek tek toplamlarından kat kat daha büyük olduğundan kuşku duymazlar. Liderler geleceğe giden yolda, engelleri bir bir aşarken, başarısızlıkların kaynaklarını, hiçbir zaman dışarıda aramazlar.

*

Kuruluşlarda insanların liderlik yetenekleri,sürekli eğitimlerle derinleşerek gelişirler.

*

Güçlü liderler, kendilerinden daha güçlü insanlarla, çalışmaktan güç alırlar.

*

Liderler çalkantılı dönemlerde doğarlar, güvenerek güven kazanırlar.

31 Temmuz 2022, 12:38

ÜLKELERİ İYİLİK YAPMADA İKİ GÜNLERİ BİRBİRİNE EŞİT OLMAYAN SAĞDUYULU İNSANLAR DÖNÜŞTÜRÜRLER

Dünyanın yaşanacak geleceğini, yaşanmış geçmişinden görmek, kimsenin yoksulluk çekmediği, herkesin zorunlu ihtiyaçlarının karşılandığı bir dünyada yaşamak için, atılması gereken adımların başında yer alır. Ulaşımdaki ve iletişimdeki baş döndürücü gelişmeler, bir yandan bütün insanlığın hayatının kolaylaştırırken, bir yandan dünyadaki bütün canlı hayatını yok edecek güce ulaşmanın yollarını açıyorlar.

*

Geçmişte yaşanan büyük savaşları, tekrar yaşamamak için, bütün ülkelerin geleceğe hazırlanmaları, beklenmeyen gelişmeleri hesaba katmaları, dünya için hayati önem taşıyor. Dünyada yaşayan insanların, bütün dünyayı avuçlarının içine alır gibi alarak, insanlığın bilgi birikiminden yararlanmaları, dünyanın her köşesinde yaşayan insanların, nasıl ürettiklerini, nasıl tükettiklerin bilmeleri, sorumlulukların katlanarak artmasına yol açıyor.

*

Bilgisayar ekranına sığan, herkesin birbirini gördüğü, kimsenin kimseye yabancı gelmediği dünya, bütün ülkelerin, bütün kurumların, bütün kuruluşların, bütün insanların katıldığı, küçük bir oyun alanına dönüşmüştür. Katılıma ve paylaşıma açık oldukca demokratik oyun alanında, Las Vegas’ta olduğu gibi, bir tarafta kazananlar, bir tarafta kaybedenler yer almıyor. Yeni dünyanın yeni oyunları, toplamı sıfır olan şans oyunlarından oluşmuyor.

*

Avuçlara alınacak kadar küçülen dünyayı görmeyenler, yaşadıkları küçük dünyayı, bütün dünya sanarak, hayatlarını kolaylaştırmanın yolunun, başkalarının hayatını zorlaştırmaktan geçtiğini düşünürler. Dünyayı bütün insanlar için yaşanır kılmak için, herkesin yerel gözlüklerle değil, küresel gözlüklerle bakmasını, hem öğrenmesinin, hem öğretmesinin zamanı gelmiştir. Yalnzca yerel alana bakmak, küresel alanı unutturarak, büyük krizlere yol açar.

*

Dünyanın kaynakları Patrick Dixon’nın “Hemen Her Şeyin Geleceği” kitabında ortaya koyduğu gibi, dünyada on milyar insana yetecek kadar gıda üretiliyor. Ancak üretilen gıdaların yarısına yakını, tarlalarda, depolarda, fabrikalarda, işyerlerinde, lokantalarda, evlerde çöpe atılıyor. Bu yüzden bütün ülkelerde ileri boyutlara ulaşan, yalnızca savurganlığın önlenmesiyle, dünyadaki beslenme ve açlık sorunları çözülür.

*

Ülkelerde yöneticiler, mühendisler, iktisatçılar, işletmeciler istatistiklere, rakamlara, tablolara, analizlere odaklanarak, çıkış yolunu hep gözden kaçırırlar. Kuşkusuz rakamlar her zaman önemli göstergelerdir. Ancak rakamların da arkaplanını oluşturan, çok önemli dinamik çoğunluğun sağduyusudur. Dünyanın her yanında insanların düşüncelerinin ve eylemlerinin arkasındaki gizemli güç, etik ilkeleri gözeten coğunluğun ortak aklıdır.

*

İnsanların kutsal kitaplardan beslenen ortak sağduyuları, geleceğin yönünü belirleyecek dinamiklerin başında yer alır.

*

Hayatın her alanında sağduyunun dili küreseldir, dünyadaki bütün insanlar sağduyunun dilini bilirler.

*

Sağduyunun gizemli gücünü kavrayanlar, savurganlıkların ve açgözlülüklerin üstesinden gelirler.