Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Şubat 2024

31 yazı

1 Şubat 2024, 12:18

MBA PROGRAMLARINDA BİLİNEN SORUNLARA BİLİNMEYEN ÇÖZÜMLER ARANIR

Bu yazı daha önce 02.02.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

İster özel, ister kamu, ister gönüllü olsun, her kuruluşun başarısı, oluşturduğu yönetim ve üretim kültürünün, zenginliğinden kaynaklanır. Dünyanın hiçbir yerinde, kalitesiz girdilerle, kaliteli çıktılar elde edilmez. Kaliteli yönetimin ve kaliteli üretimin, her yerde geçerli, formülü yoktur. Bu yüzden bütün kuruluşlar, her zaman değişmeyen sorunlara, değişen çözümler aramak zorundadırlar. Çok sorunlu ve çok çözümlü üretimde ve yönetimde, öğrenmenin sonu yoktur.

*

Yenilikleri yeniliklerin izlediği, insanların ve kuruluşların, hem üretici hem tüketici, oldukları bir yüzyılda, hiçbir insanın, hiçbir kuruluşun, dünyadaki gelişmelerin, dışında kalması mümkün değildir. Bunun için Jack ve Suzi Welch, yılların içinde oluşan birikimleri paylaştıkları, “Gerçek Hayatta MBA” kitaplarında,üretimin ve yönetimin içinde olanlara, “bugün öğren,yarın uygula” diyerek, “rekabet ve strateji, küreselleşme ve büyüme, finans ve pazarlama” alanlarında bildiklerini anlatıyorlar.

*

Amerika’da MBA Programları ilk defa, Yirminci yüzyılın başında, Harvard Üniversitesinde başlatılmıştır. “Amerika’nın başta gelen işi iştir” diyen Avrupalı ve Asyalı Amerikalılar, küçük büyük bütün kuruluşlarıyla, dünyanın üretim ve yönetim kültürü birikimine, çok büyük katkılarda bulunmuşlardır. Silikon Vadisi kuruluşlarıyla, üretimde ve yönetimde köklü dönüşümlerin yolunu açmaya devam etmektedirler.Artık her insan, her kuruluş hem yerel hem küresel olmak zorundadır.

*

Dünya kuruluşlarıyla geleceğe birlikte yürümek için, bütün ülkelerin üniversiteleri, lisans sonrası MBA programlarına, daha çok önem vermeye başlamışlardır. Yerli ürünlerden daha çok, dünya ürürünleri üretmenin önem kazanmasıyla, girişimcilik ve girişim kültürü, bütün üniversitelerin ortak araştırma alanı olmuştur. Üretimde ve yönetimde baş döndürücü gelişmeler olmaktadır.Yerel düşünmek ve küresel davranmak zorunda olan kuruluşlar, dünyanın geçilmeyen yollarından, bilinmeyen ülkelere gitmeye çalışmaktadırlar.

*

Dünyanın açık bir üniversiteye, açık bir kuruluşa dönüşmesiyle, üniversitelerle kuruluşlar arasındaki, duvarlar bütünüyle yıkılarak, birbirleriyle bütünleşmişledir. Ülkeler sanayi toplumundan, bilgi toplumuna doğru yol aldıkça, kuruluşlar için, MBA programlarına yapılan yatırımlar, üretim ve yönetim alanlarına yeni açılımlarla zenginleştiren, en önemli yatırımlar olacaktır. MBA kültürüyle güçlenen, entelektüel sermayenin getirisi, finansal sermayeden çok daha hayatidir.

*

Ülkeler ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini, kısa, orta ve uzun vadeli MBA programlarıyla zenginleştirilerek, kendilerine daha önce hiç bilinmeyen, yeni alanlar açacaklardır. Planlama, organizasyon ve liderlik gibi yönetim, üretim, pazarlama ve finansman gibi işletme fonksiyonlarının zenginliği, kuruluşların dayandığı toplumun kültürünün derinliğinden kaynaklanır. Yöneticiler gittikçe zorlaşan işletme sorunlarının üstesinden, her alanda karar alma yeteneklerini geliştirerek gelirler.

*

MBA programlarının öğretme ve öğrenme sürecinde, herkesin bildiği sorulara kimsenin bilmediği cevaplar aranır.

*

MBA Programlarında katılımcılar,birikimlerini birbirlerine aktararak, ayrı bir zenginlik kazandırırlar.

*

Dünyada ülkeler üretim güçleri, çok boyutlu MBA kültürüyle, donanan insanlarla büyütürler.

2 Şubat 2024, 11:41

YÖNETİMLERİNE VE ÜRETİMLERİNE YENİ AÇILIMLAR KAZANDIRMADAN AİLE ŞİRKETLERİNİN ÖMÜRLERİ UZATILMAZ

Bu yazı daha önce 03.02.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyanın neresinde olursa olsun, başarılı şirketler kurup geliştiren, ailelerin kimliklerini taşırlar. Bu yüzden son yıllarda aile şirketlerinin, yönetimi ve kurumsallaşması, en çok tartışılan konuların başında gelmektedir. Yönetim dünyasındaki gelişmeleri, içselleştirmeyi başaramayanlar, uzun ömürlü olamazlar. Aile şirketleri büyüdükçe, aileden gelen doğruların yerine, yüzyılların içinde oluşan ekonominin ve yönetimin doğrularının geçmesi gerekir.

*

Aile şirketlerinin yönetilmesinde izlenecek yol, şirketten şirkete büyük değişikler göstermez. Ancak şirketlerinin kuşaktan kuşağa geçmeleri için, ailelerin kurallarının yerine, yönetimin ve üretimin kurallarının benimsenmesi gerekir. Bunun için başarılı aile şirketleri, bir yandan büyürken, bir yandan şirket içi eğitime önem vererek, yönetim ve üretim kültürlerini, geliştirmeye büyük önem verirler. Aile şirketlerinin büyümesinde, en güçlü sermaye eğitimdir.

*

Aile şirketlerini büyütecek yöneticiler, eğitim seviyesi yüksek olanların arasından çıkar. Aile şirketlerinde üretim ve yönetim kültürü, hayatın ve işin içindeki, eğitim ortamlarında zenginleşir. Şirketlerin başarısı, küresel hukuk ve değişmez etik kurallarıyle birlikte, zamanla geçerliliğini yitirmeyen yönetim ve ekonomi kurallarına, bütün güçleriyle sarılmalarına bağlıdır. Peter Drucker başarılı olmak isteyen, aile şirketlerine tavsiyelerini beş başlık altında toplamaktadır.

*

1. Şirkette çalışan aile mensupları, diğer çalışanlar kadar yetenekli, çalışkan ve eğitimli olmalıdır.

*

2. Kilit görevlere aile üyeleri değil, yapılacak işi iyi bilen eğitimliler getirilmelidir.

*

3. Şirket aileye değil, aile şirkete hizmet etmelidir.

*

4. Yönetim kurulları yalnızca aile üyeleriyle doldurulmamalıdır.

*

5. Yönetimde ortaya çıkan önemli sorunlar, aile ve şirket dışından seçilen hakemlerle çözülmelidir.

*

Aile şirketlerinde başarı, planlama,liderlik,yapılanma,eşgüdüm, denetim,bütçeleme iletişim gibi yönetim fonksiyonlarıyla, pazarlama, üretim ve finansman başta olmak üzere, işletme fonksiyonlarının sürekli iyileştirilmesiyla el ele gider. Bütün dünyada şirketler, katılımcı yönetimlerle kusursuz ürünler üreterek, kuşaklardan kuşaklara geçerler.Onlar yıllar içinde oluşan değerleriyle, kültürlerde ve ekonomilerde, kalıcı izler bırakırlar. Şirketler dünyanın, üreten ellerinin, görünen yüzleridir.

*

Dünyanın her ülkesinde, ekonomik yapının güçlendirilmesinde, kültürel dokunun zenginleştirilmesinde, ürün ve hizmet üretiminin, tamamına yakını gerçekleştiren, aile şirketlerinin doldurulmaz bir yerleri vardır. Onlar çalışanlarıyla toplumların, üretimleriyle yönetimlerin en büyük güç kaynaklarıdır. Ülkelerin ekonomik,siyasal ve kültürel temellerini, şirketler oluştururlar. Onların güçlü olduğu ülkelerde, hayatın hiçbir alanında,kıtlık çekilmez.

*

Uzun ömürlü şirketler ürünlerinden önce, değerleriyle dünyaya katkıda bulunurlar.

*

Ağaçlar topraklarına, şirketler pazarlarına,ülkeler şirketlerine göre büyürler.

*

Güzel kaynaklar, güzel şirketlerle, güzel ürünlere dönüştürürler.

3 Şubat 2024, 12:46

İNSANLARIN GÖNÜLLERİ GÖNÜLLÜ KURULUŞLARLA KAZANILIR

Bütün dünyada toplumların güç kaynağı, siyasal kuruluşlardan gönüllü kuruluşlara kaymaktadır. Toplumların ağırlık merkezi olan orta gelirli kesimlerin büyümesiyle, gönüllü kuruluşların önemi daha da artacaktır. Dünyanın bütün ülkelerinde gönüllü kuruluşları, devlet kuruluşlarına dayanmadan, dünya pazarlarında aranılan ürünler ve hizmetler üretmesini bilen, yeniliklere açık işletmeler ayakta tutarlar.

*

Dünya ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, yeni bir yapılanmanın eşiğindedir. Eğitimden sağlığa, birçok alanda devlet kuruluşları yetersiz kalmaktadır. Anadolu’nun gönüllü kuruluşları, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde paylaşmanın, en güzel örneklerini vermektedirler. Anadolu’nun bin yıllık kültürünün kaynağını, paylaşmada yarışma oluşturur. Gönüllü kuruluşlarla paylaşma kültürü, her alanda yeni boyutlar kazanmaktadır.

*

Hiçbir karşılık beklemeden paylaşmasını bilenler, bütün dünyanın sorunları haline gelen eğitimsizlik, yoksulluk ve savurganlıkla savaşmasını da bilirler. Bunun için bütün dünyada, gönüllü kuruluşların gönüllülerinin sayıları hızla artmaktadır. Onlar dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, güç durumda kalan insanlara yardım etmekte, devlet kuruluşlarından daha başarılı olmaktadırlar.Her yerde insanların gönüllerini kazanmak, gönüllü kuruluşların işidir.

*

Gönüllülük kültürü paylaşmasını bilen kuruluşlarla zenginleşir.Gönüllülükte kurumların birbirleriyle yarışması, hem ulusal hem de uluslararası alanda, paylaşmasını bilen gönüllü kuruluşların sayısını çoğaltır. Yardımlaşmada yarışmanın olmadığı toplumlarda, paylaşma kültürü gelişmez. Paylaşma kültürünün gelişmezse, insanların üretim gücünü büyütmek, gelir dağılımındaki dengesizlikleri gidermek mümkün değildir.

*

Kuruluşlar arasında paylaşmada yarışma olmadan, toplumların ekonomik ve kültürel hayatında gelişme olmaz. Bütün boyutlarıyla hayat, iyilikleri özendirerek, kötülükleri önleyerek, karşı karşıya olunan sorunları çözmektir. Her ülkede iyilikte yarışanlar, toplumları zenginleştirirken, kötülükte yarışanlar da, toplumları yoksullaştırırlar.Dünyada sorunları çözmede yarışmak, yalnızca gönüllü kuruluşların değil, bütün kuruluşların görevidir.

*

Barış dünyasında önceki kuşakların kazanımları, sonraki kuşaklar tarafından yitirilir. Bu yüzden dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün kuruluşlar kalıcı barış arayışında, ellerindeki kaynakları, bütün insanlarla paylaşmak zorundadırlar. Paylaşma ekonomik kuruluşlardan daha çok gönüllü kuruluşlarda doruk noktasına ulaşır. Paylaşanlar paylaşılmazlar, paylaşma bir akıl eylemi olmaktan daha çok bir gönül eylemidir.

*

Beklentisi olanlar değil, beklentisi olmayanlar gönülleri kazanırlar.

*

Dünyada verenlere, beklemedikleri yerlerden verilir.

*

Vermesini bilenler, yoksul düşmezler.

4 Şubat 2024, 12:33

HER ZAMAN EKONOMİDEN ÖNCE KÜLTÜR GELİR

Bu yazı daha önce 04.02.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Ülkelerde üretim gücünün zenginleştirilmesi, toplumda kimseye haksızlık yapılmadan, herkesin ihtiyaçlarının karşılanması, üstesinden gelinmesi gereken sorunların başında gelir. Ülkelerin üretiminin artırılmasında, üretilenlerin paylaşılmasında,eldeki kaynakların değerlendirilmesinde, yüzyıllar içinde yeni yollar ve yeni yöntemler geliştirilmiştir. Yine de bütün insanlar kaynakların değerlendirilmesinde, verimliliği artırma sorunlarıyla, karşı karşıya kalmaktadırlar.

*

Toplumların bütün kesimlerinin, hayatlarının kolaylaştılması ve güzelleştirilmesi için, ekonomi gereklidir, ancak hiçbir zaman yeterli değildir. Yalnız ekonomiyle yaşanmaz, insanlar ekonomileriyle değil, kültürleriyle ayakta kalırlar. İnsanların atalarının yitirdiği, hiçbir şeyin yokluğu çekilmeyen Cennette, kaynaklar sınırsızdır, dünyada sınırlıdır.Dünya kaynaklarından yararlanmanın kuralları, ekonominin yasalarından daha çok, kültürün değerleriyle belirlenir.

*

Dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, yitirilen Cenneti bulmanın kutup yıldızları, seküler dünyanın öncüleri değil, kutsal dünyanın öncüleridir. Kutsal kültürün ışığı hiç sönmeyen yıldızlarını izleleyenler, atalarının yitirdikleri Cenneti bulmakla kalmazlar, yaşadıkları coğrafyayı da dünya Cennetine çevirirler. Onlar bir lokma bir hırka tüketmenin, bin lokma bin hırka üretmenin en güzel örneklerini verirler. Kültür tüketimde bir lokmadan bir hırkadan fazlasına özenmeden, bin lokma bin hırka üretmenin gizemli gücüdür.

*

Sınırlı kaynaklarıyla yoklukların önüne geçecekler, hayatın her alanında, üretimleri çoğaltarak tüketimleri azaltarak, hayatı bütün insanlar için yaşanır kılmasın bilenler olacaktır. Ekonomi hayatı hem kolaylaştırmanın, hem güzelleştirmenin bilimidir. Bunun için ekonominin tarihi, insanlığın tarihidir. İnsanların olduğu her yerde, üretim vardır,tüketim vardır.İnsanlar hem üreten hem tüketen varlıkla rdır. Bu yönüyle ekonomi sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisidir.

*

Dünyanın hiçbir ülkesinde, kutsal dünyaya saygılı olmak,ekonomik dünyaya ilgisiz olmak anlamına gelmez.Kutsal kültürlerde yoksullar gibi yaşamak bir erdemdir. Ancak yoksulluk bir erdem değildir.Bu yüzden yoksullukla savaşmak, bütün insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak, toplumun bütün kesimlerinin görevidir.Dünyada bir insan yoksulluktan ölüyorsa, herkes sorumludur. Yoksulluk dünyanın bütün ülkelerinde, kimsenin giymek istemediği,ateşten bir gömlektir.

*

Ekonominin kurallarını bilenler, yoksulluğun üstesinden gelmesini bilirler.Ekonomik sorunlar çözme çalışmaları, Gazali, İbn Haldun, Adam Smith ve Karl Marx ile başlamamıştır. İnsanların olduğu her yerde ekonomik sorunlar vardır. Son iki yüzyıldaki gelişmeler, bütün dünyaya yalnız ekonomiyle yaşanılmayacağını göstermiştir. Dünyanın hiçbir yerinde, kültürler ekonomilein afyonu olmamışlardır.Dünyada kültürler ekonomilerden önce gelirler.Önce kültür vardır.Kültürsüz ekonomi, ekonomisiz kültür olmaz.

*

Kaynakların nasıl tüketilmesi gerektiğini bilenler, nasıl üretimesi gerektiğin bilirler.

*

Sınırlı dünyada tüketirken kültürün, üretirken ekonomini yasaları geçerlidir.

*

Hayatın her alanında,kırmızı çizgileri olan, ekonomiden önce kültürdür.

5 Şubat 2024, 12:39

BİR DÜNYADA EKME BİR DÜNYADA BİÇME STRATEJİSİ

Bu yazı daha önce 05.02.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Yirmi birinci yüzyıldaki, ekonomik ve kültürel değişmeler, bütün kuruluşları geleceğe dönük, stratejiler geliştirmeye zorlamaktadır. Çünkü hiçbir alanda gelecek, geçmişin tekrarı olmayacaktır. Carl Clausewitz göre strateji:”Savaş planı hazırlamak, operasyonları plan doğrultusnda uygulamak ve operasyonlarda çatışma sınırlarını belirlemektir.” Kuruluşlar da geçmiş yıllardaki, birikimlerinden yararlanarak, bugünden geleceklerini planlamak ve belirledikleri hedeflare ulaşmak zorundadırlar.

*

Gelecek yıllarda bütün kuruluşların, yerel ve küresel pazarlardaki paylarını büyütmeleri, sürekli yenilenen stratejik planlarla, yönetim yaklaşımlarına ve üretim yöntemlerine, bilinmeyen yeni boyutlar kazandırmalarına bağlıdır. Dünya geçmişin bilinen yollarından, geleceğin bilinmeyen yollarına geçmeden, büyük bedeller ödeye ödeye geleceğe doğru ilerlemektedir. Bunun için Charles Handy, “Geleceği geçmişin tekrarı olarak bakamazsınız,çünkü gelecek çok farklı olacaktır” demektedir.

*

Dünyanın her yerindeki kuruluşların, üretim ve yönetim stratejileri, getiri yoğun alanlardan, değer yoğun alanlara kaymaktadır. Bu yüzden bütün kuruluşlar, hem ürettikleri ürünlere, hem toplumlara katma değer kazandırma peşindedirler. Kuruluşlarda sürükleyicilik finansal kaynaklardan, insan kaynaklarına kaymıştır. Ekonomi biliminin kendine özgü, değişmeyen doğal yasalarına işlerlik kazandırmak,yöneticilerin görevidir. Üretimin zenginliği, yönetimin derinliğine bağlıdır.

*

Kuruluşlarda stratejik dönüşümün öncüleri,Adam Smith’i ve Marx’ı izleyenlerden daha çok, Mevlana’yı, Shakespeare’i ve Goethe’yi sevenler olacaktır. Kuruluşlarda amaçlar kültürün değerleriyle, araçlar ekonominin kurallarıyla belirlenir. Bütün boyutlarıyla hayatı kolaylaştırmada, ekonomi amaç değil araçtır.Ekonominin temelleri hayvancılıkla uğraşan Habil’le ve tarımla ilgilenen Kabil’le atılmıştır. Ekonominin doğal yasalarını bilenler, yoksul düşmezler, aç kalmazlar.

*

Kuruluşlar insanların isteklerinden daha çok, ihtiyaçlarını karşılamak için yarışırlarsa, dünyanın hiçbir ülkesinde yokluk çekilmez. Ekonomi sınırsız istekleri değil, sınırlı ihtiyaçları karşılama bilimidir. Bu yüzden kuruluşların başarılarında, ekonomik göstergeler kadar, kültürel göstergeler de önemlidir.Kuruluşları geçmişten geleceğe değerleri taşır. Kuruluşlar insanların ihtiyaçlarını karşılamada, ne kadar başarılı olurlarsa, o kadar kalıcı ve uzun ömürlü olurlar.

*

Dünyayı güzelleştiren kuruluşlar,görünen dünyayla görünmeyen dünya, kültürle ekonomi arasındaki duvarları kaldırarak, birbirleriyle uyum ve düzen içinde bütünleştirmesini bilen kuruluşlardır. Görünen dünya görünmeyen dünyanın, ekonomi kültürün birinde ekilmeden, birinde biçilmeyen gizemli topraklarıdır. Kuruluşların işi insanların ihtiyaçlarını gidermektir. Kuruluşlar ürettikleri ürünlerle, verdikleri hizmetlerle, iki dünyayı birlikte ele almazlarsa, ikisini birden çoraklaştırırlar.

*

Kuruluşlar hayatı, iki dünyada kazanç sağlayan ürünleriyle kolaylaştırırlar.

*

Kültür dünyasının ağaçları meyvalarını, ekonomi dünyasında verirler.

*

Kültürler her alanda, ekonomilerin bereketli topraklarıdır.

6 Şubat 2024, 12:17

HERKES İYİDİR SEN İYİ İSEN İYİLİK BULUNMAZ SEN İYİ DEĞİLSEN

Metafizik dünya, gözle görülen, elle tutulan ve dille tadılan duyuların dünyası kadar insana yakındır. O dünyaya açılan kapıların anahtarları, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatı bütün insanlar için yaşanır kılan, bütün kapıların kilitlerini açmakta, hiçbir zaman güçlük çekmezler. Görünmeyen dünyanın hazineleri, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren bilgelerin ellerindedir.Onlar bütün insanlığa, yüzyılların içinde oluşan, zengin bir miras bırakmışlardır.

*

Metafizik ve fizik, gökyüzü ve yeryüzü, kültür ve ekonomi , kadın ve erkek gibi, birbirini tamamlayan bir bütünün ayrı yüzleridir. Hayatın sürdürülmesi ve güzelleştirilmesi için, her iki kesimin birbirinin desteğine ve yardımına ihtiyacı vardır. Işığını metafizik kaynaklardan alan kuruluşlar, tarihin her döneminde iki dünyada, zenginliğin öncüsü olmuşlardır. Hangi alanda çalışırlarsa çalışsınlar, kuruluşları güçlü olmayan toplumların, kültürleri ve ekonomileri güçlü olmaz.

*

Ekonomi dünyasının büyük üretim kuruluşları deyince, akla hemen ürettiği ürünlerin ve hizmetlerin, dünyada pek çok ülkenin toplam üretiminden, daha büyük olan, “General Motors” gelir. Onun üst düzey yöneticilerinden birinin, yargılanma sırasında “General Motors için iyi olan, Amerika için de iyidir” demesi, büyük kuruluşların toplumun bütün kesimlerinde yol açtıkları, olumlu ve olumsuz etkilerinin tartışılmasında, önemli dönüm noktalarından biri olmuştur.

*

Felsefeci Tom Morris, “Aristo Olsaydı General Motors’u Nasıl Yönetirdi” kitabında, düşünce tarihinin derinliklerinden, damıtılan bilgi ve bilgelik birikimine dayanarak, ülkelerin üretim güçlerini büyütmede, kuruluşlar için iyi olan ürünlerin, toplumlar için de iyi ürünler olduğunu, örneklerle anlatmaktadır. Morris kuruluşlara insanların iç dünyalarına bakmalarını, metafizik dünyayı unutmamalarını önermekte,değişik boyutlarıyla dünyayı, bir bütün olarak görmenin önemini vurgulamaktadır.

*

Dünyanın kültürel ve ekonomik tarihinde, insanlarla birlikte kuruluşların mükemmelliği yakalamasında, düşünce ve eylem birikiminin, iç ve dış dünyaya dönük, ekonomik, etik ve estetik, boyutlar vardır. Onlar dünyayı bütün insanlar yaşanır kılacak, her yönüyle zenginleştirecek, önemli bilgi ve bilgeliklerin ana kaynaklarını oluştururlar. Morris insanları olduğu kadar, kuruluşları da mükemmelliğe taşıyacak değerleri, felsefe dünyasından yola çıkarak anlatmaktadır.

*

İnsanlığın bilgelik kaynakları, bütün kuruluşlarda kusursuzluğa, giden yolun haritasını vermektedir.İnsanların ve kuruluşların amaçları, kültürün ve ekonominin, her alanında olumlulukları büyütmek ve olumsuzlukları azaltmaktır. Bir bütün olan iki dinamiklerini kavramak için, hayatı dört bir yanından kuşatan büyük resmi görecek, Yunus gibi bilgelere ihtiyaç vardır. Onlar kuruluşlar güzellerse, güzellikte yarışırlarsa, herkes güzeldir, demesini herkesten iyi bilirler.

*

Güzel insanların kuruluşları güzel olur.Güzel kuruluşlarda çirkinliklere hiç yer olmaz.

*

Kuruluşların başarısı insanlar arasındaki, paylaşmaya katkılarından kaynaklanır.

*

Dünyada insanlar kuruluşlar için değil, kuruluşlar insanlar için vardır

7 Şubat 2024, 11:33

ÜRETİMİN ÜLKEDEN ÜLKEYE ÇOK DEĞİŞMEYEN YEDİ KÜLTÜRÜ

Bu yazı daha önce 09.02.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünya edebiyatında şiirden romana kadar, her güzel esere konu olmuş, yedi büyük öykü olduğu söylenir. Her başarılı yazarın, bu yedi öyküden birini ya da birkaçını bir arada, sanki daha önce hiç yazılmamış gibi, çağına uyarlayarak, yeniden yazmasını bilenlerin arasından çıktığı bilinir. Fuzuli’den Shakespeare’e kadar, dünya edebiyatında söz konusu, sanatçıların pek çok örneği vardır. Yüzyıllar içinde değişmeyen öyküler, değiştirilerek anlatılmıştır,anlatılmaya devam edilmektedir.

*

Edebiyat için geçerli olan, ekonomi için de geçerlidir. Bunun için Charles H. Turner ve Alfons Trompenaars, değişik ülkelerin üretim yapılarının dayandığı, kültürel değerleri inceledikleri kitaplarına, “Kapitalizmin Yedi Kültürü” adını vermişlerdir. Onlara göre dünyada, toplumların yoksulluğunu gidermek için,üretim gücünü artırmanın, bütün ülkelerinde, uygulanan yedi yolu vardır. Dünyada yasaları değişmeyen ekonominin, ülkelere göre uygulamaları değişmektedir.

*

Avrupalı yazarlar değişik ülkelerin, yöneticileriyle yaptıkları anket ve görüşmelerden sonra, üretim gücünü artırmanın dayandığı değerlerin, doğrusal olmaktan daha çok, dairesel olduğu görüşüne varmışlar. Onlar kişisel ve toplumsal yararların, nasıl iç içe ve birbirine bağlı olduklarını göstermek için, Adam Smith’in liberal bakışından yararlanıyorlar. Smith’in herkes kendi yararını düşünürse, “Görünmeyen el” kişisel yararları, toplumsal yararlara dönüştürür, görüşünü benimsemektedirler.

*

Ülkelerde toplumsal kazançlar, bireysel kazançlardan kaynaklanır. Ülkelerde tek tek insanlar, etik dışı yollara başvurmadan, gelirlerini artırmaya çalışırlarsa, aynı zamanda toplumun da gelirlerinini artırmış olurlar. Göllerdeki balıklar hazır yemek değildir. İnsanlara balık tutması öğretilerek, kişisel ve toplumsal üretim güçleri büyütülür. Anadolu’da söylenildiği gibi: “İnsanın yararlısı insana yararlı olandır.” Kendine ve başkasına yararı olmayanların, topluma yararları olmaz.

*

İnsanlar birlikte yaşamak zorundadırlar.Toplumları zenginleştirenler, ürettiklerinden daha fazlasını tüketenler değil, tükettiklerinden kat kat fazlasını üretenlerdir. Kitapta dünyadaki üretim kültürü, iki ana gruba ayrılmaktadır. Bir tarafta insana odaklanarak, “İnsan için iyi olan, toplum için de iyidir” diyenler, bir tarafta “Toplum için iyi olan, insan için iyidir” diyenler vardır. Birincisinde İngiltere, Amerika, Hollanda ve İsveç, ikincisinde Japonya, Almanya ve Fransa yer almaktadır.

*

Dünyada iki farklı üretim kültürü gelişmiştir. Biri Amerika’nın “tüketim”, biri Japonya’nın “üretim” kültürüdür. Dünyadaki bütün ülkeler, tüketim ya da üretim odaklı ekonomi yaklaşımlarının, kendilerine özgü birleşimlerini uygulamaktadırlar. Çünkü düz kare dünyada, birbirinden etkilenmeyen, kendi sınırlarının arkasına çekilmiş ülkeler yoktur. Dünya pazarlarında alıcı ve satıcı olmayan ülkeler, ekonomik ve kültürel alanda, varlıklarını koruyamazlar.

*

Tarih boyunca güçlü ekonomilerin, ortak paydası dürüstlüklük olmuştur.

*

Dürüstlerin doğru pazarlarında, doğruluk alınır doğruluk satılır.

*

Dürüstlüğün ekonomisi, dürüstlük kültürüne dayanır.

8 Şubat 2024, 12:05

Dostlar dostlarını kitaplarını imzalarken daha yakından tanırlar

Dostlar dostlarını kitaplarını imzalarken daha yakından tanırlar. Guenon sevdalısı Mustafa Tahralı ve Belge tutkunu Ahmet Kot kitap sevenlerle kitapları vazgeçilmezliğini anlatıyor.Dünyadaki bütün kitaplar, Kur'an'a düşülmüş dipnotlardır diyorlar.

8 Şubat 2024, 12:18

EKONOMİK SORUNLAR SINIR TANIMIYAN GÖSTERİŞ TÜKETİMİNDE İYİLİK OLMAZ DİYENLERLE ÇÖZÜLÜR

Batı ülkelerinde tüketim kültürü, yıldan yıla yeni boyutlar kazanmaktadır. Tüketim kültürünün ürünleri, anavatanları olan Amerika’dan, bütün dünyaya pazarlanıyor. İster Batı’da, ister Doğu’da olsun, tüketim kültürünün benimsendiği ülkelerde, ekonominin sürükleyici gücü, gösteriş tüketiminde, dünya ölçeğinde sürdürülen yarıştır.Tüketimde yarış olmazsa,tüketim kültürü yeni açılımlar kazanmaz.

*

Tüketim kültürünün odak noktasında açgözlü insanlar vardır. İnsanların karınları doyurulur, gözleri doyurulmaz. Bunun için Anadolu'da "Gözün karnı yoktur'' denilir. İnsanların ihtiyaçları sınırlı, istekleri sınırsızdır. İnsanın bir evi olsa, ikincisini ister, iki evi olsa, üçüncüsünü ister. İnsan doğası gereği açgözlüdür. İnsanın gözünü dünyada hiçbir şeyin doyurması mümkün değildir. Bunun için, John Maynard Keynes ekonomik gelişme için, aç gözlülüğün baştacı edilmesi gerektiğinin üzerinde önemle durur.

*

Ekonomide her talebin, kendi arzını oluşturduğu gibi, tüketim kültüründe, gerekli gereksiz her tüketilen ürünün, bir üreticisi vardır. Tüketim ekonomilerinde insanlar ne kadar çok tüketirlerse, ülkelerinin ürün ve hizmet üretme güçleri de o kadar büyük olur. Bunun için, Amerika ikinci Dünya Savaşı’nda yerle bir olan Almanya ve Japonya gibi, bir üretim ekonomisi olmaktan daha çok bir tüketim ekonomisidir.Tüketim kültürü Hollywood'tan bütün dünyaya ihraç edilmiştir.

*

Pazarlama, Tüketici Davranışları, Reklamcılık, Halkla İlişkiler gibi İşletme Yönetimi Bilimleri, Amerikan Üniversitelerinde geliştirilerek, Amerika’dan bütün dünyaya pazarlanmıştır. Amerika’nın tüketim kültürü, dünya ölçeğinde yaygınlık kazanan tüketim ürünleriyle dünyayı, büyük bir süpermarkete dönüştürmüştür.Pazarı büyükmek için Amerikalılar,bütün dünyanın doğal kaynaklarını yağmalıyorlar.

*

Dayanıklı tüketim ürünlerinden, dayanıksız tüketim ürünlerine kadar, yüz binlerce ürünle beraber hayallerin de satıldığı süpermarketler, bütün dünyada seküler insanların mabetleri haline gelmişlerdir. İnsanlar en azından haftada bir kere, süpermarketlere uğramadıkları zaman huzursuz oluyorlar. Tüketim kültüründe insanlar ürettikleriyle değil, tükettikleriyle değerl kazanıyorlar.

*

Erich Fromm’un vurguladığı gibi, tüketim kültüründe insanların ne olduklarına bakılmıyor, neye sahip olduklarına bakılıyor. Tüketim kültürünün her alanı ele geçirdiği toplumlarında, hiç kimse sahip olduğu ev ve arabalardan daha değerli kabul edilmiyor.Bunun için Ekonomi Bilimi'nin,sınırlı kaynaklarla sınırsız istekleri karşılamaktan daha çok sınırlı ihtiyaçları karşılamaya çalışan bir Bilim'e dönüştürülmesi hayati önem taşıyor.

*

Dünyanın kaynakları Cennet’te olduğu gibi, sınırsız olsaydı, ihtiyaçlarla birlikte isteklerde karşılanacağı için, dünya da hiçbir ürün ve hizmetin kıtlığı çekilmeyecekti. Ancak dünyanın kaynakları sonsuz olmadığı gibi, ekonomik büyüme de sınırsız değildir.Sınırlı dünyada, sınırsız büyüme peşinde koşanlar,yeni "Nuh Tufan"larına yol açarlar. Küresel ısınmalar, iklim değişikleri,seller,kasırgalar gelmekte olan "Tufan"ın habercileridir.

9 Şubat 2024, 12:21

PARADAN PARA KAZANMA TARİHİN HER DÖNEMİNDE YIKICI OLMUŞTUR

Bu yazı daha önce 15.02.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Yunan düşüncesi ve Hristiyanlığın etkisiyle, uzun yıllar Batı dünyasında ticarete sıcak bakılmamıştır. On üçüncü yüzyılda yaşayan Aziz Thomas, tüccarları köle, köleleri insan olarak görmeyen Aristo’yu izleyerek, toplum hayatında ticareti, bütün hayatın sürükleyici gücü gözüyle bakmaz. Yunan düşünce dünyasında ve Rönesans öncesi Avrupa’da, ekonominin temel taşlarını oluşturan ticaret, katlanılması gereken zorunlu bir toplumsal, kötülük olarak görülmüştür.

*

Avrupa’da Rönesans döneminde, büyük bir hız ve yoğunluk kazanan, sekülerleşme akımlarıyla, bilimlerden kutsal kitapların kırmızı çizgileri bir bir silinmiştir. Son iki yüzyılda dünyanın her ülkesinde, başta Ekonomi olmak üzere, bütün sosyal bilimlerin, Fizik ve Kimya gibi, metafizik dünyadan bağımsız olduğu kabul edilmiştir. Ekonomi Yirminci yüzyılda Batı dünyasında, faiz karşıtı Hristiyanlığa tepki olarak, etikten bağımsız, etiğe dayanmayan, bir bilim olduğu savunulmuştur.

*

Dünyanın ekonomik ve kültürel yapısı içinde, bütün boyutlarıyla ticaretin yüklendiği işlevleri kavramadan, dünyadaki gelişmeleri anlamak mümkün değildir. Ticaret hayatın merkezinde yer alır.Hayat pazarlarda alınan ve satılan ürünlerle yaşanır kılınır. Bunun için dünyada ekonomi, eldeki sınırlı kaynaklarla, insanların temel ihtiyaçlarını karşılama bilimi olarak tanımlanır. Hayatı fizik ve metafizik boyutlarıyla bilen tüccarlar, dünyayı hem kolaylaştırırlar hem güzelleştirirler.

*

Ekonomi ne üretildiğiyle ve ne tüketildiğiyle ilgilendiği için, bütün toplumlarda hayatın temelini oluşturur. Bunun için Müslümanların, kurdukları yeni şehirlerin ana örneği, merkezinde cami, çarşı ve okul olan Medine olmuştur. İslam kültüründe ekonominin ana ilkesi: “Ticaret yararlı, faiz zararlıdır.” Ekonomide sorunlar değişmez, çözümler değişir. İster tarım, ister sanayi, ister bilgi toplumu olsun, hepsinde ana sorun giderleri azaltmak, gelirleri çoğaltmaktır.

*

Pazarlarda üreticilerin ve tüketicilerin, davranışlarını etkileyen bütün unsurlar, ekonomi biliminin araştırma alanları arasında yer alır. Bunun için erdemli bir tüccar,insanların ihtiyacı olan, hiçbir şeyi de gözardı edemez. Ticaretin gücü ve canlılığı, tarafların birlikte kazanmasından kaynaklanır. Ticaretin geliştiği toplumlarda, hem ekonomik alan, hem kültürel alan yeni zenginlikler kazanır. Ticaret ortaklık kültürünü, ortaklık üretim kültürünü geliştirir.

*

Adam Smith’in “Görünmeyen el”leri, paylaşmasını bilen ortaklıklarda, “Görünen el”lere dönüşür. Görünen ellerin görünmeyen güçleri, görünmeyen destekcilerinden gelir. Yirminci yüzyılda ortaklık kültürüyle birlikte, ekonomik ve kültürel gelişmenin sürükleyici gücü olan ticareti, küçümseyen toplumlar her alanda başarısızlığa uğrar. Dünyada hiç kimse, Eski Yunan’da olduğu gibi, ticarete katlanılması gereken, bir kötülük olarak bakamaz. Ticaret canlılık kaynağıdır.

*

Dürüst ortaklıkların yapıcı gücü, görünmeyen ortaklardan gelir.

*

İlkesiz ortaklık, etiksiz ticaret, ticaretsiz ekonomi olmaz.

*

Yıkım kaynağı faiz, ortaklığın en büyük düşmanıdır.

10 Şubat 2024, 12:08

DÜNYADA EKONOMİK ZENGİNLİK KÜLTÜREL DERİNLİKLE KAZANILIR

Bu yazı daha önce 20.02.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Gündüzün geceyle, gecenin gündüzle iç içe olduğu gibi, kültür ekonomiyle, ekonomi de kültürle iç içedir. Kültür ve ekonomi et ve tırnağa benzer. Nasıl tırnak etten ayrılmazsa, ekonomi de kültürden ayrılmaz. Kültür ve ekonomi hayatın iki yüzüdür. Her kültürel çalışmanın, bir ekonomik boyutu olduğu gibi, her ekonomik çalışmanın bir kültürel boyutu vardır. Bunun için hiç kimse, ya kültür ya ekonomi diyemez. Herkes hem kültür, hem de ekonomi demek zorundadır.

*

Toplumlarda kültür değişmeyen amaçların, ekonomi değişen araçların kaynağıdır. Kültürel ve ekonomik hayatın canlılığı, değişmeyen amaçları gerçekleştirme yolunda, araçların sürekli değişmesine dayanır. Korunması gereken amaçlarla, durmadan yenilenmesi gereken araçlar, kültürel derinlikle birlikte, ekonomik zenginliğin de güvencesidir. Buluşlarla ve yeniliklerle, üretim gücünü büyüten toplumlar, hayatın bütün alanlarına, yeni zenginlik kapıları açarlar.

*

Kültür ve ekonomi güçlerinin, doruk noktasına şehirlerde ulaşılır. Şehirler kültürün ekonomiyi, ekonominin kültürü zenginleştirdiği büyük çekim alanlarıdır. Tarihçi Henri Pirenne’in, “Ortaçağ Kentleri” isimli kitabında vurguladığı gibi: “Hiçbir uygarlıkta şehir hayatı, ticaretten ve sanayiden bağımsız gelişmemiştir.” Tarihin her döneminde, kültür ekonomiyi, ekonomi şehirleri zenginleştirmiştir. Şehirler ya ticaret yollarında ya da göl, nehir ve deniz kıyılarında kurulmuşlardır.

*

Pirenne’in “Şehirler ticaretin ayak izlerinden doğmuşlardır” yargısı, her çağda geçerli olmuştur. Bu bağlamda, Mekke, Medine ve Kudüs, kültür ve ekonominin olduğu kadar, şehirlerin de anasıdır. Kuruluşların kültürde ekonomiyi, ekonomide kültürü gören rüyaları, şehirlerde gerçekleşir. Büyük rüyalar büyük şehirlerde görülür. Her şehir, rüyalarının peşine düşen, gerçekleşmesi için ortaklık yapmasını bilen öncüleriyle, kültürel ve ekonomik gücüne güç katar.

*

Kültürel derinlik ve ekonomik zenginlik, doğal etik, doğal hukuk ve doğal ekonomi ilkeleri ışığında, hayatın bütün boyutlarıyla güzelleştirilmesinden kaynaklanır. Hayatın güzelleştirilmesinde rüyaların, vazgeçilmez bir yeri vardır. Uğruna varını ve yoğunu ortaya koyacağı, rüyaları olmayan toplumlar, hem kültürel, hem de ekonomik alanda, büyük bir boşluğa düşmekten kurtulamazlar. Gece ve gündüz görülen rüyalar, toplumların kızıl elmalarını oluştururlar.

*

İki dünyayı bir bütünlük içinde alan Gazali, kültürel ve ekonomik hayatın zenginleştirilmesinde ihtiyaçları, zorunlu, kolaylaştırıcı ve güzelleştirici olmak üzere, üç kademede ele alır. Kaynak oluşturmada, dağıtmada ve değerlendirmede, ihtiyaçların sırasına özen gösterilmesi gerekir. İhtiyaçların hiyerarşisine önem verilen ekonomilerde, sınırlı ihtiyaçların yerini sınırsız istekler almaz. Toplumun bütün kaynakları, gösterişin büyüsüne kapılmadan yerinde değerlendirilir.

*

Ölçülemeyen kültürel değerler, ölçülen ekonomik değerlerden önce gelirler.

*

Dünyanın hiçbir yerinde, yoksul kültürlerin, zengin ekonomileri olmaz.

*

Ekonomik alanda başarının, yol haritası kültürel alanda gizlidir.

11 Şubat 2024, 12:23

MESLEKSİZLİĞİN MESLEK OLDUĞU DÜNYADA YOKSULLUK MESLEKSİZLİKTEN KAYNAKLANIR

İster ürün, ister hizmet, ister de bilgi olsun, üretmesini bilen toplumlar, yoksul düşmezler. Hangi alanda olursa olsun, üretim toplumun bütün kesimlerinin ihtiyaçlarını karşılamak için yapılır. Üretimleriyle insanların hayatlarını kolaylaştıranlar, toplumları geleceğe taşıyan melek kanatlı atlardır.Bunun için Anadolu’da, insanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılama yolunda, yorulma bilmez bir gayretle çalışanlar, toplumun bütün kesimleri tarafından, saygıyla ve sevgiyle karşılanır.

*

Yunus’un şiirleriyle yoğurulan Anadolu’da insanın,toprağın ve paranın, boş durması hiçbir zaman iyi karşılanmaz. Toplumda yoksullar gibi, yalın yaşamak bir erdemdir. Ancak başkalarına el açtıran bir yoksulluğu, kimse bir erdem olarak görmez. Dünyanın bütün kültürlerinde toplumsal mutluluk, yoksullukta ve zenginlikte değil, üreten eller olmasını bilmekte aranır. Yoksulluğun üstesinden, yoksullar gibi tüketenler, buna karşılık yorulma bilmeden, üretmesini bilenler gelir.

*

Dünyada Güney ülkelerinin karşı karşıya olduğu, en büyük ve en önemli sorun, eğitimsizliğin getirdiği mesleksizlikten kaynaklanan yoksulluktur. Güney ülkelerinin eğitim seviyeleri, Kuzey ülkelerinin eğitim seviyelerinin altında kaldığından, üretim seviyeleri de altında kalmaktadır. Dünyanın hiçbir yerinde, eğitim seviyesi yüksek, gelir seviyesi düşük bir ülke yoktur. Eğitim seviyesini yükseltemeyen toplumların, üretim seviyelerini yükseltmeleri mümkün değildir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde yoksulluk, toplumun bütün kesimleri için, ateşten bir gömlektir. Yoksulluk sınırını aşarak, bütün toplumun temel ihtiyaçlarını karşılayamayan ülkeler, kültürel değerlerini dünyaya taşıyamazlar. Bu yüzden bütün kültürlerde ümitsizlik gibi, yoksulluk da inançsızlıkla bir tutulur. Toplumlarına ümit ve güven vermeyen ülkeler, tüketen el olmaktan, üreten el olmaya geçemezler. Bunun için, Anadolu’da “İnanan insan tekeden süt çıkarır” denilir.

*

Dünyanın her ülkesinde yoksulluk üretmeden tüketenlerden kaynaklanır. Bir toplumda her yetişkin en azından, tükettiği kadar üretmesini bilirse, kimse yoksul düşmez. Yoksulluğun belini kırmak için, yaşı ve işi ne olursa olsun, herkesin tükettiğinden daha fazlasını üretmesi gerekir. Dünyada yoksullukla savaşmak, bütün ülkelerin görevidir. Deniz kenarındaki ülkelerde, insanların açlık ve yoksulluk çekmeleri, sermaye yetersizliğinden değil, eğitim yetersizliğinden kaynaklanır.

*

Yoksulluk ile eğitimsizlik birbirini besleyerek, kapalı bir ekonomik yapı oluşturur. Eğitim seviyesi düşük toplumlar yoksuldur. Yoksul toplumların eğitim seviyesi düşüktür.Bunun için yoksulluğun üstesinden, gelmede sermaye değil, eğitim önemlidir. Eğitimli toplumlar ekmek peşinde koşmazlar, buğday yetiştirmeye bakarlar. İnsanlara ekmek verirlirse, bir günlük ihtiyaçları karşılanır, buğday yetiştirmesi öğretilirse, ömür boyu ihtiyaçları karşılanır.

*

Dünyanın her yerinde, iki günü birbirinden farklı olanlar, yoksul düşmezler.

*

Dünyada eğitim seviyesini yükseltenler,üretim seviyesini yükseltirler.

*

Yoksulluğun üstesinden, gösterişten uzak yaşanarak gelinir.

12 Şubat 2024, 11:40

İNSANLAR ARKADAŞLARININ AYNALARIDIR. GÜZEL İNSANLARIN DOSTLARI GÜZEL OLUR. ''İMECE''NİN ÖNCÜSÜ EMİN ÜSTÜN'E RAHMET

OKUNMASI DİLEĞİYLE.YUSUF ZİYA KAVAKCI ŞERİF AYDEMİR BAŞTA OLMAK ÜZERE KONUŞMACILAR EMİN ÜSTÜN ALİ ARSLAN ALİ HAYDAR HAKSAL RECEP BOZDOĞAN RECEP GARİP YÖNETİCİ KAMİL BERSE'YE GÖNÜL DOLUSU SEVGİLER:

12 Şubat 2024, 12:19

ÖLÜMLE KARŞI KARŞIYA GELMEYENLER HAYATIN DEĞERİNİ ANLAMAKTA GÜÇLÜK ÇEKERLER

Günlük hayat içinde ölümün hayatın geçici olduğunu vurgulayan yanı giderek yok oluyor. Medya ölümü sıradanlaştırmakla kalmıyor, büyük ölçüde de anlamsızlaştırıyor. Televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında ölüm o kadar çok yer tutuyor ki, gerçek ölümler, ölüm olmaktan çıkıyor.İnsanların gözünde ölüm değerini yitiriyor. İnsanı dört bir yanından kuşatan medya, ölümü ve hayatı, hiçbir olağanüstü yanı olmayan mekanik bir sürece dönüştürdü. Oysa ölüm ölümsüz hayata açılan kapıdır. Ölümün anlamını yitirmesi, hayatı çekilmez bir yük haline getirmiştir. İntihar ölüme cevap bulamayan insanların, anlamsızlığı anlamlandırmak için başvurulan en önemli silaha dönüşmüştür. Tekdüze yaşantı içinde, ölümle birlikte doğum da mekanik bir yapı kazanmıştır. Artık ölümler gibi, doğumlar da hastane odalarında tek başına göğüsleniyor. Doğum gibi, ölüm de aile içinde hep birlikte karşılanan, hayatın değişmez gerçeği olmaktan çıkmıştır. Evrenin özü ve özeti olan insanın, dünyaya gelişi ve dünyadan göçüşü de, olağanüstülüğünü yitirince, hayat değerini ve anlamını yitiriyor. Bu yüzden dünyada kan gövdeyi götürüyor. Dünyanın her yanında, başta Filistin olmak üzere, her gün binlerce suçsuz insan çağdaş ''Macbeth''ler tarafından öldürülüyor. İnsanlar bir yakınını yitirmedikçe, meyvanın çekirdeğini içinde taşıdığı gibi, hayatın da ölümü içinde taşıdığının bilincine varamazlar, hayatın değerini ve önemini anlayamazlar. Ölüm ve ölümden dönme söz konusu olduğunda, akla 1972 yılında Güney Amerika''da içindeki 45 yolcusuyla And Dağları''nın tepesine düşen uçak gelir. Bu kazada yolcuların çoğu ölmüştü. Kurtulan 16 kişi ise, ölen arkadaşlarının etini yiyerek, hayatta kalabilmişlerdi. Ölümü, Dostoyevski gibi bekleyen, ancak ölmeyen birinin anlattıkları, bütün Ortadoğu'da, Gazze'de, milyonlarca insanın kurşun yağmurları altında, ümit ve korku arasında nasıl bir dehşet dengesi altında yaşadıklarını, gözler önüne seriyor. Kurtulanlardan biri "Dağda o kadar olağanüstülüğü bir arada gördükten ve Allah''ın dokunacak kadar yakınına geldikten sonra Allah'a inanmanın bambaşka bir şey olduğunu anladım. Şimdi bana güç vermesi için durmadan Allah''a dua ediyor, beni eski halime döndürmemesi için yalvarıyorum. Hayatın sevgi, sevginin de elindeki komşuna vermek olduğunu öğrendim."diyor. Ortadoğu'da olduğu gibi, ölümle yüz yüze gelmeden, hayatın anlamını kavramak oldukça zor görünüyor. Anlamlı bir hayat için ömür değil, eylem önemlidir. Bir insanı kurtaran bütün insanlığı kurtarır, bir insanı yaşatan, bütün insanlığı yaşatır. Hayatı anlamlı ve yaşanır kılan, hayat kurtaran, insanı yaşatan eylemdir. Bu yüzden, Nuri Pakdil: "Eylem yapıyorum öyleyse varım" demeyi bıkmadan usanmadan tekrarlar. Onun serveti düşüncesidir, eylemi de mirasıdır. Eylem öldürmeye değil, yaşatmaya muktedir olan eylemdir. Anadolu insanı eylemiyle, yalnızca Ortadoğu'da değil, bütün dünyada ölenlerin yanında yer alarak, yalnızca kendisi için değil, başkaları için de hayatı daha yaşanır kılmanın sırrına sahiptir.Onun işi, Yunus'un vurguladığı gibi, kavga değil, sevgidir. Ölüm ve hayat madeni bir paranın, iki yüzü gibi bir bütündür, birbirinden ayrılmazlar. Ölümü ölmeden önce ölmesini bilenler anlamlı kılar. Yunus kültürü ölmeden önce, ölme kültürüdür. Ölümden kaçınılmaz, öldürmekten kaçınılır.

13 Şubat 2024, 12:42

SINIRLARIN ÖNEMSİZLEŞTİĞİ BİR YÜZYILDA EN BÜYÜK BAŞARI AY'A UZAYA GİTMEK DEĞİL SUÇSUZ BİR İNSANIN HAYATINI KURTARMAKTIR

Dünyada ekonomik gücün kaynağı şehirler, küresel kuruluşlar çoğalırken, eleştirel düşünen iki dünyayı altın oranda harmanlayan aydınların sayısı azalıyor. Sürekli geliştirilen ürünler kuruluşların, çok katlı devasa binalar insanların, uzay araçları ülkelerin, birbirleriyle gösterişte yarıştıkları, alanların başında yer alıyor. Devletler, kuruluşlar birbirleriyle kültürel alanlardan daha çok, ekonomik alanlarda yarışıyorlar. Amerikalar Ay’a gittiler, Hintliler, Çinliler Mars’a gitmeye çalışıyorlar. Dünyayı yaşanmaz hale getirenler, kan gölüne dönüştürülecek yeni gezegen arıyorlar.

*

Dağlarıyla, denizleriyle, gölleriyle, ovalarıyla ve nehirleriyle bütün dünyayı kirleten seküler ülkeler, gözlerini uzayın bilinmeyen doğal kaynaklarına dikerek, yağmalanacak yeni gezegenler peşindeler. Seküler kültür kutsal kültürle olan bağlarını kopardığı için, uzayın derinliklerinde, güneşin, dünyanın, yıldızların bir saat duyarlığıyla işleyen düzenini araştırırken, bütün insanların hizmetine verilen sınırsız zenginliklerin Yaratıcı’sını bütünüyle unutmuştur. Allah’ı unutanların elinde, Allah’ın bütün insanlığa armağanı olan zenginlikler, büyük bir açgözlülükle tüketilmektedir.

*

Allah’ın kusursuz düzenini anlamaktan daha çok, uzayın sınırsız kaynaklarını el koyarak, güç kazanma derdinde olan seküler dünya, Faustçu bir yaklaşımla, seçilmiş ayrıcalıklı olma peşindedir. O günlerde kısa gazete yazıları yazan Enis Safayhi, Batılıların bencilliklerini “Medeniyet Dedikleri” başlıklı kısa yazısında, “Ayda astronotların ayak izleri. Ve füze rampasının pek yakınında, Müslüman olduğu için bütün haklarını kaybeden Mehmet Ali var.” diyerek, gözler önüne sermektedir. Irkçılık yapmada Amerikalılarla, İslam’ın ilk yıllarındaki Mekkeliler bile yarışamazlar.

*

Yalnızca dış dünyanın zenginliklerine, önem veren seküler Batı dünyası, gökyüzünde kuşlar gibi uçmasını, denizlerde balıklar gibi yüzmesini, geliştirdiği nükleer silahlarla, Hiroşima’da yüzbinlerce insanı öldürmesini başarmıştır. Ancak insanların temel haklarına saygı göstererek, gökyüzündeki yıldızlar gibi, kardeşçesine yaşamasını başaramamıştır. Batı’nın açmazını, Safayhi “Medeniyetin Teptikleri” yazısında, “Von Braun: Ay'ı yaşanır hale getireceğiz demiş. Şüphesiz başarabilirler. Bu arada şu Amerika’yı siyahlar için de yaşanabilir hale getirseler” diyerek, dile getirmektedir.

*

Son Peygamber Allah tarafından görevlendirilmesinin sekizinci yılında, kendisinden mucize isteyenler için, gökyüzünün her zaman pırıl pırıl olduğu bir Mekke gecesinde, Ay’ı parmağının bir işaretiyle ikiye bölmüştür. Ay o gece bütün dünyada, gökyüzünde ikiye bölünmüş olarak görülmüştür. Ay’ın ortasından iki parçaya ayrılmasına, inananlar ve inanmayanlar, büyük bir şaşkınlık içinde hep birlikte şahit olmuşlardır. Ay’a yerleşme hayali kuranlar, tekrar gittiklerinde yüzyıllar önce ikiye bölünüşünden, kalıcı izler taşıdığını göreceklerdir.

*

Her gün yeniden doğan Güneş, her gece yeniden doğan Ay, iç dünyalarını derinleştirmek, dış dünyalarını zenginleştirmek isteyen insanların, hayatlarını düzenlemek için vardır. İnsanlar dünyanın olduğu kadar, uzayın da hem özüdür, hem de özetidir. O günlerde Nuri Pakdil’in tekrar tekrar vurguladığı gibi: ''Ay hakkında konuşmak, her şeyden önce Müslümanların hakkıdır. Çünkü Ay üzerinde ilk tasarruf İslam Peygamberinindir.'' Ancak dünyayı bütün insanlar için yaşanır kılmadan, dünya dışındaki gezegenlerin yaşanır kılınması mümkün değildir.

*

Yavuz Selim Mısır seferi sırasında, yitirdiği bir paşasını bütün Mısır’dan daha üstün tutmasını bilmiştir. İnsanlar dünya için değil, dünya insanlar için vardır. Güzel insanlar dünyanın peşinden koşmazlar, dünya güzel insanların peşinden koşar. İnsanların düşünce ve eylem dünyasında, Allah sevgisinin yerine dünya sevgisi geçerse, ülkelerdeki yerel savaşlar, küresel savaşlara dönüşürler. Allah’tan habersiz dünyanın, uzayın derinliklerinde, yeni dünyalar araması, dünyanın doğal dengesiyle birlikte, uzayın doğal dengesini dinamitleme yolunda ilerlemesidir.

*

Seküler Batı dünyası insanların, yalnızca iç dünyalarını değil, dış dünyalarını harabeye çevirmiştir, sıra gezegenleriyle, yıldızlarıyla uzaya gelmiştir. Dinleri toplumların afyonu, olarak gören dünya, yalnızca Allah’ı değil, suçsuz yere öldürdükleri insanları da unutmuştur.

*

Bilginin gücünü, bilgeliğin etkisini yitirdiği dünyada, yalın yaşamak bir erdem olmaktan çıkmıştır. Dünyanın her yanında insanlar, kültürel değerlerinden önce ekonomik değerleriyle, saygı görmeye devam ediyor.

*

Dünyanın her ülkesinde insanlar, her alanda kültürel zenginliklerinden çok daha öne çıkan, çok daha büyük değer kazanan, ekonomik kazanımlarıyla değerlendiriyorlar.

14 Şubat 2024, 11:59

DÜNYADA ORTAK AKIL HEM KÜLTÜRÜN HEM EKONOMİNİN TEMELİDİR

Bütün toplumlarda kültürün ve ekonominin yediveren gülleri, ortak akılların oluşturduğu, özgürlük ortamında açar. Göründüğü gibi olan, olduğu gibi görünen, açıklık içinde sürekli yenilen, bütün kuruluşların temelinde, birden fazla insanın ortak aklı vardır. Ortak akıllar sağlıklı bir pazar ekonomisinin olduğu kadar, katılımcı bir demokrasinin de, en büyük ve en önemli kaynaklarıdır. Paylaşmanın, dayanışmanın ve yardımlaşmanın dönüştürücü gücü, ortak aklın gizemli yapısında gizlidir.

*

Ülkelerin üretim güçlerini, sahip oldukları ortak zenginliklerden daha çok, ortak akılların ortaya çıkardıkları, dünyada sayıları milyarları aşan, değişik büyüklüklerdeki kuruluşlardan kaynaklanır. Ortak akılların oluşturdukları özgürlük ortamında, değişik kuruluşların doğurduğu üretim çoşkusu, dalga dalga toplumun bütün kesimlerine yayılır. İnsanlık tarihinin en eski kuruluşu aile, bütün toplumlarda ortak akılların oluşturduğu küçük kuruluşların başında yer alır.

*

Dünyanın her ülkesinde, iki insanın ortak aklının temelini oluşturduğu, donanım ve yazılım alanlarında, üretim yapan kuruluşların, sayıları yıldan yıla katlanarak artmaktadır. Onların ekonomik, siyasal ve kültürel hayata katkıları, devletlerin katkılarından çok daha büyüktür. Ortak akılların büyüttükleri kuruluşlar, bütün ülkelerde kültürlerin, ekonomilerin hayat kaynaklarıdır. Ortak akıllardan yararlanmasını bilen kültürlerin, kuruluşları gibi, ekonomileri güçlü olur.

*

Tarihin her döneminde, ister Doğu’da ister Batı’da olsun, bütün toplumların ekonomik ve kültürel başarılarında, ortak akıldan yararlanmasını bilen kuruluşlar vardır. Ortak akıl her toplumda ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın, sürükleyici gücünü oluşturur. Ortak aklın ürünleri kuruluşlarla, insanlığın yüzyılların içinde oluşan bilgi ve bilgelik, birikiminden, bütün ülkeler yararlanır. Kültürel zenginleşmenin ve ekonomik gelişmenin yolunu, ortak akıllardan yararlanmasını bilenler açar.

*

Silikon Vadisinde başarılı örneklerinin görüldüğü, en az iki kişinin bir araya gelmesiyle, ortaya çıkan kuruluşlar, bütün dünyada köklü dönüşümlere yol açmaktadırlar. Onlar insanlığın yararına olan ürünleriyle ve hizmetleriyle, ekonomiler arasında olduğu kadar, kültürler arasında da iletişim ve etkileşim kanalları açarak, insanlığın ortak bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunmaktadırlar. Onların başarısı bütün insanlığın, bütün ülkelerin başarısıdır. Onlardan bütün dünya yararlanmaktadır.

*

Hayatın bütün alanlarında, ortak akıllar sorun değil, çözüm üretirler. Üretimin olduğu yerde, çatışmadan daha çok, iyileştirmede yarışma olur. Ortak akılla üretim gücünü büyüten kuruluşlar, aralarında hem zararları hem kazançları paylaşmakta zorlanmazlar. Bütün toplumlarda ortak akıl, en canlı, en güçlü ve en etkili kaynaktır. Bu yüzden ortak aklın ürünleri olan kuruluşlar, bütün dünyada ekonomik ve kültürel gelişmelerin, çığır açıcı öncüleri olmaktadırlar.

*

Ortak akıl geleneği güçlü olan toplumların, hem kültürleri, hem ekonomileri, hem yönetimleri, hem kuruluşları güçlü olur.

*

Kuruluşlarda beyinin işlevini gören ortak akıl, bütün toplumlarda, en büyük ve etkili güç kaynağı olmuştur.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel kuruluşlarda, ortak aklın yerini, hiçbir insanın aklı dolduramaz.

15 Şubat 2024, 12:39

GECELERİN GÜNDÜZLERE DÖNÜŞMESİYLE BAŞARIDA GETİRİSİ EN BÜYÜK SERMAYA İÇTENLİK OLMUŞTUR

Bu yazı daha önce 27.02.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Tarım toplumlarının sanayi toplumlarına, sanayi toplumlarını bilgi toplumlarına kuruluşlar dönüştürmüştür. Bilgi toplumlarını etik toplumlara yine kuruluşlar dönüştürecektir. Onlar hem tarım,hem sanayi, hem bilgi toplumlarında, yaptıkları yeniliklerle, çığır açıcı buluşlarıyla, en önemli katkıları yapmışlardır. Biçerdöverler tarım, buhar makinaları sanayi, bilgisayarlar bilgi toplumlarında, köklü dönüşümlere yol açan, önemli buluşlar olmuştur.

*

Dünyanın önde gelen şehirlerinde, tarım, sanayi ve bilgi toplumlarının kuruluşları, yan yana yer alıyorlar. Bilgi kuruluşları sanayi kuruluşlarını, sanayi kuruluşları tarım kuruluşlarını dönüştürüyor. Her toplumun kuruluşları buluşlarıyla, kendisinden önce gelen toplumların, kuruluşlarının üretimlerini kat kat artırmaktadırlar. Kuruluşların dönüştürücü güçleri, ellerindeki verileri insanlığın iyiliği yolunda, değerlendirmesini bilmelerinden kaynaklanmaktadır.

*

İletişim araçlarının çok hızlı gelişmesiyle, kuruluşlarda sermaye büyüklüğü değil, eldeki veri büyüklüğü önem kazanmıştır. Toplanan veriler iki yanı keskin kılçlar gibi, iyilikleri büyüttükleri gibi, kötülükleri de büyütürler. Yeni gelişmelerle her alanda, büyük bir güç kayması yaşanmaktadır.Ancak karanlığın olmadığı dünya, her alanda kötülüğe giden, bütün yolları kapatmaya zorluyor. Bu yüzden kuruluşların etik sorumlulukları, günden güne katlanarak artıyor.

*

Ülkelerde birbirini izleyen, ekonomik, siyasal ve kültürel krizlerin, kaynaklarını kurutmak için, etik değerlerin her ülkede baştacı edinilmesi, hayati önem taşıyor. Kuruluşların ellerine geçirdikleri verilerin büyüklüğü, yapıcı güçlerinin olduğu kadar, yıkıcı güçlerinin de en önemli göstergesidir. Yeni dünyanın yeni petrolü, yeni atom bombası, büyük veridir. Bunun için kuruluşların denetiminde, yasalar kadar etik değerler de, büyük önem kazanmıştır.

*

Büyük verinin yapıcılığından yararlanmada, bütün kuruluşların ihtiyaç duyduğu etik değerler, iyilikleri kötütülüklerden, doğrulukları yanlışlıklardan, güzellikleri çirkinliklerden, tokgözlülükleri açgözlülüklerden ayıran, yüzyıllar içinde oluşan küresel ilkelerdir.Onların sesi tarihin derinliklerinden, kuruluşlara ve insanlara seslenen, ortak sağduyunun sessiz sesidir. Dünya tarihinin her döneminde, etik değerler insanlığın, ortak aklının özü ve özeti olmuşlardır.

*

Kuruluşlara yüzyılların içinden, geleceği haber veren sağduyunun ve ortak aklın sesini duymayanlar, yaşanılan dünyada haksızlığa uğrayan insanların seslerini hiçbir zaman duymazlar. Dünyada süreki tartışılan, etik değerlerin ayaklar altına alındığı toplumlarda, kuruluşlar bütün insanlar için, hayatı önemli kılacak, hayata anlam kazandıracak, ürünleri, hizmetleri ve bilgileri üretemezler. Ekonomik yasaların geçerlilikleri, etik değerlerle güvence altına alınır.

*

Etik değerler işleri kusursuz yapmanın değil, kusursuz işleri yapmanın yol haritasıdır.

*

Etiksiz kuruluşların toplumlarda, yol açtıkları hasarların üstesinden,etikle gelinir.

*

Karanlıkların bütünüyle aydınlatıldığı dünyada, iyi olan etiktir, etik olan iyidir.

16 Şubat 2024, 12:41

EVLERİN VE İŞYERLERİNİN OKULLARA DÖNÜŞTÜĞÜ KARE DÜNYADA OKULSUZ OKULLAR TOPLUMU OLMAK

Doğu ile Batı arasındaki, uzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı kare dünyada, devletlerin, işletmelerin ve ailelerin eğitim harcamaları, yıldan yıla hızlanarak artıyor. Bütün dünyada kamu, özel, sivil kurum ve kuruluşların bütçelerinde, eğitime ayrılan kaynaklar, vazgeçilmez bir yer tutuyor. Viyanalı düşünür Ivan Illich'in “Okulsuz Toplum” kitabında ayrıntılı olarak incelediği gibi, okullar ve okullaşma, öğrenmesini öğretmiyor, bilgiyi bilgeliğe dönüştürmüyor.

*

Okullar tarihin her döneminde önemlerini korudukları gibi, büyük işlevler de yüklendiler. Her kuşak, geçmiş kuşakların bilgi ve bilgeliklerini, kendi kuşağının okullarında öğrenerek, gelecek kuşaklara aktarır. Dünyanın güzelleştirilmesi, okulların güzelleştirilmesine bağlıdır. Okulları değiştirmeden, dünyayı değiştirmek mümkün değildir. Kare dünyada okullar, bilginin toplandığı özel kurumlar değil, bilgiye ulaşmak isteyen, herkese açık kamusal alanlar olmalıdır.

*

Dünyayı dönüştüren yıkıcı yeniliklerin başında, okulsuz okullar inşa eden sosyal medya gelir. Artık kare dünyada, yalnızca yazı değil, söz de kalır. Sosyal medya, söyleyecek sözü olana dinleyici, okunacak yazısı olana okuyucu buluyor. İletişim ağları dinleyenlerle konuşanları ve yazanlarla okuyanları, bir bilgisayar ya da bir telefon ekranında buluşturdu. Küre dünyanın “okul toplumu”, kare dünyanın “okulsuz toplum”una dönüştü. Ron Paul'un “Okul Devrimi” gerçekleşti. Okulsuz toplumda herkes hem öğretmen hem öğrencidir.

*

Dünyayı kareleştiren kurum ve kuruluşlar, tarihte benzeri görülmeyen, bir iletişim ve etkileşim ağı oluşturdu. Ağlar dünyasında, bilgi arayana bilgi, bilgelik arayana, bilgelik sunulur. Anadolu'da denildiği gibi: “Tencere yuvarlanır kapağını bulur”. Dünyada herkesin ulaşabildiği ücretsiz bilgi ağlarında, öğrenirken öğretme, öğretirken öğrenme süreci, haftanın yedi günü, yirmidört saat, kesintisiz devam eder. Dünyanın hangi ülkesinde yaşarsa yaşasın, okulsuz toplumda kimseye kimlik sorulmaz.

*

İster lise, isterse üniversite eğitiminde olsun, okulsuz toplumun hiçbir okulunda, öğrencilerin birbirlerinin yüzlerini görmeden, ders dinlemeleri ve not tutmaya çalışmaları istenmez. Tarih boyunca, sürekli büyüyen bilginin zenginleştirilmesi, az sayıdaki sınıflarda, öğretmenlerin öğrenci, öğrencilerin öğretmen olduğu, karşılıklı bir bilgi ve bilgelik alışverişi içinde gerçekleşti. İlk örnekleri Atina, Şam, Bağdat ve Kurtuba'da verilen yöntem, kitleye değil, kişiye dönüktür. Kare dünya için gerekli; ancak yeterli değildir.

*

Kare dünyada, her alanda olduğu gibi, eğitim alanında da köklü devrimlere ihtiyaç vardır. Kare dünyanın eğitimi, dünyanın dört bir köşesinden, milyonlarca insanın bedelsiz katılabileceği okulsuz eğitimdir. Bütün dünyada, önde gelen üniversiteler, okulsuz eğitim programları başlatıyorlar. Okulsuz eğitim uzaktan eğitimdir. Kısa zamanda, üniversiteleri liseler de izleyecektir.

*

Nasıl bir insanın bir kitabı okuduktan sonra aklında kalan kültür ise, eğitim de bir okulu bitirdikten sonra, aklında kalan bilgisidir. Eğitim eğitim bittikten sonra da eğitime devam etmektir .Eğitimin zamanı, yeri, yaşı olmaz, ömür boyu devam eder. Okulsuz toplumda, okul bittikten sonra başlar. Yeni eğitim uzaktan eğitimdir. Uzaktan eğitimin okulu iki dünyadır.

*

Yıkıcı yoksulluğun üstesinden eğitimle gelinir.

*

Dünyada her bilgiye, eğitimle ulaşılır.

*

Eğitim iki dünyayı bilmektir.

17 Şubat 2024, 12:44

DÜNYA BÜTÜN ÜLKELERİYLE BÜYÜK BİR ŞİRKETE BENZER

Dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmesinde, On dokuzuncu yüzyıl Avrupa, Yirminci yüzyıl Amerika yüzyılı olmuştur, Yirmi birinci yüzyıl Asya yüzyılı olacaktır. Ancak Yirmi birinci yüzyılda, ağırlık merkezinin Amerika’dan Asya’ya kayması, Amerika ve Avrupa’nın önemlerini, yitirdikleri anlamına gelmez. Artık “Dünya Şirketi” yalnızca Amerikalılar, Avrupalılar tarafından yönetilmiyor, şirkette Asyalılar, Afrikalılar da büyük paya ve önemli söz hakkına sahipler.

*

İşletmeler dünyasında şirketler, bir yönetim kurulu tarafından yönetilen, bir ortaklar topluluğudur. Dünya şirketinde ortak sayısı çoğalmıştır. Hiçbir ortak tek başına, şirketin sahibi değildir. Ortaklardan hiçbiri istediği zaman, istediği kararı alıp, istediği gibi uygulayamaz. Şirkette yönetim bir ana ortaktan, çok sayıdaki ortağa geçmiştir. Çin, Hindistan, Nijerya, Endonezya, Meksika, İran, Brezilya ve Türkiye, şirketin yönetim kurulunun, yeni ve etkili üyeleri konumuna gelmişlerdir.

*

Küre dünyanın kare dünyaya dönüşmesi, şirketi lider ortaksız bırakmıştır. Amerika ve Rusya’nın tek başlarına, şirketi ayakta tutmaları mümkün değildir. Al Gore “Gelecek” adını verdiği kitabında: “İnsan medeniyeti uzun süredir kat ettiğimiz bir kavşağa geldi. Yollardan birini seçmemiz gerekiyor” demektedir. Dünya bir dönüm noktasındadır. Ortaklar küresel bilinçle yenilenerek ya kare dünyaya uyum sağlayacak ya da küre dünyanın çıkmaz sokaklarında, krizden krize sürüklenip gideceklerdir.

*

Dünya şirketi Okyanusların ortasında, yolunu bekleyen büyük bir buzdağına doğru, gururla ilerleyen, bir Titanic’e benzemektedir. Gemiden yükselen ölüm çığlıklarını, kimse duymak istemiyor. Gemi büyük hızla, yoluna devam ediyor. Ülkelerin bölünmesiyle ortaya çıkan yeni ortakların, yönetime katılmasının hız ve yoğunluk kazandırdığı, bilinç zehirlenmesi bütün ülkelerin, geleceğini tehdit etmektedir. Seküler dünyanın elinde, şirketin hayat kaynakları, tek tek kurutulmaktadır.

*

Şirketteki bilinç zehirlenmesinin üstesinden gelmek için, yönetim kurulunu ve şirketi oluşturan ortakların, her birinin akılları hem başlarında hem de gönüllerinde olması, bütün ülkeler için hayati önem taşımaktadır. Her ülkenin Okyanuslarda yol güvenliği, ortaklarının akıl gözleriyle ufku, gönül gözleriyle ufuk ötesini görme, yeteneklerine bağlıdır. Bütün ülkeler seküler Batı dünyasının dinamitlediği, kültürel doku ve ekonomik yapının, yıkıntıları arasından, bir anka kuşu gibi, yeniden doğmak zorundadırlar.

*

Siyasal sınırların önemini, yitirdiği düz kare dünyada, kimsenin olmayan “Dünya Şirketi”, herkesin olan şirkettir. Küresel bir akıl tutulmasıyla, karşı karşıya olan şirkette, ne kadar büyük olursa olsun, hiçbir ülke tek başına karar verme gücüne sahip değildir. Şam, Bağdat, Halep gibi, yüzyılların içinde inşa edilen şehirler, iktidar açlığı çeken, güç sarhoşu, açgözlü şirket yöneticileri tarafından, Dresten gibi, Hiroşima gibi, yerle bir edilmişlerdir. Dünya şirketinin bütün ortaklarında, tehlike sinyalleri yükselmekte ve toplu ölümler birbirini izlemektedir.

*

Şirketin yönetiminde yer alma çatışmaları, uzakların yakın, yakınların uzak olduğu dünyada, bütün ortakları savaştan savaşa sürüklemektedir. Önceki kuşakların şehirleri yıkılırken, sonraki kuşakların şehirlerinin temelleri atılmaktadır.

*

Dünya şirketinin ortakları farklılıklarını koruyarak, gelirleri ve giderleri paylaşmasını öğrenmezlerse, bütün ülkelerdeki şehirler birer Nagazaki’ye dönüşeceklerdir.

*

Şirkette kapılarını Asya'lılara kapatan Avrupa2lıların, tek başlarına Amerikalıların yol açtıkları savaşları,Asya'lıların destekleri olmadan çözmeleri mümkün değildir.

18 Şubat 2024, 12:53

SINIRLARIN ÖNEMSİZLEŞTİĞİ DÜNYADA HER ŞEHİR BİR DEVLETTİR

yi bilinen küre yuvarlak dünya gitmiş, iyi bilinmeyen kare düz dünya gelmiştir. Kare düz dünyada, her şehir bir devlettir, her devlet bir şehirdir. Yeni oluşan dünyada zaman, mekan ve teknoloji farkı ortadan kalkmıştır. Artık dünyada birbirine uzak şehir yoktur. Ülkelerin bütün şehirleri, kurum ve kuruluşlarıyla, dünyanın her köşesine gitmektedirler. Dünyada bir şehiri her şehire, pazarlarda aranan ürünler, hizmetler ve bilgiler üretmesini bilen, kurum ve kuruluşları taşımaktadır. Düz kare dünyanın kapıları, üretmesini bilen bütün şehirlere açıktır.

*

Dünyada üretim kültürünü zenginleştiren, kuruluşlarının başında üniversiteler gelir. Yönetim ve İşletme Bilimlerinin harp akademileri olan, üniversitelerin ilk sıralarında Harvard, Columbia, Cornell, Yale gibi, dünyanın ilk onuna giren üniversiteler yer alır. Şehirlerin bütün kurum ve kuruluşları, dünyanın önde gelen üniversitelerini izlerler. Üniversiteler eğitim programları, kitapları ve dergileriyle, kuramsal ve uygulamaya dönük alanlarda çalışmalar yaparak, yönetim dünyasında çığır açıcı bir görev yüklenirler. Onların yayınları bütün dünya dillerine çevrilir.

*

Şehirlerin dönüştürücü güçleri, yeniliklere öncülük yapan, kurum ve kuruluşlarından kaynaklanır. Bu yüzden Peter Drucker’dan Gary Hamel’e, Michael Porter’dan Peter Senge’ye kadar, yönetim bilimlerinin öncülerinin araştırmaları, dünyadaki bütün kurum ve kuruluşlarının yöneticileri tarafından dikkatle izlenirler. İlk defa Harvard Üniversitesinde düzenlenen, Yönetim ve İşletme Bilimlerine ilişkin yüksek lisans programları, bütün dünya üniversiteleri tarafından benimsenmiştir. Artık dünyanın her şehirinde, İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakülteleri olan üniversiteler vardır.

*

Düz kare dünya kurum ve kuruluşlar dünyasıdır. Dünyanın kareleşmesi ve üzerindeki örtülerin kaldırılması, sanayileşmeden daha önemli ve daha etkili değişmelere yol açan, ekonomik ve kültürel bir dönüşümdür. Kare dünya babaların çocukları, büyük kardeşlerin küçük kardeşleri, tanımakta zorluk çektikleri bir dünyadır. Hiyerarşinin bürokrasinin ve protokolün sıfırlandığı, kurum ve kuruluşlar, her gün yeniden doğuyorlar. Onlar ürün, hizmet ve bilgi üretimine yeni boyutlar kazandırmak için, verimliliğin peşinden, olimpiyat rekorları kıran atletler gibi koşmaktadırlar.

*

Küre yuvarlak dünyanın açık deniz gemilerinin kaptanları, Amerika gibi dünyada yeni kıtalar bulmuşlardır. Kare düz dünyanın uzay gemilerinin astronotları, dünya gibi uzayda yeni gezegenler bulacaklar. Küre dünya kıtaların dünyası olmuştur. Kare dünya ise gezegenlerin dünyası olacaktır. Kare dünyanın bütün ülkelere dağılan tedarikçi, ortak, çalışan ve müşteri ağları, dünyayı yeniden yapılandırma yolunda hızla ilerlemektedirler. Yönetimde ve üretimde yeni kaldıraç, savurganlıktan bütünüyle arındırılmış, mükemmel ötesi bir verimlilik ve yenilik yolculuğudur.

*

Kare dünyada coğrafya belirleyici olmaktan bütünüyle çıkmıştır. Ülkelerin iç ve dış politikalarını coğrafyaları belirlemiyor. Çin Amerika’ya, Almanya Türkiye’ye komşu olmuştur. Amerika’daki yabancı öğrencilerin başını Çinliler çekiyor. Kare dünyanın yolları, küre dünyanın yollarından daha hızlı ve daha akışkandır. İpek yollarının yerlerini, karayolları, denizyolları ve havayolları almıştır. Lojistik köyleri, limanlar ve havaalanları düz kare dünyanın yeni kervansaraylarıdır. Demiryollarının gelişmesiyle karayolları, havayollarının gelişmesiyle denizyolları, ulaşımdaki ağırlıklarını yitirmişlerdir.

*

Küre dünyada herkesin bildiği sorunlara, kare dünyada kimsenin bilmediği çözümler aranır.

*

Eski dünyada bir akıldan yararlanılırken, yeni dünyada bin akıldan yararlanılır.

*

Kare dünya birlikte yaşama ustalığıdır, herkes herkese bağımlıdır.

19 Şubat 2024, 12:39

ÜLKELERİN ÜRETİCİ GÜÇLERİ SİYASAL SINIRLARINDAN DAHA ÇOK EKONOMİK SINIRLARINDAN KAYNAKLANIR

Bu yazı daha önce 09.07.2023 tarihinde de yayımlanmıştı.

Ülkelerin siyasal sınırları dış politikaları, ekonomik sınırları iç politikalarıyla çizilir. Ülkelerin dış politikalarında, devletin askeri gücü etkiliyken, iç politikalarında milletin üretim gücü etkilidir. Her ülkenin üretim gücü, siyasal sınırlardan daha çok ekonomik sınırlara dayanır. Siyasal sınırlar istenildiği zaman, istenildiği kadar değiştirilemezler. Buna karşılık ekonomik sınırları sabit değildir, ülkelerin üretim güçlerine göre sürekli değişirler.

*

Üretim gücünün büyütülmesi, çift yönlü bir süreçtir. Bir ülke, başka bir ülkenin üretim gücüne katkı yapmadan, kendi üretim gücüne katkı yapamaz. Her ülke için iyi olmayan bir üretim, hiçbir ülke için iyi olmaz. Dünya barışının güvencesi, siyasal sınırlar değil, ekonomik sınırlardır. Ekonomik sınırları belirleyenlerin başında, bütün ülkelere bir gözle bakan, iyi ürün, iyi hizmet ve iyi bilgi üretmenin, öncüsü ve ustası kurum ve kuruluşlar yer alır.

*

Uzaklık ve yakınlığın önemsizleştiği Yirmi birinci yüzyılda, üretim gücüne yeni boyutlar kazandırmak için yarışmayan şehirler, tüketim kültürüne yeni boyutlar kazandırmak için yarışırlar. Bunun için tarihin her döneminde, üreten eller tüketen ellerden daha üstün görülmüştür. İster ürün ister hizmet isterse bilgi üretimi olsun, üretim sürecinde girdiler alınır, çıktılar verilir. Üretim süreci, bir alış ve bir veriş süreci olmaktan daha çok, bir veriş ve bir alış sürecidir. Üretimde verenler alırlar, alanlar verirler.

*

Veriş ve alışın olduğu yerde, savaş değil barış vardır. Savaş ortamında kazançlar tek yönlüyken, barış ortamında kazançlar çift yönlüdür. Kazandıranlar kazanırlar, kazananlar kazandırırlar. Kazandırma ve kazanma sürecinde, en önemli, en güçlü ve en etkili sermaye dürüstlüktür. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde en güzel meyvalar, dürüstlüğün ağacında yetişirler. Üretim dünyasında meyvası para olan ağaç yoktur. Bunun için, Anadolu’da ''Para sokaktan toplanılmaz'' denilir. Para akıl terinin ve göz nurunun ödülüdür.

*

Bir ülkenin siyasal sınırları dışında yaşayan soydaşları, o ülkenin diasporasını oluştururlar. Diasporalar ülkelerin siyasal sınırlarını aşmada, ekonomik sınırlarını genişletmede, önemli bir görev yüklenirler. Onlar şehirler arasında ekonomik, siyasal ve kültürel köprüler kurarlar. Onların doğdukları şehirler kadar, doydukları şehirler önemlidir. Kare dünyanın ekonomisinde, uzak şehir, yakın şehir yoktur. Her şehir hem yakındır hem uzaktır.

*

Yirminci yüzyılın başında “Vatan ne Türkiye'dir Türklere ne Türkistan / Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan” diyen Ziya Gökalp’ın rüyası, aynı yüzyılın sonunda gerçekleşmiştir. Artık Turan ne Asya’dır, Türklere ne de Avrupa’dır. Turan büyük çarşıya, dönüşen kare dünyadır. Bütün dünya ülkeleri, Turan ülkeleridir. Bütün dünya şehirleri Turan şehirleridir. Nasıl büyümeyen ay küçülürse, büyümeyen şehirler de küçülürler.

*

Ademoğulları birbirlerine üstünlük taslamazlarsa, herkes birbirine saygı ve sevgi gösterir.

*

Sınav dünyasında insanın, toprağın, suyun, paranın boş durması iyi karşılanmaz.

*

Kare dünya ferman dünyası değil, derman dünyasıdır.

*

Kare dünyanın üretenleri, yoksul düşmezler.

*

Sınırsız dünyada, ayrımcılık yapılmaz.

20 Şubat 2024, 12:15

AMERİKA'NIN İSRAİL'IN SİLAHLARIYLA YALNIZCA GAZZE DEĞİL BÜTÜN ORTADOĞU KAN DENİZİNE DÖNÜŞMÜŞTÜR

Ortadoğu bin yıldan bu yana, onlarca farklı din, mezhep, etnik kökenden insanlara kapılarını açmış, yerin altı kadar yerin üstü de, zengin olan bir coğrafyadır. Peygamberler ülkesi Ortadoğu, son yıllarda Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler arasındaki yıkıcı iktidar çatışmalarının ağırlık merkezi olmuştur. Mekke sözlü, Medine yüzlü, Kudüs gözlü, Ortadoğu şehirleri,Amerika'nın ve İsrail'in uçaklarıyla birer kan gölüne dönüşmüşlerdir. “Yunus izli Mevlana çizgili” Kudüs'te çatışma, Ortadoğu’da savaş olursa, dünyada barış olmaz. Ortadoğu ağlarsa, ne Amerika güler, ne İsrail güler.

*

Türklerin, Ortadoğu’dan çekilmesiyle, bozulan uyumu ve düzeni, Bölge ve Avrupa ülkeleri, yeniden kurmakta büyük bir başarısızlığa uğramışlardır. Amerika’nın Irak’ı işgali, Ortadoğu’nun kalbine, iki yanı keskin bir kılıç gibi saplanmıştır. Amerika, Rusya, İsrail uçak ve savaş gemileriyle, Bağdat'ı, Haleb'i, Gazze'yi Yeryüzü Cehennemi”ne çevirdiler. Türklerin 1517’den 1917’ye kadar özenle korudukları “Ortadoğu Barışı” dinamitlendi. Emevilerin, Abbasilerin, Osmanlıların şehirleri bir bir yakılıyor, yıkılıyor.

*

Ortadoğu’da Amerika'lılar, İsrail'liler öldürmeye doymuyor. “Birkaç aya kalmaz, yönetimler değişir, çatışmalar biter” deniliyordu. Yıllar geçti, Ortadoğu’da ne savaşlar bittiyor, ne de ölümler. Petrol denizi üzerinde yüzen Ortadoğu ülkeleri, dünyadan petrol ithal eden ülkeler konumuna düştüler. Göçmen olmak zorunda kalan Filistinli Şair Mahmut Derviş’in, “Soruşturma” şiirinde vurguladığı gibi: Yine de Ortadoğu “Çılgın bir dünyanın sarsamadığı / Çağların ötesinde/ Zamanın ötesinde” kökleri olan, gizemli bir “Yeryüzü Cenneti”dir.

*

Ortadoğu’nun dayatmacı yönetimlerinin, gösteriş düşkünü, yetersiz, yeteneksiz,otokrat yöneticilerinin başlattıkları savaşlar, büyük göçlere yol açmıştır. Kanlı iç savaşların yaşandığı Ortadoğu, ülkelerinden komşu ülkelere ve Avrupa ülkelerine yönelen, sonu gelmeyen göç dalgaları, bütün dünyanın gündeminde ilk sırayı almıştır. Avrupa ülkelerinin bencilliği yüzünden, Akdeniz’de dünyanın en büyük göçmen mezarlığı oluşmuştur. Gelecek kuşaklar, geriye dönüp baktıklarında, son iki yüzyılın en dehşet verici, kan dökücüleri olarak, Amerika'lısıyla Avrupa'lısıyla, İsrail'lisiyle Batı dünyasını göreceklerdir.

*

Araplar Avrupa topraklarına yeni ayak basmıyorlar. İspanya’ya 711 yılında geldiler, 1492 yılına kadar yüzyıllarca Avrupa topraklarında yaşadılar. Bekir Karlığa’nın bütün açıklığıyla ortaya koyduğu gibi, “İbn Rüşd”, Avrupa’nın her ülkesinde, “Avrupa’yı aydınlatan düşünür” olarak kabul edilir. Philip K.Hitti, İbn Haldun’u Avrupa’da Alplerin “Mont Blanc”ı, Asya’da Himalayaların “Everest”i olarak görür. Avrupa’da düşünce adına ne varsa, hepsi Endülüs’ten ödünç alınmıştır.

*

İnsanın nasıl bir gözü ağlarken, bir gözü gülmezse, sınırların altüst olduğu bir dünyada da, bir ülke ağlarken, bir ülke gülmez.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, savaşlarda bir çocuk ölüyorsa, o çocuğun ölümünden bütün dünya sorumludur.

*

Amerika gibi, İsrail gibi, suçsuz bir insanı öldürenler, dünyadaki bütün insanları öldürürler.

21 Şubat 2024, 12:27

PAZARLAR HER ZAMAN KAPILARINI ÜRÜNLERİNİ VE DÜŞÜNCELERİNİ YENİLEMESİNİ BİLENLERE AÇARLAR

Ekonomik hayatın olduğu kadar, siyasal ve kültürel hayatın merkezinde de pazarlar vardır. Her ülkede ürünler, hizmetler ve bilgiler pazarlarda alınır ve satılır. Dünyada pazarlar alıcıları ve satıcıları buluşturarak, üreticilerle tüketiciler arasında uyumu ve düzeni sağlar. Bu yüzden İslam medeniyetinde, pazarlara ürün taşıyan üreticilerle, sınırları koruyan askerler arasında fark gözetilmez. Topraklar üreticilere, pazarlar tüketicilere eylem alanı açar.

*

Zengin gözlemleriyle İbn Haldun, “Mukaddime”de toplumların, kuruluşların gelişme yasalarlarını, ayrıntılı olarak araştırır. O yalnızca medeniyet tarihinin değil, ekonomiyle birlikte, bütün sosyal bilimlerin temellerini atmıştır. Toplumların gelişmesinde İbn Haldun, nüfusla üretim arasında, doğru orantılı bir bağıntı olduğunu ortaya koymuştur. Ülkelerde nüfus arttıkça, tüketim artar, tüketim üretimi artırır. Pazarlarda her tüketim, kendi üretimini, her tüketim ,kendi üretimini geliştirir.

*

Arza ve talebe dayanan pazarlardaki, değişmeleri ve gelişmeleri kavramak için, pazarın karmaşık ve hassas yapısını anlamak gerekir. Pazara devlet tarafından yapılacak bir müdahale, onun duyarlı yapısını bozmakla kalmaz, üreticilerle tüketiciler arasında haksız kazançların artmasına yol açar. Bu yüzden, İbn Haldun Adam Smith’den çok daha önce, üretim güçsüzlüğünün giderilmesinde, devletlerin üretici olmalarını değil, denetici olmaları gerektiğini savunmuştur.

*

Dünyada ekonomi biliminin, öncülerinin başında İbn Haldun’un gelir. Onun kuramsal alandaki ana kaynağı Kur’an, uygulama alanındaki kaynağı, bütün bilimlerin anası olan tarihtir. O ne Aristo’nun Politika’sına, ne de Eflatun’un Devlet’ine dayanır, Yunan’a ve Roma’ya hiçbir borcu yoktur. İbn Haldun Cemil Meriç’in tanımlamasıyla: “Kendi semasında tek yıldızdır.” Neredeyse tek başına, bütün bir Ortaçağa ışık tutmuştur, halefleri ve selefleri yoktur.

*

Yüzyıllar boyunca kültür insanların iç dünyalarını, ekonomi dış dünyalarını iyileştirmenin yol haritası olmuştur. Biri insanın görünen dünyasına ışık tutarken, biri görünmeyen dünyasına ışık tutmuştur. Türkler Anadolu’dan Avrupa’nın içlerine doğru, iki dünyalarını birlikte zenginleştirerek gitmişlerdir. Dünyanın her ülkesinde insanlar, zengin bilgi ve bilgelik dünyalarıyla, hayatı hem kolaylaştıran, hem güzelleştiren, öncülerin yanlarında yer almışlardır.

*

Tarihin her döneminde pazarlar, Mevlana gibi: “Eski satanların zamanı geçti, biz yeniler satıyoruz.Bugün pazar bizimdir” diyenlerin olmuştur. Pazarların canlılıkları, üreticilerle birlikte tüketicilerin, yönetenlerle birlikte yönetilenlerin, kendilerini sürekli yenileyebilmelerine bağlıdır. Dünyanın bütün pazarlarında eski değil, yeni satanlara saygı ve sevgi gösterilir. Pazarlar güçlerini kaliteli ürünler, kaliteli hizmetler ve kaliteli bilgiler üreten üreticilerle korurlar.

*

Dünyanın her ülkesinde, pazarın temellerini sarsan yönetimlerin, ekonomik temelleri sarsılır.

*

Dürüstlüğün önemli olduğu pazarlarda, alıcıları aldatan satıcılara, kesinlikle yer yoktur.

*

Gizliliğin olmadığı pazarlarda, dürüstlükten ödün vermeyenler ayakta kalır.

22 Şubat 2024, 12:14

YUVARLAK KÜREDEN DÜZ KAREYE DÖNÜŞEN DÜNYADA MAHALLE BASKISI YOKTUR DÜRÜSTLÜK BASKISI VARDIR

Geçmiş her gün yenilenen, yenilendikçe özgünleşen, bir vizyonla geleceğe taşınır. Geçmişten geleceğe giden, yol haritasının odak noktasında, ülkelerin yüzyıllar içinde oluşan paradigmaları vardır. Bir elleri dünde, bir elleri yarında olan ülkeler, her gün yeni boyutlar kazanan paradigmalarıyla, yollarını aydınlatırlar ve gelen günlerini geçen günlerinden daha güzel değerlendirirler. Dünyayı, iki gününü birbirinden farklı kılan ülkeler dönüştürürler.

*

Dünya eski paradigmayla üretim yapanların dünyası değil, yeni paradigmayla üretim yapanların dünyasıdır. Üretimde yenilik yapmanın doğurduğu gücü bilenler, yönetimde yenilik yaparak, güçlerini kat kat artırmasını bilirler. Üretimde başarı teknoloji zenginliğinden, yönetimde başarı paradigma derinliğinden kaynaklanır. Paradigmaları yerel olan ülkelerin, ürettikleri ürünler küresel olmaz. Ülkeler geleceğe, hem yerel, hem küresel ürünler üretmesini bilen kuruluşlarla taşınırlar.

*

Yerel paradigmayla yuvarlak küre olarak görülen dünya, küresel paradigmayla düz kare olarak görülür. Kare dünya, güneş altında gecesi olmayan, bütün perdelerin açık olduğu, mahallelerin birbirine karıştığı düz dünyadır. Sürekli aydınlık olan kare dünyada, Şerif Mardin'nin kavramıyla söylenirse, mahalle baskısı yoktur, dürüstlük baskısı vardır. Kapalı küre dünyada kalitesizliği özendiren, dürüstlüğü önleyen bir elek ve bir eleme düzeni yürürlüktedir. Açık dünyada ise, dürüstlüğü özendiren, kalitesizliği önleyen bir elek ve bir eleme düzeni her alanı yönlendirir.

*

Dürüstlüğün zorunlu olduğu kare dünyada, kaliteli ürün; kaliteli hizmet, kaliteli bilgi üretmenin mahallesi yoktur. Bir mahalle, ister Amerika''da, ister Avrupa''da, ister Asya''da, isterse Afrika''da olsun, dürüstlüğü özendirmek, kalitesizliği önlemek, kaliteteyi sürekli geliştirmek zorundadır. Düz kare dünyada hem dürüstlük, hem kalite pasaport taşımaz. Dürüstlük şemsiyesi altında, kaliteyi geliştirme, kalitesizliği giderme yolunda, paradigmalarını yenilemeyen ülkeler, ekonomik, siyasal, kültürel alanda, yeni açılımlar yapamazlar. En büyük mahalle değil, en dürüst, en yenilikçi mahalle güçlüdür.

*

Kare dünyanın kamu, özel, gönüllü kuruluşlarında ürün, hizmet, bilgi üretilir, pazarlarında, ürünlerden, hizmetlerden, bilgilerden önce kalite, güzellik, dürüstlük satılır. Kare dünyada her kurum, her kuruluş, bir kalite, bir güzellik, bir dürüstlük satıcısıdır, hiçbir alanda, kalitesiz ürün, kalitesiz hizmet, kalitesiz bilgiye yer yoktur. Kare dünyada, üreticiler ve tüketiciler, ister farkında olsunlar, ister olmasınlar, her biri birer kalite alıcısı, birer kalite satıcısıdır.

*

Küre dünyada ''yükte ağır değerde hafif'' ürünler üretilirken, kare dünyada ''yükte hafif değerde ağır'' ürünler üretilir. Birinde gece, birinde gündüz rüya görülür. Gündüz rüya görmeyenler, herkesin rüyasını gördüğü ürünler tasarlayamazlar. Küre dünyanın paradigmasıyla, kare dünyanın ürünleri üretilmez. Olağanüstü düşüncelerle, olağanüstü rüyalar görenler, olağanüstü tasarımlarla, olağanüstü ürünler üretirler.

*

Hiçbir rüya daha güzeli görülmeyecek kadar güzel değildir.

*

İnsanlar ne düşünüyorlarsa, onun rüyasını görürler.

*

Kare dünyada akılla düşünülür, gönülle yapılır.

23 Şubat 2024, 11:57

DÜZ KARE DÜNYADA HER ŞEHİR KÜÇÜK BİR DEVLETTİR

Dünyanın her yerinde şehirler, ülkelerin kültürel, ekonomik ve siyasal güç merkezleridir. Bir şehirin şehir olması için, belirli bir büyüklüğe ulaşması, bir yandan üretim, bir yandan da tüketim kaynağı olmasına bağlıdır. Farklı kültürlerden gelen kesimlerin, birlikte yaşamadığı şehirler, hiçbir alanda canlılık kazanamazlar. Şehirlerin gücü hayatın her alanında, büyük ve güçlü çekim merkezleri olmalarından kaynaklanır *. Tarihin her döneminde, dengeli ve düzenli olarak, şehirleşmesini bilen toplumlar, kendileriyle birlikte çevrelerini de değiştirmişlerdir. Toplumların üretim güçleri, şehirlerde yeni açılımlar kazanır. Her dönemin güçlü devletleri, şehirleşme sürecini başarıyla tamamlayan ülkeler olmuştur. Toplumlarının şehirleşmelerine, hız ve yoğunluk kazandıramayan yönetimler, hiçbir alanda büyük atılımlar yapamazlar. Şehirler kültürlerin ve ekonomilerin, ortak alanlarında büyürler ve zenginleşirler.

*

Yüzyılların içinde oluşan tarihi yapılar, şehirlerin dünyaya açılan vitrinleridir. Vitrinlerini sürekli yenilemeyen şehirler, kökleri geçmişte olan gelecek olamazlar. Şehirler vitrinleriyle kişilik ve kimlik kazanırlar. Korular, parklar ve bahçelerden oluşan yeşil alanlar, şehirlerin nefes alıp verdikleri hayat kaynaklarıdır. Anadolu insanının kültüründe, ağaçlar vazgeçilmez bir yer tutarlar. Bunun için, Fatih İstanbul’da ormandaki bir dalla, bir insan hayatını bir tutmaktan kaçınmamıştır.

*

Asya’nın ortalarından, Avrupa’nın ortalarına kadar, uzanan geniş bir coğrafyada, Anadolu insanının kurduğu şehirlerin merkezlerinden, çeşmeler hiç eksik olmaz. Onun kurduğu şehirlerin çeşmelerinden yalnızca, su akmaz, bütün bir hayat akar. Anadolu’nun ortak sesi Sezai Karakoç, şehirlerin meydanlarındaki çeşmeleri, dönüştürücü sözün ustası şairlere benzetir. Hayat kaynağı çeşmeler, toplumların bedenlerini, bilgelik kazandıran şairler insanların ruhlarını arıtırlar.

*

Anadolu insanının kurduğu şehirlerde, camiler kültürün, pazarlar ekonominin yeni boyutlar kazandığı, düşünce ve eylem alanlarıdır. Şehirlerde insanlar düşünce ile eylem arasında, uyum ve düzeni sağlarlarsa, toplumun kültürel dokusunu güçlendirmekle kalmazlar, ekonomik yapısını da sağlamlaştırırlar. Bunun için, Anadolu insanının ekonomi ve kültür dünyasında, “Pazarın yolunu öğrenme” vazgeçilmez bir yer tutar. Şehirler pazarlarıyla büyürler, pazarsız şehir, şehirsiz pazar olmaz.

*

Kare düz dünyada şehirler kültürle ekonomiyi, merkezle çevreyi, uyum ve denge içinde, harmanlamayı öğrenirlerse, dönüşmeden dönüşürler, kendileriyle birlikte dünyayı da dönüştürürler. Şehirlerde zenginlik, yukarıdan aşağıya doğru değil, aşağıdan yukarıya doğru gelişir ve insanlara yeni yaşama ve çalışma alanları açar. İnsanları üretici olan şehirlerin, ülkeleri zengin ve güçlü olurlar. Bu yüzden kare düz dünyada, devletlerden daha çok, şehirler önem kazanmaktadır.

*

Yatırımlar devletlerin çorak topraklarına değil, şehirlerin verimli topraklarına yapılmalıdır.

*

Şehirler ülkelerin hem açık işletmeleri hem de açık üniversiteleridir.

*

Şehirleri yerel yöneticilerden daha çok ortak akıl yönetir.

*

Şehirlerde ortak akıl en zengin açık kaynaktır.

*

Ortak akıl doğruyu bulmakta zorlanmaz.

24 Şubat 2024, 13:20

DÜNYANIN ERDEMLİ ŞEHİRLERİ BÜTÜN ŞEHİRLERE IŞIK TUTARLAR

Yirmi birinci yüzyılda erdemli şehirler, bütün dünyada kültürel derinliğin ve ekonomik zenginliğin ana kaynağı olacaktır. İstanbul dünyada erdemli şehirlerin ön sıralarında yer alır. Her ülkenin kendi kültür ve ekonomi, kaynaklarından beslenen, erdemli şehirleri vardır. İstanbul deyince, yalnızca Türkiye akla gelmez. İstanbul Kudüs gibi, Doğu'nun ve Batı’nın, Müslümanlıkla Hıristiyanlığın, her alanda kıyasıya hesaplaştığı ender şehirlerden biridir.

*

Ekonomilerden daha çok medeniyetlerin ağırlık kazandığı bir yüzyılda, İstanbul’un önemi giderek artmaktadır. Dünya tarihini medeniyet ekseninde değerlendiren Sezai Karakoç, İstanbul’un yeniden başşehir yapılmasının önermektedir. İstanbul’un yeniden başşehir olarak düşünülmesi, Anadolu’nun yakın tarihiyle, hesaplaşılması anlamına gelir. Bunun için İstanbul, Cumhuriyet döneminde öne çıkarılmamış, geçmişe dönüşün yolu açılmasın diye, sürekli gözden uzak tutulmuştur.

*

İstanbul’un alınışıyla, İslam kültürü büyük bir açılım ve zenginlik kazanmıştır. İstanbul’da bin yıldan fazla ayakta kalan Doğu Roma, bir tek Ayasofya’yı inşa ederken, Türkler beş yüzyılda, Fatih, Süleymaniye, Sultanahmet, Beyazıt, Şehzadebaşı başta olmak üzere, yüzlerce mimari eser ortaya koymuşlardır. Doğu Roma tarihi içinde, geçmişi olmayan ve arkası gelmeyen Ayasofya, Altıncı yüzyılda yapılmıştır. İslam öncesinde yapıldığı için, İslam milletinden İsa ümmetinin eseridir.

*

Türklerin İstanbul’a gelinceye kadar, Orta Asya’da başlayan, Selçuklularla devam eden, zengin bir mimari birikimleri vardır. Türklerin kültürü ve sanatı İstanbul'la başlamamış, İstanbul ile doruk noktasına ulaşmıştır. Ayasofya’dan daha görkemli ve daha büyük cami, İstanbul’da değil Edirne’de yapılmıştır. Doğu’nun Batı’ya yürüyüşü devam etmektedir. Geleceğin güneşi Batı’dan doğacaktır. İkinci Selim Selimiye’de değil Ayasofya’da toprağa verilmiştir. Ayasofya İslam milletinin, eseridir.

*

İslam medeniyetiyle Batı medeniyetinin hesaplaşması, geçmişte olduğu gibi, bugün de bütün hızıyla devam etmektedir. Dünyada güzellikte yarışma olmadan, hiçbir alanda gelişme olmaz. Güzellikte yarış, İsa ümmeti yapısı Ayasofya ile değil, bütün Batı ile yapılır. Batılıların ünlü Rönesans mimarisi, Stefanos Yerasimos’un dediği gibi: “Her şeyden önce dört duvar üzerine bir kubbe yerleştirme çabasıdır”. Bu çabada Osmanlı kültür ve sanatıyla gizli değil, açıkça bir yarış vardır. Ve yarış sürmektedir.

*

Erdemli şehirler yarışın, şehircilik ve mesken alanına yansıyan küresel yüzüdür. Şehirlerin geleceğini tartışmayanlar, dünyaya söyleyecek sözü, gösterecek eseri olmayanlardır. Dünya ise, yeni sözler, yeni eserler beklemektedir. İstanbul, camileri, medreseleri, kapalı çarşıları, su yolları, meskenleri, yalıları ve saraylarıyla, İslam sanatının, İslam kültürünün, İslam medeniyetinin, bütün dünyaya armağan ettiği altın şehirdir.

*

Dünyada altın şehirler, medeniyetlerin olduğu kadar, ülkelerin de görünen yüzleridir, yaşayan küresel değerleridir.

*

Şehirler bütün insanlığın geleceğine özet olarak yazılmış, sıradışı önsözlere benzerler.

*

Erdemli toplumların binbir renkli, solmayan çiçekleri, erdemli şehirlerde açarlar.

25 Şubat 2024, 12:29

ÇEVRE ŞEHİRLER TÜKETİRLER MERKEZ ŞEHİRLER ÜRETİRLER

Dünyada ellili yıllarda, büyük bir hız ve yoğunluk kazanan şehirleşme, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta köklü dönüşümlere yol açmıştır. Tarihte şehirler, ekonomik gelişmenin olduğu kadar, kültürel derinleşmenin en büyük, sürükleyici gücü olmuşlardır. Şehirler ülkelerin hem kültürlerinin hem de ekonomilerinin rakamlara dökülen zenginlik göstergeleridir. Tabiatta ağaçların topraklarına göre, zenginleşmeleri gibi, dünyada da ülkeler şehirlerine göre zenginleşirler.

*

Londra İngiltere’nin, Paris Fransa’nın, Berlin Almanya’nın nasıl özü ve özeti ise, İstanbul da Türkiye’nin özü ve özetidir. İstanbul yirmi milyona yaklaşan nüfusuyla, Avrupa’da pek çok ülkeden, çok daha büyüktür. İstanbul’suz bir Türkiye hem ekonomik hem de kültürel açıdan çok yoksul kalır. Türkiye’nin ekonomik yapısının gücü ve kültürel dokusunun sağlamlığı, İstanbul’dan kaynaklanır. Şehirler dünya tarihinin, her döneminde, ülkelerin güç merkezleri olmuşlardır.

*

Dünyada zorunlu ve gönüllü göçlerle, ortaya çıkan şehirler, ülkelerin hem sorun hem de çözüm üreten yoğunluk alanlarıdır. Kültürel dengesizlik, işsizlik, altyapı hizmetlerinde aksama, çevre bozulması, gelir dağılımda eşitsizlik, sosyal çözülmeler, denetimsizlik ve kültürsüzleşme gibi sorunlar, her zaman şehirlerde ortaya çıkarlar. İnsanlar sorunlarla karşı karşıya gelmeden, bir arayış içine girmedikleri için, şehirler aynı zamanda çözüm bulmaya, yenilik yapmaya da öncülük yaparlar.

*

Şehirlerin sorunları büyük olduğu gibi, finansal kaynakları ve entelektüel sermayeleri de büyüktür. Anadolu kültüründe, tüketen çevreden, üreten merkeze doğru, gitme özendirilir. Dünyada çevreler statik, merkezler dinamiktir. Çevreden merkeze emek ve hammadde, merkezden çevreye de hizmet ve ürün gider. Çevrede katma değerleri düşük, merkezde katma değerleri yüksek ürün ve hizmetler üretilir. Ülkelerin ekonomik ve kültürel canlılıkları, merkezlerinden kaynaklanır.

*

Tarih boyunca merkez şehirlerin ekonomileri, çevre şehirlerden daha güçlü ve daha büyük olmuştur. Ekonomi biliminin anayasası, arz ve talep yasası, ana yöntemi nimet külfet analizidir. Üretim ve tüketim, İbn Haldun’un Mukaddime’de vurguladığı gibi, arz ve talebe göre, artar ya da azalır. Şehirlerde her arz kendi talebini, her talep kendi arzını oluşturur. Merkez şehirler, büyüdükçe, yerel yönetimlerin görev ve sorumlulukları katlanarak artar.

*

Dünyada ülkeler şehirleriyle, şehirler de yerel yönetimleriyle tanınırlar. Şehirlerde ekonomik başarı, paylaşmasını ve ortaklık yapmasını bilen, kurum kuruluşlarından kaynaklanır. Şehirler ormanlara benzerler, nasıl ormanlar ağaçlardan oluşurlarsa, şehirler ilçelerden, ilçeler mahallelerden, mahalleler de evlerden oluşurlar. Şehirlerde evler arasında ağaçlar değil, ağaçlar arasında evler olmalıdır. Nasıl Central Park’sız bir New York düşünülemezse, Yıldız Park’sız da bir İstanbul düşünülemez.

26 Şubat 2024, 12:19

KUR'AN KİTAPLARIN MEKKE ŞEHİRLERİN İSLAM MEDENİYETLERİN NUR DAĞI DAĞLARIN ANASIDIR

Hesap Gününe, Cennet'e ve Cehennem'e inananlar için, Kur'an kitapların, Mekke şehirlerin, İslam medeniyetlerin, Nur dağı dağların anasıdır. Dünya tarihinde, kitap Kur'an'ı, medeniyet İslam'ı,şehir Mekke'yi, dağ Nur dağını çağrıştırır. Karsız dağ, dağsız kar olmaz. Ancak Nur Dağına gökyüzünden kar yağmaz, nur yağar. Nur Dağı, Ağrı Dağı gibi, başı karlarla kaplı bir dağ değildir, dört bir yanı gökyüzünden yeryüzüne, yağan nurlarla kaplı bir dağdır.

*

Kabe şehirlerin anası Mekke'nin, Hira mağarası dağların anası Nur dağının kalbidir. Mekke'nin neresinde olursanız olun, gökyüzüne açılmış bir el gibi duran, Nur dağıyla göz göze gelirsiniz. Nur dağından bakılınca Kabe görülür. Kabe'yi tavaf edenler Nur dağını, Nur dağı Kabe'yi tavaf edenleri sever. Cennet'e giden bütün yollar, Nur dağında buluşurlar. Ve Nur dağında, iki dünyada kurtuluşa giden yolun, hiç batmayan güneşi doğar.

*

Büyük habercilerin üstün habercisi Cebrail, Hira mağarasında Son Peygamber'e, Allah'ın kendisini, bütün insanlığı kutsal kültüre, davet etmekle görevlendirildiği, haberini getirir. Şehirlerin anası Mekke'de, dağların anası Nur dağında, kitapların anası Kur'an vahyedilmeye başlar. İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikiminin ana kaynağı, kutsal kitapların en başta olanı, ancak en sonda geleni Kur'an, bütün boyutlarıyla, iki dünyaya 'Oku', çağrıyla açılır.

*

Sürekli okunması ve sürekli yorumlanması, çağrıyı kabul eden ve kabul etmesi beklenenlere bırakılan Kur'an'da, iki dünyanın bilgisi, ayrıntısına inilmeden verilir. Seyit Hüseyin Nasr'ın kitaplarında sık sık vurgulandığı gibi: 'Kur'an akıl üstüdür, ancak akıl dışı değildir.' Mekke'nin Nur dağında başlayan Kur'an, yirmi üç yılda başka bir dağ olan, Rahmet dağında,bir harfi bile hiç değişmeyecek, mükemmellikle tamamlanır.

*

Dünyada bütün yönlerin Mekke'de buluştukları gibi, bütün kitaplar Kur'an'da buluşurlar. Nur dağı doğruluğun, Kabe sanatın, Kur'an gerçeğin kaynağıdır. İki dünyada kurtuluşa ermek isteyenler, gerçek sevgisini Kur'an'dan, sanat sevgisini Kabe'den, doğruluk sevgisini, Nur Dağından alırlar. Dünya tarihinin her döneminde, doğruluk arayanlar doğruluk bulurlar, doğrulukta birbirleriyle yarışırlar.

*

Bütün dünyayı etkisi altına alan 'Seküler zehirlenme', doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin ve iyi ile kötünün, birbirine karışmasına yol açmıştır. Bilgi hiyerarşisinde üstte yer alan kutsal kültürle, altta yer alan seküler kültür konum değiştirmiştir. İki dünyada insanın yolunu aydınlatacak olan, seküler kültürden önce kutsal kültürdür. Seküler kültür tek dünyaya odaklanırken, kutsal kültür iki dünyaya odaklanır.

*

Yeryüzü gökyüzünü değil, gökyüzü yeryüzünü aydınlatır.

*

Kutsal kültürün ışığını, seküler kültür söndüremez.

*

Kutsal kültür iki dünyayı birbirinden ayırmaz.

27 Şubat 2024, 13:00

HEM EKONOMİLER HEM KÜLTÜRLER İSTANBUL GİBİ ŞEHİRLERDE YENİ AÇILIMLAR YENİ BOYUTLAR KAZANIRLAR

İstanbul yüzyıllarca Avrupa’nın en büyük şehiri olarak, Türk ve İslam dünyasının Avrupa’ya açılan kapısı olmuştur. Türkiye Brüksel’de tam olarak yer aldığında, Türk dünyasının sınırları, İsveç’ten İspanya’ya kadar genişleyecektir. Sınırların önemini yitirdiği Yirmibirinci yüzyılda, kültürel bir çekim merkezi olmak için, şehirler arasındaki yarış büyük bir hız ve yoğunluk kazanacaktır. Ayasofya’sıyla, Süleymaniye’siyle, Sultanahmet’iyle, Topkapı’sıyla, Sur'larıyla, Hisar'larıyla, İstanbul dünyanın belli başlı kültürel çekim merkezlerinden biridir.

*

Süleymaniye çevresinde yer alan üniversitesiyle İstanbul’un, İstanbul Avrupa’nın, Avrupa dünyanın bilgi ve bilgelik kaynaklarının başında gelir. Şehirlerin birbirleriyle ekonomik ve kültürel yarışında, en etkili, en güçlü silahları, düşünce ve eylemin ana kaynağı olan, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimidir. Şehirlerde dar caddeler, kültürle, sanatla geniş bulvarlara dönüşürler. Eğitimden sağlığa, ekonomiden politikaya kadar, her alanda zenginlik, derin bir kültür, derin bir sanat birikimine dayanır. Dünyanın ortak mirasından yararlanmayan, derinliği olmayan, yüzeysel bir kültürle, paylaşımcı bir ekonomik yapı oluşturulmaz.

*

Kültürel derinlik, her alanda kusursuzluğu aramanın yoluyla birlikte, kusursuz ürün, kusursuz hizmet ve kusursuz bilgi üretme yollarının geliştirilmesine, ışık tutarak zenginlik kazandırır. Kültürün kapsama alanı, bilim ve teknolojinin ilgi alanından, çok daha geniş, çok daha derindir. Şehirdeki hayatın çelişkileri, açmazları, mutlulukları, kültür ve sanat çalışmalarında, bütün ayrıntılarıyla ele alınır. Kültür şehirlerde bütün insanlara katkıda bulunduğu, şehirlerin bütün insanlığa bıraktığı, çok boyutlu ortak bir mirastır. Kültür statik olmayan, dinamik bir yapıya sahiptir.

*

Şehirlerin karşı karşıya olduğu ekonomik, toplumsal, siyasal sorunlar, insanların kültürel zenginliklerini yitirmelerinden kaynaklanmaktadır. Şehirlerdeki kültür ve sanat çalışmalarına, hız ve yoğunluk kazandırmadan, ekonomik ve politik alanda, yeni açılımların yolunu açmak mümkün değildir. Şehirlerin gelişmesiyle, kültürel gelişmeler elele giderler, şehirlerin zenginlikleri kültürel gelişmelere, kültürel gelişmeler şehirlere yansır. Kültürler güçlerini şehirlerden alırlar. Nasıl topraklar sürülerek ürün verirlerse, kültürler de işlenerek ürün verirler.

*

Kültür dünyasında yaşanan depremler, dünyanın karşı karşıya olduğu sorunların çözümünü, Kudüs’te değil, Atina’da arama yanılgısına sürüklemiştir. Fransa’nın öncülüğünde bütün dünya, kutsal kültürden iz taşıyan her şeyi, bütünüyle yok sayma kervanına katılmıştır. Kudüs’ten iz taşıyan değerler, hayatın bütün alanlarından uzaklaştırılmıştır. Paris’teki günlük hayatla, Ankara'daki, Tahran'daki, Tokyo'daki, Pekin’deki günlük hayat arasında bir fark kalmamıştır. Tek kültürlülük insanları, insanlar şehirleri yoksullaştırmıştır.

*

Toplumlar kültürleriyle birlikte değişirler, değişimler sert yöntemlerden daha çok esnek yöntemlerle yapılırlarsa, beklenen sonuçlar alınır. Dünyanın hiçbir ülkesinde, yerleşik kültürel değerler, yukarıdan alınan kararlarla değiştirilemezler. Ülkelerin ve şehirlerin değişmesinde, kültürel alan yıkılarak, ekonomik alan inşa edilemez. Şehirlerde kültürün çok boyutlu dilinin öğrencisi olmayanlar, ekonominin tek boyutlu dilinin öğreticisi olamazlar. Ekonominin dili açık, kültürün dili örtüktür. Şehirlerde zenginlik çok kültürlülükten kaynaklanır.

28 Şubat 2024, 12:18

CAN YAKICI SORUNLARIN ÜSTESİNDEN "SERBEST PAZAR EKONOMİ"SİYE DEĞİL "ETİK PAZAR EKONOMİ"SİYLE GELİNİR

İnanmayı afyon olarak gören Komünizm Yirminci yüzyılın sonunda uygulanabilirliğini bütünüyle yitirmiştir. Ekonomiyi inanç ve etikten bağımsız olarak ele alan Kapitalizmin de hayat damarları kurumuştur. Oysa sağlam ekonomi, sağlam insan ve sağlam topluma dayanır. Ekonomi toplumun üretim ve tüketime dönük yüzüdür. Güzel insanın üretimi gibi, tüketimi de güzel olur.

*

Matematik'ten Felsefe'ye kadar birçok bilim gibi, Ekonomi bilimi de Batı'lıların tekelinde değildir. Pazar mekanizmasının işleyişine ilişkin ilk önemli çalışmaları başta Gazali ve İbn Haldun olmak üzere, Müslüman düşünürler yapmıştır. Ekonomik, siyasal, kültürel hayatın odak noktasında açgözlü, çıkarcı,ilkesiz insan değil, tokgözlü,hakbilir, dürüst, ilkeli insan vardır.

*

Komünizm'in ve Kapitalizm'in "Ekonomik İnsanı"nın iflas ettiği bir dönemde, kendisi için istediğini herkes için isteyen "güzel" ve "güvenilir" insan odaklı bir ekonomik yapı oluşturmadan, yüksek kaliteli, düşük maliyetli, üretim ve tüketim yapmak mümkün değildir. Pusulanın Kuzeyi göstermesi gibi, dürüstlük ve özveriye dayanan, güven ekonomisinin ilkeleri de, üretimde ve tüketimde, mutluluk ve başarının, küresel yönünü gösterirler.

*

Ömrünü üniversiteye ve akademisyen yetiştirmeye adayan, Sabahaddin Zaim Hoca "İslam Ekonomisi" konusunda öncü çalışmalar yapmışır. O yıllarca lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde, binlerce öğrenci yetiştirmiştir. Onun alanında başeser olmuş "Çalışma Ekonomisi" kitabının Türkiye'de ana kaynak olarak okutulmadığı üniversite yoktur. Erbakan ve Özal, Türk siyasi hayatına yeni isimler kazandırmada nasıl bir görev yüklenmişse, Zaim Hoca da aynı görevi üniversite hayatında yüklenmiştir.

*

Zaim Hoca,kitaplarında dengeli gelir dağılımı, ilkeli kültürel doku oluşturmada başarısızlığa uğrayan, "Seküler Ekonomi" ile "İslam Ekonomisi" arasındaki farkları ayrıntılı olarak ortaya koymuştur. Ekonomi bilimi etikten bağımsız değildir. Tam tersine küresel etik değerlere,her yerde geçerli ilkelere dayanır. Paradan para kazanmanın değil, ürün ve hizmet üretiminden kazanç sağlamanın yolunu açan, "Faizsiz Finans Ekonomisi"nin Türkiye'de ve dünyada gelişmesi ,bütün ülkeler için hayati önem taşıyor.Çünkü para kazanmak her şeydir diyenler, para kazanmak için her şeyi yapıyorlar.

*

Dünyada sanayiden hizmet kesimine geçişin hızlandığı bir dönemde, finansal işlemler en hızlı gelişen sektörlerin başında geliyor. New York, Londra, Frankfurt, Tokyo gibi dünya ekonomisinin merkezlerinde, ürün ve hizmet alışverişinden kat kat fazla para ve kıymetli kağıt alışverişi yapılıyor. Bunun için paradan para kazanmaya değil, üretimden para kazanmaya önem veren, İslami ilkelere göre yönetilen fonların, hacimleri de yıldan yıla katlanarak artıyor.

*

Müslümanların tasarruflarını çekmek için, büyük Batı bankaları, faizsiz işlemlerde değerlendirilen, büyük fonlar oluşturuyorlar. Amerika'da, Avrupa'da İslami ilkelere saygılı kurumlardan ve kuruluşlardan oluşan borsalar kuruldu. Dünya bilgisayar yazılım sektörü ve ileri teknolojinin merkezi "Silikon Vadisi"nde "risksiz" faize değil de, "risk" ve ortaklığa dayanan, "Venture Capital" şirketleri, yeni teknoloji geliştirmede, ekonomide yenilik yapmada bütün dünyaya örnek oluyorlar.

*

Zaim Hoca risk sermayesi şirketlerinin İslam'da ana ortaklık yapısı olan "Mudarabe"ye dayandığını sürekli vurgulamıştır. Bu yüzden Murat Çizakca kitaplarında"İslam muharebeyle değil, mudarabeyle yayılmıştır" ilkesini her fırsatta tekrarlar. Ve Bill Gates gibi, Michael Dell gibi, Marc Zukerberg gibi, başarılı girişimcilerin varlıklarını İslam'a borçlu olduklarını söylemekten hiç geri kalmamıştır.Elbirliği olmadan güçbirliği olmaz.Ekonomide paylaşmasını bilmeyenler,paylaşmasını bilenler tarafından paylaşılırlar.

*

Güzel insanların gücü "kazan ve kazandır" ilkesine dayanan ortaklık kültüründen kaynaklanır.

*

Güzel ekonomi, güzel üretim, güzel tüketim, güzel insanların ortaklıklarıyla inşa edilir.

*

Güzel insanların ortaklıkları, ekonomileri, ürünleri, üreticileri, tüketicileri güzel olur.

29 Şubat 2024, 12:21

EDEBİYATÇILAR DÜNYANIN GÜL YETİŞTİREN BAHÇIVANLARIDIR

Dünyanın her ülkesinde, edebiyat dünyasının zirveleri, gül yetiştiren bahçıvanlardır. Onlar Anadolu bilgelerinin dediği gibi: «Ademoğulları duyun, görün, izleyin bizi, bahçe biziz, gül bizdedir» derler. Edebiyatçılığı bahçıvanlıktan, bahçıvanlığı edebiyatçılıktan ayırmayanların, düşünce ve eylem dünyalarında, gül sevgidir, sevgi güldür. Sevgi gül gibi özenle büyütülür. Bahçıvanın olmadığı yerde bahçe,bahçenin olmadığı yerde gül olmaz.

*

Gül dostlarının elinde dünya, barış alanına dönüşürken, gül düşmanlarının elinde savaş alanına dönüşür. Hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar, gül yetiştiren bahçıvanlar, barış dünyasının en saygın, en değerli güvenceleridir. Binbir renkli çiçeğin açtığı, gül bahçesinin bahçıvanları, insanlığa “Deniz biziz, derinlik bizdedir” ve “Dünya biziz, barış bizdedir” diye seslenirler. Dünyada hiçbir güç, onların sesini susturamaz, ışığını söndüremez.

*

Hayatını gül yetiştirmeye adayan Rasim Özdenören, adıyla bütünleşen “Gül Yetiştiren Adam” romanı gibi, öyküyleriyle, denemeleriyle Anadolu insanının edebiyatında, kendisine geniş bir yer açmıştır. Özdenören “Roman sokakta ayna gezdirmektir” diyen, Stendal gibi düşünür, onun tanımını benimser. O “Ruhun Malzemeleri” kitabıyla gül yetiştirecek bahçıvanlara, bir “Ro- man Okuma Kılavuzu” yazmış, hayatı romanın, romanı hayatın içine çekmiştir.

*

Büyük edebiyatçıların romanlarını okuyanlar, görünen ve görünmeyen dünyanın derinliklerinde, uzun yolculuklara çıkarlar. Edebiyatçılar insanların acılarını, sevinçlerini, açmazlarını kaygılarını, özlemlerini, varoluşun bahçesinde yetişen, her biri kendine özgü, eşsiz bir gül olarak yansıtırlar. Edebiyatçıların amaçları, insanda toplumu toplumda insanı görerek, insanlığın bahçesinde gül yetiştirmektir. Onlar dış dünyada iç dünyaya, iç dünyada dış dünyaya bakmanın ustasıdırlar.

*

Türkiye’de olduğu kadar, bütün dünyada, gül yetiştirme zamanıdır. Sezai Karakoç’un “Gül Muştusu” şiirinde vurguladığı gibi: “Bahar gelmiş gülü zorlamada / Bulutların içinde gülün özü döğülmede / Sonra bir yağmurla / Ufak bir esintiyle / Dökülecek bahçelerin üstüne” diyebilmek için, dünyaya edebiyatçıların gözleriyle bakmak gerekir. Yalnızca bahçelerin üstüne değil, ülkelerin, şehirlerin üstüne gül yetiştiren bahçıvanların, insanları dönüştüren gülleri dökülecektir.

*

İstanbul’da, Bağdat'ta, Şam'da,Tahran'da,Kabil'de, Mekke'de, Gazze'de Yemen'de, Kahire'de Berlin’de, Londra’da Moskova’da, New York’ta gül yetiştiren bahçıvanlar, yeni bir gül zamanının geldiğini haber veriyorlar. Dünyanın her yerinde, insanlar gül fidanından bahçeler, gül yaprağından evler, gül kokan şehirler, gül yetiştiren kurumlar istiyorlar. Onların estirdikleri barış rüzgarlarıyla, dünyanın savaş havzaları, barış havzalarına dönüşecektir. Dünya barışının güvencesi, savaş başlatan siyasetçiler değil, savaş durduran edebiyatçılardır.

*

Gül yetiştirme sevdalıları, bütün dünyaya, Yunus’un yaratılışta kardeşi Friedrich Schiller’in, Beethoven’in “Dokuzuncu Senfoni”de yararlandığı:“Kardeş olun ey insanlar, bunu ister Tanrı’mız/Bu dünyada her şey geçer, en son sana dost kalır/ insanlığa, doğruluğa göğsünü aç korkmadan/Hür doğmuştur insanoğlu, hür yaşamak hakkıdır” dizeleriyle sesleniyor. Dünyada şiir sevenlerin insana, bahçe sevenlerin bahçıvana, gül sevenlerin bahçeye, düşman oldukları görülmemiştir.

*

Telefon ekranına sığan yeni dünyada, ülkelerin ekonomik, siyasal, kültürel kurumlarının ve kuruluşlarının, bütün kademelerinde ya gül yetiştiren insanlar yönetici, ya da yöneticiler gül yetiştiren insanlar olmalıdır. Gül yetiştiren insanların düşünce ve eylem dünyalarında, birbirlerine melekler gibi davrandıkları için, kimsenin aklına şeytanlar gibi düşünmek gelmez.

*

Dünyanın her yanında, savaşın bahçelerinde, kavga ekilir kavga biçilirken, barışın bahçelerinde, sevgi ekilir sevgi biçilir.

*

Anadolu'nun asla batmayan güneşi Yunus'un, önemle vurguladığı gibi:"Sevelim sevilelim." Sevenler sevilirler.

*

İnsanlar ''Yitik Cennet''ten ölümlü dünyaya, savaşmak için değil, tanışmak için gönderilmişlerdir.