Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Mart 2024

35 yazı

1 Mart 2024, 11:45

DOĞU'NUN SORUNLARI BAT'NIN ÇÖZÜMLERİNDEN KAYNAKLANIR

Batı dünyası için Goethe ne kadar önemli ise, Doğu dünyası için de Mevlana o kadar önemlidir. Doğu Batı'yı yok saymaz, Batı'nın köklerine inerek, Doğu'daki Batı'yı bulur. Dünyadaki her şehirde bir Doğu, bir Batı vardır. Batı'yı arayan Batı'yı, Doğu'yu arayan Doğu'yu bulur. Doğu'yla Batı'nın birbirine karıştığı düz kare dünyada, Doğu'da ya da Batı'da olmak belirleyici değildir. Belirleyici olan, her ikisinin köklerini oluşturan ortak referanslardır.

*

Tarihi boyunca Doğu'dan Batı'ya giden Türkler, iki yüzyıldan beri Doğu'daki Bat'ıyı, Batı'daki Doğu'yu arıyorlar. Ancak Türkiye, Doğu ve Batı ağacının köklerinden daha çok, dallarına odaklandığı için, beklediği meyvaları elde edememektedir. Türkiye’nin ağacı, Doğu'daki ve Batı'daki ağaçlarla aynıdır, aralarında bir fark yoktur. Ancak Paris’te meyva veren ağaç, Ankara’da meyva vermemiştir. Ağaçlar topraklarına göre meyva verirler. Ankara’nın ağacı toprağından uzaklaşmıştır.

*

Doğu ve Batı ağacını, toprağında hem Mevlana’yı hem Goethe’yi buluşturan, kutsal kültürün değerleridir. Öncü bilgeler Kudüs gibi hem Doğu'lu hem de Batı'lıdır. Onların bütün insanlığı kucaklayan, düşünce ve eylem dünyalarında ya Doğu ya da Batı yoktur hem Doğu hem de Batı vardır. Nasıl akıl gönülden, gönül akıldan ayrılmazsa, Batı Doğu'dan, Doğu Batı'dan ayrılmaz. Doğu çember üzerindeki bir nokta gibi, hem en başta hem de en sondadır.

*

Dünya Doğu ve Batı arasındaki farkı bir kenara bırakıp, Doğu Bat'ıdır, Batı Doğu'dur derse, Doğu'nun ve Batı'nın köklerindeki birliği ve bütünlüğü görecektir, bilecektir, olacaktır. Doğu ve Batı Goethe'nin ve Mevlana’nın divanlarındaki eşsiz şiirlere benzerler. Onlar hem bilinir hem bilinmez oldukları gibi, hem susarlar hem konuşurlar. Onların hem gizli, hem açık, hem susan, hem konuşan, çağrılarına kulak verenler, birbirleriyle hiçbir alanda savaşmazlar.

*

Dünyada bir şehir yalnızca Doğu, yalnızca Batı derse hem Doğu'yu hem Batı'yı yitirdiği gibi, bütün dünyayı kan gölüne dönüştürür. Savaşlar yüzyılında hem Doğu hem de Batı, insanlık ağacının dalları için savaşmayı bırakıp, ağacın köklerine inmezlerse, ağacın uğruna savaşılacak hiçbir dalı kalmayacaktır. Savaşlarda ağacın yalnızca dalları değil, gövdesi de büyük yaralar almıştır. Ağaca zarar verenler, zararın kendilerine katlanarak, döndüğünü görmeyenlerdir.

*

Doğu ve Batı Selçuk kartalı gibi, tek bedenli olmalarına karşılık, iki kafalıdırlar. Onlar tek bedenli olduklarını unutur ve birbirleriyle savaşırlarsa, birbirlerinden önce kendilerini öldürürler. Dünyada Doğu ve Batı bir aradadır. Doğu Batıyı bilene Doğu'dur, Batı Doğu'yu bilene Batı'dır. Dünyanın hiçbir şehrinde Doğu'suz Batı, Batı'sız Doğu olmaz. Doğu'yu öldürmeyen Batı'nın, Doğu'yu güçlü kıldığı gibi, Bat'ıyı öldürmeyen Doğu da, Batı'yı güçlü kılar.

*

Şehirlerde senteze ulaşmada, tez antiteziyle birliktedir.

*

İnsanların kendi Doğu'ları, kendi Batı'ları vardır.

*

İnsanın derdi Batı'dandır, ilacı Doğu'dadır.

2 Mart 2024, 12:13

OSMANLI YÜZYILLARINDA SİNAN KUBBELERİN BARBOROS DENİZLERİN KANUNİ ÜLKELERİN SULTANI OLMUŞTUR

Anadolu insanı sanatının en güzel örneklerini, Semerkant’tan Saraybosna’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayılan camilerle, dergahlarla, türbelerle, kervansaraylarla, çarşılarla, köprülerle, çeşmelerle vermiştir. O sanatı değişik, şehirlerde birbirinden güzel yüzler kazansa da, en büyük eserlerini İstanbul”da vermiştir. Büyük Sinan ile Anadolu insanının sanatı, doruk noktasına ulaşmıştır. Kanuni Türklerin, Barbaros denizlerin, Sinan kubbelerin sultanıdır.

*

Ademoğullarının tarihinin her döneminde, ölümsüz sanat eserleri, ekonomik, siyasal, kültürel hayatın odak noktasını oluşturmuşlardır. Bu bağlamda, yeryüzünün ilk sanat eseri, gerçeğin değişmezliğinin simgesi, yeryüzünün gökyüzüne açılan kapısı Kabe’dir. Bunun için, Titus Burchardt, kutsal kültürün sanatını, yalınlığın getirdiği güzelliğin erişilmez örneği Kabe ile başlatır. Anadolu insanının sanatının zenginliği, Kabe’nin yalınlığından kaynaklanır.

*

Kabe ile bütünleşmiş camilerden su kemerlerine kadar mimarinin her alanında ölümsüz eserler veren Büyük Sinan, Anadolu insanının erişilmesi mümkün olmayan zirvesidir. İstanbul’da Allah’a adanan Süleymaniye sanki yeryüzünde insanlar tarafından değil de, gökyüzünde melekler tarafından yapılmışcasına mükemmeldir, kusursuzdur. Süleymaniye olmasaydı, yalnızca Avrupa’nın değil, dünyanın da kültür ve sanat merkezi İstanbul olmazdı.

*

Büyük Sinan’ın gökyüzünü yeryüzüne taşıyan kubbeleri, bütün insanlığın ulaştığı teknolojik ve bilimsel bilgi birikiminin ışığında bile sırları, bütünüyle çözülemeyecek mükemmelliktedir. O İslam öncesi, tek örnek olan, Ayasofya’da erişilemeyen kubbe büyüklüğünü, mekan birliğini, simetrik bütünlüğü Selimiye’de gerçekleştirmiştir. Büyük Sinan ile İstanbul ve Edirne, duvarsız, kapısız, bir açık hava müzesine dönüşmüştür.

*

Kubbelerin Sultanı Sinan’ın Mevlana’nın ünlü pergel metaforunda olduğu gibi, gönlü Kabe'de, aklı bütün dünyada olmuştur. O her eserini gönlüyle düşünmüş, aklıyla inşa etmiştir. Bu yüzden, Onun eserleri, Rönesans mimarisinin ana ilham kaynağı olmuşlardır. Başta Roma olmak üzere, bütün Avrupa başkentleri İstanbul ile yarışmışlardır. İnşa edilen kubbelerin büyüklüğü ve yüksekliği, devletlerin en önemli, güç göstergesi olmuştur.

*

Yeni yüzyılın Sinanları, kubbelerle birlikte, kuruluşların da sultanları olmak zorundadırlar. Anadolu insanı,On altıncı yüzyılda Büyük Sinan’ın kubbe inşa etmekte gösterdiği ustalığı, kurum ve kuruluş inşa etmede göstermelidir. Anadolu’nun Yunus gönüllü,Sinan akıllı yeni girişimcileri, hayatı bütün boyutlarıyla kucaklayan, hem zenginleştiren, hem güzelleştiren Süleymaniye yapılar topluluğu gibi, kuruluş toplulukları oluşturmalıdırlar.

*

Kubbeler kültürlere, kuruluşlar ekonomilere canlılık kazandırırlar. Anadolu insanı Süleymaniye’yi inşa etme gücünü göstermeseydi, İstanbul dünyanın kültür ve ekonomi merkezi, Osmanlı Devleti de yüzyıllarca, Avrupa'nın ve dünyanın en büyük devleti olmazdı. Kurumlar kubbeleri izlerler. Kubbeler şehirlerin, şehirler ekonomilerin güç kaynaklarıdır. Tarihin her döneminde, şehirler devletlerin en önemli ekonomik ve kültürel merkezleri olmuşlardır.

3 Mart 2024, 11:28

"AZICIK AŞIM DERTSİZ BAŞIM" DİYENLER DEĞİL "ÇOK AŞIM DİK BAŞIM" DİYENLER GÜÇLÜ OLURLAR

Ülkelerin kuruluşları arasındaki ilişkilerde, bağımsızlığın yerine karşılıklı bağımlığın, geçtiği bir dünyada, yarışın yapısı ve anlamı büyük ölçüde değişmiştir. Artık bütün kuruluşlar arasında, öldürücü yarıştan daha çok, işbirliğinde, güçbirliğinde ve elbirliğinde, yarış önem kazanmıştır. Dünyada kuruluşlar arasında acımasız yarış, yarışanların sayısını azaltırken, ortaklaşa yarış yarışanlar sayısını çoğaltmaktadır.

*

Dünyanın bütün kuruluşlarının ana sorunu, güçbirliği yaparak ülkelerin, üretim gücünü büyütmektir. Bunun için bütün kuruluşların, “Azıcık olsun, benim olsun” anlayışı yerine, “Çok olsun, hepimizin olsun” anlayışını benimsemesi ve uygulaması gerekir. İster ülke, ister şehir, isterse de kuruluş ölçeğinde olsun, yeni yarışma ortamına uyum sağlayamayanlar, sağlayanlar tarafından pazardan çekilmeye zorlanırlar.

*

Dünyanın her ülkesinde, her yıl yüz binlerce insanın işşiz kaldığı, çalışmak için iş aradığı bir dönemde, yeni yatırımlarla ürün,hizmet ve bilgi üretme gücünü büyütmekten başka çıkar yol yoktur. İşsizliğin üstesinden gelmek, bütün ülkelerin sorunudur. Bunun için dünyanın, yeraltı ve yerüstü kaynakları, İşletme ve Yönetim Bilimlerinin desteğiyle, en uygun olarak dağıtılmalı ve en verimli olarak da değerlendirilmelidir.

*

Ülkelerin üretim güçlerini büyütmede, pek çok ülkede verilen başarılı örneklerinde olduğu gibi, mülkiyetin geniş tabana yayıldığı, bütün tasarruf sahiplerinin katıldığı, çok ortaklı kuruluşların sayılarının artırılması, büyük önem taşımaktadır. Bu yüzden başta Anadolu’nun, dünyaya açık şehirleri olmak üzere, dünyadaki bütün şehirlerin, gelecek yerli ve yabancı yatırımcıların, ulaşım ve konaklama sorunlarını çözmeleri gerekir.

*

Şehirlerin yerel yöneticilerinin, bütün ülkelerden yatırımcıların katılacağı, çok ortaklı kuruluşlara öncülük yapmaları, dünyadaki yoksulluğun üstesinden gelmede, atılacak adımların başında gelmektedir. Ülkelerde üretim gücüne, yeni açılımlar kazandırmada, belirleyici olan sermaye değildir. Yeni ürünler, yeni hizmetler ve yeni bilgiler üretenlere,dünyanın bütün ülkelerinden “Melekler” olarak nitelendirilen, yatırımcı kuruluşlar destek olurlar.Yoksulluğu yenmek,şeytanların değil, meleklerin işidir.

*

Türkiye dünyanın bütün ülkeleriyle, hava, deniz ve karayolu ulaşım ağlarını genişleterek, Türk yüzyıllarında olduğu gibi, yeniden üç kıtanın ve üç denizin merkez ülkesi olmalıdır. Geleceğin merkez ülkesininin temellerini, “Azıcık aşım, dertsiz başım” diyenler değil, “Çok aşım dik başım” diyenler atacaktır.Aşı çoğaltmak herkesin görevidir. Türkiye’yi yarına,çok çalışalım, hepimiz çalışalım diyen, hem çevre, hem de merkez olmasını başaran, küreselleşmiş şehirler taşıyacaktır.

4 Mart 2024, 12:03

ŞEHİRLERDE ÜRETİM VE YÖNETİM KÜRESEL BİR TAKIM OYUNUDUR

Tarihin her döneminde şehirlerin kurulması, gelişmesi ve yönetilmesi, bütün insanlığın ortak sorunu olmuştur. Sanayileşmeyle büyük bir hız ve yoğunluk kazanan yatırımlar, şehirlerin ekonomik yapısıyla birlikte, kültürel dokusunu da dönüştürmüştür. Şehirler toplumları, toplumlar şehirleri zenginleştirirler. Toplumları değiştirenler, şehirleri değiştirirler. Bütün dünyada şehirler, hayatı kolaylaştırmanın olduğu kadar, zorlaştırmanın da ana kaynağı olmuşlardır.

*

Yirmi birinci yüzyılın piramitleri olan gökdelenler şehirlerin, şehirler ülkelerin simgeleri haline gelmişlerdir. İnsanlar dünyanın büyük şehirlerinde, hayatlarının önemli bir kısmını, bütün gün aydınlatılan işyerlerinde, evlerle işyerleri arasında gidip gelmesi, bir işkenceye dönüşen yollarda tüketmektedirler. Büyük şehirlerde toprağa yakın, güneş altında geçen günlerin sayısı, yıldan yıla azalmaktadır. Omuz omuza yaşanan şehirlerde, insanlar hızla kendilerine yabancılaşmaktadırlar.

*

Medeniyetlerin temellerini oluşturan değerler, toplumların ekonomik yapılarıyla birlikte, kültürel dokularına da yansırlar. Çarşılar, çeşmeler, mabetler, dergahlar, kamu yapıları ve konutlar, medeniyetlerin ruhlarının, şehirlerde bedenlere dönüşmeleridir. Şehirler sürekli okunmaları gereken, dünyanın en gizemli kitaplarıdır. Şehirler beslendikleri medeniyetlerin, yüzyılların içinde inşa edilen yapılar şehirlerin, kimsenin anlamakta güçlük çekmediği küresel dilleridir.

*

Türk ve İslam dünyasının, kurdukları şehirlerin ana örneği, Peygamber Şehiri Medine olmuştur. Medine'nin merkezinde camiler, çarşılar vazgeçilmez bir yer tutarlar. Şehirlerin merkezindeki kurumlardan biri aksarsa, ülkelerdeki hayat can damarlarını yitirir. Şehirleri çarşıları, çarşıları da kültürleri ayakta tutar. Kültürler çarşıları zenginleştirerek, yeni boyutlar kazandırır. Şehirlerde yaşamak ve ayakta kalmak, paylaşmaya dayanan bir takım oyunudur.

*

Büyük şehirler Yirminci yüzyılda bütün dünyada, toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel hayatlarında, köklü dönüşümlere yol açmaktadırlar. Tarım toplumlarının sanayi toplumlarına dönüşmesiyle, dünya nüfusunun önemli bir kesimi şehirlerde yaşamaktadır. Bütün dünyada sanayi işletmeleri, büyük şehirlerin çevrelerinde yoğunlaşmıştır. Yeni Delhi Hindistan’nın, Tokyo Japonya’nın kalbidir. Büyük şehirler dünyada, dönüştürücü güçlerin başında yer alırlar.

*

Toplumbilimciler hem üretim, hem de tüketim merkezi olan şehirleri, bütün dünya ekonomisinin can damarları olarak görürler. Yaz kış karlarla kaplı dağların, nehirleri besledikleri gibi, şehirler de toplumları beslerler. Dünyanın çatısı dağlar, nasıl nehirlerin su depolarıysa, şehirler de ülkelerin temel ihtiyaçlarını karşılandığı ürün depolarıdır. Şehirler üretimi özendirmeleriyle fırsat, tüketimi özendirmeleriyle tehdittirler. Erdemli şehir, tüketimi değil, üretimi özendiren şehirdir.

5 Mart 2024, 10:34

ŞEHİRLERİN YÖNETİMİ ÜRETİMİ PAYLAŞANLARLA YÖNETİME KATILANLARLA YENİ AÇILIMLAR KAZANIR

Tarihin her döneminde, devletlerin olduğu kadar, şehirlerin yönetimi de, bütün toplumların ortak sorunu olmuştur. Zamanın nabzını tutmasını bilmeyen toplumlar, şehirlerin zamanla değişmeyen sorunlarına, zaman içinde sürekli değişen çözümler bulamazlar. Şehirlerin yönetimi, ülkelerin yönetimi gibi, katılımla birlikte, paylaşmaya dayanır. Şehirlerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını, değerlendiremeyen toplumlar, ülkelerinin üretim güçlerini büyütemezler.

*

İster İstanbul gibi büyük, isterse de Beypazarı gibi küçük olsun, bütün yerel yönetimlerin ana sorunu, şehirlerin ekonomik yapılarını güçlendirmek ve kültürel dokularını da zenginleştirmektir. Yerel yönetimler, şehirlerinin ekonomik ve kültürel üretim güçlerini büyütebilmek için, yeni kaynaklar bulmak ve ellerindeki kaynakları en verimli olarak değerlendirmek zorundadırlar. Bunun için de yerel yönetimlerin, şehirlerinin bugünlerini değil, yarınlarını düşünen yatırımlara öncelik vermeleri gerekir.

*

Evliya Çelebi’nin “Bağlı, bahçeli dere içinde beş yüze yakın mamur evleri olan şirin kasabalar” olarak anlattığı Geyve,Taraklı, Göynük ve Mudurnu Anadolu’da keşfedilmeyi bekleyen saklı Cennetlerdir. Onlar Karabük’te Safranbolu, Eskişehir’de Odunpazarı gibi, tarihi dokusunu koruyan evleriyle, bilinen İpek yolu havzasında, Ankara ve İstanbul arasında, yeni bir çekim merkezi olma yolunda ilerlemektedirler. Şehirleri şehir yapan, finansal sermayelerinden, önce kültürel sermayeleridir.

*

Yerel yönetimlerin kaynaklarını değerlendirmek, hem ülkelerinin hem de dünyanın çekim merkezi olmak için, bulundukları ülkelerin dışına çıkmaları ve dünyadaki gelişmeleri, yakından izlemeleri gerekir. Sınırlarının dışına çıkmayan toplumlar, düz kare dünyayı anlamakta ve anlatmakta güçlük çekerler. İnsanların gördükleri şehirler, ne kadar çok olursa, bilgi birikimleri de o kadar büyük olur. Anadolu’da “Çok yaşayan değil, çok gezen bilir” denilir. Gezenler görürler, görenler bilirler, bilenler yaparlar.

*

Bütün ülkelerin, sanayi toplumundan, bilgi toplumuna geçmeye çalıştığı bir dünyada, her şehir insanlara sunduğu ekonomik ve kültürel hizmetlerle, duvarsız ve kapısız açık hava müzesine dönüşmüştür. Dünyanın yeni eğitim kurumları, şehirlerini açık bir üniversiteye dönüştürmeyi bilen, yerel yönetimlerdir. Şehirlerin olumlu etkilerini geliştirmek için, yerel yönetimler şehir okur yazarlığını, kolaylaştıracak yol ve yöntemler geliştirmelidir. Nasıl medya okur yazarlığı varsa, şehir okur yazarlığı da vardır.

*

Şehir okur yazarlığı, medya okur yazarlığı gibi, dünyadaki bütün eğitim kurumlarının ders programlarında yer almalıdır. Şehirlerini okuyup yazmasını bilmeyen toplumlar, köklü bir kültür ve köklü bir tarih bilinci kazandıracak yatırımlar yapamazlar. Ülkeler ve şehirler arasında, uzun yolculuklara çıkmasını bilenler, kültürler arasındaki can alıcı farklılıkları, kavramakta güçlük çekmezler. Paris’i okumasını bilmeyenlerin seküler, İstanbul'u okumasını bilmeyenlerin, kutsal kültürün derinliklerine inemezler.

*

İnsanlar dünyaya ne kadar geniş açıdan bakarlarsa, o kadar büyük kısmını görürler.

*

Şehirleri okumasını ve yazmasını bilenler, birbirleriyle yardımlaşırlar.

*

Şehirlerde yardımlaşma ve dayanışma doruk noktasına ulaşır.

7 Mart 2024, 11:49

DEĞERSİZLİĞİN ELİNDE HERŞEY DEĞERSİZLEŞİR

Kültürler zaman içinde sürekli yenilenmezlerse, canlılıklarını koruyamazlar. Tarihin her döneminde kültürlerin güçleri, her gün yeniden doğmalarından kaynaklanır. Yenilenme hangi kavramlarla anlatılırsa anlatılsın, hayatın her alanında, düşüncelerin ve eylemlerin, yararsız yanlarını atarak yalınlaştırılmalarına dayanır. Sürekli yenilenmesini bilenler, hiçbir yerde, hiçbir zaman yenilmezler.

*

Yenilenme kutsal kültürden uzaklaşmak, seküler kültürü benimsemek anlamına gelmez. Yenilenmenin yerine modernleşme ya da çağdaşlaşma denilmesi, yeterince kuşatıcı, bütünüyle kapsayıcı olmaz. Yenilenen düşünceler, yalınlaşan eylemler, değerlerden uzaklaşmazlar, değerleri içselleştirirler. Değerlerden soyutlanan düşünceler ve eylemler, kısa zamanda değerlerini yitirirler.

*

Yirminci yüzyıldaki gelişmelerle, değerleri değersizlik olanların, güçleri yıldan yıla katlanarak artıyor. Onlar Dostoyevsky’nin “Karamazof Kardeşler”indeki İvan Karamazof gibi : “Allah yoksa herşey mubahtır” diyerek, dünyanın her yanında düşünceleriyle, eylemleriyle değersizliğin yol açtığı haksızlıkların, kötülüklerin, kıyımların, tarihten silinmez örneklerini veriyorlar.

*

Değersizliği benimseyenler, hiçbir kutsal değere bağlanmayanlar, kazanmak, daha çok kazanmak, en çok kazanmak peşinde koşarlar. Onlar Neron’nun Roma’yı ateşe vermesi gibi, Saraybosna’sıyla, Grozni’siyle, Bağdat’ıyla, Halep’iyle, Gazze’siyle dünyanın en güzel şehirlerini ateşe vermekten geri durmazlar. Onların gözlerinde şehirler gibi, insanlar da değersizleşirler.

*

Dinlerden kaynaklanan, değerlere savaş açanlar, daha çok kazanmak adına, değerleri ayaklar altına almaktan çekinmiyorlar. Onlar değersizliğe dört elle sarılarak, daha çok kazanç sağlama adına, her yolu denemede birbirleriyle yarışıyorlar. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, değerlerin yerini ekonomik kazançlar alıyor. Ve insanlar Allah’a inanır gibi paraya, paranın gücüne inanıyorlar.

*

Değerleri değersizleşmeye karşı verilecek savaşta, Allah önünde her varı yok görme, çok önemli bir yer tutar. Seküler değersiz dünyada, İbrahim Peygamber gibi, ateş bahçesini gül bahçesine çevirenler, Allah’ın sevgisini kazananlar, bütün insanlar için hayatı kolaylaştırırlar, bütün köşeleriyle dünyayı güzelleştirirler. Onların düşüncelerinde, eylemlerinde para özne değil, nesne işlevi yüklenir.

*

Nokta kadar iyiliğin ödülsüz, nokta kadar kötülüğün cezasız kalmayacağına inananlar, iyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede, birbirleriyle dayanışırlar ve yardımlaşırlar. Onlar Allah bildirdikleri doğrulara sarılanların, aşılmayan dağları aştıklarını, geçilmeyen ırmakları geçtiklerini bilirler. Ve Allah’ın aydınlattığı yollarında, karşılarına çıkan bütün engellerin üstesinden gelmesini başarırlar.

8 Mart 2024, 12:24

BALKAN'LARDA KAFKAS'LARDA ORTADOĞU'DA YAPLAN SOYKIRIMLAR DÜNYAYI EZANIN ÇAĞRISINA DUYMAYA ZORLUYOR

Değersizleşme ya da Sekülerleşme değersizliği değer, ilkesizliği ilke, etiksizliği etik bilerek, hem Doğu’da, hem Batı’da büyük bir başarısızlığa uğradı. Bu yüzden dünyanın bütün ülkelerinde başta Çin olmak üzere, ülkeler kültürlerinin temellerini oluşturan kaynaklara dönüyorlar. Artık Sekülerleşme dünyada, hiçbir ülkeye ümit ve güven vermiyor. Bütün ülkeler kaynaklarını dinlerde bulan değerlere büyük önem veriyorlar.

*

Sekülerleşmeyle gelen değersizlik, bilimsel ve teknolojik gelişmelerden yararlanarak, kültürel yoksullaşma yanında, büyük çevresel sorunlara yol açıyor. Küresel ısınmanın yol açtığı seller, toprak kaymaları, su baskınları bütün ülkelere büyük zarar veriyorlar. Yine de tabiatın doğal kaynaklarını yağmalamada, Batı ülkeler birbirleriyle yarışmaya devam ediyorlar.

*

Birleşmiş Milletler gibi, uluslarası kuruluşlar yanında, Batı’da ve Doğu’da ülkeler, çevrenin korunması yolunda kalıcı çalışmalar yapıyorlar. Yakında bütün dünyada, değerler değersizleştirildi, kültürler yoksullaştırıldı, yeraltı kaynakları yağmalandı diyerek, insanlar sokaklara dökülecekler. Ve gösterilerin başını sivil toplum kuruluşları çekecekler.

*

Aydınlanma döneminden bu yana sürdürülen, Sekülerleşme yarışı, bütün ülkeleri, bütün insanlığı bir yol ayrımına getirdi. Artık Doğu’da ve Batı’da, doğruyu aramanın derdine düşenler, ilk insandan bugüne bütün insanları, kutsal değerlerde dirilerek kurtuluşa çağırıyorlar. Kutsal değerlerin göz ardı edenlerin, yeni “Nuh Tufanları”nın temellerini attıklarını, bütün insanlık biliyor.

*

Hayatı yaşanır kılmada ve kalitesini artırmada, Filozofların aradıkları doğrular değil, Peygamberlerin haber verdikleri, zamandan bağımsız doğrular önem kazanıyorlar. Bilgilerin üstündeki bilgiye, bilgeliklerin üstündek bilgeliği bilmezlikten gelenler, bütün dünyayı krizden krize sürüklemeye devem ediyorlar. Değerlerden arındırılmış “Seküler Hayat”, dünyaya savaştan başka bir şey getirmiyor.

*

Değerlerini yitiren Seküler insanlar, anavatanları Avrupa olmak üzere, bütün ülkelerde hayat kaynaklarının bir bir yitiriyorlar. Onlara bir yanda uyuşturucu, alkol, bir yanda yalın, özgür, kişilikli hayat bekiyor. İkisi birinden çok uzakta değil, uzansalar elleriyle dokunacaklar.Yeni bir “Aydınlanma”ya tüketimin sarhoşluğuna kapılanlardan değil, üretimin çoşkusunu duyanlardan daha yakın duruyorlar.

9 Mart 2024, 13:03

ŞEHİRLERDE GÖKDELEN ÇILGINLIĞINI ÖNLEMEYENLER GÖKLERDEN GELECEK TUFANLARIN ÖNÜNE GEÇEMEZLER

Dünyanın dört bir köşesinde, trilyonlarca dolar sıcak paranın, kısa vadeli büyük kazançlar peşinde koşması, bütün ülkelerde paradan para kazanma çılgınlığına, yeni boyutlar kazandırmıştır. Ülkelerin cari işlemlerindeki açıklarla, katlanarak büyüyen kredi balonları ve finansal krizler, Yunanistan’dan İspanya’ya, İrlanda’dan Amerika’ya bütün dünyaya yayılıyor. Para ticaretinin hız ve yoğunluk kazanması, yeni çılgınlıklara davetiye çıkarmaktadır.

*

Paranın parayı büyütmesinin verdiği sarhoşlukla, bankaların sınır tanımayan borç limitleri, bütün holdingleri, İstanbul’da olduğu gibi, borçla gökdelen inşa etme yarışına sürüklemektedir. Borç balonları borçlu holdinglerin, faiz giderlerini kazançlarından daha hızlı büyüttükleri için, patlamalarının önüne geçmek mümkün değildir. Banka ve holdinglerin borçla borç ödemeye başlamaları, nerede duracaklarını kestirememeleri, borç balonlarının büyümesine, büyük bir hız ve yoğunluk kazandırmıştır.

*

“Tren hareket etmeden yetişmek için, bir an önce eyleme geçme” tutkusuyla beslenen, “Ponzi” finans sistemi, mektup zincirleri, finansal yolsuzluklar ve en yüksek bina inşa etme çılgınlıkları, Charles P. Kindleberger ve Robert Z. Aliber’in “Finansal Krizler Tarihi” kitabında, ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Ponzi fonları, ayda en az yüzde otuz sanal faiz geliri sağlayan yöntemleri, çok gizli tutulan, katılanın kazandığı, sanal iş girişimleri olarak, ortaya çıkarlar ve kısa zamanda da batarlar.

*

Dünyanın hiçbir şehirinde, hızlı sıcak para girişleri olmadan, patlamaya hazır büyük inşaat balonları oluşmaz. Dünyadaki her şehir, gökdelen inşa etmede Manhattan ile yarışmaya başlarsa, bankalar birbirleriyle, riskli konut kredisi dağıtma yarışına girişirler. İnsanların vazgeçilmez ihtiyacı olan konut ticaretini, büyük getiriler peşinde koşan, para ticaretine dönüştürme çılgınlığı, bütün ülkelere bulaşıcı hastalık gibi yayılmaktadır. Dünyanın her şehirinde, gökdelen ormanları oluşmuştur.

*

New York’taki 381 metre yüksekliğindeki “Empire State Building” binasının yapımına, Amerika’da unutulmaz izler bırakan, 1929 ekonomik bunalımının zirveye ulaştığı günlerde başlanılmıştır. Bugün dünyanın en yüksek gökdeleni, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 828 metre uzunluğundaki, “Burç Halife”dir. En yüksek çağdaş piramidi yapma yarışı devam etmektedir. Hollanda’da On yedinci yüzyılda yaşanan “Lale çılgınlığı”, Yirmi birinci yüzyılda “Gökdelen çılgınlığı”na dönüşmüştür.

*

Japonya ve İspanya’da, finansal kriz öncesinde, bütün işletmeler borçlanarak, yükseklikte Mısır piramitleriyle yarışan, gökdelenler inşa etmeye çalışmışlardır. Dünyanın her şehirinde gökdelen mezarlıkları oluşmuştur. Kentsel dönüşüm uzmanlarının sürekli vurguladığı gibi: Gösteriş yatırımlarının olduğu kadar, işlevsizliğin de tarih içindeki, en uzun ömürlü simgesi olan Mısır piramitleri, ne kadar ekonomikse, çağdaş piramitler olan gökdelenler de, o kadar ekonomiktir.

*

Para ayaklar altında tutulursa, insanı göklere çıkarır, baş üstünde taşınırsa, krizden krize sürükler.

*

İhtiyaçları olmayan konutları alanlar, ihtiyaçları olan konutları satmak zorunda kalırlar.

*

Erdemli insan olmadan, erdemli para olmaz. İnsanın erdemi parasına yansır.

*

Dünyada ağaç meyvasından, insan parasından belli olur.

*

Kazanç bağımlılığı, bütün kötülüklerin anasıdır.

10 Mart 2024, 12:36

ŞEHİRLERİN KONUŞAN KİTAPLARINI OKUMASINI BİLEN YEREL YÖNETİMLER ŞEHİRLERE YENİ AÇILIMLAR KAZANDIRIRLAR

Bu yazı daha önce 05.03.2024 tarihinde de yayımlanmıştı.

Tarihin her döneminde, devletlerin olduğu kadar, şehirlerin yönetimi de, bütün toplumların ortak sorunu olmuştur. Zamanın nabzını tutmasını bilmeyen toplumlar, şehirlerin zamanla değişmeyen sorunlarına, zaman içinde sürekli değişen çözümler bulamazlar. Şehirlerin yönetimi, ülkelerin yönetimi gibi, katılımla birlikte, paylaşmaya dayanır. Şehirlerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını, değerlendiremeyen toplumlar, ülkelerinin üretim güçlerini büyütemezler.

*

İster İstanbul gibi büyük, isterse de Beypazarı gibi küçük olsun, bütün yerel yönetimlerin ana sorunu, şehirlerin ekonomik yapılarını güçlendirmek ve kültürel dokularını da zenginleştirmektir. Yerel yönetimler, şehirlerinin ekonomik ve kültürel üretim güçlerini büyütebilmek için, yeni kaynaklar bulmak ve ellerindeki kaynakları en verimli olarak değerlendirmek zorundadırlar. Bunun için de yerel yönetimlerin, şehirlerinin bugünlerini değil, yarınlarını düşünen yatırımlara öncelik vermeleri gerekir.

*

Evliya Çelebi’nin “Bağlı, bahçeli dere içinde beş yüze yakın mamur evleri olan şirin kasabalar” olarak anlattığı Geyve,Taraklı, Göynük ve Mudurnu Anadolu’da keşfedilmeyi bekleyen saklı Cennet'lerdir. Onlar Karabük’te Safranbolu, Eskişehir’de Odunpazarı gibi, tarihi dokusunu koruyan evleriyle, bilinen İpek yolu havzasında, Ankara ve İstanbul arasında, yeni bir çekim merkezi olma yolunda ilerlemektedirler. Şehirleri şehir yapan, finansal sermayelerinden, önce kültürel sermayeleridir.

*

Yerel yönetimlerin kaynaklarını değerlendirmek, hem ülkelerinin hem de dünyanın çekim merkezi olmak için, bulundukları ülkelerin dışına çıkmaları ve dünyadaki gelişmeleri, yakından izlemeleri gerekir. Sınırlarının dışına çıkmayan toplumlar, düz kare dünyayı anlamakta ve anlatmakta güçlük çekerler. İnsanların gördükleri şehirler, ne kadar çok olursa, bilgi birikimleri de o kadar büyük olur. Anadolu’da “Çok yaşayan değil, çok gezen bilir” denilir. Gezenler görürler, görenler bilirler, bilenler yaparlar.

*

Bütün ülkelerin, sanayi toplumundan, bilgi toplumuna geçmeye çalıştığı bir dünyada, her şehir insanlara sunduğu ekonomik ve kültürel hizmetlerle, duvarsız ve kapısız açık hava müzesine dönüşmüştür. Dünyanın yeni eğitim kurumları, şehirlerini açık bir üniversiteye dönüştürmeyi bilen, yerel yönetimlerdir. Şehirlerin olumlu etkilerini geliştirmek için, yerel yönetimler şehir okur yazarlığını, kolaylaştıracak yol ve yöntemler geliştirmelidir. Nasıl medya okur yazarlığı varsa, şehir okur yazarlığı da vardır.

*

Şehir okur yazarlığı, medya okur yazarlığı gibi, dünyadaki bütün eğitim kurumlarının ders programlarında yer almalıdır. Şehirlerini okuyup yazmasını bilmeyen toplumlar, köklü bir kültür ve köklü bir tarih bilinci kazandıracak yatırımlar yapamazlar. Ülkeler ve şehirler arasında, uzun yolculuklara çıkmasını bilenler, kültürler arasındaki can alıcı farklılıkları, kavramakta güçlük çekmezler. Paris’i okumasını bilmeyenlerin seküler, İstanbul'u okumasını bilmeyenlerin, kutsal kültürün derinliklerine inemezler.

*

İnsanlar dünyaya ne kadar geniş açıdan bakarlarsa, o kadar büyük kısmını görürler.

*

Şehirleri okumasını ve yazmasını bilenler, birbirleriyle yardımlaşırlar.

*

Şehirlerde yardımlaşma ve dayanışma doruk noktasına ulaşır.

10 Mart 2024, 14:30

Teşekkürler Fayların dilinden Anlayan, Faylarla Konuşan Sevgili

Teşekkürler Fayların dilinden Anlayan, Faylarla Konuşan Sevgili Ali Osman Öncel.Tarihin her döneminde toplumların esnek 'Soft' güçleri sert 'Hard' güçlerinden daha önemli olmuşlardır. Yeni yüzyılda akıllı 'Smart' güçleri çok daha büyük önem kazanmıştır. KARE DÜNYANIN FATİHLERİ ÜNİFORMALI GENERALLER DEĞİL ÜNİFORMASIZ GENERALLERDİR. Dünya üniforma giyen yöneticilerden önce forma giyen yöneticiler bekliyor.

11 Mart 2024, 12:03

DÜNYADAKİ YOKSULLAŞMANIN ÜSTESİNDEN HEM YERELLEŞEN HEM KÜRESELLEŞEN ŞEHİRLERLE GELİNİR

Dünyadaki gelişmeler, şehirleri etkilenen şehir olmaktan daha çok, etkileyen şehir olmaya zorlamaktadır. Şehirler bütün kurumlarıyla ve bütün kuruluşlarıyla, açıklık içinde yeniden yapılanmalıdır. İster özel, ister kamu, isterse gönüllü olsun, her kurum ve her kuruluş yerel vizyonunu, küresel vizyona dönüştürmelidir. Şehirler kurumlarının ve kuruluşlarının, ürettikleri ürünlerle, hizmetlerle ve bilgilerle, dünyanın her ülkesine, vizesiz gitmesini öğrenmelidir.

*

Şehirlerin ev sahipliği yaptıkları, kurumların ve kuruluşların duvarsız dünyayı, vizesiz dolaşabilmeleri, yerelleşerek küreselleşmelerine, küreselleşerek yerelleşmelerine bağlıdır. Hiçbir kurum ve kuruluş, yerelleşmeden küreselleşmediği gibi, küreselleşmeden de yerelleşemez. Küreselleşme gibi yerelleşme de, uzun soluklu bir süreçtir. Hem küreselleşmenin, hem de yerelleşmenin geri dönüşü yoktur. Küreselleşme yeniden doğmasını bilen şehirler için, bir tehdit değil, değerlendirilecek bir fırsattır.

*

Küreselleşme ve yerelleşme, büyük ülkelerin desteklediği bir siyasal akım değildir. Dünyadaki güçlü ülkelerin, küreselleşme ve yerelleşmeye karşı ya da taraftar olmaları, yerelleşerek küreselleşme, küreselleşerek yerelleşme sürecini tersine çeviremez. Her kurum ve her kuruluş, yerel özelliklerini koruyabilmek için küreselleşmelidir, küresel özellikler kazanabilmek için de yerelleşmelidir. Şehirlerde yerellik ve küresellik, birbirini tamamlayan bir bütündür.

*

Yerelleşmek küreselleşmeyi, küreselleşmek yerelleşmeyi önlemediği için, hangi ülkede olursa olsun, her kurumun ve her kuruluşun, dünyanın en büyük hem yerel hem de küresel kuruluşu olmasını kimse engelleyemez. Dünya ölçeğinde yapılanan, kurumlarda ve kuruluşlarda rekabet üstünlüğü, her ülkenin kültürüne saygılı ürün, hizmet ve bilgi üreterek kazanılır. Dünya şehirlerinde hiçbir kurum ve hiçbir kuruluş, Müslüman mahallesinde domuz, Budist mahallesinde inek eti satamaz.

*

Küreselleşme dünyanın Batılılaşması, yerelleşme de dünyanın Doğululaşması değildir. Ülkeler arasında siyasal sınırların önemini yitirmesi ve kapalı kapıların açılmasıyla, dünyanın neresinde olursa olsun, bütün şehirler bir yandan Doğululaşırken, bir yandan da Batılılaşmaktadırlar. Şehirler arasında Avrupalı ya da Asyalı olmak değil, bir adım önde olmak önemlidir. Küreselleşme ve yerelleşme süreçleri, her şehiri uzun soluklu, yarışı kazananların sürekli değiştiği, bir yarış alanına taşımıştır.

*

Dünya ölçeğinde her gün tekrarlanan yarışta, hiçbir ülkenin, hiçbir şehirin, hiçbir kurumun, hiçbir kuruluşun, ne önceliği, ne de üstünlüğü vardır. Dünyadaki yarışta şehirlerin, en güçlü ve en etkili silahları, orduları değil kültürleridir. Kültürlerin gücü de, hem dikey, hem yatay derinliklerinden kaynaklanır. Kültürlerin dikey derinlikleri yerel zenginliklerini, yatay derinlikleri de küresel zenginliklerini yansıtır. Her kültür derinleşmek için yerelleşmek, zenginleşmek için de küreselleşmek zorundadır.

11 Mart 2024, 20:44

''AKIN VAR AMERİKA'YA AKIN AVRUPA'YI FETHETTİK AMERİKA'NIN FETHİ YAKIN''

İsrailler Kutsal topraklar olarak Amerika'yı, kutsal şehir olarak New York'u bilirler. Bu yüzden Amerika Gazze soykırımını kayıtsız şartsız desteklemektedir.Amerika'nın İsrail'in elinden çok daha kanlıdır.

12 Mart 2024, 11:06

Girişimcilik insanların gönlünde uyuyan aslanları uyandırarak

Girişimcilik insanların gönlünde uyuyan aslanları uyandırarak, balık isteyen değil, balık tutan insanlara dönüştürmektir. Türkiye'de AHMET MİTHAD ve PRENS SABAHATTİN girişimcilik konularını ele alan düşünürlerin başında gelirler.Dijital Kare Dünya ''ORDU'' devletlerin değil,''GİRİŞİMCİ'' devletlerin dünyasıdır.

12 Mart 2024, 12:11

EKONOMİLER KÜLTÜRLERİN ÜRETİME VE TÜKETİME DÖNÜK YÜZLERİNİ OLUŞTURURLAR

Hayatın uyum ve denge içinde düzenlenmesinde, kaptanın gemiye, geminin kaptana ihtiyaç duyması gibi, kültür ekonomiye, ekonomi kültüre ihtiyaç duyar. Nasıl kaptansız gemi, gemisiz kaptan olmazsa, kültürden soyutlanmış ekonomi, ekomiden soyutlanmış kültür olmaz. Kültür ekonomiyle, ekonomi kültürle karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde birbirini yönlendirir. Derinliğini yitiren kültürlerin, dengeli ekonomilerinin olması mümkün değildir.

*

Yirmibirinci yüzyılda, Doğu'suyla, Batısı'yla bütün dünya, ekonominin dışında, ekonomiden uzak bir kültür değil, ekonominin üstünde, ekonomiye yakın bir kültür istiyor. Çünkü, dünyanın kültürü ne kadar sağlıklı, ne kadar insanı kuşatıcı olursa ekonomisi o kadar sağlıklı, o kadar hayatı kucaklayıcı olur. Kültür ekonomiyi, ekonomi kültürü yansıtan aynadır. Hayatın sürdürülebilir kılınmasında, kültür amaçların ekonomi araçların yol haritasına kaynak sağlar.

*

Kültürün kaptanlığındaki ekonomi gemisinin değeri, amaçların erdemi kadar araçların erdemine de bağlıdır. Dünyanın bir barış dünyası olabilmesi için, amacın araca, aracın amaca ya da kaptanın gemiye, geminin kaptana kurban edilmesinin, önüne geçilmesi gerekir. Zamanla araçlar değişir, amaçlar değişmez. Hem kültür, hem ekonomi, geminin rotasını çizen kaptan gibi: Hem duran, hem giden, hem değişen, hem değişmeyen olmak zorundadır.

*

Kültürde güç, düşünceyle eylemi, ekonomide güç üretimle tüketimi altın oranda harmanlamakla kazanılır. Nasıl kültürde düşüncesiz eylem olmazsa, ekonomide üretimsiz tüketim olmaz. Toplumları değiştirenler, hem kültürel, hem ekonomik alanda, yararlı üretimi artırmasını bilenlerdir. Üretimi artırmada yarışmanın olmadığı dünyada, ekonomik ve kültürel hayatın hiçbir boyutunda derinleşme ve zenginleşme olmaz. Bu bağlamda, kültür ekonomiyi, ekonomi kültürü diri tutar.Ve kültür ekonomiyi zenginleştirirken, ekonomi kültürü derinleştirir.

*

Kültürün görünmeyen yüzünün, ekonomide görünen yüze dönüşmesi için, yaşı, işi, ne olursa olsun, herkesin verimliliğin peşinden aslanlar gibi koşmasını öğrenmesi gerekir. Öğrenmesini öğrenmeyenler, ekonomik ve kültürel hayata yeni boyutlar kazandıramazlar. Hem öğrenen, hem öğreten insanların, bir araya geldikleri kurumlar ve kuruluşlar, dünyayı değiştiren, hem gemilere, hem kaptanlara yol ve yön gösteren pusula olurlar.

*

Ontolojik değişmeyen bir ilkeyle, metedolojik değişen bir ilke arasındaki sınırları güvence altına almadan, ekonomik ve kültürel alanda yeni atılımlar yapılamaz.Mehmet Çelik'le Yakup Çelik'in birlikte hazırladıkları "Sezai Karakoç" kitabında yer alan, yazımızda vurgulandığı gibi, hem kültürde, hem ekonomide devletlerden daha çok medeniyetlerin savaştığı dünyada, "Ekonomi kültürün ekonomiye dönük yüzüdür." Kültür derinleşmeden, ekonomi zenginleşmez.

*

Ekonomi kültürün önüne geçerse, insan ekonomim öznesi olma konumundan, nesnesi olma konumuna düşer. Afganistan'da, Irak'ta, Yemen'de, Libya'da, Filistin'de, "Ekonomi herşeydir" diyenler, "Ekonomi için herşeyi yaptılar." Tek boyutlu ekonomi, her insana uymaz. Hayat binbir boyutludur. Ekonomi insanın gölgesidir. İnsan hayatın öznesidir. Öznesiz nesne olmaz.Kapitalist'ler,Komünist'ler gibi,"Tek belirleyici" olarak ekonomiyi görenler,bütün dünyayı savaştan savaşa sürüklemekten geri durmazlar.

13 Mart 2024, 12:33

SUÇSUZ İNSANLARIN KANLARINI DÖKENLER DÖKTÜKLERİ KANLARIN OLUŞTURDUKLARI DENİZLERDE BOĞULURLAR

Amerika İsrail’in peşinden giderek, devlet terörüyle bütün İslam dünyasını, büyük bir can pazarına dönüştürmüştür. Dünyanın orta kuşağını oluşturan İslam dünyasında, her Müslüman ülke, her gün onlarca insanın öldürüldüğü bir savaş alanı olmuştur. Kana doymayan Amerikalıların, yol açtıkları savaşlarla, Yirmi birinci yüzyıl da, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, büyük savaş yüzyılı olarak anılacaktır. Kan dökücüler için, önce söz değil, önce savaş vardır.

*

Yeni yüzyılda İsrail’in Gazze’yi, işgal ederek yakıp yıkması gibi, geçen yüzyılda Amerika Irak’ı işgal etmiştir, yakmıştır, yıkmıştır. Her iki işgal sırasında ve sonrasında intihar saldırılarıyla, sayısız cinayet işlenmiş, milyonlarca insan hayatından olmuştur. Irak’ı Afganistan izlemiş, ardından Libya, Yemen ve Suriye gelmiştir. Geçmiş yüzyıllarda Avrupalıların, işledikleri cinayetleri, Amerikalılar, bir bir Filistinleştirdikleri, Müslüman ülkelerde tekrarlamaktadırlar.

*

İsrail’in Filistin’de izlediği stratejiyi, Amerika dünyada izleyerek, devlet terörünü, dış politikasının temeline yerleştirmiştir. Nasıl Yahudiler Almanya’da gördükleri baskı ve şiddeti, sürekli gündemde tutarak, Filistin’de işledikleri cinayetleri gözden uzak tutmaya çalışıyorlarsa, Amerikalılar da New York’a yapılan saldırıyı bahane ederek, bütün dünyada savaş rüzgarları estiriyorlar. Kazananları ve kaybedenleri olmayan savaşlar, taraflar arasında büyük yıkımlara yol açmaktadır.

*

Müslümanlar Avrupa’da kendilerine karşı işlenen cinayetleri, sürekli tekrar ederek, başkalarına baskı ve şiddet uygulamayı, hiçbir zaman doğru bulmamışlardır. İslam kültüründe, çekilen sıkıntıları, karşı karşıya kalınan güçlükleri, her yerde durmadan anlatmak, iyi karşılanmaz. İnanan insanlar için şikayet etmek, kusuru başkalarında aramaktır, sorumluluktan kaçmaktır. İslam kültüründe, Cehennem dışarıda aranmaz, içeride aranır, kimse kötülükleri başkalarından bilmez, kendinden bilir.

*

Cinayetler yüzyılının sonunu getirmek için, Müslüman ülkeler kendi sorunlarıyla ilgilendikleri kadar, komşu ülkelerin sorunlarıyla da ilgilenmelidirler. İslam dünyasında işlenen cinayetleri önlemede, uluslararası gündeme taşımada, en büyük sorumluluk Türkiye’ye düşmektedir. Komşularının dertleriyle dertlenmeyen, Türkiye’nin sorunlarını, hiçbir ülke kendi sorunları olarak görmez. Türkiye geçmişte olduğu gibi, gelecekte de barışın en büyük güvencesi olacaktır.

*

Cinayetlerin her yıl katlanarak arttığı yüzyılda, Müslüman ülkelerin sorunları, kendilerini gündüz gözüyle yenileyememekten kaynaklanmaktadır. İslam dünyasının kendilerini yenileyebilmeleri, kültürlerinin küllerini değil, kor ateşini geçmişten geleceğe taşımalarına bağlıdır. Aydınların ana görevi, hayata anlam ve güç veren, kültürlerin küllenmesini önlemektir. Tarih içinde terörü, savunma politikası haline getiren devletlerin, uzun ömürlü oldukları görülmemiştir.

*

Batı “öldürüyorum öyleyse varım” diyerek, varlığını koruyamaz.

*

Suçsuz bir insanın canını alan, bütün insanlığın canını alır.

*

Savaşta hiçbir kazanım, bir canın bedeli değildir.

14 Mart 2024, 11:57

KARE DÜNYA GLOKALLEŞEN GLOBAL GİRİŞİMCİLERLE FETHEDİLİR

Dünyada siyasal sınırlar ülkeler arasında, aşılmaz duvarlar olma özelilklerini yitirince, Amerika'nın gösteriş harcamaları odaklı tüketim kültürü, bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya yayıldı. Batı'dan, Doğu'ya bütün dünyanın içeceği kola, yiyeceği hamburger, giyeceği kot ürünler oldu. Tüketim kültürü, Los Angeles'ten bütün dünyaya ihraç edildi. Globalleşme en genel anlamıyla, dünyada siyasal sınırlardan daha çok, ekonomik sınırların önem kazanmasıdır.

*

Dünyanın en büyük globalleştirici gücü Amerika, Pentagon'un üniformalı generalleriyle, Irak'tan Afganistan'a bütün Ortadoğu'yu işgal etmekle yetinmedi.General Motors, General Electric, Hewlett Packard gibi, Wall Street'in ünfiormasız genaralleriyle bütün dünya pazarlarını işgal etti. Amerika'nın öncülüğünde Batı dünyasının globalleşme stratejilerine karşı, Türkiye'nin ve Ortadoğu'nun öncülüğünde Doğu dünyası, glokalleşme stratejileri geliştirmelidir.

*

Siyasal sınırları, üniformalı generallerin savaşla belirlediği dünyada, ekonomik sınırları, barış ortamında, üniformasız generaller belirler. Kısa dönemde siyasal sınırlar çok değişmezken, ekonomik sınırlar sürekli değişir. İki binli yıllardan önce, ekonomik sınırları belirleyenlerin başında, Amerikalı ve Avrupalı kuruluşlar geliyordu. İki binli yılardan sonra Asyalı ve Afrikalı kuruluşlar, ağırlık kazanmaya başladılar. Batı odaklı tek kutuplu dünya, Doğu odaklı çok kutuplu dünyaya dönüştü.

*

Soğuk Savaş yıllarında dünya denilince, akla Amerika ve Rusya geliyordu. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra, akla Amerika ve Rusya'nın yanında, Çin, Hindistan, Endonezya, Brezilya, Türkiye, İran, Pakistan, Mısır, Meksika gelmeye başladı. Siyasal sınırlardan daha çok, ekonomik sınırların önemli olduğu, çok kutuplu dünyada, Vietnam, Afganistan, Irak, Suriye işgallerinin yol açtığı yıkım, gerçek savaş alanlarının, üniformalı generallerin savaştığı cepheler değil, üniformasız generallerin yarıştığı, pazarların olduğunu bütün dünyaya gösterdi.

*

Batı'nın globalleşme saldırısını, Doğu glokalleşme saldırısıyla dengelemek zorundadır. Glokalleşme saldırısı, Doğu ülkelerinin kendileri kalarak, kendi ülkelerinin üniformasız generallerine, Batı ülkelerinin üniformasız generalleriyle yarışta, dünya pazarlarında, rekabet üstünlüğü kazandırma stratejisidir. Glokalleşme stratejisini, “efradını cami ağyarını mani” bir biçimde, Mevlana'nın pergel stratejisi anlatır. Türkiye'nin üniformasız generalleri de, İstanbul'da ürettikleri ürünleriyle, bütün dünya şehirlerinin pazarlarında yer almalıdırlar.

*

Üniformasız generallerin savaşı, üniformalı generallerin savaşı gibi cephelerde silahlarla yapılan bir savaş değil, pazarlarda mükemmelliği yakalayan ürünlerle yapılan bir savaştır. Üniformasız generallerin en güçlü, en etkili, en önemli silahları, mükemmelliği arayan ürünleridir.Mükemmel ürünler üretenlere, dünyanın bütün pazarlarının kapıları sonuna kadar açılır.

*

Dünya pazarlarının fatihleri, “pazarlar mükemmeldir, sen mükemmelsen, mükemmellik bulunmaz sen mükemmel değilsen” diyen üniformasız derviş generallerdir. Dünya barışına giden yolu üniformalı generallerin silahları değil, üniformasız derviş generallerin ürünleri açacaktır. Batı Batı kardeşliğini dünya kardeşliğine dönüştürmedi. Doğu Doğu kardeşliğini dünya kardeşliğine dönüştürmelidir.

*

Pazarlarda yarışanlar, cephelerde birbirleriyle savaşmazlar.

*

Üreten elden daha üstün, bir silah bulunmamıştır.

*

Pazar iki günü, farklılaştırmasını bilenlerindir.

15 Mart 2024, 14:33

EKONOMİK SİYASAL KÜLTÜREL GÜÇ ADALET DAİRESİNE VERİLEN ÖNEMDEN KAYNAKLANIR

Tarihsel süreçte ülkeler bulundukları yerde kalmazlar, konumlarını sürekli değiştirirler. Ülkelerin yapı değiştirmeleri, olumlu yönde büyümeye dönük olduğu gibi, olumsuz yönde küçülmeye dönük de olur. Tabiattaki olayların, nasıl uymak zorunda olduğu doğal yasalar varsa, ülkelerin de uymaları gereken toplumsal yasalar vardır. Hayata anlam ve güç kazandıran değerler, uzun dönemde, geçerliliklerini hiç aksatmadan korurlar.

*

Ülkeler insanların tek tek bilinçlenerek, yeri ve zamanı gelince hep birlikte hareket etmeleriyle değişirler. Zamanı gelen dönüşümler, nasıl durdurulmazlarsa, zamanı gelmeyen değişmeler başlatılmazlar. Toplumsal olaylar karşısında, kısa dönemlerde insanların kişisel tepkilerinin etkileri sınırlı kalır. Kişisel tepkilerin, toplumsal etkilere evrilmeleriyle, ülkelerde düşüncelerin ve eylemlerin akışı yön değiştirirek, hayatın her alanında etkilerini gösterirler.

*

Toplumların dönüştürücü güçleri, adil yönetimlerin güvenceleri olan devletlerden kaynaklanır. Suların topraklarda yüklendikleri görevleri, toplumlarda devletler yüklenirler. Tatlı suların toprakların üretimlerini artırdıkları gibi, adil devletler toplumların dönüştürücü güçlerini artırırlar. Anadolu insanının yönetim kültüründe, adil yönetimin güvencesi devlete, devlet yönetiminde adalet dairesine, her zaman çok önem verilir, her alanda çok büyük özen gösterilir.

*

Adil yönetimlerin olduğu toplumlarda güvenlik, güvenliğin olduğu toplumlarda bolluk olur. Toplumların dönüşümünde güvenlik dairesi, adalet dairesiyle bütünleşir. Tarihin her döneminde adil yönetimler, toplumların en büyük hazinelerini oluştururlar. Türkler tarihleri boyunca, adaleti ekonomik, siyasal ve kültürel başarıların kaynağı olarak görürler. Ve Anadolu’dan üç kıtaya açılarak, İstanbul’u dünyanın en etkili kültür merkezlerinden biri haline getirirler.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bir ülkede barış ve güvenlik olmadan, hiçbir alanda zenginlik olmaz. Zenginlik her dönemde hem barış, hem savaş kaynağı olur. Amerika başta olmak üzere, zenginlikleriyle kibirlenen Batı’lı devletler, dünyanın kaynaklarını yağmalamada, birbirleriyle yarışıyorlar. Onların yağmalama yarışlarının yol açtığı savaşlar Bağdat’tan, Halep’ten Kudüs’e, bütün Müslüman dünyanın şehirlerini acılara boğarak, büyük yıkımların kaynağı oldular.

16 Mart 2024, 11:51

ORUÇ TUTMAYANLAR YALIN YAŞAMANIN GÜCÜNÜ KAVRAYAMAZLAR

Bu yazı daha önce 07.03.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Avrupa Rönesans’ı, İbrahim Peygamber sevgisinde birleşen, “Kutsal Kitap” sahibi üç büyük dinin, İspanya’da ve Türkistan’da doruk noktasına ulaşan, bilgi ve bilgelik hazinelerine dayanır. Garaudy’nin “Endülüs’te İslam” kitabında, ayrıntılı olarak ele aldığı gibi, Avrupa’da doğan bir peygamber olmadığı için, bilgelik adına ne varsa, hepsi Müslüman dünyadan alınır. Müslümanlar insanlık tarihinin ilk yazılı anayasası olan, Medine “Sözleşmesi”nin şemsiyesi altında, İslam’ın doğuş yıllarından, Osmanlı Devleti’nin son yıllarına kadar Ademoğulları olarak, farklı dinlerle yüzyıllarca barış içinde birlikte yaşarlar. Fransa’da başlayan pozitivist ve sekülerist hareketlerle, iki dünya birbirinden aşılmaz duvarlarla ayrılır. Bütün Batı dünyası, gözlerini Doğu’nun zengin ekonomik ve kültürel kaynaklarına diker.

*

İnsanlığın tarih boyunca özlemi çekilen, barış içinde savaşsız bir dünyanın gerçekleşmesi, Yirmi birinci yüzyılın, ikinci yarısına kalıyor. Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de, Yemen’de, Somali’de, Filistin’de, Sudan’da ve Ukrayna’da, Müslümanların “Üç Ayları” da, dünyadaki savaşların hızını kesmesine yetmiyor. Dünyanın her yanında, siyasal gücü ele geçirme yarışları, kanlı iç savaşlara dönüşerek, hiç ara vermeden devam ediyor. Değişik ülkelerdeki, siyasal güç kazanma savaşlarında, her gün bütün insanlar binlerce defa öldürülüyor. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere, devletler üstü uluslarası kuruluşların gücü, dehşet verici savaşları durdurmada yetersiz kalıyor. Kazananı olmayan saldırı savaşları, bir ülkede bitmeden, başka bir ülkede başlıyor.

*

Dünyadaki bütün savaşlar bencilliğin ve değersizliğin, yol açtığı inançsızlıktan kaynaklanıyor. Tüketimi durmadan artırmanın, en önemli değer olduğu dünyada, hiçbir güç savaşların önüne geçemiyor. Ramazan aylarında, iftarlarla, sahurlarla, teravihlerle ve hep birlikte kutlanan bayramlarla, değersizliğe meydan okunur. Bu yüzden orucun ilkeleri çerçevesinde, yapılan iyilikler sürekli özendirilir. Ve rahmet aylarında yardımlaşma ve dayanışma çalışmaları katlanarak artar. Bunun için dünyada her ay bir oruç ayı gibi yaşanırsa, üstesinden gelinmeyecek sorun kalmaz. Çünkü paylaşmanın özendirildiği toplumlarda, insanlar birbirleriyle alan el olmak için değil, veren el olmak için yarışırlar. Dünyada güç paylaşmadan doğar. Paylaşanlar birlikte kazanırlar, birlikte kazandırırlar.

*

Afrika’nın, Asya’nın ve Amerika’nın, bütün zenginliklerini yağmalayan Avrupa ülkelerinin, doyma bilmez açgözlülükleri yüzünden, Osmanlı yüzyıllarından sonraki yüzyıllar, savaş yüzyılları olurlar. Batılılar On dokuzuncu, Yirminci yüzyıl gibi, Yirmi birinci yüzyılı da, savaş yüzyılına dönüştürmeye çalışıyorlar. Müslümanlar oruç ayları gibi, bütün ayları barış aylarına dönüştürerek, aynı annenin ve aynı babanın çocukları arasındaki savaşları önlemeye çalışıyorlar. Savaş dünyasının barış dünyasına dönüşmesinde, İlk Peygamber’den Son Peygamber’e, bütün peygamberlere saygı göstermek büyük önem taşıyor. Bu yüzden dinleri, dilleri ve soyları yüzünden, insanları küçümsemeyen, yerel düşünen, küresel davranan aydınlara, tarihi yeniden yorumlama yolunda, büyük sorumluluklar düşüyor.

17 Mart 2024, 12:05

İFTAR SOFRASINI PAYLAŞMASINI BİLMEYENLER PAYLAŞMASINI BİLENLER TARFINDAN PAYLAŞILIRLAR

Müslüman ülkelerde her yılın, sonu bayram olan ayında oruç tutulur. Oruç ayında ekilenler, bayram gününde biçilir. Bu yüzden, Ramazan ayında yardımlaşma, dayanışma ve paylaşma doruk noktasına ulaşır. Rahmet ve bereket aylarında insanlar, her alandaki birikimlerini paylaşmaya büyük özen gösterirler. Bayram günlerinde kapılar, gönüller, sofralar bütün insanlara açılır. Bayramlarda karşılık beklemeden verenlere, verdiklerinin kat kat fazlası karşılıksız olarak verilir. Bayramla bütünleşen oruç günlerinde, iki kere iki dört değil, bin dört olur. Çünkü oruç ayında paylaşılanlar, üstsel bir hızla çoğalır, zenginleşir, yeni boyutlar kazanır. Oruç ayı bereket ayına dönüşür, rahmet ayına dönüşür. Oruç ayında gökyüzünün, rahmet ve bereket kapıları, sonuna kadar açılır.

*

Bahar aylarında yağmurların, toprakları bereketlendirdikleri gibi oruç ayları, ekonomik,siyasal, kültürel boyutlarıyla bütün hayatı bereketlendirirler. Bereket ayları paradan para kazanılan sanal ekonomiyi değil, ürün ve hizmet üretiminden para kazanılan, gerçek ekonomiyi canlandırırlar. Oruç ayında ekonomik hayat, insanların gözlerinden daha çok, karınlarını doyurmaya odaklanır. Bütün boyutlarıyla ekonomik hayat, oruç ayında diğer aylarda görülmeyen, bir büyüklüğe ulaşır. Şehirler kimseyi dışlamayan, geniş sofralara dönüşürler. Müslümanlar oruca ve oruçluya saygı gösterilen şehirleri, vatanları olarak görürler. Bunun için Müslümanlar, oruç tutulan her yerde, herkese açık iftar ve bayram sofraları düzenlemeye gayret ederler. Ve bir insanı doyuranlar, bütün insanları doyurmuş gibi, bir çocuğu sevindirenler, bütün çocukları sevindirmiş gibi ödüllendirildiğini bilirler.

*

Dünyanın her yanında Müslüman toplumlar, oruç ayında değerlerini korumaya, üretim güçlerini büyütmeye, veren eller olmaya büyük önem verirler. Müslümanlar Erdem Bayazıt’ın “Sürüp Gelen Çağlardan” şiirinde vurguladığı gibi, “Yeryüzü bana mesçit kılındı / Ant verdim toprak şahit tutuldu / Her sabah her öğle her akşam / İkindiyle yıkanarak yatsıyla donanarak / Seslerden bir sesle fırınlanıp / Sularla polatlanan benim” diyerek, günde beş vakit namazla silahlanırlar. Onlar yaşanan dünyayı, yaşanacak dünyanın arka bahçesi olarak görürler. Bunun için ömürleri boyunca, üreten eller olmanın, veren eller olmanın çoşkusunu duyarlar. Yirmi birinci yüzyılın başında,bütün ülkelerde açıkca görüldüğü gibi, savaş dünyasını barış dünyasına, el açan tüketen ülkeler değil, el açılan üreten ülkeler dönüştürüyorlar.

*

Müslümanlar tuttukları oruçlarıyla, yoksulluk başta olmak üzere, can yakıcı sorunların açgözlülükten kaynaklandığını, insanların karınları doyurmanın, gözlerini doyurmaktan çok daha hayati olduğunu, bütün dünyaya anlatıyorlar. Bu yüzden Müslüman dünya, her gün bayrammış gibi, üretmeye ve her öğün iftrmış gibi paylaşmaya büyük veriyor.Petrol denizinin üzerinde, yoksulluk çeken İslam dünyasını, yoksulluğun demir kafesinden, oruçmuş gibi tüketmesini, bayrammış gibi üretmesini bilenler çekip çıkarıyorlar. Üretilmeden tüketilmeyen dünyada, üreten ellerle, veren eller olunuyor. Üreten el olmanın coşkusunu duyanlar, veren el olmanın gücünü kavrıyorlar. Kazandırarak kazanmanın, paylaşarak büyümenin, zenginleştirici gücü, oruç günlerinde doruk noktasına çıkarılır. Dünya yoksullar gibi tüketmesini, zenginler gibi üretmesini bilenlerle dönüşür.

18 Mart 2024, 11:30

Demokrasilerde yönetimler kurşun atarak değil, oy atarak

Demokrasilerde yönetimler kurşun atarak değil, oy atarak değiştirilirler.Demokrasi insanların kafalarına vurulmadığı, kaldırdıkları ellerin sayıldığı, yönetim yönteminin adıdır. Değişmeyen, değiştirilemeyen başkanların elinde, demokratik yönetimler, otokratik yönetimlere dönüşürler.

18 Mart 2024, 12:09

TÜRKLERİN TARİHİNİN DÖNÜM NOKTASI ÇANAKKALE'DE ABDÜLHAMİT BARIŞI SONA ERER İTTİHATÇI SAVAŞI BAŞLAR

Tarihin ilk yüzyıllarından beri, barış dönemleri, savaş dönemlerinden çok daha kısa olmuştur. Her ülke, barış isteyen ülkenin, savaşa hazır olması gerektiğine inanmıştır. Barış savaşa verilen hazırlık arası olarak görülmüştür. Bunun için, dünyada barışın sonu geliyor, savaşın sonu gelmiyor. Büyük Osmanlı Devleti'ni parçalayan, üzerinden tam bir yüzyıl geçen, Birinci Dünya Savaşı, Avrupa'da beklenmeyen bir savaş değildir. Ancak yol açtığı yıkım, yok ettiği insan kaynakları, çok büyük olmuştur.Almanlar yenilgiyi kabul ettikleri için Osmalı yenilmiş kabul edilir.Ve İstanbul İngilizlerin eline düşer.

*

Sürekli geliştirilen savaş gemileri, tanklar, uzun menzilli toplar, makinalı tüfekler, yüzyıl önceki savaşta, geçmiş yüzyıllarda benzeri görülmeyen, büyük kan ve gözyaşı gölleri oluşturmuştur. Sultan Abdülhamid'in eşsiz bir diplomatik ustalıkla koruduğu, Avrupa ülkeleri arasındaki dengeler yitirilmiştir. Hicaz Demiryolu gibi, altyapı ve köklü eğitim yatırımları aksamıştır. Sultan'ın kırk yıllık barış ülkesi, savaş ülkesine dönüşmüştür. Büyük Osmanlı coğrafyası, ülkelere ayrılarak, Fransızlar, İngilizler, Yunanlılar tarafından işgal edilir.

*

Abdülhamid'i devlet yönetiminden uzaklaştıran İttihatçı'ların elinde, ülkenin mali yapısı çökmüştür. İttihatçı'lar Balkanlar'da, Kafkaslar'da ve Orta Doğu'da başarısızlığa uğramışlardır. Ülkede haksızlıklar, yolsuzluklar her yere yayılmıştır. Devletin güçsüz düştüğü bir dönemde, İttihatçı'ların oldubittisiyle, Osmanlı Devleti, Almanya'nın yanında savaşa sürüklenmiştir. İngiltere ve Fransa Çanakkale'de Almanya'yı durdurmuş, Osmanlı Devleti'ni parçalamış, kendileri de parçalanmışlardır.

*

“Abdülhamit Barışı”nı kavramadan, “Çanakkale Savaşı”nı kavramak mümkün değildir. Abdülhamid'i Anadolu insanının gündemine taşıyan Necip Fazıl'ın vurguladığı gibi: “Abdülhamid'i anlamak herşeyi anlamak olacaktır.” Çanakkale Savaşı, Malazgirt Savaşı gibi, Türklerin Anadolu'daki tarihlerinin Milat'larından biridir. Malazgirt'te Türkler İstanbul'a gelmek için, Çanakkale'de ise, İstanbul'u korumak ve İstanbul'da kalmak için savaşmışlardır.

*

Anadolu insanının tarihi, “Çanakkale Öncesi” ve “Çanakkale Sonrası” olmak üzere ikiye ayrılır. Çanakkale'den önceki yıllar, Abdülhamid'in barış yılları, sonraki yıllar İttihatçı'ların savaş yıllarıdır. Sultan'ın barış yıllarında devletin bütünlüğü korunmuş, hayatın her alanında köklü dönüşümlerin temelleri atılmış, uzun dönemli yenilenme süreci başlatılmıştır. Abdülhamid'i yönetimden uzaklaştıran İttihatçı'ların savaş yıllarında, "Büyük Osmanlı Ülkesi", kırk devlete bölünmüştür.

*

Tarihin her döneminde savaşlar yıkıcı, barışlar yapıcı olmuşlardır. Bunun için, Barış Sultanı Abdülhamit: “Savaş yalnız sınırlarda olmaz. Savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa, zafer tesadüfi, yenilgi kaderdir” demektedir. Savaş ülkeyi yangın yerine çevirirken, barış gül bahçesine çevirir.Savaşın yükünü millet taşır. Çanakkale düz kare dünyanın,sürekli barış merkezi olmalıdır.

*

Dünyada bir savaşı başlatma değil, bir barışı yaşatma önemlidir.

*

Barışın gücü, milletin gücüdür. Barış gücünü milletten alır.

*

Tarihin anası barıştır,başarısı çoğunluktan kaynaklanır.

19 Mart 2024, 12:36

YILIN HER AYINI ''ALTIN AY'' HER GECESİNİ ''ALTIN GECE'' BİLMEK

Japonya’dan Arjantin’e kadar, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, oruç tutanlar birbirlerini tanırlar, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olurlar. Onlar günde üç öğün yemeği, iki öğüne indirerek, yılda en az bir ay, gösterişten uzak, yalın yaşamanın, küresel örneğini verirler. Oruç tutanlar bedensel ve ruhsal güçlerini, güvence altına alırlar, sağlıklarını korurlar. Oruçlular her ülkede, üretici gücün kaynağını oluştururlar. Gökyüzünün rahmet kapılarını açan oruçla, toplumlar kültürel derinliklerine, ekonomik zenginliklerine, yeni alanlar açarlar. Müslüman toplumları, başka toplumlardan ayıran, özellklerin başında Ramazan ayı ve oruç gelir. Bereket ayında gökyüzünün rahmet kapıları, inananlara sonuna kadar açılır. Oruç tutanlar arasında yardımlaşma çalışmaları, yeni açılımlar kazanarak zenginleşir.

*

Yalınlığı kuşanma, yalın yaşama yolu olan oruçla, insanlar az yemesini çok vermesini, az uyumasını çok üretmesini, az konuşmasını çok düşünmesini öğrenirler. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, oruç tutanlar, hem düşünce, hem eylem, dünyalarını zenginleştirirler. Anadolu insanının bilgi ve bilgelik dünyasına, yeni boyutlar kazandıran Sezai Karakoç”un “Altın Gece” dediği, Ramazan ayının içine gizlenen, bin aydan daha değerli, bin aydan daha verimli “Kadir Gecesi”yle, inanan insanların dünyasındaki bütün kötümserlik, bütün karamsarlık bulutları dağıtılır. Oruç tutanlar hiçbir zaman, hiçbir yerde ümitsizliğe düşmezler. Onlar Allah’ın gücünün, üstünde güç olmadığını bilirler, Allah için, tuttukları orucun ödülünü yalnızca Allah’tan beklemeyi bilirler.

*

Hayatın canlılığının, kaderin bilinmezliğinden kaynaklandığı gibi, altın gecenin değeri bilinmezliğinden kaynaklanır. Ramazan ayının içinde taşıdığı Kadir Gecesi’nin, hangi gece olduğunun bilinmemesi, gecenin değerini birden bine yükseltir. Bunun için oruç tutan her insan, Ramazan ayındaki her geceyi Kadir Gecesi, yıldaki her ayı Ramazan ayı bilir ve bütün ömrünü doğru işler yapmaya adar. İnsanlar Allah’ı görmese de, Allah insanların yaptıkları doğrulukları ve yanlışlıkları görür. Bu yüzden inanan insanlar, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta, doğrulukların artmasına, yanlışlıkların azalmasına, katkıda bulunanların başında gelirler. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, iki dünya birbirinden ayrılmaz. Ve iki dünyada, yarar getirmeyen işlere ,hiçbir zaman yer verilmez.

*

İnsanlar Allah’ın kendilerini gördüğünü bilirlerse, hayatın hiçbir alanında, doğru yoldan ayrılmazlar. Her alanda birbirleriyle doğrulukta yarışanlar, Allah’ın yardımını yanlarında bulurlar, karşılarına çıkan bütün sorunların üstesinden gelirler, hepsini bir bir zorlanmadan çözerler. Onlar hayatın bütün alanlarında, Allah’ın verdiği zenginlikleri, kimsenin alamayacağına, vermediği zenginlikleri kimsenin veremeyeceğine inanırlar. Anadolu erenlerinin sürekli vurguladıkları gibi, insanlar doğruluk peşinde koşanlarsa, her zaman doğruluk bulurlar. İki dünyada kurtuluşun kapıları, doğruluk peşinde koşanlara açılır. Bu yüzden Kutsal Kitap’ların sözlerini özümseyenlerin, başta Son Peygamber olmak üzere, bütün peygamberlerin yolunu izleyenlerin elinde, savaş dünyası barış dünyasına dönüşür.

20 Mart 2024, 13:09

ÇATIŞMA DÜNYASI UZLAŞMA DÜNYASINA DÜNYADA BİR YOLCU GİBİ YAŞAMASINI BİLEN BİLGELERLE DÖNÜŞÜR

Her kitapta insanı çeken, düşünceyi ve duyguyu, denemeyle, günlükle, anıyla harmanlayan, hayatın içinde anlatımlardır. Kendi payıma söylemek gerekirse, deneme tadı taşıyan, gezi kitaplarını, sınırsız bir keyif alarak okurum. Bu tür kitaplarda, söz istenilse bile gereğinden fazla uzatılmaz. Bütünüyle gözden geçirilmiş, ''Hicaz''dan Endülüs''e, ''Zamanı Aşan Şehirler'' , "New York'tan Los Angeles'a Yeni Roma" kitaplarım, dünyada bir yolcu gibi yaşama, anlayışının sonucu ortaya çıktılar.

*

Erzurum İşletme Fakültesi'ndeki görevimi, Ankara SBF'ne aktarmanın ardından, seksenli yılların başında, Cidde'de Melik Abdülaziz Üniversitesi'nin, Mühendislik Fakültesi'ne öğretim üyesi olarak kabul edildim. ''Yedi Güzel Kurucu''su olan Mavera dergisinde ''Noktalamalar'' ve ''Karalama Defteri'' başlığı altında yazdığım yazılara, Cahit Zarifoğlu'nun ve Erdem Bayazıt'ın zorlamalarıyla, Hicaz bölgesinde bulunduğum yıllarda, hiç aksatmadan devam ettim.

*

Kızılcahamam Orman İşletmeleri'nde, 1986 yılında, Rasim ve Aleaddin Özdenören kardeşlerle birlikte, bir haftalığına ailecek Sait Zarifoğlu'nun misafiri olduk. Gece ve gündüz, hazırlamayı düşündüğünüz kitapları konuştuk. Aleaddin Özdenören, benim toplamayı düşündüğüm, yazılardan oluşacak kitaba, şiir kitabı için düşündüğünü, severek verebileceği ''Bulut Sardı Penceremi'' ismini önerdi. Ancak Özdenören''in, yolculuğu anlatan şiirsel ismi, kitaba isim değil, önsöze başlık oldu.

*

Asya'nın ve Avrupa''nın Hicaz'ı ve Endülüs'ü küresel bir üniversiteye dönüşen kare dünyanın, iki büyük kültür merkezidir. Hicaz Yunan'ın bilgi ve bilgelik birimini içselleştirerek,Avrupa'nın Endülüs'ünde büyük bir kültür ve sanat patlamasına yol açtı. Avrupa Endülüs''ün, kültür ve sanat birimini özümseyerek, Batı dünyasının bilimsel ve teknolojik dönüşümünü hazırladı. Artık dünyada, bilim ve teknoljinin vatanı yok. Oluşmakta olan kare dünyanın yeni fatihleri, bütün insanlığın birikimiyle, "Yeni Bir Rönesans"ın öncülüğünü yapanlar olacaktır.

*

Gezi kitapları, okuyanlara çok boyutlu düşünme yeteneği kazandırırlar. Gözlemlerle, izlenimlerle, anılarla, alıntılarla, gezi kitapları zenginleşir, bir canlı gibi, nefes alırlar, nefes verirler. Her kitap varlığını, kendisinden önce yazılan kitaplara borçludur. İnsanlığın düşünce ve eylem birikimi, geçmişten geleceğe bir nehir gibi akar. Bir yüzyıl, iki kere yaşanmaz. Yeni düşünce, yeni yüzyılda eski yüzyılın yaşaması değil, yeniden yazılması ve yeniden yorumlanmasıdır.

*

Düz kare dünyada, Hicaz''da ya da Endülüs''te olmak önemli değildir. Önemli olan önde olmaktır. Mekke, Kurtuba, Lefkoşe, Londra, Tanca, aynı mahallede yaşayan komşulardır. Yıkılan duvarlar, Asya ya da Avrupa baskısını kaldırdı, küresel hukuk ve değişmeyen etik baskısını getirdi. Doğu'suz Batı, Batı'sız Doğu olmaz. Bu bağlamda Necip Fazıl'ın vurguladığı gibi: ''Doğu''nun eksiği Batı''dadır, Batı''nın eksiği Doğu''dadır.

*

Küre dünyada Doğu ve Batı eksenindeki çatışmalar, kare dünyada kültür ve ekonomi arasındaki uyumsuzluğu giderme, dengeyi sağlama yarışına dönüşmüştür.

*

Kare dünyanın kültürünü derinleştirmeden, ekonomisini zenginleştirmek mümkün değildir.Kültüre yolculuk kutsala yolculuktur.

*

İnsanlığın kültürel ve ekonomik birikimi kutsal kitaplara düşülmüş bir dipnottur. Kutsal'ın güneşi hiçbir zaman batmaz.

21 Mart 2024, 12:05

GAZZE KUDÜS AĞLARKEN NE TEL AVİV GÜLER NE DE WASHINGTON GÜLER

Kutsal kültürde insanlar, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, yaptıkları en küçük iyilikleri gibi, en küçük kötülüklerinin de karşılıksız kalmayacağına inanırlar. Kudüs''te kutsal kültür ve tarih, Kudüs sevdalısı Nuri Pakdil’in deyişiyle, insanı adım adım izleyen, “Ak saçlı bir bilge''ye benzer. Kudüs’e gidenler melekler tarafından sürekli izlendiklerini, sürekli gözlendiklerini daha bir derinden kavrarlar. Kudüs’te insanların meleklerin, kapsama alanında olduklarının bilincine varılır.

*

Dünyadaki erdemli şehirlerin, erdemli yönetimlerin anası olan kutlu şehirler, bilginin ve bilgeliğin olduğu kadar, düşüncenin ve eylemin, asla batmayan güneşlerini oluştururlar. Onlar geçmiş yüzyıllarda, Avrupa’yı nasıl dönüştürdülerse, gelen yüzyılda Amerika’yı öyle dönüştürüyorlar. İnsanlığın bilgi ve bilgelik dünyasında Atina’nın güneşi batıyor, Kudüs’ün güneşi doğuyor. Kudüs’ün ışığını dünyaya, İstanbul taşıyor. Batı’ya Işık, geçmişte olduğu gibi Doğu’dan geliyor.

*

Dünyada kutlu şehirlerin öğrenicileri olanlar, seküler şehirlerin öğreticileri olurlar. Onlar dünyanın bütün şehirlerini, insanlık tarihinin derinliklerinde, uzun yürüyüşlere çıkarırlar. Doğu kutsal, Batı seküler kültürün anavatanı olma görevini yüklenir. Gerçeği aramada sınır tanımayan Roger Garaudy, kitaplarında Avrupa’da doğmuş hiçbir büyük dinin olmadığını önemle vurgular. Vahiy’le silahlanmayan Avrupalılar, bütün insanlığın kanını dökmede birbirleriyle yarışırlar.

*

Dünyanın bilgeleri Süleyman Peygamber’in şehiri, Kudüs’ün insanlığın bilgi ve bilgelik zenginliğine, yeni zenginlikler kazandırdığını bilirler. Sezai Karakoç Alınyazısı Saatı şiirinde, bütün insanlığın şehiri Kudüs’ü, “Altında bir krater saklayan” ve “Gökte yapılıp yere indirilen şehir” dizeleriyle anlatır.Gazze'de, Kudüs’te savaş olursa, Londra’da, Brüksel’de, Tel Aviv'de, Washington’da, Moskova’da barış olmaz."Bir göz ağlarken,bir göz gülmez."Dökülen kanlar yerde kalmazlar,kan dökenlerin kanları dökülür.

*

Batı’da kutsal kültür olarak neler varsa, hepsi Doğu’nun kutlu şehirlerinden ödünç alınır. Üç kutlu şehirden Mekke İlk Peygamber’in, Medine Son Peygamber'in, Kudüs İbrahim Peygamber'in başşehiri olma işlevini yüklenir. Uzaklık ve yakınlık farkının, ortadan kalktığı bir dünyada, büyük bir arayış içinde olan insanlığın, barış susuzluğunu Kudüs’te giderilir. Kudüs bütün peygamberlerden izler taşır, insanlığın ortak atalarının şehiri Kudüs’e, saygı gösterenlere saygı gösterilir.

22 Mart 2024, 11:45

DÜNYA İSRAİL’E PATLAMAYA HAZIR BOMBA GÖZÜYLE BAKIYOR

Ortadoğu çaydaki süte ve şekere benzer, dünyaya hem tat, hem renk kazandırır. Ancak “Büyük Haydut Devlet” Amerika'nın sınırsız desteğiyle, “Küçük Haydut Devlet” İsrail, barış coğrafyasını, savaş coğrafyasına dönüştürmede, elinden geleni arkasına bırakmıyor. Ortadoğu'da savaştan barışa giden yol, dağları olmayan düz bir yol özelliği göstermez. Bu yüzden Kudüs’te sürekli barış, tabandan tavana doğru elbirliğiyle, işbirliğiyle, güçbirliğiyle sağlanır.

*

Müslümanlık ve Hristiyanlık her soydan, her renkten insanın katılımına açık, küresel bir yapı gösterirken, anneye önem veren Yahudilik göstermez. Ülkelerin dünyadaki ağırlıkları, büyük nüfus ve üretim gücüne sahip olmalarından kaynaklanır. Dünyada Tevrat bir ırkın kutsal kitabı,Yahudilik Yakupoğulları'nın dini bilinir. Ortadoğu'nun kalbine, bir zehirli bir ok gibi saplanan İsrail’in, ordusu ne kadar güçlü olursa olsun, uluslararası sorunların çözümünde, önemli bir ağırlığı olmaz.

*

Yahudilerin milliyetçileri Siyonistler, mavi Nil ile yeşil Fırat arasında güçlü İsrail devletinin rüyası görürler. Ancak ikibin yılda, bütün dünyaya dağılmış Yahudilerin on beş milyonluk bir nufusa ulaşamamaları, Kıyamet''e kadar büyük devlet olmalarının söz konusu olamayacağını gösterir. Zaten İsrail Filistin topraklarındaki varlığını, Amerika'nın hibeleriyle sürdürüyor. Çünkü Amerika'da İsrail'den daha çok Yahudi yaşıyor. Siyonistlerin Kudüs'ü olma işlevini, New York' yükleniyor.

*

İsrail’in iç ve dış politikasını Yahudi geleneği değil, Yirminci Yüzyıl'ın en büyük, en bulaşıcı hastalığı olan ırkçılık belirliyor. Irkçılığın anası Siyonizm, Filistin topraklarını kan göllerine çeviriyor. Dünyanın en kanlı ırkçılık hareketlerinden başında gelen Siyonizm, Nazizm'i aratmayan dehşet verici kıyımlara, büyük yıkımlara imza atıyor. Yahudiler Nazilerin uyguladıkları soykırımın, çok daha büyüğünü Filistinliler'e uyguluyorlar. Ve son yüzyılın en dehşet verici ırkçılığını yapıyorlar.

*

Amerika’nın Irak’ı,Rusya’nın Ukrayna’yı, İsrail'in Filistin'i işgal girişimlerinde uğradıkları başarısızlıklar, silah güçlerle ülkeleri ele geçirme döneminin kapandığını gösteriyor. Ülkeleri güçlendirmede, büyük güç kaymaları yaşanıyor. Silahlı güçler, ülkelerin gelecekteki güvenceleri olmaktan çıkıyorlar. Siyasal sınırların koruyucu olma özelliklerini yitirdiği kare dünyada, pazarlarda yarışan silahsız ordular,sınırlarda savaşan silahlı ordulardan daha etkili oluyorlar.

23 Mart 2024, 12:13

ŞEHİRLERİ RANT AVCILARINDAN KORUYAMAYANLAR HAKSIZ HUKUKSUZ KAZANÇLARIN ÖNÜNE GEÇEMEZLER

Anadolu insanının kurduğu şehirlerin merkezinde, “iki m ve bir ç”den oluşan, mabet, mektep ve çarşı vardır. Dünyanın neresinde olursa olsun, her şehirin odak noktasında, söz konusu yapılar görülür. Sahanda pişirilmiş bir yumurtada, sarının çevresinde beyazın genişleyerek yayılması gibi, şehirler de konutlarla üçlü çekirdeğin çevresinde halka halka büyürler. Büyüme doğal sınırlarına ulaşınca, sahandaki ikinci yumurtaya benzer bir şekilde, başka bir yerleşim alanının sınırları başlar ve doğal büyüme devam eder.

*

Anadolu şehirlerinde, merkez ve çevre farkı yoktur. Her merkez bir çevredir, her çevre bir merkezdir. Şehirler merkeziyle ve çevresiyle, birbirini tamamlayan bir bütündür. Merkez ve çevre, birbiriyle iletişim ve etkileşim içinde, yumurtanın akı ve sarısı gibi, bir bütünün ayrılmaz iki parçasıdır. Buhara’dan Bursa’ya kadar, Türklerin elinde büyüyen ve gelişen şehirlerde, kentsel büyüme sürecinde büyük farklılıklar gözlenmez. Dünyanın her yanında şehirler, ekonomik gelişmenin lokomotifi olmuşlardır. Kentsel büyüme, ekonomik büyümeye, yeni boyutlar kazandırmıştır.

*

Dünyadaki bütün ülkelerde, şehirlerin merkezleri, çevrelerinden daha hızlı gelişir ve daha büyük değer kazanır. Tarihin her döneminde, şehirlerin merkezi kolay kazanç kaynağı olmuştur. Rant paylaşımının, risk paylaşımının önüne geçtiği toplumlarda, merkez ile çevre arasındaki uyum ve düzen altüst olur. Doyma bilmez, açgözlü rant avcılarının elinde, hayatı kolaylaştıran şehirler, hayatı zorlaştıran şehirlere dönüşürler. Şehirlerin rant avcıları, kazançlarını artırmak için, çevreyi merkeze dönüştürme yolunda, büyük yıkımlara gitmekten kaçınmazlar.

*

Dünyanın her yerinde, rant avcıları hem geçmişe, hem de geleceğe duyarsızdırlar, daha çok kazanmak için, bir elleriyle yaptıklarını, bir elleriyle yıkarlar. Rant avcılarının, doğal hayata başkaldıran, göklere isyan edercesine yükselen, çok katlı binaları, bütün insanlığa maliyetleri, beklenildiğinden çok daha büyük olacaktır. Konut yokluğunun bedelini toplumun bir kesimi, konut çokluğunun bedelini ise, toplumun bütün kesimleri öder. Çevre ile merkezin dengesini bozanlar, farkında olmadan, ekonomik dengeleri de, altüst ederler.

*

Şehirlerde merkez ve çevre arasındaki ilişkilerde, merkezlerin öncelikleri vardır, ancak ayrıcalıkları yoktur. Toplumsal denetim mekanizmalarıyla, merkezlerin önceliği ayrıcalığa dönüştürme güçleri dengelenmelidir. Şehirlerde çevrenin her istediğini, verecek kadar güçlü olan bir merkez, herkesin sahip olduğunu geri alacak kadar, büyük ve karşı konulmaz olur. Merkezle çevre arasındaki alışverişlerin düzenlenmesinde, en etkili merkez, en az merkez olan merkezdir. Çevreye saygı göstermeyen merkez, insana değil, ranta sevgi gösterir.

*

Şehirlerde merkez ve çevrenin sağlıklı bir biçimde, uyum ve dengeyi bozmadan büyümesi, kimsenin karşı çıkmadığı, kültürel, siyasal ve ekonomik bir süreçtir. Sorun, merkezlerde yoğunlaşan rantın, çevre ile merkez arasında, kimseyi haksızlık yapmadan, herkesin hakkının verecek altın bir oranda dağıtılmasıdır. Yaşanabilecek şehirler için, dünün çözümleri bugünün sorunlarıdır. Çevre ve merkez ilişkilerinin altüst olduğu şehirlerde, verimli olan yatırımlar, hızla verimsiz olan yatırımlara dönüşürler. Merkezlerde verimlilik verimsizliktir, verimsizlik verimliliktir.

*

Yeni dünyada rant peşinde koşanlar değil, risk peşinde koşanlar güçlüdür.

*

Bütün şehirlerde, ekonomik karlılıktan önce, toplumsal karlılık gelir.

*

Şehirde rant her şeydir diyenler, rant için her şeyi yaparlar.

24 Mart 2024, 11:40

ÖLÜMÜ HAYATTAN AYIRANLAR DÜNYAYI DEĞERSİZLEŞTİREREK ANLAMSIZLAŞTIRIRLAR

Savaşlarla bir bütün olan ölümle hayat, hayatla ölüm birbirinden ayrılıyor. Yaşanan dünyayla, yaşanacak dünya, arasındaki kapılar bir bir kapatılıyor. Ölümün anlamını yitirmesi, hayatı çekilmez bir yük haline getiriyor. İntihar gibi kazalar, ölüme cevap bulamayan, anlamsızlığın kurbanlarının sayılarını artırıyor. Değersizleşen hayatta, hem ölüm, hem doğum önemsizleşiyor.

*

Ölümler gibi, doğumlar da aile ortamından uzak, hastahane odalarında ya da cephelerde, tek başına karşılanıyor. Doğum gibi, ölüm de aile içinde büyükten küçüğe, hep birlikte karşılanmaz oluyor. Dünyanın özü ve özeti olan insanın, dünyaya gelişi, dünyadan gidişi, geniş bir aile halkası içinde hep birlikte yaşanmıyor. Acılar paylaşılarak azaltılmıyor, mutluluklar paylaşılmadan çoğaltılmıyor.

*

Anadolu’da herkesin hayattaki son günleri aile içinde, dualarla, hatimlerle, helalleşmelerle tamamlanması istenir. Bir hayattan başka bir hayata geçenin, yeni hayatına hazırlanması, evden çıkarılması, yıkanması, kefenlenmesi, namazının kılınması, toprağa verilmesi geniş bir dost halkası içinde gerçekleşir. Ölümlerin, doğumların hep birlikte karşılanması, hayatın her alanında vazgeçilmez bir yer tutar.

*

Ailelerde çocuklar hayatın daha anlamlı kılınmasında, kilometre taşlarını oluştururlar. İnsanlar yakınlarını yitirmeden, ölümün görünen hayattan, görünmeyen hayata geçiş olduğunun bilincine varamazlar. Yakınlarını yitirmeyenler, ölümün ölümsüzlük olduğunu görmede güçlük çekerler. Bilgeler Erdem Bayazıt gibi, hayatın “Toprağın üstünden çok / altındakilerle var olduğunu” bilirler.

*

Ölüm ve ölümden dönme söz konusu olduğunda, akıllara, bin dokuz yüz yetmişli yıllarda, Güney Amerika’da içindeki kırk beş yolcusuyla, And Dağları’nın tepesine düşen uçak gelir. Kazada yolculardan önemli bir kısmı, uçağın düştüğü yerde ölür. Kurtulan on altı kişi ise, ölen arkadaşlarının etlerini yiyerek, hayatta kalmayı başarırlar. Ve “ kımıl kımıl” gelen ölümü, duyarlar ve anlatırlar.

*

Kurtulan bir genç : “Dağda o kadar olağanüstülüğü bir arada gördükten ve Allah’ın dokunacak kadar yakınına geldikten sonra, “Kutsal Birleşme”nin bambaşka bir şey olduğunu anladım. Bana güç vermesi için durmadan Allah’a dua ediyor, beni eski halime döndürmemesi için yalvarıyorum. Şimdi hayatın sevgi, sevginin de elindekini komşuna vermek olduğunu öğrendim” diyor.

*

İnsanlar ellerine geçenleri biriktirme yolunda birbirleriyle yarışarak, toprağın “Ölüme aç”, hayatın “Ölüme muhtaç” olduğu unutuyorlar. Onlar “Biriktirmenin sınırsız”, “Hayatın sınırlı” olduğuna, inanmaya çalışıyorlar. Ölümü gözden uzaklaştırma derdine düşenler, mezarlıkları gözden uzaklaştırıyorlar. Ancak mezarların yok edilmesi, insanlara ölümü unutturmuyor.

25 Mart 2024, 11:56

''Y.B.FİKİR ÖDÜLÜ''ALAN TEKNOLOJİNİN ÖTESİ'NİN KAPI YAYINLARI ARASINDA GENİŞLETİLMİŞ YENİ BASKISI YAPILDI

Bu yazı daha önce 12.04.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Teknolojinin ekonomik ve kültürel hayatın, sürükleyici gücü haline geldiği bir dönemde, teknoloji ötesi bir toplumun oluşturulması, büyük bir önem kazanmıştır. Kısa zamanda katılımcı bir yönetimle, paylaşımcı bir ekonominin temelleri atılmalıdır. İnsanların temel ihtiyaçlarının karşılandığı, teknoloji ötesi bir toplumda, hiç kimse mutluluğunu, başkalarının mutsuzluğu üzerine inşa etmeyi düşünmez.

*

Sağlıklı bir kültürel doku, üretken bir ekonomik yapının temeli, toplumun bütün kesimlerini olumsuz etkileyen, tutum ve davranışlardan kaçınmak yanında, toplumun her kesiminde olumlu gelişmelere yol açan, tutum ve davranışlara dört elle sarılmaktır. Teknoloji ötesi toplum, katılımcı yönetim ve paylaşımcı ekonomiye dayanır. Yaşı ve işi ne olursa olsun, herkes hem öldüren hem yaşatan, teknolojiden nasıl yararlanılacağını öğrenmek zorundadır.

*

Dünyayı teknolojiden korumanın sırları, görünen dünyanın zenginliklerini ortaya çıkaran, bilimin gücünden daha çok, görünmeyen dünyanın ışığını taşıyan edebiyatın gücünde gizlidir. Edebiyatın değiştirici potasında, yoğrulmayan insanın elinde teknoloji, bütün dünyayı Hiroşima’ya benzetecek, atom bombasına dönüşür. Ancak hiçbir toplum teknolojiye ilgisiz kalamaz. Her toplum teknolojinin nasıl dizginleneceğini öğrenmelidir. İnsan teknoloji insan için değil, teknoloji insan için vardır.

*

Tarih içinde her toplumun ekonomik, siyasal ve kültürel değerlerine dayanan bir teknolojisi olmuştur. Teknolojiyi geliştiren kültür ve ekonominin kaynağında, her türlü iyilik ve kötülüğün tetikleyicisi insan vardır. İnsan teknolojinin düşünen aklı, teknoloji de insanın hem kurtarıcı hem de öldürücü silahıdır. Teknoloji altıncı baskısı Kapı Yayınları tarafından yapılan “Teknolojinin Ötesi” kitabımızda vurgulandığı gibi, iki yanı da keskin bir kılıçtır, olumlu ellerde hayat verir, olumsuz ellerde hayat alır.

*

Toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel değerleri, geliştirdikleri teknolojiye bütün boyutlarıyla yansır. Seküler Batı dünyasında, Goethe’nin Faust’u gibi, ölümsüzlüğü görünmeyen dünyada değil, görünen dünyada arayan insan, kazanmak istediği sınırsız güç karşılığında, ruhunu teknolojiye satmıştır. Kültürün denetiminden çıkan, ekonominin denetimine giren teknoloji, insanın bedeninden önce, ölmeyen ölümsüz ruhunu öldürmüştür.

*

Ruhunu teknolojiye satan insan, yeryüzünü Cennet'ten daha çok Cehennem'e çevirmiştir. Teknolojinin eli sıradan bir işi, insanın elinden daha hızlı yapmaktadır. Ancak hiçbir teknolojinin sıra dışı bir insanın, yaptığı işi yapması mümkün değildir. İnsanlığın teknolojik gücünün, kültürel gücünün kat kat üstüne çıkması, ölümsüzlüğe giden yolda insanlığı öldürmekle kalmadığı gibi, ölümsüz olan ruhların öldürülmesine yol açmıştır.

*

Sezai Karakoç’un “Ruhun Dirilişi” kitabında vurguladığı gibi: “Ruhun dirilişi, Cennetten bir yansıma, ruhun ölümü Cehennemden bir yansımadır.”

*

Teknoloji ötesi toplum, ruhun ölümsüzlüğünün bilincine varan toplumdur. Teknoloji bedenleri öldürür, insanların ruhları hiçbir zaman ölmez.

*

Her şeyi bilen, her şeyi yapan teknoloji, insanın aynası olan ruh hakkında, bir şey bilmiyor, bir şey yapmıyor.

26 Mart 2024, 11:48

DÜNYADAKİ BÜTÜN ÜLKELER AKILLARI HEM BAŞLARINDA HEM GÖNÜLLERİNDE OLAN BİLGE YÖNETİCİLER BEKLİYORLAR

Bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan terör eylemleri, bütün ülkeleri can evinden vuruyor. Müslüman ülkelerdeki ekonomik, siyasal, kültürel sorunların, kurşun atılan savaş alanlarından önce, oy atılan seçim sandıklarında çözülmesi, bütün dünya için can alıcı önem taşıyor. Demokrasisi ve ekonomisi gelişmemiş İslam dünyasıyla, üretimi ve yönetimi gelişmiş Batı dünyası arasında, uyumun ve dengenin sağlanmasında, en büyük görev Türkiye’ye düşüyor.

*

Türkiye kültürel derinliği, ekonomik zenginliği, demokratik yönetimiyle, Avrupa ile Asya arasında bir çevre ülke olmaktan daha çok, bir merkez ülke özelliği taşıyor. Demokratik kültürüyle, ekonomik yapısıyla Türkiye, Batı ile İslam dünyası arasındaki barışa öncülük yapıyor. Türkiye’de terör olursa, hem İslam, hem Batı dünyasında barış olmaz. Dünyadaki bütün krizler, terörden kaynaklanıyor. Suçsuz insanları hedef alan terörün önlenmesi, ortak sorunların başında yer alıyor.

*

Dünyanın her yanında dinine, ırkına, yaşına bakmadan, herkesin güvenliğini tehdit eden, kamu düzenini sarsan terörle savaşmada, her ülkeye önemli görevler düşüyor. İnsan hayatına hiç önem vermeyen, kamu düzenini altüst eden terör, dünyada büyük kırılmalara yol açıyor. Bunun için kamu düzeninin sağlanmasında, dönüştürücü sözün ustası, aklı hem başında, hem gönlünde olan bilgeler öncülük yapıyorlar. Onlar insanları “Adem Safiyyullah”ta buluşmaya çağıyorlar.

*

Akıllarıyla düşünen, gönülleriyle konuşan bilgeler, kutup yıldızına benzerler. Nasıl kutup yıldızı, sürekli Kuzey’i gösterirse, aydınlar da akıllarıyla kamunun, gönülleriyle toplumun yanında yer alarak,sürekli doğru olanı,yapılması gerekeni gösterirler. Çağlarından sorumlu bilgeler düşünceleriyle, eylemleriyle korku ve düşman üretmezler, insanlara ümit ve güven verirler, Terör eylemlerinin üstesinden, savunulmayanlar savunan, düşünülmeyenleri düşünen bilgelerle gelinir.

*

Hayatın özünü edebiyatın sözüne dönüştüren bilgeler, bilgeliği akıldan akıla olduğu kadar, gönülden gönüle kutlu bir emanet gibi, kuşaklardan kuşaklara taşırlar. Dönüştürücü sözün ustası bilgeler, insanların gönüllerinde gizli olanları, dillerinde açığa çıkarırlar. Onlar özü söze, sözü öze dönüştürerek, hayatı anlamlı ve yaşanır kılmasını bilirler. Ve tutumlarıyla, davranışlarıyla özgürlükler gibi, güvenliklerin de önemli olduğunu, sürekli vurgulamaktan usanmazlar.

27 Mart 2024, 01:03

ENDÜLÜS'SÜZ TÜRKİSTAN'SIZ AVRUPA OLMAZ AVRUPA ÜLKELERİ YENİ MÜSLÜMANLARI ARIYOR

Bu yazı daha önce 24.10.2023 tarihinde de yayımlanmıştı.

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan’ın konuk olduğu “Bir Güzel İnsan “ söyleşisi, Dr. Hasan Taşçı moderatörlüğünde edebiyatseverlerle buluştu. “Hicaz’dan Endülüs’e” kitabının konu edildiği programda Gürdoğan, Avrupa’nın İslam’a ihtiyacı olduğunu kaydederek “Avrupa Birliği ayakta kalmak istiyorsa Endülüs’teki, Kurtuba’daki tecrübeye dört elle sarılmalıdır” dedi. Esenler Belediyesi bünyesinde düzenlenen “Bir Güzel İnsan” söyleşisi, Dr. Hasan Taşçı moderatörlüğünde, Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan’ın katılımıyla Dr. Kadir Topbaş Kültür Sanat Merkezi’nde gerçekleşti. Programda, “Hicaz’dan Endülüs’e” kitabının ışığında medeniyet ve şehir kavramlarını ve bu kavramların günümüzdeki yansımaları ele alındı. Söyleşi sonunda Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan’ın, “Hicaz’dan Endülüs’e” kitabı katılımcılara hediye edildi. AVRUPA’NIN GELECEĞİ ENDÜLÜS’TEDİR Programda iki önemli mekân olan Hicaz ve Endülüs’ten söz eden Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan, Dr. Hasan Taşçı’nın “Zihin dünyamızda Hicaz ve Endülüs ne ifade ediyor?” sorusuna, “Hicaz ve Endülüs bizim kültürümüzde iki önemli bölgedir. Hicaz deyince aslında hepimizin doğduğu toprak kabul edeceğimiz Mekke ve Medine, Endülüs deyince de Granada ve Kurtuba büyük önem arz etmektedir. Ayrıca Endülüs’ten bahsedip de Roger Garaudy’den bahsetmemek mümkün değil elbette. İslam Endülüs’ten tekrardan Avrupa’ya gelecektir. Avrupa’nın geleceği ise Endülüs’tedir diyen bir Fransız düşünürdür” ifadelerini kullandı. “Hicaz’dan Endülüs’e” kitabında İslam dünyasının medeniyet merkezlerinden olan Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Bağdat, Buhara vb. şehirleri sıkça zikreden Gürdoğan, bu şehirleri görmenin insanların düşünce ve fikir dünyalarını değiştireceğini belirterek, “Bir medeniyetin gücünü görmek istiyorsak önce şehirlerine bakmak gerekir. İslam dünyasının gücünü görmek için bu şehirleri görmek önemlidir” sözlerini kaydetti. AVRUPA MÜSLÜMANLARI BEKLİYOR Dr. Hasan Taşçı’nın “Batının medeniyet değerlerinin bizlere yansımaları nelerdir?” sorusuna ise Prof. Dr. Gürdoğan şu şekilde yanıt verdi: “Bizim insanlarımızın bunlara çok kapılmadığını söylemek gerekir esasında. Batının toplumu birbirinden uzaklaştıran teknolojik gelişmelerinin yanında dostluğun, arkadaşlığın, ailenin öneminin farkında bizim insanımız. Bizler bu medeniyette ne olursa olsun iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemekle görevliyiz. Avrupa Birliği ayakta kalmak istiyorsa Endülüs’teki, Kurtuba’daki tecrübeye dört elle sarılmalıdır. Çünkü orada Müslümanlar 800 yıl Yahudilerin Müslümanları bir arada tutmasını başarmıştır. Avrupa’nın İslam’a ihtiyacı var. Avrupa tekrar Müslümanları bekliyor. Yeni Mevlanalar, Yeni Yunus'lar, Yeni Hacı Bayram'lar bekliyor. Avrupa'yı geçmişine götürecek olanlar aydınlarımız, yazarlarımız, sanatçılarımız, edebiyatçılarımız, girişimcilerimiz. Yeni dünyanın yeni fatihleri omuzlarında silah taşıyanlar değil, ellerinde kitap taşıyanlar olacaktır.

27 Mart 2024, 12:12

DÜNYA FİLİSTİN'DE UKRAYNA'DA YUNUS GİBİ KANT GİBİ SÜREKLİ SAVAŞ DEĞİL KALICI BARIŞ İSTİYOR

Büyük dinlerin ortaya çıktığı, insanlığın bilinen beş bin yıllık, birikimine dayanan kültürler, bir yanında savaşların, bir yanında barışların yer aldığı, dünya tarihini oluştururlar. Dünyayla yaşıt olan kültürler, birbirleriyle hem savaşıyorlar, hem yarışıyorlar. İnsanlık tarihinde savaşsız bir yüzyıl arayanlar bulamazlar. Yirmi birinci yüzyılda da savaşlar birbirini izliyor. Bütün ülkeleri şemsiyeleri altında toplayan, BM gibi küresel kuruluşlar da savaşları önleyemiyorlar.

*

Yaşanan yüzyılın en büyük sorunları arasında, sürekli savaş dünyasından, kesintisiz barış dünyasına geçme, çok büyük yer tutuyor. Geçiş sürecinin sancısız olmasında, üretim gücü büyük olan ülkeler başta olmak üzere, dünyadaki bütün ülkelere, önemli görevler düşüyor.İster büyük, ister küçük olsun her ülke, savaşların karşısında, barışların yanında olma sorumluluğu taşıyor. Sorumluluğunu yerine getirmeyenler, istemeden savaş isteyenlere destek oluyorlar.

*

Ülkelerde barışın temellerini, işleri savaş olan askerler değil, barış olan bilgeler atarlar. Bu yüzden Batı düşüncesinin temellerini atan Immanuel Kant’ın, “Sürekli Barış” denemesi, savaşsız bir dünyaya giden yolda, ana kilometre taşlarından biri olur. Dünyanın her yanında bütün ülkeler tarafından, Clausewitz’in “Topyekün Savaş” kuramına karşı, Kant’ın “Topyekün Barış” kuramının benimsenmesi, barış yolunda atılması gereken adımların en önünde gelir.

*

Barış dünyası, yönetenlere “vurana elsiz”, “sövene dilsiz” olmayı öneren, yönetilenlere savaşmaya değil, barışmaya geldiklerini söyleyen, Yeni Yunus’lar bekliyor. Görevleri iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek olan bilgeler, birbirleriyle savunulmaz olanı savunmada değil, savunulmayanı savunmada yarışırlar. Çağından sorumlu, bilgelikle silahlanan bilgeler, "Kötü barış, iyi savaş yoktur, barış her zaman, her yerde güzeldir" demesini bilirler.

*

Tarihe savaş yüzyıllarından önce, barış yüzyılları damgalarını vururlar. İnsanlığın geleceği sürekli savaşla değil, kesintisiz barışla güvence altına alınır. Gelecekte savaşların önüne, savaş kültüründen daha çok barış kültürüne, yeni açılımlar kazandıran bilgeler geçerler. Her dönemde bilgeler, barış kültürüne savaş kültüründen daha çok önem verirler. Dünyanın bütün ülkelerinde, savaşların üstesinden, barışın gizemli gücünü bilen, bilge yöneticilerle gelinir.

*

Bilgeler suçsuz bir insanı öldürenlerin, bütün insanları öldürdüklerini bilirler.

28 Mart 2024, 12:42

TÜRKİYE'Yİ SANAYİ TOPLUMUNA DÖNÜŞTÜREN ÖNDEN GİDEN AKINCILAR

İşletme ekonomisi eğitimi de alan,makine mühendisi olarak, altmışlı yılların sonunda, Planlama’da çalışmaya başladım. O yıllarda Planlama, Turgut Özal’ın öncülüğünde, ana kuruluşlarıyla sanayileşmeyi, devlet politikası haline getirerek, yeni bir yapılanmanın altyapısını oluşturuyordu. Anadolu’nun bin yıllık tarihine dayanan, yüzyılların içinde oluşan kültürüyle yoğrulan, dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen, “Planlama Okulu”nun öncüleri, Türkiye’nin ekonomisinde köklü bir dönüşümün akıncı güçleri oldular.

*

Türkiye’nin özel ve kamu kesiminde, pek çok kuruluşu büyütenler ve dünyaya açanlar arasında, Planlama çalışanları önemli yer tutarlar. Onlar şemsiyesi altında yer aldıkları yerel kuruluşları, dünya pazarlarına açılan küresel kuruluşlara dönüştürdüler. Dönüştürücü, yenilik yapmayı bilen, lider nitellikleri taşıyan yöneticiler, ürettikleri ürünlerle, verdikleri hizmetlerle, geliştirdikleri yeni yöntemlerle, Türkiye'ye kanat takıp uçurdular.

*

Planlama yerel düşünmesini, küresel davranmasını bilenlerle, paylaşımcı üretimi, katılımcı yönetimi bilenleri aynı çatı altında buluşturdu. Paris gözlemlerinden oluşan “Batı Notları”nı yazan Nuri Pakdil’le, “Gül Yetiştiren Adam” romanın yazarı Rasim Özdenören’le, aynı kuruluşta birlikte olma imkanı buldum. Ruşen Gezici, Yahya Oğuz, Kahraman Emmioğlu, Yusuf Özal, Temel Karamollaoğlu, Cevat Ayhan başta olmak üzere, değişik alanlarda mühendislik eğitimi alanlarla, aynı konularda çalıştım.

*

İster kültürel, ister ekonomik olsun, üretmenin coşkusunu duyanlar, hep birlikte Anadolu’nun ekonomik yapısını, kültürel dokusunun güçlendirmekle kalmadılar, dünya pazarlarına açtılar. Onlar bilgeliğe dönüşen bilgileriyle, her alanda Türkiye’yi dönüştürerek, hem üretimde, hem yönetimde İbn Arabi’nin, Mevlana’nın, Yunus Emre’nin temellerini attığı, Anadolu bilgeliğinin zenginleştiricileri oldular.

*

Anadolu’dan Avrupa’ya, Avrupa’dan Amerika’ya bakmasını bilen Özal’ın yönetiminde, Planlama yönlendiği, özendirdiği yatırım kararlarıyla, hem kamu kesiminde, hem özel kesimde köklü dönüşümlerin yolunu açtı. Planlama’da görev alanların, özverili çalışmalarıyla, Türkiye tarım toplumundan, sanayi toplumuna evrildi. Planlama’nın çok etkili olduğu yıllarda, Başbakanlık’taki ve Kavaklıdere’deki binalarında ışıklar, gece yarılarına kadar sönmezdi.

*

Adana’dan Ankara’ya, İzmir’den İstanbul’a, Anadolu’nun bütün şehirlerinde, ekonomik yapıyı ve kültürel dokuyu güçlendiren yatırımlar yapıldı. Dünyaya açılan, dünya pazarlarında yer alan Anadolu kuruluşları, kurulmalarını ve büyümelerini, Planlama’nın güçlü dönemlerine borçlular. Onlar İtalya’nın, Fransa’nın, Almanya’nın ürettikleri ürünlerden, geri kalmayan üretimleriyle, ithalatçı Türkiye’yi ihracatçı Türkiye’ye dönüştürdüler.

*

Türkiye başta olmak üzere, Avrupa’nın ve Amerika’nın değişik üniversitelerinde, mühendislik eğitimi alanlarının, önde gelenleri Planlama’da buluştular. Onların destekledikleri yerel ve küresel sanayi kuruluşları, peşlerinden sürükledikleri yan sanayilerle Bursa, İtalya’nın Torino’su, Amerika’nın Detroit’i oldu. Bursa’yı Antep’ten Adapazarı’na, İzmir’den İzmit’e çok sayıda Anadolu şehiri izledi.Türkiye iki kıta arasında köprü değil, merkez ülke oldu.

29 Mart 2024, 12:18

TÜRKLER SEMERKANT'TAN SARAYBOSNA'YA UZANAN YOLCULUKLARINDA KİMLİKLERİNİ HANEFİ'LİKLE KORURLAR

Dünyaya bütüncü gözle bakan, insanlık tarihini bütün olarak düşünen bilgeler, iki dünya çatışmasının Kıyamet’e kadar devam edeceğinden kuşku duymazlar. Onlar doğdukları ülkeler kadar, saygı gördükleri ülkelere önem verirler. Ve bulundukları ülkelerin bilgi ve bilgelik dünyalarına canlılık kazandırırlar. Onların arasında Muhammed Hamidullah, Anadolu düşünce tarihinde önemli bir yer tutar.

*

Hindistan’da üniversite, Almanya’da ve Fransa’da doktora çalışmalarını tamamlayan Hamidullah Hoca, kalıcı çalışmalarıyla, Kıyamet’e kadar defteri kapanmayanların arasına katılır. O ömrünü öğrenmeye ve öğretmeye adar, arkasında önde gelen dünya dillerine çevrilen, dünyanın bütün üniversitelerinde yararlanılan, hazine değerinde eserler bırakır. Ve yüzlerce öğretim üyesi yetiştirir.

*

Hamidullah Hoca’nın zengin birikiminden yararlananlar arasında, Yusuf Ziya Kavakçı, İhsan Süreyya Sırma, Şerafeddin Gölçük, Erzurum’da üniversite çatısı altında buluşurlar. Onun sonradan kitaplaşan, doktora derslerini Üniversite’nin değişik fakültelerindeki öğrencilerle birlikte, öğretim üyeleri büyük bir ilgi gösterirler. Belirli konu çerçevesinde yapılan her konuşma,olumlu tartışmalara ve çalışmalara yol açar.

*

Hamidullah Hoca Erzurum’da iki dönem İslami İlimler Fakültesi’inde misafir öğretim üyesi olarak bulunur. Derslerinde bazan Arapça, bazan Fransızca, bazan İngilizce konuşur, bir öğretim üyesi de Tükçe’ye çevirir. Bir üniversite öğretim üyesinin, bütün Müslümanların ana dilleri olan Arapça yanında, bir iki Batı dili bilmelerinin önemini, konuştuğu dillerle vurgular. Ve çeviride eksik gördüğü kısımları düzeltecek kadar Türkçe de bilir.

*

Hamidullah Hoca’nın doktora çalışması olarak hazırladığı “İslam’da Devlet İdaresi” kitabında, İslam’ın iki ana kaynağı ışığında, Devletin Yönetimi’ne ve Uluslararası Hukuk’a ilişkin her dönemde tartışılan sorunlara çözüm aranır. Savaşta sınır tanımayan, büyük soykırımlar yapan Avrupa ülkelerini uyarır. Ve savaşın da, ülkeler arasındaki ilişkilerin de, çiğnenmemesi gereken hukuku olduğunu ayrıntılı olarak ortaya koyar.

*

Hamidullah Hoca, İslam’da Jüstinyen’nin bin yılık bir birikimden düzenlediği Roma Hukuku’nda nikaha, köleliğe dönük, genel ahlaka aykırı, bugün zalimce görülen hükümlerin kesinlikle olmadığını, kaynaklarıyla gözler önüne serer. Genel ahlaki ilkelere uygunluk yönünden, hiçbir hukuk, Müslümanların Kur’an’la, Sünnet’le ana referans çerçevesi belirlenen hukuyla, yarışamayacağın yaptığı çalışmalarla anlatır.

*

Türk Dünyası’da üretimin ve yönetimin temellerini oluşturan, Hanife’liğin kurucusu Ebu Hanife’yi, “İmam-ı Azam ve Eseri” kitabında, mezhep öncüleri Malik’ten, Şafi’den, Hanbel’den, Caferi Sadık’tan yararlandığını anlatır. O Hanefiliğe bütün mezheplerin toplamı olarak bakar. Yahya Kemal Hanefiliği, Türklerin kimliğinin ayrılmaz bir parçası olarak görür. Semarkant’tan Saraybosna’ya uzanan büyük yolculuklarında, Türkler kimliklerini Hanefi’likle korurlar.

30 Mart 2024, 12:53

DÜNYA TUR DAĞI'NDA MUSA İLE GÖKYÜZÜNDE İSA İLE OLAN YENİ YUNUS'LARLA YAŞANIR KILINIR

İlk Müslümanlar Kafkaslar’a, İran’a, Maveraünnehir’e, İspanya’ya aynı yıllarda ayak basarlar. Anadolu’nun Müslümanlaşmasında en önemli adım, Malazgirt Savaşından sonra atılır. Malazgirt’le Anadolu’nun, Balkan’ların, Kafkas’ların, Kuzey dünyasının kapıları Türklere açılır. Ruslar İstanbul’un Türklere geçtiği yıllara kadar, Moskova’nın dışına çıkmazlar, Moskova çevresinde yaşarlar.

*

İki Türk Devleti arasındaki Ankara Savaşı, Doğu Roma’nın ömrünü yarım yüzyıl uzatır. Ardından Timur’un Altınordu Devleti’yle savaşı gelir. İkinci Roma İstanbul’da Türklerin, yönetimi ele almalarından sonra, Moskova Üçüncü Roma olmaya özenir. Ruslar İki Roma yıkıldı, Üçüncü Roma Moskova olacak, Dördüncü Roma olmayacak derler. Ancak Yeni Moskova da uzun ömürlü olmaz.

*

Puşkin Erzurum’a yaptığı bir yolculukta, izlenimlerini anlatırken, Kafkas’ların konuşmayı öğrenmeden önce, silah kullanmayı öğrenen, korku bilmeyen cesur insanlarına geniş yer verir. Kafkasyalı Müslümanlar, geçmiş yüzyıllarda olduğu gibi, Mohaçkale’den Ufa’ya, Ufa’dan Kazan’a, Kazan’dan Moskova’ya doğru uzun bir yolculuğa çıkmanın hazırlığını yapıyorlar.

*

Devletlerden daha çok medeniyetlerin savaştığı dünyada, insanlar yetmiş iki millete bir gözle bakan, Tur Dağı’ında Musa ile, Gökyüzü’nde İsa ile olan, Yeni Yunus'ları bekliyorlar. Peşpeşe gelen iki dünya savaşı, Avrupa’nın yakılmasına, yıkılmasına yol açtı. Üçüncü dünya savaşı olursa,hem Avrupa, hem Amerika, hem Asya yakılır, yıkılır. Bütün şehirler birer Hiroşima'ya dönerler.

*

Erzurum İstanbul’dan daha çok Batum'a, Tiflis'e, Erivan'a Bakü'ye, Semerkant’a, Buhara’ya dönüktür. Anadolu Büyük Türkistan’a Erzurum’dan açılır. Erzurum’dan Kafkas ve Türk Ülkelerine gitmek, Balkan Ülkelerine gitmekten daha kolaydır. Bu yüzden Erzurum üniversiteleriyle, kültürel kurumlarıyla, ekonomik kuruluşlarıyla, bölge merkezi olma yolunda ilerliyor.

*

Cemal Süreya “Biz Batı‘dan ilk rövanşımızı şiirde alacağız”, diyordu. Batı’dan rövanşımızı şiirde çoktan aldık. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu gibi, yüzyıllar sonrasına kalacak şairlerimiz var. Şairler yanında Mühendis’lerimiz, İktisatçı’larımız, Sosyolog’larımız da var. Onlar Zarifoğlu gibi : ”Sen artık şarapnel gibi yağmalısım / Düşmanı güzelce vurmalısın” diyorlar.

*

Dünyada hem gönüller, hem ülkeler ordularla değil, şairlerle kazanılır. Paul Valery şairleri, gelecekten haber veren kahinlere benzetir. Şairler insanlığın geleceğe dönük düşünce ve eylem dünyasına, paha biçilmez katkılarda bulunurlar. Seküler kültürü dönüştürecek, önden giden akıncıların yollarını açarlar. Her dönemde şairler, yeni oluşumların kutup yıldızları olurlar.

31 Mart 2024, 12:12

DEMOKRASİLERİN GÜCÜ YANLIŞTA BİRLEŞMEYEN ÇOĞUNLUĞA DAYANMALARINDAN KAYNAKLANIR

Dünyadaki ülkelerinin yönetimlerinde, köklü bir eksen kayması yaşanırken, demokratik ülkelerle otokratik ülkeler arasında, ayrışma ve çatışma büyüyor.

*

Kare dünyanın bütün ülkeleri gibi, Türk ve İslam dünyasındaki ülkeler de, üretimde ve yönetimde, iyileşmenin ve gelişmenin yollarını arıyorlar. Darbelerle dolu demokrasisinde, Türkiye’nin yönetim kültürünü, zenginleştirmesi hayati önem taşıyor. Yeni gelişmelerle demokratik kültürlerini, geliştirmeyen ülkeler küme düşerler.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, demokratik kültürü zenginleştirmenin yolu, dolaylı temsili demokrasiden daha çok doğrudan katılımcı demokrasiye önem vermekten geçer. Demokratik ülkelerde katılımcı yönetim olmadan, paylaşımcı üretim olmaz. Telefon ekranı kadar küçülen dünyada, paylaşım ve katılım, dönüştürücü bir işlev yüklenir.

*

Gizliliğin olmadığı kare dünyada, açıklık içinde sürekli yenilenmeye dayanan, paylaşımcı üretimin, katılımcı yönetimin gücü katlanarak artıyor. Artık üretimin ve yönetimin sorunlarının, daha çok paylaşımla, daha çok katılımla çözülmesinin öneminden kimse kuşku duymuyor. Her ülkede daha çok paylaşım, daha çok katılım deniliyor.

*

Ülkelerin demokratik ve otokratik ülkeler olmak üzere, ikiye bölündüğü kare dünyada, iki kesim arasında çatışma hem cephelerde, hem pazarlarda devam ediyor. Bunun için demokratik yönetimlerin geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi, bütün ülkelerin gündeminde önemli yer tutuyor. Demokratik ülkelerin gücü, her alanda açıkça görülür.

*

İster Doğu’da, ister Batı’da dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ülkelerde demokratik yönetimin temelini, çoğunluğun görüşü oluştur. Aynı annenin, aynı babanın çocukları olan insanların çoğunluğu, doğruyu yanlıştan ayırmasını bilir, hiçbir zaman yanlışta birleşmez. Yönetimde, çoğunluğa uyanlar zarar görmezler.

*

Hayatın bütün alanlarında, çoğunluğun ortak aklını oluşturan sağduyu yolunda, doğru değişmez. Bu yüzden çoğunluk, doğruyu yanlıştan ayırmada zorlanmaz. Anadolu’da azınlığa değil, çoğunluğa uymaya önem verilir. İnsanlığın ortak aklından yararlanarak, ortak akla katkıda bulunanlar, hem üretimi, hem yönetimi zenginleştirirler.

*

Dünyada seçmenler arasında ayrım gözeten, “Atina Demokrasisi”nden daha çok ayrım gözetmeyen, “Medine Demokrasi”si önem kazanıyor. Yönetilenlerle yönetenler arasındaki ilişkiler söz konusu olduğunda, akıllara Rousseau’nun “Toplumsal Sözleşme”sinden önce, Son Peygamber’in öncülüğünde yapılan “Medine Sözleşmesi” gelir.

*

Dünyanın her ülkesinde, demokratik yönetimlerin temelini, “Herkesin dini kendinedir, kimse kimsenin dinini değiştirmeye zorlayamaz” ilkesi oluşturur.