Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Nisan 2024

31 yazı

1 Nisan 2024, 13:07

DÜNYADA KÜLTÜREL VE EKONOMİK YOKSULLUĞA UZUN SOLUKLU SAVAŞ EDEBİYATÇILARLA AÇILIR

Bu yazı daha önce 25.05.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Anadolu insanı Yirminci yüzyılda, tarihinde benzeri olmayan bir fırtınalı dönemden geçmiştir. Cumhuriyet döneminde yönetilen kesimden daha çok,yöneten kesimin baskısıyla, Anadolu’da büyük bir başkalaşım yaşanmıştır. Anadolu insanının yüzyıllar içinde oluşan iki dünyalı değerleri bir kenara atılarak, Batı’nın bir dünyalı değerleri benimsetilmeye çalışılmıştır. Toplum büyük bir boşluğa düşme duygusuna kapılmıştır.

*

Kültürsüzlüğe, değersizliğe en önemlisi haksızlığa, karşı çıkmak aydınların görevidir, edebiyatçıların işidir. Bütün dünyada, haksızlığa karşı çıkanların başında, edebiyatçılar gelir. Edebiyatçılar için, bir insanın haksızlığa uğraması, bütün insanlığın haksızlığa uğramasıdır. Edebiyat bütün insanlığa seslenir, edebiyatçıların sesi bütün insanlığın sesidir. Onlar seslerini, kitaplarla, dergilerle, gazetelerle, televizyon kanallarıyla duyururlar.

*

Edebiyatçılar bütün aydınları, insanların dertleriyle dertlenmeye, haksızlığa uğrayan insanlarla el ele vermeye, insanları kutsal değerlere saygı göstermeye çağırırlar. Edebiyatçı yoluna çağır- dığı kutsal değerleriyle, edebiyatı ölümsüzleştirir. Hayat gibi, edebiyat da kutsal değerlerin yolunda olmaktır. Kutsal değerleri olmayanların, kalıcı edebiyatları olmaz. Dünyada bir edebiyat, ne kadar kutsal değerlerle yoğurulmuşsa, o kadar kalıcı edebiyat olma niteliği kazanır.

*

Türkiye’de edebiyat dergileri, kutsal değerlerle bağları koparılan Anadolu insanının, yeniden bin yıllık tarihiyle, bin yıllık edebiyatıyla, yeni ve sağlam köprüler kurmak amacıyla, bir araya gelen edebiyatçıların oluşturdukları ortamlar olmuştur. Bu yüzden, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu,Nurettin Topçu’nun Hareket, Sezai Karakoç’un Diriliş, Nuri Pakdil’in Edebiyat,çok kuruculu Mavera dergilerinin, çevrelerinde toplanan edebiyatçılar, Türkiye’nin Yirminci yüzyılana damgalarını vurmuşlardır.

*

Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi, edebiyat dergilerinin tarihidir.Onların kurucuları ve yazarları, Türkiye’nin Cumhuriyet tarihinde dönüştürücü bir işlev yüklenmişlerdir. Onlar dönemlerinde, ülkelerin edebiyatçılarla yoksullaştırıldıklarına, edebiyatçılarla zenginleştirildiklerine şahit olmuşlardır. Bunun için, edebiyat alanlarındaki eserleri yanında, Ekonomi, Yönetim, Tarih, Sosyoloji gibi, alanlarda da sorgulayıcı çalışmalar yapmışlardır.

*

Öncü edebiyatçılar eleştirel görüşlerini de, gazetelerde köşe yazarlığı yaparak, ortaya koymuşlardır.Onlar edebiyatın bütün alanların yanında, teknolojinin toplumsal etkilerinden, çevre sorunlarına kadar, her konuya yer vermişlerdir. Edebiyatı medeniyet için, hayatı iman için bilenler,düşüncenin ve eylemin kaynağını, kutsal kültürde aramışlardır. Edebiyatçıların serptikleri tohumlar, devletin çorak topraklarından önce, milletin bereketli topraklarında filizlenirler.

*

Edebiyatçılar oyları her zaman, yönetenlerden daha çok, yönetilenlerden yana olur.

*

Edebiyatçıların görevi,ortak aklı zenginleştirerek, devlet aklına katkıda bulunmaktır.

*

Dünyada toplumların ortak akılları, hiçbir zaman kötülükte birleşmez.

2 Nisan 2024, 12:10

BİR ÜLKEDE FRANSIZLAR GİBİ TÜKETME ALMANLAR GİBİ ÜRETMENİN GÜVENCESİ DEĞİLDİR

Tüketim kültürünün önde gelen misyonerleri, ülkelerin tüketimlerin artırmadan, üretimlerini artıramayacaklarını söylüyorlar. Bu yüzden dünyada pek çok ülke, üretimi artırmaktan daha çok tüketimi artırmanın peşinde koşuyor. Türkiye başta olmak üzere, ülkeler Batılı’lar tüketmeyenler, Batılı’lar gibi üretmezler diye düşünüyorlar. Ve üretimde değil, tüketimde devrim yapıyorlar. Fransızlar gibi tükenlerin, Almanlar gibi üreteceklerini düşünüyorlar.

*

Anadolu’da Batılı’laşmış insanlar denilince, akıllara İslam’ın değerlerinden uzaklaşan, Batı’nın değerlerine dört elle sarılan insanlar akla gelir. Son iki yüzyıl boyunca, dünyanın her yanında, Batı’lıların tüketim değerlerini benimsemeyenlerin, üretim yöntemlerini benimseyemezler denildi. Ancak dünyanın hiçbir yanında, Batılı’lar gibi tüketenlerin, Batılılar gibi ürettikleri görülmez.Yönetenler üretmediklerini, tüketmede birbirleriyle yarışırlar.

*

Zamanla insan, insanla zaman değişir. Düşünce ve eylem tarihinde, çoğu kere insanlara zaman size uymazsa, siz zamana uyun denilir. Ancak tarihin her döneminde, ister Doğu’da, ister Batı’da olsun bilgeler, ya insan ya zaman demeden, hem insan, hem zaman diyerek yaşadıkları ülkede, “Yitirilen Cennet”e giden yolları açmaya çalışırlar. Onlar zamana uymaya çalışanlar gibi, kuralsızlığı kurala dönüştürmeye çalışmazlar.

*

Dünyada bütün insanların, karşıya oldukları sorunların başında, zamana uyma adına durmadan, gerekli gereksiz tüketim artırma peşinde koşma gelir. Sürekli tüketimi artırmaya çalışanlar, ekonomik, siyasal, kültürel hayatı kolaylaştırmazlar zorlaştırırlar, yaşanılmaz hale getirirler. Üretimi artırma adına sürdürülen tüketim yarışı,sınırı aşınca doğal kaynakları, yağmalama savaşına dönüşür.

*

Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, insanlar tüketimlerini ne kadar artırırlarsa, o kadar mutlu olurlar deniliyor. “Her tüketim mutluluk getirir” gibi, hiç düşünülmeden kabul edilen doğrular oluşuyor. Söz konusu değişmeyen doğrular, hayatın her alanının ana dinamiklerini başında gelirler.Alınlarının terlerinin, gözlerinin nurlarının, ellerinin emeklerinin karşılığından dah fazlasını tüketenler dünyayı yoksullaştırırlar.

*

İnsanların çevreleri sürekli değişiyor, pazarlar durmadan hiç bilinmeyen, hiç görümeyen, yeni tüketim ürünleriyle dolup taşıyor. İnsanlar gözleri kamaştıran yeni ürünler karşısında şaşırarak, üretici güçleriyle birlikte, yönlerini yitiriyorlar. Toplumların tüketici güçleri artarken, üretici güçleri azalıyor. Ve ülkelerde toplum kesimleri arasında, büyük gelir dengesizlikleri ortaya çıkıyor.Her alanda savurganlık dehşet verici sınırlara ulaşıyor.

*

Dünya dün olduğu gibi, bugün de kültürden ekonomiye, her alanda, Habil’in çocuklarıyla, Kabil’in çocuklarının Kıyamet’e kadar devam edecek çatışmasına sahne oluyor. Sonu gelmeyen çatışmada, birbirleriyle iyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede yarışan Habil’in izleyicilerine büyük görevler düşüyor. Onlar sorumluluklarını yerine getirmezlerse, Cennet’e dönüşmesi beklenen dünya, Kabil'in çocuklarının ellerinde Cehennem’e dönüşür.

3 Nisan 2024, 11:44

DEĞERSİZ İNSANLARIN DEĞERSİZ YÖNETİMLERİ DEĞERSİZ YÖNETİMLERİN DEĞERSİZ PARALARI OLUR

Paraya değer kazandıramayanlar, hayata anlam kazandıramazlar. Gelirleri giderlerini karşılamayan savurgan ve sorumsuz yönetimler, altına bakır karıştırarak, parayı çoğaltırlar, değerini düşürürler. Altın para bırakılarak, değeri olmayan kağıt paraya geçilmesiyle, otokratik yönetimlerin işleri kolaylaştırılır. Onlar istedikleri zaman, istedikleri kadar kağıt parayı çoğaltırlar.

*

Üretime dayanmayan, dolaşımdaki para ne kadar artarsa, ürünlerin ve hizmetlerin fiyatları o kadar artar, hayat o kadar zorlaşır. Sağlam yönetim olmadan sağlam para, sağlam para olmadan sağlam ekonomi olmaz. Ülkelerde yönetimler, kağıt parayı istedikleri zaman istedikleri kadar çoğaltırken, altın parayı istedikleri zaman, istedikleri kadar çoğaltamazlar.

*

Paranın değeri dolaşımda bulunan para hacmiyle, pazardaki ürünlerin toplam değerine dayanır. Yönetimler dolaşımda bulunan para hacmini artırarak, paranın değerini düşürürler. Yoksul kesimden, zengin kesime, haksız kazanç aktarırlar. Dolaşımdaki paranın değeri, satışa sunulan hizmetlerin ve ürünlerin değerinin toplamına eşitse, fiyatlar zaman içinde büyük değişiklik göstermezler.

*

Ekonomideki paranın hacmi, karşılıksız olarak büyütülürse, üretilen ürünler ve hizmetler, para hacmiyle aynı oranda artmadığından, fiyatlar yükselir. Kağıt para sisteminin zayıflığı, üzerindeki değerin değiştirilebilmesinin kolaylığından kaynaklanır. Gelirleri giderlerini karşılamayan yönetimler,kağıt paranın değerini düşürürler.Altına ayarlı paranın gücü değerinin değiştirilmemesinden gelir.

*

Yönetimlerin ilkesiz harcamalarını sınırlamak, haksız kazançlarını önlemede altın para önemini koruyor. Güney Latin Amerika’da, Doğu Avrupa’da yaşanan ekonomik krizlerin önüne geçmede, paranın değerinin korunması büyük önem taşıyor. Dünyadan hiç eksik olmayan bunalımların önüne geçmede, sağlam paradan önce, sağlam insan taşır. Sağlam yönetimlerin, ekonomileri, paraları sağlam olur.

*

Gresham yasasında: “Pazara değerleri birbirinden ayrı iki para sürülürse, kötü paranın iyi parayı pazardan kovacağı” savunulur. Benzer görüşler Gazali’nin İhya’sında daha ayrıntılı olarak ele alınır. İnsanlar değerli paraları biriktirirler, değersiz paraları harcarlar. Dolaşımda iyi paralardan daha çok kötü paralar kalırlar. Hayatın her alanında, kötüler iyileri pazardan kovarlar.

*

Sağlam para, sağlam ekonomi, sağlam yönetimlere, sağlam insanlara dayanır. İnsanlar kendileri için istediklerini bütün insanlar için de istemezlerse, para altın da olsa, ekonomik bunalımların üstesinden gelinmez. Sağlam paraların, zayıf paraları pazardan kovmaları gibi, kötü insanlar iyi insanları pazarlardan kovarlar. Bu yüzden paranın değerinin korunması, her dönemde hayati önem taşır.

4 Nisan 2024, 13:08

PAYLAŞMA AYI OLAN ORUÇ AYINDA İKİ DÜNYA ALTIN ORANDA HARMANLANIR

Ağaçların yazın meyva vermek için, kışın hazırlanmaları gibi, her yılda on bir ay hazırlanan Ramazan ayı, İslam dünyasına barış getirmek için gelir. Orucu bütün insanlığa huzur getirecek, ''Mekke''den bir muştu'' ve ''Medine'den koşan bir haberci'' olarak gören Nuri Pakdil, Ramazan ayına ''Oruç ayı'' ve Ramazan bayramına da ''Oruç bayramı'' denilmesini önerir. Çünkü Ramazan ayında, bütün dünya oruca ayarlanır, oruçla silahlanır.

*

İslam medeniyeti, seküler Batı medeniyeti gibi, peygamberlerin haber verdiği öteki dünyayı yok sayan, tek dünya medeniyeti değildir. Nasıl hayatın varlığı, ölümün varlığına bağlıysa, dünyanın varlığı da, öteki dünyanın varlığına bağlıdır. Dünya deyince akla öteki dünyanın gelmesi gibi, öteki dünya deyince de, akla dünya gelir. Öteki dünya olmasaydı, dünya da olmazdı. Öteki dünya, hayatın ölümü içinde taşıdığı gibi, dünyayı içinde taşır.

*

İslam iki dünyayı birbirinden ayırmayan, ikisini birden kucaklayan ve insana yüklediği görevlerle, sorumluluklarla iki dünyayı altın oranda harmanlayan, iki dünya medeniyetidir. İslam dünya'sında hiçbir zaman ya dünya, ya öteki dünya denilmez, hayatın her boyutunda, her zaman hem dünya, hem öteki dünya denilir. Oruç olmanın yüklediği sorumluluklarla, iki dünya arasındaki uyum ve denge sağlanır.

*

Türkiye''nin önde gelen iktisatçılarından Sabri Ülgener''in vurguladığı gibi: ''Dünya madde ve eşya olarak mutlaka uzağında durulması gereken bir nesne değil, ancak gurur, kibir ve büyüklenme vesilesi olan yönü ile kulu Allah'dan uzaklaştırdığı ölçüde red ve inkarı gerektiren bir varlıktır.'' Bunun için, bütün insanların iki dünya arasında duvarlar inşa etmek yerine, köprüler kurma yolunda, birbirleriyle, hem yardımlaşmaları, hem dayanışmaları gerekir.

*

Oruç ayında, İslam Dünya'sının her yanında, insanları ellerindeki zenginlikleri iftar sofralarında paylaşmak için, birbirleriyle yarışırlar. Oruç ayı, Müslümanlarda paylaşmanın doruk noktasına çıktığı aydır. Yılın bir ayında verilenlerinin karşılığı, on bir ayda yedi yüz kat fazlasıyla geri alınır. Paylaşmasını bilenlere, paylaşılacak zenginlikler verilir. Paylaşmada başarılı olanların kaynaklarını, paylaşmaya kalkan hiçbir güç başarılı olamaz.

*

Allah hiçbir zaman, paylaşmasını bilenlerden desteğini esirgemez. Bu yüzden, Anadolu''da ''Paylaşmasını bilenler dağların üstünden geçen yolları aşarlar, paylaşmasını bilmeyenler ovaların içinden geçen düz yollarda şaşarlar'' denilir. Dünyadaki üretim güçsüzlüğünün üstesinden paylaşmasını bilenler gelirler. Çok elin olduğu yerde, hiçbir el boş kalmaz. Sofraya uzanan yedi el, beş elden üstündür. İnsanların her alandaki üretim güçleri, evlerindeki ve işlerindeki sofralarını, paylaşan ellerin sayısıyla, doğru orantılı olarak artar.

*

Dünyada herşeye sahip olmak isteyenler, hiçbir şeye sahip olamazlar. Dünya paylaşmasını bilenlerin peşinden gider.

*

Oruç ayı paylaşma ayıdır. Paylaşmasını bilmeyenler, paylaşmasını bilenler tarafından paylaşılırlar.

5 Nisan 2024, 12:16

ORUÇ AYI BİR GECEDİR O GECE ''BİN AY'DAN DAHA HAYIRLI'' BİR GECE'DİR

Bu yazı daha önce 27.04.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

İslam dünyasını seküler dünyadan ayıran, özellklerin başında Ramazan ayı gelir. Ramazan ayında gökyüzünün kapıları, inananlara sonuna kadar açılır. Oruç tutanlar arasında çatışma değil, yardımlaşma vardır. Japonya'dan Arjantin'e kadar, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, oruç tutanlar birbirlerini tanırlar. Onlar günde üç öğün yemeği, iki öğüne indirerek, yılda bir ay da olsa, gösterişten uzak, yalın ve erdemli yaşamanın, evrensel bir örneğini verirler.

*

Müslümanlar oruç tutarak, fiziksel ve ruhsal sağlıklarını güvence altına alırlar. Oruç tutanlar sağlık bulurlar. Oruç bütün boyutlarıyla hayatın şiiridir. Şiirsiz bir toplum gibi, oruçsuz bir toplum da ruhsuz bir toplumdur. Yalın yaşama sanatı olan orucun, az yeme, az uyuma ve az konuşma olmak üzere, üç boyutu vardır. Orucun üç boyutu, bedensel ve ruhsal sağlığı korumanın üç şartıdır. Oruç tutan, hem düşünce, hem eylem, hem bilgi, hem bilgelik dünyasını zenginleştirir.

*

Ramazan ayı içinde gizlediği, Türk toplumunun düşünce ve eylem dünyasına, yeni boyutlar kazandıran Sezai Karakoç''un, “Altın Gece” dediği, bin aydan daha değerli, bin aydan daha verimli “Kadir Gecesi”, inanan insanın dünyasındaki bütün ümitsizlik bulutlarını dağıtır. Ramazan ayı ümitsizlik ayı değildir. Oruç tutanlar hiçbir zaman ümitsizliğe düşmezler, karamsarlığa kapılmazlar. Onlar Allah'ın gücünün üstünde güç olmadığını bilirler, Allah için, tuttukları orucun ödülünü yalnızca Allah'tan beklerler.

*

Ramazan ayı bir gecedir, o gece de Kadir Gecesi'dir. Kadir Gecesi'nin hangi gecede olduğunun, kesin olarak bilinmemesi, onun değerini bin kat daha artırır. Nasıl Kadir Gecesi Ramazan ayında gizli ise, hayatın dinamizmi de, geleceğin bilinmezliğinde gizlidir. İnananlar Ramazan ayındaki her geceyi Kadir Gecesi bilirler, hayatlarını Vahiy'e göre düzenlemeye çalışırlar. İslam medeniyeti ''Vahiy Medeniyeti''dir. İnsanlar Allah'ı görmeseler de, Allah insanları görür, ne düşündüklerini, ne yaptıklarını bilir.

*

Kadir Gecesi'ni yakalayanlar ayı, ayı yakalayanlar yılı, yılı yakalayanlar hayatlarını kolaylaştırırlarlar ve güzelleştirirler. Kadir Gecesi'ni aramak, güzelliği aramaktır. Allah güzeldir, güzelliği arayanları sever. Kadir Gecesi Ramazan ayında, güzellik Kadir Gecesi'nde bulunur. Hayatın her alanında, güzellik doğruluktur, doğruluk güzelliktir. Doğruluktan uzaklaşanlar, Allah'tan uzaklaşırlar.

*

Arayanlar aradıklarını bulurlar. Bıkmadan, usanmadan doğruyu arayanlar, iki dünyada birden kurtuluşa ererler.

*

Allah'ın kendisini gördüğünü bilenlerin yolunda, aşılmayacak engel, açılmayacak kapı yoktur.

*

Görünen ve görünmeyen Cennet'lerin kapıları, iyilik peşinde koşanlara açılır.

6 Nisan 2024, 14:10

DÜNYADAKİ BÜTÜN ÜLKELERİN ADİL NEÇAŞİ'LERE ADİL NUŞRİVAN'LARA İHTİYAÇLARI KATLANARAK ARTIYOR

Ortadoğu bin yıldan bu yana, onlarca farklı din, mezhep, etnik kökenden insanlara kapılarını açmış, yerin altı kadar yerin üstü de, zengin olan bir coğrafyadır. Peygamberler ülkesi Ortadoğu, son yıllarda Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler arasındaki yıkıcı iktidar çatışmalarının ağırlık merkezi oldu. Mekke sözlü, Medine yüzlü, Ortadoğu'nun, “Yunus izli Mevlana çizgili” barış şehiri Kudüs, Gazze'yle birlikte şavaş şehirine dönüştü. Kudüs'teki savaş, dünyanın bütün şehirlerine katlanarak yansıyor. Kan dökenlerin kanları dökülüyor.

*

Türklerin Ortadoğu'dan çekilmesiyle, bozulan uyum ve düzeni, Arap ve Avrupa ülkeleri yeniden kurmakta büyük bir başarısızlığa uğradılar. Amerika'nın Irak'ı işgali, Ortadoğu'nun kalbine, iki yanı keskin bir kılıç gibi saplanarak, bütün dengeleri sarstı. Amerika ve İsrail dünyanın bütün denizlerini denetim altında tutan, uçak ve savaş gemileriyle, “Ortadoğu Cenneti”ni, "Ortadoğu Cehennemi"ne çevirdi. Osmanlıların dört yüzyıl özenle korudukları “Ortadoğu Barışı” dinamitlendi. Emevi'lerin Şam'ı, Abbasi'lerin Bağdat'ı, Osmanlı'ların Halep'i yakıldı yıkıldı.Avrupa'lılar suçsuz bir insanı öldürmenin, bütün insanlığı öldürmek olduğunu bilmezler.

*

Amerika'lılar,Rus'lar, İsrail'liler öldürerek, Filistin'liler, Iraklı'lar, Suriye'liler, Lübnan'lılar, Yemen'liler, ölerek Ortadoğu'ya barış getiremiyorlar. “Birkaç aya kalmaz, yönetimler değişir, çatışmalar biter” deniliyordu. Yıllar geçti, Ortadoğu'da ne savaşlar bitti, ne ölümler. Petrol denizi üzerinde yüzen Ortadoğu ülkeleri, dünyadan yardım isteyen ülkeler konumuna düştü. Göçmen olmak zorunda kalan Filistinli Şair Mahmut Derviş'in, “Soruşturma” şiirinde vurguladığı gibi: Yine de Ortadoğu, Mekke'siyle, Medine'siyle, Kudüs'üyle, “Çılgın bir dünyanın sarsamadığı / Çağların ötesinde/ Zamanın ötesinde” kökleri olan, gizemli bir “Yeryüzü Cenneti” olmaya devam ediyor.

*

Ortadoğu'nun dayatmacı yönetimlerinin, gösteriş düşkünü, yetersiz ve yeteneksiz yöneticilerinin başlattıkları savaşlar, büyük göçlere yol açtı. Kanlı iç savaşların yaşandığı Ortadoğu ülkelerinden komşu ülkelere ve Avrupa ülkelerine yönelen, sonu gelmeyen göç dalgaları, bütün dünyanın gündeminde ilk sırayı alıyor. Avrupa ülkelerinin bencilliği yüzünden, Akdeniz'de dünyanın en büyük göçmen mezarlığı oluştu. Gelecek kuşaklar, geriye dönüp baktıklarında, son iki yüzyılın en dehşet verici kan dökücüleri olarak, Amerika'lısıyla, Avrupa'lısıyla, İsrail'lisiyle, Batı dünyasını görecekler.

*

Araplar Avrupa topraklarına yeni ayak basmıyorlar. İspanya'ya 711 yılında geldiler, 1492 yılına kadar yüzyıllarca Avrupa topraklarında yaşadılar. Bekir Karlığa'nın bütün açıklığıyla ortaya koyduğu gibi, “İbn Rüşd”, Avrupa'nın her ülkesinde, “Avrupa'yı aydınlatan düşünür” olarak kabul edilir. Philip K.Hitti, İbn Haldun'u Avrupa'da Alp'lerin “Mont Blanc”ı, Asya'da Himalaya'ların “Everest”i olarak görür. Avrupa'da bilgi ve bilgelik adına ne varsa, hepsi Hicaz'dan, Türkistan'dan, Endülüs'ten ödünç alınmıştır. Avrupa'lılar yaşatmayı değil, öldürmeyi bilirler.Garadudy'nin vurguladığı gibi Avrupa'da doğmuş hiçbir büyük din yoktur.

*

Ortadoğu'dan Avrupa'ya göçlerle, yeni bir ödeşme dönemi başladı. Ortadoğu ve Avrupa arasında karşılıklı ziyaretler yapıldı. Geçmişte silahla gelenler, silahla geri gittiler. Müslüman ve Hristiyan mahallelerinin birbirine karıştığı dünyada Avrupa'nın, kapılarını Ortadoğu'lu göçmenlere kapaması büyük nankörlük olur. Kaldı ki, her Avrupa ülkesinde zaten bir Ortadoğu var. İngitere'de Pakistan'lılar, Fransa'da Cezayir'liler, Almanya'da Türkler, üretimde ve yönetimde önemli yer tutuyorlar.Artık nasıl bir gözü ağlarken, bir gözü gülmezse,Avrupa'da da bir ülke ağlarken, bir ülke gülemez.

*

Gazze'de çocuklar ölüyorsa dünyanın bütün ülkeleri katildir.

*

Batı'nın adil Necaşi'lere ve adil Nuşrivan'lara ihtiyacı var.

*

Barışın olmadığı dünyada, hiçbir ülke ayakta kalmaz.

7 Nisan 2024, 12:28

KUDÜS ''DAYANAMIYORUM BU AYRILIĞA KUCAKLASIN BENİ İSLAM'' DİYOR

Bu yazı daha önce 30.04.2023 tarihinde de yayımlanmıştı.

Türkçe’ye çok sayıda kitap kazandıran Ergun Göze’nin çevirerek, yayına hazırladığı “Siyonizmin Kurucusu Theodor Herzl’in Hatıraları ve Sultan Abdülhamid” kitabında, İsrail’in kuruluşuna giden yol ayrıntılarıyla anlatılır. Türklerin Kudüs’ten çekilmeleriyle, Filistin’de kesintisiz dört yüzyıl süren uzlaşma, sürekli çatışmaya dönüşür. İsraillilerin ve Filistinlilerin elinde, Kudüs’te kan ve gözyaşı dökülmeye devam ediyor, ne zaman sona ereceğini kimse bilmiyor.

*

Döneminin acılarını omuzlarında taşıyan, çatışmalardan endişe duyan aydınların düşünce dünyalarında, tarihin olayları tekrarlanmazlar, ancak tekrar tekrar yorumlanırlar. Geçmişle gelecek arasında bağ tarihle kurulur. Dünya Kudüs’te çatışma olursa, hiçbir şehirde uzlaşma olmayacağını bilir. Bu yüzden Vincent Monteil, Roger Garaudy, Edward Said kitaplarıyla, Ortadoğu’nun kanayan yarası Filistin topraklarındaki çatışmayı dünya gündemine taşırlar.

*

Peygamberler şehiri Kudüs’te, İsrail’in kuruluşundan beri, Filistinlilerle İsrailliler birbirleriyle çatışıyorlar. Bütün Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi, İsrail’de uzlaşma yanlıları çatışma yanlılarından geri kalmasalar da, çatışmaların önünü alamıyorlar. Kutsal kültürlerin İbrahim Peygamber’de buluştuğu, alanı küçük etkisi büyük Kudüs’te bir çatışma, dünya şehirlerine katlanarak yansıyor. Kudüs’te dökülen bir damla kan, bin damla kana dönüşüyor.

*

Kudüs’te çatışmayı önleyen, uzlaşmayı özendiren Türklerin, koruyuculuklarını yitirmeleriyle başlayan, çatışmaların üstesinden tek partili otokratik yönetimlerle değil, çok partili demokratik yönetimlerle gelinir. Ülkelerin farklı kesimleri arasında uzlaşmaların, yorulma bilmez destekleyicileri olmayanlar, küçük bir uyumsuzlukla başlamaya hazır, çatışmaların önüne geçemezler. Uzlaşmalar çatışmalara karşı elleri sürekli tetikte olanlarla önlenir.

*

Otokrasiden uzaklaşan “Yöneten” demokrasilerde seçimler yöneticileri, otokrasiye yaklaşan “Yönetilen” demokrasilerde yöneticiler seçimleri değiştirirler. Her dönemde köklü dönüşümlerin yolu, büyük çatışmalarla değil, geniş uzlaşmalarla açılır. Bütün alanlarda “Büyük sayılar yasası” geçerliliğini korur. Çoğunluğun benimsediği ve onayladığı dönüşümler uzun ömürlü olurlarken, benimsemediği ve onaylamadığı dönüşümler, hiçbir zaman uzun ömürlü olmazlar.

*

Dünyanın her ülkesinde uzlaşmaların sürekliliği, silahsız güçlerin başında yer alan ve çoğunluğun güvencesi olan hukukçularla sağlanır. Hukukçular yöneten azınlığa karşı, yönetilen çoğunluğu haklarının korurlar. Her dönemde demokratik yönetimler otokratik yönetimlere, yönetime bağımlı hukukçuların elleriyle dönüştürürler. Her ülkede yargısız infazlar, bağımsız hukukçular tarafından önlenir. Hukukun bağımsızlığı ve tarafsızlığı çoğunluğa güç verir.

*

Ülkelerde azınlığın benimsediği, çoğunluğun karşısında yer aldığı, yönetimler çok yaşamazlar.

*

Çoğunluğun gücü, gözlerin nurundan, alınların terinden, ellerin emeğinden kaynaklanır.

*

Dünyanın hiçbir ülkesinde, eşit dağıtılan sağduyuya dayananlar yanlışta birleşmezler.

8 Nisan 2024, 12:19

KUTLU AYLAR KUTLU GÜNLER KUTLU GECELER ZAMANDAN ÖNCE İNSANIN GELİP GEÇTİĞİNİ GÖSTERİRLER

Bu yazı daha önce 28.03.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

İslam dünyasında ve Müslümanların hayatında, zamana sanıldığından çok daha büyük önem verilir. Her gün güneşin batışıyla on ikiye ayar edilen ezani saat, Ahmet Haşim’in vurguladığı gibi, zamanın algılanması yolunda önemli bir özelliktir. Orucun başlama ve bitiş tarihlerinin belirlenmesi, ayın hareketlerinin gün gün takip edilmesi, insanın zamana karşı daha duyarlı davranmasında etkin bir rol oynar. Yıl içindeki bayramlar, bayramlarla gelen mali ibadetler, zamanın akıp gitmekte olduğunu simgeleyen kilometre taşlarıdır.

*

Üç aylarda gelen kandiller, insanlara tekrar tekrar bağışlanan bir sınav hakkı işlevi görürler. Kutlu altın geceler sanayi ürünlerinin bilinç kamaştırıcı çekiciliğine, kendini kaptırmış insanları uyarmak için, derinden derine seslenen bir kurtuluş çağrılarına benzerler. Onlar akıp gitmekte olan zaman içinde, insana tanınan sürenin sınırlı olduğunu, belirli bir hızla sürekli vurgulayan işaretlerdir. Ömür boyu yola serpiştirilmiş uyarıcı ışıklar gibi yol ve yön gösterirler.

*

Günlük ibadetler zamanın, algılanması bakımından daha da canlıdırlar. Sürekli tekrarlanan namazlar, yetişenin katıldığı ve durmadan tekrarlanan, tekrarlandıkça bilinci keskinleştiren, eşyadan, üretimden sıyrılma sınavlarıdır. İbadet vakitlerinin belirlenmesinde saniyelerin önemi vardır. Dünyanın her yerinde ezanlar tam namaz vakitlerinde okunur. Böylece ne duanın, ne de çağrının önü ardı kesilmez. Tam iftar ve sahur vakitlerinde, toplar atılır selalar okunur.

*

Müslümanların evlerinde, iş yerlerinde günlük yaşayışlarında ve toplumsal yapılarında, zamanın sağlıklı olarak belirlenmesine yardımcı olan güneşin, ayın, yıldızların ve saatlerin her birinin ayrı ayrı yerleri ve önemleri vardır. Bu yüzden güneşin, ayın ve yıldızların hareketlerini araştıran, evrenin niceliklerini sergileyen, insanın düşünme ve kavrama yetisini geliştiren Astronomi bilimine Uluğ Bey, Ali Kuşcu başta olmak üzere, Türkler ve Müslümanlar büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır.

*

Zamanı haber veren araçlara, İslam dünyasında büyük önem verilmiştir ve Müslümanlar tarafından geliştirilmiştir. Müslümanlar zamanın bilincine varılması, akıp gittiğinin ve bir gün başladığı yere geri döneceğinin sürekli olarak algılanması için, gerekli bütün çalışmaları yapmışlar ve uyarıcı işaretleri koymuşlardır. Bunun için Müslümanlarda bütün sorunların kaynakları dışarıdan önce içeride aranır.

*

Zamanın hakkını vermek için, dünya içinde iki dünyaya verilmesi gereken ağırlık, iki dünyada kalacak süreye bağlı olarak belirlenir. Kuşkusuz bir ya da iki dünyayı, seçme hakkı insana bırakılmıştır.

*

Zamanla her şeyin nasıl değiştiğini, kimi şeylerin niçin hiç değişmediğini algılamak insanlara düşmektedir.

*

Hayatın her alanında sorunlar insanlardan kaynaklanır, çözümler insanlarda aranır.

9 Nisan 2024, 11:57

KARE DÜNYADA YEREL SAVAŞLAR KÜRESEL SAVAŞLARA DÖNÜŞÜRLER

Amerika gibi ülkelerin, ürün ve hizmet üretiminden daha çok, paradan para kazanmaya dayanan, sanal finans ekonomisine önem vermeleri, bütün dünyada ekonomik krizler yol açmaktadır. Sınırların dış etkilere karşı koruyuculuğunu yitirdiği bir dünyada, Amerika ya da Çin ekonomisinin öksürmesi, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, bütün ülkelerin ekonomilerini yatağa düşürmektedir. Dünyada yaşanan finansal krizler, ülkelerin ekonomik ve kültürel açıdan birbirlerine, ne kadar bağımlı olduğunu göstermektedir.

*

Siyasal sınırları ortadan kaldıran küreselleşme olgusu, bütün ülkeleri, geçmişte benzeri görülmedik bir biçimde, birbirine bağımlı hale getirmiştir. Sınırsızlaşan dünyada ülkelerin gücü, ekonomik bağımsızlıktan değil, dünya ekonomisiyle bütünleşmiş, ekonomik bağımlılıktan kaynaklanıyor. Güçlü ekonomiler, başka ülkelerle hem ithalat hem de ihracat bağları kurmasını bilen ülkelerdir. Dış pazarlarla bağlarını koparan ülkeler, iç pazarlarının canlılıklarını koruyamazlar.

*

Dünyada en çok tartışılan konuların başında, küreselleşmeyle gelen yararlar ve zararlar geliyor. Yıldan yıla büyük bir hız ve yoğunluk kazanan küreselleşme, üretim gücünü büyütmek isteyen ülkeleri, başka ülkelerle ekonomik bağlarını koparmaya değil, güçlendirmeye zorluyor.İster Batı’nın Doğu’nun pazarlarına açılması olsun, isterse de Doğu’nun Batı’nın pazarlarına açılması olsun, her gün yeniden başlayan yarış, çok boyutlu sürekli bir yarıştır.

*

Ülkeler yarışı her gün kazansalar da kaybetseler de, ertesi gün yarışa yeniden başlamak zorundadırlar. Bir gün yarışa katılmamak, ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünde, büyük aksamalara yol açar. Küresel ya da küyerel, yarışın dışında kalan ülkeler, yarışta üstünlüklerini yitirirler. Soğuk Savaş döneminin ekonomi, politika ve kültür paradigmaları, büyük bir değişikliğe uğramıştır. Dünyada kendine yeten, birbiriyle alışverişi olmayan hiçbir ülke yoktur.

*

Birbirleriyle savaşan ülkelerin yerine, birbirleriyle yarışan ülkeler geçmiştir. Ülkelerin korkusu, başka ülkeler tarafından yok edilmek değil, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda rakip ülkelerden geri kalmaktır.Yeni yüzyılda, bütün ülkeler, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda birbirine bağlıdır, ortak alanları bağımsız alanlarından kat kat fazladır. Dünya bir gökdelene dönüşmüştür. Gökdelende bir ülke değil, bütün ülkeler vardır.

*

Bilgisayarlar gibi, ülkeler de birbirlerine bağlandılar. Ancak denetim tek bir ülkenin ya da ülkeler grubunun elinde değildir. Artık Harvard için iyi olan, yalnızca Amerika için değil, Harvard’ın bilimsel ve teknolojik çalışmalarından yararlanan, bütün ülkeler için de iyidir. Ekonomik ve kültürel alanlarda, ülkelerin hem iyiliklerinden, hem de kötülüklerinden ,bütün ülkeler etkilenmektedir.

*

Dünyada her ülke yerel düşünüp, küresel davranmasını öğrenmek zorundadır.

*

Dünyada Doğu ülkeleri savaşırken,Batı ülkeleri barış içinde yaşayamazlar.

*

Anadolu'da denildiği gibi:"Bir göz ağlarken,bir göz gülmez."

10 Nisan 2024, 11:54

MÜSLÜMANLARIN DÜŞÜNCE VE EYLEM DÜNYALARINDA BAYRAM GÜNLERİ BİRLİKTE ÖZELEŞTİRİ YAPMA GÜNLERİDİR

Bayram günleri paylaşma günleridir. Bayramlarda paylaşma doruk noktasına ulaşır. Bayramlarla kişisel mutluluklar, toplumsal mutluluklara dönüşürler. Bayram günlerinde paylaşma kültürü zenginleşir, yeni boyutlar kazanır. Ve gökyüzüyle yeryüzü arasındaki "tozlu zaman perdesi" sonuna kadar açılır, gökyüzünü meleklerin kanat, yeryüzünü insanların ayak sesleri doldurur. Dünyadan gidenlerle dünyada kalanlar, bayram sabahlarında camilerde buluşurlar.

*

Dünyada bulunanlarla, bulunmayanların camilerde buluştukları bayram günleri, paylaşma günleri oldukları kadar, birlikte özeleştiri yapma günleridir. Bayram günlerinde iyilikler paylaşılırak özendirilir, kötülükler yardımlaşılarak önlenir. İyiliklerin özendirilmesi, kötülüklerin önlenmesi, barışa giden yolları genişletirken, savaşa giden yolları daraltır. Özeleştiri yapmasını bilenler, bütün günleri bayram günlerine dönüştürerek, barışa yol açan eylemleri özendirirler, savaşa yol açan eylemleri önlerler.

*

Yirmi birinci yüzyıl, İslam dünyası ve Avrupa ülkeleri için, bir barış yüzyılı değil, bir savaş yüzyılı olmuştur. İslam dünyası özeleştiri kültürünü zenginleştiremediği için, iç savaş kültürüne yeni boyutlar kazandırmıştır. Dünyanın her ülkesinde, her gün yüzlerce suçsuz insan, küreselleşen yerel savaşlarda öldürülerek, bütün insanlık yüzlerce dafa öldürülüyor.Bir ülkede başlayan savaş sona ermeden, başka bir ülkede yeni bir savaş başlıyor.

*

Mehmet Akif"in "Şark" şiirinde anlattığı, bugünün İslam dünyasıdır: "Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, tersiz alınlar, işlemez kollar, kaynamaz kanlar, düşünmeyen başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar, yanmış ormanlar, ekinsiz tarlalar, kirli yüzler, secdesiz başlar" diyerek, bugünün İslam dünyasını anlatıyor. ''Gaza namiyle dindaş öldüren biçare dindaşlar", dehşet saçıyorlar. Birbirini öldüren, savaşlardan yorgun düşen, doğal kaynaklarını değerlendiremeyenİslam dünyası,kan dökmede sınır tanımayan İsrail ,karşısında çaresiz kalıyor.

*

İnsanlık tarihinin olguları değişmez. Ancak, her kuşak, kendi çağından bakarak, eleştirel bir gözle ve sorgulayıcı bir dille tarihi yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır. Sınırların önemini yitirdiği, kare dünyada, medeniyetler içi savaşlar bitmiştir. Artık devletler değil, medeniyetler savaşacak derken. Yirmi birinci yüzyılda,ne iç savaşların, ne küresel savaşların sonu gelmiyor.Bir ülkede savaş bitmeden, başka bir ülkede başlıyor.Yirminci yüzyılın dünya savaşları, daha genişleyerek Yirmi birinci yüzyıla taşınıyor.

*

Bayramı günlerinde, Türkiye başta olmak üzere, bütün İslam dünyası, savaşların sorumluluğunu, İslam dünyasının dışında değil, içinde aramalıdır. Bunun için Müslüman ülkeler, özeleştiriye önem vermelidirler. İslam dünyası hem iğneyi, hem de çuvaldızı başkalarına batırarak, sorunlarına sağlıklı çözümler bulamaz. Müslüman dünya eleştirel düşünerek, çuvaldızı kendine, iğneyi başkasına batırmalıdır. Özeleştiri yapmasını bilmeyen toplumlar, hayatın hiçbir alanında köklü dönüşümlerin yolunu açamazlar.

*

Tarihin her döneminde, tek tek akılların toplamı ortak aklın, tek tek akılların, her birinden daha üstün olduğu görülmüştür.

*

Ortak akıl özeleştiriyle zenginleşir. Eleştirel aklın olmadığı yerde, ortak akıla yeni açılımlar kazandırılamaz.

*

Eleştiri iç ve dış olmak üzere iki boyutludur. İç eleştiri yapmayanın, dış eleştirisine kimse kulak asmaz.

11 Nisan 2024, 13:12

DOĞU'NUN VE BATI'NIN HEM YEREL HEM KÜRESEL SAVAŞI FİLİSTİN'DE DEHŞET VERİCİ BOYUTLARA ULAŞARAK DEVAM EDİYOR

Türkiye'de Birinci Dünya Savaşı sonrasında Necip Fazıl, liselerde Arapça ve Farsça yerine, Yunanca ve Latince öğretilmesinin tartışıldığı yıllarda, Türkiye’nin yerinin “Büyük Batı”dan önce, “Büyük Doğu”da olduğunu sürekli vurgulamıştır. O “Büyük Doğu”nun mimarı olarak, Mevlana'nın, Yunus'un, Hacı Bayram’ın düşünceleriyle, eylemleriyle yoğurulan, her gün yeniden doğan, yeni sözler söyleyen, yalın yaşamasını, derin düşünmesini bilen Anadolu insanını görmüştür.

*

Türk toplumu Yirminci yüzyılın başında, Anadolu’da yitirdiği güneşi, aynı yüzyılın sonunda Anadolu’da bulacaktır. Anadolu Endülüs gibi, Doğu’nun ve Batı’nın yüzyıllarca bir arada yaşadığı coğrafyadır, iki dünyanın eşsiz bilgi ve bilgelik kaynağıdır. Necip Fazıl’ın “ Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın / Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın” dizelerinde vurgulandığı gibi, nasıl gündüz geceye muhtaçsa, Batı Doğu’ya Doğu Batı’ya muhtaçtır.

*

Uzaklık ve yakınlık farkının, önemini yitirdiği düz kare dünyada, Doğu’suz Batı, Batı’sız Doğu olmaz. Doğu peygamberlerin bilgeliğinin, Batı bilginlerin bilgisinin yeni açılımlar kazandığı coğrafyadır. Necip Fazıl dünüyle, bugünüyle ve yarınıyla ele aldığı, bütün Doğu ve Batı dünyasının bilgilerini ve bilgeliklerini harmanlamıştır. Doğu’nun Batı’ya uzun ve büyük yürüyüşü, İsa Peygamberle başlamış, dünya durdukca devam edecektir. Bunun için Doğu ve Batı arasındaki son büyük hesaplaşma olan, “Birinci Dünya Savaşı” bitmemiştir.

*

Avrupa coğrafyasında Batı dünyasının, kendi içindeki bir savaşı olan “İkinci Dünya Savaşı”, Ukrayna'da yeniden başlamıştır. Doğu'suyla, Batı'sıyla iki dünyanın savaşı, hem ülkeler içinde, hem ülkeler arasında, yeni boyutlar kazanarak devam ediyor. Yirmi birinci yüzyılın başında medeniyet içi, medeniyetler arası savaşlar, Kıbrıs’ta, Irak'ta, Lübnan’da, Filistin’de, Yemen’de, Sudan’da, Cezayir’de, Libya’da, Kırım’da,Kazan’da, Filistin'de yeni silahlarla, hem cephelerde hem pazarlarda, yeni silahlarla yenileniyor.

*

Türkiye’nin öncülüğünde “Büyük Doğu” bütün kurumlarıyla, bütün kuruluşlarıyla, dünyadaki gelişmeleri çok yakından izleyerek, her alanda “Büyük Batı”yla yarışmak, Batı dışındaki ülkelere örnek olmak zorundadır. Arapların İspanya’dan, Türklerin Doğu Avrupa’dan, Tatarların Kuzey Avrupa’dan çekilmeleriyle, iki dünyanın hesaplaşmasında, defterler kapatılmamıştır. Dünyaya sürekli ekonomik ve kültürel kriz ihraç eden Batı’yla, Doğu her alanda bütün hızıyla süren yarışa, hazır olmak zorundadır.

*

Dünyanın Yirminci yüzyılı Atina’ya ve Roma’ya dayanan Batılıların yüzyılı olmuştur, Yirmi birinci yüzyıl Mekke’ye, Medine’ye ve Kudüs’e dayanan Doğuluların yüzyılı olacaktır. Batı’da kutsal medeniyet adına ne varsa, hepsi Doğu’dan ödünç alınmıştır. Avrupa’nın tek dünyalı seküler dini, dünyaya barış değil, savaş getirmiştir. Dünya barışının yolunu, savaşçı "Filozof'lar" değil, barışcı "Peygamber'ler" açarlar. İnsanlar öldürmek için değil, yaşatmak için gönderilmişlerdir.

*

Geçen yüzyılda bütün dünyada, Atina’nın insanlar arasında ayrım gözeten azınlık demokrasisi tartışılmıştır.

*

Gelen yüzyılda insanlar ayrım gözetmeyen Medine’nin çoğunluk demokrasisi tartışılacaktır.

*

Peygamber'ler dünyasında çoğunluk yanlışta birleşmez. Ve dünya "Kabe" toprağı bilinir.

12 Nisan 2024, 12:49

KATLIMCI MEDİNE DEMOKRASİ'NE YENİ AÇILIMLAR KAZANDIRMADAN DÜNYADAKİ SAVAŞLAR ÖNLENMEZ

Bu yazı daha önce 17.04.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Bilginin hiyerarşisinde Seküler Batı’da, metafizik dünyadan daha çok fizik dünyaya ağırlık verilmesi, kutsal kültürle seküler kültür arasındaki iletişim ve etkileşim kanallarını dinamitlemiştir. Seküler kültürün oluşturduğu düşünce ve yaşama paradigmasında, bilginin hiyerarşisi altüst olmuştur. Bilginin hiyerarşisinde normatif değerlerin yerine pozitif değerler geçmiştir. Hayatın her alanında, Marx’ın deyişiyle kutsal kültür, toplumların afyonu olarak görülmüştür.

*

İslam dünyasında kutsal kültürün yorulma bilmez savunucusu Düşünür Şair Sezai Karakoç”un vurguladığı gibi: ”Nerval, Baudlaire, Verlaine, Mallerme, Rimbaud, Valery, Eliot, Paund, Lorca ve Saint John Perse gibi, 19. Ve 20. Yüzyılın Batılı büyük şairleri, uygarlığın metafiziğe ve transandantala ihtiyatla kapalı perdelerini bir hayli zorlamışlarsa da, içlerinden onu açıp öteye geçen, hemen hemen hiç olmamıştır.” Metafiziğe kapalı seküler kültür, Batı”dan bütün dünyaya, silah da dahil olmak üzere, her yöntemden yararlanılarak ihraç edilmiştir.Yirminci yüzyıla Seküler kültür damgasını vurmuştur.

*

Yeniden kutsal kültüre dönülmesini savunan Sosyolog Daniel Bell”in tanımlamasıyla: ”Seküler kültür, kutsalın siyasal alandan bütünüyle çekilmesi” ve ”Din ile devletin birbirinden ayrılmasıdır.” Seküler kültürün misyonerliğini yapan Batı dünyası, İslam dünyasında, ”Siyasal İslam”ın önünü kesme adına, ”Demokratik İslam”ı baltalamak için, Türkiye’de, Cezayir’de, Endonezya’da, Pakistan’da, Afganistan’da, Mısır”da ve Filistin”de elinden geleni geri bırakmamıştır.

*

Yunan’ın savaş odaklı mitolojik mirasıyla Roma’nın ordu ve dayatma geleneğine dayanan Batı’nın seküler kültürü, yedeğine bilimsel ve teknolojik gelişmeleri de alarak, Rusya”dan Çin”e kadar bütün dünyada şiddet fırtınaları estirmiştir. Seküler kültürün bir barış yüzyılına dönüştürmesi beklenen 20. Yüzyıl, beklenenin tam tersine, bir savaş yüzyılı olmuştur. Dünyanın her yerinde savaşlar birbirini izlemiştir. Dünyadaki bütün ülkeler, 20. yüzyılda birbirleriyle savaşmışlardır,21. yüzyılda da savaşmaya devam ediyorlar.

*

Dünya 21. Yüzyılın ilk çeyreğine, geçen yüzyılda olduğu gibi, savaşlarla girmiştir. Her ülkenin kutsal kültürünün kendine olduğu, kimsenin inancından dolayı küçümsenmeyeceği yeni yüzyılda, devletler değil, kültürler savaşıyor, demokrasiler savaşıyor. Bir yanda seküler kültürün demokrasileri, bir yanda da kutsal kültürün demokrasileri vardır. Seküler kültürün demokrasileri, ”benim dinim yalnızca benim değil, senin de dinin” diye dayatıyor. Kutsal kültürün demokrasileri ise, ”benim dinim yalnızca benim, senin dinin de senin” diyor.

*

Kutsal kültürde zorlama yoktur. Kimse kimseyi Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Budist, Konfüçüyüsçü ya da Şintoist olmaya zorlayamaz. Ancak herkes herkesi, demokrat olmaya davet eder. İnsanlar, Müslüman Demokrat, Hristiyan demokrat, Yahudi Demokrat, Budist Demokrat, Konfüçüyüsçü Demokrat ve Şintoist Demokrat olabilirler.

*

Araştırmacı Edgar Marin”in üzerinde önemle durduğu gibi, dünyada bir iki yüzyıllık tarih olan demokrasi, yalnızca bir yönetim tekniğidir, kutsal kitaplı, kutsal kaynaklı bir din değildir.

*

İslam dünyası seküler kültürün demokrasisinden önce, geçmişte Medine’de uygulaması yapılan, kutsal kültürün ortak değerlerine dayanan demokrasiyi arıyor.

*

İslam dünyasının ana sorunu, Atina odaklı sekülerleşme değil, Medine odaklı demokratikleşmektir.

13 Nisan 2024, 12:54

AMERİKALILAR YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILIN ÖLÜM SAÇAN MOĞOLLARIDIR

Soğuk Savaş sonrası Avrupa ve Asya'nın ekonomik, siyasal ve kültürel hayatının yenilenmesinde Türkiye, Osmanlı öncesinde olduğu gibi, sürükleyici ve toparlayıcı bir işlev yüklenecektir. Tarih içinde Anadolu kadar Avrupa ve Asya'nın karşılaştığı, savaştığı ve hesaplaştığı başka bir coğrafya yoktur. Roma ile İslam'ın bu topraklardaki hesaplaşması yüzyıllarca sürmüştür. Roma İslam'ı Anadolu'dan silmek isterken, kendisi Asya'dan bütünüyle silinip gitmiştir.

*

Sezai Karakoç'un "Mevlana" isimli kitabında: Anadolu toprağına durmadan tohum saçıldı. Bundandır ki, açılan binbir çiçek ve gül, Horasan derildi. Maveraünnehir derildi. Ahmet Yesevi'den ses geldi Anadolu'ya"demektedir. Anadolu Yunus, Mevlana, Hacı Bayram ve Emir Sultan'ların vatanı olmuştur. Onlar için vatan ezanın okunduğu yerdir. Onun için,gönül mimarları namaz kılınmayan yerde ezan okumayı en büyük cihad bilmişlerdir.

*

Bütün Horasan erenleri Mevlana gibi bugünkü Afganistan'dan İran'a, oradan Irak ve Suriye'ye giderek, aradıklarını, Anadolu'da bulmuşlardır. O günün Avrupa ve Asya eksenindeki, en önemli cihad beldesi, Anadolu olmuştur. Anadolu'da kök salan İslam, kısa zamanda Avrupa'ya sıçramıştır. Asya'nın içlerinden kalkıp, Anadolu'ya yerleşen Horasan erenleri, Osmanlılarla Avrupa'nın içlerine kadar uzanmıştır ve Avrupa'da kalıcı olmuştur.

*

Haçlılarla birlikte Moğollara karşı Anadolu, Horasan erenleriyle silahsız bir savaşa hazırlanmıştır. Silahlı savaşın bittiği yerde, silahsız savaş başlamıştır. Ordular gücünü yitirmiş, orduların yerine erenler, gönül erleri, kültür ve sanat ustaları geçmiştir. Moğollar geldiğinde bütün şehirleri yakıp, yıkmışlardır. Ancak Anadolu'nun gönül kalelerini kimsenin teslim alması mümkün değildir. Toplum onlarda kendini yenilenmiştir. Yeni kültürel silahlarla, yeni bir savaşa girişmiştir.

*

Haçlı ve Moğollar Anadolu'yu değil, Anadolu Haçlı ve Moğolları dönüştürmüştür. Selçukluların yıkılışı, Haçlıların geri çekilişi ve Moğolların dönüşümü ardından, Osmanlı Devletinin kuruluşu ve yükselişi gelmiştir. Bu süreçte başta Mevlana olmak üzere gönül erenlerinin vazgeçilmez bir yer ve önemi vardır. Türkiye'yle birlikte İslam dünyası, Osmanlının kuruluşunda olduğu gibi, yenilenerek, Avrupa ve Asya'yı değiştirmelidir. Günümüzün 'Moğollar'ı Amerikalı ve Avrupalı Neoconlardır. Moğollar Bağdat ve Konya'da nasıl değiştilerse Neoconlar da Ortadoğu'da öyle değişeceklerdir.

*

Amerika "11 Eylül"den sonra büyük bir korkuya kapılmıştır. Amerika'nın kendisinden daha güçlü, kendisinden daha büyük düşmanı yoktur. Amerika, Avrupa gibi, bir Komünizm, bir Faşizm doğurmaktan korkmuştur. Komünizm ve Faşizm'i yenmeden Avrupa'ya yardım etmiştir. Amerika olmasaydı, Avrupa Komünist ve Faşist yönetimler altında olacaktı. Amerika Avrupa'ya bakarken kendi doğurduğu Faşizm'in eline düşmütür. Amerika "11 Eylül" sonrasında başka bir Faşizm doğurmuştur. O da "Neocon Faşizmi"dir.

*

Amerika terörü yenmek için Afganistan ve Irak'ı işgal etmiştir. Ancak zorla güzellik olmaz. Amerika İslam dünyasına Demokrasi ihraç etmek isterken, Avrupa'dan Faşizm ithal etmiştir. Faşizm'le Demokrasi değil, başka bir ırka dayanan başka bir ırkın 'Faşizm'i gelir. Demokrasi şiddet değil, dayanışma, yardımlaşma ve uzlaşma yönetimidir. Avrupa'nın 'Faşizm'i Avrupa'yı çökermiştir. İki dünya savaşında Avrupa'da taş üstünde taş kalmamıştır. Amerika'nın 'Faşizm'i ise, kendisini çökertecektir.

*

Avrupa'yı dayatmacı yönetimlerden Amerika kurtarmıştır. Amerika'yı Amerika'dan ise, Mesnevi'yle yoğrulan ve sevgiyle silahlanan barışseverler kurtaracaktır.Mevlana Anadolu'da Moğol fırtınasını bahar rüzgarına çevirmiştir. Şimdi de Bağdat'taki Amerikan Faşizmi'ni "İslam Demokrasisi"ne çevirecektir. Bağdat geçmişte Avrupa Rönesansı'na kaynak olmuştur. Şimdi de Amerika Rönesansı'na kaynak olacaktır.

*

Amerika'da ve Avrupa'da, dünyayı savaşa sürükleyen Neoconların güneşi batmıştır.

*

Bütün dünyada barışın güneş Batı'dan değil, Doğu'dan doğacaktır.

*

"Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik"artık Paris'ten gelmeyecektir.

*

Kudüs'ün barış çağrısı kesinlikle karşılıksız kalmaz.

*

"Işık Doğu'dan gelir."Dünyayı Mekke aydınlatır

14 Nisan 2024, 12:29

PARADAN PARA KAZANANLAR ALIN TERİNE GÖZ NURUNA EL EMEĞİNE ÖNEM VERMEZLER

Bu yazı daha önce 14.04.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyanın her ülkesinde, ekonomik krizler para ticareti yapan bankalarla başlar, domino etkisiyle reel ekonominin bütün kesimlerine yayılırlar. Ekonomik krizler etkilerini, ilk önce işletmelerin bilançolarında gösterirler. Krizlerde kuruluşlar küçülürler, işletmeleri yönetmek aktifleriyle ve pasifleriyle, bilançoları yönetmeye dönüşür. Bilanço yönetiminde ilk yapılması gereken, işletmelerin bankalara olan borçlarının azaltılmasıdır.

*

Bankalar tasarruf sahiplerinin, işletmeler bankaların parasıyla para kazanırlar. “Para başkalarının parasıyla kazanılır” diyen bankalar, paradan para kazanmada, en büyük payı alırlar. Bankaların aşırı kazanç peşinde koşmaları, reel ekonomiden kat kat daha büyük, bir balon ekonomi oluşturur. Parayı elden ele dolaştırarak büyütmenin, gizemli dünyası bankaların gözlerini kamaştırır. Krizler finansal kuruluşların büyüttüğü, balon ekonomilerin patlamasından kaynaklanır.

*

Her ekonomide işletmelerin, ürün ve hizmet üretmeleri için, gerekli kaynakların önemli bir kısmı, bankalar tarafından karşılanır. Bankalar tasarruf sahiplerinden düşük faizle topladıkları kaynakları, daha yüksek faizle işletmelere borç olarak verirler. Reel ekonomiyle gölge ekonomi arasında kaynakların akışı, pazar ekonomilerinin en dinamik boyutunu oluşturur. Seküler dünyada bankaların ana görevi, reel ekonomiye kısa ve uzun vadeli kaynak sağlamaktır.

*

Bütün ekonomilerde işletmelerle finansal kuruluşlar arasında, kaynak akışındaki aksamalar, her zaman krizlerin habercisi olurlar. Kriz dönemlerinde işletmelerin kapasite kullanım oranları düşer, satışları azalır, maliyetleri yükselir ve işsizlik artar. Geleceğin kesin olarak bilinmediği, ekonomi dünyasında finansal kuruluşların, hem düzenleyici hem de dengeleyici bir görevleri vardır. Finansal kuruluşlarla işletmeler, üretim süreçlerine yeni boyutlar kazandırırlar.

*

İşletmelerin üç ana fonksiyonu olan üretim, finansman ve pazarlama birbirini tamamlayan, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Ekonomilerde üretim değerleri parasal değerlere, parasal değerler üretim değerlerine dönüşür. Dönüşümdeki hız ve yoğunluğu, ekonomideki karlılık ve faiz oranları belirler. Faiz oranlarıyla yatırımlar arasında ters orantılı bir bağıntı vardır. Sağlıklı bir ekonomide faiz oranları sıfıra yaklaşır, kaynaklar yatırımlara kayar.

*

Ekonomilerde üretim peşinde koşan kuruluşlarla, sınırsız kazanç peşinde koşan spekülatörler, kaynakların yönlendirilmesinde büyük sorumluluk yüklenirler. Keynes’in vurguladığı gibi, ekonomik krizler, vicdanlarını yitiren canavar ruhlu spekülatörlerden kaynaklanır. Nasıl olursa olsun, sürekli kazanmayı düşünen, vicdansız spekülatörlerin elinde, dünya borsaları birer kumarhaneye dönüşmüştür. Bütün krizlerin temelinde, vicdanlarını yitiren canavarlaşmış finans kuruluşları vardır.

*

Canavar ruhlu spekülatörlerin gözlerini reel ekonomilerin kazançlarıyla doymaz.

*

Paradan para kazananların dünyasında, finansal çılgınlıkların sınırı yoktur.

*

Açgözlülüğün sanal finansal ekonomisinde vicdana yer olmaz.

15 Nisan 2024, 12:40

YEREL YÖNETİMLER DÜNYAYI BİR ŞEHİRE HER ŞEHİRİ BİR DÜNYAYA DÖNÜŞTÜRÜYORLAR

Dünyanın neresine gidilirse gidilsin, bütün inançların bir arada yaşadıkları şehirlerin, bir dünyaya, dünyanın bir şehire dönüşme yolunda olduğu görülür.

*

Mekke gibi, Atina gibi, Roma gibi, İstanbul gibi dünyada pek çok şehir, sınırları içinde yer aldıkları ülkelerden çok daha uzun, çok daha zengin bir tarihe dayanıyorlar. İletişimin ve ulaşımın, büyük bir hızla gelişmesiyle, şehirler arasındaki uzaklık ve yakınlık farkı ortadan kalkıyor. Dünya bir “köy”den daha çok bir “şehir”e benziyor.

*

Şehirler ne kadar köklü bir geçmişe dayanırlarsa, o kadar bilgi ve bilgelik dünyasına katkıda bulunurlar. Bilgeliğe dönüşen bilgileriyle, şehirler çevrelerini, çevreleri şehirleri zenginleştirirler. “Dünya Bir Şehirdir” ve “Her Şehir Bir Dünyadır” kitaplarımızda, şehirlerin insanlığın düşünce ve eylem dünyasındaki, yerleri ve önemleri ele alınır.

*

Şehirlerde görünen yerüstü, görünmeyen yeraltı hazineleriyle, dünyanın tarihine ışık tutarlar. Geniş açıdan bakıldığında, Mekke’nin şehirlerin, Kabe’nin kutsal yapıların, İslam’ın, dinlerin anası olduğu görülür. Şehirler tarihlerini, bütünlük ve süreklilik içinde ele alanlara, ekonomik ve kültürel hazinelerinin kapılarını açarlar.

*

Cennet’i yitiren insanlığın ataları Mekke’de, Hac sırasında toplu olarak dua edilen, Arafat Dağı’ında buluşurlar. Yunus “Arafat Dağı’dır bizim dağımız / Anda kabul olur bizim duamız / Medine’de yatar Peygamber’imiz” diyerek, insanları ana yurtlarına, baba evlerine götürür. Ve Cennet insanların ilk, Mekke ikinci ana vatanları olur.

*

Yüzlerini günde beş vakit Mekke’ye dönenler, bütün Peygamber’lere saygı gösterirler. Ve binlerce yıl yaşamış gibi, bilgelikle donanırlar. Onlar üretim ve yönetim alanları başta olmak üzere, güler yüzlerin, tatlı sözlerin her şeyin başında geldiğini bilirler. Şehirler güler yüzlülerin, tatlı sözlülerin yorulma bilmez çalışmalarıyla uzun ömürlü olurlar.

*

Şehirlerin hem kültürlerini, hem ekonomilerini yerin altındakilerle birlikte, yerin üstündekiler zenginleştirirler. İnsanlığın Babası Adem Mekke’den, insanlığın Annesi Havva Cidde’den “kardeşler arasında savaş olmaz, barış olur” diye seslenirler. Yine de Habil’den ve Kabil’den beri, dünyada kardeş kanları akmaya devam ediyor.

*

Her şehiri bir dünyaya, dünyayı bir şehire dönüştürmesini başaranlar, şehirler arasındaki uzaklık ve yakınlık farkını ortadan kaldırırlar. Onlar bütün insanlığın ortak mirasının sözlerinden önce özleri üzerinde yoğunlaşırlar. Ve Doğu da, Batı da, Güney de, Kuzey de Allah’ındır diyerek, aralarındaki duvarları Berlin Duvarı gibi yıkarlar.

*

Her şehirin bir devlet olma yolunda ilerlediği bir dünyada, açıklık içinde sürekli yenilenen şehirler, bütün şehirlere yol ve yön gösteren kutup yıldızları olurlar.

16 Nisan 2024, 11:46

WASHINGTON VE MOSKOVA YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILIN DAĞILMA YOLUNDA İLERLEYEN ÜÇÜNCÜ VE DÖRDÜNCÜ ROMA'LARIDIR

Bu yazı daha önce 16.04.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Doğu ve Batı dünyası arasındaki çatışmaların, doruk noktasına ulaştığı, Ortaçağ sonrası dünyanın, en büyük silahlı iki gücü Amerika ve Rusya'dır. Pentagon denizleriyle ve karalarıyla, dünyanın her yanına yetişebilecek bir ordunun yönetim merkezidir. Kendisini dünyanın başkenti olarak gören Washington’da, Pentagon Capitol’den beş kat daha büyük bir fiziksel altyapıya sahiptir. Her biri birer yüzen hava ve kara orduları olan uçak gemileriyle, Pentagon dünyanın bütün ülkelerine ulaşacak güçtedir.

*

Pentagon Amerika’nın elinde, her yere yetişen büyük bir çekiçtir. Güç sarhoşu Amerika, dünyadaki her sorunu çekice ihtiyaç duyan bir çivi olarak görmektedir. Bunun için Amerika pek çok ülkede, demokratik yolla seçilmiş yönetimleri, silahlı güçlerle değiştirmenin, sayısız örneğini vermiştir. Yirminci yüzyılda, Nazi Almanya’sında Hitler’in başaramadığını, Amerika başarmıştır. Amerika kare dünyada hedeflerine ulaşmış bir “Nazi İmparatorluğu”dur. Ancak Amerika’nın düşmanları Yahudiler değil Müslümanlardır.

*

Capitol’un emrindeki Pentagon, sürekli barıştan daha çok sürekli savaş için inşa edilmiş, devasa bir uçak gemisine benzer. Amerika için barış, yanında yer almayanları öldürmeye muktedir olmaktır. Terörü devlet politikası haline getiren İsrail’in, dehşet verici boyutlara ulaşan, Müslüman düşmanlığı, Pentagon’un "savaşta herşey mübahtır” diyen “topyekun yıkım” stratejisinden kaynaklanır. Amerika dünyanın, İsrail Ortadoğu’nun silah geliştirme ve deneme merkezidir.

*

Almanya’nın savaş yıllarında, “Avrupa’da Almanya her şeyin üstündedir” ilkesi, Yirmi birinci yüzyılda, “Dünyada Amerika, Ortadoğu’da İsrail her şeyin üstündedir” ilkesine dönüşmüştür. Almanya’nın gurur ve kibir dolu, “güç zehirlenmesi” on iki yıl sürmüştür. Amerika ve İsrail’in Pentagon’un gölgesindeki “silah körlüğü”nün kaç “on iki yıl” süreceğini, bütün dünya merak etmektedir. Onlar ise “önleyici savaş” stratejileriyle, yeni saldırılar planlamakla meşguller.

*

“Terörü önleyici” amaçlı savaş, aslında Amerika’nın, karşısında olan ülkelere, istediği zaman, istediği yerde saldırmak için, geliştirdiği bir savunma stratejisidir. Amerika istemediği yönetimleri, oy atarak değil, kurşun atarak değiştirir. Amerikan yönetiminin en çok sevdiği demokrasi, her önüne gelen seçmenin oy vermediği demokrasidir. Pentagon’un seçmenlerin oylarını sayacak kadar zamanı yoktur. Zaman kazanmak için, oy verecekleri öldürmek, en kestirme yöntemdir. Onlar için en iyi demokrasi Duverger'in kitaplanın isimleriyle söylenirse, "Halksız Demokrasi"dir, en iyi yönetici oylarla değişmeyen "Seçilmiş Krallar"dır.

*

Afganistan'da büyük başaırsızlığa uğrayan Kızıl Ordu'suyla Rusya, Çeçenistan'da, Gürcistan'da, Kırım'da ve Ukrayna'da Amerika'nın yolunu izlemektedir. Onlar Yirminci yüzyılın, dönemlerini tamamlayan, Üçüncü ve Dördüncü Roma'larıdır. Her ikisi de Birinci Roma gibi, dışarıdan değil, içeriden gelen baskılarla dağılacaklardır.

*

Amerika, Rusya ve İsrail başta olmak üzere, dünyadaki bütün saldırgan devletlerinin önünü kesmenin yolu: Anadolu'nun asla batmayan Yunus'u gibi, varlığa sevinmeden, yokluğa yerinmeden, bütün dünyada iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemektir.

*

Küresel ve yerel ekonomik ve siyasal sorunlarının üstesinden gelmek için, kimsenin bilmediği mucizevi bir yöntem yoktur. Savaşsız bir dünya için barış, her alanda savaşı yitire yitire kazanılır. Her savaş yeni bir barışın kapısıdır.

*

Amerika, Rusya ve İsrail durmadan silahlanan ordularıyla, yeni savaşların yükünü daha fazla taşıyamazlar. Çünkü Yirmi birinci yüzyılda cephelerdeki savaşların yükünü, ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir ülkenin çekmesi mümkün değildir.

*

Zamanı gelmiş barışı Pentegon'uyla Amerika, Kızıl Ordu'suyla Rusya önleyemez. Savaşların pazarlara taşındığı kare dünyada, güzel savaş çirkin barış yoktur. Barış aranır savaş bulunur. İnsan aradığını bulur.

17 Nisan 2024, 13:13

UZUN SOLUKLU EĞİTİMDE HER SABAH BEYAZ SAYFAYLA BAŞLAR

Uzun ve sıkıcı bir hazırlıktan sonra, üniversiteye girme hakkı kazanan öğrencilere, bütün dünyada kuruluşların hazır askerleri gözüyle bakılıyor. Bunun için üniversiteler gençlere doğru düşünmesini, doğruyu aramasını değil,kamu ve özel kuruluşların ihtiyacı olan çok dar bir alanda bilgi kazanmasını istiyorlar. Bütün dünyada ülkeler, gençlerin bilge kişiler olmalarını değil, bilgili kişiler olmalarını bekliyor.

*

Dünyadaki bütün üniversiteler, bilgelik kurumlarından daha çok bilgi kurumları olmak için, birbirleriyle kıran kırana yarışıyorlar. Oysa öğretim, beşikten başlayıp, mezara kadar devam eden bir yarıştan daha çok keyifli bir maraton olmalıdır. Bir yarışta ilk sıralara girenler kazanır. İlk üç ya da beşe giremeyen yarışmacılar, koşuyu kaybetmiş sayılır.Öğrenmede her sabah beyaz bir sayfayla başlar.Öğrenmesini öğrenme, Kıyamete kadar devam eden, uzun soluklu bir süreçtir .

*

Keyifli bir maratonda yarışma şartlarını yerine getirerek, koşuyu tamamlayan herkes yarışı kazanmış olur. Ömür boyu süren maratonda bazıları, herkesten daha hızlı koşarak, birbirleriyle kıyasıya bir çekişmeye girebilir. Yine de maratonda koşanların çoğu kendisiyle yarışarak, iki gününü birbirinden farklı kılmaya çalışırlar. Onlarla yaşamak hem kolaylaşır, hem de güzelleşir.

*

Gençlerin büyük bir bölümü için, üniversite bir yarıştan daha çok bir maratona benzer. Hayat da bir üniversitedir. Bu yüzden yönetim uzmanı Charles Handy "Hayat bir at yarışı değil, bir maratondur" diyor. Sezai Karakoç, bu yarışa metafizik bir boyut ekliyerek "Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız" demekle, yarışın bitiş noktasını yaşanan hayattan yaşanacak hayata taşır.

*

Öğretimde bilgelik, bugünü dünden, yarını da bugünden daha yaşanır kılabilmek için, herkesin kendisiyle gireceği yarışı belirlemesi ve temposunu ayarlamasıdır. Öğretimde, eğitimde olduğu gibi, kazanan ya da kaybeden yoktur, daha güzel bir dünyada yaşamak için, yardımlaşma ve dayanışma vardır.

*

Hayatı bütün boyutlarıyla üniversiteye dönüştüren toplumlarda, hir şey, zamanında öğrenilir ve değerlendirilir. Yapılan çalışmalarda açıkça ortaya konulduğu gibi, üniversitede zorla öğretilen bilgilerin, günlük hayatta önemli bir karşılığı yoktur. Yararlanılmayan bilgiler, kısa zamanda yok olup giderler. Bilgiler bilgeliğe dönüşerek,uzun ömürlü olurlar.

*

Yabancı dil öğrenme, kullanılmayan bilginin uçup gitmesine çarpıcı bir örnektir. Konuşma imkanı olmadığında, bir dili öğrenmek mümkün değildir. Bir dil sürekli konuşulmadan öğretilemez. Bilgelik de bilgilerin bilgeliğe dönüştürülmesiyle kazanılır. Hayatı yaşanır kılmada, değerlendirilmeyen bilgilerin, kimseye yararı olmaz.

*

Merkez ve çevre farkının ortadan kalktığı bir dünyada üniversiteler tek öğrenme yeri değildir. Özellikle sosyal bilimlerde, kitap, dergi, bilgisayar ortamında olan bilgilere, herkes kolaylıkla ulaşabilir.Sosyal medyada ulaşılmayacak bilgi olmadığı gibi, kendisiyle konuşulmayacak bilge de yoktur. Google dünyanın en büyük kitaplığıdır.

*

Öğretimin can alıcı noktası bilgiyi dört duvar arasında zorla öğrenciye ezberletmekten daha çok, nerede bulunduğunu, nasıl ulaşılacağını ve ne yapılacağını öğretmektir.Dünya''daki bütün eğitim, kurum ve kuruluşları, öğrencileri zorla eğitmek yerine, onlara nasıl öğrenebilecekleri öğretmeye yönelmelidirler. Öğrenmesini öğrenen için dünya bir üniversitedir.

*

Öğretim beşikten mezara kadar devam eden uzun bir süreçtir. Öğrenmesini öğrenme sürecinde, üniversiteler aracıdır.Dünyada öğrenme ilk insanla başlar,her insan dört bin yıllık bir bilgi ve bilgelik birikimine sahiptir.Şehirlerin anası,insanlığın ana vatanı Mekke'de, dünyanın Cennet'e açılan kapısı Kabe, insanlığın ilk üniversitesidir.

*

Geleceğin mimarları, bilgi sahibi bilginlerden önce, bilgelik kaynağı bilgeler olacaktır.

*

Bilginlerin akılları başlarındadır, bilgelerin akılları hem başlarındadır,hem gönüllerindedir.

*

Savaşlarını ortasında bestelenmemiş barış şarkılarının nağmelerini bilgeler duyarlar.

18 Nisan 2024, 12:35

AMERİKA DÜNYANIN EN TEHLİKELİ EN ACIMASIZ DEMOKRASİ DÜŞMANIDIR

Bu yazı daha önce 15.12.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

İslam dünyasının olduğu kadar Batı dünyasının da, geçen yüzyıllarda döşenmiş mayınlardan arındırılmasında, demokratik yönetimlerin hayati bir önemi vardır. Hristiyan ülkelerde olduğu gibi, Müslüman ülkelerde, katılımcı demokrasi kültürünü zenginleştirmek ve yeni boyutlar kazandırmak, Veysel’in deyişiyle: Gece ve gündüz gidilmesi gereken, uzun ve ince bir yoldur. İslam dünyasında doğmakta olan demokrasi hareketleri desteklenmezse, Amerika ve Avrupa ülkeleri kandan elbiseler giyerler. Demokrasinin patentinin kendilerinde olduğunu iddia eden, demokrasi misyoneri iki yüzlü Amerika ve Avrupa ülkeleri, Müslüman ülkelerdeki demokrasi karşıtı otokratik yönetimlerin, her zaman yanında yer almışlardır. Onlar Müslüman ülkelerde seçimlerle iktidara gelen yönetimleri desteklenmedikleri gibi, her zaman darbeci generalleri teşvik etmişlerdir. Bütün ülkelerde terörist yapılanmaların gizli destekçileri Batı ülkeleri olmuştur. Müslümanlar terörist ilan edilerek, elleri ve kolları bağlanmıştır. Batı ülkeleri İslam dünyasındaki demokratik gelişmeleri durdurmak için, darbeler başta olmak üzere, her yolu, her yöntemi mübah görmektedirler. Amerika Müslüman ülkelerdeki demokrasi düşmanlığı, Arap dünyasında İslam düşmanlığına dönüşmüştür. Batı’da İslam düşmanlığı, demokrasi düşmanlığını, demokrasi düşmanlığı İslam düşmanlığını doğurmuştur. Amerika, İngiltere'yi ve Fransa’yı peşine takarak, İran ve Türkiye başta olmak üzere, Cezayir’den Pakistan’a bütün darbeleri desteklemiştir. Onlar seçilmiş başbakanların idam edilmesine, İslam’dan korkan “Endişeli Batı Dünyası” adına, onaylamakta birbirleriyle yarışmışlardır. Amerika’nın demokrasi düşmanlığı, Arap dünyasında esen güçlü demokratik yönetim rüzgarları sırasında kendini açıkca göstermiştir. Mısır’da demokratik yönetim yörüngesinden çıkarılmıştır. Suriye’de çok partili yönetime geçme istekleri, kanlı ve yıkıcı bir iç savaşa dönüştürülmüştür. Demokrasi misyonerliği adına Irak’ı işgal eden Amerika, bütün bölgeyi Filistin'leştirmiştir. Libya’da demokratik yönetim ,Cezayir’de olduğu gibi, evinde öldürülmeye çalışılmaktadır. Amerika Türkiye'ye karşı kan dökmeye doymayan, terör örgütlerini destekleyerek, demokrasi düşmanlığını açıkca ilan etmektedir. İslam dünyası çifte standartlı çok yüzlü Batı dünyasının, önüne çıkardığı bütün engelleri bir bir aşarak, kendi demokrasisini kendisi inşa etmek zorundadır. Endonezya’dan Fas’a Müslüman ülkeler, çok boyutlu bir Demokrasi sınavından geçmektedirler. Müslüman ülkeler, çok güçlü ve çok köklü olan, ''Medine Sözleşmesi''inden yola çıkarak, Batı’nın tek dünyalı seküler kültürünün çok üstünde, yeni katılımcı demokrasi dili oluşturmalıdırlar. Düz kare dünyada, değişik isimler altında devam eden, otokratik yönetimlerin iktidar savaşlarından, kurtulmalarının başka bir yolu yoktur. İslam dünyasında, demokrasinin bütün kurumlarının, bütün kurallarının, sağlıklı bir altyapısının olması çok büyük bir zenginliktir. Katılımcı demokratik yönetimlerin bütün ülkelerde kabul görmesi için, gerekli tarihsel, kuramsal, yönetimsel araştırmaların yapılması, dünya tarihinin yeniden yazılması ve yeniden yorumlanması, bütün ülkeler için hayati önem taşımaktadır. Tarihin her döneminde yönetimlerin başarısı, küresel hukuk ilkelerine ve dünya ölçeğinde geçerli etik değerlere, bağlılık ve saygıdan kaynaklanır. İslam dünyası iki milyara yaklaşan nüfusuyla, Amerika'nın beş katıdır. Dünyayı kafaları vuranlar değil, sayanlar değiştirirler. Yönetim dünyasında, oy atanlar kurşun atanlardan daha güçlüdürler. “Batı dünyası için kötü olan, İslam dünyası için iyidir,” diyen Amerika, İslam dünyasında cam ürünleri satan büyük mağazaya giren boğa gibi, her şeyi kırmış dökmüştür.Bu yüzden dünyadaki demokrasilerin, en büyük düşmanları, yalnızca kendilerine demokrat olan Amerika’ yla, kendi bindiği dalı kesen, ne yaptığını bilmeyen Fransa'dır.

19 Nisan 2024, 11:37

Teşekkürler Sevgili Savaş Tulgar "UNITED STATES"

Teşekkürler Sevgili Savaş Tulgar "UNITED STATES" "DIVIDED STATES" olma yolunda İSRAİL'in peşinde adım adım ilerliyor.Her ikisi de GAZZE'de döktükleri kanların oluşturduğu denizde boğulacaklardır.Her Roma yıkılır

19 Nisan 2024, 11:51

ARVASİ'YLE NECİP FAZIL KOTKU'YLA TURGUT ÖZAL ELELE YİRMİNCİ YÜZYIL TÜRKİYE'SİNE YENİ AÇILIMLAR KAZANDIRIRLAR

Bu yazı daha önce 19.04.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Tarihin her döneminde liderler, toplumların gönül zenginlikleriyle, akıl zenginliklerini altın oranda kucaklaştırarak, kültürel dokuyu ve ekonomik yapıyı dönüştürmüşlerdir. Toplumların dönüşüm sürecinde, gönül zenginliği akıl zenginliğine, akıl zenginliği gönül zenginliğine yeni açılımlar kazandırır. Gönül zenginliğiyle akıl zenginliği arasında, karşılıklı bir iletişim ve bir etkileşim vardır. Gönül dünyasında ekilenler, akıl dünyasında, akıl dünyasında ekilenler, gönül dünyasında biçilirler. İki dünyada birden ekilmeyenler, iki dünyada birden biçilmezler.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, gönül derinliğiyle akıl zenginliğini, birbirinden kesin sınırlarla ayıran toplumlar, iki dünyanın zenginliklerini birden yitirirler. Nasıl iki kılıç tek elle tutulmazsa, birbirinden bağımsız iki dünyaya bölünen bir dünya, tek elde toplanmaz. Gönül derinliğiyle akıl zenginliğinin, birbirini destekleyip büyütmesi için, iki bağımsızlaştırılmış dünyanın bir dünyaya dönüştürülmesi büyük önem taşır. İki dünyayı Gazali gibi, ekonomik ve kültürel hayatı, hem akıl, hem gönül gözüyle görenler bütünleştirir.

*

İster gönül derinliği, ister akıl zenginliği olsun, insanlığın bilgi ve bilgelik kaynakları, tarih içinde geçmişten geleceğe bir bütünlük ve süreklilik içinde, bulanmada donmadan akar. Akıl zenginliği bilgiye, yeni boyutlar kazandırırken, gönül derinliği bilgeliğe, yeni boyutlar kazandırır. Gönül derinliğinde kazanılan başarı, akıl zenginliğinde kazanılacak başarının yol haritasını verir. Her iki alanda, ulaşılan başarının seviyesi, birleşik kaplar yasasıyla belirlenir, yükseldikleri ortak tabanda, zaman içinde birbiriyle eşitlenir.

*

Asya ve Avrupa arasında uzun bir yolculuğa çıkan Türk boyları, hem Asyalı hem Avrupalı olarak, Anadolu'ya yerleşirler. Cumhuriyet öncesini bilen iki gönül insanı, Arvasi ve Kotku ile iki akıl insanı, Necip Fazıl ve Turgut Özal, Anadolu'nun aslına dönmesinde, çok ayrı bir yer tutarlar. Cumhuriyet döneminde gelmiş iki Horasan Eren'i, etkiledikleri bir düşünce sevdalısı Necip Fazıl'la ve bir eylem sevdalısı Turgut Özal'la, Anadolu'nun gönül derinliğine ve akıl zenginliğine, en büyük katkıyı yapmışlardır. Onların çevrelerinde halkalananlar, iki dünyayı bir dünyaya dönüştürerek, İslam dünyasını kuşatan, ekonomik ve kültürel yoksulluğunun, çelik çemberini parçalamışlardır.

*

Anadolu'nun bin yıllık, ekonomik ve kültürel tarihi içinde, gönül derinliği ve akıl zenginliği arayanlar, uzaklara gitmesinler, çarşılara ve camilere baksınlar. Nerede iyilikler özendiriliyor, nerede kötülükler önleniyorsa, orada gönül insanları vardır, orada akıl insanları vardır. Kültürü ve ekonomiyi güzelleştiren, bilgi ve bilgelik camilerden ve çarşılardan beslenmiştir. Bilgiyi bilgeliliğe dönüştürenler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata canlılık getirmekle kalmazlar, büyük bir dönüşümlerin de lokomotifi olurlar. Onlar eğitimlerine hiç ara vermeyen, Kıyamet'e kadar açık kalacak, bütün insanlığın “Görünmeyen Üniversite”leri olurlar.

*

Başta Mevlana, İbn Arabi ve Yunus olmak üzere, dünyanın görünmeyen üniversitelerinin kapıları bütün insanlara ardına kadar açıktır. Onların sürekli yeni açılımlarla, zenginleştirilen, bilgilerinden ve bilgeliklerinden, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün insanlar yararlanırlar.

*

Görünmeyen üniversitelerde ya Akşemseddin ya Fatih olmanın değil, hem Akşemseddin hem Fatih olmanın sırları öğretilir. Onların çevrelerinde halkalananlar, iç dünyalarını derinleştirirken, dış dünyalarını zenginleştirirler.

*

Akıl dünyasının zenginlikleri, gönül dünyasının derinliklerinden beslenmezlerse, dünyadaki ekonomik, siyasal, kültürel krizlerin üstesinde hiçbir güç gelemez.

20 Nisan 2024, 11:58

ÜLKELERİN BİRBİRLERİNE BAĞIMLI OLDUĞU DÜNYADA GOLYAT'LARIN HESAPLARI DAVUT'LARLA GÖRÜLÜR

Yirmi birinci yüzyılda ülkeler, savaş yıllarını ne kadar azaltırlarsa, üretim güçlerini o kadar büyütürler. Savaş yıllarında ülkeler yoksullaşırken, barış yıllarında zenginleşirler. Tarihin bütün dönemlerinde, barış isteyen devletler, savaş peşinde koşan devletlerden, daha güçlü olmuşlardır. Tarih boyunca açıkça görüldüğü gibi, dünya kültüründe güncelliğini hiç yitirmeyen eserler, savaş dönemlerinden daha çok barış dönemlerinde verilmiştir.

*

İnsanlık tarihi savaşları barışlar, barışları savaşlar izleyerek, bazan aritmetik, bazan geometrik olarak akar. Tarihte küçük değişimler, büyük dönüşümlere yol açarlar. Tarihin toprağına düşen bir buğday tanesi, savaş yıllarında bir başak verirken, barış yıllarında her biri yüz taneli yedi başak verir. Savaş dönemlerinde bir ekilen bir biçilir, barış dönemlerinde bir ekilen yedi yüz biçilir. Bunun için insanlar savaştan önce barış isterler.

*

Kutsal kitaplarda anlatılan çok ilgi çeken çatışmalardan biri, güçlü Calut ya da Golyat ile genç Davut arasında yapılan, güç kazanma savaşıdır.Küçük Davut elindeki sabanla, Büyük Calut’u en zayıf yerinden yakalar ve öldürür.Yıldızın parladığı, küçük eylemlerin, büyük dönüşümlere yol açtığı dönemlerde, büyük sanılan güçlerinin, sanıldığı kadar büyük olmadığı, “Davut”ların “Golyat”ları dize getirdikleri, tarih boyunca her ülkede görülür.

*

Yirmi birinci yüzyılda dünyanın, iki büyük ekonomik gücü olan Çin ve Amerika arasındaki, güç savaşında dengeleri, Doğu Türkistan, Tibet, Tayvan ve Hong Kong gibi, küçük bilinen ülkeler değiştirecektir. Bunun için bütün ülkeler, bilardo masasında toplar gibi, çok duyarlı olan dengeyi korumak için, bulundukları yerde durarak büyükleriyle küçükleriyle, çatışma alanlarından daha çok, uzlaşma alanlarını genişletmeye çalışıyorlar.

*

Yunus’un bir şiirinde vurguladığı gibi, nasıl bir sinek bir kartalı alıp yere vurursa, küçük bir ülke Amerika’yı ya da Çin’i alır, büyük bir yıkıma götürür. Amerika “On bir Eylül” intihar saldırısıyla, dehşet verici bir savaşa sürüklenmiştir. Çin de Hong Kong’la, Tayvan’la sürüklenecektir. Bu yüzden Birleşmiş Milletler, çatısının altında toplanan ülkelerin çoğunluğu, savaşların dehşet verici yıkımlarını bildikleri için, küresel sorunların uzlaşmayla çözülmesini isterler.

*

Dünyanın siber savaşlara gebe olduğu bir dönemde, Türk ve İslam Dünyası, dünyadaki gelişmeleri çok yakından izleyerek, geçmişte bütün Ortadoğu’nun kaynaklarını yok eden, İran ve Irak savaşından ders alarak, Rusya, Çin ve Amerika birbirlerini yakıyor yıkıyor olsalar bile, ellerindeki buğdayları toprağa atmak zorundalar. Kışkırtmalar kapılmadan bütün ülkelerde, uzlaşmaları özendirmeye, çatışmaları önlemeye çalışmak her ülkenin görevidir.

*

Doğu’dan Batı’ya bütün büyük düşünürler kitaplarında, savaşların büyüttükleri kötülükleri, barışların özendirdikleri iyilikleri tartışmışlardır.

*

Siyasal, kültürel, ekonomik yapılar, fiziksel, kimyasal, biyolojik yapılara benzerler. Küçük bir değişme, büyük altüst oluşlara yol açar.

*

Sınırsız, duvarsız, kapısız dünyada, hayatın her alanında barış arayanlar, savaş arayanlardan daha güçlü olurlar.

21 Nisan 2024, 12:26

HER ÜLKEDE KATILIMCI DEMOKRATİK YÖNETİM PAYLAŞIMCI EKONOMİK YAPI DİLİ GELİŞTİRMEK

Sanayi odaklı küre dünyanın demokratik dili gibi, bilgi odaklı kare dünyanın, kendine özgü bir demokratik dili vardır. Sanayi yüzyılından bilgi yüzyılına, demokrasinin dili hızla değişmektedir. Küre dünyanın demokratik dilinde, pozitif kültürün kavramları öne çıkmıştır. Kare dünyanın demokratik dilinde ise, kutsal kültürün kavramları öne çıkacaktır.

*

Yirminci yüzyılın demokratik diline Hristiyan demokratlar damgalarını vurdular. Onlar kutsal kültürün değerlerini, demokratik dile çevirerek, bütün dünyada kabul görmesinin yolunu açtılar. Yirmibirinci yüzyılın demokratik diline, Müslüman demokratlar damgalarını vuracaklar. Müslüman demokratlar, Mesnevi'ye ve Mukaddime'ye yaslanarak, yeni bir demokratik dil oluşturacaklardır.

*

Kendi dünyalarında tek başlarına birer güneş olan Mevlana'nın ve İbn Haldun''un, Yunan düşüncesinden ödünç aldıkları hiçbir şey yoktur. Yirmi birinci yüzyılda, azınlığa dayanan Atina demokrasisini, çoğunluğa dayanan Kudüs demokrasisine dönüştürecek, Mesnevi 'den ve Mukaddime''den başka, hayatın içinde, iki dünyayı birden kucaklayan kaynak yoktur. Dünyanın beklediği yeni demokratik dil, onlarla inşa edilecektir.

*

Demokratik kültürün dili yalındır, kutsal kültürün dili gibi, zengin değildir. Kutsal kültür demokratik kültür dışı değil, demokratik kültür üstüdür. Demokratik kültür, bardaktaki çay gibi, kutsal kültürün şekeri ve sütüyle, hem tatlandırılmalı, hem de renklendirilmelidir. Çünkü, kutsal kültür, toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatın, eşsiz tadı, doyumsuz rengidir.Ekonomik ve kültürel hayat,kutsal kültürle anlam kazanır.

*

Kutsal kültürün iki dünyayı bütünleştiren zengin diliyle, demokratik kültürün diline yeni kavramlar, yeni açılımlar kazandırmadan, dünyadaki savaşların önünü almak mümkün değildir. Batı dünyası, İslam çaydaki şeker gibi, tad versin, ama kamusal alanda, görülmesin demektedir. Ancak İslam iki dünya medeniyetidir, seküler kültür gibi, iki dünyayı birbirinden ayırmaz.İslam kültüründe ya dünya ya öteki dünya denilmez,hem dünya hem öteki dünya denilir.

*

Müslümanlar tarihleri boyunca, İbn Haldun gibi dünyaya, Mevlana gibi de, öteki dünyaya önem vermişlerdir. Kutsal kültür, yalnızca özel alanı değil, hayatın bütün alanlarını kuşatan, bütün bir değerler manzumesidir.Kutsal kültürün dili, demokratik dili içeren, dünyada herkesin anlayabileceği, küresel bir dildir.Kutsal kültürün dilini bilmeyenler, sağlıklı bir demokratik dil oluşturamazlar. Demokrasinin yalın dili, kutsalın zengin dilinden beslenir. Biat ülkenin yönetimini kabul eden evet oyunu gösterir.

*

İcma yüzyılların içinde oluşan çoğunluğun görüşüdür.

*

Allah'ın yardımı her zaman çoğunluktan yanadır.

*

Yönetimde çoğunluk yanlışta birleşmez.

22 Nisan 2024, 11:47

ÜRETİMİN KALİTESİNİ ARTIRANLARA HİÇBİR ÜLKEDE KİMLİK SORULMAZ

Yönetim bilimlerinde, kurumların, kuruluşların üretim güçlerini büyütmede, kalitenin yükseltilmesi ve maliyetlerin düşürülmesi, en çok tartışılan sorunların başında gelir. Üretilen ürünlerin ve hizmetlerin maliyetleriyle, kaliteleri arasında ters orantılı bir bağıntı olduğu düşünülür. “Toplam Kalite Yönetimi”nin öncülerinden Edwards Deming “Krizden Çıkış” kitabında, bu düşünceye karşı, aşağıda sıralanan on dört ilkeyle kaliteyi artırmayı önerir.

*

1• Üretilen ürün ve hizmetlerin kalitelerini artırmada, bir amaç birliği sağlayın. Hedefiniz, üretimde kaliteyi artırarak, maliyetleri düşürmek ve rekabet üstünlüğü kazanmak olsun.

*

2• Yeni kalite felsefesini benimseyin. Dünyanın bir kalite devrimi yaşadığını, hiçbir alanda kalitesizliğe ve ulaşılmaz fiyatlara yer olmadığını bilin.

*

3• Kaliteyi artırmada, denetime güvenmeyi unutun. Kaliteyi üretilen ürünün ve hizmetin ayrılmaz bir parçası haline getirin ve denetim ihtiyacını ortadan kaldırın.

*

4• İşleri yalnızca fiyat boyutunda değerlendirmekten vazgeçin. Toplam üretim maliyetini düşürmeye çalışın.

*

5• Üretimde kaliteyi artırmada, maliyetleri düşürmede, işletme ve yönetim fonksiyonlarında sürekli iyileştirmeler yapın.

*

6• Öğrenmesini öğrenmeyi ve iş başında eğitim çalışmalarını kurumsallaştırın.

*

7• İşletmede kantiteden daha çok kaliteye önem veren liderliği benimseyin. İşletmenin bütün bölümlerindeki her yöneticiyi, birer lider olarak yetiştirmeye bakın.

*

8• İşletme içinde korku rüzgarlarından daha çok güven rüzgarları estirin. Hem kaliteyi, hem verimliliği artırarak, maliyetleri düşürün.

*

9• İşletmenin bölümleri arasındaki kapıları ve duvarları kaldırarak, kapısız ve duvarsız bir çalışma ortamı oluşturun.

*

10• Çalışanların hatasız üretim yapmalarında, üretgenlik seviyelerini yükseltmelerinde, kolay çözümlerden kaçının.

*

11• İşletmedeki değişik bölümlerde hedeflerle yönetimden önce, liderlikle yönetimi özendirin.

*

12• Denetimde niceliksel değerler yerine niteliksel değerlere önem verin, yapılan işleri sevdirin.

*

13• Çalışanların kendilerini geliştirecekleri bir işletme ortamı oluşturun.

*

14• Yönetimde dönüşüm ve verimlilik, üretimde çalışan herkesin paylaştığı misyon ve vizyon olsun.

*

Yirmi birinci yüzyılda, yüksek kaliteli, düşük maliyetli ürün ve hizmet üretmek bir ekonomik sorun olmaktan daha çok bir kültürel sorundur. Ürün ve hizmet üretiminde kusursuzluğu arama, yönetimi bir bilim olduğu kadar, bir sanat olarak görenlerin işidir. Verimliliği artırmak bir bilim, kaliteyi artırmak, bir sanattır. Kaliteyi geliştirmede başarılı olmayanlar, maliyetleri düşüremezler.

*

Kaliteli ürünlere, kaliteli hizmetlere,kaliteli bilgilere hiçbir sınırda vize sorulmaz.

23 Nisan 2024, 11:57

SERBEST PAZAR EKONOMİSİNİ ETİK PAZAR EKONOMİSİNE DÖNÜŞTÜRMEYENLER VARLIKLARINI KORUYAMAZLAR

Bu yazı daha önce 11.07.2023 tarihinde de yayımlanmıştı.

İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikimi içinde, etik değerlerin önemi sürekli vurgulanmıştır. Ancak Batı dünyasında estirilen pozitifist rüzgarlarla, Ekonomi başta olmak üzere, bütün bilimler sekülerleştirilmeye çalışılmıştır. Bilimin kutsallaştırılması ve etik ilkelerin ekonomik gelişmelerin, önündeki engeller olarak görülmesi, dünya üniversitelerinde etikle ilgili derslere, yer açılmasını geciktirmiştir. Yirminci yüzyıldaki gelişmeler,etiği bütün bilimlerin ana çalışma konusu haline getirmiştir.

*

Soğuk Savaş sonrasında Ekonominin, diğer bilimler gibi etikle iç içe, her yerde genelgeçer ilkeleri olan bir bilim olduğu ortaya konulmuştur. Artık kuramlarıyla, uygulamalarıyla, ekonominin sürükleyici güçleri olan öncüler, bencillikle, acımasızlıkla, duygusuzlukla, insafsızlıkla ve etiksizlikle suçlanmıyorlar ve yerden yere vurulmuyorlar. Yeni dünyada ekonomi, “Pazar Ekonomisi”, “Kar ve Zarar Bilimi”, “Serbest Girişim Düzeni” gibi, isimler altında ele alınmaktadır.

*

Yirmi birinci yüzyılda ekonomi deyince, kimsenin aklına geçerliliklerini yitiren Kapitalizm ya da Komünizm gelmemektedir. Bütün dünyada etiksiz ekonominin, ekonomisiz etiğin olmayacağı açıkca görülmüştür. Çünkü hem ekonomi, hem de etik insanların tutumlarıyla, davranışlarıyla ve tercihleriyle çok yakından ilgilidir. Etik boyutu olmayan, hiçbir ekonomik eylem yoktur. Ekonomi etiğe, etik ekonomiye duyarsız değildir, her ikisi birbirinden etkilenir.

*

Yerüstü ve yeraltı kaynaklarıyla, dünyanın zenginliklerini değerlendirmede, Kutsal Kitaplar, yüzyılların içinden süzülüp gelen değerleriyle, bütün bilimlerin olduğu kadar, küresel etik ilkelerinin de ana kaynağını oluştururlar. Ebu Yusuf ekonomide, kazancı ve zararı ele alan, alışverişte etik ilkelerin önemini vurgulayan, düşünürlerin başında gelir. Toplumların ekonomik güçleri, her dönemde üreten eller olmasını bilen ve üretmenin coşkusunu duyan, ilkeli insanlardan kaynaklanır.

*

Kutsal kültürün etik ilkeleriyle, ekonominin doğal yasaları arasındaki ortak alan, sanıldığından çok daha büyüktür, çatışmadan daha çok örtüşme vardır. Kutsal kültür iki dünya kültürüdür, hiçbir zaman ya dünya ya öteki dünya denilmez, hem dünya hem öteki dünya denilir. Dünyada iyi olanlar, iyilik arayanlar, iyilikte yarışanlar iki dünyada iyilik bulurlar, kötü olanlar, kötülük arayanlar, kötülükte yarışanlar, iki dünyada kötülük bulurlar. Etik ilkeler kötülükleri değil, iyilikleri özendirmek için vardırlar.

*

Ekonomide amaçlar açıkça ortaya konulursa, araçların amaçlara dönüşmesi önlenir. Ekonomi toplumların üretim güçlerini büyütmek için, hayatı bütün alanlarıyla kucaklayan, çok boyutlu, çok işlevli ve çok kapsamlı düşünce ve eylem dünyasıdır. Dünyada ekonomi, bütün ülkelerin el ele vererek, etik ilkeleri ve ekonomik yasaları çiğnemeden, insanlığın birikiminden yararlanarak, dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, toplumların zorunlu ihtiyaçlarını, karşılama bilimine dönüşmektedir.

*

Ekonominin etikten bağımsızlığını ileri süren kuramlar, ekonomik olayları açıklamakta yetersiz kalmaktadırlar.

*

Dünyada üreten eller olmak, üreten eller olmayı özendirmek, hem ekonomik hem etik bir sorumluluktur.

*

Dünyada hiçbir yerinde, para yüklü bulutlar yoktur, para gökten yağmur gibi yağmaz.

24 Nisan 2024, 12:42

ŞEHİRLERİN DUBAİ'LEŞMESİ BİLGE YEREL YÖNETİCİLERLE ÖNLENİR

Bu yazı daha önce 20.07.2023 tarihinde de yayımlanmıştı.

Tarihin her döneminde şehirler, ekonomik, siyasal ve kültürel dönüşümleri, tetikleme görevini yüklenmişlerdir. Kültürler şehirleri değiştirirken, şehirler de kültürleri değiştirmişlerdir. Dünyanın neresine gidilirse gidilsin, her kültürün bir şehiri, her şehirin bir kültürü olduğu görülür. Ancak dünyanın bir ucundan bakılınca, diğer ucunun görülmesi, bütün şehirlerinin New York’a benzemesine yol açmıştır. Küreselleşme şehirleri Amerikalılaştırmaktadır.

*

Seküler kültürle yoğrulan Yirminci yüzyılda, dünyanın kumar ve eğlence şehiri Las Vegas, dünya şehir kültürünün değişmez örneğini oluşturmuştur. Gökyüzüne başkaldırırcasına yükselen binalar ve kumarhaneler, Amerika'dan bütün dünyaya ihraç edilmiştir. Odak noktasını, çok yıldızlı otellerin oluşturduğu, eğlence merkezleri, bütün dünyada ekonomik ve kültürel gelişmişliğin, değişmez göstergeleri haline gelmişlerdir. Şehirler bir yandan New York’laşırken, bir yandan da Las Vegas’laşmaktadır.

*

Dubai, Frankfurt, Şangay, Hong Kong, dünyanın Amerika dışındaki, New York ve Las Vegas’larıdır. Las Vegas’ın ve Singapur’un, petrol dolarlarıyla harmanlanmasından doğan Dubai, Arap dünyasının küresel finans ve eğlence başşehiridir. Dubai'de konuşulan dil, bütün körfez ülkelerinde olduğu gibi, Arapçadan önce, Amerika’nın küresel dili dolardır. Dubai’nin Cebel Ali limanı, Hamburg ve Rotterdam ile yarışacak, fiziksel ve finansal altyapıya sahiptir. Ancak onların yüzyıllar içinde oluşan, ekonomik ve kültürel birikiminden yoksundur.

*

Dubai sıfırlanan vergileriyle, sınırsız vize kolaylıklarıyla, yabancı sermayeye sonuna kadar açılan kapılarıyla, vergisiz ithalat ve ihracat imkanlarıyla, dünyanın en büyük serbest bölgelerinden biridir. Dubai’de bir bankada yüklü hesabı olanın, saygın bir yeri yanında, hem süresiz oturma, hem sınırsız çalışma izni olur. Dubai gökdelenlerinde bir evi olanlar, Dubaili sayılmakla kalmazlar, Dubai’nin etkili vatandaşı olurlar. Çağdaş piramitleri, alışveriş ve eğlence alanlarıyla, Dubai Arapların Las Vegas’ıdır. Tarih içinde Las Vegas’ların götürüleri, getirilerinden çok daha büyük olmuştur.

*

Paris’te Fransa’nın simgesi, “Eiffel Kulesi” inşa edilirken, üç yüz kişi çalışmıştır. Dubai’nin yeni piramitleri olan kulelerini inşa etmek için ise, milyonlarca Afrikalı ve Asyalı insan boğaz tokluğuna çalışmaya devam etmektedir. Akıl ve gönül terine dayanmayan, yeraltından zahmetsiz kazanılan petrol dolarlarıyla, milyonlarca insanın alın teri ve el emeği, karşılığı inşa edilen gökdelenler, dünyanın yeni Babil kuleleridir. Dubai de bütün dünya dillerinin konuşulduğu Babil’dir. Ancak Dubai'nin dili, kültürün binbir çiçekli zor dili değil, paranın tek çiçekli kolay dilidir.

*

Dubai her şeyin alınıp satıldığı, dünyanın en önemli açık pazarıdır. Çin’de olduğu gibi, Dubai’de de her şey, bin kere değil, bir kere tüketilmek için tasarlanır ve üretilir. Amerika’nın dünyayı işgal eden, tüketim kültürünün merkezi Hollywood, Hindistan’da Bollywood’a, Arap dünyasında da Dubaiwood’a dönüşmüştür. Dubai’nin günah şehiri Las Vegas, kuralsızlığın kural, etiksizliğin etik, yasasızlığın yasa olduğu, uluslararası sularda inşa edilmiştir. Kültürel dönüşüm olmadan, kentsel dönüşüm olursa, her şey doların rengine boyanır. Dubai’nin yeşili doların yeşilidir.

*

Ülkelerde kentsel dönüşüm, kültürel dönüşümü izler.

*

Bir ülkede kültür öksürürse, şehir yatağa düşer.

*

Şehir olmak, kültürsüz olmak değildir.

25 Nisan 2024, 12:00

EKONOMİDE ÜRETİMİ ARTIRMA BİR SERMAYE İŞİ DEĞİLDİR

Türkiye yüzyıla yakın bir zaman boyutunda, büyük bir savaş görmemesine rağmen, Avrupa ülkeleri seviyesinde bir üretim patlaması gerçekleştiremedi. Türkiye''de, milletten daha güçlü bir devlet olduğu için, hem nitelik, hem de nicelik açısından, eğitim kurum ve kuruluşları geliştirilemedi. Türkiye''nin eğitim seviyesi düşük olduğu için, üretim seviyesi de düşüktür. Çünkü, üretim gücünü büyütmek, bir eğitim işidir.

*

İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın ve Japonya''nın Hiroşima ve Dresden başta olmak üzere, bütün şehirleri yerle bir edildiler. Her iki ülke, yol, köprü, liman ve havaalanı gibi altyapı yatırımlarıyla birlikte ağır sanayi tesislerini de yitirdiler. Savaşın üzerinden elli yıl geçmeden, Japonya ve Almanya, küllerinden yeniden doğan anka kuşu gibi, savaş yıkıntıları arasından yeniden doğmasını başardılar.

*

Türkiye''nin karşı karşıya olduğu ve toplumun bütün kesimlerini etkiliyen sorunların başında, üretim güçsüzlüğü gelir. Dünyanın her ülkesinde üretim güçsüzlüğü, ürettiklerinden çok daha fazlasını tüketen, kamu kurumlarından, kamu kuruluşlarından kaynaklanır. Bunların başında da güvenlik güçleri gelir. Onlar güvenlik sözkonusu olduğunda, akan sular durur diyerek, ülke kaynaklarının büyük bir kısmına el koyarlar.

*

Zengin doğal kaynaklara sahip, yılda dört mevsimin birden yaşandığı, üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye''de, üretim seviyesinin düşüklüğü, eğitimli insan kaynaklarının yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Türkiye''nin üretim güçsüzlüğünü gidermek için, toplumun bütün kesimleriyle birlikte, her kuruma, her kuruluşa büyük görevler düşmektedir. Artık Türkiye''de kimse ekmek peşinde koşmamalı, herkes buğday yetiştirmesini öğrenmelidir.

*

Sanayi toplumlarından, bilgi toplumlarına geçen ülkelerde, üretim gücünü büyütmede, gelir farkı değil, eğitim farkı önemlidir. Sınırların önemini yitirdiği bir dünyada, ülkeler eğitim farklılıklarını gidererek, gelir farklılıklarını azaltabilirler. Bir ülkede insanlar deniz kenarında yaşıyorlarsa, yoksul düşmeleri mümkün değildir. Çünkü denizi olan bir ülkenin insanı, balık istemez, balık tutmasını öğrenir.

*

Bilgi toplumlarında üretim gücü ile eğitim seviyesi arasında doğru orantılı bir bağlantı vardır. Toplumlarının eğitim seviyesini yükselten ülkeler, ürün, hizmet, bilgi üretim güçlerini de büyütürler. Bilgi toplumlarında, sanayi toplumlarında olduğu gibi, üretim gücünü büyütmede, sermaye birikiminden daha çok bilgi birikimi önemlidir. Gökten para değil, bilgi yağar. Meyvası para olan ağaç yoktur.Ancak dünyanın her yanında, meyvası bilgi olan insan çoktur.

*

Bilgili insanlar güneş gibidirler, herkesi aydınlatırlar, yağmur gibidirler, herkesin ürününü büyütürler.

*

Küçük atölyeleri, büyük fabrikalara, üretmesini bilen, eğitimli ve bilgili insanlar dönüştürürler.

*

Eğitimsizlikten kaynaklanan bilgisizlik,dünyanın en büyük yoksulluğudur.

26 Nisan 2024, 12:00

TEKNOLOJİ BARIŞCI ELLERDE YAŞATIRKEN SAVAŞCI ELLERDE ÖLDÜRÜR

Üretim kitaplarında teknoloji, derlenen, düzenlenen, geliştirilen bilgilerin, ekonomik ve kültürel hayata kazandırılması olarak tanımlanır. Teknoloji, insanların çevrelerini değiştirme yolunda, yararlandıkları bilgileri kapsar. Bu yüzden her dönemin kendine özgü bir teknolojisi olur. Birinci Sanayi Devrimi’nin ürünü olan buhar makinasının bulunmasına kadar, teknoloji uzun bir dönemde, çok yavaş bir gelişme gösterir.

*

İnsanın yerine makinaların geçmesiyle başlayan, üretimde hızlı bir makinalaşmaya yol açan Sanayi Devrimi, kısa dönemde hızla gelişerek, her alanda üretimi kat kat artırır. İngiltere’de başlayan sanayileşmeyle, bütün Avrupa ülkeleri, büyük bir üretim gücü kazanarak, Afrika’nın ve Asya’nın doğal kaynaklarını yağmalamada birbirleriyle kıran kırana yarışırlar.

*

Sanayileşme Avrupa in ekonomik, siyasal, kültürel hayatında köklü dönüşümlere yol açar.Buhar Makina’sının bulunmasıyla, büyük bir hız kazanan teknolojik gelişmeler, Temel ve Uygulamalı Bilim’lerin ana konuları olurlar. Teknoloji Mühendislik Bilim’lerinde yapılan, araştırma ve geliştirme çalışmalarıyla, büyük bir hızla gelişerek, hayatı hem kolaylaştıran, hem zorlaştıran karmaşık bir yapı kazanır.

*

Birinci Sanayi Devrimi üretimi, İkincisi ulaşımı, iletişimi, bilgilerin saklanmasını, değerlendirilmesini ve yorumlanmasını makinalaştırır. Birincisinde insanların bedensel, İkincisinde zihinsel güçlerinin yerini makinalar alır. Her alanda makinalarla iç içe bir hayat başlar. Üçüncü Sanayi Devrimi’yle bilgisayarlarla birlikte, robotlar üretimin ve yönetimin, vazgeçilmez teknolojik araçlarını oluştururlar.

*

Üretimin ve yönetimin yeni boyutlar kazandığı bir yüzyılda, insansız teknoloji, teknolojisiz insan olmaz. Ancak insan teknolojinin değil, teknoloji insanın eseridir. Her kültürün kendine özgü bir teknolojisi olur. Teknolojinin olumlu yanları gibi, olumsuz yanları da, teknolojiden yararlanan insanlardan kaynaklanır. İnsan neyi arıyorsa, aradığını geliştirdiği teknolojide bulur. İnsanlar geliştirdikleri teknolojiyle dönüştürücü güç kazanırlar.

*

Teknolojinin yapıcı ve yıkıcı gücü, teknolojiyi geliştiren, teknolojiden yararlanan insanlardan kaynaklanır. “ Benden sonrası tufan” ve “Cehennem başkalarıdır” diyenlerin elinde, teknoloji Hiroşima’ya ve Nagazaki’ye atılan, yüz binlerce insanı öldüren, dehşet verici atom bombası olur. “Cennet biziz, bal ve süt akan nehirler bizdedir” diyenlerin elinde, teknoloji hayatı kolaylaştıran, dünyayı güzelleştiren yararlı araçlara dönüşür. Teknoloji dost ellerde yaşatıcı, düşman ellerde öldürücü yanlarını gösterir.

*

“Man and Technics: A Contribution to a Philosphy of Life” kitabının yazarı, medeniyet tarihçisi Oswald Spengler’in nitelendirmesiyle, dünyada insanlar ormanlarda yaşayan, yırtıcı hayvanlara benzerler. Yeryüzünü kirleterek, hayvanları öldürerek, kaynakları tüketerek, varlıklarını sürdürmeye çalışırlar. Hayvanların da teknolojileri olur. Ancak onların teknolojileri doğaldır, sonradan kazanılmaz ve geliştirilmez, doğuşta nasılsa öyle devam eder.

*

İnsanların teknolojileri, dinamik bir yapı gösterirler, buluşlara ve yeniliklere dayalı olarak sürekli geliştirilirler. Hiçbir zaman teknoloji, bulunduğu yerde durmaz, sınır tanımadan gelişir, geliştikçe etkilerini artırır. Doğu’da Batı’da bütün insanların, gözlerini kamaştıran teknoloji, Macbeth gibi güç tutkunu, otokrat yöneticilerin elinde, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Filistin’de, Ukrayna’da, ölüm saçan, dehşet verici silahlara dönüşür.

27 Nisan 2024, 00:13

Murat Yücetürk'ün ev sahipliğinde ''ZİRVE BLUŞMALARI''ında

Murat Yücetürk'ün ev sahipliğinde ''ZİRVE BLUŞMALARI''ında Prof.Dr.Ahmet Cihan'la, Prof.Dr.Ali Osman Öncel'le ''JAPON YÖNETİM SANATI'' nı ele aldık, katılımcılarla enine boyuna tartıştık. Rohlen'in ''JAPONYA'DA MANEVİYAT EĞİTİMİ'' kitabını çeviren Prof:Dr.Turan Yazgan'ı andık ve rahmet diledik.

27 Nisan 2024, 11:45

DERİN KÜLTÜRLERİ OLMAYAN ÜLKELERİN ZENGİN EKONOMİLERİ OLMAZ

Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde başarısızlık olarak ortaya çıkan ekonomik yoksulluk, bütün ülkelerin sorunlarının başında gelmektedir. Dünyanın neresinde olursa olsun, her ülke ekonomik yoksulluğun yol açtığı, sorunlarla savaşmak zorundadır. Yoksulluğun oluşturduğu kapalı toplumun duvarları, ekonomik ve kültürel üretimle yıkılırlar. Açık toplumlara dönüşmeyen ülkeler, hayatın hiçbir alanında atılım yapamazlar.

*

Dünyada yoksulluğun üstesinden gelmek, bütün ülkelerin karşı karşıya oldukları, sorunların en önemlisidir. Üretim güçsüzlüğünün belini kırmadan, çok boyutlu ekonomik ve kültürel sorunların üstesinden gelmek mümkün değildir. Yoksulluktan kaynaklanan üretimsizlik, çemberinin dışına çıkmak için, Fransa’da François Quesnay, İngiltere’de Adam Smith, Türkiye’de Ahmet Mithad, ekonominin olduğu kadar, kültürün de her alanıyla ilgilenmişler,çözüm yolları aramışlardır.

*

Tarım toplumlarından sanayi toplumlarına geçmenin tartışıldığı yıllarda, ekonomi biliminin öncüleri, , kültürle birlikte ekonominin zenginleştirilmesinde, doğal kaynakların değerlendirmenin yollarını ve yöntemlerini tartışmışlardır. Onlar Avrupa’da ülkelerin tarımsal üretimden daha çok, endüstriyel üretime önem verilen bir dönemde, ekonominin yolunu genişletmişlerdir. Ahmet Mithad, kültür ve ekonomiye ilişkin çalışmalarıyla, Türklerin İbn Haldun’u olmuştur.

*

Yirmi birinci yüzyılda İngiltere, Fransa ve Türkiye, birbirleriyle silahlı güçleriyle sınırlarda savaşmayacaklar, silahsız kuruluşlarıyla pazarlarda yarışacaklardır. Avrupa ülkeleri sanayi toplumları aşamasından, bilgi toplumu aşamasına geçmişlerdir. Sanayi toplumları üretimde, nasıl yeni çığırlar açmışlarsa, bilgi toplumları da yeni çığırlar açmaktadır. Artık sanayi toplumunun kültürüyle, bilgi toplumunun ekonomik, sorunlarını çözmek mümkün değildir.

*

Dünyada sağlıklı bir kültürel, güçlü bir ekonomik yapılanmanın yollarını, yalnızca ekonomi, yalnızca kültür diyen kuruluşlar değil, hem ekonomi hem kültür, diyen kuruluşlar açacaklardır. Onlar ekonomik değerlerden daha çok, kültürel değerlere önem vererek, bütün dünyada değer toplumunun mimarları olacaklardır. Onların katkılarıyla ekonomik yoksullukla birlikte, kültürel yoksulluk sorunlarına da sürdürülebilir çözümler bulunacaktır.

*

Ülkelerde kuruluşlar kültürleriyle üretimleri, üretimleriyle kültürleri,etkileyerek dönüştürürler. Ekonomide her tüketim, kendi üretimini oluşturduğu gibi, her üretim de kendi tüketimini oluşturur. Toplumlara kültürel kazançla, ekonomik kazancın birbirlerine nasıl etkiledikleri anlatılırsa, hem üreticiler hem tüketiciler, değersiz üretim ve değersiz tüketim peşinde koşmazlar, üretmediklerini tüketmek hevesine de kapılmazlar. Dünyadaki ekonomik, yoksulluğun kaynağında, kültürel yoksulluk vardır.

*

Yoksulluk ihtiyacından daha fazlasını, tüketenlerden kaynaklanır.

*

İnsanlar kültürlerine göre üretirler,değerlerine göre tüketirler.

*

Tüketim üretimin, üretim tüketimin gizemli kamçısıdır.

29 Nisan 2024, 13:54

DÜNYADA ÖLDÜRMESİNİ DEĞİL YAŞATMASINI BİLEN DEVLETLER UZUN ÖMÜRLÜ OLURLAR

Bu yazı daha önce 13.03.2024 tarihinde de yayımlanmıştı.

Amerika İsrail’in peşinden giderek, devlet terörüyle bütün İslam dünyasını, büyük bir can pazarına dönüştürmüştür. Dünyanın orta kuşağını oluşturan İslam dünyasında, her Müslüman ülke, her gün onlarca insanın öldürüldüğü bir savaş alanı olmuştur. Kana doymayan Amerikalıların, yol açtıkları savaşlarla, Yirmi birinci yüzyıl da, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, büyük savaş yüzyılı olarak anılacaktır. Kan dökücüler için, önce söz değil, önce savaş vardır.

*

Geçen yüzyılda İsrail’in Lübnan’ı, işgal ederek yakıp yıkması gibi, yeni yüzyılda Amerika Irak’ı işgal etmiş, yakmış, yıkmıştır. Her iki işgal sırasında ve sonrasında intihar saldırılarıyla, sayısız cinayet işlenmiş, milyonlarca insan hayatından olmuştur. Irak’ı Afganistan izlemiş, ardından Libya, Yemen ve Suriye gelmiştir. Geçmiş yüzyıllarda Avrupalıların, işledikleri cinayetleri, Amerikalılar, bir bir Filistinleştirdikleri, Müslüman ülkelerde tekrarlamaktadırlar.

*

İsrail’in Filistin’de izlediği stratejiyi, Amerika dünyada izleyerek, devlet terörünü, dış politikasının temeline yerleştirmiştir. Nasıl Yahudiler Almanya’da gördükleri baskı ve şiddeti, sürekli gündemde tutarak, Filistin’de işledikleri cinayetleri gözden uzak tutmaya çalışıyorlarsa, Amerikalılar da New York’a yapılan saldırıyı bahane ederek, bütün dünyada savaş rüzgarları estiriyorlar. Kazananları ve kaybedenleri olmayan savaşlar, taraflar arasında büyük yıkımlara yol açmaktadır.

*

Müslümanlar Avrupa’da kendilerine karşı işlenen cinayetleri, sürekli tekrar ederek, başkalarına baskı ve şiddet uygulamayı, hiçbir zaman doğru bulmamışlardır. İslam kültüründe, çekilen sıkıntıları, karşı karşıya kalınan güçlükleri, her yerde durmadan anlatmak, iyi karşılanmaz. İnanan insanlar için şikayet etmek, kusuru başkalarında aramaktır, sorumluluktan kaçmaktır. İslam kültüründe, Cehennem dışarıda aranmaz, içeride aranır, kimse kötülükleri başkalarından bilmez, kendinden bilir.

*

Cinayetler yüzyılının sonunu getirmek için, Müslüman ülkeler kendi sorunlarıyla ilgilendikleri kadar, komşu ülkelerin sorunlarıyla da ilgilenmelidirler. İslam dünyasında işlenen cinayetleri önlemede, uluslararası gündeme taşımada, en büyük sorumluluk Türkiye’ye düşmektedir. Komşularının dertleriyle dertlenmeyen, Türkiye’nin sorunlarını, hiçbir ülke kendi sorunları olarak görmez. Türkiye geçmişte olduğu gibi, gelecekte de barışın en büyük güvencesi olacaktır.

*

Cinayetlerin her yıl katlanarak arttığı yüzyılda, Müslüman ülkelerin sorunları, kendilerini gündüz gözüyle yenileyememekten kaynaklanmaktadır. İslam dünyasının kendilerini yenileyebilmeleri, kültürlerinin küllerini değil, kor ateşini geçmişten geleceğe taşımalarına bağlıdır. Aydınların ana görevi, hayata anlam ve güç veren, kültürlerin küllenmesini önlemektir. Tarih içinde terörü, savunma politikası haline getiren devletlerin, uzun ömürlü oldukları görülmemiştir. İsrail de farkında olmadan sonunu hazırlıyor.

*

İsrail “öldürüyorum öyleyse varım” diyerek, varlığını koruyamaz.

*

Suçsuz bir insanın canını alan, bütün insanlığın canını alır.

*

Savaşta hiçbir kazanım, bir canın bedeli değildir.

30 Nisan 2024, 11:40

ÜRETİM VE YÖNETİM DÜNYASINDA OLUKLAR ÇİFT BİRİNDEN NUR BİRİNDEN KİR AKAR

Dünyanın hiçbir yerinde kültürler, bulundukları yerde durmazlar. Kültürler de nehirler gibi akarlar. ''Herşey akar'', toplumlar, tarihler, düşünceler ve kültürler. Necip Fazıl''ın vurguladığı gibi: ''Oluklar çift'', birinden kutsal kültürler akar, diğerinden seküler kültürler. Geçmişten geleceğe olan bu akışta, kültürler birbirleriyle hem yarışırlar, hem de çatışırlar. Ekonomik, toplumsal ve siyasal canlılık, kültürlerin çatışmasından kaynaklanır.

*

Hayatın her alanında, nasıl herşey karşıtlarıyla bir arada bulunursa, kültürler de zıtlarıyla bir arada bulunurlar. Gündüzün geceye muhtaç olması gibi, kutsal kültür de seküler kültüre muhtaçtır. Farklı kültürlerin yan yana bulunmadığı toplumlarda, hiçbir alanda gelişme olamaz. Kültürler birbirleriyle yarışarak zenginleşirler, zenginleşerek yarışırlar. Kapılarını başka kültürlere kapayan bir kültür, yeni açılımların, yeni atılımların öncüsü olamaz.

*

Son iki yüzyılda, kutsal kültür, düşünce ve eylem alanında, seküler kültür karşısındaki üstünlüğünü yitirdi. Kutsal kültür, dünyadaki bilimsel ve teknolojik değişimlere öncülük yapamadı. Her ülke, İbn Haldun''un ''mağluplar galipleri taklit ederler'' kuralına dört elle sarılarak, dünyanın geleceğini kutsal kültürde değil, seküler kültürde aradı. Sekülerleşme, Türkiye gibi, bütün ülkelerin gündeminde, ilk sırada yer aldı. Dünyada ekonomik gelişme ile sekülerleşme özdeşleştirildi.

*

Kültürlerin harman olduğu kare dünyada, toplumlar düşünceleriyle nehirlere, eylemleriyel göllere benzerler. Düşünceler zenginleştirdikleri eylemlere göller beslendikleri nehirlere göre büyürler. Kültürler düşünceler ile eylemleri altın oranda bütünleştirerek, gelişmenin sürükleyici gücü olurlar. Kültürlerin dünyayı dönüştürmedeki başarıları, görünen dünya ile görünmeyen dünyayı, yaşanabilir hayatın, bir birinden ayrılmaz iki yüzü olarak görmelerinden kaynaklanır.

*

Krizlerin üstesinden gelmek için, bütün dünyanın ihtiyacı olan kutsal kültürün gücü, iki dünyayı birbirinden ayırmadan, her ikisine de aynı değer vermesinden gelir. Kutsal kültür, seküler kültür saatinin zembereği ve dünya barışının güvencesidir. Kutsal kültür, seküler kültür üzerindeki ağırlığını ve denetimini getirirse, dünya zembereğinden boşalmış bir saat gibi, hızlanır doğru zamanı gösterme gücünü yitirir, yolunu ve yönünü şaşırır.

*

Bütünüyle seküler kültüre odaklanan dünya, üretici gücünü yitirdi, yönünü şaşırdı ve yolunu kaybetti. Yirmibirinci yüzyıl, kutsal kültüre dönüş yüzyılı olacak. Seküler kültür yalnızca Moskova''da değil, Ankara başta olmak üzere bütün dünya başkentinde öldü. Her ülke kendi kutsal kültürünün ana kaynaklarına dönüyor.Kutsal kültür bir değerler bütünüdür, insanlığın geleceğini uçlarda aramaz, ancak uçları içselleştirmesini bilir.

*

Kutsal kültür iki dünyanın, hem eli hem dilidir.

*

Geçmiş geleceğe kutsal kültürle taşınır.

*

Kutsal kültür bulanmadan akar.