Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Mayıs 2024

35 yazı

1 Mayıs 2024, 12:51

ÇATIŞMA DÜNYASINI UZLAŞMA DÜNYASINA KUTUP YILDIZI İŞLEVİ YÜKLENEN EDEBİYATÇILAR DÖNÜŞTÜRÜRLER

Yazmak gizemli bir mıknatıs gibi, her yazarı kendine çekmiştir. Onlarca sayfa okunmadan, bir sayfa yazılmaz. Güçlü bir yazar hem konuşurken hem yazarken sözü gereğinden fazla uzatmaz. O konuyu dağıtmadan, anlatmak istediğini, yalın bir dille anlatır. Onun yazdıklarında ne bir cümle eksik ne bir cümle fazladır. Etkili yazarın satır aralarında, büyük boşluklar vardır. Aradaki boşlukları doldurmak okuyucuya kalmaktadır. Etkili yazarlar okumayı yazmayla, yazmayı okumayla bütünleştirmişlerdir.

*

Mehmet Akif,Yahya Kemal,Necip Fazıl,Nurettin Topçu,Ahmet Hamdi Tanpınar,Peyami Safa,Ahmet Haşim,Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu,Akif İnan,Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Türkiye’de sözü edilen yazarların başında gelirler. Onlar bir deneme, bir oyun, bir roman, bir şiir, bir öykü yazma ustasıdırlar. Goethe’den Steinbeck’e, Rilke’den Nuri Pakdil’e kadar, usta yazarlar yakınlarına kitap boyutlarına ulaşan binlerce mektup yazmayı da, elden bırakmamışlardır.Bunun için dünyada, her usta yazar, çağının putlarını kırmayı bilen, elinde balta olan bir İbrahim olmayı bilmiştir.

*

Kitaplarıyla, şiirleriyle, mektuplarıyla, yazarlar arkalarında, kendilerini izleyenlere, yön gösteren pusulalar bırakırlar. Yazarların doğumlarıyla ölümleri arasındaki fırtınalı yürüyüşleri, düşünceleri eylemlere, eylemleri düşüncelere dönüştüren, kitaplarıyla anlam kazanır. Onların yazdıklarını yaşadıkları, yaşadıklarını yazdıkları edebiyat ürünleri, insanlığın bilgi ve bilgelik dünyasında, ayrı bir yer tutar ve kalıcı renkler bırakırlar. Onlar insanları eyleme çağırmak, karamsarlık, kötümserlik ve ümitsizlik bulutlarını dağıtmak için, edebiyatın her alanından yararlanmışlardır.

*

Başarılı yazarlar iyiliği arayan, iyilikte yarışan,yazdıklarıyla iyilikleri özendiren yazarlardır. Onlar kitaplarıyla, insanların dünyasını karartan karamsarlık bulutlarını dağıtırlar, okumaya, düşünmeye, eyleme yeni açılımlar kazandırırlar. Ve sürekli düşüncesiz eylem, eylemsiz düşünce olmaz uyarısında bulunurlar. Onlar yazarken okuyucularıyla konuşuyormuş gibi, söyleşi yapıyormuş gibi yazarlar. Bu yüzden onların yazdıklarının satır aralarında, doldurulması okuyuculara bırakılmış, uzun boşluklar vardır.

*

Edebiyat eserleri okuyanlara, akıl vermeyi değil, akıllı olmayı öğretmelidir. Edebiyatta amaç, okuyucuları bilgili olmaktan önce, bilge olmaya yönlendirmektir. Edebiyat eserini, edebiyat eseri yapan, sözünden önce özüdür. Bilgi toplumları bilgelik toplumlarına, edebiyatçıların eliyle dönüşecektir.Edebiyatçılar kitaplarıyla, toplumun bütün kesimlerine ulaşırlar.

*

Edebiyatcılar sanatı hayatla, hayatı sanatla bütünleştirerek, ölümsüz eserleriyle, ölümsüzlük çağrısını, bütün insanlığa ulaştırırlar. Bir edebiyatçının başta gelen görevi, günlük hayatın dışında olmak değil, günlük hayatın üstünde olmaktır,günlük hayata yol ve yön gösteren kutup yıldızı olmaktır.

*

Dünyanın edebiyat birikimi, denizler gibi, atmosfer gibi, bütün insanlığın ortak mirası, ortak kaynağıdır. Edebiyatçıların ölümsüz eserlerinde, bilgiler bilgeliklere, düşünceler duygulara, duygular eylemlere yol haritası olurlar. Bunun için edebiyatçılar kelimelere döktükleri, düşünce ve eylemlerinde, toplumları dönüştürecek ateşin küllerinde değil, korlarınde yoğunlaşmak zorundadırlar.

*

Edebiyatın bütün alanları, birbirleriyle her konuda yardımlaşan, birbirlerine yeni açılımlar kazandıran dostlardır.

*

Medeniyetler kuşaklardan kuşaklara, her çağın diliyle konuşan, edebiyat eserleriyle taşınır.

*

Edebiyatçılar geçmişin dünyasından daha çok, geleceğin dünyasını anlatırlar.

2 Mayıs 2024, 13:23

DÜNYANIN BÜTÜN ÜNİVERSİTELERİ YENİ SARI SALTUK'LAR BEKLİYOR

Amerika Irak'ta, Fransa Libya'da, Rusya Suriye'de,İsrail Gazze'de, doğal kaynak zengini İslam dünyasının, ekonomik, siyasal, kültürel dengelerini altüst ederek, Avrupa'yı Ortadoğulaştırdı. Avrupa savaşan Doğu'nun ve Batı'nın “Yeni Filistin”idir. Batı dünyasının çözüm kaynağı olmasını beklediği silahlı güçleri, Ortadoğu'da sorunları büyüten çözümsüzlük kaynağı oldular. Geçen yüzyılın askeri yöntemleriyle, gelen yüzyılın siyasal sorunlarının çözülemeyeceği, savaşan dünyada hem Doğu, hem Batı tarafından açıkça görüldü.

*

Savaşlarla düşünme gücünü yitiren Amerika ve Avrupa ülkeleri, sınırlara rastgele döşenmiş mayınlara dönüştüler. Onlar nerede, nasıl tepki verecekleri belli olmayan, çözümsüzlük peşinde koşan, yeteneksiz ve yetersiz yöneticileriyle, sorunları daha da derinleştirdiler. Ortadoğu'ya uçak gemilerinden barış ihraç etmeye kalkışan Amerika, Ortadoğu'dan dünyaya savaş ithal etti. Amerika'nın kendine barışı, Ortadoğu'da savaş oldu. Batı'nın tek beden barışı ve demokrasisi, Ortadoğu ülkelerinin farklı bedenlerine uymadı. “Tek beden herkese uymaz.”

*

Savaşan Ortadoğu'da, Filistinleşen Avrupa'da, barışın mimarları, Yirmibirinci yüzyılın Sarı Saltuk'ları olacaktır. Ortadoğu'nun ekonomik, Avrupa'nın da kültürel bir “Sarı Saltuk” misyonuna ihtiyacı vardır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Almanya'nın, İngiltere'nin, Amerika'nın, Rusya'nın harabeye çevirdiği Avrupa, nasıl “Marshall Planı” ile yeniden inşa edildiyse, “Sarı Saltuk Yeni Barış Misyonu”yla, oluşturulacak bir “İbn Haldun” yatırım fonu da, altyapısı ve sanayisi yok edilen İslam dünyasını, yeniden inşa etmelidir. Ortadoğu Anka kuşu gibi, küllerinden yeniden doğmasını başarmalıdır.

*

Sarı Saltuk Anadolu'da, Balkan'larda, Kırım'da yaşamıştır. Selçuklular döneminde, onun öncülüğünde Türkler, 1260'lı yıllarda hiç savaşmadan Anadolu'dan Balkanlara geçerek, Dobruca bölgesine yerleşmişler. Değişik kaynaklarda Sarı Saltuk'un Japonya'dan Portekiz'e hiçbir ayrım gözetmeden, bir barış, bir sevgi misyonuyla, herkesin yardımına koştuğu anlatılmaktadır. Bilgisiyle ve bilgeliğiyle, büyük çekim merkezleri oluşturan Sarı Saltuk'un, bulunduğu ülkelerin hepsinde, adına inşa edilmiş onlarca türbe ve onlarca makam vardır.

*

Sarı Saltuk'un misyonu savaş değil barıştır. Onun işi hayatı zorlaştırmak değil kolaylaştırmaktır. Anadolu'da onun geleneğini yaşatanların başında Barak Baba, Tapduk Emre, Yunus gelir. Nasıl Sarı Saltuk Balkan şehirlerini sevgiyle dönüştürdüyse, Yunus da Anadolu şehirlerini sevgiyle dönüştürmüştür. Onlar çevrelerinde oluşturdukları barış havzalarıyla, şehirlerin değil, gönüllerin fatihi olmuşlardır. Onlar bellerinde kılıç değil, ellerinde gül taşıdılar. Onların medeniyeti kan medeniyeti değil, gül medeniyetidir.

*

Sarı Saltuk Balkanlar'da Yunus Anadolu'da, gül bahçesi türbeleriyle ve makamlarıyla, barışın mimarları görevini yüklendiler. Onların yüklendikleri, yeni barış misyonu: Öldürmek değil yaşatmaktır, sınır kapılarını kapatmak değil, sonuna kadar açmaktır, ayrımcılık yapmak değil, birleştirici olmaktır. Ülkeler savaşa, nerede durulması gerektiği bilen, barış sevdalısı erdemli liderler tarafından değil, nerede durulması gerektiğini bilmeyen, iktidar tutkunu erdemsiz yöneticiler tarafından sürüklenirler. Bunun için Edward Said'in üniversitesi Colombia gibi, bütün üniversiteler Sarı Saltuk misyonu yüklenen yöneticiler bekliyorlar.

*

Ülkelerde erdemli liderlerin elinde,kömürler elmaslara dönüşürken, erdemsiz yöneticilerin elinde, elmaslar kömürlere dönüşürler.

*

Bütün dünyanın beklediği, “Yeni Sarı Saltuk”ların görevleri, çatışmaları uzlaşmalara dönüştürmektir.

*

Ülkeleri doğal kaynak kıtlığı değil, barış sevdalısı erdemli yöneticilerin kıtlığı savaşa sürükler.

3 Mayıs 2024, 12:14

BİN YILLIK ANADOLU TARİHİNDE İSTANBUL ORTA FATİH YAKIN ÇAĞDIR

Türklerin tarihteki büyük yürüyüşlerinde, Fatih’in Son Peygamberin övgüsünü ve sevgisini kazanan, bütün Müslümanların rüyası İstanbul’u alması, dünya tarihinde köklü dönüşümlere yol açmıştır. İstanbul’un Türklerin eline geçmesiyle, Roma İmparatorluğu ömrünü tamamlamış ve tarih sahnesinden bütünüyle çekilmiştir. Dünya tarihinde “Orta Çağ” sona ermiş, “Yakın Çağ” başlamıştır. Doyma bilmez bir bilgi ve bilgelik tutkunu olan Fatih, tarihin ilk ve tek, “Çağ açan” ve “Çağ kapatan” sultanıdır.

*

Yahya Kemal’in, “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! / Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. / Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” diyerek, anlattığı İstanbul’u, Türkler sur içine sıkışmış, harap bir şehir devleti olarak teslim almışlardır. İstanbul Roma İmparatorluğunun ömrünü uzatmak için, Konstantin tarafından “İkinci Roma” olarak kurulmuştur. Birinci Roma’nın kısa işgali sırasında, en büyük yıkımı yaşamış, yeniden inşa edilememiştir. Konstantiniyye şehir kurma ustası, Türklerin elinde İstanbul olmuştur.

*

Avrupa’nın Asya’ya ve Afrika’ya yürüyüşü, İslam’ın doğuşuyla durdurulmuştur. İslam’ın ilk yıllarında, Araplar Irak, Suriye, Filistin, Türkistan, Anadolu, Mısır, Kuzey Afrika ve İspanya’ya uzanarak, Türklere İstanbul’dan sonra, Viyana’nın da kapılarını açmışlardır. İslam’ın ilk yıllarındaki akıllara durgunluk veren mucizevi gelişme, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında da görülür. Üç sultan: Fatih, Yavuz, Kanuni, üç başşehir: Bursa, Edirne, İstanbul, “Cihan Devleti” Osmanlı ülkesinin mimarlarıdır. Onlar olmasaydı, Türklerin yüzyıllarca, Avrupa’nın en büyük gücü olan, devletleri de olmazdı.

*

Osmanlı Devleti’nin uzun ömürlü olmasının kaynağında, derin bir tarih bilinci, zengin bir düşünce birikimi ve eşsiz bir eylem gücü vardır. Fatih medeniyetlerin harman olduğu İstanbul’da, yeni bir medeniyetin temellerini atmıştır. O Ayasofya’nın kubbesindeki haçı hilale dönüştürmekle yetinmemiş, Roma'dan kalan kilise harabelerinin üzerine, Fatih medreselerini ve camisini inşa etmiştir. Döneminin ana dillerini konuşan, bilgiyi bilgeliğe çevirmesini bilen, “Ilımlı, yalın, özentisiz” Fatih, bilgeliğin de eşi olmayan Sultanıdır. O her fırsatta eylemi iman için bildiğini vurgulamıştır.

*

Fatih ömrü boyunca, “Bende gördüğünüz sevincin, Konstantiniyye’nin fethi için olduğunu sanmayın, Akşemseddin’nin benim zamanımda yaşadığına sevinirim” demekten mutluluk duymuştur. Osmanlı Devleti’nde, Cahit Tanyol'un “Fetih Destanı”nda vurguladığı gibi: “Düşünceyi, yeni bir dünya ve devlet görüşünü Akşemseddin, eylem ve yaşantıyı da Fatih temsil etmektedir.” Türklerin tarihinde, üst düzey devlet yöneticileri, düşüncenin öğrenicisi olmasını bildikleri için, eylemin de öğreticisi olmasını bilmişlerdir, tarihte kendilerine geniş ve kalıcı bir yer açmışlardır.

*

Osmanlı toplum yapısının temellerinde, görünen dünyanın sultanlarından daha çok, görünmeyen dünyanın sultanları vardır. Edebali’siz, Emir Sultan’sız, Hacı Bayram'sız, Akşemseddin’siz, Hacı Bektaş’sız bir Anadolu’da, üç kıta ve iki denizde söz sahibi olan, bir Osmanlı Devleti’nin düşünülmesi mümkün değildir. Türkler Sinan ile şehirleri, Yunus ile gönülleri inşa etmişlerdir. Onlar düşünceyi eylemle, eylemi düşünceyle yeni boyutlar kazandırmışlardır. Yakın çağı başlatan Fatih, uzun sürmeyen ömrü boyunca, düşüncenin dervişi eylemin velisi olmuştur.

*

Genç Fatih İstanbul’u fethetmemiş, İstanbul Fatih’i fethetmiştir.

*

İstanbul’da bir yanıyla Asya, bir yanıyla Avrupa toprağıdır.

*

İstanbul iki dünyanın iki kıtaya açılan kapısıdır.

4 Mayıs 2024, 12:16

İSLAM DÜNYASI ANA KAYNAKLAR IŞIĞINDA MESNEVİ'YE VE MUKADDİME'YE YASLANILARAK YENİDEN YAPILANACAKTIR

Üç kıtanın odak noktasında, bir deniz feneri gibi, bütün dünyaya yol ve yön gösteren İstanbul, Yirmi birinci yüzyılda, New York''un en önemli alternatiflerinden biri olacaktır. Dünyada demografik güçle birlikte üretim gücü, Batı''dan Doğu''ya kaymaktadır. Dünyanın yeni karar merkezleri, Washington, Londra, Paris, Berlin değil, Pekin, Yeni Delhi, Astana, Jakarta, Kahire, Ankara olacaktır. İslam ve Tüek dünyasının yıldızı parlayan ülkesi Türkiye''dir.

*

Dünyanın savaş bölgesi Ortadoğu''da, sürdürülebilir ve kalıcı barışın güvencesi, yüzen ordulara sahip, her sorunu silahla çözmeye çalışan Amerika ve Avrupa olamaz. Tarih boyunca toplumlar, silah taşıyan askerlerin değerlerini değil, hizmet taşıyan gönüllülerin değerlerini benimsemiştir. Dünyanın neresinde olursa olsun, güçle toplumları değiştirmeye çalışanlar, büyük bir dirençle karşılaşırlar. Hiçbir ülke, hiçbir ülkeye silahla misyon, vizyon, demokrasi ihraç edemez.

*

Dünyanın kültür merkezi Akdeniz''de, ekonomik dokusu ve siyasal yapısıyla, büyük bir gelişme gösteren Türkiye, yüklendiği misyon ve sergilediği vizyonla, bütün dünyaya güven ve ümit vermektedir. Geçen yüzyılın dünyaya kapalı, korku ülkesi, yeni yüzyılda dünyaya açık, güven ülkesine dönüşmüştür. Türkiye geleceğin dönüştüren ülkesi olmak için, her alanda kendisini dönüştürmesini bilmiştir. Türk toplumu,son yarım yüzyılda değişmeden dönüşmesini bilmiştir.

*

Türkiye, hiçbir Avrupa ülkesinden geri kalmayan zengin ekonomik, siyasal, kültürel birikimiyle oluşturduğu, birleştirici, bütünleştirici ve büyük vizyonunuyla, silahsız ve savaşsız yeni bir fetihin kapılarını açmaktadır. Türkler geçmişte Anadolu''nun gönüllerin fatihleriyle gittikleri coğrafyalara, yeni yüzyılda pazarların fatihleriyle gitmektedirler. Anadolu insanı için, coğrafya savaş alanı değil, ticaret alanıdır.

*

Nobel ödüllü iktisatçı Gunnar Myrdal''ın “Asya''nın Dramı” isimli kitabında ayrıntılı olarak anlattığı gibi, bugünün büyük ekonomileri Japonya, Güney Kore, Hong Kong, Singapur ve Malezya''nın kişi başına düşen milli geliri, ellili yıllarda Türkiye''nin çok altındaydı. Türkiye, onların dışa dönük ekonomik büyüme stratejilerini, seksenli yıllardan sonra Özal''ın kazandırdığı vizyonla, benimsedi ve başarıyla uyguladı. Artık Türkiye Batı''dan yardım isteyen ülke değil, Batı''ya yardım eden bir ülkedir.

*

Türkiye yeni misyon ve yeni vizyonuyla, zengin tarih ve geniş coğrafyasının kaynaklarını en verimli bir biçimde değerlendirmektedir.Ülkelerin geleceklerini inşa etmede, yeni bir vizyon, yeni bir teknolojiden çok daha önemlidir. Ortadoğu''dan Amerika çekilirken, Türkiye ilerleyecektir.Ortadoğu'nun merkez ülkesi Türkiye'dir.

*

Ortadoğu'nun geleceği Topkapı'da okunan Kur'an ve Ayasofya'da okunan Ezanla inşa edilecektir.

*

Ortadoğu'nun mimarlarının bir elinde Mesnevi,bir elinde de Mukaddime olacaktır.

*

Mesnevi'de iç, Mukaddime'de dış dünyayı inşa etmenin yol haritası vardır.

5 Mayıs 2024, 13:03

AMERİKA YA KUDÜS KÜLTÜRÜNÜ KABUL EDECEKTİR YA DA TOPTAN YOK OLACAKTIR

Bu yazı daha önce 05.04.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Ülkelerin yıldan yıla, birbirlerine daha bağımlı, hale geldiği bir dünyada, en büyük dinamik, küreselleşmenin kazandığı yeni boyutları kavramaktır. Kendilerini en etkili küreselleştirici güçler olarak gören Batı ülkeleri, küreselleştirdiklerini düşündükleri Doğu ülkelerini bıraktıkları yerlerde sanıyorlar. Oysa başta Müslüman ülkeler olmak üzere, Çin ve Hindistan, Batı dünyasını geçtikleri yerlerde görüyorlar.

*

Dünyadaki bütün ülkelerin, bir vücudun organları gibi, karşılıklı alışveriş içinde olmaları, ülkeler arasındaki Doğu ve Batı farkını, büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Dünyanın neresinde olursa olsun, her ülke, bir merkez ülkesi olduğu kadar, bir çevre ülkesidir, bir çevre ülkesi olduğu kadar, bir merkez ülkesidir. Artık dünyada merkez ülkeler denilince artık akla, Çin ve Hindistan yanında Brezilya, Endonezya, Meksika, Nijerya ve Türkiye geliyor.

*

Her ülkenin hem merkez, hem de çevre ülke olduğu bir dünyada, hiçbir ülkenin yalnızca çevre ülke olarak, kalması mümkün değildir. Bir çevre ülkesinin, dünyadan kopuk yönetimleri, toplumun merkez ülke olma taleplerine karşı duramazlar. Bu yüzden küreselleşme, merkez ülkeler için, bulunmaz bir fırsatsa, çevre ülkeler içen, karşı konulması oldukça güç bir tehdittir. Dönüşen dünyada her ülke, küreselleşmenin hızlandırdığı dönüşüme, uyum sağlamak zorundadır.

*

Peter Berger’ın ve Samuel Huntington’ın, Türkçe’ye “Bir Küre Binbir küreselleşme” olarak çevrilen derleme kitaplarında, Japonya’dan Şili’ye kadar on ülkenin, tecrübelerinden yola çıkarak, Yirmi birinci yüzyıl dünyasındaki, kültürel çeşitlilik tartışılmaktadırlar. Onlar dünyanın en büyük küreselleştirici gücünün, bilimiyle, sanatıyla, kültürüyle ve diliyle, Amerika’nın olduğunu vurguluyorlar. Onun her ülkeye, bir kültürel kargo gönderdiğini söylüyorlar.

*

Bütün ülkelere birer kültürel ve ekonomik, kargo gönderen platformların başında, her yıl Davos’ta toplanan “Dünya Ekonomik Forumu” gelmektedir. Yeni yüzyılda bir Batı, bir de geride kalanlar var diyen ve dünyada medeniyetlerin savaştığını ileri süren Huntington, söz konusu kargoya, Davos kültürü demektedir. Davos’tan bütün dünyaya ihraç edilen Batı’nın, ne pahasına olursa olsun, yalnızca kazanmayı düşünen kültürü, Batı’nın çevresinde bir ateş çemberi oluşturmuştur. Batı ya Kudüs kültürünü benimseyecektir ya da toptan yok olacaktır.

*

Etik ya da etik dışı yok, kazanan ya da zarar eden ekonomi vardır diyen, Davos kültürünün kuşatması altındaki Batı dünyası, ateş çemberi içine sıkıştırılmış bir akrebe benzemektedir. Ateş çemberiyle kuşatılan bir akrep, nasıl dışarı çıkmak için çırpınırsa, Batı dünyası da Davos kültürünün, kuşatmasını aşmak için çırpınmaktadır. Çünkü kutsal ve etik olan ne varsa, hepsi ateş çemberinin dışında kalmıştır. Batı dünyası bir çıkış yolu bulmak zorundadır.

*

Dünyadaki bütün ülkeler, Davos kültüründen önce, Kudüs kültürüne odaklanmalıdırlar.Davos’un sorunlarının kaynağında; Kudüs çözümlerinden uzaklaşan Batı vardır.Sorunları çözecek ortak değerlerin, merkezi Davos değil Kudüs’tür. Kare dünyada Davos seküler, Kudüs kutsal değerlerin kaynağıdır.Savaş dünyasını barış dünyasına Kudüs dönüştürür.Kudüs barış şehiridir,Kudüs'te kan dökenlerin kanları dökülür.

6 Mayıs 2024, 12:10

KARE DÜNYADA SAVAŞMADAN BARIŞMASINI BİLENLER BÜTÜN ÜLKELERLE BİR ARADA YAŞAMASINI BİLİRLER

Bu yazı daha önce 26.01.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Bilinen yuvarlak küre dünya, “Kazan ya da kaybet” stratejisinin geçerli olduğu,savaş olmadan gelişme olmaz diyen, savaş odaklı dünyadır. Bilinmeyen düz kare dünya, “Hem kazan hem kazandır” stratejisinin geçerli olduğu, uzlaşma olmadan gelişme olmaz diyen, barış odaklı dünyadır.Küre dünya değişimi sevmeyenlerin, değişime direnenlerin,kare dünya değişime uyanların, değişimi yönetenlerin dünyasıdır.

*

Küre dünyanın kare dünyaya dönüşmekte olduğunu, görmeyen ülkelerin başında, Müslüman ülkeler geliyor. Bunun için İslam dünyasındaki iç savaşlarda, her gün binlerce insan hayatını yitiriyor.Doğu’dan Batı’ya bütün dünyada, ülkelerin içindeki yönetim savaşları, uluslararası savaşlara yol açıyor. Yönetimde söz sahibi olmak için, çatışmak uzlaşmaktan iyidir diyenlerin elinde,her ülkede bütün insanlık sürekli öldürülüyor.

*

Habil’den ve Kabil’den bu yana, insanlık tarihi iktidar savaşlarının tarihidir.İnsanların oldukları her yerde yönetim sorunları, yönetim sorunlarının olduğu yerde, insanları savaşlara sürükleyen, iktidar çatışmaları olmuştur. Bu yüzden bütün ülkelerde, devleti kimlerin yöneteceği, nasıl yöneteceği, yöneticileri kimin seçeceği, insanlık tarihi boyunca tartışılmaktadır. İktidarın dayanılmaz çekiciliği, bütün insanların gözlerini kamaştırmıştır.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, iktidarlar hem yönetirler, hem yönetilirler.Son sözü yalnızca ben söylerim diyerek, güçlerini paylaşmayan iktidarlar, önünde ya da sonunda paylaşılmaktan kurtulamazlar.Geçmişte yöneticiler güçlerini ve ülkelerini komşu ülkelerle çatışarak korumuşlardır. Gelecekte yöneticiler güçlerini ve ülkelerini komşu ülkelerle uzlaşarak koruyacaklardır.Siyasal sınırların önemini yitirdiği dünyada, iyi çatışma kötü uzlaşma yoktur.

*

Birleşmiş Milletler çatısı altında yer alan bütün ülkeler, Nuh’un Gemisinin güvercinleri gibi, birbirlerine barışın simgesi zeytin dalları uzatmazlarsa, kare dünyada savaşların herkesi etkileyeceğini kimseye anlatamazlar. Değişim rüzgarlarına hiçbir gücün karşı duramadığı, düz kare dünyada, bütün ülkelerde devletlerin yöneticileri, cephelerde insan kanı dökülerek değil, seçimlerde akıl teri, alın teri dökülerek belirlenmelidir.

*

Dünyada sonu gelmeyecek olan iktidar savaşlarında, ölmek ve öldürmek bir çözüm olmaktan çoktan çıkmıştır. Artık düz kare dünyada hiçbir sorunu, ölmeye ve öldürmeye doymayanların çözmeleri mümkün değildir. İktidar olmanın yolu,son sözü söyleyen, yöneticilerden olmaktan geçmiyor. Düz kare dünya iktidar olmadan iktidar olan, aydınlarla, kurumlarla ve kuruluşlarla doludur.

*

Düz kare dünyada iktidar ekonomik üretim gücünden değil, kültürel üretim gücünden kaynaklanır.

*

Alın terini akıl terine, bilgiyi bilgeliğe dönüştürenler, iktidar olmadan iktidar olurlar.

*

Ekonomik, siyasal, kültürel dünyada, her zaman iktidar üstünde iktidar vardır.

7 Mayıs 2024, 12:16

ÜSKÜDAR DÜNYA'NIN KAN DÖKÜLMEYEN KABE TOPRAĞIDIR

Köklü paradigma değişmelerinin, gerçekleştiği bir dönemde, bütün dünyada seküler kültürün iktidarı, büyük ölçüde sarsılmıştır. Doğudan Batıya, ülkelerin hepsinde, kutsal kültür rüzgarları esmektedir. Artık dünyada Doğulu ya da Batılı olanlar değil, kutsal ile seküler kültür yanlıları çatışmaktadır. Çatışma medeniyetlerin seküler boyutunu oluşturan ekonomik alandan, kutsal boyutunu oluşturan metaekonomik alana kaymıştır. İki kültür arasındaki çatışma, ulusal sınırları aşarak, uluslararası boyutlar kazanmıştır.

*

Medeniyetlerin metaekonomik kaynağını, oluşturan kutsal kültürün değerleri, tarihin ilk çağlarından beri, Batıdan Doğuya değil, Doğudan Batıya akmıştır. Batı dünyasında, kutsal kültür adına ne varsa, hepsi Doğu dünyasından gelmiştir. Doğu kutsal, Batı seküler, kültürün vatanıdır. Orta Doğu Doğu ile Batı’nın hem çatıştığı, hem de yarıştığı, birlikte yaşanılan, savaş ve barış coğrafyasıdır. Dünyada insanlığın tarihinde, Mekke Adem Turabullah, Medine Muhammed Habibullah, Kudüs İbrahim Halilullah, demesini bilenlerin, şehirleri olmuştur.

*

Şehirlerin anası Mekke’ye yapılan, hac yolculuğunun kutlu yükünü, Mihrimah, Gülnüş, Şemsi Paşa camileriyle, omuzlarında taşıyan Üsküdar’a, Türkler büyük önem vermişlerdir. Asya’nın Avrupa’ya, Avrupa’nın Asya’ya açılan kapısı olan, Üsküdar’ın merkezinde Roma değil, Osmanlı vardır. Orhan Gazi Üsküdar’da Doğu Roma imparatoruyla görüşen ilk Osmanlı sultanıdır. Üsküdar İstanbul’dan çok önce, Türklere kapılarını açmıştır. Üsküdar’da Asya ile Avrupa arasındaki sınır Kız Kulesidir. Avrupa’dan Üsküdar’a gelenleri, meydandaki Osmanlı Çeşmesi karşılar.

*

Üsküdar’ın kalbinde, çeşme yer alır. Üsküdar’ın çeşmelerinin musluklarından, insana can veren suyla birlikte, üzüntü ve sevinç veren yanlarıyla, bütün bir hayat akmıştır. Bunun için şiirin zirvesi Sezai Karakoç, çeşmeleri şairlere benzetmektedir. Anadolu’nun neresinde bulunurlarsa bulunsunlar, çeşmeler insanların ellerini ve yüzlerini, şairler ise insanların, akıllarını ve gönüllerini yıkayıp arıtmışlardır. Anadolu’nun hiçbir yerinde çeşmesiz şehir yoktur. Üsküdar’ın çeşmeleri, caddeleri olduğu kadar, insanları da görünen ve görünmeyen kirlerinden temizlemiştir.

*

İstanbul’da hac yolculuğu, Mekke kapısı Üsküdar’dan başladığı için, Türkler Üsküdar’ı Kabe Toprağına dönüştürmüşlerdir. Hac yolculuğunun başlamasında, Sürre Alaylarının her yıl Topkapı’dan Beşiktaş’a, Beşiktaş’tan Üsküdar’a geçişi, Osmanlı yönetiminin en önemli, kültürel ve ekonomik atılımı olmuştur. Hacca gitmek için, Avrupa’dan gelenler, Üsküdar meydanında toplanmışlardır. İstanbul İslam dünyasının, değişik şehirlerinden gelen hac yolcularının, güvenlikleri sağlamış, yolculuk boyunca temel ihtiyaçlarını karşılamıştır.

*

Mekke’de Türkler, Selanik, Üsküp ve Saraybosna’da olduğu gibi, “Yetmiş iki millete bir gözle” bakmasını bilmişlerdir. Dört yüz yıllık “Osmanlı Barışı” döneminde, Anadolu insanı, kendisini Mekke’nin sahibi olarak değil, koruyucusu olarak görmüştür. Mekke’yi kan dökmeden, fetheden Fatih, Son Peygamberdir. Şehirler kapılarını, orduları büyük olanlardan daha çok, gönülleri büyük olanlara açmışlardır. Gönüllerin büyüklüğü ise, seküler kültürden değil, kutsal kültürden kaynaklanır. Şehirleri güçle ele geçirenler, güçle şehirlerden çıkarılırlar.

*

Dünyada barış olabilmesi için, Doğu ile Batı'nın İstanbul’da el ele vermesi gerekir. İstanbul Batının Doğuya açılan kapısıdır. Mekke’de barışın güvencesi İstanbul’dur. Üsküdar İstanbul’da Kabe toprağıdır.

*

Kutsal kültürün kilometre taşları peygamberdir. Onları izleyenler şehirleri, kan dökmeden fethederler. Onların silahsız orduları karşısında, silahlı ordular güçlerini yitirirler.

*

Yirmi birinci yüzyılda, Doğu ve Batı yeniden İstanbul’da buluşmalıdır. İstanbul barış şehiridir. İstanbul’da savaş olursa, hem Asya’da hem de Avrupa’da barış olmaz.

8 Mayıs 2024, 11:28

İNSANLARIN AKILLARINI BAŞLARINDAN ALAN TEKNOLOJİ BİLGELERLE DENETİM ALTINA ALINIR

Üretim kitaplarında teknoloji, zaman içinde derlenen, düzenlenen, geliştirilen bilgilerin, ekonomik, siyasal, kültürel hayata kazandırılması olarak tanımlanır. Teknoloji insanların, çevrelerini değiştirme, üretimlerini artırma yolunda, yararlandıkları bilgilerin hepsini içerir. Bu yüzden her dönemin, kendine özgü bir teknolojisi olur. Birinci Sanayi Devrimi’ni başlatan buhar makinasının bulunmasına kadar, üretimde atlardan ve insanlardan yararlanılır. Ve teknoloji çok uzun bir dönemde, çok yavaş bir gelişme gösterir.

*

Batı Avrupa ülkelerinde, atların ve insanların güçlerinin yerine makinaların geçmesiyle, ekonomide üretimi hızla artıran bir makinalaşma yaşanır. Makina sanayi kısa dönemde gelişerek, tarımsal üretim başta olmak üzere, her alanda üretimi kat kat artırır. İngiltere’de başlayan sanayileşmeyle, makinalar Batı Avrupa ülkelerine, önemli bir üretim gücü kazandırırlar. Avrupalılar Afrika’nın, Asya’nın, Amerika’nın doğal kaynaklarını yağmalamada, birbirleriyle kıran kırana yarışırlar. Dünyanın bütün yeraltı ve yerüstü zenginlikleri Avrupa’ya taşınır.

*

Sanayileşme İngiltere’nin öncülüğünde, ekonomik, siyasal, kültürel hayatta köklü dönüşümlere yol açar. Buhar Makina’sının bulunmasıyla, büyük bir hız kazanan teknolojik gelişmeler, Temel ve Uygulamalı Bilim’lerin ana konuları olurlar. Teknoloji Mühendislik bilimlerinde yapılan, araştırma ve geliştirme çalışmalarıyla gelişerek, yaşanan hayatı dönüştüren karmaşık bir yapı kazanır. Teknoloji kavramı, İkinci Sanayi Devrimi’ne geçiş olarak kabul edilen uzay araçlarını, bilgisayarları, ulaşımdaki, iletişimdeki gelişmeleri de içerisine alarak, çok geniş bir alanı kapsar.

*

Birinci Sanayi Devrimi üretimi, İkincisi iletişimi, bilgilerin saklanmasını, değerlendirilmesini ve yorumlanmasını makinalaştırır. Birincisinde insanların bedensel, İkincisinde zihinsel güçlerinin yerini makinalar alır. Her alanda makinalarla içiçe bir hayat başlar. Üçüncü Sanayi Devrimi’yle bilgisayarlarla birlikte, robotlar üretimin ve yönetimin, vazgeçilmez teknolojik araçlarını oluştururlar. Koldaki saatlerden, ceplerdeki telefonlardan, evlerin garajlarındaki arabalara kadar, bilgisayarlar yazılımlarıyla, donanımlarıyla günlük hayatın vazgeçilmezleri arasında yerlerini alırlar.

9 Mayıs 2024, 11:45

SİNAN'NIN SÜLEYMANİYE'SİNDE HER SABAH BAYRAM GÜNLERİNİN DİRİLTİCİ RÜZGARLARI ESER

Bilgiye ve bilgeliğe sevdalı, Bilge Sultan Fatih’in, İkinci Roma’yı İstanbul’a dönüştürmesinin ardından, Anadolu insanına büyük fetih kapıları açılmıştır. Bilgeliğe dönüşen bilgiyi, yitirdikleri paha biçilmez bir hazine olarak gören Türkler bilginin ve bilgeliğin peşinde, tarihin derinliklerinde, zamanlarının iyi ve kötü dönemlerinde, uzun bir bilgelik yolculuğuna çıkmışlardır. Yeryüzünde bilgelik yitirilse, Bilgelerin Sultanı Mevlana’nın izini sürenler, yitirilen bilgeliliği zenginleştirilmiş olarak tekrar bulurlar.

*

Fatih Ayasofya’dan yola çıkarak, Doğu Roma’nın şehiri Yeni Roma’yı, Türk dünyasının şehiri İstanbul’a dönüştürmüştür. İstanbul Üsküdar ile Mekke, Eyüp ile Medine, Kadıköy ile Kudüs kapısıdır. Dünya şehirlerinin anası Mekke’nin, Kurtuba’da batan güneşi, İstanbul’da yeniden doğmuştur. İstanbul’un dönüştürücü özünü Fatih oluşturur. Fatih’i bilen bütün hazineleriyle İstanbul’u bilir. İstanbul’da Ayasofya’nın yerini, Süleymaniye almıştır. Süleymaniye Türk tarihinin özetidir. Süleymaniye’ye bakanlar Türklerin bin yıllık tarihlerini görürler.

*

On beşinci yüzyılda, Avrupa’nın dönüştürülmesinde olduğu gibi, Yirmi birinci yüzyılda da, dünyanın dönüştürülmesinde İstanbul, Anadolu insanına yeni kapılar açacaktır, yeni fırsatlar sunacaktır. Ancak düz kare dünyanın dönüştürülmesi, yuvarlak küre dünyanın dönüştürülmesinde olduğu gibi, silahlı kurumlarla ve kuruluşlarla değil, silahsız kurumlarla ve kuruluşlarla yapılacak dönüşümdür. Yeni dönüşümün mimarları bilgiyi nükleer silahlara dönüştüren kurumlar ve kuruluşlar değil, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren kurumlar ve kuruluşlar olacaktır.

*

Bilge Sultan Fatih gibi, Arapça ve Farsça yanında, İngilizcenin ve Almancanın dayandığı, Latinceyi ve Grekçeyi, anadilleri Türkçe kadar bilen kuşaklar yetiştirilirse, düz kare dünyanın bütün kapıları, Anadolu insanının kurumlarına ve kuruluşlarına açılacaktır. Düz kare dünyada ülkelerin bayraklarını, devletler değil, kusursuz ürün, hizmet ve bilgi üretmesini bilen, kusursuzlukta rakip tanımayan, kurumlar ve kuruluşlar taşıyacaktır. Kare dünyada kusursuzluğu arayanlar, kusursuzluğun kaynağı olacaklardır. Geleceğin dünyasında, iki günü birbirine eşit olanlara yer yoktur.

*

Bilge Sultana nasıl kusursuzluğu arama yolunda, Bilgeliğin Zirvesi Akşeyh yol göstermişse, düz kare dünyanın fatihleri olan kurumlara ve kuruluşlara da, insanlık tarihinin eşsiz bilgeleri yol gösterecektir. Düz kare dünya vasat kurumların, vasat kuruluşların, vasat girişimcilerin dünyası değil, kusursuz kurumların, kusursuz kuruluşların, kusursuz girişimcilerin dünyasıdır. Kare dünyada kurumların, kuruluşların ve girişimcilerin, ülkeleri değil ilkeleri önemlidir. Onlar kusursuzluğu yakalayan bilgileriyle, hizmetleriyle ve ürünleriyle, bütün dünyada saygıyla karşılanırlar.

*

Düz kare dünyada ülkelerin baskısı yoktur, ilkelerin baskısı vardır. Her alanda vasatlık ilkesizlikten kaynaklanır. İlkeleri ilkesizlik olanlar, ilkesizliği baş tacı edinenler, vasatlığın oluşturduğu çelikleşmiş yapıları dönüştürecek, kurumların ve kuruluşların öncüleri olamazlar. Düz kare dünyanın mimarları, kurumlarında ve kuruluşlarında, hem Fatih gibi hem de Akşeyh gibi olmak, bilgi ve bilgeliği altın oranda harmanlamak zorundadırlar. Bilgiyi bilgeliğe, bilgeliliği bilgiye dönüştürecek olanların, akılları hem başlarındadır, hem de gönüllerindedir.

*

Bilgeliğe dönüşen bilgi, iki dünyanın kapılarını sonuna kadar açar.

*

Süleymaniye mimaride bilgeliğin bilgiye dönüşmesidir.

*

Akşeyh bilgeliğin Fatih bilginin sultanıdır.

10 Mayıs 2024, 12:00

OLUŞMAKTA OLAN DÜNYANIN HİÇBİR ÜLKESİNDE SAVAŞLARIN İYİSİ BARIŞLARIN KÖTÜSÜ OLMAZ

Yirminci yüzyıl hem Batı, hem de İslam dünyası için savaş yüzyılı oldu. Avrupa bir yandan kendi içinde, bir yandan da işgal ettiği İslam ülkeleriyle savaştı. İki büyük "Dünya Savaşı" Avrupalı sömürge imparatorluklarının sonu oldu. Fransızlar Cezayir'den, İngilizler Hint kıtasından çekilmek zorunda kaldılar. Yüzyılın sonunda Avrupa'lılar Asya'dan ve Afrika'dan bütünüyle çekildiler.

*

Yirmi birinci yüzyılın başında, Avrupa'nın birbiriyle savaşan ülkeleri, uzun bir süreç sonunda da olsa, uluslararası bir birlik şemsiyesi altında birleşmeyi başardılar. Aslında Avrupa'yı Alman ve Rus yayılmacılığına karşı Amerika korudu. İngiltere'den bağımsız Amerika'nın kuruluşu, Avrupa'nın kurtuluşu oldu. Ayrıca "Amerika Birleşik Devletleri" aynı zamanda "Avrupa Birleşik Devletleri"nin modeli de oldu.

*

Yirmi birinci yüzyılda özellikle Avrupa'da ve Amerika'da artık savaş olmayacak sanılıyordu. Batı ülkelerinde sınırların bütünüyle ortadan kalktığı bir dönemde, dünya kendini yeniden onbinlerce masum insanın öldüğü yeni savaşların içinde buldu. İletişimdeki gelişmeler dünyayı "Tek ülke"ye dönüştürmüştü. Artık silaha, "Uluslararası Hukuk"la karşı konulacaktı. Ancak olmadı. Bir saldırıya yine silahla cevap verildi.

*

New York'a "11 Eylül 2001"de yapılan intihar saldırısı bir savaş değil, çok planlı bir biçimde işlenmiş toplu bir cinayetti. Bu saldırı, bir ülkenin savaş şartlarında yaptığı bir karşı koymadan daha çok toplu bir yoketme eylemiydi. Bütün dünya bu saldırıyı böyle yorumladı. Çünkü saldırının arkasında açıkça görülen bir devlet yoktu. Ancak Amerika'nın "Şahin" politikasını benimsemiş yöneticileri, saldırıyı bir savaş sebebi saydılar, bütün İslam dünyasını bir savaş alanına çevirdiler. .

*

Amerika'nın saldırıyı bir savaş sebebi olarak görmesi, Batı dünyasının Afganistan'a savaş açmasına yol açtı. Oysa saldırı uluslararası bir cinayetti. Böyle bir cinayetin cezası da silahlı dünya ordularıyla değil, uluslararası mahkemelerle verilmeliydi. Uluslararası hukukun yerine, uluslararası ordular geçerse, bütün uluslar büyük zarar görürler. Afganistan'da da savaşa taraf olan büyük ya da küçük bütün ülkeler büyük zarar gördüler. İntihar saldırısının bedelini başta Amerika olmak üzere, bütün ülkeler çok pahalı ödedi.

*

Dünyanın önde gelen bilgin ve bilgeleri, barışın dışarıda değil içeride aranması gerektiğinin üzerinde önemle dururlar. Çünkü savaş demek, ölüm demektir. Günahsız insanların öldürülmesi de, bütün insanlığın öldürülmesidir.Irak'ta,Suriye'de, Afganistan'da Yemen'de, Filistin'de askerlerden daha çok çocuklar ölüyor. Benjamin Franklin'in dediği gibi: "Hiçbir zaman iyi bir savaş ve hiçbir zaman da kötü bir barış olmamıştır." Artık bütün dünyada, herkes yorulma bilmez, barışçı olmak zorundadır.

*

Silahlanmaya yapılan yatırımlardan daha fazlası silahsızlanmaya yapılmalıdır. Savaş isteyenlerle barış isteyenler hiçbir zaman bir olmazlar. Barış dönemlerinin eşsiz mimarları büyük bilgelerdir.

*

Tarihin her döneminde bilgelerin görevi uyarıcı olmaktır.Her bilge insanlığın yolunu aydınlatan bir kandildir. Bilgelerin ışık saçan kandilleri hiç sönmez.

*

Bilgelerin pazarında barış alınır barış satılır. Bilgeler pazarında barışı barışla tartarlar. Bilgelerin terazisinde savaşa yer yoktur.

11 Mayıs 2024, 12:10

NAZİZM'İN FAŞİZM'İN KOMÜNİZM'İN KAPİTALİZM'İN ANAVATANI AVRUPA'NIN DÜNYAYA YAPTIĞI EN SON KÖTÜLÜK SİYONİZM'DİR

Bu yazı daha önce 11.05.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyada ülkelerin iç ve dış politikadaki ağırlıkları, önemli bir nüfus ve üretim gücüne sahip olmalarından kaynaklanır. Bunun için, ülkelerin büyük şehirleri, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın ana dinamiğini oluştururlar. Şehirler ülkelerin hem ekonomik zenginliklerinin, hem kültürel derinliklerinin, en somut göstergeleridir. Büyük şehirleri olmayan ülkelerin, büyük ekonomik ve kültürel güçleri, dünya politikasında ağırlıkları olmaz.

*

İslam dünyasının bağrına bir hançer gibi saplanan İsrail, dünyanın ne kadar büyük ordusuna sahip olursa olsun, dünya ülkeleri arasında, sözü ve etkisi olan bir devlet olamaz. Çünkü Tevrat bir ırkın kutsal kitabı, Yahudilik yalnızca Yakupoğullarının dinidir. Müslümanlık ve Hristiyanlık gibi, her soy ve her renkten insanın katılımına açık değildir. Ayrıca Yahudilerde anne önemlidir, annesi Yahudi olmayan Yahudi olamaz.

*

Yahudilerin milliyetçileri Siyonistler, mavi Nil ile yeşil Fırat arasında güçlü İsrail devletinin rüyası görmektedirler. Ancak ikibin yılda, bütün dünyaya dağılmış Yahudilerin, on beş milyonluk bir nüfusa ulaşmaları, onların Kıyamete kadar büyük devlet olmalarının mümkün olmayacağını göstermektedir. İsrail Filistin topraklarındaki varlığını, Amerika'nın kayıtsız şartsız desteğiyle sürdürmektedir. New York'ta Tel Aviv'den daha çok Yahudi yaşamaktadır. Siyonistlerin kutsal şehirleri, Kudüs değil "Jew York", olarak bilinen New York'tur.

*

Vietnam'da, Afganistan'da,Irak'ta,Suriye'de,Yemen'de, yaşanan olaylardan sonra açıkça ortaya çıktı ki, yalnızca silah gücüyle, ülkelerin yönetimlerini ve haritalarını değiştirmek mümkün değildir. Ülkelerin gelecekteki en büyük güvenceleri, ordularından önce genç ve girişimci nüfusları olacaktır. İsrail gibi, Körfez ülkeleri gibi, belirli bir nüfus büyüklüğüne ulaşmayan ülkelerin, doğal kaynak ve silah gücüyle, ayakta kalmaları ve varlıklarını korumaları çok çok zordur. Gizliliğin, merkez ve çevre farkının olmadığı dünya, silahlı güçlerden önce, silahsız güçlerin önem kazandığı dünyadır.

*

İsrail'in iç ve dış politikasını Yahudi geleneği değil, Yirminci yüzyılın en büyük ve en bulaşıcı hastalığı olan ırkçılık belirliyor. Irkçılığın anası Avrupa'da doğan "Nazizm''dir. Filistin topraklarını kan ve gözyaşı göllerine çeviren, dünyanın en kanlı ırkçılık hareketlerinden biri olan Siyonizm Nazizmim ürünüdür. Nazizmi aratmayan Siyonizm, son iki yüzyılın en kanlı, en dehşet verici ırkçılık hareketidir. Siyonistler Almanların Yahudilere uyguladıkları, soykırımın ve şiddetin kat kat fazlasını Filistinlilere uygulamaktadırlar. Onlar Avrupalı ustalarından, çok daha dehşet verici olmuşlardır.

*

Müslümanlarla Yahudiler, İslamın ilk yıllarından beri, yüzyıllarca bir arada yaşamışlardır. Ancak hiçbir zaman, İslam dünyasında, bir Yahudi soykırımı olmamıştır.Dünyada soykırımın ustası ve öncüsü, insanlığa Nazizmi,Faşizmi, Komünizmi ve Kapitalizmi doğuran Avrupa'lılardır.Yeni dünyada ırkçılık peşinde koşan, ayrımcılık yapan ülkeler,her yerde, her zaman ırkçılıkla karşılaşırlar. Irkları yok etmeye kalkanlar, kendi ırklarını yok ederler. Etki tepki yasası her alanda geçerlidir. İşgal edenler işgal edilirler, vuranlar vurulurlar, yok edenler yok edilirler.

12 Mayıs 2024, 12:58

TEKNOLOJİNİN ÖTE'SİNİ BURNUNA HALKA TAKANLAR AYDINLATIRLAR

Üretimin ve yönetimin yeni boyutlar kazandığı bir yüzyılda, insansız teknoloji, teknolojisiz insan düşünülmez. Teknolojiyle hem silahlı, hem silahsız güçler büyütülür. Ancak insan teknolojinin değil, teknoloji insanın ürünüdür. Her kültürün kendine özgü bir teknolojisi olur. Teknolojinin olumlu yanları gibi, olumsuz yanları da, teknolojiden yararlanan insanlardan kaynaklanır. İnsanlar neyi arıyorlarsa, aradıklarını teknolojiyle bulurlar, öldürmede de, yaşatma da teknolojiden yararlanırlar. Ve geliştirdikleri teknolojiyle, çok boyutlu dönüştürücü bir güç kazanırlar.

*

Teknoloji arkasındaki insana göre, iyilikleri de büyütür, kötülükleri de büyütür. Teknolojinin yapıcı ve yıkıcı gücü, teknolojiyi geliştiren, teknolojiden yararlanan insanlardan kaynaklanır. "Benden sonrası tufan” , “Cehennem başkalarıdır” diyenlerin ellerinde teknoloji, Hiroşima’ya ve Nagazaki’ye atılan, yüz binlerce insanı öldüren, dehşet verici bir atom bombası olur. “Cennet biziz, bal ve süt akan nehirler bizdedir” diyenlerin elinde, teknoloji hayatı ve dünyayı, yaşanır kılan araçlara dönüşür. Teknoloji dost ellerde yaşatıcı, düşman ellerde öldürücü yanlarını gösterir.

*

“Man and Technics: A Contribution to a Philosphy of Life” kitabının yazarı, medeniyet tarihçisi Oswald Spengler’in benzetmesiyle, dünyada insanlar ormanlarda yaşayan, yırtıcı hayvanlara benzerler. Yeryüzünü kirleterek, hayvanları öldürerek, kaynakları tüketerek, çevrelerini kirleterek varlıklarını sürdürmeye çalışırlar. Hayvanların da yapılarında taşıdıkları bir teknolojileri olur. Ancak onların teknolojileri doğaldır, sonradan kazanılmaz, doğuşta nasılsa öyle devam eder. Bu yüzden arkasındaki ele göre, teknoloji en yırtıcı hayvandan daha tehlikeli, daha öldürücü olabilir.

*

İnsanların zaman içinde geliştirdikleri teknolojiler, sürekli yeni işlevler kazanan dinamik bir yapı gösterirler, buluşlara ve yeniliklere dayalı olarak zenginleştirilirler. Hiçbir zaman teknoloji, bulunduğu yerde durmaz, sınır tanımadan dönüşür, dönüştükçe etkilerini artırır. Doğu’da, Batı’da insanların akıllarını başlarından alan, insanlara geçmişte görülmedik güç kazandıran teknoloji, Macbeth gibi güç tutkunu, otokrat yöneticilerin elinde, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Filistin’de, Ukrayna’da, ölüm saçan, dehşet verici silahlara dönüşür.

13 Mayıs 2024, 12:53

DÜNYA RIMBAUD GİBİ GINSBERG GİBİ SAVAŞ ÇAĞINA BAŞKALDIRAN BİLGE ŞAİRLERİN YOLLARINI GÖZLÜYOR

"Los Angelas'tan New York'a Yeni Roma" kitabımızda anlatıldığı gibi, Amerika rasyonel üreten, buna karşılık irrasyonel tüketen insanların ülkesidir. Onların mabetleri gece gündüz açık olan süpermarketlerdir, ibadetleri alışveriştir. Amerika'nın bulaşıcı bir hastalık gibi, bütün dünyaya yayılan tüketim kültürüne, ilk başkaldırı San Fransisco'nun hippilerinden geldi.

*

Çoğunluğu varlıklı ailelerden gelen çiçek çocuklar, tepkilerini cinsel özgürlük peşinde koşarak, uyuşturucu kullanarak gösterdiler. Altmışlı yıllarda San Fransisco'ya giden, Medeniyet Tarihçisi Arnold Toynbee, büyük bir arayış içinde olan Hippilerin çalışmalarından etkilenerek,Hippileri Roma'ya karşı olağanüstü bir direniş gösteren, ilk Hristiyanlara benzetir.

*

Havarilerin izleyicileri, ellerinde olan herşeyden vazgeçerek, olanca güçleriyle Roma'ya yüklendier. Onlar dünyanın peşinden gitmedikleri için, dünya onların peşinden geldi ve Roma ellerine düştü.Dünyada aydınlar Amerika'nın Hippilerin eline düşmesini bekliyor. Ancak etik ilkeleri ayaklar altına alan Çiçek Çocuk'lar, beklenen direnci gösteremiyorlar.

*

Big Sur'da Henry Miller'in ölümünden sonra bir kültür merkezine dönüştürülen evi, sağlığında "hippi" kuşağın şair ve yazarlarının toplanma yeri olur. Miller'in Pasifik kıyısındaki evi, tüketim kültürüne başkaldıran, uyuşturucu tutkunu, Amerika'ya isyan eden, hippi kuşağı şairlerinin "Roma"sı olur. Hippiler Roma'yı dönüştüremezler, Roma Hippileri dönüştürür.

*

İsyan şairleri, kendi serüvenleriyle birlikte, çağdaş Roma olma peşinde koşan Amerika'yı anlatan uzun şiirler yazarlar. Amerika'yı en iyi anlatan şairlerin başında Allen Ginsberg gelir. O Amerika'nın görünmeyen yüzünü, içeriden bakan bir gözle anlatır. "Amerika" isimli uzun şiirinde, Aysbergin deniz içinde kalan kısmını çok çarpıcı bir biçimde özetler.

*

Ginsberg Amerika'yı, "Ulusal kaynaklarımı biliyorum, iki parça esrar, binlerce cinsiyet organı, saatte bindörtyüz mil hızla giden bir özel basılmaz edebiyat ve yirmi beş bin tımarhane / Cezaevlerinden ve beş bin güneş ışığı altında yaşayan fakir fukaradan söz etmiyorum" dizeleriyle anlatır. Şiirde dünya gücü Amerika'nın, görünmeyen gerçek yüzü ustalıkla sergilenir.

*

Hippiler kurtuluşu ilk Hristiyanlar gibi, kutsal kültürde değil, etik kural tanımayan seküler değerlerde ararlar. Bu yüzden, Peygamberler ülkesi Orta Doğu'dan daha çok Uzak Doğu'nun uyuşturucu yuvalarına odaklannırlar. Müzik festivalleri, doğal ve yapay uyuşturucular, cinsel özgürlük çağrıları. Ve aileye karşı çıkan ortak hayat özlemleri, onların yeni bir dünya kurmalarına yetmez. Onlardan geriye hippi kuşağının şairleri, yazarları ve eserleri kalır.

*

Şairlerin başında, Milller'in öncülük yaptığı Jack Kerouac, Lawrance Ferlinghetti, Allen Ginsberg gelir. Miller "The Time of the Assasins" isimli kitabında, genç yaşında şiiri bırakarak, kendini Afrika çöllerine atan Rimbaud'la birlikte hayatını anlatır.Hippiler, kurtuluşu esrar yuvalarında değil de, Rimbaud gibi, çölün sonsuzluğunda ya da gökyüzünün derinliklerinde arasalardı, bugün Amerika başka bir Amerika olurdu.

*

Rimbaud, Eliot, Paund, Baudlaire, Claudel gibi Batı'nın kutsal kültüre kapalı seküler kültürünü, sonuna kadar zorlayan şairlerin öncüsüdür. O arayış içinde olan ve Necip Fazıl'ın dediği gibi "Metafizik sana çeken bir kafadır". "Sarhoş Gemi"nin şairi "Meryem'in nurlu topuklarından, kudurmuş denizlerin imana gelmesini" beklemez.

*

Rimbaud hiç bir zaman Avrupalı olmayı kabul etmediği gibi, "asla Hristiyan olmadım" demekten de çekinmez. Son yıllarında Cami'yi dilinden hiç düşürmediği söylenir. Gözlerini Fransa'da "Allah kerimdir" diyerek kapamıştır. Hippiler de en azından Rimbaud gibi, korkmadan kendilerini değiştirmeyi bilselerdi, San Fransisco Amerika'nın Bağdat'ı olurdu.

*

Miller'in deyişiyle "Bir katiller çağında yaşıyoruz." Katiller yalnızca Amerika'da, Avrupa'da değil, Orta Doğu'da, Kuzey Afrika'da, Uzak Asya'da ve dünyanın her köşesinde cirit atıyorlar.Vietnam'da, Afganistan'da,Irak'ta,Suriye'de, Yemen'de, Ukrayna'da, Filistin'de, çocuk, kadın, yaşlı demeden yüzbinlerce insanı öldürdüler. Gazze'de öldürmeye devam ediyorlar.

*

Dünyanın bütün ülkeleri, savaş dünyasını barış dünyasına çevirecek, Yeni Yunus'lar, Yeni Rimbaud'lar, Yeni Necip Fazıl'lar,Yeni Ginsberg'ler bekliyor.

14 Mayıs 2024, 12:38

KÜLTÜRÜ DERİNLEŞTİREN EKONOMİYİ ZENGİNLEŞTİREN TEKNOLOJİ GÜCÜNÜ MAKİNALARDAN ÖNCE İNSANLARDAN ALIR

Üretim artışındaki gelişmeler, ekonomide insanların bedensel güçleri paylarını azaltırken, makinaların paylarını artırıyor. Tarımdan sanayiye üretimin her alanında, makinaların ağırlık kazananıyorlar. Yirminci yüzyılın başında, Bilimsel Yönetim’in öncüsü W. Frederic Taylor, üretim hattında çalışanların, iş akışına ve makinalara uyum sağlamalarını düzenleyen, Endüstri Mühendisliği’nin temellerini atıyor. İnsanları makinalara ayak uydurmaya zorlayan yeni bilimler, tüketim, daha çok tüketim, en çok tüketim amacıyla, teknolojiye yeni alanlar açarlar.

*

Teknolojinin dünyanın her ülkesinde, benimsenilen yeni araçlarıyla, kültürler derinleşiyor, ekonomiler zenginleşiyor, yönetimler güçleniyor, zaman değerleniyor, işler yalınlaşıyor, yaşama kolaylaşıyor, çevre değişiyor. Ancak teknoloji bir yandan sorunları çözerken, bir yandan yeni sorunlar doğuruyor. Sanayi toplumlarında, teknoloji insanların değil, insanlar teknolojinin peşinden koşuyorlar. İletişimdeki ve ulaşımdaki gelişmelerle, üstel bir hızla gelişen teknoloji, kurumları, kuruluşları, varlıklarını koruma, ayakta kalma yolunda, makinaların hızına uymaya zorluyor.

*

Tüketimi artırarak üretimi artıran, durmadan yapılan yeniliklerle, sürekli atılımlar yapan teknolojinin, çevre, toplum, ekonomi, kültür üzerindeki olumsuz etkileri büyüyor. Bunun için bütün ülkelerde, küresel ısınmayla, iklim değişiklikleriyle, teknolojinin olumsuz etkileri, yıldan yıla katlanarak artıyor. Bütün ülkelerde depremler, toprak kaymaları, seller, su baskınları birbirini izliyor. Bazı alanlarda teknolojinin yol açtığı zararlar, katlanılmaz boyutlara ulaşarak, neredeyse yararlarını aşacak düzeylere ulaşıyor . Ve insanlar teknolojinin elinde araç konumuna düşüyorlar.

*

Teknolojiyle parasal olan ve olmayan kaynakların, sınırlı ellerde toplanmasıyla, dünyadaki güç dengeleri altüst oluyor. Teknolojik gelişmelerle savaşlar, cephelerden daha çok büyük kayıplara yol açan şehirlere kayıyor. Bunun için dünyanın bütün ülkelerinde, teknolojiye yöneltilen eleştiriler, hiç durmuyor, sürekli artıyor. Sanayileşmenin başladığı yıllarda, insanların makinalaşması tartışılırken, gelen yüzyılda makinaların insanlaşması tartışılıyor. Dünyanın bütün ülkelerinde, makinaların insanların yerini alacak mı, almayacak mı, korkusu yaşanıyor.

15 Mayıs 2024, 11:59

SINIRLI DÜNYADA SINIRSIZ BÜYÜME PEŞİNDE KOŞANLAR DÜNYANIN BÜTÜN DOĞAL DENGELERİNİ ALTÜST EDERLER

Batı ülkeleri ekonominin bütün alanlarında, “büyüme sonsuz” , “ihtiyaçlar sınırsız” diyerek, kültürel gelişmeden önce, ekonomik büyümeye önem veriyorlar. Kuzeyin zengin ülkelerinin elinde, dünyanın doğal kaynaklarının yağmalanmasında, yeni yöntemler izleniyor. Doyma bilmez açgözlülükleriyle Batı dünyası, Asya, Afrika, Güney Amerika ülkelerinin zenginliklerini yağmalama yolunda, birbirleriyle kıran kırana yarışıyor. Bu yüzden Avrupa zenginliğiyle, Afrika yoksulluğunun dengelenmesinde, üniversitelere ve araştırma kuruluşlarına büyük görevler düşüyor.

*

Kurucuları arasında çalışmaları Türkçe’ye çevrilmeyi bekleyen, Warton School’un öğretim üyelerinden, Hasan Özbekhan’ın da bulunduğu Roma Kulübü, geçen yüzyılda dünyanın geleceği konusunda bir dizi araştırma yapıyor. Yapılan araştırmalar arasında, “Sınırlı dünyada sınırsız büyüme olmaz” diyen, Türkçe’ye “Büyümenin Sınırları” başlığıyla çevirilen, “The Limits to Growth” çalışması, dünyada büyük tartışmalara yol açıyor. Ekonomide sınırsız büyümenin, amaç edinilmesinin doğurduğu sorunların, gözler önüne serilmesiyle, tartışmaların sonu gelmiyor.

*

Dünyanın kaynakları, yoksulluk çeken Afrikalıların karınlarını doyuruyor, açgözlü Batılıların gözlerini doyurmuyor. Bu yüzden Anadolu’da “Gözün karnı yok” denilir. Araştırma dünyadaki yeraltı kaynaklarının, bilinen beş katı bile olsa, tüketilme oranları değişmeden devam ederse, alimiyumun, bakırın, gümüşün, altının, kurşunun, manganezin, petrolün, doğal gazların yüzyıldan daha az zamanda tükeneceklerini ortaya koyuyor. Dünya ekonomisini ayakta tutan, kaynakların sınırlı olmaları, bütün ülkeleri sınırsız isteklerinden önce, sınırlı ihtiyaçlarına odaklanmaya zorluyor.

*

Batılılar dünya kaynaklarını yarıdan fazlasını el koyuyorlar. Onlar sınır tanımayan açgözlülükleriye, geçmiş yüzyıllarda benzeri görülmeyen savurganlıklara yol açıyorlar. Ve bütün dünyada canlı hayatını yok edecek, yeni “Nuh Tufanı”larına davetiye çıkarmada, birbirleriyle yarışıyorlar. Onlar yaşayışlarını değiştirmeye yanaşmadıkları gibi, ele geçirdikleri iletişim araçlarıyla, bütün dünyayı Batılılara benzemeye özendiriyorlar. Bu yüzden aydınlar arasında, ekonomik büyümeyi durdurmaları gerekenlerin, yoksul ülkelerden önce zengin ülkelerin olduğu vurgulanıyor.

16 Mayıs 2024, 12:35

“DOĞRUSAL EKONOMİK BÜYÜME”YE KARŞI “DOĞAL EKONOMİK BÜYÜME”Yİ BENİMSEMEK TEK ÇIKIŞ YOLUDUR

Roma Kulüb’nün öncülük yaptığı, “Büyümenin Sınırları” olsun,Türkçe’ye “Dönüm Noktasında İnsanlık” olarak çevirilen “Mankind at the Turning Point” olsun, her iki araştırma ülkelerin kısa zamanda, tüketim kalıplarını değiştirmeleri gerektiğini söylüyor. Ülkeler tüketimlerinde kısıntıya gitmezlerse, savurganlığı özendirirlerse, büyük çevresel, yıkıcı ekonomik, sarsıcı kültürel sorunlarla karşı karşıya gelirler. Toprak kaymaları, seller, su baskınları, depremler yaklaşmakta olan büyük yıkım yolunun kilometre taşlarını oluşturuyorlar.

*

İlk çalışmanın “Ekonomik büyümeyi durduralım” önersine karşı, ikincisi “Organik Ekonomik Büyüme”yi öneriyor. Doğal büyümeden uzaklaşanlar, hiç beklemedikleri ölümcül sorunlarla karşılaşırlar. Bu yüzden ölçüsüz, dengesiz, doğal yapıya aykırı doğrusal büyüme yerine, ölçülü, dengeli, doğal yapıyla uyumlu, organik ekonomik büyüme, bütün dünya için hayati önem taşıyor. Doğal ekonomiler her yıl belirli oranda, doğrusal olarak sürekli büyümezler, bir ağaç gibi, bir çocuk gibi, zaman içinde azalan bir hızla sürdürülebilir bir tempoda büyürler.

*

Doğal büyüyen ekonomide, insan eli değmeyen ormanlarda olduğu gibi, atık ve artık olmaz. Doğal atıklar ve artıklar, üretim ve tüketim sürecinde yeniden değerlendirilirler. Doğal ekonomilerde hiçbir ürün gereksiz yere üretilmez ve tüketilmez, her şey yeniden değerlendirilir. Doğrusal ekonomilerde fabrikalarda ürünler üretilir, alışveriş merkezlerinde markalar satılır. Doğrusal ekonomilerde ürünlerin görünen, doğal ekonomilerde görünmeyen yüzlerine önem verilir. Her ürünün ekonomik ve kültürel yapıda vazgeçilmez bir işlevi, doldurulması gereken bir yeri vardır.

*

Doğallığa önem veren ekonomilerde, sınırsız isteklere değil, sınırlı ihtiyaçlara önem verilir. Doğrusal ekonomik büyümede nicelikler, doğal ekonomide nitelikler ağırlık kazanır. İstekleri karşılayan ürünler süpermarketlerde, ihtiyaçları karşılayan ürünler çarşılarda satılır. İsteklerin peşine düşerek, dengesiz büyüme, sağlıklı olunduğunu göstermez. Ekonomide dengesizlikler, toplumsal göstergeleri altüst ederler. Dengesiz büyüyen ekonomiler, her alanda haksız kazançlara yol açarlar. Büyümeyle gelişmeyi birbirine karıştıranlar, ekonomik, siyasal, kültürel krizlere sürüklenirler.

17 Mayıs 2024, 11:48

EKONOMİ'Yİ EGONOMİ'YE EKOLOJİ'Yİ EGOLOJİ'YE DÖNÜŞTÜRENLERİ DİZGİNLEMEK AYDINLARA DÜŞER

Dünya tarihinin her döneminde, ülkeler ellerindeki kaynakları, insanların temel ihtiyaçlarını karşılama yolunda, değerlendirme sorunuyla karşı karşıya gelirler. Dönemlerinin güçlü ülkeleri, ellerindeki kaynakları hem ekonomik, hem toplumsal açıdan değerlendirmesini bilen ülkelerin arasından çıkarlar. Bir insanın olduğu yerde üretim, tüketim, üç insanın olduğu yerde yönetim sorunları olur. Bunun için, sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisi olan üretim ve yönetim, eldeki kaynaklarla zorunlu, temel ihtiyaçları karşılama bilimleri olarak tanımlanırlar.

*

Dünyanın sorunlarına bütüncü bir gözle bakan Roma Kulüb’ü, ekonomide her yıl biraz daha büyüme bağımlısı, haline gelen Kuzey ülkelerine, “Sınırlı dünyada, sınırsız büyüme çıkmaz sokaktır” diyerek, bir dizi araştırma daha yaptırıyor. Onlar arasında “Reshaping the International Order” , “Goals for Mankind” , “Beyond the Age of Waste”,”Limits and Beyond : 50 Years from the Limits to Growth ”, “No Limits to Learning” gibi, çalışmaları, aydınlar arasında ilgiyle karşılanıyor. Kitaplaştırılan araştırmalar, büyük tartışmalara yol açarak, yeni çalışmalara öncülük yapıyorlar.

*

Teknolojiyle birlikte yaşanılan dünyada, “Dördüncü Sanayi Devrimi”nin yazarı, “World Economic Forum”unun kurucusu, Klaus Schwab her yıl yapılan“Davos Buluşmaları”nın birini, dünyanın önde gelen aydınlarının ve yöneticilerinin, “Doğrusal Büyüme”nin doğurduğu sorunların tartışılmasına ayırarak, dünyanın gündemine taşıyor. İnsanı bir yandan güçlendiren,bir yandan zayıflatan teknoloji Birleşmiş Milletler’in gündeminde de önemli yer tutuyor. Küresel ısınmanın ve iklim değişikliğinin, yol açtığı çevresel sorunlar konusunda, yıllık geniş katılımlı toplantılar yapılıyor.

*

Cennet’ten gelip, dünyadan geçip, Cehennem’e gitmek istemeyenler, Mevlana gibi her alanda “Dün geçti, düne dair sözler dün gibi geçip gitti, bugün yeni sözler söylemek gerekir” diyerek, gelecek yıllara damgalarını vuruyorlar. Onlar Filistin’de, Ukrayna’da iki komşu ülke arasında başlayan, kısa zamanda küresel boyutlar kazanan, çok boyutlu savaşların önüne geçme yolunda, bütün aydınları sorumluluk almaya davet ediyorlar. Ve “Economics”in “Egonomics”, “Ecology’nin “Egology” olmaktan çıkarılmasında, bütün sivil toplum kuruluşlarını göreve çağırıyorlar.

18 Mayıs 2024, 11:43

TÜRKLERİN DÜŞÜNCE VE EYLEM DÜNYALARININ TEMELLERİ ANA KAYNAKLAR IŞIĞINDA BÜYÜK TÜRKİSTAN'DA ATILIR

Yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle, dünyayı bedelsiz doğal kaynak deposu olarak gören Batı ülkeleri, bütün ülkeleri bir yangın alanına dönüştürmeye çalışıyorlar. Bunun için üretimi artırmada, yönetimi iyileştirmede ister kamu, ister özel, ister gönüllü olsun, bütün kuruluşlara önemli görevler düşüyor. Dünyayı bütün insanlığa verilmiş, değerli bir emanet gözüyle bakmayanlarla, dünya gün gün büyük bir yok oluşa doğru gidiyor. Dünyaya yağmalanacak bir hazine olarak bakanlar, ekonomik, çevresel, siyasal, kültürel sorunları üstesinden gelinmez boyutlara taşıyorlar.

*

Toplumsal kazançlara öncelik verenler, kurumsal kazançlara yeni açılımlar kazandırırlar. Ekonomik kazançlarla toplumsal kazançları altın oranda harmanlamasını bilenler, hayatı kolaylaştırmakla kalmazlar, geçmiş kuşaklardan miras olmayan, gelecek kuşaklardan ödünç alınan dünyanın yaşanırlığına önemli katkılarda bulunurlar. Teknoloji ülkelere yeni fırsatlarla birlikte, yeni tehditler getirir. Dünya teknolojinin olumlu etkilerini büyüterek fırsatları değerlendirirler, olumsuz etkilerini gidererek, tehditlerin üstesinden gelirler, dünyadan aldıklarından daha fazlasını dünyaya verirler.

*

Öteki dünyada “Yaşanacak hayat yoktur, yaşanan hayatta tüketim her şeydir,tüketimi artırmak için her şey yapılır” diyenler, Ionesco’nun “Gergedan” oyunundaki insanlar gibi toplu, ya da Kafka’nın “Değişim” kitabının Gregor Samsa’sı gibi, tek tek hem kendilerine, hem topluma yabancılaşırlar. Bu yüzden yabancılaşmanın önüne geçmede, insandan daha güçlü bir silah bulunmuyor. Silahların dünyayı yok edecek bir güce ulaştığı dönemde, teknolojinin burnuna halka takmada, insanların bir bir olgunlaşmaları, zamanı gelince hep birlikte hareket etmeleri, tek çıkış yolu olarak görünüyor.

*

Üretim sorunlarına üreticilerle, tüketicilerle, yönetim sorunlarına yönetenlerle, yönetilenlerle birlikte çözümler aranır. Üretimde ve yönetimde, insanlar aradıklarını bulurlar. İyilik peşinde koşanlar iyiliklerle, kötülük peşinde koşanlar kötülüklerle karşılaşırlar. İslam’ın ana kaynakları ışığında, Buhari’nin, Ebu Hanife’nin, Maturidi’nin, Yesevi’nin temellerini attığı, üretim ve yönetim kültüründe, bütün yetişkinler iyilikleri özendirme, kötülükleri önleme sorumluluğu taşırlar. Onlar üretmesini bilen elleriyle, hayatı kolaylaştırırken, dünyayı da güzelleştirirler.

19 Mayıs 2024, 12:02

DÜNYANIN HER ÜLKESİNDE KURULUŞLAR MÜŞTERİLERİYLE AYAKTA KALIRLAR

Bu yazı daha önce 08.08.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyada ülkeler arasındaki duvarların yıkılmasıyla, kuruluşlar arasındaki ekonomik ve kültürel yarış, yeni boyutlar kazanmıştır. Artık çalışma alanı ne olursa olsun, hiçbir kuruluşun kendi sınırları içinde kalarak, büyümesi mümkün değildir. Dünyanın her yanında kuruluşlar, pazarlarına göre büyürler. Dünya pazarlarına açılmayan kuruluşlar, dünyanın her ülkesinde aranan kusursuz ürünler ve eksiksiz hizmetler üretemezler.

*

Thomas Peters ve Robert Waterman kuruluşların değişik düzeylerdeki yöneticilerin, başucu kitabı haline gelen “Mükemmeli Arayış” isimli kitapları, mükemmel kuruluşların özelliklerini anlatmaya, Four Seasons otellerine ilişkin bir anılarıyla başlar. Onlar Washington'da geçmiş yıllarda bir kere kaldıkları otele, önceden haber vermeden gittiklerinde, müşteri kabuldeki yöneticinin, kendilerine isimleriyle seslenerek, nasıl yardımcı olabileceğini sorması karşısında büyük bir şaşkınlığa uğrarlar.

*

Kitabın yazarları bir yıl önce aynı otelde, bir kere kalmışlar ve beğenmişler. Otellerin aynası ve özeti bölümün yöneticisinin, geçmişte ağırladıkları insanları görür görmez tanıması, isimleriyle seslenmesi, söz konusu kuruluşun kısa zamanda elde ettiği büyük başarının, kaynağını açıkça ortaya koymaktadır. Bütün kuruluşların başarılarının temelinde, müşteri odaklı olmak vardır. Aradan bir yıl geçse de çalışanların, müşterilerini unutmadığı bir kuruluşun, yükselişini hiçbir güç durduramaz.

*

Kuruluşları her zaman müşterileri ayakta tutarlar. Bunun için Anadolu kültüründe, “Müşteri velinimettir” denilir. Kuruluşlar müşterileriyle birlikte, kültürleriyle dünya pazarlarına açılırlar. Onlar doğdukları ülkelerin kültürel ve ekonomik zenginlikleriyle, gittikleri ülkelerin kültürel ve ekonomik zenginliklerine katkıda bulunurlar. Kültürler kuruluşları, kuruluşlar ekonomileri dönüştürürler. Hayatın bütün alanlarında, ekonomiler kültürlerin özneleri değil nesneleridir.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, kusursuz ürünler, kusursuz hizmetler ve kusursuz bilgiler üretmesini bilen kuruluşlara, dünyanın bütün ülkelerinin pazarlarının kapıları sonuna kadar açılır. Onlar dünyanın her ülkesinde saygıyla ve sevgiyle karşılanırlar. Her yerde her zaman mükemmeli arayan, mükemmellikte yarışan, mükemmel kuruluşlar, yaptıkları ekonomik ve kültürel katkılarla, tüketen insanları üreten insanlara, çatışan toplumları uzlaşan toplumlara dönüştürürler.

*

Anadolu’nun yüzyılların içinde zenginleşen, kültürel ve ekonomik kaynaklarıyla yoğurulan kuruluşları, Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında, Tükiye’yi dünyaya açtıkları gibi, dünyanın önde gelen kuruluşlarını saflarına çekmesini başarmışlardır. Anadolu’nun mükemmellikte yarışan kuruluşları, yeni yüzyılda silahlı güçlerinden daha çok silahsız güçlerinin önem kazandığını önceden görmüşlerdir. Onlar dünyanın bütün ülkelerinde, ekonomik ve kültürel yatırımlar yapmaktadırlar.

*

Kare dünyada otokratik yönetimlere güç, açgözlü kuruluşlara para kazandıran savaşlara yer yoktur.

*

Mükemmeli arayanlar, gelecekte önde olmak için, geçmişten ileride olmak gerektiğini bilirler.

*

Sürekli yenilenen kuruluşlar, kendilerini düşündükleri kadar müşterilerini de düşünürler.

20 Mayıs 2024, 12:58

ÜRETİMDE VE YÖNETİMDE PARA BİR AMAÇ DEĞİL BİR ARAÇTIR

Bu yazı daha önce 09.08.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Ülkelerin, kurumların, kuruluşların ve insanların birbirine bağımlılığının artmasına paralel olarak, şehirlerde yaşamanın kolaylıkları yanında, güçlükleri de artmaktadır. Dünyanın her ülkesinde, insanların işleri ve yaşları ne olursa olsun, hayatı yaşanır kılmanın getirdiği parasal yükler, bütün insanları, paranın peşinden daha hızlı koşmaya zorluyor. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, para araç olmaktan çıkmıştır, amaç haline gelmiştir.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı değiştiren, finansal kuruluşların dönüştürücü güçleri, paradan para kazanmanın sağladığı kazançların, dayanılmaz çekiciliğinden kaynaklanmaktadır. Onlar geliştirdikleri değişik finansman yöntemleriyle, dünyanın finansal kaynaklarını, reel gerçek ekonomiden daha çok, parasal sanal ekonomiye yönlendirmektedirler.Dünyanın her ülkesinde reel ekonomiyle yarışan , parasal sanal bir ekonomi vardır. Para almak para satmak, her alanda hayatı etkilemektedir.

*

Yeni dünyada ekonomik sorunların çözümü, yalnızca ekonomi dünyasına, kültürel sorunların çözümü, yalnızca kültür dünyasına bırakılmaz. Bütün dünyada ürün odaklı reel ekonominin yerine, faiz odaklı parasal ekonominin geçmesi, hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarında, büyük dengesizliklere yol açmaktadır. Bu yüzden tarih boyunca faiz, dinlerin ve bilimlerin ana tartışma konusu olmuştur. Bütün dinler paranın alınmasını ve satılmasını, iyi karşılamamışlar yasaklamışlardır.

*

Büyük dünya savaşları gibi, bütün ülkeleri sarsan finansal krizlerin, üstesinden gelmek için, dünyanın bütün kaynaklarının, parasal ekonomiden reel ekonomiye kaydırılması hayati önem taşımaktadır. Bunun için bütün yetişkinlerin, bir yabancı dil öğrenir gibi, kültürün olduğu kadar, ekonominin de dilini öğrenmeleri ve öğretmeleri, çok büyük önem kazanmıştır. Kültürün çok boyutlu karmaşık dilini bilmeyenler, ekonominin tek boyutlu yalın dilini kavrayamazlar.

*

Finansal ekonominin çekiciliği ve büyüklüğü, paranın dilinin küreselliğinden kaynaklanır. Dünyada paranın baştan çıkarmayacağı insan sayısı çok azdır. İnsanların peşinden koştukları paranın, burnuna halka takmadan, ekonominin denetim altına alınması mümkün değildir. Ekonomik, siyasal ve kültürel krizler, paranın denetimden çıkmasıyla başlar ve domino etkisiyle büyür. Yönetimler paranın burnuna halka takamazlarsa, para yönetimlerin burnuna halka takar.

*

Ülkelerin sağlam bir kültürel dokuları ve güçlü bir ekonomik yapıları olmazsa, para insanlara değil insanlar paraya hizmet ederler. Paranın yeri başların üstü değil, ayakların altı olmalıdır. Para bütün toplumlarda iyi bir öğrenci, kötü bir öğretmen olmuştur. Para denetilen olmaz deneten olursa, ülkeler ekonomik krizlerden siyasal krizlere sürüklenirler. Bunun için dünyanın bütün finans kuruluşlarının, reel ekonomiyi güçlendirmeleri, sanal ekonomiyi dizginlenmeleri hayati önem taşır.

*

Parayı peşlerinden sürüklemesini başaramayanlar, paranın peşinden sürüklenirler.

*

Reel ekonomi zenginliklere, parasal ekonomi yoksulluklara yol açar.

*

Sanal ekonomi ne kadar büyürse, savurganlık o kadar artar.

21 Mayıs 2024, 12:05

Küçük Gazze Büyük Tel Aviv ve Washington ikilisin salladı

Küçük Gazze Büyük Tel Aviv ve Washington ikilisin salladı yere vurdu. Yalan değil, bütün dünya televizyon ekranlarında gözleriyle gördü.Sağduyu için yol birdir, sağduyu yanlışta birleşmez diyen gençler, bütün üniversitelerle birlikte "Suçsuz bir insanı öldürenler bütün insanlığı öldürür" dediler.

21 Mayıs 2024, 12:19

DÜNYA BARIŞI SEÇİMLERİ KAZANAN SİYASETÇİ YÖNETİCİLERİ DEĞİL GÖNÜLLERİ KAZANAN EDEBİYATÇI ÖNDERLERİ BEKLİYOR

Dünya barışının mimarları, Maurice Duverger’in “Seçilen Krallar”ı değil, insanlığın “Sevilen Edebiyatçılar”ı olacaktır. Edebiyatçılar yazmaları gerekenleri yazmak zorundadırlar. Edebiyat insanlık tarihiyle birlikte başlamıştır. Nasıl gecelerin gündüzlere ihtiyaçları varsa, toplumların edebiyatçılara ihtiyaçları vardır. Dünya tarihinde edebiyat medeniyet, medeniyet edebiyat olmuştur. Edebiyatçılar çağlarının düşünce ve eyleminin ana dinamiğini oluştururlar.

*

Medeniyetlerin görünen ağaçlarını yetiştirmeden, edebiyat- ların görünmeyen meyvalerı yenilmez. Bu yüzden edebiyatı sevenler, hayatın içinde olurlar, hayatın içinde olanlar, edebiyatı severler. Düşünceyi duygudan, duyguyu düşünceden ayırmayanlar, edebiyata dost olmayanların, insanlara dost olmayacağını bilirler. İnsanların kirlenen kültürleri edebiyatla yıkanır, kararan gönüller edebiyatla aydınlanır. Yirmibirinci yüzyılı yaşanır kılmada, reklamlarla beyinleri yıkamak değil, edebiyatlarla kültürleri yıkamak önemlidir.

*

Sanayi yüzyılında havası, toprağı ve suyuyla çevrenin kirlenmesi gibi, insanların kültürleri kirlenmiştir. Kültürle birikte çevreyi, kirlerinden arıtacak olanlar edebiyatçılardır. İnsanlara Ademoğulları oldukları, herkesin temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu, kimsenin kimseden üstün olmadığı, edebiyatla anlatılır. Her ülkeyi savaş bulutlarının sardığı bir dünyada, zirvelerdeki edebiyatçıların eserleri, deniz fenerlerine benzerler, din, dil, ırk ve renk ayrımı gözetmeden, herkese yol gösterir, kimsenin kayalıklarda gemilerin parçalandığı gibi, hayatın çalkantılarında parçalanıp gitmesini istemezler.

*

Dünyada eserleriyle, edebiyatı edebiyat yapanlar, edebiyatı medeniyet için bilenlerdir. Medeniyetin görünen yüzü olan hayat, edebiyatın düşünen aklı, seven gönlüdür. Hayat edebiyatla zenginleşir, düşünceler edebiyatın babasıysa, duygular da annesidir. Hayatın her alanında, düşünce duyguya, duygu düşünceye edebiyatla dönüşür. Barışa giden yolda, dünyanın politikacılardan önce, edebiyatçılara ihtiyacı vardır. İster sosyal, isterse teknik bilimler olsun, edebiyat bütün bilimlerin özüdür.

*

Düşünce ve duygu, sözden daha çok özdedir.Hayat bütün boyutlarıyla, en yalın, en güzel ve en etkili olarak, edebiyatçıların ölümsüz eserleriyle, yaşanır kılınır. Edebiyatçılar insanların gözleriyle, topluma baktıkları gibi, toplumun gözüyle insanlara bakarlar. Onlar insanlarda toplumlara, toplumlarda insanlara bakarak, hem şehirleri hem de ülkeleri görürler. Edebiyatçılar insanların eline, yeni dünyaların kapılarını açan, gizemli anahtarlar verirler. Bir roman, bir öykü, bir şiir, bin dünyadır. Edebiyatla donananlar, değiştirmesini bildikleri kadar, değişmesini de bilirler.

*

Ülkelerin ayakta kalmaları için, köprüler, havaalanları ve çok yıldızlı oteller gereklidir. Ancak hiçbir zaman yeterli değildir. Edebiyatlarını zenginleştirmeyen ülkeler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatlarını zenginleştiremezler. Mesnevi’yi anlamayanlar, Süleymaniye’yi anlayamazlar. Mevlana gibi düşünmeden, Sinan gibi mimar olunmaz. Edebiyatları derin olanların, hayatları zengin olur.Edebiyatlar medeniyetlerin bire yedi yüz veren bereketli topraklarını oluştururlar.

*

Edebiyatlar medeniyetlerin ikiz kardeşleridir. Medeniyetsiz edebiyatlar,edebiyatsız medeniyetler güçsüz olurlar. ? Yol edebiyatçıların yoludur. Edebiyatçıların gücü Musa’nın sesi, İsa’nın nefesi olmasını bilmelerinden gelir.

*

Edebiyatlar medeniyetlerin, insanların gönüllerinin sınırsız derinliklerindeki, ölümsüz özleridir.

22 Mayıs 2024, 12:10

DÜNYA AMERİKA'NIN DOLARININ BURNUNA HALKA TAKMAZSA AMERİKA DÜNYANIN BURNUNA HALKA TAKAR

New York’ta Birleşmiş Milletler binasında olduğu gibi, dünyanın bütün dilleri konuşulur. Dünyanın her yerinden gelmiş, her milletten, her dinden insanlar yaşar. Wall Street’iyle, küresel bankalarıyla, uluslararası kurumlarıyla, New York dünyanın para merkezidir. Washington Amerika’nın, New York paranın başşehiridir. New York’un finans kuruluşları öksürürse, bütün ülkelerin ekonomileri hasta olur.

*

Wall Street kuruluşların hisse senetlerinin, alınıp satıldığı borsaların olduğu kadar, dünyada paradan para kazanmanın büyülü merkezidir. New York’ta açgözlüğü baştacı edinen, doymak nedir bilmeyen yatırımcılar, döviz kurlarıyla, borsa endeksleriyle beslenirler. Bütün New York’luların ekonomik, siyasal, kültürel hayatları, doların rengine boyanmıştır. Dünyanın merkezinde, her şey dolarla ölçülür, dolarla değerlendirilir. New York’ta Wall Street yatırımcıların tapınağıdır.

*

New York’un Wall Street’i dünyada, borsa endekslerinden, döviz kurlarından kazanç sağlamanın, en önemli, en başarılı örneğini oluşturmaktadır. Londra borsasından Tokyo borsasına kadar, bütün ülkelerin borsaları, Wall Street’i örnek alıyorlar. New York küresel finans kuruluşlarıyla, bütün ülkelerdeki paradan para kazanma işlemlerini izler ve yönetir. Bu yüzden Wall Street’te yaşanan bir finansal kriz, dalga dalga bütün dünya borsalarına yayılır.

*

Dünyanın her ülkesinde insanlar, paranın kazandığı sarsılmaz gücün karşısında güçlerini yitiriyorlar. Bu yüzden bütün ülkelerde aydınlar, paranın kutsallaştırılmasına baş kaldırıyorlar. Dünyayı yaşanır kılacak, her şeyin parayla ölçülmesine, dünyanın düşünen insanları isyan etmektedirler. Artık dünyanın para merkezi Wall Street, karşı karşıya olunan küresel sorunları, çözmekte yetersiz ve çaresiz kalmaktadır. New York’ta zahmetsiz kazanılan paralar, zahmetsiz yitirilmektedir.

*

Şehirlerde temel ürün ve zorunlu hizmet üretimini bir kenara iterek, paradan para kazanmayı kutsallaştıranlar, bütün şehirleri büyük bir kumarhaneye dönüştürmüşlerdir. Bunun için faiz odaklı, parasal ekonominin kaynaklarını kurutmadan, dünyayı kasıp kavuran finansal krizlerinin üstesinden gelmek mümkün değildir. Şehirlerde parayı yöneten, küçük bir azınlığın çoğunluk karşısında seslerinin çok çıkması, hiçbir zaman güçlerinin büyük olduğu anlamına gelmez.

*

Dünyanın bütün şehirlerindeki, para çekim merkezlerinin iktidarları sarsılıyor. Dünyada büyük bir çoğunluk, haksız parasal kazançlara,kitlesel yoksulluklara karşı, seslerini duyurma yolunda önemli adımlar atıyorlar. Ülkelerinin borsalarında ve finans merkezlerinde, paralarının değerini koruyamayan yönetimler, büyük bir sarsıntı geçirmektedirler. Dünyanın her yanında, haksız kazançlar, sonu gelmeyen yolsuzluklar, bütün kötülüklerin anası olmaya devam ediyorlar.

*

Para alanlar para satanlar, sanal azınlığı zenginleştirirken, reel çoğunluğu yoksullaştırırlar.

*

Ülkelerde paralar ne kadar yatırıma dönüşürlerse, o kadar üretime katkıda bulunurlar.

*

Dünyada para kazanmak her şeydir diyenler, para kazanmak için her şeyi yaparlar.

23 Mayıs 2024, 12:38

SEYYİD HÜSEYİN NASR "İSLAM VE İLİM" KİTABINDA TASAVVUF KÜLTÜRÜYLE SİMYA KÜLTÜRÜ ARASINDA BAĞ OLDUĞUNU VURGULAR

İrlandalı yönetim düşünürlerinden Charles Handy, girişimcileri dünyanın yeni "simyacılar"ına benzetir. Nasıl simyacılar bakırı altına çevirmeye çalışmışlarsa, girişimciler gönüllerde uyayan aslanları uyandırırlar. Onlar ham maddelerin katma değerlerini artırarak, geliştirdikleri yeni ürünlerle, ülkelerin üretim güçlerini büyütürler.

*

Kutsal kitaplardan beslenen kültürde, Rene Guenon'un dediği gibi, "gizli bilimler" değil, "gizlenmiş bilimler" vardır. Yanlış ellerde, zararlı olmaması için, gizlenen bilimlerin başında, tasavvuf ve simya gelir. Simya, üretim, yönetim gibi, bir yanıyla bilim, bir yanıyla sanattır. Her bilgi alanı gibi, simya da iki dünyaya, bütüncü bir gözle bakmaya çalışır.

*

Seyyid Hüseyin Nasr, İlhan Kutluer''in çevirdiği "İslam ve İlim" isimli kitabında, simyanın "herşeyin herşeyde olduğu" ilkesine dayandığını vurgular. Nasr simya ile tasavvuf arasında, bire bir bağ olduğunu anlatır. Ruh bedende, beden ruhtadır. Ruhunu güzelleştiremeyen, bedenini güzelleştiremez. Çünkü ruh ve beden, birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

*

Ruhsuz beden olmaz, beden ölür, ruh ölmez. Dünya ve öteki dünya, ruh ve beden gibi bir bütündür. Ancak dünya ölümlü, öteki dünya ölümsüzdür. Dünyayı Cennet'e çeviremeyenler, öteki dünyada, atalarının yitirdikleri Cennet'e ulaşamazlar. Simyacılar madenlerle ilgilendikleri gibi, ruhlarla da ilgilenir. Onlar her madeni altına,her insani bilgeye, çevirmeye çalışırlar.

*

Madenlere değer kazandırmaya çalışan simyacılar, bugünün bilinmeyen yeni ürünler geliştiren girişimcilerine benzerler. Tasavvuf simyada hazır bir dil bulur. Gönül ustası da bir insana, olgunluğun zirvesine taşımanın yolunu açmayı kendisine görev bilir. İnsanların içinde uyuyan bilgeleri uyandırır.

*

Gönül mimarları insanları, simyacılar madenleri değiştirmeye çalışırlar. Onlar değişme olmadan, iç ve dış dünyada ilerleme olmayacağını bilirler. Simyacılar madenleri, tasavvuf ustaları gönülleri, girişimciler şirketleri değiştirirler.İnsanlar toplumların, şirketler ekonominin lokomotifleridirler.

*

Simyacı girişimciler, madenlerle, insanlarla birlikte kuruluşları değiştirerek, ekonomik, siyasal, kültürel yapıda köklü dönüşümlere yol açarlar. Düz kare dünyada, kim ne derse desin, yeni yüzyılın misyonerleri, simyacılar gibi olmasını bilen girişimlerdir. Onların gitmediği coğrafyalara, ne din gider, ne kültür gider, ne de bayrak gider.

*

Girişimcilik de simya gibi, bir bilim olduğu kadar aynı zamanda bir sanattır. Simyacıların cevheri altına dönüştürdükleri gibi, girişimciler de gece ve gündüz görülen rüyaları gerçeğe dönüştürürler.Onlar amaçlarla araçları birbirine karıştırmadan, değişmeden gelişmenin öncülüğünü yaparlar.Ve çevrelerinde büyük çekim alanı oluştururlar.

*

Sınırların önemsizleştiği dünyada, girişimciler hayatın bütün boyutlarıyla, yaşanır kılınmasında, yeni dönüşümlerin çığır açıcı öncüleri olma görevini yüklenirler. Bu yüzden ülkelerde, girişimciliğin dönüştürücü coşkusunu duymayanlar, üretimde ve yönetimde, yeni şeyler söyleyemezler, yoksulluğun oluşturduğu, demir çemberi kıramazlar.

24 Mayıs 2024, 11:42

TEK DÜNYALI BATI'NIN PARADİGMALARIYLA İKİ DÜNYALI DOĞU'NUN SORUNLARI ÇÖZÜLMEZ

Zengin bir kültürel doku, güçlü bir ekonomik yapı oluşturmak için, geçmiş yılların paradigmaları, gelecek yılların sorunları olmaktadır. Thomas Kuhn’nın “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” kitabıyla, gündeme gelen ve çok benimsenen paradigma kavramı, en geniş anlamıyla, yaklaşım, bakış ve düşünüş demektir.Her dönemin kendine özgü bir paradigması vardır. Geçmişte oluşması yıllar alan paradigmalar,artık yıldan yıla değişmektedir.

*

Savaş yüzyılarının barış yüzyılarına dönüştürülmesi ve hayatın bütün alanlarında canlılıkların korunması, paradigmalarını sürekli yenilenmesine bağlıdır. Süreklilik ve bütünlük içinde, ekonomik ve kültürel yapılarına, yeni açılımlar kazandıran toplumlar,hiçbir alanda güçsüz düşmezler.Onlar geçmişin yöntemleriyle, geleceğin sorunlarının çözülmeyeceğini bildikleri için, yerel ve küresel sorunların üstesinden gelmesinde güçlük çekmezler.

*

Kısa bir süre de olsa birbirleriyle görüşmeyen, tekrar bir araya geldiklerinde, birbirlerine dikkatle bakan Japonlar, dünyaya “kai” değişim “zen” iyi anlamına gelen, amacın sürekli iyileşme ve sürekli gelişme olduğu, “kaizen” kavramını amağan etmişlerdir.Nasıl Anadolu’da damlaya damlaya göl olur denilirse, Japonya’da da iyileşe iyileşe, gelişe gelişe kaizen olur denilmektedir. İki günü birbirinden farklı kılmanın güncelleştirilmesidir.

*

Paradigmalarını sürekli iyileştirmesini bilen ülkeler ve kuruluşlar, dünyadaki siyasal çalkantılardan ve ekonomik krizlerden, büyük yaralar almadan en az kayıpla çıkmasını başarırlar.Bunun için dünyadaki paradigma değişmelerini, çok yakından izlemek ve geç kalmadan uyum sağlamak, dünyadaki bütün ülkeler, bütün kuruluşlar için, hayati önem taşımaktadır.Yarışın gerisinde kalanlar, hayatın dışında kalırlar.

*

Yönetim ve Üretim Bilimlerinin dünyadaki öncülerinden Peter Drucker,”Post Industrial Society” kitabında vurguladığı gibi, gelecekteki gelişmeleri önceden tahmin ederek,bütün kuruluşların, bütün kurumların, yaptıkları herşeyden vazgeçmeleri konusunda, hazırlıklı olmaları gerektiği uyarısını yapmaktadır.Artık dünyadaki ülkelerin, kuruluşların, geçmişin yöntemleriyle geleceğin sorunlarını çözmeleri mümkün değildir.Dünün çözümleri ve dünün sorunları dünde kalmıştır.Bugün yeni sorunlar yeni çözümler beklemektedir.

*

Yeni yüzyılda dünya iğnenin gözünden gececektir. Ancak iğnenin gözü mü büyüyecektir, yoksa dünya mı küçülecektir, bunu kimsenin bilmesi mümkün değildir.

*

Geleceğin bilinmezliği karşısında, Aldous Huxley, “Gelecek hakkında tek bildiğimiz, kesin olarak bilmediğimizdir” demektedir.

*

Bütün insanlığı, iğneye ve dünyaya zarar vermeden, düzlüğe çıkaracak yeni paradigmalara ihtiyaç vardır.

25 Mayıs 2024, 12:47

BİLGİYİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜREN BİLGE DENEME YAZARLARI KIRK SAYFAYI BİR SAYFADA ANLATIRLAR

Bu yazı daha önce 01.08.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

İnsanlar hayata hangi gözle bakarlarsa hayat da insanlara o gözle görünür. Güzel olan insanlar, hayatın çirkin yanlarından önce, güzel yanlarını görürler. İnsan olmak, hayattan sorumlu olmaktır. İnsanlara yüklendikleri sorumlulukları vurgulamada, en çok yararlanılan yazı türü denemedir. Deneme düşünmektir, düşünme yaşamaktır. Denemede düşünce ete kemiğe bürünür. Deneme düşünce ile hayat arasındaki dostluğun güvencesidir.

*

İnsanlığın karşı karşıya olduğu sorunlar, üzerinde düşünmeyi sevenler, her alanda deneme yazmanın incelikleri, üzerine düşünmek zorundadırlar. Edebiyatçılar, bilim adamları ve felsefeciler arasında kendisine sağlam bir yer bulmasa da, Nermi Uygur’un vurguladığı gibi, yine de herkesin sevgilisi denemecidir. Şiir tadında, hayatı yaşanabilir kılan, denemeden kimse usanmaz. Deneme hem düşüncenin, hem de eylemin en yalın anlatımıdır.

*

Denemede hayatın bütününü görme kaygısı, deneme yazarını, belirli bir alanın uzmanı olan, bilim adamından ayırır. O büyük resmi görmeye odaklandığı için, düşüncelerini bilimsel yöntemlerle güçlendirme derdine düşmez. Deneme yazarı, bir bilim insanı gibi, her yazdığına bir kaynak gösterme zorunluluğu duymaz. Ancak deneme yazarının yazmadaki esnekliği, özgürlüğü, düşüncelerini ortaya koymada, hiçbir sorumluluk taşımadığı anlamına gelmez.

*

Başarılı deneme yazarı, değişik bilim dallarının verilerinden yararlanarak, hayattaki dalgalanmaları sağlıklı ve tutarlı bir biçimde, yazıya dökmesini bilendir. Hayatın yaşanabilirliğini, kolaylaştırmak için, bilim ve sanatın el ele vermesi gerekir. Deneme yazarı, düşünce ve eylem dünyasında, bilim ve sanatı, uyum ve denge içinde tutan yazardır. Bu yüzden bilim ve sanatın öncüleri, çoğu zaman birer deneme ustasıdırlar. Deneme düşüncenin vitrinidir.

*

İnsanlığın düşünce ve eylem dünyası, denemecilerle birlikte, bilim ve sanatın öncüleriyle, yeni boyutlar kazanmıştır. Bunun için Türk edebiyatının önde gelenleri, başta Mehmet Akif, Yahya Kemal,Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Peyami Safa, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cemal Süreya, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Mustaka Kutlu olmak üzere, çoğunluğu gazetelerde deneme tarzında, köşe yazıları yazmışlardır.

*

Büyük şairlerin şiirlerindeki, seçme mısralar yazılmayı ve okunmayı, bekleyen birer gizli denemedirler.Bütün ülkelerde deneme yazarları kadar, bilim ve sanatın öncüleri de düşüncelerini, denemelerle yazıya dökmektedirler. Gazeteler ve televizyonlar, düşüncelerin eylemlere, eylemlerin, düşüncelere dönüştürüldüğü, en büyük, en etkili tartışma alanlarıdır.Onlarla düşünceler, dünyanın her köşesine ulaştırılır.

*

Sözle yeni açılımlar kazanan, Anadolu insanının kültüründe, söz yazıdan önce gelir. Anadolu’da konuşulmayanlar yazılmazlar, yazılanlar konuşulurlar. Kırk sayfayı bir sayfada anlatan deneme, konuşulanları yazıyla, ölümsüzleştirme sanatıdır.Edebiyatta konuşulanlar unutulurlar, yazılanlar kalırlar.Sözü yazıya bağlamak bir aydın sorumluluğudur. Bu yüzden söze dökülenler, er ya da geç yazıya dökülürler.

26 Mayıs 2024, 00:02

Değerli Bakan Dr.Ömer Faruk Yelkenci ile geniş kapsamlı bir CİHANNUMA söyleşisi.Dünya ya suçsuz bir insanı…

Değerli Bakan Dr.Ömer Faruk Yelkenci ile geniş kapsamlı bir CİHANNUMA söyleşisi.Dünya ya suçsuz bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek olduğunu öğrenecektir ya da nükleer silahlarla toptan yok olacaktır.

26 Mayıs 2024, 12:32

ÖLÜMSÜZLÜK ÖLÜMSÜZ ŞAİRLERİN ŞİİRLERİNDE YAKALANIR

Seküler kültürün kaynakları Batı''da, kutsal kültürün kaynakları ise, Doğu''dadır. Son iki yüzyılda, seküler kültür kutlu kenti Paris''ten, bütün dünyaya ihraç edildi. Seküler kültürle, fizik ve metafizik dünyanın arasına aşılmaz duvarlar yükseltildi. İki dünya arasına inşa edilen duvarları yıkmada, bütün insanlığın elindeki evrensel silah şiirdir. İnsanları kutsal kültürden koparan, seküler kültürün duvarları şiirle yıkılır.Şiirden güçlü silah yoktur.

*

Fizik dünya bedense, metafizik dünya ruhtur. Bedenler ölür, ruhlar ölmez. Ölümlü dünyada, ölümsüz dünyanın kapılarını şairler açar. İnsanlar ölümsüzlüğün tadına şiirlerle varır. Şairler, metafizik dünyanın ışığını, fizik dünyaya yansıtan şiirleriyle, insanların ruhlarında ölümsüzlük rüzgarları estirir. Ölümsüzlüğün şiiri, hayatı yaşanır kılan güzellikte gizlidir. Güzelliğin şiirini yakalayanlar, ölümsüzlüğün tadını, herkese tattırırlar.

*

Osmanlı coğrafyasının hayat kaynağı Anadolu ve acılarla yoğrulmuş toprağı,Mevlana'dan, Yunus''tan Necip Fazıl'a, Sezai Karakoç''a kadar ölümsüzsüzlüğün tadını tatmış, ölümsüz şairlerin, gönüllerinde taşıdıkları vatanları olmuştur. Onların vatanlarının üzerinden, güneş hiç batmaz.Ölümsüzlüğün vatanında ölümsüzlüğün olduğu kadar, güzelliğin de simgesi Kabe''dir.Güzel sanatların odak noktasında Kabe vardır.

*

Büyük Sanat Tarihçisi Titus Burckhardt, Kabe''yi, güzelliği arayan sanatçıların yollarının buluştuğu, büyük insanlık dairesinin merkezi olarak görür. Kabe insanlığın varoluşuyla yaşıt tarihiyle, gerçeğin tek ve değişmez olduğunu, bütün varlıklara evrensel bir dille anlatır. Zamanın sınırlarını aşan, insanlığa adanmış Kabe''de, bütün boyutlarıyla, hayatın gerçekleri toplanmıştır. Yaşanan ve yaşanancak hayat, birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

*

Hayatı kuşatan gerçekler,gerçeğin değişmezliğinin anıtı Kabe'de, güzelliklerinin doruk noktasına ulaşır. Ölümsüzlüğün şiiri, Kabe'nin gerçeklerinin derinliklerinde gizlidir. Kabe, dünyanın insanlığın yitirdiği Cennet''e açılan kapısıdır. Ölümsüzlüğün şiirini yakalayanlar, bütün insanlığın yitirdiği Cennet''in perdelerini aralamasını bilenlerdir. Onlar, güzelliğin sınırlarını zorlayan şiirleriyle, bir daha ölmemek için, yeniden doğarlar.

*

Gerçeğin hiç batmayan güneşi, seküler kültürde değil, kutsal kültürde parlar. Seküler kültürü içine düştüğü bunalımdan, ölümsüzlüğün tadını tadan ve şiirleriyle bütün insanlığa taddıran şairler kurtaracaktır.Bütün insanlığın Ademoğulları olduğunun bilincine varmadan, kültürler arasındaki duvarların yıkılması mümkün değildir.İnsanların birbirinin kardeşi olduğunun bilinmesi, nükleer silahlardan çok daha önemlidir.

*

Bütün insanlığın, kardeş olduğu bilinci şiirle keskinleşir.

*

Şairler şiirleriyle, ölümsüzlüğün peşine düşerler.

*

Sanat şiir yoluyla, ölümsüzlüğü aramaktır.

27 Mayıs 2024, 12:06

BORÇLA BORÇ ÖDEYENLER BORÇLANACAK KURULUŞ BULAMAZLAR

Dünyada başarısızlıklarının bedelini ödemeyen yöneticiler, ülkelerini büyük borç krizine sürüklenmesinin önüne geçemezler. Devletler borçlarını borçla öderlerse, tarım, sanayi ve hizmet kesimleriyle, ekonomi bütünüyle sarsılmaya başlar. Borcunu borçla ödeyen yönetimler, bütçe açıklarını enflasyonla kapattıkları için, özel kuruluşlar gibi kapılarına kilit asmazlar, varlıklarını açık ve gizli vergilerle sürdürürler.

*

Enflasyon gelirleri giderlerini karşılamayan, bütçeleri açık veren devletlerin, toplumun bütün kesimlerinden alınan, açıkları kapatma vergisidir. Devletler azaltmaya yanaşmadıkları giderlerini, durdurmak istemedikleri enflasyonla öderlerse, sürekli artan maliyetler yüzünden bütün kuruluşlar, bir bir ekonomik hayattan çekilmek zorunda kalırlar. Bu yüzden kırılgan ekonomisi olan ülkelerde, yüksek enflasyon dönemlerinde, büyük şirket mezarlıkları oluşur.

*

Yirminci yüzyılın sonunda Sovyetler Birliğinin dağılması, devletlerin ekonominin deneticisi olmaktan çıkarak, yürütücüsü olmaya kalkışmalarının, beklenen üretim patlamasına yol açmayacağını, bütün dünyaya göstermiştir. Dünyanın her yerinde devletlerin, başta gelen görevlerinin, üretim yapmak değil, yapılan üretimi denetmektir. Devletlerin deneticilikten üreticiliğe geçmeleriyle, bütçe açıkları ileri boyutlara ulaşır, her alanda büyük krizler yaşanır.

*

Dışalımlarıyla ve dışsatımlarıyla ülkelerin, birbirine bağlı olduğu ekonomi dünyasında, bir ülkenin ateşi yükselirse, bütün ülkeler nezle olmaktan kurtulamazlar. Dünyada yıldan yıla yeni boyutlar kazanan, ekonomik ve siyasal krizler, bütçe açıklarını borçla kapatmaya çalışan ülkelerden kaynaklanır. Gelirleri giderlerini karşılamayan ülkelerin, aradaki farkı borçla karşılamaları, pazarlardaki dengeleri altüst ederek, haksız kazançlara yol açar. Devletlerin giderlerinin büyümesi, vergilerin büyümesi anlamına gelir.

*

Dünyada büyük devlet denilince, artık dünyanın hiçbir yerinde, kağıt, şeker ve içki üreten ülkeler akla gelmez. Güçlü devletler merkez bankalarıyla istedikleri zaman, istemedikleri kadar para basan ülkeler arasından çıkmaz. Güçlü devletler bankacılık yapmadıkları gibi, devlet eliyle şehirler kurmaya kalkışmazlar. Ülkelerin dünyadaki güçleri, devlette çalışanların büyüklüğünden önce, üretici kuruluşlarının çokluğundan kaynaklanır. Devletler vergi veren kuruluşların, sayısını çoğaltarak uzun ömürlü olurlar.

*

Ekonominin yasalarını ayaklar altına alan, yasaları yasasızlık olan devletler, hangi alanda olursa olsun, üretim yaptıkları alanları çoraklaştırırlar. Yirmi birinci yüzyılın güçlü devletleri, üretim gücü büyük olan ülkeler olacaktır. Ülkelerin üretim güçlerini, yönetimlerini kurumsallaştırmasını bilen kuruluşlar büyütürler. Üretici kuruluşları olan toplumların, tüketici devletleri olmaz. Gelirleri giderlerini karşılamayan devletler, borçla borç ödeyen kuruluşlar, hiçbir alanda atılım yapamazlar.

*

Devletlerin görevlerinin başında, hak ve özgürlükleri korunması ve güvenliğin sağlanması gelir.

*

Devletler ekonomik alanda, ne kadar az üretici olurlarsa, o kadar çok denetici olurlar.

*

Her devlet tüketici kurumlarıyla değil, üretici kuruluşlarıyla güç kazanır.

28 Mayıs 2024, 12:35

KUTLU ŞEHİRLERİN RENGİNE BOYANAN ŞEHİRLER CANLILIKLARINI YİTİRMEZLER

Ekonomik, siyasal ve kültürel alandaki gelişmelerle, kültürler arasındaki yarışta, ülkelerden daha çok, şehirler önem kazanmaktadır. Yüzyılların içinde oluşan, zamanın sınavından geçen şehirler, tarihin derinliklerinden seslenen eserleriyle, kültürlerin duvarsız ve kapısız üniversitelerine dönüşmüşlerdir. Şehirlerin sahip oldukları zenginlikleri, bütün boyutlarıyla kavramadan, onların rengine boyandıkları kültürün derinliklerine inmek mümkün değildir. Kültürlerin el ele verdiği, İslam dünyasının parlayan yıldızı İstanbul, Asya ile Avrupa'nın hem savaştığı hem de barıştığı, iki kıta ve iki denizin kalbinde, yer alan şehirdir. Çok kültürlü şehirlerin anası İstanbul, kültürler arasında gelip geçilen bir köprü değil, kültürlerin birbirini etkilediği ve birbirinden etkilendiği, bir dünya şehiridir. Karadeniz ile Akdeniz’in birbirine açıldığı, ortasından deniz geçen İstanbul’un, bir yakası Doğudur, bir yakası Batıdır. İstanbul’da yalnızca denizler değil, kıtalar da birbirine açılır. Doğusunda Asya’ya renk ve hayat veren Mekke, Medine, Şam, Bağdat, Kudüs, Şiraz, Kabil, Lahor, Buhara, Delhi, Pekin ve Tokyo vardır. Batısında da Avrupa’ya güç ve tat veren Atina, Roma, Viyana, Berlin, Brüksel, Paris ve Londra yer alır. İstanbul’da Jüstinyanus’un, Ayasofya’sı ile Sultan Mehmet’in, Fatih Cami’si el ele vererek, kutsal kültürü, bütünlük ve süreklilik içinde, Doğu’dan Batı’ya taşımışlardır. Ayasofya ve Süleymaniye, Mekke, Medine ve Kudüs’ten aldıkları insanlığın ortak bilgi ve bilgelik mirasını, başta İstanbul olmak üzere, bütün dünya şehirleriyle paylaşmışlardır. İstanbul ile birlikte dünya şehirleri, kutsal kültürün kutlu şehirlerinin, düşünce ve eylem birikiminden yararlanmışlardır. Kutsal kültürün solmaz rengine boyanmayan şehirler, güneşin her şeyi solduran ışıkları altında, renkleriyle birlikte canlılıklarını da yitirirler.

*

Yirmi birinci yüzyılda İstanbul, Doğu kültürüyle Batı kültürünün, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde, el ele verdikleri sürekli barış şehiri olacaktır. Asya ve Avrupa’da olduğu kadar, bütün kıtalarda dünya barışının güvencesi, başta İstanbul olmak üzere, kutsal kültürün kutlu kentlerinin, rengine boyanan şehirler olacaktır. Onlar zamanla yaşıt, zaman kadar zengin geçmişiyle, bütün şehirlere renk veren, Mekke’nin rengine boyanarak, savaş dünyasını barış dünyasına dönüştüreceklerdir.

*

Seküler Batı dünyasının yitirdiği, kutsal kültürün anahtarları İstanbul’dadır. İstanbul Asya, Avrupa ve Afrika’nın çekim merkezidir. O zengin tarihi ve kültürel birikimiyle, dünyanın dört köşesinden herkesi kendisine çekmiştir. Dünyanın neresinden gelirse gelsin, hiç kimse İstanbul'da yabancılık çekmez. Her şehir İstanbul’da kendinden bir renk bulur. İstanbul, bütün kıtalardan izler taşır. İstanbul geçmişte Atina ve Roma'yı içselleştirdiği gibi, gelecekte de Brüksel ve Washington’u da içselleştirecektir.

*

İstanbul’da tarihinin derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkanlar, onun ne kadar zengin bir anlam ve değer kaynağı olduğunu görürler.

*

Kutlu şehirler dışında, bu kadar geniş coğrafyada insanların sevgisini üzerinde toplamış şehirlerin sayısı çok değildir.

*

Yüzü Kabe’ye dönük yedi tepeli,yedi taçlı İstanbul, gücünü kutlu şehirlerden alan, başka bir kutlu şehirdir.

28 Mayıs 2024, 15:34

TEŞEKKÜRLER DEĞERLİ YAZAR HÜLYA GÜNAY. NASR YAŞAYAN EN BÜYÜK BİLGELERDEN BİRİDİR

Nasr dünyanın yaşayan en büyük on bilgesinden biri kabul ediliyor. Wiliam Chittick'ten İbrahim Kalın'a kadar çok sayıda değerli akademisyen yetiştirmiştir. Hocası George Sarton gibi, bilim tarihiyle ilgili kalıcı çalışmalar yapmıştır.Oğlu Veli Nasr Johns Hopkins Üniversitesinde ''Uluslararası İlişkiler'' hocasıdır. Nasr İlk Peygamber'le başlayan, Son Peygamber'le tamamlanan kutsal kültürde bütünlüğü ve sürekliliği savunan gelenekçi bilgelerin başında gelir.Çok boyutlu, çok kapsamlı çalışmalarıyla, ''Kutsal Geleneği''n savunan Batılı Müslümanları derinden etkilemiştir. Şazeliye yolunu ''Meryemiye'' koluyla yaşatmaya devam ediyor.Friritcof Schoun, Martin Lings,Titus Burchardth geleneğin Batı'dak öncülerindendir. Hepsi, İbn Arabi'ye ,Mevlana'ya, Kayreli Davut'a, Molla Fenari'ye büyük saygı gösterirler. Martin Lings'in ya da Ebubekir Siraceddin'in ''YİRMİNCİ YÜZYILDA BİR VELİ'' kitabında Hocaları Ahmed Alavi'yi anlatır. Lings'in ödüllü ''SİYER''i ,''ÇÖLE İNEN NUR'' gibi şiirsel bir anlatımdır. Nazife Şişman tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir. ''New York''tan Los Angeles'a YENİ ROMA'' kitabımızda, ''BİLGİYİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜREN BİLGE'' başlığı altında SEYYİD HÜSEYİN NASR'' anlatılır.

29 Mayıs 2024, 12:59

GELECEKTE AVRUPA BİRLİĞİ'NİN BAŞŞEHİRİ BRÜKSEL'DEN İSTANBUL'A TAŞINACAKTIR

Avrupa’nın geçmişinde olduğu gibi, geleceğinde de İstanbul vardır. İstanbul’un bütün dünya için, iki kıta ve iki deniz arasında, çok büyük bir önemi, çok büyük bir görevi vardır. Tarihin her döneminde Asya'dan Avrupa’ya, Avrupa’dan Asya’ya giden bütün yollar İstanbul’dan başlamıştır, İstanbul’da buluşmuştur. Geçmişte İstanbul Avrupa’nın kültürünü etkilemede Roma’dan geri kalmamıştır, gelecekte de Washington’dan geri kalmayacaktır.

*

Birinci Dünya Savaşı Türklerin, İkinci Dünya Savaşı da İngilizlerin, Fransızların, Almanların büyük devletlerinin sonu olmuştur. Avrupa ülkeleri, Amerika, Rusya ve Çin karşısında, üretim üstünlüklerini korumak için, yeniden yapılanarak, Büyük Avrupa çatısı altında ekonomik, siyasal, kültürel güçlerini birleştirmişlerdir. Fransa’nın ve Almanya'nın öncülüğünde, Brüksel’de son yüzyılların en büyük güç birliği sağlanmıştır.

*

İstanbul dünyanın en çok parçalanan kıtasında, uzun ve zorlu bir süreç sonucu, güçlerini birleştiren ülkeler topluluğunun ana kültür başşehirlerinden biridir. Avrupa’nın önde gelen tarihi şehirleri kadar, korunmasa da İstanbul güzellikte, Paris'ten, Londra'dan, Berlin'den geri kalmaz. “İstanbul’da her saat bir sanat eseri gibi güzeldir” diyen Ahmet Hamdi Tanpınar, “Huzur”da İstanbul’un romanını yazmıştır. İstanbul’un güzelliğine aşık olanlar, İstanbul’da yaşamayı, Avrupa’nın bütün şehirlerinde yaşamaktan üstün görürler.

*

İstanbul benzeri Anadolu insanının elinde, yüzyılların içinde oluşan şehirler, Maurice Münir Cerasi'nin “Osmanlı Kenti” kitabında anlattığı gibi: “Mimari ve doğanın iç içe girişi, su öğesine ve ağaçlara karşı derin saygı, geniş alanlara yayılmış içi kaynayan çarşılar, uyumsuz ve zıt parçalardan inşa edilmiştir.” Türkler Buhara’dan Saraybosna’ya kadar uzanan geniş kültür coğrafyalarında, merkezle çevrenin bir büyük cuma camisiyle bütünleştiği, tarihin en güzel şehirlerini kurmuşlardır.

*

Ahmet Haşim’in gözlemleriyle, Avrupa’nın birbirine benzeyen şehirleri arasında İstanbul, Türk ve İslam kültürünü bütün zenginliğiyle yansıtan eşsiz bir tablodur. Kültürlerin savaştığı bir dünyada İstanbul, Avrupa’ya ayrı bir renk ve ayrı bir tat kazandıracaktır. İstanbul’da kimsenin kültürü küçümsenmediği gibi, kimse de kültürünü değiştirmeye zorlanmaz. Türklerin elinde İstanbul, korkunun değil ümidin, nefretin değil sevginin şehiri olmuştur. Kültür hazinesi şehirler, ülkelerinin barış anıtlarıdır, barış elçileridir.

*

İstanbul’un kültürel zenginliği, herkesin kültürü kendinedir, zorla güzellik olmadığı gibi, zorla inanç da olmaz, anlayışından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden Anadolu’da, İstanbul'un Türkiye’den daha büyük ve daha etkili olduğuna inanılır. Sınırların ortadan kalktığı bir Avrupa’da, İstanbul’un değerlerini Batı dünyasına, tek başına İstanbul taşıyacaktır. Kültürlerin rüzgarsız dalgalanan bayraklarını, dünyanın her yerine şehirleriyle birlikte, edebiyatçıları taşırlar.

30 Mayıs 2024, 12:03

İSTANBUL'DA EYÜP MEDİNE TOPRAĞIDIR

Türkler altı yüz yıl önce geldikleri İstanbul’u, Yirmi birinci yüzyılın başında, on beş milyonluk nüfusuyla, bir dünya şehiri haline getirmişlerdir. Sürekli Doğu’dan Batı’ya giden Anadolu insanının, altı yüzyıl sonra hangi Avrupa şehrini, yeni bir İstanbul’a dönüştürecek, bunu şimdiden tahmin etmek, mümkün değildir. Ancak Türklerin ardına “çil çil kubbeler” serperek, Asya’dan Avrupa’ya doğru giden, yolculukları devam etmektedir.

*

Türklerin tarihteki büyük yürüyüşlerinde, İstanbul’un dayanılmaz bir çekiciliği vardır. Bu yüzden Fatih’e kadar, bütün Osmanlı sultanlarının gözü İstanbul’un üzerinde olmuştur. İstanbul Asya içlerinden kopup gelen Türklerin, düşünce ve eylem dünyalarının kızıl elmasıdır. İstanbul Anadolu’nun, Avrupa’ya açılan kapısıdır. Bu yüzden İstanbul, İslam’ın bayrağını iki Roma’ya birden taşımak isteyen Fatih’in, hem gece hem de gündüz gördüğü rüyası olmuştur.

*

Fatih’in Ayasofya’yı camiye çevirdikten sonra, İstanbul’da ilk inşa ettirdiği mimari yapı, Eyüp Ensari’nin türbesi ve camisidir. Bu yapılar Yahya Kemal’in gözlemlediği gibi: “Bütün Türkiye’de, belki bütün dünyada, en uhrevi bir şehir olan, Eyüp’ün başlangıcı” olmuşlardır. İstanbul’a geliş tarihiyle aynı yıl yapılan, Eyüp türbesinin yanına, cami inşası 1458’de tamamlanmıştır. İstanbul’un ilk fatihi Eyüp Ensari’dir. Bunun bilincinde olan Fatih, İstanbul’da ilk önce onun, türbesinin temellerini atmıştır.

*

İslam kültüründe bütün dünya, cihat alanı ve her bölgesi de müjdelenmiş topraktır. Bütün kıtalarıyla dünya, Allah’ın olduğu gibi, gezegen ve yıldızlarıyla evren de Allah’ındır. İslam medeniyetinin canlılığının kaynağında, dünyanın her yerinde ezan okuma coşkusu vardır. Bunun için Eyüp Ensari, doğduğu şehir olan Medine’de değil, yaşamak istediği şehir olan İstanbul’da ölmüştür. O “Peygamber Şehiri” Medine’nin, Cennet bahçelerini İstanbul’a taşımıştır. İstanbul onunla, İstanbul olmuştur.

*

Osmanlı sultanlarının ömürleri barış ve savaş seferlerinde geçmiştir. Fatih İstanbul’da değil, bir sefer hazırlığında Gebze’de çadırda ölmüştür. Yavuz ve Kanuni de askeri seferlerde ölmüşlerdir. Siyasal sınırların önemini yitirdiği düz kare dünyada, kültürel sınırlarla birlikte, ekonomik sınırlar büyük önem kazanmışlardır. Yeni dünyada ülkelerin bayraklarını şehirlerden şehirlere, savaş dünyasının kahramanları değil, edebiyat dünyasının kahramanları taşımaktadır.

*

Shakespeare’in oyunlarının sahnelendiği, Hamlet, Otello ve Machbeth’in bilindiği her ülkede, İngiltere kültürüyle vardır. Aynı şekilde Goethe’nin okunduğu, Kant’ın adının geçtiği her şehirde, Almanya saygı görür. Fuzuli’nin, Baki’nin tanındığı her coğrafyada, Türkiye’ye kapılar sonuna kadar açılır. Yirmi birinci yüzyılda oluşmakta olan dünya, öldürmesini bilen savaş kahramanlarının dünyası değil, yaşatmasını bilen edebiyat kahramanlarının dünyasıdır.

30 Mayıs 2024, 22:17

'ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN'A SAYGI PANELİ

------------------------------------------- İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Kültür Daire Başkanlığı Kültürel Etkinlikler Müdürlüğünce, Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan için saygı paneli düzenlendi. Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği'nin (ESKADER) katkısıyla Fatih Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi'nde düzenlenen panelde konuşan şair ve yazar Recep Garip, Gürdoğan'ın meselelere tek taraflı bakmadığını söyledi. Garip, Gürdoğan'ı şöyle anlattı: ------------------------------ "Bir entelektüel, bir edebiyatçı ve bir abi olarak hep yanımızda durdu ve durmaya devam ediyor. Yarım saat içerisinde 3-5 tane projeyi önünüze koyar. 'Haydi bakalım Anadolu'yu şehir şehir dolaşalım, bunları anlatalım' diyerek sizi sefere yönlendirdiğini görebiliriz. Sanat alanında entelektüel bir kişiliğin düşünce üretmesinin, toplumsal kalkınmada, kültürel dokunun da en az sanayi kadar önemli olduğunu kendisinden öğrendik." Ersin Nazif Gürdoğan'ın doktora öğrencisi Prof. Dr. Recep Bozlağan, Gürdoğan'ın hayatında büyük izler bıraktığını aktararak, "Bir baba gibi, yerine göre bir abi gibi, hiç kızmadan, hiç gücenmeden tatlı uyarılarla hayatımızda oldu. Allah'ın Nazif Hoca'ya verdiği enerjinin 3'te 1'i bizde olsa, acaba neler yaparız diye düşünüyorum. Olağanüstü enerjisiyle hakikaten ondan çok şey öğrendim. Dersleri çok anlamlı ve verimliydi. Batı dünyası ve Doğu dünyasından verdiği örnekler zihnimizde çok iyi yer etmiştir" ifadelerini kullandı. Yedi İklim dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ali Haydar Haksal: ---------------------------------------------------------- Gürdoğan ile yaklaşık 40 yıldır tanıştıklarının altını çizerek, "Birçok açıdan önem arzeden bir insandır. Kültürel kişiliği ayrı, akademik kişiliği ayrı değer taşır. Bizlere birçok yönden yol gösterici olmuş, liderlik yapmış, bilinç kazandırmıştır. Hayata bakma ve yön bulma bakımından ciddi anlamda yönlendirici olmuştur. Entelektüel kişiliği sosyal yönüyle birleşmiş, kültür hayatımızı belirleyici rol oynamıştır. Onun yolundan gidecek birçok insanı da yetiştirmiştir" diye konuştu. Doç. Dr. Ali Aslan ve Emin Üstün'ün de konuşmacı olarak yer ------------------------------------------------------------ aldığı panele, Ersin Nazif Gürdoğan, öğrencileri, akademisyenler ---------------------------------------------------------------- sevenleri katıldı. --------------- ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN KİMDİR? ----------------------------------- 1945'te Eskişehir'in Mihalıççık ilçesinde doğan Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan, İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği alanında eğitim aldı. Gürdoğan 1994'te profesör olur. Yurt içi ve yurt dışındaki üniversitelerde ders veren Gürdoğan'ın, "Teknolojinin Ötesi", "Kültür ve Sanayileşme", "Hicaz'dan Endülüs'e", "Zamanı Aşan Şehirler" gibi birçok eseri bulunuyor.

31 Mayıs 2024, 11:34

GÜZELLİKTE YARIŞAN ŞEHİRLERİN AYNALARI PASLANMAZ

Diyarbakır’dan Güneydoğu, Erzurum’dan Doğu, Trabzon’dan Karadeniz, Antalya’dan Akdeniz, Eskişehir’den Orta Anadolu, İzmir’den Ege, Edirne’den Trakya, İstanbul’dan ise, bütün Türkiye görülür. İstanbul Türklerin son bin yıllık tarihinin, hem özü hem de özetidir. Fatih’ten bugüne değişik ırk ve dinden olanların, bir arada yaşadığı İstanbul’da, bütün insanlara kardeş gözüyle bakılır. Türk toplumunun kültürü, İstanbul’da doruk noktasına ulaşmıştır.

*

Dünyada seksenli yılların sonundan bu yana, Sağ ve Sol ekonomi kuramlarının, olumlu yanlarıyla olumsuz yanları tartışılmaktadır. Küreselleşme süreciyle, hız ve yoğunluk kazanan, ekonomik ve teknolojik dönüşümler, Sağ ile Sol ekonomi yaklaşımları arasındaki farkı, bütünüyle ortadan kaldırmıştır. Amasya ile Isparta elması arasında, ne kadar fark varsa, Sağ ile Sol düşünce akımları arasında da o kadar fark vardır. Dünyada ana sorun, üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmektir.

*

Türkiye’nin kültürel üretim gücüyle birlikte, ekonomik üretim gücünü de İstanbul’un iki dünyayı harmanlayan değerleri belirlemektedir. İstanbul Türkiye’nin olduğu kadar, dünya şehirlerinin, üç kıtanın odak noktasında uç vermesidir. Asya’nın, Afrika’nın ve Avrupa’nın orta kuşağında, yedi renkli gökkuşağı gibi uzanan, Medine kültürüyle yoğrulmuş, Anadolu insanı vardır. Ebu Hanife’siz, Farabi’siz, Gazali’siz, Mevlana’sız, İbn Arabi’siz, İbn Haldun’suz bir Türkiye, bir dünya düşünülemez.

*

İnsanlık tarihinde toplumların, merkezini oluşturan çoğunluğun, hiçbir zaman anayoldan ayrıldıkları görülmemiştir. Anayolun yolcuları anayoldan ayrılanların, kısa zaman sonra başlanılan noktaya, geri döndüklerini çok görmüştür. Anayol için doğru yol birdir, toplumların çoğunluğu yanlışta birleşmezler. Bin yıllık tarihi boyunca Anadolu insanı, Türk ve İslam dünyasının geleceğini, başka ırklara hayat hakkı tanımayan, ırkçılıkta görmemiştir. İnançta zorlama olmaz.

*

Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, baskı ve şiddete yer yoktur. O bıkmadan, usanmadan tercihini her zaman, güzellikten, doğruluktan, iyilikten yana yapmıştır. Türk toplumunun merkezinde Sağ ile Sol, yoksul ile zengin çatışması değil, iyilikte, güzellikte, doğrulukta, kusursuzluğu yakalama yarışması vardır. Kusursuzluğu arayış, ekonomik, siyasal ve kültürel, bütün kurum ve kuruluşlarda, Kıyamete kadar devam edecek olan yarıştır.

*

Anayolun değerleri Türkiye'nin geleceğini, geçmişinden daha görkemli kılmak için, bütün kurumları ve bütün kuruluşları, yakın geçmişe takılıp kalmak yerine, geleceğe bakmaya, geleceği güzelleştirmeye zorlamaktadır. Tekirdağ'dan Kars’a kadar, Anadolu şehirleri Bursa gibi, anayolun değerlerine bağlanarak, bütün kurumlaraıyla ve bütün kuruluşlarıyla, dünyaya açılmak istiyor. Zengin tarihi birikime sahip olan Türk toplumu, kültür ve ekonominin de, bulut ve yağmur gibi, biri olmadan birinin de olmayacağını biliyor.

*

Bütün kurumlar ve bütün kuruluşlar, anayolun değerlerine dört elle sarılmak zorundalar. Toplumların merkezine, anayolun değerlerine saygılı kurum ve kuruluşlar yerleşir.

*

Merkezde anayolun boyasından, yoksun kurum ve kuruluşlara yer yoktur. Toplumların canlılığı tüketmede değil, üretmede yarışan kurum ve kuruluşlarından kaynaklanır.

*

Anayolunun değerleriyle, uyum içinde olanlar, çoğunluğun desteğini aldıkları gibi, hiçbir şeyin de de yokluğunu çekmezler.