Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Haziran 2024

36 yazı

1 Haziran 2024, 11:49

KUTSAL KÜLTÜR İKİ DÜNYAYI ALTIN ORANDA HARMANLAYAN

KÜLTÜRDÜR Türkiye’nin Brüksel’de yer alması, Anadolu insanının kendi kültüründen vazgeçmesi anlamına gelmez. Türkiye Batı’nın seküler kültürünü benimseyerek, Avrupa ülkeleri arasında saygınlık kazanamaz. Hayatın bütün alanlarında, hiçbir şeyin taklidi, aslının yerini tutamaz. Türkler Avrupa topraklarında yüzyıllarca kaldılar. Anadolu insanı Avrupa’da yaşamış, ancak hiçbir zaman Avrupalı olmamıştır.

*

Müslümanların kültür kaynaklarıyla, Hristiyanların ve Yahudilerin kültür kaynakları birbirlerinden etkilenmiş, su ve yağ gibi, bir arada bulunmuş, ancak birbirine karışmamıştır. P. Valery'den T. S. Eliot’a kadar, bütün Batılı düşünürlerin vurguladıkları gibi, Avrupa kültürünün temelleri Yunan'a, Roma'a, Hristiyan'lığa dayanır. Üç kaynağa dört elle sarılan her ülke, hangi kıtada bulunursa bulunsun, coğrafya olarak Avrupalı olmasa da, kültür olarak Avrupalı sayılır.

*

Avrupa’nın seküler kültürünün belirleyici kaynağı, Yunan'dan ve Hristiyan'lıktan daha çok Roma’dır. Roma Hristiyanlığı, Yunanın mitolojik kültürü içinde eritmiştir.Kudüs Roma’yı dönüştürememiştir. Ancak Roma Kudüs’ü Roma'lılaştırmıştır. Batı kaynaklarında çok görkemli olarak anlatılan Roma, Yahya Kemal’in dediği gibi, iç dünyasıyla hissizdir. Romalılar Atinalılar gibi, Romalı olmayanları, kendileri için çalışan, hiçbir değeri olmayan, varlıklar olarak görmüşlerdir.

*

Türklerin Anadolu’nun bin yıllık tarihinde, oluşan kültürlerinin temelinde, kutsal kitapların sonuncusu Kur’an vardır. Türkler Avrupa kültürünün kaynaklarını, kendi kültürlerinin ışığında özümseyerek, Maveraünnehir'le birlikte, Anadolu’da büyük bir kültürel patlamaya yol açmışlardır. Anadolu insanının kültüründe, ekonomik, siyasal, kültürel hayat, öteki dünyaya göre düzenlenir. Dünyada yapılan hiçbir iyiliğin ödülsüz, hiçbir kötülüğün cezasız, kalmayacağına inanılır.

*

Dünyadaki sınırlı hayatın, yaşanır kılınması, sınırsız hayata ayarlanması, ağaçların meyva vermeleri için, sürekli budanmaları gibi, sürekli yeniden yapılanmasına bağlıdır. Kültürler ağaçlar gibi, büyürler, olgunlaşırlar ve ölürler. Ülkeler arasındaki değer farkının önem kazandığı bir dünyada, Batı'nın seküler kültürü, Doğu'nun kutsal kültüründen daha canlı, daha güçlü değildir. Dünyada seküler kültürünün güneşi batarken, kutsal kültürün batmayan güneşinin farkına varılmaktadır.

*

Yirmi birinci yüzyılda dünyanın neresinde olursa olsun, her ülkenin kültürü kendinedir. Dünyada hiçbir ülke, güçle kendi kültürünü başka bir ülkeye ihraç edemez. Güçlü olan kültür, farklı olan, farklı olduğunu bilen kültürdür. Seküler kültüre karşı, kutsal kültürün üstünlüğü, iki dünyayı birbirinden ayırmamasından kaynaklanır. Yaşanılan dünyada, ürün, hizmet, bilgi üretmesini bilenler, yaşanılacak dünyada, hiçbir şeyin yoksulluğunu çekmezler.

1 Haziran 2024, 23:50

BİLGE İNSAN MUSTAFA SEÇKİN AĞABEY'E RAHMET OKUNMASI DİLEĞİYLE. "OYNAYAN AYI" BURNUNA HALKA TAKILAN YAVRU AYILARIN ATEŞ ALTINDA KALAN ÇOCUKLARIN ÖYKÜSÜNE BENZEYEN ACILARINI ANLATIR. KISA ZAMANDA SELMAN GEMUHLUOĞLU'NDAN "MUSTAFA SEÇKİN" KİTABINI HAZIRLAMASINI BEKLİYORUZ

Bu yazı daha önce 06.05.2015 tarihinde de yayımlanmıştı.

2 Haziran 2024, 00:22

GÜRDOĞAN: AVRUPA İSLAM’LA YENİLENEREK CANLILIK KAZANIR

Bu yazı daha önce 24.10.2023 tarihinde de yayımlanmıştı.

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan’ın konuk olduğu “Bir Güzel İnsan “ söyleşisi, Dr. Hasan Taşçı moderatörlüğünde edebiyatseverlerle buluştu. “Hicaz’dan Endülüs’e” kitabının konu edildiği programda Gürdoğan, Avrupa’nın İslam’a ihtiyacı olduğunu kaydederek “Avrupa Birliği ayakta kalmak istiyorsa Endülüs’teki, Kurtuba’daki tecrübeye dört elle sarılmalıdır” dedi. Esenler Belediyesi bünyesinde düzenlenen “Bir Güzel İnsan” söyleşisi, Dr. Hasan Taşçı moderatörlüğünde, Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan’ın katılımıyla Dr. Kadir Topbaş Kültür Sanat Merkezi’nde gerçekleşti. Programda, “Hicaz’dan Endülüs’e” kitabının ışığında medeniyet ve şehir kavramlarını ve bu kavramların günümüzdeki yansımaları ele alındı. Söyleşi sonunda Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan’ın, “Hicaz’dan Endülüs’e” kitabı katılımcılara hediye edildi. AVRUPA’NIN GEÇMİŞİNDE OLDUĞU GİBİ GELECEĞİNDE ROMA DEĞİL ENDÜLÜS VARDIR Programda iki önemli mekân olan Hicaz ve Endülüs’ten söz eden Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan, Dr. Hasan Taşçı’nın “Zihin dünyamızda Hicaz ve Endülüs ne ifade ediyor?” sorusuna, “Hicaz ve Endülüs bizim kültürümüzde iki önemli bölgedir. Hicaz deyince aslında hepimizin doğduğu toprak kabul edeceğimiz Mekke ve Medine, Endülüs deyince de Granada ve Kurtuba büyük önem arz etmektedir. Ayrıca Endülüs’ten bahsedip de Roger Garaudy’den bahsetmemek mümkün değil elbette. İslam Endülüs’ten tekrardan Avrupa’ya gelecektir. Avrupa’nın geleceği ise Endülüs’tedir diyen bir Fransız düşünürdür” ifadelerini kullandı. “Hicaz’dan Endülüs’e” kitabında İslam dünyasının medeniyet merkezlerinden olan Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Bağdat, Buhara vb. şehirleri sıkça zikreden Gürdoğan, bu şehirleri görmenin insanların düşünce ve fikir dünyalarını değiştireceğini belirterek, “Bir medeniyetin gücünü görmek istiyorsak önce şehirlerine bakmak gerekir. İslam dünyasının gücünü görmek için bu şehirleri görmek önemlidir” sözlerini kaydetti. AVRUPA TEKRAR MÜSLÜMANLARI BEKLİYOR Dr. Hasan Taşçı’nın “Batının medeniyet değerlerinin bizlere yansımaları nelerdir?” sorusuna ise Prof. Dr. Gürdoğan şu şekilde yanıt verdi: “Bizim insanlarımızın bunlara çok kapılmadığını söylemek gerekir esasında. Batının toplumu birbirinden uzaklaştıran teknolojik gelişmelerinin yanında dostluğun, arkadaşlığın, ailenin öneminin farkında bizim insanımız. Bizler bu medeniyette ne olursa olsun iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemekle görevliyiz. Avrupa Birliği ayakta kalmak istiyorsa Endülüs’teki, Kurtuba’daki tecrübeye dört elle sarılmalıdır. Çünkü orada Müslümanlar 800 yıl Yahudilerin Müslümanları bir arada tutmasını başarmıştır. Avrupa’nın İslam’a ihtiyacı var. Avrupa tekrar Müslümanları bekliyor. Yeni Mevlanalar yeni Hacı Bayram-ı Veliler bekliyor. Bunu yapacak olanlar aydınlarımız, yazarlarımız, sanatçılarımız, edebiyatçılarımız, tüccarlarımızdır şüphesiz.”

2 Haziran 2024, 11:58

KÜLTÜREDE VE EKONOMİDE İSTANBUL'DA YİTİRİLEN PARİS'TE ARANMAZ

Osmanlı döneminde Türk toplumunun, İstanbul’da yoğunlaşan değer merkezi, Cumhuriyet döneminde, dünyanın seküler değer merkezi Paris’e kaydırılmıştır. Devlet yönetimiyle özdeşleşen ve devletinn desteğiyle, varlıklarını sürdüren aydınlar, Anadolu’ya İstanbul’dan daha çok, Paris’ten bakmaya başlamışlardır. Anadolu insanının bin yıllık birikimiyle, oluşan değer merkezinin, Türkiye’den Fransa’ya kaydırılması, toplumda büyük sarsıntılara yol açmıştır.

*

Cumhuriyet döneminde devletin yanında, milletin karşısında yer alan aydınların, akıllarıyla birlikte gönülleri de Avrupa’ya ayarlanmıştır. Onlar Türkiye’nin geleceğini Fransız Devrimiyle temelleri atılan, seküler kaynaklı “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” ilkelerinden yola çıkan, kutsal iz taşımayan değerlerde aramışlardır. Türk toplumunun ekonomik, siyasal ve kültürel yapısını, İstanbul’un değerlerinden arındırmak, Paris’in değerleriyle dönüştürmek için, bir dizi devrimler yapılmıştır.

*

Seküler kültürü savunanlar, İstanbul’dan ne kadar uzaklaşırlarsa, o kadar Paris’e yakınlaşacaklarını sanmışlardır. Mekke, Medine, Kudüs’ten kaynaklanan değerlerin yerine Atina, Roma, Paris’ten kaynaklanan değerlerin benimsenmesi, Türk toplumunun İstanbul ile Paris arasında, kararsız kalmasına yol açmıştır. İstanbul’un yüzyılların içinde oluşan dili unutulmuş, Paris’in son yüzyıllarda oluşan dili ise, öğrenilememiştir.

*

Türkiye ne İstanbul’u bütünüyle bırakabilmiş, ne de Paris’i her şeyiyle benimseyebilmiştir. İlk tepkiler Mehmet Akif, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi, Paris’e ilgisiz kalmadan, İstanbul’la bağları koparmadan, Türkiye’nin geleceğini bin yıllık Anadolu tarihi içinde arayan, şair düşünürlerden gelmiştir. Onların gözünde, insanlığın bilgi ve bilgelik tarihi içinde, Paris İstanbul’a düşülmüş küçük bir dipnottur, İstanbul olmadan, Paris olmaz.

*

Yahya Kemal Türkiye’nin İstanbul’da yitirdiği değerleri, Paris’te bulmuştur. Nasıl Albert Sorel, Fransızlığı bin yıllık Fransa toprağında aramış ve bulmuşsa, Yahya Kemal de Türklüğü Malazgirt Savaşı sonrası Anadolu toprağında aramış ve bulmuştur. Ona göre, Paris’in İstanbul’a ihtiyacı, İstanbul’un Paris’e ihtiyacından daha büyüktür. Çünkü Paris ruhunu, İstanbul ise boyasını yitirmiştir. Ruhunu yitiren her şeyini yitirirken, boyasını yitiren yalnızca rengini yitirir.

*

Paris’in seküler kültürünün temelinde, Yunan ve Latin mitolojisinin, düşünce ve eylem birikimi, İstanbul’un kutsal kültürünün temelinde ise, insanlık tarihinin peygamberleri vardır. Yirmi birinci yüzyılda, seküler kültüre dayanan Paris İstanbul’u değil, kutsal kültüre dayanan İstanbul Paris’i içselleştirecektir. İstanbul’suz Paris köksüz, Paris’siz İstanbul güçsüz olur. Güç kazanılır, kök kazanılmaz. Kök kalıcı güç geçicidir. İstanbul’da bulunmayan, Paris’te hiç bulunamaz.

3 Haziran 2024, 12:15

HİCRET ETMESİNİ BİLENE YAŞANAN VE DOYULAN HER ŞEHİR İKİNCİ VATANDIR

Yirminci yüzyıl dünyada savaş yüzyılı olduğu kadar, göç yüzyılı da olmuştur. Dünyada pek çok ülke arasında, büyük göç hareketleri yaşanmıştır. Balkan ülkelerindeki Türkler Anadolu’ya göç ederlerken, Avrupalılar da Amerika’ya göç etmişlerdir. Nasıl Türkiye’de bir Bosna, bir Arnavutluk, bir Kırım varsa, Amerika’da bir İngiltere, bir Almanya, bir İtalya vardır. Avustralya’dan Arjantin’e kadar, her ülke bir göçmenler ülkesidir.

*

Dünyada göç ve göç kültürü denilince, hemen akla ilk Müslümanların Mekke’den Medine’ye göçleri gelir. Hicretin Müslümanların tarihinde çok önemli bir yeri vardır. Hicretle ilk Müslümanlar Mekke’deki pasif konumlarından, Medine’deki aktif konumlarına yükselmişlerdir. Tarihteki pek çok örnekte açıkça gözlendiği gibi, göçler toplumların gizil güçlerinin, açığa çıkarılmasının en önemli aracı olmuşlardır. Göçte güç vardır. Göç edenler güçsüz düşmezler.

*

Türkler tarihleri boyunca göçlerle iç içe yaşamışlardır, sürekli bir coğrafyadan bir coğrafyaya göç etmişlerdir. Türklerin devlet kurmadaki başarıları, kendilerini savunmadaki ustalıkları, ordu millete dönüşmeleri, göç kültürüyle yoğrulmalarından kaynaklanır. Göç etmesini bilen toplumlar, Türkler gibi, ellerindeki kaynakları en verimli olarak, değerlendirmesini de bilirler. Nasıl akan sular kir tutmazlarsa, göç eden toplumlar da yoksul düşmezler.

*

Göç kültürü güç kültürüdür. Göç etmesini başaran güçlü olmasını başarır. Göç etmede en büyük risk, hiç risk almamaktır. Doğduğu coğrafyalardan ayrılmayı göze alamayanlar, başka coğrafyalara giden yolları açamazlar. Bunun için Türkler, bayraklarının dalgalandığı coğrafyayı vatan, dünyanın her yerinde bayraklarını dalgalandırmayı da görev bilmişlerdir. Orta Asya’dan Küçük Asya’ya göç eden Türkler, her zaman hareketin olduğu yerde, bereketin olduğuna inanmışlardır.

*

Türklerin büyük göçlerin yaşandığı, göçlerle dolu bin yıllık tarihleri boyunca, vatanları yanlarında taşıdıkları bayrakları olmuştur. Bayrakların gücü devletlerinden, devletlerin gücü toplumlarından, toplumların gücü birbirleriyle yardımlaşmadan ve dayanışmadan kaynaklanır. İbn Haldun’un Mukaddime’de, büyük bir gözlem gücüyle ortaya koyduğu gibi, göçebe toplumlar paylaşmada, işbölümü ve işbirliği yapmada, yerleşik toplumlardan çok daha başarılı olmuşlardır.

*

Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Anadolu’ya çekilen Türkler, ikinci yarısında Avrupa’ya açılarak, Türkiye’nin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısını değiştirmişlerdir. Yirmi birinci yüzyılın başında yardım edilen Türkiye, aynı yüzyılın sonunda yardım eden Türkiye’ye dönüşmüştür. Güçlü oldukları dönemlerde, ordularıyla Viyana’ya kadar giden Türkler, sınırların önemini yitirdiği dünyada girişimcileriyle, Tokyo’dan Washington’a kadar, dünyanın bütün şehirlerine gitmektedirler.

4 Haziran 2024, 12:38

KURUMLAR VE KURULUŞLAR YILANLAR GİBİ SÜREKLİ DERİLERİNİ DEĞİŞTİRMEZLERSE AYAKTA KALAMAZLAR

Dünyada ülkelerin gücü, küreselleşmeyle büyük bir hız ve yoğunluk kazanan kültürel dönüşümlere, ayak uydurmasını başarmasından kaynaklanıyor. Ürün, hizmet, bilgi üretiminde, dünya standartlarını belirleyen, kamu, özel, gönüllü kesimdeki kurumlar ve kuruluşlar, ülkelerin ordularının yerine geçtiler. Onların rekabette en güçlü, en etkili silahları, yılların içinde oluşan değerleridir. Ülkelerin gücünü, görünen varlıkları değil, görünmeyen varlıkları belirlemektedir.

*

Uzun ömürlü, güçlü kurumlar, başarılı kuruluşlar, yüzyılların zor imtihanlarından geçmiş, değerlerle inşa edilirler. Onlar değişmeden değişen, dönüşmeden dönüşen esnek yapılarıyla, süreklilik içinde yenilemesini bilirler. Ekonomik, siyasal, kültürel boyutlarıyla, insanların hayatını kolaylaştıran kurumlar ve kuruluşlar, hem ulusal, hem uluslararası pazarlarda ödüllendirilirler. Dünyanın her ülkesinde, insanlara yardım eden kurumlar ve kuruluşlara, insanlar yardım ederler.

*

Kurumlar ve kuruluşlar, yardım eden, yardım edilen kurumlar ve kuruluşlar olmak için, kendi iç yapılarındaki dönüşüm hızlarını, dünyadaki dönüşüm hızının üstünde tutmasını bilmek zorundadırlar. Nasıl derilerini değiştirmeyen yılanlar, uzun ömürlü olmazlarsa, kendilerini yenilemesini bilmeyen kurumlar ve kuruluşlara, uzun ömürlü olmazlar. Harvard profesörlerinden John P. Kotter, işletmelerde değişim yönetimi için, aşağıdaki sırayı izleyen yedi aşamalı bir yol haritası önermektedir.

*

1. Pazar ve rekabet ortamını inceleyerek, değişimde bir öncelikler sıralaması yapmak. Krizlerdeki fırsatları, fırsatlardaki krizleri görmek için, sık sık toplantılar düzenlemek.

*

2. Kuruluşlarda değişimi yönetecek ve çalışanların katılımı sağlayacak, güçlü bir çalışma ekibi oluşturmak.

*

3. Değişimin kusursuzca yönetilmesi sağlayacak çalışanların benimseyeceği vizyonu belirlemek ve uygulama stratejileri geliştirmek.

*

4. Çalışanların vizyonu benimsemesini önleyen engelleri ortadan kaldırmak, yenilik getiren düşünceleri ve uygulamaları özendirmek.

*

5. Değişim yönetiminin, kısa, orta, uzun vadeli kazanımlarını öngörmek, uygulama sonucu kazanımları hesaplamak, katkıda bulunanları ödüllendirmek.

*

6. Vizyonda belirlenen hedeflerdeki sapmaları belirlemek, ayrılmaların giderilmesi, yeni stratejiler geliştirilmesi için, gerekli insan kaynakları çalışmalarını yapmak, değişim çabalarını sürekli kılmak.

*

7. Kuruluşlarda değişim yönetiminin kurumsallaşmasın sağlayacak, liderlik yapısını güçlendirmek.

*

Dünyanın duvarsız ve kapısız bir çarşıya dönüştüğü bir dönemde, ülkelerle birlikte bütün kurum ve kuruluşlar, kendilerini sürekli yenilemek zorundadırlar. Yirmibirinci yüzyıl değişime direnme yüzyılı değil, değişimi yönetme yüzyılıdır. Çünkü, zaman içinde, hiçbir kurumun ve kuruluşun değişmeden durması mümkün değildir. Değişime direnen bütün kurumlar ve kuruluşlar küçülürler, değişimi yönetmesini bilenler büyürler.Bir kuruluş ne kadar çok değişirse, o kadar aynı kalır.

*

Dünyanın her yerinde, katma değeri yüksek ürün ve hizmet üreten kurumlar ve kuruluşlar, katma değeri düşük ürün ve hizmet üreten kurumlaedan ve kuruluşlardan daha hızlı değişirler. Değişme yeteneğini yitirenler, kendi can damarlarını kendileri keserler. Bütün kurumlar, bütün kuruluşlar değişmeden değişmesini öğrenmek zorundadırlar. Yüzyıllar önce Yunus'un vurguladığı gibi: Her gün yeniden doğanlardan,her gün yeni olanlardan,hiç kimse usanmaz.Onlar hem kendilerini, hem ülkelerini dönüştürürler.

5 Haziran 2024, 12:10

YENİ GELİBOLU'DA SAVAŞ KARTALLARI DEĞİL BARIŞ GÜVERCİNLERİ YETİŞTİRMEK

Osmanlı Devleti, Karasi Beyliğini ülke topraklarına katınca, bir donanma sahibi de olmuştur. Karasi oğullarının tecrübeli denizcilerden oluşan, denizlere açılmaya hazır, küçük bir donanmaları vardır. Süleyman Paşa donanmayı geliştirerek, Edincik kazasının Marmara kıyısını, bir deniz üssü haline getirmiştir. Paşa donanmasıyla 1354 yılında Gelibolu kalesini alarak, Avrupa topraklarına ayak basmıştır.

*

Paşa üç yıl içinde Doğu Roma’nın, önemli bir deniz üssü olan Gelibolu’dan, yarımadanın tamamında yönetimi ele almıştır. Türklerin Avrupa topraklarındaki varlığı, o günden bugüne aralıksız devam etmektedir. Osmanlıların Balkanlardaki varlığının, tapusu Kosova savaşı olmuştur. Kosova savaşı kazanılmış, ancak Birinci Murat yitirilmiştir. Kosova’nın gerçek sahibi, bölgeyi koruyan Sultan Murat’tır. Balkanlar toprağın üstündekilerden daha çok, altındakilerle korunmuştur.

*

Kosova savaşıyla Sultan Murat, Türk akıncılarına Avrupa’nın kapılarını sonuna kadar açmıştır. Kosova savaşı Osmanlı Devleti’nin, Balkanlardaki beş yüz yıllık varlığının, ana başlangıc noktasıdır. Osmanlılar gittikleri her ülkede, inanma özgürlüğü tanıyan, baskı ve şiddete dayanmayan, adalete büyük önem veren, adil yönetimleriyle, yüzyıllarca kalmışlardır. Balkanlardan Türklerin çekilmesiyle, doğan yönetim boşluğunu, bırakın bölge ülkelerini, Avrupa ülkeleri de dolduramamıştır.

*

Bosna gibi, Kosova’nın da dünyanın gözleri önünde yakılıp yıkılması, Avrupa ülkeleri tarafından, Kosova savaşıyla başlayan, hesaplaşmanın devamı olarak görülmüştür. Ancak o günden bugüne kadar, devam eden Haçlı seferleri, Türklerin Balkanlardaki varlığını yok edememiştir. Osmanlı millet sistemiyle, Rumlar Sırplaşmaktan, Sırplar, Hırvatlar ve Bulgarlar da Ruslaşmaktan kurtulmuşlardır. Osmanlılar gittikleri hiçbir ülkede, İspanyolların Endülüs’te yaptıklarını yapmamışlardır.

*

Anadolu insanının kültüründe, kimse din değiştirmeye zorlanmadığı gibi, hiçbir kimse de dininden dolayı küçümsenmemiştir. Bu yüzden Osmanlı dünyasını iyi bilen N. R. Keddie, Orta Doğu’da savaşların sona ermesi için, Osmanlı Devleti’nin yeniden diriltilmesi gerektiğinin önemini vurgulamaktadır. Yalnızca Orta Doğu’da değil, Balkanlarda ve Kafkaslarda, barış ve huzurun sağlanabilmesi için, Birinci Dünya Savaşıyla küçülen Osmanlı Devleti’nin, yüklendiği sorumluluğu Türkiye yüklenmelidir.

*

Osmanlı Barışını yeniden başlatabilmek için, Türkiye Brüksel’de kendisine hem kültürel hem de ekonomik alanda, vazgeçilmez bir yer açmalıdır. Birinci Dünya Savaşı, yalnızca Osmanlı devletini küçülten bir savaş değil, Henry Kissinger’ın de dediği gibi: “Milletlerarası denge ve uyumu yok eden, en büyük cinayet ve insanlık suçudur.” Batılılar aynı bir insanlık suçunu, akan kanların kılıçlardan, çok daha keskin olduğu Orta Doğu’da, bir daha tekrarlamaktadırlar.

6 Haziran 2024, 12:46

BÜTÜN DÜNYAYI KABE TOPRAĞI BİLMEYENLER ÇEVRE SORUNLARININ ÜSTESİNDEN GELEMEZLER

Yeni bir dünya gününde, açıkca gözlendiği gibi, görünmeyen değerler dünyası, görünen değerler dünyasına bütünüyle teslim oldu. Etik değerlerin ekonomik değerleri doğrulaması gerekirken, bütün dünyada ekonomik değerler, her alandaki değerlerin tek ve değişmez doğrulayıcısı, konumuna yükseltildi. “Ekonomik değerler herşeydir” denilerek, ekonomik değerleri büyütmek için herşey yapıldı. Etik değerlerle ekonomik değerler arasına aşılmaz duvarlar inşa edilmesi, dünyayı büyük bir yangın alanına dönüştürdü.

*

Ekonomik değerlerin, etik değerlerden arındırılarak, dünya tarihinde benzeri görülmedik bir hızla büyütülmesiyle, bütün sorunların üstesinden gelineceği düşünülüyordu. Ancak beklenilenin tam tersine, su, hava, toprak kirlenmesi yanında insan, bilgi, kültür kirlenmesi, dehşet verici boyutlara ulaştı. Ekonomide gösterişe dayalı, yapay ihtiyaçlara dönük tüketimin, yıldan yıla sürekli artırılmaya çalışılması, dünyanın doğal kaynaklarını kirletmekle kalmadı, insanlığın kültürel kaynaklarını da kirletti.

*

Etik değerlerden uzaklaştıkça, büyük bir hız ve yoğunluk kazanan çevre ve kültür kirlenmesi, büyük bir buzdağına benzemektedir. Hava, su, toprak kirlenmesinden kaynaklanan çevresel sorunlar, buzdağının su üstünde kalan görünen kısmını oluştururken, buzdağının deniz içinde kalan görünmeyen kısmını, değer karmaşasının yol açtığı kültürel kirlenme oluşturmaktadır. Çevre kirlenmesinin etkileri kolayca görüldüğü için, bütün dünyanın gündemindedir. Ancak önemli bir çoğunluk kültür kirlenmesinin farkında değildir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, insanlar etik değerlerden uzaklaştıkça, çevre kirlenmesiyle birlikte kültür kirlenmesi katlanarak artıyor. Bütün dünyada etik değerlerin ayaklar altına alınması, ekonomik dünyayı paslandırdı. Nasıl pas, demiri tüketirse, değersizliğin büyüttüğü etkisizlik, dünyanın bütün zenginliklerini tüketiyor. Ekonomide etik değerlerden uzaklaşma, insanın aklını hem başından, hem de gönlünden aldı. Çağdaş insan dünyayı yaşanır kılmada, sağlıklı düşünme yeteneğini yitirdi.

*

Her yıl belirli bir oranda tüketimi büyütme adına, etik değerleri tedavülden kaldıran ekonomik değerler, sınırsız sanılan dünya kaynaklarıyla, sonsuz kabul edilen ihtiyaçları tatmin etmek için, bütün insanlığı, sonu gelmez bir yarışta, acımasızca koşturuyor. Çevresel ve kültürel kirlenme sorunları, etik değerleri gözardı eden ekonomik değerlerin, bütün insanlığı ödemek zorunda bıraktığı büyük bir bedeldir. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, hem bir tüketici, hem bir üretici olarak, herkes her gün ödenecek bedeli büyütmeye katkıda bulunuyor.

*

Etik değerlerle ekonomik değerler arasındaki uyum ve dengenin bozulması sonucu, ortaya çıkan, kirlenme buzdağının üstesinden gelmek için, bütün dünyanın “Kabe Toprağı”na dönüştürülmesi gerekir. Kabe çevresinde, kan dökülmez, hayvanlar öldürülmez, ağaçlar kesilmez, bitkiler koparılmaz, Kabe toprağında güvenlik vardır. Uzaydan bakıldığın, bir nokta kadar küçük dünyada, Güney dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, Kuzey dünyanın sınırsız isteklerini tatmin etmek mümkün değildir. Bu yüzden insanların "Kabe Toprağı"nın ilkelerin benimsemesi, bütün ülkeler için hayati önem taşımaktadır.

*

Dünyada bir kitap gibidir. Okuyana konuşur, okumayana susar.

*

İnsanı okumasını bilmeyen, dünyayı okumasını bilmez.

*

Sorumluluk dünyada değil, açgözlü insandadır.

*

İnsan yaşadığı dünyasından belli olur.

*

Dünya insanın evidir.Ev çevredir.

7 Haziran 2024, 11:57

KUTSAL KÜLTÜRE SAVAŞ AÇAN SEKÜLER KÜLTÜRÜN GÜNEŞİ BATIYOR

Berlin Duvarı’nın yıkılması, gurur abidesi bencil Batı dünyasında, büyük bir medeniyet körlüğüne yol açmıştır. Francis Fukuyama bütün dünya için, tarihin sonunun geldiğini ilan etmiştir. Samuel Huntington dünyada devletlerden daha çok, medeniyetlerin savaştığını gündeme getirmiştir. Huntigton’a göre: Artık dünyanın yalnızca Batısı ve geride kalanları vardır, Batı dünyası ekonomik gelişmenin olduğu kadar, etik zenginleşmenin de öncüsü olacaktır.

*

Ulaştığı ekonomik gücün verdiği sarhoşlukla, benzersiz bir gurura kapılan Batı dünyası, kutsal ve etik değerlerin, hepsini ekonomik, siyasal ve kültürel hayattan söküp atmıştır. Batı’da teknolojik yeniliklerle, sürekli kan tazeleyen, sınırsız ekonomik büyümenin, dünyadaki bütün sorunları çözeceğinden, dünyaya barış getireceğinden hiç kuşku duyulmamıştır. Kutsal kitaplardan beslenen hayat ilkeleri, ayaklar altına alınmıştır. Kutsal gelenek harabeye çevrilmiş, bilim yanılmaz kabul edilmiştir.

*

Ekonomik gücün kaynağına ilişkin yanılgı, bilime gizemli bir güç kazandırmıştır. Hayatı anlama ve anlamlandırma çalışmaları, bütünüyle önemini yitirmiştir. Üretim gücünün büyütülmesinin, bütün sorunların üstesinden gelmesi beklenmiştir. Ancak bırakın küresel ısınmayı, yoksulluk sorunu bile çözülememiştir. Etik değerlerin bağlayıcılıklarını yitirdikleri bir dünyada, haksızlıklar ve yolsuzluklar, çok boyutlu küresel sorunlara dönüşmüştür.

*

Hayatın derinliği ekonomik güçten daha çok, bilgeliğe dönüşen etik güçten kaynaklanır. Dünya barışının güvencesi, ekonomik zenginlikten önce etik zenginliktir. Medeniyetlerin uzun ömürlü olmalarında, etik değerleri ekonomik değerlerinden çok daha önemlidir. Geleneklerinden kopan, toplumu ayakta tutan değerleri, yerlerde süründüren medeniyetlerin, ekonomik başarılarının sürdürülebilir olması beklenemez. Küresel etik değerleri çiğneyenler, önünde ya da sonunda çiğnenirler.

*

Yıllar önce Batı’yı Peygamber İsa’nın, düşünce ve eylem dünyasını, paylaşmaya davet eden Dostoyevski, “Avrupa’nın toplayıp kilere yığdığı bütün zenginlikler bir araya gelse, Avrupa’yı çöküntüden kurtaramayacak, çünkü bir göz açıp kapayana kadar, bütün zenginlikler yerle bir olacaktır” öngörüsünde bulunmuştur. Ve Avrupa İkinci Dünya Savaşında yerle bir olmuştur. Medeniyetler dünyasında etik değerler, güneşe benzerler, Avrupa’da batarlarsa, Asya’da doğarlar.

*

Etik ile ekonomi arasındaki savaşı ekonomi kazanamaz. Çünkü ekonomik başarılar geçici, etik değerler kalıcıdır. Etik değerlere savaş açılmaz. Dünyada “Musa Peygamber mi Düşünür Marx mı” diye, büyük bir oylama yapılsa, Musa Peygamber açık ara, önde gelecek oy alır. Hayat etik değerlere, ekonomi kazanca dayanır. Etik bir kazanç değil, her kazancın ana kaynağıdır. Dünyayı savaştan savaşa sürükleyen Batı’nın, ekonomik gücünün zararları, yararlarını çoktan aşmıştır.

*

Ekonomide kazançlar değişir, değerler değişmez.

*

Dünyada ekonomi oylanır etik oylanmaz.

*

Ekonomi etiğin bir ödülüdür.

8 Haziran 2024, 12:43

İSTANBUL DÜNYANIN EŞSİZ MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ'DİR

Türkler aşılmaz surlarla çevrilmiş sur içi İstanbul'unu, Doğu Roma’dan 1453 yılında, harap küçük bir şehir devlet olarak almışlardır. Tarihçi Charles Diehl, Türklerden önceki İstanbul’un nasıl bakımsız ve yoksul olduğunu, elli yedi yıllık Katolik Latinler döneminde, şehirin nasıl yağmalandığını, ayrıntılı olarak anlatmıştır. Surların içindeki İstanbul’u, Fatih surların dışına çıkarmıştır. “Boğaziçi doğrudan doğruya Türklerin eseridir”.

*

“Aziz İstanbul”un sevdalısı Yahya Kemal, yazılarında Türklerin İstanbul ile bağlarının, Hicretten yüzyıl önce, Ayasofya’yı inşa ettiren İmparator Justinyanus'a kadar uzandığını anlatmaktadır. İmparator Hint’e ve Çin’e giden ticaret yollarını, İranlılardan daha çok, Orta Asya’daki Türklerin açmalarını bekler ve Türkleri Roma’nın varisleri olarak görür. İmparator yanılmamış ve Türklerden beklentileri gerçekleşmiştir. Roma döneminin simgesi Ayasofya, Türklerle bir bilgelik üniversitesi olmuştur.

*

Bin yıla yakın kilise ve beş yüzyıla yakın da cami olan Ayasofya, Müslümanların olduğu kadar Hristiyanların da kültüründe önemli bir yer tutar. Bu yüzden Ayasofya dünyada, hem Müslümanlar hem de Hristiyanlar tarafından, çok sevilir ve büyük saygı görür. Çok kültürlü, çok kimlikli ve çok değerli Ayasofya, İbrahim Peygamberde birleşen, İbrahimi dinlerin, ortak peygamberlerinin, ortak kitaplarının, , dünyada benzeri olmayan özgün mabedidir.

*

Türkler için Ayasofya, “İki kıta ve İki Deniz”in sultanı olarak bilinen, Fatih'in bir armağanı ve bir emanetidir. Türkler Fatih’in Ayasofya’sına türbeler, medreseler, kütüphaneler, imaretler, muvakkithaneler ve şadırvanlar ekleyerek, günün şartları içinde, eğitimle ibadeti bütünleştiren açık bir üniversiteye dönüştürmüşlerdir. Ayasofya’dan geri kalmayan Fatih, Süleymaniye, Sultanahmet, Şehzadebaşı ve Bayazıt İstanbul’un diğer açık üniversiteleri olmuşlardır.

*

Türklerin altın çağları, eğitim kurumlarına, bilime ve sanata, büyük önem veren, Fatih ile başlamıştır. Adalet odaklı yönetimin öncüsü, Kanuni ile de doruk noktasına ulaşmıştır. Fatih devlete üst düzey yönetici yetiştiren Enderunu, kurumlaştırmış ve kendi adına yaptırdığı cami çevresindeki eğitim kurumlarıyla, Türk üniversitelerinin temellerini atmıştır. Fatih’te Fatih, bir “Osmanlı Rönesansı” başlatmıştır, Evliya Çelebi’nin deyişiyle: “Kurşun kubbelerle kaplı koca bir şehir kurmuştur”.

*

Ayasofya Filistin’deki Süleyman Peygamberin, Kutsal Mabedi ile İspanya’daki Kurtuba Camisi arasındaki, süreklilik ve bütünlüğünün simgesidir. Ayasofya bütün İbrahimi dinleri kucaklayan, çok zengin geçmişiyle, dünya barışının güvencesidir. Dünyada Doğu ile Batı, Asya ile Avrupa, Hristiyanlar ile Müslümanlar savaşırsa, dünyanın hiçbir ülkesinde barış olmaz. Ayasofya, Kudüs, Kurtuba, Atina ve Roma'da kampüsleri olan, çok ülkeli bir barış üniversitesi olmalıdır.

*

Yitirilen bilgeliğin yıldızı, Ayasofya’dan parlayacaktır.

*

Dünyada bilgelik kimlik taşımadan dolaşır.

*

Bilgeliğin ülkesi olmaz,derinliği olur.

9 Haziran 2024, 00:44

DEĞERLİ MUAZ ERGÜ'NÜN SEVGİLİ HIDIR YILDIRIM'LA YAPTIĞI ''BİR GÜZEL İNSAN ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN'' KİTABIYLA İLGİLİ KAPSAMLI SÖYLEŞİ

---------------------------------------- Hıdır Bey, Ersin Nazif Gürdoğan ile tanışma öykünüzden bahseder misiniz? Ne zaman ve nasıl tanıştınız? =========================== Bundan hemen hemen otuz yıl kadar önce, adını en güzel kitap adlarından biri olarak addettiğim “Görünmeyen Üniversite” ile tanıştım. “Görünmeyen Üniversite”, kitabın bütününü özetleyen iki kelimelik sehl-i mümteni (yoğun ve özlü anlatım) edasında bir ifadeydi. Bu kitap, bir muhitle ve bu muhitin insan üzerinde tesir oluşturan atmosferiyle ilgili bilgiler taşımanın yanı sıra Ersin Nazif Gürdoğan’a ait biyografik unsurlar da barındırıyordu. Yine aynı yıllarda Nazif Hoca’nın “Hicaz’dan Endülüs’e” adlı kitabını da okumuştum. Bu kitapta da öğretim üyesi olarak bulunduğu Cidde’deki hatıralarıyla Mekke ve Medine ziyaretlerine ilişkin bilgi ve hissiyatı ile ayrıca burada iken Endülüs bölgesine gerçekleştirdiği bir gezinin intibaları yer alıyordu. Buna ilaveten 90’lı yıllarda yayımlanan “Günler Akarken” adlı kitap da bir hatıra kitabı olarak Ersin Nazif Gürdoğan’ı yakından tanıma imkânı sunuyordu. Okuduğum kitapları ve bu kitaplarda yer alan biyografik unsurlar Ersin Nazif Gürdoğan Hoca’yı yakından tanımama vesile olmuştur. Bunun yanında düzenli olarak Yeni Şafak’taki köşe yazılarını da takip ederdim. Köşe yazıları, niteliği itibarıyla bir yazarın duygu ve düşüncesini günlük gelişmeler paralelinde tanıma imkânı verir. Ersin Nazif Gürdoğan’la tanışmamız ise daha yakın zamanlardadır. Mehmet Âkif İnan ile ilgili gerçekleştirdiğim kitap çalışmalarım sırasında kendisine başvurdum. Bir söyleşide Mehmet Âkif İnan’ın gençleri akademik çalışmalara teşvik ettiğini, akademik ilerleyişlerini takip ettiğini, akademik ilerleyişini takip ettiği isimlerden birisinin de Nazif Gürdoğan olduğunu okumuştum. Nazif Hoca’yla görüştüm, kendisi bana çok yardımcı oldu, çalışmamı ikmal edebilmem için çeşitli isimler de önerdi. “İz Bırakan Öğretmen Mehmet Âkif İnan” kitabı dolayısıyla Nazif Gürdoğan Hoca’yla tanışmış olduk. Bilahare görüşmelerimiz sıklaştı. ============================================== Gürdoğan ile ilgili bir kitap hazırlama fikri nasıl doğdu? Sizi böyle bir çalışmaya iten sebepler hakkında neler söylersiniz? ======================================= Mehmet Âkif İnan Vakfı tarafından 2020 yılında başlatılan benim de jüri üyeleri arasında bulunduğum Mehmet Âkif İnan Ödülleri kapsamında Kültür, Sanat ve Edebiyat Ödülü Ersin Nazif Gürdoğan’a verildi. Bu süreçte Nazif Hoca ile birkaç görüşmemiz oldu. Mehmet Âkif İnan ile ilgili yaptığımız yayınlardan da haberdardı. Benim biraz eli çabuk olduğumu görünce kendisiyle ilgili yapılan bir çalışmanın akim kaldığından, tamamlanamadığından söz etti. Bende bu çalışmayı tamamlama fikri uyandı. Ancak Nazif Hoca’nın bir biyografisi yoktu. Onun hakkında bir biyografi yazacak kadar bilgim ve kaynağım vardı. Yazıp kendisine gönderdim, eksik kalan kısımlarını tamamladık. Ardından çalışmanın diğer bölümlerini planladım ve çalışmaya başladım. Bu tür çalışmalarda çeşitliliği oluşturan ve lezzeti artıran husus, ısrarlı takiptir. Nazif Hoca’nın hayatını, kişiliğini, düşünce dünyasını, eserlerini değişik cephelerden yorumlayan ve bir araya geldiklerinde kıymetli bir bütünü oluşturan yazılar, ancak ısrarlı takiple bir araya getirilir. Biz de öyle yaptık. =============================================== “Bir Güzel İnsan Nazif Gürdoğan” özenle hazırlanmış kapsamlı bir kitap. Yetmiş civarında yazarın yazısı kitapta yer almış. Bu isimleri seçerken nelere dikkat ettiniz? Kitabı hazırlama esnasındaki ölçütleriniz nelerdi? ============== Bir kısım yazılar yaklaşık 50 yıllık bir süre içerisinde çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış yazılardı. İfade ettiğim gibi Nazif Gürdoğan’ın hayatını, düşünce dünyasını, eserlerini ele alan yazılardı. Bu yazıların sahipleri onun Edebiyat, Mavera dergilerinde birlikte olduğu yakın arkadaşlarıydı. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Alaaddin Özdenören, Atasoy Müftüoğlu gibi isimlerin yanı sıra Ali Haydar Haksal, Şakir Kurtulmuş, Alim Kahraman, Arif Ay, Osman Bayraktar, Osman Koca, Kemal Kahraman, Ali Göçer, Hüseyin Yorulmaz, Recep Garip gibi isimler de geçmişte Nazif Gürdoğan hakkında yazılar yayımlamışlardı. Bu yazıları derledik. Ayrıca Nazif Gürdoğan’ın bir şekilde gerek yazı hayatında gerek akademik hayatında birlikteliği olan ama hakkında yazmamış bulunan isimlerle temas kurduk. Onlardan kendilerinde kalan Nazif Gürdoğan’ı anlatmalarını istedik. Bu şekilde de epeyce yazı oluştu. Bu isimler Nazif Gürdoğan’ı tanıyan, kendisini değerlendirme hususunda kişiliğine, eserlerine vakıf olan isimlerdir. Her biri Nazif Gürdoğan portresinin tamamlanmasına yazılarıyla katkıda bulunmuş; değişik, renkli bir portre, lezzetli bir biyografi kitabı oluşmasına katkı sağlamışlardır. Hepsine müteşekkirim. ================================ Kitabınız Gürdoğan şahsında bir dönemi, bir edebiyat çevresini ve bu çevrenin edebiyatla ilgili çalışmalarını, yayımladıkları dergileri de anlatıyor. Bir dönemin tanıklığı… Bu dönemin edebiyat camiası ve Gürdoğan’ın kurucularından, yöneticilerinden, yazarlarından olduğu Mavera dergisi ile ilgili neler söylersiniz? Ne gibi izlenimler edindiniz Mavera ve o dönem hakkında? ============================= Türkiye’de Takrir-i Sükûn Kanunu ile birlikte 1925 yılından itibaren bu milletin öz değerleriyle barışık dergi ve gazetelerin yayınına son verilmiştir. Bu suskunluk dönemi, 1939 yılında Nurettin Topçu’nun Hareket dergisini çıkarmaya başlamasıyla sona ermiştir. Üstat Necip Fazıl 1943 yılında Büyük Doğu’yu çıkarmaya başlar. 1947’de ise Osman Yüksel Serdengeçti’nin Serdengeçti dergisi yayımlanmaya başlar. Bu yayınların Türkiye’de yeniden öze dönüş hareketini omuzlayan nesillerin yetişmesindeki emeği büyüktür. Erdem Bayazıt 1939, Mehmet Âkif İnan, Rasim Özdenören, Alaaddin Özdenören, Cahit Zarifoğlu 1940, Ersin Nazif Gürdoğan 1945 doğumludur. Bu isimlerin doğduğu yıllarda yayın hayatına başlayan bu dergiler, onların düşünce dünyasının şekillenmesinde büyük tesir oluşturur. Üstat Necip Fazıl ile yakın temas kurar, onun öncülüğünde Büyük Doğu’da ilk yazılarını yayımlarlar. 1960’ta çıkan Diriliş, 1969’da çıkan Edebiyat ve 1976’da çıkan Mavera, bu isimlerin yazı hayatında üç merhaleyi belirler. Bu cümleden olarak, Diriliş çıraklık, Edebiyat kalfalık, Mavera ustalık dönemlerini karşılar diyebiliriz. “Bir Güzel İnsan Ersin Nazif Gürdoğan” kitabı özel olarak Ersin Nazif Gürdoğan’ı anlatmakla birlikte bir dönemi, bu dönemde çıkan dergileri, bu dergileri çıkaran ve bu dergilerde yazan isimleri de ele almaktadır. ============= Gürdoğan dediğimizde akla hemen onun çok yakın arkadaşları Nuri Pakdil, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, M. Âkif İnan, Atasoy Müftüoğlu… gibi isimler akla geliyor. Tabii ki Yedi Güzel Adam… Neler söylersiniz? ======================= “Kuş alayıyla uçar.” denilir. Bir kişinin tek başına yetişmesi diye bir şey pek mümkün değildir. Olsa da çok sıra dışı olur. Kişinin içerisinde bulunduğu çevre, ait olduğu muhit yetişmesini etkiler. Edebî akımlara baktığımızda bir şekilde birbiriyle teması olan kişilerden teşekkül ettiğini görürüz. Bir arada olan sanatçıların edebî beğenileri gelişir, sanat anlayışları birbirine yaklaşır, zevkleri incelir. Üretimlerini birbirlerine göstererek daha mükemmel hâle ulaşması için birbirlerini eleştirirler. Böylece gelişme kaydedilir. Saydığınız isimler Âkif İnan, Atasoy Müftüoğlu ve Nazif Gürdoğan dışında Maraşlıdırlar. Âkif İnan ise lisede onlarla beraberdir. Aynı lisede okumuşlar, lise yıllarında birbirlerinden etkilenmişlerdir. Mesela, aruzla şiir yazan bir genç olarak aralarına katılan Âkif İnan, daha çok Batı edebiyatı çerçevesinde bir edebî yöneliş içerisinde olan diğerlerinin geleneksel edebiyatımıza da kulak kabartmalarına vesile olmuş; onlar da Âkif İnan’ın çerçevesinin genişlemesine ve geleneksel edebiyatın dışındaki edebî ürünlere de ilgi duymasına katkı sağlamışlardır. Nuri Pakdil ağabeyleridir, öncüdür, yol açıcıdır, kahramanlarıdır. Nazif Gürdoğan’ın ifade ettiği gibi ifade edecek olursak bizim edebiyatımız güzel adamlar edebiyatı, bizim medeniyetimiz güzel adamlar medeniyetidir. İlla “Yedi Güzel Adam” diye Cahit Zarifoğlu’nun şiirinden mülhem olarak ifadelendirilecek olursa, Cahit Zarifoğlu ile birlikte Mavera dergisini çıkaran ekip, birbirine daha yanaşık olmaları hasebiyle “Yedi Güzel Adam” olarak anılmaya daha uygun olur düşüncesindeyim. =============================== Mavera dergisinin kendinden daha önce çıkarılan Büyük Doğu, Edebiyat ve Diriliş dergilerinden ayrıldığı noktalar var mı? ======================================== Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat’ın birbirine benzeyen bir özelliği vardır. Bunlar bir kişi ile özdeşleşmiş dergilerdir. Büyük Doğu Üstat Necip Fazıl’ın, Diriliş Sezai Karakoç’un, Edebiyat Nuri Pakdil’in dergisidir. Bu dergilerin yönünü, hızını, periyodunu öncüleri belirler. Mavera ise bunlardan farklı olarak bir ekip dergisidir. Biri diğerinden daha öne çıkmayan, istişare ile yönetilen bir dergidir. Ersin Nazif Gürdoğan Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat’ın destekleyicisi, Mavera’nın kurucularından birisidir. Ersin Nazif Gürdoğan bir yazar olarak Mavera dergisi ile birlikte edebî kamunun önüne çıkmıştır. Mavera’da söyleşiler, tercümeler de yayımlamış ayrıca derginin Türkiye’de ve dünyanın değişik ülkelerinde yayılması için de çaba göstermiştir. Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera gibi dergiler aynı zamanda bir okuldur. Düşünce ve sanat dünyamıza yüzlerce isim kazandırmışlardır. Bugün bu dergilerin mecrasında 1987 yılında yayın hayatına başlayan Yedi İklim ve 1997 yılında yayın hayatına başlayan Hece, emin adımlarla ilerlemektedirler. Bunun yanında daha yakın zamanlarda yayın hayatına başlayan ve düşünce dünyamızı zenginleştiren pek çok dergi, bu mecrada yayınını sürdürmektedir. =========== Hıdır Bey, kitabınıza aldığınız farklı yazıları okuduğunuzda nasıl bir Gürdoğan’la karşılaştınız? ================== Muhitinin insanı ile karşılaştım diyebilirim. Nazif Hoca, Eskişehir’in Mihalıççık ilçesinde dünyaya gelmiştir. Yunus Emre, Taptuk Emre, Mevlana, Nasrettin Hoca, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli bunlar Orta Anadolu’yu mayalayan ve bir gönül iklimi oluşturan Anadolu erenleridir. Bunların oluşturduğu atmosfer hâlâ Anadolu’yu ışıtmaktadır. Nazif Hoca işte bu atmosferde, Anadolu’da temerküz eden bin yıllık medeniyet birikiminin şekillendirdiği bir şahsiyet olarak yetişmiştir. Nazif Hoca’da; Yunus Emre’den, Taptuk Emre’den, Nasrettin Hoca’dan, Hacı Bektaş-ı Veli’den, Hacı Bayram-ı Veli’den mutlaka izler görürsünüz. Çok geniş bir çevre, yardımseverlik, bilgiyi paylaşma, işi kolaylaştırma, zorluğu değil kolaylığı gösterme, tebessüm, hüsnüniyet; bunlar Nazif Hoca’nın alametifarikasıdır. Bunlarla metinlerde çokça karşılaştım. ===================== Görünmeyen Üniversite, Teknolojinin Ötesi, Günler Akarken, Kirlenmenin Boyutları, Zamanı Aşan Şehirler, Hicaz’dan Endülüs’e, Dünya Bir Şehirdir, Nazif Hoca’nın hemencecik akla gelen kitapları. Bu kitaplar farklı konuları ele alıyor. Ne söylersiniz bu hususta? ======= Nazif Hoca’nın eserleri üç kategoride ele alınabilir: akademik eserleri, akademik çalışmalarını kendi medeniyetimizin birikimiyle yeniden yorumladığı eserler, gezi yazısı türünden yazılarla şehir ve medeniyet ilişkisini ele aldığı yazıların yer aldığı eserler. “Üretim Planlamasında Doğrusal Programlama ve Demir Çelik Endüstrisinde Bir Uygulama”, “Ticari ve Sosyal Açıdan Proje Değerlendirme Yöntemleri”, İşletmelerde Yatırım Yönetimi” akademik kitaplarıdır. “Teknolojinin Ötesi”, “Kültür ve Sanayileşme”, “Kirlenmenin Boyutları”, “Görünmeyen Üniversite”, “Günler Akarken”, “Girişimcilik ve Girişim Kültürü”, “İki Dünyanın Hesaplaşması”, “Düşünceyi Eylem İçin Bilmek” ikinci türden kitaplarıdır. Hicaz’dan Endülüs’e, Zamanı Aşan Şehirler, New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma, Dünya Bir Şehirdir, Her Şehir Bir Dünyadır ise gezi yazısı, şehir kitabı türünden kitaplarıdır. Tasavvufi öğretinin Nazif Gürdoğan’ın hayata, olaylara bakışında önemli bir etkisi vardır. Üretim-tüketim ilişkilerini ekonomi biliminin ilkelerine göre değil, bizim medeniyetimizin öğrettiği, tasavvufun incelttiği şekilde ele alır. Pazarlama, yatırım, finansman gibi teknik konuları edebiyat ve medeniyet gibi bizi ele alan başlıklarla uyumlandırarak inceler. Şehir konusundaki yorumlamaları özgündür. Farklı bir disiplinden hareket ederek yol alır. Bu yönüyle Sezai Karakoç’a benzer. Ersin Nazif Gürdoğan çok cepheli bir mütefekkir olan Sezai Karakoç; şiirden hikâyeye düşünceden denemeye kadar uzanan geniş bir yelpazede eserler vermiştir. Sezai Karakoç yükseköğrenimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Mali Şubesinde (Maliye Bölümü) tamamlamıştır. Karakoç; din, tarih, sosyoloji gibi alanların yanı sıra ekonomi gibi teknik bir alanda da çok önemli tespitlerde bulunmuştur. Üretim-tüketim dengesi, sermaye-emek ilişkisi, lüks-israf, zekât-gelir dağılımı ve kazanç-faiz gibi meseleleri inceleyen Karakoç, bu konularda çeşitli teklifler de ortaya koymuştur. Bir mühendis ve işletmeci olarak aynı konularda düşünce üreten Nazif Gürdoğan, Sezai Karakoç’un bu yönü ile örtüşen bir çizgi ortaya koymaktadır. Gürdoğan, bu yönüyle Mavera dergisinde birlikte olduğu arkadaşlarından da farklılık arz etmektedir. Onlar edebiyatın daha baskın olduğu bir kimlik ortaya koyarken Gürdoğan, Sezai Karakoç’u yenileyen bir yaklaşımla daha geniş bir pencereye sahip “düşünür kimliği” ile öne çıkmaktadır. =============================== Kitaptaki yazıların Gürdoğan üzerinde mutabık oldukları noktalar var mı? Mesela kişiliği, hayata bakışı, çalışma şekli… ===================================== Yaklaşık yarım asırlık bir zaman diliminde yazılmış olan yazıların ilklerinden başlayarak kitabı hazırladığımız dönemde yazılan yazılar da dâhil olmak üzere tamamı birbirini tamamlayan yazılardır. Yazılarda, hiç kimseyi kırmayan, mütevazı, çok geniş bir okuma evrenine sahip, kendini güncellemeyi başarmış, dünyanın gidişatını okuyabilen ve geleceğe yönelik öngörülerde bulunabilen bir aydın kimlikle karşı karşıya kalınmaktadır. Nazif Gürdoğan’ın temas kurduğu herkeste olumlu intibalar bıraktığı görülmektedir. Ayrıca Nazif Hoca anlık tanışmaları kalıcı dostluklara dönüştürmede de oldukça mahirdir. İlişki yönetiminde ustadır. Candan ve samimi davranır. ==================== Hıdır Yıldırım kitabı hazırlamadan önce Gürdoğan hakkında neler düşünüyordu? Kitabı hazırladıktan sonra düşüncelerinizde değişiklikler oldu mu? ================ Bazen insan eserle müellifi arasında çok büyük bir farkla karşılaşır. Yazar idealize ettiği düşüncelerini eserinde dile getirir ancak kendisi dile getirdiği düşüncenin insanı değildir. Okuyucu hayal kırıklığına uğrar, eserlerini okuyup beğendiği yazarla tanışmamış olmayı diler. Nazif Hoca eseriyle bütünleşmiştir. Eserlerinden tanıdığımız, şahsen tanıştığımız, birlikte çeşitli programlara katıldığımız, vakit geçirdiğimiz Nazif Gürdoğan; eserlerinde ortaya koyduğu paradigmanın/eserlerindeki değerler dizisinin insanıdır, eseriyle mutabıktır. Bizim kitabımızda yer alan yazılarda anlatılan Nazif Gürdoğan da aynen böyledir. Nazif Hocayla ilgili düşüncelerimiz değişmemiş, pekişmiştir diyebilirim. ============================================== Kitabı hazırlarken Gürdoğan’ın teşvik ve tavsiyeleri oldu mu? Bahseder misiniz? ============= Kitap için yazı talebinde bulunabileceğimiz isimler konusunda yardımcı oldu. Ayrıca kendisine yazılmış mektupları verdi. Hayat hikâyesindeki eksikliklerimizi gidermemizde yardımcı oldu. ========================================== Son olarak neler söylersiniz? ===================== Bizim önümüzden yürüyen, bize yol açan, iz bırakan büyüklerimizi yakından tanımalıyız. Onları yakından tanımaya vesile olacak eserleri yazmalı, bu türden eserleri okumalı, çocuklarımıza okutmalıyız. Bu aynı zamanda bir vefanın da gereğidir.

9 Haziran 2024, 11:59

KARE DÜNYADA SİLAHLI GÜÇLERİN ÜSTESİNDEN BARIŞLA SİLAHLANMASINI BİLENLER GELİRLER

Türk toplumu Cumhuriyet döneminde, bin yılık tarihinden koparılmıştır. Tarihi yakın dönemle sınırlı tutmak, uzak geçmişi yok saymak, Türk toplumunun düşünce dünyasını yoksullaştırmıştır. Toplumların tarihleri, geleceklerinin güvenceleridir. Ülkelerin gelecekleri geçmişleriyle inşa edilir. Tarihi temellerden yoksun olan toplumlar, siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda köklü atılımlar yapamazlar.

*

Dünyanın ve Türkiye’nin tarihi birikimine yeni açılımlar kazandırmak için, Osmanlı coğrafyasındaki savaş şehirleri, barış şehirlerine dönüştürülmelidir. Dünya savaşları, İngiliz, Fransız ve Rus imparatorluklarının sonunu getirmiştir. İngiliz güneş görmeyen ada imparatorluğunun küçülmesi, Kuzeydeki Türk ülkelerini işgal eden, Rus çarlığının yıkılması, Avrupalıların saldırılarıyla karşı karşıya kalan, Türk ve İslam dünyasına, yeniden yapılanma zamanı kazandırmıştır.

*

Türkiye Avrupa tarihinin, önemli dönüm noktalarından olan savaşları, bütün ayrıntılarıyla araştırarak, dünya barışına katkıda bulunmalıdır. Dünyadaki savaş şehirlerinin, barış şehirleri olmaları için, savaşları anma toplantıları, dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel sorunların tartışıldığı platformlarına dönüştürmelidir. Zamanla kurumsallaşacak platformlarda, bütün ülkeler geçmişlerinden yola çıkarak, geleceklerini tartışma imkanı bulacaklardır.

*

Türk ve İslam dünyasında, ülkeleri değiştiren savaşlar, yakın tarihlerinin ayrılmaz parçalarını oluştururlar. Ömrünü Türklerin tarihini araştırmaya adayan Mehmet Niyazi Özdemir, “Çanakkale Mahşeri” isimli kitabında, Çanakkale’deki savunmanın kaynaklarını büyük bir ustalıkla anlatmaktadır. Arkadan gelenler önden gidenlerin, barışın yolunu büyük bedeller ödeyerek, açtıklarını bilmelidirler. Savaşların tarihini, tekrar tekrar yorumlamadan, barışa giden yollar genişletilemez.

*

Dünya tarihini yerel açıdan, dar bir vizyonla ele alan bir tarihçilik değil, geniş bir vizyonla küresel açıdan ele alan karşılaştırmalı tarihçilik, Yirmi birinci yüzyıla ışık tutacaktır. Bu amaçla İbn Haldun ve peşinden gelen tarihçiler, devletlerin yükselişleri ve çöküşleriyle ilgili ayrıntılı çalışmalar yapmışlardır. Devletler de canlılara benzerler doğarlar, büyürler ve ölürler. Kendilerini dünyadaki gelişmeler doğrultusunda, sürekli yenilemeyen devletler, uzun ömürlü olamazlar.

*

Dünyada büyük savaşların dönemi kapanmıştır. Ancak sıcak savaşların stratejileri bilinmeden, soğuk savaşların stratejileri bilinmez. Artık dünyada devletler hava, deniz ve kara güçleriyle savaşmayacaklardır. Yirminci yüzyılın güçlü ülkeleri, dünyanın dört bir yanına ordularıyla değil, kuruluşlarıyla gideceklerdir. Dünyanın en güçlü devletleri, kuruluşlarının dünya barışına en büyük katkıda bulunan devletler olacaktır. Yeni dünya barışla silahlananların dünyasıdır.

10 Haziran 2024, 12:37

FİLİSTİN'DE DEVLETLER DEĞİL MEDENİYETLER SAVAŞIYOR

Dünyanın hiçbir yerinde toplumlar bulundukları yerde durmazlar. Toplumlar da ırmaklar gibi akarlar. Tarih içinde Necip Fazıl'ın “Sakarya Türküsü” şiirinde vurguladığı gibi: “Her şey akar.” Medeniyetler, kültürler, ülkeler, değerler. Oluklar çift birinden kutsal medeniyetler akar, birinden seküler medeniyetler. Geçmişten geleceğe doğru olan bu akışta, medeniyetler, birbirleriyle hem yarışırlar, hem de savaşırlar.

*

Dünyadaki ekonomik, siyasal, kültürel canlılık, medeniyetlerin birbirleriyle savaşmasından daha çok, yarışmasından kaynaklanır. Dünyada her şeyin karşıtlarıyla bir arada bulunması gibi, medeniyetler de karşıtlarıyla bir arada bulunurlar. Nasıl gündüz geceye ihtiyaç duyarsa, kutsal kültürden beslenen medeniyetler seküler kültürden beslenen medeniyetlere ihtiyaç duyarlar. Dünya medeniyetlerin binbir çiçek açan bahçesidir.

*

Farklı medeniyetlerin bir arada bulunmadığı toplumlarda, hayatın hiçbir alanında zenginleşme olmaz. Medeniyetler birbirleriyle yarışarak dönüşürler, dönüşerek yarışırlar. Kapılarını dünyaya kapatan medeniyetlerin, insanlık tarihinde kalıcı izler bırakmaları mümkün değildir. Ondokuz ve Yirminci yüzyıllarda, kutsal kültüre yaslanan İslam medeniyeti, süküler kültüre yaslanan Batı medeniyeti karşısındaki üstünlüğünü, büyük ölçüde yitirdiler.

*

İbn Haldun'un, “Mağluplar galipleri taklit ederler”, değişim yasası uyarınca, mağluplar galipleri taklit ettiler. Osmanlı Devleti'nin en büyük mirasçısı Türkiye, Ortadoğu'nun geleceğini, İslam medeniyetinin değerlerinden daha çok, Batı medeniyetinin değerlerinde aradı. Türkiye'de bütün yatırımlar, Doğu medeniyetinin bereketli topraklarına değil, Batı medeniyetinin çorak topraklarına yapıldı. İki medeniyet birbirine düşman ilan edildi.

*

Ortadoğu'daki, dünyadaki büyük savaşlar, Doğululaşmaktan daha çok Batılılaşmaya verilen önemden ve ağırlıktan kaynaklanıyor. Ortadoğu'da son iki yüzyılda, iki medeniyet her alanda kıran kırana savaşıyorlar. Seküler Batı medeniyeti, bir gül bahçesine düşen göktaşı gibi, kutsal kaynaklara dayanan Doğu medeniyetinin bütün değerlerini yerle bir etti. Batı'nın estirdiği teknoloji odaklı seküler fırtına, bütün dünyada çok etkili oldu.

*

Batı dünyanın her ülkesinde, köklü dönüşümlere yol açtı. Bütün dünya Batı'nın seküler kültürüne dört elle sarıldı. Ancak Batı'da “Tanrı öldü” diyenler, hem Doğu'ya, hem de Batı'ya yalnızca savaş getirdiler. Dünyada medeniyetler neyi arıyorlarsa, toplumlar da medeniyetlerin aradığını bulurlar. Her medeniyetin kendine özgü bir sosyolojisi, kendine özgü bir edebiyatı vardır. Bir medeniyetin sosyolojisi olanları ele alırken, bir medeniyetin edebiyatı olması gerekenleri ele alır.

*

Batı'nın seküler medeniyetinin bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya yayılmasıyla, dünyada olanlarla olması gerekenler arasında aşılmaz dağların olduğu ortaya çıktı. Bütün dünyanın el ele vererek, olanla olması gereken arasında yükselen dağları aşması gerekir. Seküler Batı medeniyetinde, kutsal kültür adına ne varsa hepsi Doğu medeniyetinden ithal edilmiştir. Batı'nın seküler medeniyetinin temelinde, yakıp yıktığı Halep, Gazze,Kudüs, Bağdat, Şam vardır. Şam ve Bağdat olmasaydı, Kurtuba ve Gırnata olmazdı. Gırnata ve Kurtuba olmasaydı, Paris, Londra, Berlin olmazdı.

*

Doğu ve Batı medeniyetlerinin harman olduğu Irak'ta, Suriye'de, Yemen'de, devletler değil, medeniyetler savaşıyor. Filistin'deki savaşın sorumluları devletlerden önce medeniyetlerdir. Filistin'de, İsrail ve Amerika Filistinlileri değil, dönemini tamamlayan, Batı medeniyetini öldürdü. Doğu medeniyetinin doğum sancıları yaşanıyor. Doğu medeniyetinin inşasında, en büyük sorumluluk otokratik Arap dünyasına değil, demokratik Türk dünyasına düşüyor.İslam medeniyeti, en sonda gelen, ancak en başta olan medeniyettir. Ve bütün medeniyetlerin anasıdır.

11 Haziran 2024, 00:42

"TEKNOLOJİNİN ÖTESİ" ilk defa geçen yüzyılda yayınlandı

"TEKNOLOJİNİN ÖTESİ" ilk defa geçen yüzyılda yayınlandı. YAZARLAR BİRLİĞİ tarafından 1985 yılında "FİKİR" ödülü verildi. Genişletilmiş yeni baskısı, KAPI yayınları arasında yer aldı. Değerli Gazeteci Yazar Hülya Günay ile bir söyleşi yaptık.

11 Haziran 2024, 12:47

KUDÜS'TE SAVAŞ OLURSA DÜNYANIN HİÇBİR ÜLKESİNDE BARIŞ OLMAZ

İnsanlığın atalarının yitirdiği Cenneti dünyada bulması, seküler kültürün gökdelen ormanı şehirlerinden önce, kutsal kültürün kutlu şehirlerine dönmesine bağlıdır. İnsanlar Amerika'nın, İsrail'in bir Cehennem'e dönüştürdüğü dünyayı, Cennet'e dönüştürmeyi, ellerinde silah taşıyanlardan değil,göğüslerinde gül taşıyanlardan bekliyorlar. Dünya tarihinde barışın en güçlü koruyucuları, Mevlana gibi,Yunus gibi büyük düşünürler olmuştur.Onlar her zaman,"Bizim kültümüz, savaş kültürü değildir" demesini bilmişlerdir.

*

Bir insanı, bir şehiri, bir ülkeyi dönüştürecek güçlerin ana kaynağı, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminin dayandığı, kutsal kitaplardır, kutlu şehirlerdir. Bunun için, dünyada herkes kutlu kitaplarla silahlanmalı, düşünceyi eyleme dönüştürme ustası Nuri Pakdil gibi: ''Yüreğimin yarısı Mekke''dir, geri kalanı da Medine''dir. Üstünde tül gibi Kudüs vardır'' demesini bilmelidir. Üç kutlu sehir, dünyadaki bütün şehirleri dönüştürecek, kutsal kültürün anavatanıdır. Üçü de Asya'dadır, Avrupa'da kutsal kültüre anavatan olmuş hiçbir şehir yoktur.

*

Bir şehir dönüşmek istiyorsa, Mekke özlü, Medine sözlü, Kudüs yüzlü olmalıdır.Dünyanın neresinde olursa olsun,bir şehir "Yitirilen Cennet"i, her iki dünyada da bulmak için, kusursuz bir yol haritasını, yalnızca üç kutlu şehirde bulur. Üç kutlu şehirin eşsiz yol göstericileri peygamberlerdir. Üç şehirin her biri, her peygamberden derin izler taşır. Kutlu şehirlerde, kutsal kitaplara saygı gösterilir, hepsi baş üstünde taşınır. Bütün insanlara bir gözle bakılır. Kimse kimseden üstün değildir. İnsanlar aynı annenin,aynı babanın çocuklarıdır.

*

Savaş dünyasından barış dünyasına geçmede, hayatın, ekonomik, siyasal, kültürel boyutlarında köklü değişikliklerin yapılması gerekir. Dünyadaki bütün şehirler, Erdem Beyazıt''ın dizeleriyle söylenirse: ''Bir yüzüm Batı'ya dönük / Bir yüzüm Doğu'ya / Arkamda bütün yönler / Önümde Kıble'' diyerek, yeni dönüşümün yol haritalarını hazırlamak zorundadırlar. Dünyadaki her şehir, kutlu şehirleri kendisine örnek alarak, kervandaki bir yolcu gibi olmalıdır. Yolda gördüğü şehirler değişmelidir. Ancak dört elle sarıldı değerleriyle, her zaman yeni olmayı, her gün yeniden doğmayı bilmelidir.

*

Kutsal kültürle harmanlanmış şehirler ne kadar değişirlerse, o kadar aynı kalırlar. Kutlu şehirler, kutsal kitaplar gibidir, hem konuşurlar, hem susarlar. Bütün şehirler, kutlu şehirlerin ışığında değişmeden değişirler. Bu yüzden kutlu şehirler, ya ''Yeryüzü Cenneti'' ya da ''Yitilen Cennet'' demezler, hem ''Yitirilen Cennet'' hem ''Yeryüzü Cenneti'' derler. Peygamberlerin gizemli tarlası olan kutlu şehirler, yalnızca tek Cennet'i isteyenlerin, iki Cennet''i birden yitireceklerini bilirler.

*

Kutsal kültürün kutlu şehirlerinde, iki Cennet birden istendiğinde, dünyanın her yerinde İlk Peygamber'den Son Peygamber'e, bütün Peygamber'lerden izler bulunur. Kudüs''te süreklilik ve bütünlük vardır. Kutsal kültürde,"Adem Turabullah, İbrahim Halilullah, Musa Kelimullah, İsa Ruhullah, Muhammed Habibullah'' denilir. Peygamberler arasında fark gözetilmez hepsine saygı gösterilir. Kutlu şehirler kutup yıldızlarına benzerler, bütün şehirlere yol gösterirler.

*

Mekke, Medine, Kudüs başta olmak üzere, kutlu şehirler,dünyayı dönüştürecek dinamiklerin, kutsal kültürün derinliklerinde olduğunu, her fırsatta gündeme taşırlar. Bir şehirde hayatın yaşanabilirliği, kutlu şehirlerle kurduğu iletişimden ve etkileşimden kaynaklanır. Kutlu şehirlerle insanlar Ademoğulları oldukları bilincini kazanırlar. Denizleri arayan nehirler gibi, bütün şehirler kutlu şehirleri ararlar. Kudüs barış şehiridir,Kudüs'te savaş olursa, dünyada barış olmaz.Kudüs'ü bütün şehirlerin anası, dünyanın Cennet'e açılan kapısı Mekke korur,Kabe korur.

12 Haziran 2024, 12:15

TAÇLI DİPLOMAT SULTAN ABDÜLHAMİT SAVAŞIN DEĞİL BARIŞIN SULTANI'DIR

Tarihin ilk yüzyıllarından beri, barış dönemleri, savaş dönemlerinden, çok daha kısa olmuştur. Her ülke barış isteyen ülkenin, savaşa hazır olması gerektiğine inanmıştır. Barış savaşa verilen, bir hazırlık arası olarak görülmüştür. Bunun için, dünyada barışın sonu gelmekte, savaşın sonu gelmemektedir. Osmanlı ülkesini parçalayan, Birinci Dünya Savaşının, yol açtığı yıkım, yok ettiği genç hayatlar, çok büyük olmuştur.

*

Sürekli geliştirilen savaş gemileri, tanklar, uzun menzilli toplar, makinalı tüfekler, Yirminci yüzyılda, geçmiş yüzyıllarda benzeri görülmeyen, büyük kan ve gözyaşı gölleri oluşturmuştur. Sultan Abdülhamid’in eşsiz bir diplomatik ustalıkla koruduğu, Avrupa ülkeleri arasındaki dengeler yitirilmiştir. Hicaz Demiryolu gibi, altyapı ve köklü eğitim yatırımları aksamıştır. Sultanın kırk yıllık barış ülkesi, savaş ülkesine dönüşmüştür. Büyük Osmanlı coğrafyası kırk parçaya bölünmüştür.

*

Abdülhamid’i devlet yönetiminden uzaklaştıran İttihatçıların elinde, ülkenin mali yapısı çökmüştür. İttihatçılar Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu’da başarısızlığa uğramışlar. Ülkede haksızlıklar, yolsuzluklar her yere yayılmıştır. Devletin güçsüz düştüğü bir dönemde, İttihatçıların oldubittisiyle, Osmanlı Devleti, Almanya’nın yanında savaşa sürüklenmiştir. İngiltere ve Fransa Çanakkale’de Almanya’yı durdurmuş, Osmanlı Devleti’ni parçalamış, kendileri de parçalanmıştır.

*

Türkiye’de “Abdülhamit Barışı”nın önemini kavramadan, “Çanakkale Savaşı”nın dehşetini kavramak mümkün değildir. Abdülhamid’i Anadolu insanının gündemine taşıyan, Necip Fazıl’ın vurguladığı gibi: “Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır.” Ülkelerin tarihlerinde savaşlar, taraflar arasında kazanımlarıyla, sevinç kaynakları oldukları kadar, tarafların toplam kayıplarıyla da üzüntü kaynaklarıdır. Bunun için savaşlar, dünya tarihinde büyük krizlere yol açmışlardır.

*

Anadolu insanının tarihi, “Çanakkale Öncesi” ve “Çanakkale Sonrası” olmak üzere ikiye ayrılır. Çanakkale’den önceki yıllar, Abdülhamid’in barış yılları, sonraki yıllar ise İttihatçıların savaş yıllarıdır. Sultan’ın barış yıllarında, devletin bütünlüğü korunmuş, hayatın her alanında, köklü dönüşümlerin temelleri atılmış, uzun dönemli yenilenme süreci başlatılmıştır. Abdülhamid’i yönetimden uzaklaştıran, İttihatçıların savaş yıllarında ise, Türklerin büyük devleti yakılmış, yıkılmış, parça parça olmuştur.

*

Tarihin her döneminde savaşlar yıkıcı, barışlar yapıcı olmuşlardır. Bunun için, savaştan özenle kaçınan, Barış Sultanı, Sultan Diplomat Abdülhamit: “Savaş yalnız sınırlarda olmaz. Savaş bir milletin topyekun ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa, zafer tesadüfi, yenilgi kaderdir.” demektedir. Savaş ülkeyi yangın yerine çevirirken, barış gül bahçesine çevirir. Savaşı başlatmak değil, barışı yaşatmak önemlidir. Savaş devletten barış milletten güç alır.

*

Barışın sesi her yerde milletin sesidir.

*

Savaşın yükünü millet taşır.

*

Tarihin anası barıştır.

13 Haziran 2024, 12:19

TÜRK VE İSLAM DÜNYASINI ATİNA'NIN DEĞİL MEDİNE'NİN DEMOKRASİSİ GELECEĞE TAŞIR

Amerika'nın Ortadoğu'ya Atina demokrasisi götürmek bahanesiyle, petrol ülkesi Irak'ı işgal etmesi, dünyadaki demokrasi tartışmalarının merkezini değiştirdi. Artık dünyada “Batı Merkezli” bir demokrasiden daha çok “Doğu Merkezli” bir demokrasi tartışılıyor. Arap “Demokrasi Baharı”nın Mısır'da “Darbe Kışı”na dönüşmesi, İslam dünyasındaki demokrasi tartışmalarına yeni açılımlar kazandırdı. Dünyada yalnızca Atina demokrasisinin olmadığı, Medine demokrasinin de olduğu, Türk ve İslam dünyasının gündeminde yer almaya başlamıştır.

*

İslam Dünya'sında “Atina Kaynaklı Demokrasi” tartışmalarının yerine “Medine Kaynaklı Demokrasi” tartışmaları geçmiştir. Medine'nin, kısa zamanda Endonezya'dan Endülüs'e, bütün dünyayı bir hilal gibi kuşatan, özgün ve parıltılı dünyasının temellerindeki demokratik değerler, bütün sosyal bilimlerin ana araştırma alanı olmuştur. Dünya Andre G. Frank'ın kitabının adıyla söylenirse: “Yeniden Doğu”ya yönelmiştir. İslam ülkelerinde dünya tarihi, yeniden yazılacaktır, yeniden yorumlanacaktır, Fazlur Rahman'ın kavramlaştırmasıyla, en önemli araştırma konusu, demokrasinin “meşrulaştırılması” değil, “keşfedilmesi” olacaktır.

*

Dünya demokrasi tarihinde, yalnızca “Avrupa Merkezci” bir süreç yoktur. Doğu'dan Batı'ya doğru, birlik içinde farklılığı içselleştiren, farklılık içinde birliği yaşatan, çoğulcu, bütün ve sürekli bir tarih vardır. Bu bağlamda, Tarihçi Marc Bloch'un vurguladığı gibi: “Avrupa tarihi diye bir tarih yoktur, var olan yalnızca dünya tarihidir.” Tarih için doğru olan, demokrasi için de doğrudur. Var olan, Atina ve Medine demokrasisinden önce demokrasidir. Demokrasinin ilkeleri ülkelerinden önce gelir. O ilkeler İslam'ın ilkeleriyle çatışmaz.

*

Medine demokrasinin odak noktasında, iyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede, birbirleriyle yarışan,"Otokrat İnsan" değil, “Demokrat İnsan” vardır. Kötülükle yarışan insanlar, kötü insanların sayılarını, iyilikte yarışan insanlar, iyi insanların sayılarını çoğaltırlar. Bu yüzden, iyilikte yarışmanın olmadığı bir demokraside, hiçbir alanda hiçbir gelişme olmaz. Demokrasi: Uzun soluklu bir iyilikte yarışmadır. İyilikte yarışanları seçme, sıralama yolu ve yöntemidir. Seçilenler, seçenler tarafından sürekli denetilir. Herkes birbirine, hesap vermek zorundadır.

*

İster Doğu'da olsun isterse Batı'da olsun, demokraside mükemmeli arama süreci, statik bir süreç değil, dinamik bir süreçtir. Demokratik süreçte, gelen yılların geçen yıllardan daha iyi olmasında, yoksulluğun, yolsuzluğun üstesinden gelinerek, ekonomik, siyasal, kültürel özgürlük alanlarının genişletilmesi hayati önem taşır. Demokratik zenginleşme olmadan, ekonomik zenginleşme olmaz. Toplumun bu iki ayrı eylem alanı, karşılıklı iletişimle,çift yönlü etkileşimle, birbirini besler büyütür.

*

Demokratik süreçte “Yerel düşünen küresel davranan” her ülke, kendi demokrasini kendisi zenginleştirir. Demokratikleşme süreci hızlandıkça, ayrışmanın yerine işbirliği geçer, çatışma uzlaşmaya dönüşür. Bilgi bilgeliğe evrilirken, düşünce eyleme, eylem sevgiye evrilir. Sevgiyle silahlananlar, demokratik sürecin en güçlü, en önemli, en etkili mimarları olurlar. Demokratik yönetimlerde, çoğunluk toplumun vicdanını oluşturur.Demokrasinin dili yalındır,kimsye yabancı gelmez.Seçen seçilir,seven sevilir.

*

Sevgiyle silahlanan çoğunluk yanlışta birleşmez.

*

Seçimlerde her oy, kurşundan daha etkilidir.

*

Seçilenler, seçenlere meydan okuyamaz.

14 Haziran 2024, 11:53

ÜLKELERDE ŞANS OYUNLARININ EKONOMİK VE KÜLTÜREL ÜRETİME HİÇBİR KATKISI OLMAZ

Kutsal değerlerden daha çok, seküler değerlerin benimsendiği ülkelerde, şans oyunları özendirilerek, bir kazanç kapısına dönüştürülür. Dünyada hayatın kumarla ve eğlenceyle bütünleştirildiği, şehirlerin başında Las Vegas gelir. Çölün ortasına kurulan Las Vegas, Hong Kong’tan Dubai’ye dünyada, pek çok şehire örnek olmuştur. Onu izleyen şehirler, bütün ülkelerin kumar, eğlence, gösteriş ve günah merkezleri olmuşlardır.

*

İnsanlara kısa yoldan zengin olma yollarını açan, içlerinde taşıdıkları kazanma tutkusunu harekete geçiren, şans oyunlarından daha güçlü ve daha etkili bir uyarıcı yoktur. Las Vegas’ta kumarın ve eğlencenin binbir yolu bulunmuştur. Dünyanın eğlence şehirlerinde harcamaya, gösterişe, savurganlığa ve şans oyunlarına hiçbir sınır yoktur. Eğlence şehirlerinde ekonomik, siyasal ve kültürel hayat, günahın rengine boyanmıştır. İnsanlar kazanan tarafta olmak için, birbirleryle kıran kırana yarışırlar.

*

Dünyanın kumar ve eğlence şehirlerinde, geceler gündüzdür, gündüzler gecedir, insanlar gündüzleri uyurlar, geceleri eğlenirler. Kumar şehirlerinde hiçbir katma değer oluşturmadan, her gün bir kesim milyonlarca dolar kazanırken, bir kesim de milyonlarca dolar kaybeder. Kumar dünyasında kazananlar ve kaybedenler vardır. Şans oyunları toplamı sıfır olan oyunlardır. Kaybedenlerin kayıplarının toplamı, kazananların kazançlarının toplamına eşittir.

*

Dünyada Las Vegas eğlencenin, New York paranın merkezidir. Las Vegas eğlenceyi, New York ekonomiyi, bir kumara dönüştürmüştür. Onlar seküler ekonominin simgeleridir. Onların ekonomi dünyasında, kazançlar kendilerine kalırken, kayıplar topluma yüklenir. Onların sürekli geliştirdikleri, yeni kumar ve kazanç yöntemleriyle, kültüre ve ekonomiye, en büyük zararı verirler. Bu yüzden kutsal kültürde, lanetlenen şans oyunlarına, kesinlikle izin verilmez, her türüyle önlenmeye çalışılır.

*

Tarihin her döneminde, şans oyunları kolay yoldan para kazanmanın, bilinen en eski yolu olmuştur. Şans oyunlarının büyüleyemeyeceği insanların sayısı çok azdır. Kumarla para kazanma insanı körleştirir. Kolay kazancın sihirsel gücü ve herkesin kolay kolay anlayamadığı dili, bütün dünyada Las Vegas’lara, karşı konulamaz bir çekim gücü kazandırmıştır. Eğlence şehirlerinde kutsal değerler, tek tek ekonomik ve kültürel hayattan uzaklaştırılır.

*

Dünyanın her yerinde, zahmetsiz gelir peşinde koşmak, insanların kültürleriyle birlikte, ekonomilerini değersizleştirir. Çöküş dönemlerinin gösterişli yapılarla donatılan kumar ve eğlence şehirleri, her dönemde büyük toplumsal çözülmelere yol açmışlardır. Kumar şehirleri insanları kısa zamanda, hem zenginleştirir ve hem yoksullaştırır. Dünyanın her yerinde, toplumsal çürümenin önüne geçmek için, zahmetsiz kazanç yollarının, bir bir kapatılması büyük önem taşır.

*

Şans oyunları üretimin düşmanıdır, kumarın yaygınlaştığı toplumlarda insanlar yoksullaşır.

*

Ateş barut için nasıl bir işlev yüklenirse, kumar toplum için aynı işlevi yüklenir. - Haksız kazançlar yolsuzlukların babasıdır, zar atmak kötülüklerin anasıdır.

15 Haziran 2024, 00:52

Doç.Dr.Can Ceylan'la Erzurum Site'sinde SOSYAL MEDYA'nın

Doç.Dr.Can Ceylan'la Erzurum Site'sinde SOSYAL MEDYA'nın olumsuzlukarı yanında, sunduğu imkanları,açtığı kapıları tartıştık. Artık her genç insan bilgisayardan yararlanmasını bilirse,sayıları yıldan yıla artan güzel adamlardan biri olabilir.

15 Haziran 2024, 12:45

TÜKETİM KALIPLARINI DEĞİŞTİRMEYENLER ÜRETİM KALIPLARINI DEĞİŞTİREMEZLER

Dünyanın bütün ülkelerinde, tüketim kalıpları kadar, üretim kalıpları da günlük hayatın bir parçası haline gelmiştir. İster kamu, ister özel olsun, dünyadaki her kuruluş tüketim kalıplarının olumsuz etkilerini azaltmak için, üretim kalıplarını değiştirmek zorundadır. Ülkelerin üretimlerini büyütmeden, gelirlerini artırmanın ve işsizliği azaltmanın, gizli bir formülü yoktur. Üretimi artırmak için, tüketimi azaltmak gerekir.

*

Dünyanın yeni tüketim kalıplarını değil, dünyanın yeni üretim kalıplarını benimseyen ülkeler, dünya pazarlarında aranılan ürünler, istenen hizmetler ve yeni bilgiler üretirler. Bütün ülkelerde ekonomik ve kültürel sorunlar, zenginler gibi tüketen, ancak yoksullar gibi üreten devlet yönetimlerinden kaynaklanır. Yoksulluk ülke yönetimlerinin, yoksullar gibi üretmelerine rağmen, zenginler gibi tüketmelerinin, toplumlarına ödettikleri çok boyutlu büyük bedeldir.

*

Tüketim kalıpları bakımından dünyada, Ankara ile Paris ve Berlin ile Bakü arasında büyük farklar yoktur. Ancak üretim kalıpları açısından bakıldığında, Parisliler Ankaralılardan, Berlinliler Bakülülerden, daha çok üretim yapmaktadırlar. Türkiye’nin Türk ve İslam dünyasıyla birlikte, Batı dünyası içindeki yerini sağlamlaştırması için, tüketim kalıplarından önce, üretim kalıplarını geliştirmesi, hayati önem taşımaktadır. Hayatın hiçbir alanında, üretilmeden tüketilmez, verilmeden alınmaz.

*

Üretim düzeyleri yüksek ülkeler, şehirlerinin merkezlerine çokkatlı binalar yaparlar. Ancak üretim düzeyleri düşük ülkelerin, şehirlerini çokkatlı binalarla donatmaları, üretim düzeylerini yükseltmelerine yetmez. Ülkelerin üretim güçlerini büyütmenin yolu, çokkatlı binalarıyla Batı ülkelerine benzemekten değil, doğal kaynaklarına dayanarak, her alanda üretim güçlerini artırmaktan geçer. Ülkeler arasında üretimde yarışma, olmadan hiçbir alanda gelişme olmaz.

*

Dünya maliyetlerinde ve dünya kalitesinde üretim yapamayan ülkelerin, dünya pazarlarında kendilerine yer açmaları mümkün değildir. Bunun için ülkeler, kaynaklarını kazançları düşük ürünlerin üretiminden, kazançları yüksek ürünlerin üretimine kaydırmak zorundadırlar. Tarihin her döneminde, kaynaklarını katma değeri yüksek ürünlerde değerlendirenler, katma değeri düşük ürünlerde değerlendirenlerden, her zaman daha güçlü ve daha önde olmuşlardır.

*

Dünyayı tüketim kalıplarıyla izlenen ülkeler değil, üretim kalıplarıyla izlenen ülkeler dönüştürürler. Dünyanın geleceği, ekonomik, siyasal ve kültürel kuruluşlarıyla, izlenen olmayı bilen ülkelerin elindedir. İzlenen olmada, dönüştürücü yapım ve dönüştürücü yıkım aynı değere sahiptir. Yapan kuruluşlar iyilikleri özendirirlerken, yıkan kuruluşlar kötülükleri önlerler. Yapım ve yıkım sürecinde, bilgililik en büyük zenginlik, bilgisizlik en büyük yoksulluktur.

*

Hem kültürde, hem ekonomide insanlar, söylediklerini yapanları, yaptıklarını söyleyenleri izler.

*

Amaç olan kültür geçmişe,araç olan ekonomi geleceğe bakarak,yeni açılımlar kazanır.

*

Üretim ve tüketim sürecinde, yıkımlar yapımların,yapımlar yıkımların yolunu açar.

16 Haziran 2024, 12:21

DÜNYA ŞAVAŞLARDA GENÇLERİN DEĞİL MEYDANLARDA KOÇLARIN KURBAN EDİLDİĞİ BAYRAMLARI ÖZLÜYOR

Dünyada Yirmi birinci yüzyılın bir barış yüzyılı olması beklenirken, beklenilenin tersine, Yirminci yüzyıl gibi, bir savaş yüzyılı olmuştur. Küreselleşme yüzyılında, devletler arasındaki savaşlarla, ülkeler içindeki savaşlar birbirine karışmıştır. Irak'la, Afganistan'la, Suriye'yle, Yemen'le, Ukrayna'yla,Gazze'yle Yirmi birinci yüzyıl insanlık tarihinin gördüğü, en kanlı savaş yüzyılı olmuştur. Bilgi toplumlarının yeni silahlarıyla, savaşlarda askerlerden daha çok anneler, babalar ve çocuklar ölmüştür.

*

Barış dönemlerinde anneler ve babalar, çocuklarından önce, savaş dönemlerinde ise, çocuklarından sonra ölürler. Bu yüzden, dünyada barışın koruyucusu, askerler değil, annelerdir ve babalardır. İnsanlık tarihi içinde, bir insanın hayatı çok önemli bir yer tutmaz. Ancak dünyada hiçbir devletin gücü, savaşta ölen bir insanı, geri getirmeye yetmez. Bunun için, dünyanın neresinde olursa olsun, bir genci öldürenler, bütün anneleri, bütün babaları öldürürler.

*

İnsanları öldürmenin ideoloji olduğu, insanların hayatlarının önemsenmediği yeni yüzyılda, Müslümanların "Kurban Bayramı", bütün dünyada barış bayramı olarak kutlanılmalıdır. Batı ülkeleri Filistin'de, İsmail'leri öldürmede, birbirleriyle hem yüzen, hem uçan ordularıyla yarışıyorlar. Kutsal kültürden beslenen Türk ve İslam Dünyası da, İsmail'leri yaşatmada, koçları kurban ediyorlar. Koçları kurban etmesini bilmeyenler, çocukları, kadınları, yaşlıları kurban ediyorler. Son iki yüzyılda, savaşlarda kurban edilen insanlar, bayram kurbanlarından çok daha fazla olmuştur.

*

Küreselleşme yüzyılının, bilimsel ve teknolojik gelişmeleri, savaş yanlılarının eline nükleer silahları verirken, barış yanlılarına iletişim araçlarıyla, dünya ölçeğinde haberleşme yanında, bilgi, belge paylaşma gücü kazandırmıştır. Savaşı savunanların şehirleri yakıp yıkan "Toptan Savaş" stratejilerine karşı, barışı savunanların insanları koruyan "Toptan Barış" stratejileri geliştirmeleri, bütün dünya için hayati önem kazanmıştır. Gizliliğin olmadığı, uzaklık yakınlık farkının ortadan kalktığı dünyada, iyi savaş, kötü barış yoktur.

*

Hacer'ler seslerini duyurmak için yollara düşmezlerse, İbrahim'ler şehirlerin meydanlarını doldurmazlarsa, Kurban Bayramlarında koçlar değil, İsmail'ler kurban edilir. Bütün savaşlarda, savaşları başlatanlardan daha çok, savaşların kurbanlarının anneleri ve babaları ağlar. Bu yüzden, savaşları iktidarlarını sürdürmek isteyenler başlatırlar, çocuklarını yaşatmak isteyen anneler ve babalar durdururlar. Tarihin her döneminde, savaş dönemleri yıkıcı, barış dönemleri yapıcı olmuştur.

*

Her yüzyılda savaşlar, yağmur yüklü bulutlarla değil, hırs yüklü politikacılarla gelirler. Savaşlar yalnızca politikacılara bırakılamayacağı gibi, yalnızca askerlere de bırakılamaz. Savaşlardan ülkelerin bütün kesimleri etkilenir. Her savaşın hem yerel, hem küresel boyutları vardır. Siyasal sınırların önemini yitirdiği, bütün ülkelerin kapı bir komşu olduğu dünyada, her savaş bir dünya savaşıdır. Sınırların önemsizleştiği dünyada, hiçbir ülke savaşın dışında kalamaz.

*

Kurban Bayramı, hayat bayramıdır. Her kurbanla bir İsmail değil, binlerce İsmail hayat bulur. Bir koç kurban eden, bin İsmail"e can verir. Bir İsmail'i yaşatanlar, bütün İsmailleri yaşatırlar. Silahlı güçlerin yerine, silahsız güçlerin geçtiği, sınırsız dünyada, koçları kurban etmeyenler, koç gibi gençleri kurban ederler. Her kurban gökyüzünden barış yağdıran, merhamet yüklü bir buluttur. Kurbanları sevmeyenler, insanları sevmezler.

*

"Vahiy" Medeniyeti'nde, suçsuz bir insanı öldürenler, dünyadaki bütün insanları öldürürler.

*

Dünya barışının güvencesi, yaşayan medeniyetlerin özü, "İslam Medeniyeti"dir.

*

Ademoğullarının, anavatanı Mekke şehirlerin, Kur'an kitapların anasıdır. NOT: ==== DEĞERLİ DOSTLARIMIZIN KURBAN BAYRAMININ BARIŞ BAYRAMI OLMASI DİLEĞİYLE KUTLUYORUM,İKİ DÜNYADA KABUL GÖREN BEREKETLİ ÇALIŞMALAR DİLİYORUM.

17 Haziran 2024, 12:59

SÜREKLİ EĞİTİM ÜNİVERSİTENİN DIŞINA TAŞARAK BÜTÜN DÜNYAYI BÜYÜK BİR ÜNİVERSİTEYE DÖNÜŞTÜRMÜŞTÜR

Öğrenmesini öğrenmede üniversitenin sonu gelmiştir.Eğitim düzeyi ne olursa olsun, internet herkese sınırsız öğrenme kapıları açmıştır. Üniversite bilgi kazanma yeri olmaktan çıkmış,bilgilerin toplandığı, dağıtıldığı,değerlendirildiği yer olmuştur. Dünya büyük bir üniversiteye dönüşmüştür. İnternetle Tokyo'dan Los Angeles'e kadar bütün şehirleri eve taşınmıştır. Artık herkes bir sınıf haline gelmiş evde yaşıyor.

*

Hiç kimse bilgisini zenginleştirmek için, sınıflara kapanmak zorunda değildir. İnternette ulaşılamayacak bilgi ya da kişi yoktur. İnternetten bilgi almada, kimseye üniversiteye giriş sınavında aldığı puan sorulmuyor. İnternet dünyanın en demokratik eğitim kurumudur. Öğrenmek isteyen herkes, istediği zamanda, bulunduğu yerden, internete ulaşabilir. İnternet mekan, zaman bilgi farkını ortadan kaldırmıştır.

*

İnternetin dili büyük ölçüde İngilizce'dir. İnternetten yararlanabilmek için öncelikle İngilizce bilmek gerekir. Öğrenmenin kapılarını aralamada üniversite değil, İngilizce gereklidir. Kare düz dünyada, İngilizce bilmek, bir üniversite bitirmekten çok daha önemli hale gelmiştir.Herkes ana dilinin yanında, en azından bir iki dil bilmek zorundadır. Ana dilini iyi bilmeyenler ikinci dili öğrenmekte zorlanır.

*

Bütün kurumlar ve kuruluşlar, işe aldıkları gençlerin diplomalarından daha çok, bilgileriyle, birikimleriyle, becerileriyle birlikte, uyum ve düzen içinde çalışma yeteneklerine bakıyorlar. İngilizce üniversitede değil, konuşulan, değerlendirilen ve yararlanılan yerde öğrenilir. Konuşulmayan dil öğrenilmez. Bu bağlamda İngilizce İngilizlerin ve Amerikalıların değil, dünyanın, daha doğrusu yararlanmasını bilenlerin dilidir.

*

İngilizce internetin olduğu kadar, ticaretin de dilidir. İster Çin'den ithalat, ister Arjantin'e ihracat yapılsın, haberleşme dili İngilizce'dir. Ana dili yanında, ikinci dil olarak, İngilizce bilene, bütün ülkelerin kapısı sonuna kadar açılır. Silikon Vadisi'de, "Çok geç kaldınız. Kafanıza çok şey dolduruldu. Onlara bakıp herşeyi bildiğinizi sanıyorsunuz. Artık on dokuz yaşında değilsiniz" denilir. Bu yüzden üniversite yıllarının, iyi değerlendirilmesi büyük önem taşıyor.

*

Üniversiteyi yarıda bırakan Bill Gates, üretim gücünü büyütmede Abdurrahman bin Avf gibi, paradan para değil, bilgiden ve çarşıdan para kazananlardandır. Bilgi en büyük sermayedir. Bilgi kazanmak için,üniversitenin duvarlarının dışına çıkmak,çarşıların yolunu öğrenmek gerekir. Girişimciliğin üniversitesi yoktur. Dünyanın yeni fatihleri olan girişimcilerin üniversitesi, büyük bir çarşıya dönüşen kare dünyadır. Dünya gemi, eğitim pusuladır. Pusulasız gemi menziline ulaşamaz.

*

Girişimcilerin başarısının sırrı, insana hizmet etmenin verdiği coşkuda gizlidir. Üreten el olmanın çoskusunu duymayanlar, üretim gücün büyütemezler.Dünyanın her yerinde, gelen günü, geçen günden daha üretgen kılanlar, çevreleriyle birlikte, ülkelerini zenginleştirirler.Üniversite çarşıya taşındı. Çarşının yolunu bilmeyenler, üniversitenin yolunu da bulamazlar. Çarşı dünyanın en büyük "Açık Üniversitesi"dir.Çatısı altında öğretilmeyen konu yoktur. İnsanları başarıları değerlerinden kaynaklanır. Değerleri değersizlik olanların,eğitimde değerleri olmaz.

18 Haziran 2024, 12:53

ENFLASYON GELİRLERİ GİDERLERİNİ KARŞILAMAYAN SAVURGAN YÖNETİMLERE HERKESİN ÖDEDİĞİ VERGİDİR

Antropoloji'siyle, Sosyoloji'siyle, Hukuku'yla Ekonomi'siyle, Batı dünyası seküler değerlerini, bütün dünyaya ihraç ediyor. Doğu ülkeleri ekonomik gelişme adına, bütün kurumlarıyla, bütün kuruluşlarıyla, sekülerleşmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Sekülerleşmek isteyen ülkeler, üretimleri Batı ülkelerinin çok gerisinde olmasına rağmen, Batılılar gibi yaşamaya, büyük özen göstermektedirler.

*

Batılılar gibi yaşayanlar, Batılılar gibi üretmeden, Batılılar gibi tüketmeye başlamaktadırlar. Dünyada Batılılar gibi yaşamaya heveslenen ülkelerin, karşı karşıya oldukları sorunların başında, ikili üçlü rakamlara ulaşan enflasyon gelmektedir. Enflasyonla yönetilenler yönetenlere, adı konulmayan vergi öderler. Değişik oranlarda bütün ülkelerin, karşı karşıya olduğu enflasyon, üretmeden tüketmeye kalkışan yönetimlerin, toplumun bütün kesimlerine ödettikleri, çok boyutlu bir ekonomik bedeldir.

*

Enflasyon ürettiğinden daha fazlasını tüketen, gelirleri giderlerini karşılamayan yönetimlerin, insanların ceplerinden zorla aldığı gizli bir vergidir. Ekonomilerde hiç istenmeyen vergiler bile, enflasyondan daha sağlıklı kabul edilir. Enflasyon bütün toplumlarda, büyük sarsıntılara yol açan, mutlaka önlenmesi gereken, salgın bir hastalığa benzer. Köklü önlemler alınarak tedavi edilmezse, enflasyon ekonomik ve kültürel savruluşlara büyük hız kazandırır.

*

İnsanların ceplerindeki para, sürekli değer kaybettiği için, enflasyon toplumları tasarruf, yapmaktan daha çok, harcamaya savurganlığa sürükler. Bu yüzden Ernest Hemingway, “İyi yönetilmeyen ülkelerde, başvurulan ilk çare enflasyon, ikincisi de savaştır. İkisi de belli bir süre için refah sağlar, ikisi de kalıcı yıkımlara yol açar” demektedir. Her ülkede savaş gibi, enflasyon da hem ekonomik hem kültürel sorunları derinleştirir. İyi savaş olmadığı gibi, iyi enflasyon da olmaz.

*

Dünyada derin kültürel ve köklü ekonomik dönüşümlerin yolunu açmadan, faiz oranlarıyla birlikte, enflasyon oranlarını da sıfıra yaklaştırmak mümkün değildir. Enflasyon gibi, faiz de hem kültürel hem de ekonomik sorundur. Onları her ikisi de üretmeden tüketmekten, vermeden almaktan kaynaklanır. Bunun için Anadolu kültüründe, “Faizle borç almanın el açmaktan, faizle borç vermenin el koymaktan farkı yoktur” denilir. Ülkeler üretimlerini artırmadan, yükselen enflasyonu durduramazlar.

*

Dünyanın her yanında, gelirleri giderlerini karşılamayan yönetimler, bütçe açıklarını enflasyonla kapatırlar. Tutarlı kültür ve dengeli ekonomi yönetimi olmayan ülkelerde, enflasyon ileri boyutlara ulaşır. Enflasyon ekonomik ve kültürel yıkımları hızlandırır. Bütün ülkelerde enflasyon, ekonomik yapıya, kültürel dokuya, bir koyun sürüsüne saldıran kurtlar gibi, giderilmesi yıllar alan zararlar verir. Bu yüzden enflasyonu denetim altında tutmak, ekonomi yönetimlerinin en önemli görevidir.

*

Ekonomide dolaşan para, artan fiyatlara paralel olarak artırılırsa, enflasyon kronik hale gelir.

*

Enflasyonist ortamda tüketimin artması, devletin kısa vadeli borçlanmasını hızlandırır.

*

Üretimi artırmanın yolu, her alanda üretmeden tüketmeyi terk etmekten geçer.

19 Haziran 2024, 11:52

DÜNYADAKİ RANT EKONOMİSİNİ RIZK EKONOMİSİNE DÖNÜŞTÜRMEK

Bu yazı daha önce 23.08.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Türk ve İslam dünyasıyla birlikte bütün ülkeleri etkileyen rant kültürünü, risk kültürüne dönüştürmenin küresel öncüleri, Ahilik kültürüyle yoğurulmuş girişimciler olacaktır. Onlar kuruluşlarını sürekli yenileyerek, hayatın bütün alanlarında sürükleyici bir işlev yüklenirler. Kutsal kültürde risk almadan rızkın bulunmayacağı, risk ekonomisinin rızk ekonomisi olduğu bilinir. Ekonomi dünyasında Ahilik kurtla paylaşmak, çobanla ağlamak değildir.

*

Risk ekonomisini rızk ekonomisine dönüştüren, üretim ekonomisine yeni boyutlar kazandıran, girişimcilerin gücü, kendileri için istediklerini, bütün insanlar için istemelerinden kaynaklanır. Onlar kusursuz ürün ve eksiksiz hizmet üretmek için, gelen yıllarını geçen yıllarından daha üretken kılmasını, en büyük görev olarak bilirler. Anadolu’nın küresel girişimcileri, Çinlilerin maliyetleriyle, Almanların kalitesiyle ve Amerikalıların tasarımıyla, yarışmak için gece gündüz çalışmaktadırlar.

*

Anadolu’nun yüzyıllar içinde zenginleşen, değerlerini dünya pazarlarına, rant peşinde koşan kuruluşlardan daha çok, rızk peşinde koşan, risk almasını bilen kuruluşlar taşıyor. Onların üretim ve tüketim dünyası, tokgözlülerin dünyasıdır. Onlar gözlerinin nurunun, alınlarının terinin ve ellerinin emeğinin karşılığından fazlasını tüketmeyi özenmeden, hiç ölmeyecekmiş gibi üreten eller olmanın, en güzel örneklerini vererek, iç ve dış pazarlarda aranılan ürünler üretiyorlar. + Anadolu’nun üretim kültüründe, alın terleri ırmak, gönül terleri deniz olarak görülür.Bir alın terinin arkasında, bin gönül teri vardır. Erdem Bayazıt “Sürüp Gelen Çağlardan” şiirinde, rızk peşinde koşan, hem gönül hem alın teri dökmesini bilen, Anadolu insanının tokgözlü üretici yanını, “Yememiştir hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlısını” diyerek, “Şafak gibi alınlara terle yazılmış / Hakkın mutlak ölçüsünü / Elbet benim işçilerim çekecek / Emeğin kutsal direğine” dizeleriyle vurgular.

*

Risksiz kazanç peşinde, koşan kazançsız kalır.Türkler tarihleri boyunca, risk almadan rızk bulunmaz demesini bilmişlerdir. Onlar Anadolu’daki bin yıllık tarihlerinde, her zaman el açanlar değil, el açılanlar, alan eller değil, veren eller olmuşlar. Döktükleri gönül terlerini alın terlerine dönüştürerek, Doğu’dan Batı’ya arkalarında, çarşılar, camiler, çeşmeler, köprüler ve dergahlar bırakarak ilerlemişler. İnsanların gönüllerini kazanarak, alın terleriyle önlerine çıkan, engelleri bir bir aşmışlar.

*

Dünya pazarlarına açılmada, girişimcilerin güçleri, başarısızlıklarını kendilerinden, başarılarını müşterilerinden bilmelerinden kaynaklanır. Onlar bütün pazarlarda, müşterileri kazanmanın yolunun, tatlı dillerden ve güler yüzlerden geçtiğini öğrenmişlerdir. Kuruluşlara pazarların yolunu açan müşterileridir. Siyasal sınırların önemini yitirdiği dünyanın ahileri, gönül terleriyle yenilik, alın terleriyle üretim yapan, dış dünyalarından önce, iç dünyalarını zenginleştiren girişimciler olacaktır.

*

Rant kültürünün odak noktasında faiz, risk kültürünün merkezinde ticaret vardır.

*

Faiz riskten kaçanların, ticaret riskten kaçmayanların, kazanç kaynağıdır.

*

Yeni ahiler dünyada risk almadan, rızkın bulunmayacağını bilirler.

20 Haziran 2024, 11:39

SAHİLLERDE DİNLENME KİRLENMEYE DÖNÜŞÜYOR

Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin, hız ve yoğunluk kazanmasıyla, tüketim yarışı ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasına yerleşmiştir. Sanayi toplumlarında tüketimin yıldan yıla artırılması, insanların hayatında vazgeçilmez bir yer tutuyor. Hayatın yaşanılırlığı tüketim harcamalarıyla belirleniyor. Bunun için toplumun bütün kesimleri, tüketimi artırma yolunda, birbirleriyle kıran kırana yarışıyorlar.

*

Tüketim çılgınlığı bulaşıcı bir hastalık gibi, Amerika’dan bütün dünyaya yayılıyor. Teknik ve sosyal bilimlerdeki araştırmalarla, sürekli tüketimi özendirecek yöntemler geliştiriliyor. Mühendisler, İşletmeciler ve İktisatçılar, satışları artırmak için, gecelerini gündüzlerine katarak çalışıyorlar. Onlar için önemli olan, yaşanılan hayatın kalitesinin değil, tüketim hacminin artırılmasıdır. Eğitimi, yaşı ve işi ne olursa olsun, her gün daha fazla tüketme, herkesin değişmez amacı haline gelmiştir.

*

Sanayi toplumlarında harcama yarışının, ekonominin merkezine yerleştirilmesi, yeni bir tüketim alanının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bütün dünyada coşkuyla karşılanan yeni alan, düzenli olarak tatil yapmadır. Dünyanın her ülkesinde dinlenme denilince, herkesin aklına tatil köyleriyle, otelleriyle, sahilleriyle denizler geliyor. Dünyanın hangi sahil şehirine gidilirse gidilsin, tatil alanı açmak adına, kirletilmemiş bir deniz kıyısı bulmak mümkün değildir.

*

Dünyada bütün ülkelerin sahilleri, insan vücutlarının sergilendiği, gösteriş harcamalarının inanılmaz boyutlara ulaştığı, alışveriş merkezlerine dönüşmüştür. Büyük bir sahil şehirine benzeyen dünyada, herkes sahillere koşmak için yaz aylarını bekliyor. Kutsal kültürden beslenen toplumlarda, insanlar birbirleriyle gösteriş tüketiminde değil, üreten eller, veren eller olmada yarışırlar. Onlar tüketmenin her kişinin, üretmenin er kişinin işi olduğunu bilirler.

*

İnsanlar yeri ve zamanı gelince, farklı işler yaparak dinlenirler. İnsanlar nasıl su içmeden, yemek yemeden yaşayamazlarsa, çalışmadan, üretmeden yaşayamazlar. Toplumlarda hayat, bütün alanlarda üretici olmaya çalışarak, değer ve anlam kazanır. Tüketmenin yeri ve zamanı olmadığı gibi, üretmenin yeri ve zamanı yoktur. İnsanlar üretirken dinlenirler, dinlenirken üretirler. Çalışmaya değil, yapılan işe ara verilir. İnsanlar üretimin binbir renkli çiçeğinin, açtığı ortamlarda dinlenirler.

*

Yapılan işe ara vermenin, her zaman geçerli yolu, insanın hem iç hem de dış dünyasında, arama, bulma ve olma yolculuklarına çıkmasıdır.İki dünyaya yolculuk yapmasını bilenler, yaptıkları işlerden hiçbir zaman yorulmazlar. Yolculuk yaparak dinlenenler, dinlenmeyi kirlenmeye dönüştürmezler. Yolculuk yapmak azla yetinmeyenlerin, çokla doymayanların işi değildir.Yolculuk yapanlar akıllarıyla üretirler, gönülleriyle tüketirler. Yolculukta isteklere değil, ihtiyaçlara öncelik verilir.

*

Sevdiği işleri yapanlar, sürekli kendini yeniliyen, tükenmez bir güç kazanırlar.

*

Gereksiz tüketimin, gerekli üretimin bilincine, üretim sürecinde varılır.

*

Az tüketmesini başaramayanlar, çok üretmesini başaramazlar.

21 Haziran 2024, 11:52

FİZİK'TEKİ ETKİ TEPKİ YASASI'NIN GEÇERLİ OLDUĞU DOĞAL HAYATA SAVAŞ AÇANLAR BARIŞ YÜZÜ GÖRMEZLER

Dünyada yaşanan büyük bir depremler ve yol açtıkları deniz dalgaları, dünyanın her yanında, büyük kayıplara yol açmaktadır. Tabiatın dehşet veren öfkesiyle, sallanan yerleşim alanları, gemileri, uçakları, trenleri ve arabaları önüne alıp sürükleyen dalgalarla, sular altında kalırlar. Büyük kayıplarına yol açan dünya savaşlarının yerine, son yıllarda kasırgalar, seller ve depremler geçmiştir.

*

Sezai Karakoç depremde önden gidenler: “Durun. Birdenbire hiçliğe çarptık. Varlığı bulduk. Biz, dağılan kitabın uçuşan yapraklarıysak, siz de orada kalan yapraklarısınız. Yaprakların toplanıp kitabın yine kitap yapılacağı gün gelecektir. Hiçliği bilin, varlığı bilin ve öğretin. Siz bu dünyadan uzanmış, bir elin çevirdiği yapraklarsınız. Sizi okusunlar ve burayı bilmeye başlasınlar. Yapılarınızı sağlam ve elverişli yapın, ama sade ona güvenmeyin. O yapıdan size daha yakın olana güvenin”, diye seslenirler demektedir.

*

S.Hüseyin Nasr “İnsan ve Tabiat” kitabında, F.S. Northrop’un, “Dünya kaos değil, düzen ve kozmos içindedir, tıpkı bir organizma gibi canlıdır ve aynı zamanda bir yasaya bağlıdır.” yargısını aktararak, tabiatın yasalarıyla gerçeğin yasaları arasında uyumsuzluk ve çatışma olmadığını, önemle vurgular. Bütün dünya, depremlere karşı gerekli tedbirleri almalı ve her ülke de elinden geleni yapmalıdır. Ancak kimse gücün üzerinde, güç olduğunu unutmamalıdır.

*

Hiçbir güç tabiata düşman olamaz ve düşmanlık yapamaz. İnsanlığın bilimsel ve teknolojik birikiminden, son birkaç yüzyılda devşirilen seküler kültür, tabiatı metafizik değerlerden arındırarak, bütünüyle fizik değerlerle yorumlanması gerektiğini, bütün dünyaya kabul ettirmiştir. Seküler kültürle yoğrulan Yirmi birinci yüzyıl insanı için, tabiatın hiçbir kutsal yanı kalmamıştır. Seküler insan tabiata, uzlaşılması gereken bir dost değil, savaşılması gereken bir düşman gözüyle bakmaktadır.

*

Tabiatın sekülerleştirilmesi bir yandan çarpık kentleşmeye yol açarken, bir yandan da çevre kirlenmesine yeni boyutlar kazandırmaktadır. Artık insanlık yalnızca çevre sorunlarıyla değil, iklim değişikliklerinin yol açtığı, aşırı yağışlar ve su baskınlarıyla da uğraşmak zorundadır. İnsanla tabiat arasındaki savaş, nükleer enerji santrallerinden, atom bombası başlıklı füze taşıyan uçak gemilerine kadar, iki yanı keskin teknolojilerin, geliştirilmesinin ana kaynağı olmuştur.

*

Seküler insan bütün insanlığın, hayat kaynağı olan tabiata savaş açarak, emanete ihanet etmiştir. Onun ihanetinin bedelini bütün ülkeler ödemektedir. Tabiatla savaşan seküler insanın, insanlarla, hayvanlarla, ağaçlarla, dağlarla, göllerle ve denizlerle barış içinde olması mümkün değildir. Bütün zenginlikleriyle görünen fizik dünyanın, yaşanır kılınabilmesi için, ulaşılmaz derinlikleriyle görünmeyen metafizik dünyanın bilinmesi gerekir. Tabiat bütün ülkelerin ortak hazinesidir.

*

Metafizik fizik dışı değil, fizik üstüdür. Metafiziğe dost olanlar, fiziğe düşman olmazlar.

*

Fizik bilginin kaynağı metafizik bilgeliktir. Dünyada bilgi bilgelikle yararlı kılınır.

*

Metafiziksiz fizik, fiziksiz metafizik olmaz, belirleyici olan metafiziktir.

22 Haziran 2024, 12:49

FİNANSAL KRİZLER BULAŞICI HASTALIK GİBİ HIZLA YAYILIRLAR

Yüksek getirili ve fazla riskli alanlara yönelen yatırım bankaları, seküler dünyanın finansal yapısında büyük yıkımlara yol açmaktadırlar. Onlar özvarlıklarının on katı, yirmi katı borçlanarak, yaptıkları karşılıksız yatırımlarla, yalnızca Batı dünyasını değil, bir uçtan bir uca, dünyayı uçuruma sürüklemektedirler. Ekonomik, siyasal ve kültürel alanlara yansıyan finansal krizler, dalga dalga genişleyerek, bütün ülkelerde etkilerini gösteriyorlar.

*

Sınır tanımayan sanal kazanç peşinde koşanların, yol açtığı finansal yıkımlar, dünya ekonomisinin temellerini sarsmaktadır. Bu yüzden bütün ülkelerde seküler dünyanın, ekonomik ve kültürel değerlerini sorgulanmaktadır. Seküler dünyanın finansal kuruluşları, ülkeler arasındaki gelir dengesizliklerini büyüterek, ülkelerin parasal değerlerinde, yıkıcı dalgalanmalara yol açıyorlar. Pek çok ülkede finansal bunalımları, siyasal bunalımlar izliyor, ekonomik dengeler altüst oluyor.

*

İnsanların sınırlı ihtiyaçlarından önce, sınırsız isteklerini karşılamaya odaklanan, ekonomik ve kültürel değerleri bütünüyle değiştirmeden, dünyadaki gelir dengesizliklerini gidermek mümkün değildir. Büyük riskli yatırım fonlarıyla, değerli kağıtları, bir fondan başka bir fona aktararak, kazançlarını katlayanlar, üretmeden tüketmenin şah örneklerini vermektedirler. Ekonomik ve siyasal krizleri tetikleyenlerin başında, risk alan ve risk satan finansal kuruluşlar yer alıyor.

*

Finansal ekonominin gölge dünyasında, vermeden alanların, kazandırmadan kazananların başını, risk ticaretiyle gerçek karşılığı olmayan, kazançlar peşinde koşan kuruluşlar çekiyor. Onlar bütün dünyada, ürün ve hizmet üreten gerçek ekonominin değil, sanal kazanç üreten gölge ekonominin araçlarıyla ve yöntemleriyle, gelir sağlamanın öncülüğünü yapıyorlar. Onların gölge dünyasında, fiziksel değerler değil, sanal değerler alınıyor ve satılıyor.Onlar sanal kaynaklarla büyük sanal kazançlar elde ediyor.

*

Fiziksel ekonomide kazanç sağlamanın, doğal sınırları vardır. Gölge ekonomide ise, sanal kazancın hiçbir sınırı yoktur. Fiziksel ekonomi belirli doğal, gölge ekonominin belirsiz sanal sınırlara dayanır. Seküler dünyada olduğu gibi, fiziksel ekonomiyi bırakıp, gölge ekonominin sanal kazançlarına ağırlık verenler, farkında olmadan büyük yıkımların hazırlayıcıları olurlar. Hiçbir ülkenin görülmeyen paralarla, görülmeyen ürünler alıp satarak, kalıcı ekonomik atılımlar yapması mümkün değildir.

*

Sanal kazançların peşinde koşanlar, gerçek kazançlara büyük zarar vererek, kaynakların fiziksel ekonomilerden, gölge ekonomilere kaymasını hızlandırırlar. Gölge ekonomileri büyütenler, fiziksel ekonominin hayat kaynaklarını bir bir kuruturlar. Gölge ekonomilerdeki kazançlar ne kadar artarsa, gerçek ekonomilerde gelişme o kadar azalır. Bunun için zorunlu ihtiyaçlarının karşılanmasında, üretimin zenginleşmesi, sanal kazançların önlenmesi, bütün ülkeler için hayati önem taşır.

*

Fiziksel üretime katkıda bulunmayan kuruluşlar, sanal kazançların değirmenine su taşırlar.

*

Dünyada ekonomik hayat yarıştır, yarışı çok kazananlar değil, çok üretenler kazanır.

*

Kaybedecek fiziksel kaynakları olanlar, sanal alanlara yatırım yapmazlar.

23 Haziran 2024, 12:36

SAĞLAM EKONOMİLERİN SAĞLAM PARALARI OLUR

Bu yazı daha önce 26.08.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Seküler Batı dünyasının, paradan para kazanma yöntemleriyle, ulaştığı finansal zenginliğin, kaynakları bir bir dinamitlenmektedir. Bütün ülkelerde bankalar, sigorta şirketleri ve yatırım fonları, öz sermayelerini kat kat aşan borçlarının altında ezilmektedirler. Çokkatlı büyük binalar, alışveriş merkezleri ve geniş fabrika binaları, tek tek boşalmaktadır. Faizin yol açtığı finansal yıkılışların etkileri, her alanda görülmektedir.

*

Wall Street’in yüksek riskli yatırım fonlarıyla, bütün dünyadan topladığı kaynaklar, ekonomisi hızla büyüyen ülkelerin sürüklendiği finansal yıkılışlarla, değerlerini bütünüyle yitirmişlerdir. Türev finansal ürün pazarlarında, zincirleme birbirini büyüterek, bir gökdelen gibi göklere isyan edercesine yükselen finansal işlemler durmuştur. Emme ve basma pompa gibi çalışan, New York’un para makinası yakıtsız kalmış, zaten çok kırılgan olan yapı çökmüştür.

*

Ürün ticaretinden daha çok, para ticaretine odaklanan seküler Batı ekonomisi, kutsal kültürün ekonomiye getirdiği ilkelerle denetilmezse, dünyada ekonomik ve kültürel çöküşlerin sonu, hiçbir zaman gelmeyecektir. Kutsal kültüre bütünüyle kapalı seküler kültür, dünyadaki ekonomik dengesizlikleri giderme, silahlanma yarışını önleme ve uluslararası barışı sağlama, gücüne sahip değildir. Bütün savaşların kaynağında, açgözlülüğe yeni boyutlar kazandıran para ticareti vardır.

*

Sınırların büyük bir geçirgenlik kazandığı dünyada, ürün, sermaye ve bilgi dolaşımının, kutsal kültürden kaynaklanan küresel değerlerle denetilmesi büyük önem kazanmıştır. Bu değerlerin başında, paradan para kazanmaya giden, bütün yolları kapatan faiz yasağı gelmektedir. Faiz tarih boyunca, ekonominin temeline konulan, bir dinamit olarak görülmüştür. Bu yüzden bütün kitaplı dinlerde, para ticaretine karşı çıkılmıştır, para ticareti yasaklanmıştır.

*

Kutsal kültürün Fiziği, Kimyası, Matematiği yoktur. Ancak kutsal kültürle yoğurulan Ekonomi, Sosyoloji ve Tarih vardır. Kutsal kültürde ekonomik ve kültürel hayata, canlılık kazandıran ve alışverişi kolaylaştıran paraya değil, paranın ticaretine karşı çıkılır. Zaman içinde paranın değerinin korunması, ekonomik hayatın olduğu kadar, kültürel hayatın da en büyük canlılık kaynağıdır. Sağlam paraları olmayan toplumların, sağlam ekonomileri olmaz.

*

Toplumla ve insanlarla ilgili bütün bilimler gibi, Ekonomi biliminin de kültürel ve doğal alanları vardır. Ekonomik ve kültürel hayatın yaşanır kılınmasında, doğal alanlarla birlikte, kültürel alanlar da belirleyicidir. Seküler dünya ekonominin kültürel alanlarını yok sayarak, paradan para kazanmanın yollarını sonuna kadar genişletirse, dünyadaki finansal patlamaların üstesinden, hiçbir ülke, hiçbir uluslararası kuruluş gelemez.Her dönemde faizin etkileri yıkıcı olmuştur.

*

Çarşılarda para alınmaz para satılmaz, giyecek alınır giyecek satılır, yiyecek alınır yiyecek satılır.

*

Paraya altın yumurtlayan tavuk gözüyle bakanlar, zamanla yenecek yumurta bulamazlar.

*

Çarşılarında dükkanları olmayan toplumların, caddelerinde çok sayıda bankaları olur.

24 Haziran 2024, 11:59

TİCARET TOPLAMI POZİTİF OLAN OYUNA BENZER KAZANDIRANLAR KAZANIRLAR

Bu yazı daha önce 27.08.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Yunan düşüncesi ve Hristiyanlığın etkisiyle, uzun yıllar Batı dünyasında ticarete sıcak bakılmamıştır. On üçüncü yüzyılda yaşayan Aziz Thomas, tüccarları köle, köleleri de yöneticilerin denetiminde, canlı makina olarak gören Aristo’yu izleyerek, toplum hayatında ticareti, doğal bir eylem gözüyle bakmaz. Aydınlanma öncesi Avrupa’da ticaret, katlanılması gereken bir toplumsal kötülük olarak görülmüştür.

*

Aydınlanma dönemiyle büyük bir hız kazanan, pozitivist ve seküler akım içinde bilimlerden, kutsal kitapların izleri bütünüyle silinmiştir. Son iki yüzyılda Fizik ve Kimya gibi, başta Ekonomi olmak üzere, sosyal bilimlerin de kutsal kitaplardan bağımsız olduğu ileri sürülmüştür. Ekonomi Yirminci yüzyılda, Hristiyanlığa tepki olarak, kutsal kültüre dayanmayan, seküler bir bilim olarak ele alınmıştır ve merkezine ekonomik insan yerleştirilmiştir.

*

Dünyada bütün boyutlarıyla, hayatı kavramadan ticaretin işlevlerini kavramak mümkün değildir. Ticaret kültürün ve ekonominin merkezinde yer alır. Pazarlarda alınıp satılan ürünlerin bolluğu, ekonomik ve kültürel hayatın canlılığının en önemli göstergesidir. Bu yüzden Alfred Marshall ekonomiyi, “İnsanların günlük hayatlarında sergiledikleri davranışların incelenmesi” olarak tanımlamaktadır. Fizik ve metafizik boyutlarıyla, hayatı bilenler ekonomiyi bilirler.

*

Ekonomi insanların ne tükettikleriyle, ne ürettikleriyle, nasıl tükettikleriyle, nerede ürettikleriyle ilgilendiği için, toplumun merkezinde yer alır. Müslümanların şehirlerinin merkezlerinde, çarşılar, camiler ve okullar vardır. Müslümanlarda ekonominin temel ilkesi: “Ticaret yararlıdır, faiz zararlıdır.” Ekonominin sorunları ve çözümleri değişir, ancak dayandığı ilkeleri değişmez. Tarım, sanayi ve bilgi toplumlarında, aynı ana ilkeler geçerlidir.

*

Toplumlarda üreticilerin ve tüketicilerin davranışlarını etkileyen, bütün unsurlar ekonominin araştırma alanında vazgeçilmez yer tutarlar. Toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarında, hem üreticiler hem tüketiciler, büyük bir işlev yüklenirler. Toplumların canlılıkları, üreticilerle tüketiciler arasındaki gelirlerin ve giderlerin akışını sağlayan pazarlardan kaynaklanır. Pazarlarda yardımlaşma, dayanışma ve paylaşma doruk noktasına ulaşır.

*

Yirminci yüzyılda ortaklık kültürüyle birlikte, ekonomik gelişmenin sürükleyici gücü olan ticareti küçümseyen toplumlar, hayatın bütün boyutlarında büyük bir başarısızlığa uğramışlardır. Bütün ülkelerde ilkesiz ortaklık, etiksiz ticaret, ticaretsiz de ekonomi olmayacağı ortaya çıkmıştır. Ticaret etikle, ekonomi de “Çok pişsin, herkese düşsün” diyen, ortakların oluşturduğu kuruluşlarla ayakta kalır.

*

Ortak akıla, ortak sermayeye, ortak kaynaklara dayananlar, her zaman güçlü olmuşlardır. Ülkeler arasında ekonomik ilişkilerin, büyük önem kazandığı Yirmi birinci yüzyılda, bir ülke ticareti katlanılması gereken bir kötülük olarak görürse, hiçbir alanda büyük atılım yapamaz. Ekonomik hayatın canlılığı para ticaretinden değil, ürün ticaretinden kaynaklanır.

*

Tarihin her döneminde, tarafların birlikte kazandıkları ticaret, toplumların güç kaynağı olmuştur.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, birlikte kazanmasını bilenler, ticarete yeni açılımlar kazandırırlar.

*

Zarar etmeyi göze alanlar, kar etmeyi başarırlar,üretimde yenilik yaparlar.

25 Haziran 2024, 11:58

Yakında Türkiye'ye gelen, OSTİM T.Ü

Yakında Türkiye'ye gelen, OSTİM T.Ü. tarafından Bilim Ödül'ü verilen S.Hüseyin NASR, dünyanın yaşayan on filozofundan biri kabul ediliyor. İlk kitabı ''İNSAN ve TABİAT'' Nabi Avcı tarafından Türkçe'ye kazandırıldı.

25 Haziran 2024, 12:11

DEMOKRASİLERDE HALK HAKKIN SESİDİR DEVLET HALKIN

Demokrasi daha çok demokrasiyle işlerlik kazanır: İlke tanıyanlarla, ilke tanımayanlar arasında çatışma,insanlığın ilk yıllarından bugüne, kesintisiz devam etmektedir. Aslında bu çatışma, doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin, iyi ile kötünün, zaman zaman ateşli, zaman zaman da ateşsiz silahlarla, dünya ölçeğinde sürdürdükleri bir savaştır. Ademoğulları arasındaki savaş, değişik silahlarla Kıyamet'e kadar devam edecektir. Dünyada hiçbir toplumun, bu savaştan kaçması mümkün değildir. Herkes gücü ölçüsünde, bu savaşa katılmak zorundadır

*

Habil ile Kabil Ademoğulları arasındaki savaşın, küresel simgeleridir. Habil doğruluğu, güzelliği, iyiliği simgelerken, Kabil yanlışlığı, çirkinliği, kötülüğü simgeler. İnsanlığın evrensel çatışmasında, haksızlık peşinde koşanlar kötülükleri, herkesin hakkına saygı gösterenler, iyilikleri büyütürler. Sağlıklı bir toplum inşa etmek için, iyilik peşinde koşanlar, kötülük peşinde koşanlardan daha çok olmalıdır. Toplumların canlılığı, iki kesim arasındaki çatışma ve yarışmadan kaynaklanır.

*

Demokratik yönetimler, insanlık tarihi boyunca devam eden, iyiliğin güçleriyle kötülüğün güçleri arasındaki çatışmaya ve yarışmaya, yeni boyutlar kazandırmışlardır. Demokrasi deyince, herkesin aklına Atina gelir. Ancak Atina'da yalnızca özgür azınlığın seçme ve seçilme hakkı vardır. Toplumun büyük bir çoğunluğu, seçme ve seçilme hakkından yoksundur. Bugünkü anlamda, herkesin seçme ve seçilme hakkına sahip olduğu, demokratik yönetimlerin tarihi,çok yenidir, çok kısadır.

*

Yönetimin tarihi, insanlığın ilk yıllarına kadar uzanırken, bugünkü anlamda demokrasinin tarihi yenidir. Geniş açıdan bakıldığında, yönetim sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisidir. Dayatmacı yönetimlere karşı, demokratik yönetimlerin geliştirilmesi, iyilik peşinde koşanların eline çok güçlü, çok etkili olan oy silahını vermiştir. “Çoğunluk, kötülükte birleşmez” diyenler, demokratik yapı içinde, oylarıyla yönetimleri, zora başvurmadan değiştirebilirler.

*

Dayatmacı yönetimler asla uzun ömürlü olmazlar. Silahla iktidara gelen yönetimler, silahla iktidardan uzaklaştırırlar. Demokrasi kültürünün zenginleştirilmesi,dünyadaki bütün ülkelerin ortak sorunudur. Bilinen yönetim teknikleri arasında demokrasi, kusurları en az olan yönetim yöntemidir. Habil'in yolundan gidenlerin sayısı arttıkça, demokrasinin kusurları azalır. Demokrasiler azınlığın ihtiyaçlarından önce, çoğunluğun ihtiyaçlarını karşılamaya öncelik verirler.

*

İslam dünyasının sorunları, demokrasinin alanını daraltarak değil, genişletilerek çözülür. Demokrasilerde tehlikeli olan, sınırsız demokrasiden daha çok sınırsız devlettir. Çünkü, devletin gücünü sınırlamak, milletin gücünü sınırlamaktan çok daha zordur. Toplumlara en büyük zararı, ayrıcalıklı, dokunulmazlık kazanan kamu kesimleri verir. Dünyanın her yerinde yönetim sorunları, dayatmayla değil, demokrasiyle çözülür. Hastalanan bütün demokrasilerin tedavisi, her zaman daha çok, demokrasiyle yapılmıştır.

*

Cumhuriyet dönemini eleştirel gözle bakan, Necip Fazıl'ın dizeleriyle söylenirse: "Gerçek demokrasinin şöyledir tefsiri / Halk hakkın esiridir,devlet halkın esiri"dir. Demokrasilerde sesiz insanların sesini,devletin ve milletin, bütün kurumları,bütün kuruluşları duyar. Daha çok demokrasi, daha az demokrasiden çok daha iyidir. Ayrıcalıklı kesimlerin gücü, demokrasiyle sınırlandırılır. Demokrasinin ilacı her yerde daha çok demokrasidir. "Çoğunluk yanlışta birleşmez" diyen demokrasi, farklı kesimleri ortak paydada birleştirir.

26 Haziran 2024, 11:58

PARANIN BURNUNA HALKA TAKMAYANLAR KRİZLERİN ÜSTESİNDEN GELEMEZLER

Bu yazı daha önce 28.08.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

İnsanlık tarihi boyunca, para ticareti ürün ticaretini izlemiştir. Kolay kazanç arayan insanlara para ticareti, ürün ticaretinden daha çekici gelmiştir. Tarihin her döneminde, ülkelerde borç alanlar, borç verenlerden daha fazla olmuştur. Para ticareti yapanlar ürün ticareti yapanlardan, daha çok kazanmışlar ve daha güçlü olmuşlardır. Bu yüzden kutsal kültürde para ticareti, bütün kötülüklerin anası olarak görülerek yasaklanır.

*

Paranın yönetimi ve borçlanma bütün toplumlarda ekonomik sorunların başında gelir. Bunun için borç alma ve borç verme yöntemleri, yüzyıllar içinde gelişerek, karmaşık bir yapı kazanmıştır. Para ticaretinin yıllar içinde yükselişi, azınlığın zenginliğini büyütürken, çoğunluğun borç altında ezilmesine yol açmıştır. Paradan para kazanmada, hiçbir sınır tanımayan açgözlü bankalar, ülkelere büyük bedeller ödeten, büyük ekonomik çöküntülerin tetikleyicileri olmuşlardır.

*

Ekonomi tarihçilerinden Niall Ferguson’un, dünyanın finansal tarihini anlatan, “Paranın Yükselişi” kitabında, ayrıntılı olarak ele aldığı gibi, Komünistler ve Anarşistler, paranın olmadığı bir dünyanın rüyasını görmüşlerdir. Ancak dünya tarihinde hiçbir ülke, alışverişi kolaylaştıran parayı, ortadan kaldırmada başarılı olamamıştır. Ekonomik hayat için canalıcı olan, paranın yok edilmesi değil, bir ticari ürün gibi alınıp satılmasının önlenmesidir.

*

Parayı bir ticari ürün gibi alan ve satan bankalar, seküler dünyada dokunulmazlık kazanmışlardır. Dünyanın hiçbir ülkesinde bankalara, “Krizler paradan para kazanmadan kaynaklanıyor” demek mümkün değildir. Onlar dünyanın her yerinde, en eğitimli insanları çevrelerinde toplayan, güçlü bir çekim alanı oluştururlar. Para ticaretinden para kazananların gelir düzeyine, hiçbir kesimin çalışanları ulaşamamıştır. Ancak başkalarının paralaryla para kazananların, çok geçmeden parasız kaldıkları çok görülmüştür.

*

Bankalar düşük faizle borç aldıkları paraları, yüksek faizle borç vererek oluşturdukları, banka parasının havuzundan para kazanırlar. Bütün boyutlarıyla paranın yıkıcılığı, alınıp satıldığında ortaya çıkar.Başkalarının parasından para kazanan bankalar, öz kaynaklarından kat kat fazla kaynakları, borç vererek çok büyük riske girerler. Dünyadaki banka çöküşlerinde görüldüğü gibi, bir güvensizlik ortamında, herkes parasını almak isterse, krizleri hiçbir güç durduramaz.

*

Dünyada nasıl havada kalan uçak yoksa, patlamayacak aşırı finansal kazanç da yoktur. Finansal pazarlarda kazanma ümitleri, kolaylıkla kaybetme korkularına dönüşür. Milyonlarla para kazananlar, milyarlarla para kaybederler. Krizler hangi ülkede ortaya çıkarlarsa çıksınlar, paranın burnuna halka takmak, her zaman önemli olmuştır. Paranın denetimden çıkması, tarihin her döneminde yıkılışlara yol açmıştır. Paralarının değerini koruyamayan yönetimler, ekonomik krizleri önleyemezler.

*

Paranın doğal olamayan, yükselişinin ardından, doğal olan çöküşü gelir.

*

Paradan para kazanma, toplumları zenginleştirerek yoksullaştırır.

*

Para değeri korunamazsa, herkesi yakan ateşten gömlek olur.

27 Haziran 2024, 12:37

GÜL YETİŞTİREN ADAMLAR HAYATIN HER ALANINDA GÜLDEN TERAZİ TUTARLAR GÜLÜ GÜLLE TARTARLAR

Dünyanın her ülkesinde, edebiyat dünyasının zirveleri, gül yetiştiren bahçıvanlardır. Onlar Anadolu bilgelerinin dediği gibi: 'Ademoğulları duyun, görün ve izleyin bizi, bahçe biziz, gül bizdedir' derler. Edebiyatçılığı bahçıvanlıktan, bahçıvanlığı edebiyatçılıktan ayırmayanların, düşünce ve eylem dünyalarında, gül sevgidir, sevgi güldür. Sevgi de gül gibi özenle büyütülür.

*

Gül dostlarının elinde dünya, bir barış alanına dönüşürken, gül düşmanlarının elinde bir savaş alanına dönüşür. Hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar, gül yetiştiren bahçıvanlar, barış dünyasının en önemli ve en etkili güvenceleridir. Binbir renkli çiçeğin açtığı gül bahçesinin bahçıvanları, insanlığa ' güneş biziz, ışık bizdedir' diye seslenirler. Onların ışığı hiçbir zaman sönmez.

*

'Gül Yetiştiren Adam' denilince, akla hayatını gül yetiştirmeye adamış Rasim Özdenören gelir. Özdenören, adıyla bütünleşen romanı gibi, öykü ve denemeleriyle de Anadolu insanının edebiyatında kendisine geniş bir yer açmıştır. O 'Ruhun Malzemeleri' ile gül yetiştirecek bahçıvanlara, bir 'Roman Okuma Kılavuzu' yazmış, hayatı romanın, romanı hayatın içine çekmiştir.

*

Özdenören'in öykü ve denemelerini okuyanlar, görünen ve görünmeyen dünyanın derinliklerinde, uzun yolculuklara çıkarlar. O her insanın acılarını, sevinçlerini, açmazlarını kaygılarını ve özlemlerini , varoluşun bahçesinde yetişen, her biri kendine özgü, eşsiz bir gül olarak yansıtır. Özdenören için, edebiyatın amacı edebiyat değil, insanlığın bahçesinde, gül yetiştirmek, insanda büyük resmi görmektir.

*

Türkiye'de olduğu kadar, bütün dünyada, gül yetiştirme zamanıdır. Sezai Karakoç'un Gül Muştusu şiirinde vurguladığı gibi: 'Bahar gelmiş gülü zorlamada / Bulutların içinde gülün özü döğülmede / Sonra bir yağmurla/ Ufak bir esintiyle/ Dökülecek bahçelerin üstüne.' Yalnızca bahçelerin üstüne değil, ülkelerin ve şehirlerin üstüne gül yetiştiren adamların, insanları dönüştüren gülleri dökülecek.

*

İstanbul'da, Berlin'de, Londra'da 'da New York 'ta gül yetiştiren adamlar yeni bir gül zamanının geldiğini haber veriyorlar. Dünyanın her yerinde, insanlar gül fidanından bahçeler, gül yaprağından evler, gül kokan şehirler ve gül yetiştiren kurumlar, kuruluşlar istiyorlar. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, kavgalara yer olmaz. Onlar kavga için değil, sevgi için var olduklarını bilirler.

*

Bilgisayar ekranına sığan kare dünyada, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın bütün kademelerinde, gül yetiştiren adamlar yönetici, yöneticiler gül yetiştiren adamlar olmalıdır. Gülleri sevmeyenler dikenlerine katlanamazlar. Gül yetiştiren adamlar, insanların rüyalarının sınırlarına ulaşmalarını kolaylaştırırlar. İnsanlar hayatlarının rüyalarını güllerle yakalarlar.Anadolu'da görülen rüya gerçekleşir.

*

Dünya rüyalarla güzelleşir.

28 Haziran 2024, 11:48

KASIRGALARIN HABERCİLERİNE ÖNEM VERMEYENLER KRİZLERİN ALTINDA EZİLMEKTEN KURTULAMAZLAR

Bu yazı daha önce 04.11.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Ekonominin üretim boyutundan daha çok, finans boyutuna ağırlık verenler, bütün ülkelerin ekonomilerinde depreme benzer sarsıntılara yol açarlar. Çalışma alanı dışı, faiz gelirlerini amaç, ürün, hizmet ve bilgi üretiminden gelir sağlamayı araç gören, bütün kuruluşlarda tehlike çanları sürekli çalar. Dünyadaki finansal bunalımlar, değişik alanda üretim yapan kuruluşları, şimdiye kadar bildikleri doğruları unutmaya zorlamaktadır.

*

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’yı ekonomik bunalımdan kurtaran, iktisatçı diye bilinen Keynes, “Faiz öyle bir araçtır ki, bir noktaya kadar ekonomideki özel parayı yatırımlara yönlendirir. Bir noktadan sonra da yatırımcıyı atıl hale getirir” demektedir. Keynes'’in sözünü ettiği kritik nokta, bütün ülkelerde çoktan aşılmıştır. Bu yüzden dünya toplam üretimin on kat fazlası kaynak, üretim alanından, finans alanına kaydırılarak, dünya ekonomisi kırılganlaştırılmıştır.

*

Dünyadaki yatırımların ürün ve hizmet üretiminden daha çok, para ve risk alım satımına kayması, bütün yatırımcıların üretim güçlerini dinamitlemiştir. Üretim alanında her talebin, kendi arzını oluşturduğu gibi, finans alanında her yatırım fırsatı, kendi bunalım riskini oluşturur. Finans alanındaki kuruluşlar, taşıdıkları risklerin, büyük bunalımlara gebe olduklarını görmezler. Kuruluşlarda hiç eksik olmayan bunalımların, yönetim kitaplarında vurgulandığı gibi, çoğu zaman yedi önemli habercisi vardır:

*

1. Kuruluşların gelecekte ne yapacaklarıyla değil, geçmişte ne yaptıklarıyla öğünmeye başlamaları.

*

2. Geçmişte kendilerini başarılı kılan çözümlerin, gelecekte çözmek zorunda kalacakları sorunlar olacaklarını unutmaları.

*

3. Ölü yatırımlar yaparak kuruluşların işletmelerini, büyük şehirlerdeki plazalarından, göstermelik yönetim kurullarıyla yönetmeleri.

*

4. Kuruluşların kaynaklarını çalışma alanlarındaki, ürün ve hizmet üretiminden, alan dışındaki paradan para kazanma araçlarına yönlendirmeleri.

*

5. Para başkalarının parasıyla kazanılır diyerek, kuruluşların özvarlıklarını çok aşan miktarlarda borçlanmak için, onlarca bankanın peşinde koşmaları.

*

6. Dünyadaki gelişmelere ayak uydurmak bahanesiyle, yöneticilerin kuruluşlardaki karar ve uygulama yetkilerini, tek elde toplamaya çalışmaları.

*

7. Kuruluşların denetimlerindeki her işletmeyi, kurucuların heykelleri ve sık sık değiştirdikleri bayraklarıyla donatmaları.

*

Kuruluşlarda darboğazlar borçlardan kaynaklanır. Kolay kazanç peşinde koşan, amacı paradan para kazanma olan kuruluşların, başlarını bunalımlardan kurtarmaları mümkün değildir. Bunalımlar tehlike işaretlerini, başarının doruk noktasında vermeye başlar. Yukarıda sıralanan yedi bunalım işareti, kuruluşlar için olduğu kadar, ülkeler için de geçerlidir. Kolay kazanç arayanlar, kolay bunalıma düşerler. Her yerde bunalım çanları çalar ancak duymazlar, duyduklarında kritik nokta çoktan aşılmış olur.

*

Paylaşımcı üretimden, katılımcı yönetimden hoşlanmayanlar, krizlere karşı duyarlıklarını yitirirler.

*

Habercilerin uyarılarına önem vermeyen kuruluşlar, krizleri sarsıntısız atlatmayı başaramazlar.

*

Borçlanmada sınırları aşanlar, finansal dalgalanmalarda hayat kaynaklarını kuruturlar.

29 Haziran 2024, 12:09

TASARRUFLARI DEĞERLENDİRMESİNİ BİLMEYENLER ÜRETİM GÜÇLERİNİ BÜYÜTEMESİNİ BAŞARAMAZLAR

Bu yazı daha önce 05.09.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dış ticaret ve bütçe açıklarını, iç ve dış borçlanmanın sınırlarını aşmadan kapatmak, yönetimlerin her zaman, karşı karşıya olduğu, büyük sorunlardan biridir. Gelirleri giderlerini karşılamayan yönetimlerin, açıklarını borçlanmaktan daha çok, tasarruflarla kapatmaları, yöneticilerin başta gelen görevleridir. Yönetimler uygulamalarıyla, insanların tasarruf yapmalarını özendirerek, üretimlerini büyütmek, tüketimlerini küçültmek zorundadırlar.

*

Borsalardaki inişler ve çıkışlar, para değerlerindeki değişmeler, hem kamu hem de özel kuruluşlarda, borç yönetimindeki başarının en önemli göstergeleridir. Kuruluşların üretme ve borçlanma güçleri, toplumların tasarruf güçlerinden kaynaklanır. Tasarruf güçlerine yeni açılımlar kazandıran kuruluşlar, üretim güçlerine de yeni boyutlar kazandırırlar. Tasarruf yapmanın araçları ne kadar zenginleştirilirse, üretim gücünü büyütmenin yöntemleri o kadar geliştirilir.

*

Ülkelerin kamu ve özel kuruluşlarıyla, ellerindeki kaynakları verimli olarak değerlendirmeleri, borçlanmanın sınırların bilmelerine bağlıdır. Bütün kuruluşlar iç ve dış kaynaklardan borçlanmada, öz kaynaklarını aşmadan yararlanmalıdırlar. Kuruluşlar borçlanmada kritik sınırı aşmadan, küçük ya da büyük tasarruflardan yararlanırlarsa, üretim yöntemlerinde yenilikler yaparak büyümelerini hızlandırırlar.Kritik bir noktadan sonra, borçların olumlu etkileri, olumsuz etkilere dönüşür.

*

Kuruluşları geçmişten geleceğe, üretim ve tasarruf yapmada, birbirleriyle yarışan insanlar taşırlar. Bütün kuruluşların büyümesinin kaynağında, küçük tasarruflar vardır. İbn Haldun’un devletler için yaptığı gözlemler, kuruluşlar için de geçerlidir. Kuruluşlar doğdukları toplumlarda gelişirler, olgunlaşırlar, duraklarlar, güçsüzleşirler ve ölürler. Toplumların başarısı kuruluşlarından, kuruluşların başarısı tasarruf yaparak, tüketimden daha çok üretimde yarışan, insanlardan kaynaklanır.

*

Dünyanın kaynakları sonsuz, insanların tasarrufları sınırsız değildir. Kamu ya da özel bütün kuruluşlar, insanların tasarruflarından yararlanmada, özkaynaklarından daha fazla borçlanırlarsa, finansal çalkantılarda varlıklarını, sürdürme güçlerini yitirirler. Kritik sınırın altındaki borçlanmalar kuruluşları büyütürken, kritik sınırın üstündeki borçlanmalar kuruluşları küçültürler. Gelirlerinden daha çok giderleri olan kuruluşlar, tasarruf sahiplerine en büyük kötülüğü yaparlar.

*

Dünyada insanların vergileriyle ve tasarruflarıyla, desteklenen finansal kaynakların yönetimi, bütün yüzyıllarda, kamu ve özel kuruluşların, karşı karşıya oldukların sorunların başında gelmiştir. Yönetenlerin ve yönetilenlerin üretimleri, tüketimleri, seçimleri, nefretleri, sevgileri, özlemleri, tutumları ve davranışları, toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarında, yapıcı ve yıkıcı etkilere yol açarak, ömürlerini belirlemiştir. Toplumları her zaman üretimlerini aşan tüketimleri yıkmıştır.

*

Ekonomik hayatın bütün boyutlarında en çok, bütün kapıları açar denilen para talep edilir.

*

İnsanları mıknatıs gibi çeken paranın, hem yapıcı hem yıkıcı, büyülü bir gücü vardır.

*

Kolaylıkla her güce dönüşen paranın, talebinde bir doyum noktası yoktur.

30 Haziran 2024, 12:16

PARA TİCARETİNDEN PARA KAZANAN BANKALAR DÜNYANIN DOYMA BİLMEZ YENİ DELİ DUMRUL'LARIDIR

Para kazanmak için her şey mubahtır, para kazanmada hiçbir sınır yoktur diyen, seküler ekonominin Deli Dumrulları yatırım fonlarıdır. Onlar paradan para kazanmanın, yeri zamanı ve yaşı olmaz diyerek, dünyayı büyük bir kumarhaneye dönüştürdüler. Seküler ekonomiyi ayakta tutan fonlar, borsa endeksleri, döviz kurları ve faiz oranlarıyla beslenirler. Onların kültüründe kutsal değerlere yer yoktur.

*

Ekonomiyi “Para parayı çeker” ve “Para paradan kazanılır” ilkeleriyle yöneten, Deli Dumrulların anavatanları Amerika’dır. Onların yol açtıkları çalkantılar, domino etkisiyle bütün dünyaya yayılıyor. Fonlar parayı en büyük ticari ürün haline getiren finansal teknikleriyle, dünyanın toplam üretiminin kat kat aşan bir finansal ekonomi oluşturmuşlardır. Onlar sınır tanımayan açgözlülükleriyle, bütün ülkelerinin ekonomilerinde, büyük altüst oluşlara yol açıyorlar.

*

Paradan para kazanmanın sınırsızlığıyla, sarhoş olan Deli Dumrullar, alkollü içki bağımlılarına benziyorlar. Nasıl alkollü içecek alanlar, aldıkça bağımlılık kazanırlar, bağımlılık kazandıkça alırlarsa, fonların da kazandıkça bağımlıkları büyüyor, bağımlılıkları büyüdükçe kazanıyorlar. Bütün dünyada onların hiçbir kutsal değer tanımayan, faize dayanan, akıl karıştırıcı karmaşık finansman yöntemlerine, karşı çıkanların sayıları, günden güne katlanarak artmaktadır.

*

Finansal dünyadaki çalkantılar, bütün ülkeleri uluslararası finans ve para sistemini yeniden yapılandırmak için, işbirliği yapmaya zorlamaktadır. Artık bütün ekonomik kuruluşlar gibi, yatırım fonlarının da paradan para kazanmak için değil, ürün ve hizmet üretiminden kazanç sağlamak için yarışmaları, dünya için büyük önem kazanmıştır. Dünyanın ekonomik kuruluşlarının, büyük getiri peşinde koşan Deli Dumrulların, değirmenine su taşımayı bırakma zamanı gelmiştir.

*

Dünyada son elli yıldan beri tartışıldığı gibi, borsalara girişlerden ve çıkışlardan, bir Tobin ya da Deli Dumrul vergisi alınmalıdır. Dünyadaki bütün hisse senetleri, tahviller, döviz alım ve satım işlemlerinden yüzde birlere yaklaşan bir işlem vergisi alınsa, dünya ekonomisini yeniden yapılandırmada, trilyon dolarlara ulaşan büyük bir kaynak sağlanır. Dünyada yoksulluk sınırının altında yaşayan, milyarlarca insanın açlık, yoksulluk ve işsizlik sorunları çözülür.

*

Seküler Batı dünyası ekonomik büyümede, doğal sınırlarına ulaşmıştır. Onların aynı hzla büyümelerini sürdürmeleri mümkün değildir. Gerçek ekonomide, sanal ekonomide olduğu gibi, sınırsız büyüme yoktur. Sanal ekonominin sınırlarını zorlayanlar, gerçek ekonomiye büyük zarar verirler. Gerçek ekonomilerin birbirine bağımlı hale geldiği dünyada, sanal ekonomiyi dizginlemesini başaramayan ülkeler, kendi bindikleri dalları, kendi elleriyle keserler.

*

Bütün dünya hızla seküler değerlerden,kutsal değerlere yöneliyor.

*

Seküler vicdanın güneşi battı, kutsal vicdanın güneşi doğuyor.

*

En sağlıklı kazanç, alın teriyle elde edilen kazançtır.