Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Temmuz 2024

34 yazı

1 Temmuz 2024, 11:44

MÜSLÜMANLAR SİLAHLARLA KORUNAN SINIRLARI MUHAREBEYLE DEĞİL MUDARABEYLE AŞMIŞLARDIR

Dünyanın her yanında, ortaklık kültürü zengin olan toplumların,ürün,hizmet ve bilgi üretme güçleri büyük olmuştur.Ortaklık yapmasını bilenler, hayatın her alanında yardımlaşmasını, dayanışmasını ve paylaşmasını bilirler. Onlar ellerindeki sınırlı kaynakları değerlendirmesini bildikleri için, hiçbir zaman yoksul düşmezler. Bütün ülkelerde ortaklık şemsiyesi altında bir araya gelenler, üretim güçlerine derinlik kazandırarak, el açanlar değil,el açılanlar olurlar.

*

İslamın ilk yıllarından beri, Müslümanlar arasında en çok bilinen, en çok benimsenen ortaklık, katılanların ekonomik ve kültürel birikimlerini bir araya getirerek, karları ve zararları paylaştıkları, “Mudarebe” ya da “Kar ve Zarar” ortaklığıdır. Ortaklar parasal güçleriyle, parasal olmayan güçlerini, bir ekonomik amaç doğrultusunda birleştirerek, kimseye zarar vermeden, herkesin yararını artırmaya çalışırlar.Onların ortaklık dünyalarında, karlar zararların kardeşleridir.

*

Dünyadaki bütün ekonomi tarihçilerinin, hep birlikte vurguladıkları gibi, ortaklık kültürünün ekonomik ve yasal temelleri, İlk Müslümanlar tarafından atılmıştır, en güzel örnekleri başta Son Peygamber ve Eşi olmak üzere, Dört Halife döneminde verilmiştir. Ekonomi Tarihçisi Murat Çizakça, Müslümanların geliştirdikleri katılmaya ve paylaşmaya dayanan ortaklıkların önemini vurgulamak için, “İslam dünyaya muharebe yoluyla değil, mudarebe yoluyla yayılmıştır” demektedir.

*

Tarih boyunca bütün toplumlarda, ortaklık yapmasını bilenlerin gücü, herkesin hakkını gözeterek, kimseye haksızlık yapmadan, kazançları paylaşmasını bilmelerinden kaynaklanır. Ortaklıklar bütün dünyada, ekonomilerin olduğu kadar, kültürlerin de omurgalarını oluştururlar. Üretimi zenginleştirmede mudarabe ortaklıklarının benimsenmesi, Müslüman ülkelerle sınırlı kalmamıştır. Önce İtalya’da, ardından bütün Avrupa ülkelerinde, benimsenmiş ve başarıyla uygulanmıştır.

*

Silikon Vadisinin başını çektiği ileri teknoloji şirketleri, varlıklarını Mudarebe ortaklıklarının, Yirminci yüzyıldaki versiyonu olan, Risk Sermayesi Kuruluşlarına borçludurlar. Türkler İslam medeniyetinin yüzyılların içinde, zenginleşerek gelişen ortaklık birikimiyle, üç kıta ve iki denizde yüzyıllarca dönüştürücü ve sürükleyici güç olmuşlardır. Yirmi birinci yüzyılın mimarları, faiz odaklı finansman kuruluşları değil, risk odaklı finansman kuruluşları olacaktır.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, ortaklıklarda başarıyı üreticileriyle, tüketicileriye, yöneticileriyle, yalnızca kendilerinin çalışmalarınadan kaynaklanmadığını bilenler, kendileriyle birlikte çevrelerini de dönüştüren, büyük bir güç kazanırlar. Dünyada bütün insanların haklarını gözeten, kimseye haksızlık yapmayan ortaklıklarda, bütün güçlerin üstünde görünmeyen büyük bir “Güç” vardır. O Güç ortaklıkların karar veren ortak akılları, kararları uygulayan ortak gönülleri olur.

*

Ortaklıklarda güç paylaşmasını bilenlerden kaynaklanır. Ortaklık yapmasının bilenler güçsüz düşmezler.

*

Ortaklıklar meyvalı büyük ağaçlara benzerler, çevreleriyle iletişimi ve etkileşimi aksatmazlar.

*

Ortaklık yapmak tabiattaki uyum ve düzeni yakalamak, hayatın ortaklık olduğunu bilmektir.

2 Temmuz 2024, 11:33

ÜRETİMDE VE YÖNETİMDE ÖMÜRLER YENİ HAYAT EĞRİLERİYLE UZATILIR

Bu yazı daha önce 18.09.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Odak noktasında finansal kuruluşların yer aldığı ekonomik olumsuzluklar, halka halka genişleyerek bütün dünyaya yayılıyor. “Açgözlülük en büyük sermayedir” diyen küresel bankalar, bütün ülkelerin dış ticaret dengeleriyle birlikte, finansal yapılarını da altüst ediyorlar. Ülkeler arasındaki sermaye hareketlerinin büyük bir hız kazanmasıyla, finansal olumsuzluklar bütün dünyaya yayılıyor.

*

Günlerin akışında nasıl gündüzleri geceler, geceleri gündüzler izlerse, ekonominin yönetiminde olumlulukları olumsuzluklar, olumsuzlukları olumluluklar izler. Bir gün içinde sürekli gece ve sürekli gündüz olmadığı gibi, ekonomik yapıda da sürekli büyüme ya da sürekli gerileme olmaz. Ekonomilerde olumsuzların yol açtığı, dengesizliklerle gelen yıkımlar olmazsa, kuruluşlar riskleri analiz ederek, ömürlerini uzatamazlar. Krizlerle kuruluşlar kendilerini yenilemek zorunda kalırlar.

*

Dünyadaki kurumların ve kuruluşların, risk yönetimine ihtiyaçları vardır. Bütün ülkeleri sarsan olumsuzluklar olmasa da, kuruluşlar bugünlerini değerlendirirken, yarınlarını da planlamak zorundadırlar. Yarına bugünden gidilecektir. Kuruluşların yarın için tek bildikleri, kesin olarak bilmedikleridir. Bilinmeyen her şey gibi yarın risk taşır. Riskler kuruluşlarda özenle yönetilmezlerse, kazanılan başarılar başarısızlıklara dönüşürler.

*

İster olumlu ister olumsuz yıllarda olsun, kuruluşların uzun dönemde başarıları, geleceğin taşıdığı riskleri öngörmelerine ve önceden önlem almalarına bağlıdır. Kuruluşlar dünyadaki ana eğilimleri iyi araştırmak ve iyi değerlendirmek zorundadırlar. Kuruluşlarda risk yönetimi, dünyadaki eğilimlere karşı olmak değil, uyum sağlayacak önlemleri almaktır. Dünyadaki eğilimlere uyum sağlayamayan kuruluşlar, er ya da geç darboğaza girmekten kurtulamazlar.

*

Dünyada kuruluşların, bütün canlılar gibi, bir hayat eğrileri vardır. Kuruluşlar doğarlar, büyürler ve ölürler. Kuruluşların hayat eğrileri, yeni ürünler, yeni süreçler, yeni yöntemler, yeni yaklaşımlar ve yeni açılımlar geliştirilerek, yeniden doğarcasına, yeni hayat eğrileriyle desteklenerek uzatılır. Kuruluşların ömürlerini uzatmak için, dünün hayat eğrileri araştırılır, bugünün hayat eğrileri değerlendirilir, yarının hayat eğrileri planlanır. Hayat eğrileri yenilenmesini bilenlerin ellerinde uzun ömürlü olurlar.

*

Kriz yönetimiyle kuruluşlarda, elde olan varlıkların koruyuculuğu yapılırken, risk yönetimiyle elde olmayan varlıkların mimarlığı yapılır. Kriz yönetimiyle kuruluşların, bugünlerini kurtarmak için çalışılırken, risk yönetimiyle kuruluşların yarınları inşa edilmeye çalışılır. Kriz yönetiminde bugünün işlerini güzel yapmak önemlidir.Risk yönetimiyle yarının güzel işlerini yapmak için önlemler alınır.Yarının risklerini öngören araştırmalarla kuruluşların gelecekleri güvence altına alınmaya çalışılır.

*

Fırsatlarınla tehditlerin birlikte bulunduğu krizlerde, ustalık tehditlerle gelen fırsatları yakalmaktır.

*

Kuruluşlarda kriz yönetimleri bugün olanlarla, risk yönetimleri yarın olacaklarla ilgilenir.

*

Kriz yönetenler denenmişlere, risk yönetenler denenmemişlere ağırlık verirler.

3 Temmuz 2024, 12:27

DÜNYADAKİ BÜTÜN EKONOMİK KİRLENMELER DOYMA BİLMEZ AÇGÖZLÜLERDEN KAYNAKLANIR

Bu yazı daha önce 20.09.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Kişi başına tüketilen ürünler bütün ülkelerde, ekonomik gelişmenin kutsal ölçüsü haline gelmiştir. Tüketimin böylesine kutsanması, tüketimi hayatı kolaylaştıran bir araç olmaktan çıkarmıştır. Dünyanın her yerinde tüketim, günden güne artırılması gereken bir amaca dönüşmüştür. Tüketimin yıldan yıla belirli bir oranda artırılması, artık her ülkenin ekonomik ve kültürel dünyalarında vazgeçilmez bir yer tutmaktadır.

*

Çin ve Amerika, dünyanın dörtte birini oluşturan nüfuslarıyla, dünyada üretilen ürün ve hizmetlerin yarısını tüketmektedir. Çin üreterek Amerika da tüketerek, ekonomiyi kutsallaştırmıştır. Amerikalılar tüketmek, Çinlilerde üretmek için, her yolu mubah saymaktadırlar. Amerika’nın tüketimi Çin’in üretimiyle elele vererek, her iki ülkenin insanlarına tüketimin nasıl bir mutluluk olduğunu göstermişlerdir. Tüketim kültürü anavatanı Amerika’dan Çin’e ihraç edilmiştir.

*

Çinliler tüketim kültürünün tapınakları olan, alışveriş merkezleriyle tanışmışlardır. Çin aslından çok daha ucuz ürettiği, taklit tüketim ürünleriyle, bütün dünyadaki alışveriş merkezlerinin, vazgeçilmez tedarikçisi olmuştur. Tüketimin kutsallaştırılması, açgözlülüğün, bencilliğin ve gösteriş harcamalarının, bütün dünyada benimsenmesine yol açmıştır. Dünyadaki tüketim yarışı, ekonomik, siyasal ve kültürel sorunları, çok daha karmaşık hale getirmiştir.

*

Her gün pazara bir yenisi çıkarılan, ihtiyaç üstü tüketim ürünleri, başta Amerika olmak üzere, bütün dünyada ekonomik kirlenmeye, hız ve yoğunluk kazandırıyorlar. Paradan para kazanmanın yeni yöntemleriyle, ekonomik kirlenme küresel ısınma gibi, bütün ülkeleri birlikte hareket etmeye zorlamaktadır. Gökdelenlerin arsaların rantını akıl almaz boyutlara çıkarmasına benzer olarak, ekonomik kirlenme sermayenin getirisini hayal edilmesi güç değerlere ulaştırmıştır.

*

Finansal oyunlarla elde edilen kazançlar yanında, ürün ve hizmet üretiminden elde edilen getiriler çok küçük kalmıştır. Çinlilerin ucuz insan gücüyle sağladıkları tasarruflar, dar gelirli Amerikalılara düşük maliyetli ev alma kredisi olmuştur. Ancak Amerika’nın ve Çin’in oluşturduğu ortaklığın, dünyayı Cennete çevirmesi beklenirken, dünya bir Cehenneme dönüşmüştür. Ekonomik kirlenme her alanda etkilerini göstermeye başlamıştır. Dünyada savaşlar, seller, kasırgalar, depremler birbirini izlemektedir.

*

Dünyanın üstüne bir karabasan gibi çöken ekonomik kirlenme, bütün ülkelerin siyasal ve kültürel yapısında, büyük çalkantılara yol açmaktadır. Yarın üretilecek ürünleri, bugünden tüketmeye kalkanlar, ekonomik kirlenmenin üstesinden gelemezler. Dünyanın yüz yüze olduğu ekonomik kirlenme, bütün ülkelerde etkisini gösteren, seküler kültürün krizidir.Açgözlülüğün üstesinden kutsal değerlerle gelinir. Seküler dünya yeniden kutsal kültürün kaynaklarıyla, bağlarını yenilemek zorundadır.

*

Hayatı hem kolaylaştırmasını hem güzelleştirmesini bilenler, üretimi yönetirler tüketimi denetirler.

*

Tüketiciler üreticileri karşılarına alarak değil,yanlarına çekerek ekonomik yapıyı dönüştürürler. Doğru üretimin, iyi tüketimin kararını iyilikleri özendirenler, kötülükleri önleyenler verirler.

4 Temmuz 2024, 11:24

SAVAŞ VE BARIŞ YILLARINDA ADİL OLMAYAN ÜLKELER YOK OLURLAR

Tarihsel süreçte toplumlar bulundukları yerde kalmazlar konumlarını sürekli değiştirirler. Toplumların yapı değiştirmeleri, olumlu yönde büyümeye dönük olduğu gibi, olumsuz yönde küçülmeye dönük de olabilir. Tabiattaki doğal olayların uymak zorunda olduğu doğal yasalar varsa, toplumda da insanların uymaları gereken toplumsal yasalar vardır. Toplumsal yasaların kısa dönemden daha çok uzun dönemde geçerliliklerini hiç aksatmadan korudukları açıkça gözlenir.

*

Toplumsal yasaların işlerlik kazanabilmesi, insanların tek tek bilinçlenip, yeri ve zamanı gelince, hep birlikte hareket edebilmelerine bağlıdır. Zamanı gelmiş bir dönüşümü, nasıl hiç kimse durduramazsa, zamanı gelmemiş bir dönüşümü de hiç kimse başlatamaz. Toplumsal olaylar karşısında kişisel tepkilerin etkisi çok sınırlıdır. Çünkü toplumsal yasalar, kişilerden önce kitle hareketleri ve toplum davranışları için geçerlidir.

*

Toplumların dönüştürücü gücü, adil bir yönetimin güvencesi olan devletten kaynaklanır. Toprak için su nasıl bir görev yüklenirse, toplum için de, devlet aynı görevi yüklenir. Suların toprakların verimliliğini artırdıkları gibi, adil yönetimleriyle devletler de, toplumların üretici güçlerini büyütürler. Bunun için, Anadolu insanının kültüründe, adil yönetimin güvencesi devlete ve devlet yönetiminde “adalet dairesi”ne büyük önem verilir.

*

Tarihin her döneminde, adil yönetimler toplumların en büyük hazineleri olmuşlardır. Eğer Anadolu insanı, adaleti her türlü başarı ve huzurun kaynağı olarak görmeseydi, Anadolu''dan üç kıtaya açılarak, İstanbul''u dünyanın en önemli kültür merkezlerinden biri haline getiremezdi. Çünkü, adil yönetimin olduğu toplumda huzur, huzurun olduğu toplumda da bolluk vardır. Toplumların dönüşümünde huzur dairesi, adalet dairesiyle bütünleşir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, barış ve huzur her ülkede büyük servet birikmesine yol açar. Zenginlik ise, tarih her döneminde hem gurur kaynağı, hem de savaş sebebi olmuştur. Zenginlikleriyle kibirlenen toplumlar, dünyanın kaynaklarını paylaşmak için, birbirleriyle savaşmışlardır. Savaşlar geçmişte toplumları yoksul düşürdükleri gibi, gelecekte de toplumların yoksulluğunun ana kaynağı olacaklardır. Tarih boyunca, her savaş, her toplumda bir nükleer silah etkisi yapmıştır.

*

Tarihin her döneminde toplumların yüz yıllar içinde oluşturdukları huzur daireleri, savaşlarla parçalanmıştır. Savaşlar toplumların korkularını artırmakla kalmazlar, bütün varlıklarını da alıp götürürler. Bütün insanlığın huzurunu savşalar tehdit etmektedir. Savaşların birbirlerini izlediği bir dünyada, hiçbir ülkenin huzurlu olması mümkün değildir. Einstein''nin dediği gibi: “Dünya ya bir olacaktır ya da yok olacaktır.”

*

Dünyanın geleceği, insanlığın huzur ve güvenliği için, bütün ülkelerde savaşın şahinleri değil, barışın güvercinleri desteklenmelidir. Adil yönetilen her ülke, herkesin vatanıdır. Yeryüzü bütün insanlığa vatan kılınmıştır, önemli olan, kimin yönettiği değil, nasıl yönettiğidir. Huzur dairesinin güvenliğinden herkes sorumludur.Adil yönetilmek başta gelen insan hakkıdır. Adalet her alanda başarının güvencesidir.

*

Uzun ömürlü devletler, adil devletlerdir.

5 Temmuz 2024, 11:12

KRİZLERDEN TAŞIDIKLARI FIRSATLARI ÖNCEDEN GÖRENLER YARARLANIRLAR

Krizsiz dönemlerde bütün kuruluşlar, fırtınasız denizlerdeki gemilere benzerler, hesapsız borçlanarak sorunsuz büyürler. Kamu, özel ve gönüllü kuruluşların, sağlıklı olarak büyüyüp büyümedikleri, etkin olarak yönetilip yönetilmedikleri, kriz dönemlerinde belli olur. Kuruluşların yönetim ilkelerinin tutarlılıkları, kurumsal yapılarının sağlamlılıkları, krizlerde ter döktüren zor sınavlardan geçer.

*

Dünyadaki teknolojik gelişmeleri yakından izleyerek, üretim süreçlerini ve yönetim anlayışlarını, sürekli yenileyen kuruluşlar, krizlerle gelen tehditleri fırsatlara dönüştürmesini bilirler. Krizlerin ekonominin bütün kesimlerini sarstığı dönemlerde, kalitede kusursuzluğu yönetimde mükemmelliği, arayan kuruluşlar zirvelere tırmanırlar. Başarılı kuruluşlar krizlerde, tehditleri gidererek, fırsatları değerlendirerek, zayıf yanlarını sağlamlaştırırlar ve güçlü yanlarını geliştirirler.

*

Dünyada kaliteli ürünlerin, kaliteli hizmetlerin ve kaliteli bilgilerin, hiçbir zaman daralmayan pazarları vardır. Üretim alanlarını çeşitlendirmeyen kuruluşlar, kriz dönemlerinde kaynak sıkıntısı çekerler. Sürekli yeni üretim alanları ve katma değeri yüksek, yeni ürünler peşinde koşmayan kuruluşlar, pazarlardaki üstünlüklerini koruyamazlar. Kriz dönemlerinde kuruluşların, ürünleri ve hizmetleri kimlere ürettirdikleri değil, üretimdeki maliyetleri önem kazanır.

*

Dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen, ana yönelimlere uyum sağlayan kuruluşlar, büyük küçük bütün krizlerde ayakta kalmasını başarırlar. Kriz dönemlerinin yağmurlu ve fırtınalı olduğunu görmek için, kuruluşların kış aylarını beklemeleri gerekmez. Kuruluşlar yaz aylarında, kış aylarında karşılaşılacak sorunları ve çözümleri önceden düşünme ve araştırma sorumluluğu taşırlar. Krizsiz dönemlerin yöntemleriyle, kriz dönemlerinin sorunları çözülmez.

*

Ülkeler arasındaki ekonomik, siyasal ve kültürel krizleri, bütünüyle ortadan kaldırmak mümkün değildir. Nasıl yıllar içinde değişik mevsimler varsa, ekonomilerde krizli ve krizsiz dönemler vardır. Kuruluşlar yatırımlarını ve çalışmalarını, hem yaz hem de kış aylarına göre, iyimser ve kötümser bakışlarla planlamak zorundadırlar. Kuruluşların önceden yaptıkları çalışmalar, krizlerle gelen tehditleri, çok zorluk çekmeden fırsatlara dönüştürmeye yardımcı olurlar.

*

Kurumsallaşmış kuruluşlar, dünyada sarsılmadık ülke bırakmayan, kriz dalgalarının durmasını beklemezler, çalkantılı dönemlerde yağmur altında, dolu altında ve kar altında, yatırım çalışmalarını sürekli yenileyerek, çalışmalarını ara vermeden devam ederler. Onlar üretim alanlarında karşılaştıkları darboğazları, eğitim ve danışmanlık hizmetlerine ağırlık vererek aşarlar. Geleceği öngörmek için, önceden çalışma yapmayan kuruluşlar, iç ve dış pazarlarındaki yerlerini koruyamazlar.

*

Nereye gitmek istediklerini planlayan kuruluşlar, krizlerle fırsatların birlikte geldiklerini bilirler.

*

Krizlerdeki fırsatları güçlü ve güçsüz yanlarını, sürekli araştıran kuruluşlar görürler.

*

Kriz dönemlerinde, akıl gözüyle hazırlanan planlar, gönül gözüyle uygulanır.

6 Temmuz 2024, 12:41

EDEBİYATSIZ MEDENİYET MEDENİYETSİZ EDEBİYAT YOKSULLAŞIR

Bu yazı daha önce 19.07.2023 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyadaki bütün ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de düşünce tarihinde, yenilenme ve yabancılaşma akımlarının öncüleri edebiyatçılar olmuştur. Edebiyatla medeniyet arasında, kendine özgü, bir iletişim ve etkileşim vardır. Medeniyet edebiyatı, edebiyat medeniyeti zenginleştirir. Türkiye'nin geleceğini kendi medeniyetlerinde arayan edebiyatçılar, Anadolu insanının, düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandırmışlardır.

*

Mehmet Akif'in ve Yahya Kemalin izinden giden,Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri çevresinde toplanan edebiyatçılar, Batı medeniyetinin değerlerine karşı, İslam medeniyetinin değerlerini savunmuşlardır. Söz konusu dergilerin öncüleri olan, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören,Cahit Zarifoğlu,Erdem Bayazıt,Akif İnan ve onları izleyen edebiyatçılar, medeniyetsiz edebiyat, edebiyatsız medeniyet olmayacağına inanmışlar,edebiyatı medeniyet, düşünceyi eylem, hayatı iman için bilmişlerdir.

*

Başta Mevlana, Shakespere ve Goethe olmak üzere, dünyanın dönüştürücü edebiyatçılarının bilgi ve bilgelik dünyaları,yüzyıllar içinde toplumların düşünce ve eylem dünyaları olurlar. Onlar edebiyatlarıyla medeniyetlerini, medeniyetleriyle edebiyatlarını bütünleştirmişlerdir. Onların edebiyatları bütün dünyaya yön gösteren kutup yıldızları olurlar. Cengiz Aytmatov'un dediği gibi, her yazar “kendi toplumunu” anlatır, kalıcı olanlar, “yerel olanın ötesine geçerek”, küresel değerleri yakalayanlardır.

*

Büyük edebiyatçılar kendi toplumlarının, kendi çağlarının çığlığı olurlar, çağlarındaki gelişmelerden sorumlu oldukları gerçeğini, hiçbir zaman unutmazlar. Onlar her zaman kutup yıldızları için, yolun hiçbir zaman kalabalıkların yolu olmadığını vurgularlar. Onların yolu kalabalıkların yolu değildir, her zaman kalabalıklar arasında yalnız olmasını bilirler.Çığır açan edebiyatcılar, yazmanın olduğu kadar, okumanın da ustasıdırlar. Onlar bir sayfa yazmak için, kırk sayfa okumak gerektiğini çok iyi bilirler.

*

Bilge edebiyatçılar bazan bir cümlenin kırk cümle yazdırdığının bilincindedirler. Bu yüzden bütün usta yazarlar, bir kuyumcu titizliğiyle, bir kelime, bir cümle, bir sayfa ve bir kitap ararlar. Onlar her yerde hem “oku”, hem de “yaz” emri var diyenlerdendir. Dünyanın her yerinde,okuyanlar yazarlar,yazanlar okurlar. Kutup yıldızı yazarlar, yazdıklarıyla yetinmezler. Onlar her zaman, esas yazmak istediklerini yazamadıklarını düşünürler, yazdıklarıyla ölümsüzleşirler.

*

Kalıcı eser bırakan edebiyatın öncüleri, yazmaya hiç ara vermezler. İnsanlığa kutup yıldızı gibi, yön gösteren edebiyatçılar, ömürlerini okumaya ve yazmaya adarlar.Okuduklarını,inandıklarını, düşündüklerini, paylaşmak için, yorulma bilmez çoşkuyla yazarlar. Edebiyatla silahlanmasını bilen medeniyetler, hiçbir savaşta üstünlüklerini yitirmezler. Dünyada köklü medeniyetleri olanların, zengin edebiyatları olur. Edebiyatta yok olanlar, medeniyette var olmazlar.Edebiyatlar medeniyetlerin aynalarıdır.

7 Temmuz 2024, 12:45

DEĞİŞMEYENLERİN GELİŞMEDİKLERİ KARE DÜNYA YA DEĞİŞİRSİN YA ÖLÜRSÜN DİYENLERİN DÜNYASIDIR

Düz kare dünyada ülkelerin gücü, küreselleşmeyle büyük bir hız ve yoğunluk kazanan, kültürel, ekonomik, siyasal dönüşümlere, ayak uydurmasını başarmalarından kaynaklanıyor. Ürün, hizmet, bilgi üretiminde, dünya standartlarını belirleyen, kamu, özel, gönüllü kesimdeki kurumlar ve kuruluşlar, ülkelerin ordularının yerine geçtiler.Artık savaşlar cephelerde değil, pazarlarda yapılıyor.

*

Ülkelerin rekabette en güçlü, en etkili silahları, yüzyılların içinde oluşan, bilgi ve bilgelik birikimleridir. Ülkelerin gücünü, görünen varlıkları değil, görünmeyen varlıkları belirlemektedir. Uzun ömürlü, güçlü kurumlar,güçlü kuruluşlar, yüzyılların zor imtihanlarından geçmiş, değerlerle inşa edilirler. Onlar değişmeden gelişmesini bilen esnek yapılarıyla, süreklilik içinde yenilenmesini başarırlar.

*

Ekonomik, siyasal, kültürle boyutlarıyla insanların hayatını kolaylaştıran kurumla ve kuruluşlar, hem ulusal, hem uluslararası pazarlarda ödüllendirilirler. Dünyanın her ülkesinde, insanlara yardım eden kurumlara ve kuruluşlara, insanlar yardım ederler. Kurumlar ve kuruluşlar, yardım eden ve yardım edilen, kurumlar ve kuruluşlar olmak için birbirleriyle yarışırlar.

*

Ülkeler iç yapılarındaki değişim ve dönüşüm hızlarını, dünyadaki değişim ve dönüşüm hızının, üstünde tutmasını bilmek zorundadırlar. Nasıl derilerini değiştirmeyen yılanlar uzun ömürlü olmazlarsa, kendilerini yenilemesini bilmeyen kurumlar ve kuruluşlar, uzun ömürlü olmazlar. Harvard profesörlerinden John P. Kotter, işletmelerde değişim yönetimi için, aşağıdaki sırayı izleyen, yedi aşamalı bir yol haritası önermektedir.

*

1. Pazar ve rekabet ortamını inceleyerek, değişimde bir öncelikler sıralaması yapmak. Krizlerdeki fırsatları, fırsatlardaki krizleri görmek için, sık sık toplantılar düzenlemek.

*

2. Kuruluşlarda değişimi yönetecek ve çalışanların katılımı sağlayacak, güçlü bir çalışma ekibi oluşturmak.

*

3. Değişimin kusursuzca yönetilmesi sağlayacak çalışanların benimseyeceği vizyonu belirlemek ve uygulama stratejileri geliştirmek.

*

4. Çalışanların vizyonu benimsemesini önleyen engelleri ortadan kaldırmak, yenilik getiren düşünce ve uygulamaları özendirmek.

*

5. Değişim yönetiminin, kısa, orta ve uzun vadeli kazanımlarını öngörmek, uygulama sonucu kazanımları hesaplamak ve katkıda bulunanları ödüllendirmek.

*

6. Vizyonda belirlenen hedeflerdeki sapmaları belirlemek, ayrılmaların giderilmesi, yeni stratejiler geliştirilmesi için, gerekli insan kaynakları çalışmalarını yapmak ve değişim çabalarını sürekli kılmak.

*

7. Kuruluşlarda değişim yönetiminin kurumsallaşmasın sağlayacak, liderlik yapısını güçlendirmek.

*

Dünyanın duvarsız ve kapısız bir çarşıya dönüştüğü bir dönemde, ülkelerle birlikte bütün kurum ve kuruluşlar, kendilerini sürekli yenilemek zorundadırlar. Yirmibirinci yüzyıl değişime direnme yüzyılı değil, değişimi yönetme yüzyılıdır. Çünkü zaman içinde, hiçbir kurumun ve kuruluşun, değişmeden durması mümkün değildir. Kurumlar ve kuruluşlar değişirlerse var, değişmezlerse yok olurlar.

*

Değişime direnen kurumlar ve kuruluşlar küçülürler, değişimi yönetmesini bilenler büyürler.Dünyanın her yerinde, katma değeri yüksek ürün, hizmet, bilgi üreten kurumlar ve kuruluşlar, katma değeri düşük ürün, hizmet, bilgi üreten kurumlar ve kuruluşlardan daha hızlı değişirler. Kurumların kuruluşların karşı karşıya oldukları sorunların başında, değişmeden gelişmesini öğrenme gelir. Dünyada sözler değişirler, özler değişmezler.

8 Temmuz 2024, 12:46

SERMAYEYİ SERVETE DEĞİL SERVETİ SERMAYEYE DÖNÜŞTÜRENLER ÜRETİM GÜÇLERİNİ BÜYÜTÜRLER

Ellerindeki kaynakları değerlendirmesini bilen kişiler, kuruluşlar ve ülkeler, sermaye yoksunluğu çekmezler. Üretim gücünü büyütmek için, toplumun değişik kesimlerinin elinde, gizli ya da açık küçümsenmeyecek bir servet vardır. Sorun her zaman değerlendirilmeyen kaynakları sermayeye dönüştürerek, ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünü büyütmek olmuştur. Üretim gücünü büyütmede, sermaye kişilerin, kurumların ve kuruluşların, çevresine gelmez, zamanı gelince çevrenin, dışına çıkılarak, sermayenin aranması ve bulunması gerekir.

*

Sermayeyi bulanlar arayanlardır. Üretmek servet işi değil, sermaye işidir.Bir ülkenin zengin doğal kaynaklara, bir kuruluşun geniş topraklara sahip olması, bir servete sahip olduğunu gösterir. Ancak eldeki servet, ürün ve hizmet üretiminde kullanılmıyorsa, dinamik değil, statik bir kaynaktır. Kurumların ve kuruluşların, ellerindeki statik kaynakları, dinamik kaynaklara dönüştürmenin, sürükleyici gücü, kaynaklardan ürün ve hizmet üretme yolunda yararlanmasını bilen girişimcilerdir. Girişimciliğin gelişmediği toplumlarda servetler, sermayeye dönüşmediği gibi, zaman içinde de erir, yok olur giderler.

*

A.Çehov’un “Vişne Bahçesi” oyununda, varlıklı bir ailenin servetini sermayeye dönüştüremediği için, karşılaştığı büyük ekonomik sıkıntıları anlatılır. Ailenin evleri dışındaki tek varlıkları, oturdukları evin yakınındaki, büyük bir vişne bahçesidir. Değişimin farkında olan bir dostları, bahçeye evler yaparak satmayı önerir. Vişne bahçesine ev yapmak, ailenin kapalı dünyasına çok ters gelir, dostlarına hiç kulak asmazlar. Ancak servet de kendiliğinden sermayeye dönüşmediği için, aile elindeki son servet olan vişne bahçesini de yitirir.

*

Dünya tarihinin her döneminde, kaynakların değerlendirilmesi, bütün toplumların, bütün kuruluşların, bütün insanların karşıya oldukları sorunların başında gelir. Bütün ülkeler, bütün toplumlar, varlıklarını ve güçlerini koruyabilmek için, ekonomik ve kültürel kaynaklarına, yeni zenginlikler kazandırmak zorundadırlar. Toplumların bilgi, hizmet, ürün üretme güçleri, uzun dönemli düşünen, yenilik yapmasını bilen, risk almaktan kaçınmayan, kişilerden ve kuruluşlarından kaynaklanır. Kişiler ve kuruluşlar, kendi kendileriyle yarışarak, uzun ömürlü olurlar.

*

Kuruluşlar kültürel ve ekonomik alanda, durmadan yenilenerek, üretim güçlerinin gelişmesine ve büyümesine süreklilik kazandırırlar. Kuruluşlar güçlerini büyüterek değil, insanları güçlendirerek, güçlerini korurlar, geleceğe kalacak ürünler, hizmetler ve bilgiler üretirler. Tarih boyunca kültür gibi, ekonomi de, insanların en çok ilgilendiği ve insanları en çok ilgilendiren, alanların başında gelmiştir. Kültür ve ekonomi, zamanla değer yitirmez, değer kazanır.Yüzyıllar öncenin üretim sorunları, insanlığın üretim sorunları olmaya devam etmektedir.

*

Ülkelerin ürün, hizmet, bilgi üretme güçlerini büyütebilmek için, serveti sermayeye dönüştürecek, girişimcilere ve kuruluşlara bütün dünyanın ihtiyacı vardır.Girişimcilik üreten el olmasını bilmektir. Girişimciler dünyanın kaynaklarını, ürünlere, hizmetlere ve bilgilere dönüştürerek, yoksulluğun üstesinden gelmekle kalmazlar, dünya barışına da en büyük katkıda bulunurlar. Üreten el olmayı özendirmeyen toplumlarda, kültürel alan derinliğini, ekonomik alan zenginliğini yitirir. Kültürün dinamiklerini kavramadan, ekonominin dinamikleri kavranılmaz.

9 Temmuz 2024, 12:05

YENİLİK YENİLİK BİLMEKTİR YENİLİK İNSANI BİLMEKTİR YENİLİK İKİ DÜNYAYI BİLMEKTİR

Bu yazı daha önce 30.12.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Gecelerin gündüzleri izlemesi gibi, ekonomik hayatta, üretim tüketimi izler. Nasıl gecesiz gündüz olmazsa, tüketimsiz üretim olmaz. Hayatın her alanında tüketim üretimi, üretim tüketimi peşinden sürükler. İnsanlar yaşamaya kayıtsız kalamadıkları gibi, üretime ve tüketime kayıtsız kalamazlar. Hayatın kolaylaştırılması ve güzelleştirilmesi, bütün kuruluşların yararlı üretimde yarışmalarına dayanır.

*

Üretim konuları ne olursa olsun, sürekli yenilik yapmayan, kendilerini sürekli yenilemeyen kuruluşlar, uluslararası pazarlarda yarışma üstünlüğü kazanamazlar. Yıldan yıla hızlanan ve yeni boyutlar kazanan küresel yarış, bütün kuruluşları dünya kalitesinde, dünya fiyatlarında, ürün, hizmet ve bilgi üretmeye zorlamaktadır. Bu yüzden yenilik yaparak, katma değerleri artırmak, maliyetleri düşürmek, bütün kuruluşlar için hayati önem taşımaktadır.

*

Yenilik yapmak iki boyutlu bir alandır, bir boyutunda küresel yarışma gücü kazanma, bir boyutunda üretimde katma değeri artırma hedefi vardır. Bilgi toplumlarının değer toplumlarına dönüşmeye başladığı bir dünyada, bütün kuruluşlar ürettikleri ürünlerde ve hizmetlerde, bilgi yoğunluğuyla birlikte, değer yoğunluğunu da artıran, yenilikler peşinde koşuyorlar. Onlar üretimde yapılan yeniliklerin, topluma zarar vermeden yarar sağlamasına büyük özen gösterirler.

*

Değer toplumu kuruluşları, kalıcı ve yararlı bir yenilikler yapmak için, Kevin Kelly’nin, “Arı kovanı çalışma düzeni” olarak nitelendirdiği, bir çalışma yöntemi uyguluyorlar. Arı kovanlarında her arının istediği zaman, istediği yere gittiği, istediğini yaptığı, çok sayıda küçük dinamiklerden oluşan, çok büyük bir dinamik oluşturulur. Kuruluşlar arıların çalışma düzenini benimserlerse, özgürlük alanını genişleterek, katılımı artıran bir yönetimle, yenilik yapma güçlerini geliştirirler.

*

Uzakları yakınlaştıran kuruluşlar dünyasında, geleneksel yapılarını değiştirerek, çalışanların, ortakların, yöneticilerin, tedarikçilerin ve müşterilerin katılımını sağlayacak, yenilikçi çalışma düzenleri çok büyük önem kazanıyor. Dünyanın her yerinde yeni düşünceler, kuruluşların tavanlarından daha çok, işin içinde olan tabanlarından kaynaklanır. Bir ürün ya da hizmetin gelişmesine dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, üretenler kadar tüketenler de katkıda bulunur.

*

Yenilik yapmada ve hayatı yaşanır kılmada, en önemli, en güçlü ve en etkili dinamik, bütün insanlığın oluşturduğu en büyük dinamiktir. Duvarsız ve kapısız bir kuruluşa dönüşen dünyada, en önemli ve en büyük yenilik kaynağı, yüzyılların içinde süzülüp gelen değerlerle yoğurulan, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimidir. Kuruluşlar geçmişten yola çıkarak buldukları yenilikleri, güncelleyerek geleceğe taşırlar. Gelecek yeniliklere yapılan yatırımlarla yaşanır kılınır.

*

Kuruluşlar kusurları azaltan üreticilerle, hataları gören tüketicilerle yenilik yolunu genişletirler.

*

Kusursuzlukta yarışan kuruluşlar, yaptıkları yeniliklerle, ürünlerinin kusurlarını azaltırlar.

*

Yeniliklerle sürekli yenilenen kuruluşların, ürünlerine bütün dünyanın kapıları açılır.

10 Temmuz 2024, 12:34

N.TOPÇU C.ÖKTEN M.Z.KOTKU CUMHURİYET DÖNEMİNDE BİLGİ BİRİKİMİNİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜREN ÜÇ ÖNCÜ BİLGEDİR

Bu yazı daha önce 02.10.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Bağrında taşıdığı bütün varlıklarla, doğal hayatın sularla canlılık kazanması gibi, her yönüyle kültürel hayat da, bilge insanlarla yeni boyutlar kazanır. Nasıl yağmurlar doğal kaynakların geleceklerinin güvenceleri ise, toplumların geleceklerinin güvenceleri bilge insanlardır. Dünyanın her yerinde bilge insanlar, ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünün, ana dinamiğini oluştururlar.

*

Bilge insanların etkisi, öğretme ve öğrenme çalışmalarının, hayat boyu devam eden sürekliliğinden kaynaklanır. Öğrenmesini ve öğretmesini, öğrenmenin yaşı, yeri ve zamanı olmaz. Bilge insanlarla toplum, toplumla bilge insanlar arasın- da duvar yoktur. Onların çevrelerinde, bilgeliğe dönüştürülen bilginin, vatanı yoktur. Dünyanın her yanında, bilgeliği zenginleştirenler, değişik eğitim kurumlarının, duvarlarını yıkan, sıradışı bilgelerdir.

*

Türkiye’de yeni bir kuşağın yetişmesine, öncülük yapan bilge insan, Celal Ökten’in düşünce ve eylem dünyasını, Hüseyin Yorulmaz kitaplaştırmıştır. "İsyan Ahlakı"nın kuramcısı, Nurettin Topçu Ökten'i Arapça, Türkçe, Felsefe, Kelam ve Fıkıh uzmanlığı yanında, eşsiz bir tarihçi olarak nitelendirir."Üç Bilge"nin öğretme ve öğrenme coşkusu, Cumhuriyet döneminde yeni bir kuşağın, yetişmesinde çok etkili olmuştur. O kuşağın gönlü geçmişte, gözü sürekli gelecekte olmuştur.

*

Anadolu’da bilgi ve bilgelik kazandıran, eğitim kurumlarının başında dergahlar gelir. Onlar insanların düşünce ve eylem dünyalarına, zenginlik kazandırırken, akılların başlarda olması kadar, gönüllerde de olmasına önem verirler. Öğrenmesini öğrenmenin, iç dünyaya dönük yüzünü Dergah kültürü oluşturur. Ökten dönemin dergahlarının öncüleri olan Fahreddin Erenden ve Mehmet Zahid Kotku’dan el alarak, öğrenmenin beşikten mezara kadar, devam ettiğini göstermiştir.

*

Bilgi dünyasında aklı başında, bilgelik dünyasında ise aklı gönlünde olanlar, yol gösterici olurlar. Bilgi dünyasını zenginleştirmeyenler, bilgelik dünyasının derinliklerine inemezler. Öğretirken öğrenenlere, öğrenirken öğretenlere, iki dünyanın kapıları birden açılır. Onlar herkesin okuduğu kitapları okurlar. Ancak düşünülmeyeni düşünürler,bilinmeyeni bilirler, görülmeyeni görürlar. Onların dünyasında öğrenme özürlülere yer yoktur.

*

Akılla büyütülen zenginlik, gönülle tüketilmezse, toplumun bütün kesimlerini yoldan çıkaran, bir gösteriş yarışına dönüşür. Ürün, hizmet, bilgi üretim gücünü büyütmek, genişleyen ekonomiyi denetmede, akıl gücünden önce, gönül gücüne ihtiyaç vardır. Bunun için, Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, gönül öncülerinin vazgeçilmez bir yer tutmuşlardır. Onlar gönlün gözüyle görmüşler, aklın gözüyle konuşmuşlardır.

*

Tarihinin her döneminde gönül zenginliği, akıl zenginliğinden çok daha önemli olmuştur.

*

Gönül dünyalarını derinleştiremeyenler, akıl dünyalarını zenginleştiremezler.

*

Gönül dünyasında, bilgeliğe dönüşmeyen bilgiye yer verilmez.

11 Temmuz 2024, 12:34

SEKÜLER KÜLTÜR HER ŞEYDİR DİYENLER EKONOMİK KAZANIMLARI ARTIRMAK İÇİN HER ŞEYİ YAPARLAR

Yirminci yüzyılda kutsal kültür düşmanlığı doruk noktasına ulaştı. Kökten sekülerlik, dalga dalga bütün dünyaya yayıldı. Kutsal kültürün değerlerine karşı, seküler kültürün değerleri kutsallaştırıldı. Kutsal değerler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın dışına sürüldü. Kutsal kültürden arındırılan seküler kültür, öteki dünyayı yok saydı. Kutsal kültür, bütün dünyada çözüm değil, sorun kaynağı olarak görüldü.

*

Kutsal kültürün denetiminden çıkan seküler insan, tokgözlülük yerine açgözlülüğü büyüttü. Açgözlülüğün körüklediği tüketim yarışı içinde, dünyanın bütün zenginlikleri yağmalandı. Kutsal'ı öldüren seküler insanı, dizginleyecek hiçbir güç kalmadı. Kutsal değerlerden bağımsızlığını ilan edenler, seküler kültürün tutsağı oldu. Çözüm üretmesi beklenen seküler kültür, tam tersine sorun üretti, kriz üretti.

*

Kutsal değerleri bırakıp, seküler değerleri benimseye zorlanan insanlık, sudan çıkarılmış bir balık gibi, hayat kaynağını yitirmiştir. Bütün dünya, nehirlerin denizi araması gibi, yitirdiği Cennet''i aramaktadır. Seküler kültürün öncüleri, Cennet varsa, onu yok etmeli, diyor. Onlara göre, Cennet toplumların afyonudur. Kutsal kültürün öncüleri ise, dünyayı Cennet''e çevirmeden, yitirilen Cennet bulunamaz, demektedirler.

*

Kutsal kültürle bağlarını koparan seküler kültürün, iki yüz yıllık temelleri sarsılmaktadır. Dünya bir yeryüzü Cenneti''ne dönüştürülemediği gibi, ekonomik krizler birbirini izlemektedir. Yitirilen Cennet'le bağlarını koparanlar, aç kurtlar gibi, birbirlerini yemeye başladılar. Onların elinde insan, insanın dostu değil, insan insanın düşmanı oldu. Ekonomi ve politikada, insanlar birbirlerini yok ederek, ayakta kalmaya çalışıyorlar.

*

“Cennet yoksa, herşey mübahtır”, diyen seküler kültürün elinde, dünya bir Cennet''ten daha çok bir Cehennem''e dönüştü. Çünkü kutsal değerlerden bağımsız bir ekonomi olmadığı gibi, bir politika da olmaz. Kutsal değerlerle bağlarını koparmış bir ekonominin, politikanın, krizlerden kurtulması mümkün değildir. Ekonomi ve politikanın tek ve değişmez belirleyicisi kabul edilen seküler kültür, bütün dünyada öldü.

*

Rusya''nın seküler kültürü gibi, Amerika''nın seküler kültürü de çöktü. Bütün dünyada seküler kültürün güneşi battı. Kutsal kültürün güneşi ise, batmaz. Dünya kutsal kültürde yeniden yapılanma dönemine girdi. Bütün dünya, Marx''ı değil, Weber''i yeniden yorumlayarak, yeni bir yol haritası hazırlamak zorundadır. "Kapital"i kutsallaştıranlar, kapitalin ayakları altında ezildiler.

*

Dünyada kutsal kültür durur, seküler kültür geçer.

*

Güzel olanlar kutsaldır, kutsal olanlar güzeldir.

*

Kültürü güzel olanın, ekonomisi güzel olur.

*

Güzellik her şeyin üstesinden gelir.

*

Güzelliği aşan güç yoktur.

12 Temmuz 2024, 12:04

ÜRETİM VE YÖNETİM DÜNYASINDA GÜZELLİK AVCISI OLANLAR ER YA DA GEÇ ARADIKLARINI BULURLAR

Geceyle gündüz farkının ortadan kalktığı kare dünyada, toplum üçgeninin tabanında yoksulluk varken, tavanında zenginlik olmaz. Toplumların tavanlarının başarısı, tabanlarının üretim güçlerinden kaynaklanır. Üretim güçleri yetersiz olan ülkelerin, ekonominin hiçbir alanında güçlü olmaları mümkün değildir. Kare dünyada ülkeler, tavanlarıyla tabanları arasında, köprü olan güzellik avcılarıyla güç kazanırlar.

*

Toplumların üretim güçlerine yeni boyutlar kazandırmada, gelir farklılıkları değil, bilgi farklılıkları belirleyicidir. İnsanların bilgi düzeyleri, gelir düzeylerinden daha hızlı ve daha eşit olarak artırılır. Bilgi düzeyleri yüksek olan toplumların, üretim düzeyleri yüksek olur. Ülkelerin üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmede, tavanının çorak topraklarına değil, tabanının verimli topraklarına yatırım yapmak önemlidir.Toplumlarda güzellik rüzgarları, tavanlardan daha çok tabanlarda eser.

*

İnsanlar bilgi düzeylerini, kuruluşlar üretim düzeylerini, güzellikte yarışarak zenginleştirirler. Geçmişte kalan insanlar ve kuruluşlar geleceğin, ürünlerini, hizmetlerini ve bilgilerini üretemezler. Geçmişin bilimsel birikimiyle yetinenler, geleceğin bilimsel birikimine katkıda bulunamazlar. Küre dünyanın teknolojik ürünlerine takılıp kalanlar, kare dünyanın teknolojik ürünlerini üretemezler. Küre dünyanın güzellik yöntemleriyle, kare dünyanın güzellik sorunları çözülmez.

*

Güzellik avcılarının dünyasında, her öğrenilen bilgi bir noktadır. Büyük güzelliklerin kaynağında, küçük küçük güzellikler vardır. Bu yüzden Apple’ın kurucusu, Steve Jobs, “İnsanlar öğrenebilecekleri kadar çok, yeni bilgi öğrenmelidirler. Bir gün biriktirilen bilgi noktalarının birleşerek, çok güzel bir resim oluşturduğunu göreceklerdir” demektedir. Güzellik avcılarının elinde, ne kadar çok bilgi birikirse, ortaya çıkacak ürün o kadar güzel ve o kadar sıradışı olur.

*

Hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarında, her güzellik avcısı bir öncüdür. Ancak her öncü bir güzellik avcısı değildir. Güzellik avcıları yakaladıkları güzelliklerle, toplumların hem tabanlarında hem tavanlarında köklü dönüşümlere yol açarlar. Güzellik avcıları rüzgarlara direnmezler, rüzgarlardan yararlanırlar. Hayatın bütün boyutlarında güzelliği yakalayanlar, hem kendilerini hem çevrelerini güzelleştirirler. Onların ellerinde her şey, yenilenerek güzelleşir, güzelleşerek yenilenir.

*

Güzellik yolunda yarışanlar, güzellik arayanların yol göstericileri olurlar. Onlar bütün boyutlarıyla, hayatı güzelleştirmenin yol ve yöntemlerini geliştirirler. Nasıl bulutlar yağmur taşırlarsa, güzellik avcıları da güzellik taşırlar. Kuşların uçmadan yaşayamadıkları gibi, güzellik avcıları güzellikte yarışmadan yaşayamazlar. Hayatın her alanında güzellikte yarışanlardan kimse usanmaz. Toplumların tabanları için güzel olanlar, tavanları için de güzel olurlar. Güzellik her kapıyı açan anahtardır.

*

Dünyada insanların gönüllerinin kapıları, her zaman güzel olmasını bilenlere açılır. Güzellikte yarışanlar, hayatın hiçbir alanında yarış üstünlüğünü yitirmezler.

*

Güzellik avcıları, her gün yenilenlerin, yenilmediklerini bilirler.

13 Temmuz 2024, 00:59

Güzel insanların dostları da, düşmanları da güzel olurlar

Güzel insanların dostları da, düşmanları da güzel olurlar. Güzel insanlar düşmanlarını şiirle güzelce vururlar. "Önden Giden Atlılar"a rahmet olsun.Onlar gittiler eserleri kaldılar. Eserleriyle Kıyamet'e kadar defterlerin kapanmayanların arasına katıldılar.

13 Temmuz 2024, 13:03

Teşekkürler Bilim ve Teknoloji Sevdalısı Bilge Ramazan Bakkal.Değerli Sanayici SERPORSAN Başkanı Adnan…

Teşekkürler Bilim ve Teknoloji Sevdalısı Bilge Ramazan Bakkal.Değerli Sanayici SERPORSAN Başkanı Adnan Çiftçi'yle birlikte Bursa'nın "Teknoloji" birikiminin Bilecik'e aktarılmasına öncülük yapmanızı bekliyoruz.Yunus'a benzeterek söylenirse: "Teknoloji teknoloji bilmektir. Teknoloji bilim bilmektir, Teknoloji insanı bilmektir, Teknoloji Silikon Vadisi'ni bilmektir.Teknoloji dünyayı bilmektir.Teknoloji bilmeyenler, hayatı kolaylaştıramazlar, dünyayı güzelleştiremezler.

13 Temmuz 2024, 13:10

DÜNYAYI DEĞİŞMEDEN GELİŞMESİNİ BİLENLER DEĞİŞTİRİRLER

Bu yazı daha önce 07.10.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyanın bütün ülkelerinde, kendilerini değiştirmesini bilen kuruluşlar, toplumlarının ekonomik yapılarında olduğu kadar, kültürel dokularında köklü dönüşümlerin, sürükleyici gücü olurlar. Sürekli yenilenmek için sürekli değişen kuruluşlar, üretim yöntemlerini ve yönetim ilkelerini aksatmadan geliştirirler. Onlar dünyada esen değişim rüzgarlarından yararlanarak, üretim, pazarlama ve finansman fonksiyonlarına yeni açılımlar ve yeni yaklaşımlar kazandırırlar.

*

Kuruluşlarda üretim patlamasına yol açan değişmeler, ülkelerin kültürel derinlikleriyle, ekonomik zenginliklerinin altın oranda harmanlanmasından kaynaklanır. Ekonomik ve kültürel amaçların birbirleriyle çatışmaları, kuruluşların değişerek gelişmesini, gelişerek değişmesini öğrenmeleriyle önlenir. Nasıl yılanlar deri değiştirmeden yaşayamazlarsa, ağaçlar budanmadan meyva vermezlerse, kuruluşlar da sürekli değişerek, paslarından arınmadan ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini büyütemezler.

*

Üretim yöntemlerindeki değişmelerin, toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapısını nasıl değiştirdiği gösteren, her alanda sayısız örnek vardır. Henry Ford’un araba üretiminde yaptığı bir değişim, geliştirdiği akan iş yöntemi, kültürde ve ekonomide köklü dönüşümlerin yolunu açmıştır. Kuruluşların tek tek üretimden,birörnek kitlesel üretime geçmeleri,tarım toplumlarının, sanayi toplumlarına dönüştürmüştür. Ekonominin her kesiminde üretim çığ gibi artmıştır.

*

Ford’un üretimde gerçekleştirdiği değişim ve dönüşüm, Lenin’in ekonomide ve yönetimde gerçekleştirdiği, değişimden ve dönüşümden çok daha başarılı, çok daha kalıcı olmuştur. İşletme fonksiyonlarında olduğu gibi, yönetim fonksiyonlarında açıklık içinde, değişmeden gelişmek, gelişmeden değişmek mümkün değildir. Dünyadaki değişmelere karşı koyan kuruluşlardan daha çok, değişmeleri yöneten ve değişimleri değerlendiren kuruluşlar uzun ömürlü olmuşlardır.

*

Dünyadaki değişmelerden yararlanmak için, kuruluşların temel işletme ve yönetim fonksiyonlarında, gelirleri artıran giderleri azaltan değişiklikler yapmaları, kendileriyle sürekli değişmeye, sürekli yenilenmeye dönük,bir yarışa girmelerine bağlıdır. Yerli ve yabancı kuruluş farkının kalmadığı, düz kare dünyada, tehditlerle fırsatlar bir arada bulunmaktadır. Kuruluşların güçlü ve zayıf yanlarıyla, karşı karşıya oldukları, her tehditte bir fırsat, her fırsatta bir tehdit vardır.

*

Kuruluşlar her zaman değişmek ve değiştirmek için, yıkıcı tehditlerle yapıcı fırsatların bir arada oldukları bilmek ve görmek zorundadırlar. Değişerek gelişmede önemli olan, tehditlere karşı önlemler alırken, ortaya çıkan fırsatları değerlendirmesini bilmektir. Değişmesini bilen kuruluşlar, fırsatlardan yararlanmasını bilirler. Üretimde ve yönetimde çığır açıcı kuruluşlar, tehditlerin olumsuzluklarından önce fırsatların olumluluklarını görürler. Onlar tehditleri fırsatlara dönüştürmesini bilirler.

*

Kuruluşlar amaçlarını değiştirmeden, araçlarını ne kadar değiştirirlerse, o kadar başarılı olurlar.

*

Kuruluşlarda başarı bir arada olan karşıtların, birbirlerini dönüştürmelerinden kaynaklanır.

*

Kuruluşları başarılı kılan çokkatlı binaları değil, çok işlevli kusursuz ürünleridir.

14 Temmuz 2024, 12:57

BÜYÜK DOĞU KUŞAĞININ ÖNCÜSÜ NECİP FAZIL SAĞ'DA SOL'DA DEĞİL İSLAM'DA OLMUŞTUR

Türkiye'de "Sıradışı 68 Kuşağı" Cumhuriyet döneminin düşünce ve eylem öncüsü Necip Fazıl’ı, dünyada Sağ ve Sol çatışmalarının doruk noktasına ulaştığı altmışlı yıllarda tanımıştır. O yıllarda Amerika’da başlayan, kısa zamanda bütün dünyaya, sel suyu gibi yayılan, öğrenci hareketleri, gençleri sokaklara dökmüştür. Dünyada siyasal ve ekonomik bunalımlar, büyük bir hız ve yoğunluk kazanmıştır.

*

Savaşların birbirini izlediği bir dünyada, iki büyük ülke yeni yüzyılda olduğu gibi, birbirini bütün kötülüklerin kaynağı olarak görmektedir. Sağ ve Sol çatışmalarının sıcak savaşlara dönüştüğü yıllarda, bütün ülkelerde binlerce genç insan hayatını yitirmiştir. Çekoslovakya’da demokrasi karşıtı yönetimi, değiştirmeye çalışan özgürlük hareketi,Rus Kızıl Ordusunun tanklarıyla durdurulmuştur. Sağ ve Sol çatışmaları, bütün ülkelerde toplumları ikiye bölmüştür.

*

Türkiye’de büyük bir karmaşa ve çatışma yaşadığı bir dönemde, Necip Fazıl düşünceleriyle, eylemiyle, Anadolu insanının yolunu aydınlatan, büyük ve güçlü bir meşale olmuştur. O Türkiye’nin Anadolu’da yitirdiği güneşin, Amerika'da ya da Rusya’da bulunamayacağını, düşüncesinin ve sanatının odak noktası yapmıştır. Onun yorulma bilmez eylemiyle, kendi kültürüne ve edebiyatına bağlı, yepyeni bir kuşak yetişmiştir. O kuşak batan güneşin, Anadolu’dan doğacağından hiç kuşku duymamıştır.

*

Maraşlı bir aileden gelen, kendisini Maraşlı sayan, Anadolulu olmaktan büyük şeref duyan Necip Fazıl, Türk toplumunun Anadolu’da yitirdiği güneşi, Batı’da aradığı bir dönemde, düşüncesiyle, edebiyatıyla, eylemiyle, yalnızca Türkiye’nin değil, bütün İslam dünyasının, en güçlü sesi olmuştur. O şiiri gibi, düşüncesini de, eylemini de, iman için bilmiştir. Onun düşüncesi edebiyatından, şiiri eyleminden ayrı düşünülmez. O nasıl bir sorumluluk taşıdığının bilincindedir.

*

Sorumluluğunu yerine getirmek için, büyük çilelere katlanan Necip Fazıl, Türk toplumuna, kendi kültürüne, kendi değerlerine, kendi medeniyetine dönmesinin, eksiksiz bir yol haritası sunmuştur. O Doğu'nun ve Batı’nın, bilgi ve bilgelik birikiminden, yararlanmasını bilmiştir. Her alanda verdiği eserlerle, Türkiye’de, yeni bir düşünce, yeni bir eylem dünyasının mimarı olmuştur. Bunun için her eleştirel düşünen aydın gibi, hapishane yılları, üniversite yıllarından daha uzun sürmüştür.

*

Necip Fazıl bilgi ve bilgelik hazinesi, tarihin içinden bakarak, “Biliyorum öyleyse her şeyden sorumluyum” demesini bilmiş, Müslümanların Hicret ile başlayan, tarihlerini yeniden yazmıştır, yeniden yorumlamıştır. Necip Fazıl'a göre insanlığın, değişmez düşünce ve eylem kaynakları, peygamberlerin iki dünyayı kucaklayan, zengin bilgi ve bilgelik hazineleridir. O düşüncede ve eylemde yazılanların, Peygamberlerin derin dünyalarından, ne kadar çok iz taşırlarsa, o kadar çok etkili olacaklarının bilincindedir.

*

Ademoğullarının ortak mirası olan, Peygamberlerin beş bin yıllık bilgi ve bilgelik hazinelerini özümseyerek, içselleştirenler bütün insanlığa yol ve yön gösteren kutup yıldızı olurlar.

15 Temmuz 2024, 12:06

DEMOKRASİLERDE YÖNETİMLER OYLARLA DARBELERDE SİLAHLARLA DEĞİŞİRLER

Bu yazı daha önce 15.07.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

İnsanın kaderi önceden yazılır, ancak önceden okunmaz. Ölüm insana gelirken haber vermez. İnsan ölümü değil , ölüm insanı bulur. Hayat ölümü ölüm hayatı, gündüzün geceyi içinde taşıdığı gibi taşır. İnsanın ömür boyu süren, doğum ile ölüm arasındaki yolculuğunda, bir metal paranın iki yüzü gibi, ölüm hayattan hayat ölümden ayrılmaz. Bu yüzden yönetimlerini demokratikleştiremeyen toplumlar, insanların nasıl geleceği bilinmeyen ölümlerini güzelleştiremezler.

*

Barış çağında çocuklar babalarının, savaş çağında babalar çocuklarının ölümlerini görürler. Darbelerde ise, hem babalar hem çocuklar birlikte ölürler. Savaş ve terör çağında, ölüm insana intihar saldırılarından farksız, darbelerle dünyanın her ülkesinde, adres sormadan gelmektedir. Demokrasi kültürünü yoksullaştıran toplumlar, darbe kültürünü zenginleştirirler. Yönetimde demokrasiden uzaklaşanlar, farkında olmadan darbelere yaklaşırlar.

*

Sağlıklı ve tutarlı toplum olmak demek,ortak değerlere inanmak demektir.Temel haklar ve özgürlükler başta olmak üzere, ortak değerlere inanmayan toplumlarda, yardımlaşmaya, dayanışmaya, paylaşmaya dayanan güçlü bir demokratik birlik oluşmaz. Demokratik birlikte, ortak değerleri paylaşan, farklı kimlikler bir arada yaşarlar. Darbeler demokratik birliğe, düzenlenen intihar saldırılarıdır.

*

Türkiye çok partili dönemde bile, demokratik kurumları ve kuralları içselleştiremediği için, her on yılda bir yapılan darbeler yüzünden, temsili demokrasiden paylaşımcı demokrasiye geçememektedir.Türkiye'de ekonomik,siyasal, kültürel hayatın odak noktasında “Demokratik İnsan”dan daha çok “Otokratik İnsan” vardır. Dayatmacılık, tek parti yönetimi toplumun genlerinden bir türlü sökülüp atılamamıştır.

*

Darbelerin birbirini izlediği, toplu ölümlerin yaşandığı dünyada, insanlığın demokrasi tarihi, yeniden yazılacaktır, yeniden yorumlanacaktır. Dünya demokrasi tarihi içinde, “Atina” merkezli, Atina'da uygulanan demokrasi yanında , “Medine” merkezli, Medine'de uygulanan demokrasi de vardır. Gelecekte Atina demokrasisi kadar, Medine demokrasisi de tartışılacaktır.

*

İster Avrupa ülkelerinde olsun, ister Asya ülkelerinde olsun, demokratik kurumları ve kuralları geliştirmede, paylaşımcı doğrudan demokraside, kusursuzluğu arama süreci, statik değil, dinamiktir. Ve uzun soluklu bir yarıştır. Dünyada demokrasinin çokluk içinde birliği, birlik içinde çokluğu, bir arada tutan, uzun bir tarihi yoktur. Bugün tartışılan demokrasinin bir iki yüz yıllık bir geçmişi vardır.

*

Ekonomik bağımsızlıktan daha çok, ekonomik bağımlılığın önem kazandığı, ülkeler arasındaki, uzaklık ve yakınlık farkının, önemini yitirdiği kare dünyada demokratik yönetimler çok büyük önem kazanmışlardır. Atina'daki ve Medine'deki demokrasi yaklaşımlarıyla birlikte, dünyadaki son iki yüz yılın demokrasi uygulamaları, karşılaştırmalı olarak araştırılmalıdır.

*

Demokrasinin kurumları ve kuralları, insanlığın ortak aklının ışığında, yeniden ele alınması ve enine boyuna tartışılması, bütün ülkeler için hayati önem taşımaktadır.Demokratik birikim açısından, Avrupa ülkelerinden geri kalmayan Türkiye, kendi demokrasisini kendisi inşa ederek, yalnızca Müslüman ülkelere değil, bütün ülkelere örnek olmak zorundadır.

*

Doğu'dan Batı'ya bütün dünyada katılımcı demokratik yönetim ve paylaşımcı üretim birikimi zenginleştikçe, barış yüzyılları, savaş yüzyıllarından çok daha uzun olacaktır. Demokratik süreç, kültürel başarıların, ekonomik başarılara, ekonomik başarıların, siyasal başarılara dönüştüğü,karşılıklı etkileşim içinde, üç boyutlu bir bütündür.

*

Geleceğin ülkeleri, edebiyatcılarıyla bilinecektir, girişimcileriyle büyüyecektir, siyasetcileriyle yönetilecektir, askerleriyle savunulacaktır. Demokratik süreç, paylaşmayanın paylaşıldığı, bir takım oyunudur.Takımların gücü, üstünlerin hukukuna değil, hukukun üstünlüğünden kaynaklanır.Herkesin eşitler arasında birinci olduğu takımlarda,güçler ayrılığı ilkesi geçerlidir.

*

Kimse hukukun üstünde değildir.Bunun için Anadolu'da "Hukukun kestiği parmak acımaz" denilir.Ve hukuk karşısında "Herkesin boynu kıldan incedir."

16 Temmuz 2024, 11:31

SEZAİ KARAKOÇ DENİLİCE AKLA "RUHUN DİRİLİŞİ" KİTABI GELİR

"Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim" diyerek, çağdaş yönetimleri eleştiren Sezai Karakoç "DİRİLİŞ NESLİNİN AMENTÜSÜ" kitabında Farabi gibi, "Erdemli Bir Devlet"in ilkelerini ele alarak tartışır.Ve Erdemli bir devletin inşasını "TAHA"dan bekler. Karkoç oyunu,bir yönetici seçim yöntemi olan demokrasiye verir. Kurduğu partiyle, düşüncede, edebiyatta açtığı çığır gibi, siyasette de çığır açmaya çalışmıştır.

16 Temmuz 2024, 11:47

ÜLKELERDE İNSAN KAYNAKLARI HAYAT KAYNAKLARIDIR

Bu yazı daha önce 11.10.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Üretim ve yönetim alanlarındaki gelişmelerle, kültürel ve ekonomik zenginliğe yeni boyutlar kazandırmada, doğal kaynakların yerine, insan kaynakları geçmiştir. İnsan kaynakları bütün ülkelerin, en önemli üretim ve yönetim kaynaklarıdır. Bunun için Japonya gibi, doğal kaynak yoksulu ülkeler, zengin insan kaynaklarıyla, ekonominin hem tarım, hem sanayi, hem hizmetler kesiminde büyük atılımlar yapmışlardır.

*

İnsan kaynakları dünyaya en geniş açıdan bakan vizyonlarıyla, geçmişten geleceğe uzanan misyonlarıyla, ekonominin bütün kesimlerini dönüştüren buluşlarıyla, kendi ülkeleriyle birlikte, bütün ülkeleri dönüştürmenin yollarını açarlar. Ürün, hizmet ve bilgi üretmenin, büyük hız ve yoğunluk kazandığı dünyanın, yeni sürükleyici güçleri insan kaynaklarıdır. Onlar insanların gönüllerine dokunarak, doğal kaynakları ürünlere ve hizmetlere dönüştürürler. İnsan kaynakları ürettikleri ürünlerle, verdikleri hizmetlerle ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, insanların hayatlarını kolaylaştırmayı ve çevrelerini güzelleştirmeyi, en büyük görev bilirler. Onlar ister orak, ister çekiç, ister kalem tutsunlar, tarlalarda, fabrikalarda ve okullarda çalışanlar arasında ayırım gözetmeden, toplumun bütün kesimlerine katkıda bulunurlar. Anadolu’da olduğu gibi, her ülkede üreten eller, insanlara hizmet eden eller olarak görülürler.

*

Dünyanın her yanında üreten insanların sayılarını çoğaltanlar, hem sevilirler hem desteklenirler. Onlar toplumların düşünen akıllarıdır, seven gönülleridir, gören gözleridir,üreten elleridir. İnsan kaynakları bütün ülkelerin yararlandığı, insanlığın ekonomik ve kültürel bilgi ve bilgelik denizini besleyen ırmaklardır. Ülkelerin üretim güçleri, insan kaynaklarını büyüklüğünden kaynaklanır. Ağaçların topraklarına göre büyüdükleri gibi, ülkelerin üretim güçleri insan kaynaklarına göre büyürler.

*

Ülkelerin ekonomik ve kültürel üretimleri, insan kaynaklarının bilgilerine ve bilgeliklerine paralel olarak, yeni zenginlikler kazanır. Toplumların üretim güçlerini büyütenler, doğal kaynaklardan önce, doğal kaynakları çevreyle bütünlük ve süreklilik içinde, değerlendirmesini bilen insan kaynaklarıdır.Onlar yerlerine ve zamanlarına göre, gerekli adımları atarak, zorunlu önlemleri alarak ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, büyük gelişmelerin yollarını açarlar.

*

İnsan kaynakları beslendikleri bilgi ve bilgelik birikiminde, toplumların geçmiş yıllarında, gelecek yıllarını görerek, insanlığın dönüşümüne öncülük yaparlar. İnsan kaynakları bütün kurumların, bütün kuruluşların can damarları olan hayat kaynaklarıdır.İnsanların yaşadıkları şehirlerin, yaptıkları işlerin, çalıştıkları kuruluşların sürekli değiştiği kare dünyada, insan kaynakları ülkeleri birbiriyle bütünleştirerek, düşünen akıllar ve üreten eller olmayı özendirirler.

*

Üretenler dünyanın bütün ülkelerinde sevilirler. İnsanlara hizmet edenleri insanlar unutmazlar.

*

Dünyada toplumları üreten eller olmasını bilen, üretim sevdalıları zenginleştirirler.

*

Üretimi gönülleri güler yüzle ve tatlı dille, kazanmayı bilen insanlar artırırlar.

17 Temmuz 2024, 12:52

DEMOKRATİK YÖNETİMİ ZENGİNLEŞTİRMEYENLER OTOKRATİK YÖNETİMİN DEĞİRMENİNE SU TAŞIRLAR

Türkiye''nin, önündeki en büyük sorun, demokratik kültürün özümsenerek içselleştirilmesidir. Türkiye''deki siyasi partiler, ister muhafazakar demokrat, ister sosyal demokrat, ister milliyetçi demokrat, isterse de liberal demokrat olsunlar, hepsi demokrasi ortak paydasında buluşmak zorundadırlar. Demokratik kültürün zenginleşmesine katkıda bulunmayan, siyasi partilerin elinde, Türkiye bir darbeler ülkesi olmaktan kurtulamaz.Sorun darbeler ülkesi Türkiye'yi,demokrasi ülkesine dönüştürmektir.

*

Bütün dünyada demokratik yönetimlerin kaynağında, yönetilenlerin temel haklarıyla birlikte, özgürlükleri vardır. Dünyadaki son iki yüzyıldaki uygulamalarla, demokratik ülkelerin benimsediği, evrensel hukuk ilkeleri ve genel geçer ahlak kuralları oluşmuştur. “Yönetilen Demokrasi” değil, “Yöneten Demokrasi” olmak için, toplumun bütün kesimlerinin, demokratik yönetimin kurum ve kurallarına saygılı olmaları gerekir.Demokratik yönetim, kurumsallaşmış yönetimdir,lider odaklı değil, kural odaklıdır,kurum odaklıdır.

*

Demokratik yönetimi benimsemiş ülkelerin merkezinde seçmenler vardır. Demokratik mekanızmaya işlerlik kazandıracak olanlar, kültürel, siyasal ve ekonomik sorumluluklarının bilincinde olan entellektüellerdir. Onlar açıkladıkları bir oylarıyla, bir milyon oyu peşlerinden sürükler. Açık toplumların merkezinde yer alan çoğunluk, her zaman daha önemliyi, daha gerekliyi ve daha etkiliyi görür ve bilir.Tarihin her döneminde yanlışta birleşmeyen çoğunluk,toplumların ortak aklı olmuştur.Entellektüellerin kültürel ve toplumsal sorumluluğu,çoğunluğun görme ve bilme sürecini hızlandırmaktır.

*

Kültürel güçlerinin üzerinde kültürel güç olmayan,kutsal kültürden beslenen entellektüeller, doğru, güzel ve iyi bildikleri değerleri, en açık, en yalın ve en alçak gönüllü biçimde açıkladıkları ölçüde, başarılı ve etkili olurlar. Dünyanın hiçbir ülkesinde çoğunluk, üst perdeden konuşan, yanılmaz olduğunu iddia eden, kendisinden başkasını görmeyenleri sevmez ve izlemez. Bu yüzden, söyleyecek sözü olan, yalın ve açık olmayı bilen entellektüellerin, piramitler kadar ömürleri olsa, hayatları boyunca konuşmaları beklenir.Entellektüeller toplumların ortak vicdanlarıdırlar.

*

Demokrasiyle yönetilen ülkelerin gücü, demokratik yönetimlerin ilkelerinin, çok yalın ve çok açık olmalarından kaynaklanır. Toplumların yönetiminde açıklık gibi, yalınlık da en büyük ve en etkili güç kaynağıdır. Bunun için, bütün ülkelerde demokratik yönetimler benimsenmektedir. En dayatmacı yönetimler bile, kendilerinin de demokratik olduklarını ileri sürmek zorunda kalmaktadırlar. Çünkü yönetilenlerin çoğunluğunun onaylamadığı, hiçbir yönetim uzun ömürlü olamaz.

*

Türkiye''de kamu, özel ya da gönüllü bütün kurum ve kuruluşlar, demokratik kültüre yeni boyutlar kazandırmak için, var güçleriyle çalışmayı öğrenmelidirler. Türkiye geliştirdiği demokratik yönetimle Müslüman ülkelere örnek olacaktır. Zaten sınırların önemini yitirdiği düz kare dünyada, otokratik ülkelere, uluslarüstü kuruluşlarda geniş ve etkili bir yer yoktur.Onlar er ya da geç otokrasilerini, demokrasiye dönüştürmek zorunda kalacaklardır.

*

Dünyanın her ülkesinde demokratik kültür, kültürel sorumluluklarının bilincinde olan,küresel düşünmesini bilen entellektüellerle özümsenir ve içselleştirilir.Kusursuz insan olmadığı gibi, kusursuz demokrasi de yoktur. Demokratik yönetim kusursuzluğu arama yolunda uzun soluklu bir arayıştır.Bu yüzden entellektüeller dünyanın gidişinden ve çağlarından sorumludurlar. Ülkelerde demokrasiye direnilmez, demokratik süreç yönetilir ve geliştirilir.

*

Demokrasilerde çoğunluk yolunu şaşırmaz. Çoğunluk insanlığın ortak aklıyla düşünür.Çoğunluk doğruyu uçlarda aramaz.Bütün dünyanın aradığı doğru demokratik yönetim, uçların altın oranında harmanlanmasıyla bulunur.

18 Temmuz 2024, 13:16

İSRAİL FİLİSTİN'NİN BAĞRINA SAPLANMIŞ ZEHİRLİ BİR KILIÇTIR

Gazze İsrail tarafından sürekli ateş altında tutulan, dünyanın kangren olmuş yarasıdır. Gazze yanıyor, evlerinde sabah kahvaltısında anneler, çocuklar ve yaşlılar ölüyorlar. Gazze'de kan gölleri oluşuyor. Gazze okyanus ortasında yanan bir gemi gibi, çığlık çığlığa bütün dünyadan yardım bekliyor. Ancak hiçbir ülkeden ses çıkmıyor. Doğu'suyla, Batı'sıyla bütün dünya, 'Yavuz diyarı' Gazze'ye ve Gazze' lilere duyarsız.

*

Dünyanın haksızlıklara karşı çıkan, hak gözetir aydınları, Yunus gibi: 'Kastım budur şehre varam / Feryadü figan koparam' diye haykırıyorlar. Onların haykırışlarını, dünyanın hiçbir başkentindeki, seçilmemiş ve seçilmiş krallar duymuyorlar. Dünya başkentleri Tel Aviv gibi, Gazze'nin çığlıklarına kör, sağır, dilsiz. İsrail'in sürdürdüğü, vahşi ve orantısız savaşı durdurmak bir yana, Müslüman ülkeler kendileriyle savaşıyorlar.

*

Bir uçak kazasında hayatını kaybeden, Sezai Karakoç'un 'Savaş pilotu' yazısında anlattığı, Anadolu'nun Şeyh Şamil'i Zihni Hızal: 'Zalim tek parti yönetiminin sonunun geleceğinden emin olsam, Ankara'nın üstünde, kendimi ve uçağımı feda etmekten bir an bile tereddüd etmem' dermiş. Dünya da Hızal gibi, İsrail'in soykırımını lanetleyen ve haksızlıklara isyan eden binlerce pilot, Tel Aviv üzerinde, kendini feda etmeye hazırdır. Ancak Hızal ve pilotlar da biliyorlar ki : 'Kan akıtmakla akan kan durmaz' ve 'Kan kanla temizlenmez.'

*

Ortadoğu'da on yıllarca İsrailliler öldürmenin, sonunu bir türlü getiremediler. İsrailliler, Amerikalılar,Ruslar, İngilizler, Almanlar öldürmeye doymuyorlar. Akan kanlar, barış getirmediği gibi, savaşı daha da hızlandırıyorlar. Dökülen kanlar, kan dökenlerin vahşetine yeni boyutlar kazandırıyor. Kimsenin gönlü barışta olmadığı için, herkesin aklı savaşta. İnsanlar birbirimizi nasıl öldürürüz diye, fırsat kolluyorlar, öldürmekten bıkmıyor ve yorulmuyorlar.

*

Dünyanın Batı'sına giden yapılmış, Doğusuna gidende yıkılmış görür. Mehmet Akif'in 'Şark şiirinde ayrıntılı olarak anlattığı gibi, Doğu'da ' Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar/ Bükülmüş beller, incelmiş boyunlar, kaynamaz kanlar/ Düşünmez başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar/ Ekinsiz tarlalar, ot basmış evler, küflü harmanlar' vardır. Filistin başta olmak üzere, yakılan yıkılan Müslüman ülkeler, İsrail'le değil, birbirleriyle savaşıyorlar. Ortadoğu demek savaş demektir. Savaş Ortadoğu'nun üstesinden gelemediği küresel bir soruna dönüşmüştür.

*

Küre dünyada ülkeler savaşırken, biri kazanır, biri de kaybederdi. Savaşların bir kazananı, bir de kaybedeni vardı. Kare dünya da ise, savaşan ülkelerin kazananı ve kaybedeni yoktur. Kim kimle savaşırsa, savaşsın, karşısındakine verdiği zarardan çok daha fazlasını kendine verir. Yeni dünyanın hiçbir yerinde iyi savaş, kötü barış yoktur. Nükleer başlıklı füzeleri,dünyayı yok olmaktan kurtaramaz.

*

Kare dünya, bütün bütün ülkeleri savaşa değil, barışa odaklanmaya zorluyor. Artık İsrail Tel Aviv'i silahlarla koruyamaz. Devlet terörü estiren Tel Aviv, bir teröristin eline geçen nükleer silahla, yeni bir Hiroşima olur. Tel Aviv'de olduğu gibi, nerede sivillerden daha çok askerler varsa, orada hiçbir zaman barış olmaz. En güzel savaş, yapılmayan şavaştır. Sorgulanmayan savaşların önüne kimse geçemez.

*

Kare, düz, her ülkenin birbirine komşu olduğu dünya, savaş isteyen Kabil'lerin değil, barış sevdalısı Habil'lerin dünyasıdır.

19 Temmuz 2024, 11:51

KRİZ DÖNEMLERİNDE ESNEK YAPILANAN KURULUŞLAR KIRILIP DÖKÜLMEZLER

Küresel kriz dönemlerinde bütün kuruluşlar, satışlarını artırmaktan daha çok, verimliliklerini artırmaya odaklanırlar. Kuruluşlarda satışların büyüklüğü önemlidir, ancak bir güçlülük göstergesi değildir. Kuruluşların satışlarının büyük olması, her zaman verimliliklerinin de büyük olması anlamına gelmez. Krizli yıllarda kuruluşları, satışlarının yüksekliği değil, verimliliklerinin yüksekliği ayakta tutar.

*

Bütün ülkelerin birbirlerine, kapı komşuları oldukları sınırsız dünyada, kuruluşların dünya pazarlarındaki yarış üstünlükleri, verimlilik artışlarından kaynaklanır. Dünya ekonomisinin her yıl büyümesi, ülkeler arasındaki alışveriş hacminin, yıldan yıla değişmesi kuruluşları, yeniden yapılanmaya ve sürekli yenilenmeye zorlamaktadır. Bu yüzden dünyadaki bütün kuruluşlar ayakta kalmak için, üretim ve yönetim yöntemlerini geliştirmeye çalışıyorlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, büyük küçük milyonlarca kuruluş vardır. Dünyadaki kuruluşların ilk bininde yer alanlar, ortaklık yapılarıyla birlikte, yönetim yapılarını danışmanlık hizmetleri alarak sürekli yeniden yapılandırırlar. Yeni ortaklara açık olanlar, küçülerek büyümesini bilenler, kriz dönemlerinde pazardan çekilmezler. Onların yıllar içinde oluşmuş, üretim kültürleri ve yönetim değerleri vardır. Kuruluşları ürünleriyle birlikte, küresel değerleri uzun ömürlü kılar.

*

Kuruluşların dünya pazarlarında, yarışma üstünlüğü kazanmaları, yönetim ve işletme fonksiyonlarında, gerçekleştirdikleri verimlilik artışlarına dayanır. Kuruluşlarda yenilik yapmak demek, daha düşük bir verimlilik düzeyinden, daha yüksek bir verimlilik düzeyine sıçramak demektir. Kuruluşlar bilinen üretim ve yönetim yöntemlerini geçersiz kılan, yeni üretim ve yönetim yöntemleriyle, hiç bilinmeyen ülkelerin pazarlarına açılırlar.

*

Kuruluşların başarılı olmasında belirleyici olan, büyük ya da küçük olmalarından daha çok, kriz dönemlerinde hızlı ve doğru kararlar almasını bilmeleridir. Pazarlarda büyük olanlardan önce, hızlı olanlar satış alanlarını genişletirler. Kare dünyanın kaplanlar gibi, güçlü ve büyük kuruluşlarının karşısında, kediler gibi hareket etme yetenekleri olan küçük kuruluşlar çok daha başarılı olurlar. Onlar dünyadaki ekonomik ve kültürel gelişmelere, uyum sağlamada güçlük çekmezler.

*

Küresel kriz dönemlerini, büyük ve yavaş kuruluşlar değil, küçük ve hızlı kuruluşlar sarsıntısız atlatırlar. Ülkeler arasındaki üretim ve yönetim yarışının, büyük hız ve yoğunluk kazandığı kuruluşlar dünyasında, büyük olanlardan önce küçük olanlar, üretim ve yönetim yöntemlerinde, çığır açıcı açılımlar yaparlar. Büyük kuruluşlar çok kademeli katı yapılarıyla kaybetmemeye, küçük kuruluşlar az kademeli esnek yapılarıyla hızlı büyümeye odaklanırlar.

*

Üretimde ve yönetimde atılımları, yavaş büyük kuruluşlar değil, hızlı küçük kuruluşlar yapar.

*

Büyümek için büyümek, karlılık için karlılık diyen kuruluşlar, esnekliklerini yitirirler.

*

Kuruluşlar kültürlerini ürettikleri ürünlerle,verdikleri hizmetlerle oluştururlar.

20 Temmuz 2024, 13:16

DEMOKRASİ DÜŞMANI OTOKRASİ DOSTU AMERİKA'NIN "İKİ PARTİLİ DEMOKRASİ"Sİ TEHLİKE SİNYALLERİ VERİYOR

"Los Angelas'tan New York'a Yeni Roma" kitabımızda, ayrıntılı olarak anlatıldığı gibi Amerika, dünyanın "Yeni Roma İmparatorluğu"dur. Bütün dünyadan gelen göçmenlerin kurduğu, bir göçmenler ülkesidir. Amerika'da İngilizlerin bir İngiltere'si, Almanların bir Almanya'sı, İspanyolların bir İspanya'sı, İtalyanların bir İtalya'sı, Çinlilerin bir Çin'i, Yahudilerin bir İsrail'i vardır. Bir ülkeler ülkesi olan Amerika, dünyanın geleceğinde, Amerikalılara bırakılmayacak, bir silahlı güce sahiptir.

*

Avrupalı göçmenler, Amerika'nın yerlilerine, Arap'ların İspanya'da, Türk'lerin Doğu Avrupa'da davrandıkları gibi davranmamışlardır. Avrupa'lılar Amerika'ya ellerinde silahlarla gitmişler, Avrupa'nın Haçlı kültürünü Amerika'ya taşımışlar, her sorunu silahla çözmeye çalışmışlardır. New York, Avrupalıların Amerika'daki Kudüs'leri olmuştur. Onlar Haçlı Seferlerinde Anadolu'da yaptıkları gibi, Kudüs'ü ele geçirmek için, her yöntemi, her yolu mübah görmüşlerdir.

*

Avrupa'nın ekonomik, siyasal ve kültürel tarihinde, savaşın vazgeçilmez bir yeri vardır. Avrupa'nın tarihi, savaşların tarihidir. Avrupa zenginliğinin ana kaynağı, savaşlarda yapılan yağmalar olmuştur. Amerika Avrupa'nın savaş odaklı geleneğini sürdürüyor. Amerika, Vietnam'a, Irak'a ve Afganistan'a ordularıyla, cam ürünleri satan bir dükkana, kırmızı gören bir boğa gibi girmiştir. Ve her şeyi kırıp dökmüştür, her yeri yakıp yıkmıştır. Amerika'nın yol açtığı savaşların faturasını, tek başlarına Müslüman ülkeler değil, bütün dünya ödüyor.

*

Amerika'da Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasında, kıran kırana geçen seçimler, demokrasi düşmanı, otokrasi dostu Amerika'nın, "İki Partili Demokrasi"sinin, ne kadar kırılgan oluğunu gösteriyor. İki partinin yöneticileri birbirlerini, demokrasi karşıtı olarak suçluyorlar. Amerikan seçimleri, Amerikalıları ilgilendirdiği kadar, dünyadaki bütün ülkeleri ilgilendiriyor. Amerika uçan ve yüzen ordularıyla, dünyayı işgal edecek bir güce sahiptir. Amerika yalnızca Amerikalılara bırakılırsa, dünya Irak'a dönüşür.

*

Rusya'nın Ukrayna'yı yakıp yıktığı, Amerika'nın ve Çin'in barış rüzgarlarından daha çok, savaş rüzgarlarının estirdiği bir dönemden geçiliyor. Gizliliğin olmadığı, merkez ve çevre farkının ortadan kalktığı kare dünyaya,ne kadar büyük olursa olsun, bir ülkenin direnmesi, mümkün değildir. Sınırsızlaşan dünyanın hiçbir ülkesinde, zamanı gelmiş bir değişime direnilmez. Bunun için değişmek, bütün dünya için hayati önem taşıyor. Barışla değişmesini bilmeyen otokratik ülkeler, iç savaşla demokratikleşmek zorunda kalıyorlar.

*

Deri değiştirmeyen yılanların yaşayamadıkları gibi, değişmesini bilmeyen ülkeler ayakta kalamazlar. Ülkelerin uzun ömürlü olmalarında, değişim rüzgarlarına karşı, sınırlara duvarlar örmek yerine, değişimden yararlanmak için, sınırlarındaki duvarları, ticaretle kaldırmaları, "olmazsa olmaz"ların başında geliyor. Duvarların olmadığı dünyada, sınırlarına duvar ören ülkeler, ördükleri duvarların altında kalıyorlar. Sınırsız dünyada sınırlar anlamlarını yitiriyorlar.

*

Afganistan'da, işgalci Amerika'nın başarısızlığa uğradığı gibi, Ukrayna'da işgalci Rusya başarısızlığa uğrayacaktır. Küreden kareye dönüşen sayısal dünya, savaşcı güçlerin değil, barışcı güçlerin dünyasıdır. Açık kaynak dünyada, kazananlar hepsini almazlar, kazandıranlar haklarını alırlar. Kare dünyada işgal edenler, işgal edilirler, yağmalayanlar yağmalanırlar. Ve paylaşmasını bilmeyenler,paylaşmasını bilenler tarafından paylaşılırlar.

21 Temmuz 2024, 11:47

ÜLKELERİN EKONOMİLERİNDE TÜKETİLMEYENLER ÜRETİLMEZLER ÜRETİLMEYENLER TÜKETİLMEZLER

Bu yazı daha önce 22.10.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Ekonomik kriz içindeki dünyada, kuruluşların üretim güçlerine, kalıcı özellikler kazandırmada seçme hakkı, üreticilerden tüketicilere kaymaktadır. Tüketicilerin ihtiyaçları olan, ürünleri ve hizmetleri seçmede, gösterdikleri duyarlılık kuruluşları, gerçek ihtiyaçları karşılamaya yönelik, üretim yapmaya zorluyor. Bunun için yapay ihtiyaç üreten kuruluşların, dünya pazarlarındaki payları hızla düşmektedir.

*

Ekonominin zamanla değişmeyen yasalarının başında, “Her tüketim kendi üretimini oluşturur” kuralı gelir. Tüketiciler ihtiyaçlarını karşılarken, önceliklerine göre sıralamaya özen göstermezler ve yapay ihtiyaçların peşlerine düşerlerse, üretici kuruluşlar yatırımlarını, gerçek ihtiyaçları karşılayacak alanlardan önce, gösteriş tüketimini kamçılayacak alanlarda yoğunlaştırırlar. Gösterişte yarışan tüketiciler de, dünyadaki bütün ekonomik krizlerin tetikleyicileri olurlar.

*

Ordular savaş yönetmedeki ustalıklarını, cephelerde gösterdikleri gibi, kuruluşlar da fırsatları yakalamadaki başarılarını, ekonomik kriz dönemlerinde gösterirler. Ekonomik krizlerde insanların, ürünlere ve hizmetlere olan talepleri, yapay ihtiyaçlardan gerçek ihtiyaçlara kayar. Gösteriş tüketiminin önem kazandığı dönemlerde, tüketicilerin yapamadığı ihtiyaçlar sıralamasını, ekonomik krizler yaparlar. Ekonominin temel taşları, kriz dönemlerinde yerlerine yerleşirler.

*

Kuruluşların ekonomik krizlerle, gelen fırsatları değerlendirmelerindeki başarıları, dünyadaki üretim ve tüketim eğilimlerini, çok yakından izlemelerine bağlıdır. Toplumların doğru ihtiyaçlarını, doğru zamanlarda, doğru yerlerde, düşük maliyetlerle, yüksek kalitelerde üreten kuruluşlar, bütün taşların yerinden oynadığı çalkantılı dönemlerde, verimsizliğe yol açan aşırı kilolarından kurtulurlar. Krizlerle kuruluşlar, doğru hesap yapmasını öğrenirler.

*

Ekonomik ve kültürel krizler, kuruluşlarda giderleri azaltmak, gelirleri çoğaltmak yolunda, yeni yöntemler geliştirmeye zorlar. Üretim ve yönetim alanında başarıyla uygulanan yöntemler, çatışma ve kriz dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Kriz dönemlerinde verimsiz kuruluşlar pazarlardan çekilirken, verimli çalışan kuruluşlar pazarlardaki paylarını büyütürler. Ekonomilerde krizler yıkıcı oldukları kadar, yapıcı da olurlar.Krizler üretimde ve yönetimde, yeniliklere ebelik yaparlar.

*

Dünyadaki bütün ülkelerde gündüzlerin geceleri izlemesi gibi, birbirlerini izleyen krizlerin kaynağında, üretimden daha çok tüketimde yarışan açgözlü insanlar vardır. Genç, orta, yaşlı bütün kuşaklar, gerçek ihtiyaçlarından önce, yapay ihtiyaçlarına önem verirlerse, dünyadaki krizlerin hiçbir zaman sonu gelmez. Ekonomilerde tüketilenler üretilir, üretilenler tüketilir. Ekonominin yasalarına meydan okunmaz. Hesapsız üretim ekonomiyi, hesapsız tüketim toplumu çökertir.

*

Krizlerdeki fırsatları yakalayanlar, taleplerdeki dalgalanmaları doğru okuyanlardır.

*

Dünyada gösteriş üretiminden kazanılanlar, gösteriş tüketiminde yitirilirler.

*

Üreticilerin açgözlülükleri, tüketicilerin tokgözlülükleriyle dizginlenir.

22 Temmuz 2024, 12:40

KATMA DEĞERİ YÜKSEK ÜRÜNLER ÜRETMEYENLER DÜNYADAKİ GELİŞMELERE AYAK UYDURAMAZLAR

Dünya ülkeleri arasında, katma değeri yüksek ürünler üreten ülkeler, katma değeri düşük ürünler üreten ülkelerden, daha büyük üretim gücüne sahiptirler. Bunun için bütün ülkeler, yatırımlarını tarım alanlarından, sanayi alanlarına kaydırmaktadırlar. Her ülke üretim gücüne yeni açılımlar kazandırmak için, katma değeri yüksek ürünler üretmeye çalışmaktadır. Tarım ülkeleri sanayi ülkelerine dönüşmektedir.

*

Asya ülkeleri gibi Avrupa ülkeleri de, Azerbaycan’dan ve Irak’tan petrol, Rusya’dan ve İran’dan doğalgaz, Amerika’dan akıllı telefon, Almanya’dan yeni takım tezgahları, Çin’den yan sanayi ürünleri alıyorlar. Uluslararası ekonomideki gelişmeler, ülkeleri ürettikleri ürünlere katma değer kazandırmak için, hem yerel hem de küresel pazarlarda yarışmaya zorlamaktadır. Ülkelerin güçlerini büyütmek için, bütün dünyadan tedarikçilere ve müşterilere ihtiyaçları vardır.

*

Ülkelerin dünya pazarlarındaki yerleri, bütün ülkelerle ekonomik ve kültürel bağlarını güçlendirerek alışveriş yapmalarına bağlıdır. Dünyanın toplam üretimindeki paylarını büyütmeyen ve ürettikleri ürünlere katma değer kazandırmayan ülkelerin, dünya pazarlarında yarışma üstünlüğü kazanması mümkün değildir. Bu yüzden dünyanın bütün küresel kuruluşları, yüksek katma değerli ürünler üretmek için, birbirleriyle kıran kırana yarışmaktadır.

*

Yüksek katma değerli ürünler üretmek için, kuruluşların Batı’nın bilimsel ve teknolojik, Doğu’nun bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanmaları, büyük önem taşımaktadır. Bilim ve teknolojinin, elele vermesiyle sürekli yeni boyutlar kazanan bilgi ve bilgelik, bütün kuruluşların yeni zenginlik ve güç kaynağıdır. İktisatçılar bilgiye “Küresel bir kamu kaynağı” gözüyle bakarlar. Bütün dünya aynı, bilim ve teknoloji birikiminden yararlanır.

*

Herkesin cebinde taşıdığı kameralı telefonun, İrlanda’dan alınmış işlemcisi, Hong Kong’da üretilmiş kartı, Amerika’da tasarlanmış çipleri, Malezya’dan gelmiş renkli ekranı ve Japonya’dan sağlanmış objektifi vardır. Ürettikleri ürün ve hizmetlere, katma değer kazandırmasını bilen ülkeler, başka ülkelerden yararlanmasını bilen ülkelerdir. Dünyanın başarılı küresel kuruluşları, ürettikleri ürünlerde bütün ülkelerin, imzalarının olmasından korkmayan kuruluşlardır.

*

Yüzyılar içinde insanlığın bilgi ve bilgelik birikimi eksilmeden,yıldan yıla yeni boyutlar kazanarak zenginleşmektedir. Bilgi ve bilgelik birikimi doğaları gereği, paylaşmakla azalmazlar, yeni zenginlikler kazanırlar. İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikimi, bütün ülkelerin ortak hazinesidir. Dünyada bilgi ve bilgeliğin paha biçilmez değeri ve sınırsız gücü, ülkeler arasında, sürekli hareket halinde olmalarından kaynaklanır.

*

Pazarlarda elden ele geçmesini başaran ürünler, katma değerlerine değer katarlar.

*

Dünyada yeni zenginliğin ana kaynağı, ekonomik ve kültürel birikimdir.

*

Bütün kötülükler bilgi ve bilgelik, yoksulluğundan kaynaklanır.

23 Temmuz 2024, 12:34

İNSANLIĞIN BİLGİ VE BİLGELİK BİRİKİMİNE KATKIDA BULUNANLAR HİÇBİR ZAMAN UNUTULMAZLAR

Yeni dünyada büyük ve küçük pek çok ülkenin ekonomisini, sanayi kuruluşlarından daha çok, hizmet kuruluşları sürüklüyor. İster eğitim, ister sağlık, ister finans, ister dinlenme ekonomisi içinde yer alsınlar, hizmet kuruluşları ülkelere, gelir sağlayan kaynakların başında geliyorlar. Hizmet kuruluşlarının yatırımları, sanayi kuruluşlarında olduğu gibi, büyük sermaye istemezler ve karlılık oranları da daha yüksektir.

*

Yirminci yüzyılda hizmet kuruluşları denildiğinde, herkesin aklına deniz, kum ve güneş gelirken, Yirmi birinci yüzyılda, hizmet ekonomisi, eğitim, sağlık ve gezi alanlarıyla bütünleşmiş ve yeni boyutlar kazanmıştır. Artık bütün ülkelerin ekonomilerinde, hizmet kuruluşları sanayi kuruluşlarını aşan büyüklükleriyle, vazgeçilmez bir yer tutmaktadır. Bütün ülkeler hizmet ekonomisini, dünyadaki gelişmelerin ışığında dönüştürüyorlar.

*

Toplu gezi hizmetlerinin, yerel sınırları aşarak, küresel boyutlar kazanması, hizmet kuruluşlarını dünyada, işsizliği önleyen en büyük kuruluşlar haline getirmiştir. Dünyanın her yerinde çalışanların önemli bir kısmının işleri, gezi ekonomisin oluşturan insanları taşımak, doyurmak, konaklatmak, eğlendirmek ve gezdirmektir. Her ülke coğrafyasına özgü tarihi, doğal ve kültürel değerlerini, bütün dünyaya açarak, büyük dış kaynak gelirleri elde etmektedir.

*

R.J.Barnet ve J.Cavanagh “Küresel Düşler” isimli kitaplarında, ekonominin değişik alanlarındaki büyük küresel kuruluşların, dünyanın ekonomik ve kültürel yapısında, yol açtıkları dönüşümleri, ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Batı ülkelerinin gezi ekonomisinde gösterdikleri başarıları, Doğu ülkeleri de göstermeye başlamışlardır. Ülkeler gezi ekonomilerini dağ,deniz, göl, tarihi yer gezileri yanında, eğitim ve kültür programlarıyla ve konserlerle zenginleştiriyorlar.

*

Hizmet ekonomisinin omurgasını oluşturan iç ve dış gezi kuruluşları, büyük bir mıknatıs gibi, herkesi kendine çeken, geniş çekim alanı oluşturuyor.Dünyanın her ülkesinde insanlar ister iç, ister dış geziler olsun, hem görmek, hem eğlenmek, hem öğrenmek istiyorlar. Bütün dünyada gezi ekonomisi, çok boyutlu bir yapı kazanmıştır. Artık küresel gezi kuruluşları, konaklama hizmetleri yanında, sağlık, eğitim, kültür ve sanat alanlarına da ağırlık vermeye özen gösteriyorlar.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun bütün ülkeler için, insanlığın ortak hazineleri olan, tarihi, doğal ve kültürel zenginlikleri değerlendirmek, küresel bir gelir kaynağı olmuştur. Dünyanın ortak zenginliklerini tanımak ve tanıtmak bütün kuruluşlar için, ekonomik olduğu kadar kültürel bir sorumluluktur. Dünyanın uzun ömürlü kuruluşları, bütün insanlığa hizmet eden kuruluşlardır. Kültüre hizmet edenleri, insanlar hizmet ederler. Onlar hiçbir zaman unutulmazlar.

*

Dünyanın her yanında kültür yüklü hizmetler,ne kadar yalın olurlarsa,o kadar kalıcı izler bırakırlar.

*

Karamsarlığa kapılmayanların, ümitsizliğe düşmeyenlerin, hizmetlerinden hiç kimse usanmaz.

*

Suçlamadan, şikayet etmeden,usanmadan hizmet peşinde koşanlar, her yerde sevilirler

24 Temmuz 2024, 12:07

ÖZDENÖREN GİBİ EDEBİYATI SEVENLER HER ŞEYİ GÖREN ALLAH'TAN HERKESİ DOYURAN TOPRAKTAN UZAKLAŞMAZLAR

Bu yazı daha önce 24.07.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Türk Edebiyatı'nın "Gül Yetiştiren Adam"ı Rasim Özdenören, Nobel ödüllü Amerikalı edebiyatçı William Faulkner gibi, "insanın ruhunun yüceltilmesini" edebiyatın ana işlevi olarak görür. Bu yüzden edebiyat yazılarını topladığı kitabına "Ruhun Malzemeleri" adını vermiştir. Ozdenören'e göre insanın, inişlerle çıkışlarla dolu ruh dünyasını, ele almayan bir yazar, yerelde küreseli, küreselde yereli yakalayan, küresel edebiyatın kapılarını aralayamaz.

*

Seküler dünyada insanların, her yıl gelir seviyelerini artırarak, ekonomik sorunları çözmeleri, huzurlu ve mutlu olmalarına yetmiyor. Toplumların sağlıkları açısından, üretim sorunların çözülmesi gereklidir, ancak hiçbir zaman yeterli değildir. Dünyanın karşı karşıya olduğu yıkıcı savaşlar, ekonomik yoksulluktan daha çok, kültürel yoksulluktan kaynaklanıyor. Ruhları sağlıklı olmayan toplumların, kültürlerinin derinlikli, ekonomilerinin dengeli olması mümkün değildir.

*

Hayatın anlamı nedir? İnsanların yaşama güçleri, kaynağını nereden alırlar? Yaşanan hayatın değeri nasıl artırılır? Yaşı, işi ve inancı ne olursa olsun, bütün insanlar bu sorulara cevap ararlar. İnsanların derinliğini yitiren ruhlarını, açgözlülüğün yol açtığı kirlenmelerden arındırmadan, bütün ülkeleri sarsan krizlerin, üstesinden gelmek çok zordur.İnsanların karınlarının doyurulması, gözlerinin doyurulmasına yetmez. Bu yüzden Anadou'da, "Gözlerin karınları olmaz" denilir. İnsanların gözleri, toprakla mezarda doyar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde ruhlar, döviz kurlarıyla ve borsa endeksleriyle değil, sürekli yorumlanan, ölümsüz edebiyat eserleriyle beslenir. Necip Fazıl'sız, Sezai Karakoç'suz, Nuri Pakdil'siz, Rasim Özdenören'siz, Cahit Zarifoğlu'suz, Erdem Bayazıt'sız, Akif İnan'sız bir Anadolu, bir Türkiye edebiyatı düşünülmez. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın canlılığı edebiyata dayanır, edebiyattan güç alır, edebiyat eserleriyle geçmişten geleceğe taşınır.

*

Anadolu insanının ruhunun beslendiği kaynakların başında, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinin çevrelerinde halkalanan edebiyatçıların eserleri gelir. Hayatı kolaylaştıran, dünyayı güzelleştiren edebiyat eserleri, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün eleştirel düşünen insanların, kalıcı düşünce ve etkili eylem kaynakları olurlar. Onların ışığı sönmeyen edebiyat eserleri, okuyanları bilinen yaşanan dünyadan alırlar, bilinmeyen yaşanacak dünyaya taşırlar. Onlar edebiyatı medeniyet için bilirler, eserlerinde edebiyat yoksulu toplumların, medeniyet zengini olmayacaklarını anlatırlar.

*

Her dönemde edebiyatsız medeniyetler köklerini, medeniyetsiz edebiyatlar etkilerini yitirirler.Derinliği ve zenginliği olmayan edebiyatlarla, güçlü toplumlara, paylaşımcı ekonomiler, katılımcı yönetimlere ulaşılamaz. İnsanların kültürel güçlerinin olduğu kadar, ekonomik başarılarının dönüştürücü kaynağını, hiçbir dönemde güncelliğini yitirmeyen, sürekli yorumlanan edebiyat eserleri oluşturur. Başta Kur'an olmak üzere kutsal kitaplar, bütün edebiyatçılara ilham kaynağı olan, birer edebiyat şaheseri örneği verirler.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, dayatmacı yönetimlere, silahla değil, edebiyatla karşı çıkılır. Edebiyatsız eylemler, eylemsiz edebiyatlar işlevsizleşirler. Edebiyat eserleri, kılıçtan daha keskindir. Edebiyatın güç kazandığı toplumlarda, kılıçlardan daha çok kalemler konuşur. Her dönemde toplumları savaşın silahlı güçleri değil, edebiyatın silahsız güçleri dönüştürürler. Bunun için bütün dünyada, Mesnevi çok ilgi görüyor. Ve bütün ülkelerde, en okunan kitaplar arasında, edebiyat eserleri, önemli bir yer tutuyor.

*

Kaşgar Dergisi'nde yapılan uzun ve kapsamlı bir konuşmada, hikaye ve deneme ustası Özdenören, edebiyatın işlevine ilişkin önemli değerlendirmeler yapar. Ve yıllarca birlikte olduğu, edebiyatçı dostlarını anlatarak, toplumların bilgi ve bilgelik dünyasında, edebiyatın önemini vurgular. O edebiyatçı dostları gibi, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağını inanır. Özdenören Sezai Karakoç, Necip Fazıl, Dostoyevski ve Tolstoy gibi, bütün tutarlıklarıyla, bütün tutarsızlıklarıyla "insanları şahdamarlarından yakalayan" edebiyatçılara vurgundur.

*

Edebiyatçıların yazdıkları ne olursa olsun, okuyucularına sınırsız zenginliklerle dolu, ruh dünyasında yaşama alanı açarlarsa, döne döne okunurlar, iz bırakırlar ve kalıcı olurlar. Özdenören'i okuyanlar bildikleri bir iklimden, bilmedikleri bir iklime taşınırlar, iç dünyalarındaki kıyısız denizlere, yeni kapıların açıldığını görürler, ruhlarının zenginleştiğini hissederler. "Yüzler"i ve "Köpekçe Düşünceler"i okuyanlar, insanın ne kadar çok yüzünün olduğunun yanında, bütün açmazlarıyla, bütün çıkmazlarıyla, ne kadar karmaşık bir iç dünyaları olduğunu, ister istemez düşünmek zorunda kalırlar. *. Gittikçe küçülen dünyada edebiyatın önemi, yıldan yıla katlanarak artıyor. "Kirlenmenin Boyutları" kitabımızda anlatıldığı gibi, kare dünyada, kirlenmede görünen boyutlardan daha çok görünmeyen boyutlar önem kazanıyor. Yirmi birinci yüzyılda, doyma bilmez açgözlülerin yol açtığı, iklim değişikliğiyle, küresel ısınmayla gelen depremler, kasırgalar, seller ve su baskınları, büyük yıkımlara yol açıyorlar.Sınırların önemsizleştiği dünyada,ülkelerin edebiyatlarına bakılırsa, karşı karşıya olunan ekonomik, siyasal ve kültürel sorunların, ne kadar büyük olduğu açıkca görülür.

*

Dünyayı savaştan savaşa sürükleyen yönetimlere karşı, insanların ellerinde edebiyattan daha güçlü bir silah bulunmuyor.

25 Temmuz 2024, 11:32

DÜNYAYI SIRADAN İNSANLAR DEĞİL SIRADIŞI OLMASINI BİLEN İNSANLAR DÖNÜŞTÜRÜRLER

Ülkelerin, şehirlerin, kuruluşların ve insanların saygınlığı, üretim gücüne kazandırdıkları yeni boyutlardan kaynaklanır. Dünyanın her yerinde, tüketmekten daha çok üretmenin rüyasını görenler, üretim güçsüzlüğünü gidermenin öncüsü olmuşlardır. Ülkelerde, şehirlerde ve kuruluşlarda oluşturulan, dürüstlüğün, güvenirliğin ve özgürlüğün elele verdiği ortamlar, bir mıknatıs gibi, sıradışı üretici kesimleri kendilerine çekerler.

*

Richard Florida’nın, “The Rise of Creative Class” isimli kitabında vurguladığı gibi, düşünce ve eylem kuruluşlarıyla birlikte, doğurgan kesimler bütün dünyanın, geleceğine giden yolun kilometre taşlarını oluşturarak, gelişmelere yön veriyorlar. Bu yüzden üniversiteleriyle, hastaneleriyle, ekonomik, siyasal ve kültürel kuruluşlarıyla, bütün ülkeler üretim güçlerini büyütmek için, şehirlerindeki çekim merkezlerini güçlendirmeyeye büyük özen gösteriyorlar.

*

Bir ülkede, bir şehirde, bir kuruluşta, üretken sıradışı insanları, sıradan insanlardan ayıran önemli nitelikler vardır. Sıradışılar ekonomik, siyasal ve kültürel eğilimleri gözlemleyerek, ufuk ötesini görürler, düşünülmeyeni düşünen, görülmeyeni gören, duyulmayanı duyan öngörüleriyle, büyük dönüşümlere öncülük yaparlar. Einstein’in çok alıntılanan sözünde vurguladığı gibi: “Hayal gücünün bilgi gücünden daha önemli” olduğunu, sıradışı insanlar çok iyi bilirler.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatın kolaylaştırılmasında, yaşanır kılınmasında, üretken sıradışı insanlar, en önemli görevi yüklenirler ve en büyük sorumluluğu alırlar. Almanya’dan ayrılmak zorunda kalan öğretim üyeleri, Türkiye’nin üniversitelerine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Amerika bütün ülkelerin eğitim ve üretim düzeyi yüksek insanlarına, kapılarını sonuna kadar açarak, dünyanın en büyük ekonomik ve siyasal gücü olmuştur.

*

Bütün ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerinin kaynağında, doğal kaynak zenginliğinden daha çok üretmesini seven, risk almasını ve yenilik yapmasını bilen sıradışı insan zenginliği vardır. Sıradışı insanlar, sıradışı düşünceleriyle, sıradışı eylemleriyle, çevrelerinde büyük bir ekonomik ve kültürel canlılığa yol açarlar. Onların arasında düşünürler, sanatçılar, girişimciler, öğretim üyeleri, mühendisler, doktorlar ve gazeteciler ilk sıralarda yer alırlar.

*

Dünyada çekim alanı oluşturan ülkeler, üretim alanı oluştururlar. Üretmesini bilenler dönüşmesini ve dönüştürmesini bilirler. Düşüncelere ve eylemlere kapıların kapatılmasının, mümkün olmadığı Yirmi birinci yüzyılda bütün ülkeler, açık toplumları izlemek zorunda kalacaklar. Ekonomik ve kültürel güçlerine, yeni zenginlikler kazandıran devletler, soylarına ve renklerine bakmadan, özgürlük alanlarını sonuna kadar genişleterek, sıradışı insanları ülkelerine çekenler olacaktır.

*

Kültürde ve ekonomide özgünlük özgürlüğü izler. Özgürlüğü olmadığı yerde özgünlük olmaz.

*

Düşüncelerine inananlar, inandıklarının peşinden gidenler, hayallerini gerçekleştirirler.

*

Dünyada sıradan insanlar bir, sıradışı insanlar bin, akıldan yararlanmasını bilirler.

26 Temmuz 2024, 11:55

ŞAVAŞLARIN ÜSTESİNDEN SUÇSUZ BİR İNSANI ÖLDÜRMENİN BÜTÜN İNSANLIĞI ÖLDÜRMEK OLDUĞUNU BİLENLERLE GELİNİR

İstanbul Türklerin Avrupa’ya, Kazan Rusların Asya’ya açılma kapısı olmuştur. Avrasya ekseninde, Türkiye ve Rusya iki vazgeçilmez ülkedir. Türkiye’nin Avrupa’ya, Rusya’nın Asya’ya genişlemesinde, Karadeniz en önemli rekabet alanını oluşturmuştur. Türkler ve Ruslar Karadeniz çevrenizde güç kazanmak için, yüzyıllar boyunca birbirleriyle hem yarışmışlardır, hem de savaşmışlardır. Türkler Karadenizi Akdeniz gibi, yüzyıllarca “Türk Gölü”ne dönüştürmüşlerdir.

*

Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla ve Berlin Duvarının yıkılmasıyla, Karadeniz kapalı bir deniz olmaktan çıkarak, bütün dünyaya açık bir deniz haline gelmiştir. Karadeniz Avrasya eksenindeki ülkeleri, Boğazlarla ve nehirlerle, Akdeniz, Azak, Baltık, Kuzey ve Hazar denizlerine bağlayan, dünyadaki en önemli iç denizdir. Türkiye başının üstünde Karadeniz, ayaklarının altında Akdeniz ile, iki kıtanın ve iki denizin denetiminde en stratejik ülkelerden birisidir.

*

Türkiye, Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan ve Gürcistan Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerdir. Ancak Karadenizin kıyı ülkelerini aşan, bir stratejik ve kültürel etkinlik coğrafyası vardır. Bu yüzden, Halford Mackinder’in “Kara”, Alfred Thayer Mahan’ın “Deniz” güç ve denetim stratejilerinde, Karadeniz de Akdeniz kadar önemlidir. Türkiye ve Rusya, Avrasya’da anahtarı Karadeniz olan, iki kilit ülkedir. Bunun için Türkiye ve Rusya, yüzyıllarca birbirleriyle çatışmışlardır.

*

Özal’ın gayretiyle Türkiye’nin öncülüğünde, Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Azerbaycan, Arnavutluk, Gürcistan, Sırbistan ve Moldova arasında gerçekleştirilen, “Karadeniz Ekonomik İş Birliği”, cephelerdeki savaşları, pazarlardaki yarışlara dönüştürecektir. Doğal gaz ve petrol boru hatları, bölge ülkeleri arasındaki, siyasal sınırları ortadan kaldırmıştır. Geçen yüzyılın ülkeleri birbirine bağlayan demiryollarının yerine, yeni yüzyılda boru hatları geçmiştir. Barışının güvencesi boru hatlarıdır.

*

Kültürel işbirliğinin olduğu ülkelerde, ekonomik işbirliği, ekonomik işbirliğinin olduğu ülkelerde kültürel işbirliği vardır. Ülkeler arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkilerde, kültür ekonomiye yön gösterir, ekonomi kültüre yol açar. Nasıl ayçiçeği yüzünü hep güneşe çevirirse, ekonomi de yüzünü hep kültüre çevirir. Ekonominin gözü sürekli kültürün üzerindedir. Kültür ekonominin olduğu kadar, insanın da vicdanıdır. Vicdan ekonomide adaletin terazisidir.

*

Kirli mülkiyete savaş açan Nuri Pakdil’in vurguladığı gibi: “Türkiye’deki insan vicdanlı olabilirse, Rusya’daki insan da vicdanlı olabilir, Çin’deki, İsveç’teki de Cezayir’deki, Kamboçya’daki de”. Vicdan insanın özü ve özetidir. İnsanı insan yapan vicdanıdır. Her yerde ve her zamanda, bütün insanların saygı duyduğu ve sevgiyle bağlandığı değerler, dünya barışını koruyan erdemlerdir. Vicdan dünyada insanları birbirine bağlayan en güçlü erdemdir. İnsanlık bütün vicdanların toplamıdır.

*

Vicdan sağlıklı kültürün, dengeli ekonominin terazisidir.

*

Vicdanlı insanların, vicdansız ekonomileri olmaz.

*

İnsanlığın ortak vicdanı yanlışta birleşmez.

27 Temmuz 2024, 10:11

COLOMBIA ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ, ŞARKİYATÇILIK KİTABININ YAZARI EDWARD SAID İSRAİL'Lİ SİYONİSTLERİN YURTSUZLAŞTIRDIĞI KUDÜS'LÜ AYDINDIR. BU YAZI "YENİ ROMA" KİTABIMIZDA YER ALMIŞTIR. TEŞEKKÜRLER SEVGİLİ KAMİL BERSE VE "ŞEHİR ve KÜLTÜR" DERGİSİ

Bu yazı daha önce 06.05.2015 tarihinde de yayımlanmıştı.

27 Temmuz 2024, 13:01

SUÇSUZ İNSANLARI ÖLDÜRMEDE SİYONİST İSRAİL'LE IRKCI NAZİ'LER BİLE YARIŞAMAZLAR

Ülkelerin iç ve dış politikadaki ağırlıkları, hatırı sayılır nüfus ve üretim gücüne sahip olmalarından kaynaklanır. Bunun için, ülkelerin büyük şehirleri, ekonomik, siyasal, kültürel hayatın ana dinamiğini oluştururlar. Şehirler ülkelerin hem ekonomik güçlerinin, hem entellektüel derinliklerinin, en somut göstergeleridir. Büyük şehirleri olmayan ülkelerin, uluslarası sorunların çözümünde, sözleri ve ağırlıkları olmaz.

*

İslam dünyasının bir çıban başı olan İsrail, dünyanın ne kadar büyük ordusuna sahip olursa olsun, ülkeler arasında sözü ve etkisi olan bir devlet olamaz. Çünkü Tevrat bir ırkın kutsal kitabı olduğu gibi, Yahudilik de yalnızca Yakupoğullarının dinidir. Müslümanlık ve Hristiyanlık küreseldir, her soy ve her renkten insanın katılımına açıktır. Yahudilerde ise, anne önemlidir. Annesi Yahudi olmayan Yahudi olamaz.

*

Yahudilerin milliyetçileri Siyonistler, mavi Nil'le yeşil Fırat arasında güçlü İsrail devletinin rüyası görmektedirler. Ancak ikibin yılda, bütün dünyaya dağılmış Yahudilerin, on beş milyonluk bir nüfusa ulaşmaları, onların Kıyamet'e kadar büyük devlet olmalarının mümkün olmayacağını göstermektedir.İsrail Filistin'deki varlığını, Amerika'nın kayıtsız şartsız desteğiyle sürdürmektedir. New York'ta Tel Aviv'den daha çok Yahudi yaşamaktadır. Siyonistlerin kutsal şehirleri, Kudüs değil "Jew York", olarak bilinen New York'tur.

*

Afganistan'da,Irak'ta,Suriye'de,Yemen'de, yaşanan olaylardan sonra, açıkça ortaya çıktı ki, yalnızca silah gücüyle, ülkelerin varlıklarını korumaları mümkün değildir. Ülkelerin gelecekteki en büyük güvenceleri, ordularından önce genç nüfusları olacaktır. İsrail gibi,Körfez ülkeleri gibi, belirli bir nüfus büyüklüğüne ulaşmayan ülkelerin,doğal kaynak ve silah gücüyle, ayakta kalmaları ve varlıklarını korumalarını kimse beklemiyor.Yeni düz kare dünya, silahlı güçlerin değil,silahsız güçlerin dünyasıdır.

*

İsrail'in iç ve dış politikasını Yahudi geleneği değil, Yirminci yüzyılın en bulaşıcı hastalığı olan ırkçılık belirliyor. Irkçılığın anası "Nazizm''dir. Filistin topraklarını kan ve gözyaşı göllerine çeviren, dünyanın en kanlı ırkçılık hareketlerinden biri de Siyonizm''dir. Nazizmi aratmayan Siyonizm, son iki yüzyılın en kanlı, en dehşet verici ırkçılık hareketidir. Yahudiler Almanların kendilerine uyguladıkları, soykırımın kat kat fazlasını Gazze'de Filistinlilere uygulamaktadırlar. Onlar Avrupalı ustalarından, çok daha dehşet verici olmuşlardır.

*

Müslümanlarla Yahudiler, İslamın ilk yıllarından beri, yüzyıllarca bir arada yaşamışlardır. Ancak hiçbir zaman, İslam dünyasında, bir Yahudi karşıtlığı olmamıştır. Dünyada Yahudilerin en büyük koruyucuları Türkler olmuştur. Irkçılık peşinde koşan, ayrımcılık yapan ülkeler, bütün dünyayı karşılarına alarak, kendi içlerine kapanmak zorunda kalırlar. Yirmi birinci yüzyılda ülkelerin güçleri ırklarından değil, geçerliğini hiç yitirmeyen, ilkelerinden kaynaklanacaktır.

28 Temmuz 2024, 12:46

SAVAŞLARA KARŞI ZÜLKARNEYN SEDDİ İNŞA ETMEYENLER KÜRESEL YENİ NUH TUFANLARININ ÖNÜNE GEÇEMEZLER

Bu yazı daha önce 02.11.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Yirmi birinci yüzyılda ülkeler, savaş yıllarını ne kadar azaltırlarsa, üretim güçlerini o kadar büyütürler. Savaş yıllarında ülkeler yoksullaşırken, barış yıllarında zenginleşirler. Tarihin bütün dönemlerinde, barış isteyen devletler, savaş peşinde koşan devletlerden, daha güçlü olmuşlardır. Tarih boyunca açıkça görüldüğü gibi, dünya kültüründe güncelliğini hiç yitirmeyen eserler, savaş dönemlerinden daha çok barış dönemlerinde verilmiştir.

*

İnsanlık tarihi savaşları barışlar, barışları savaşlar izleyerek, bazan aritmetik, bazan geometrik olarak akar. Tarihte küçük değişimler, büyük dönüşümlere yol açarlar. Tarihin toprağına düşen bir buğday tanesi, savaş yıllarında bir başak verirken, barış yıllarında her biri yüz taneli yedi başak verir. Savaş dönemlerinde bir ekilen bir biçilir, barış dönemlerinde bir ekilen yedi yüz biçilir. Bunun için insanlar savaştan önce barış isterler.

*

Kutsal kitaplarda anlatılan çok ilgi çeken çatışmalardan biri, güçlü Calut ya da Golyat ile genç Davut arasında yapılan, güç kazanma savaşıdır. Küçük Davut elindeki sabanla, Büyük Calut’u en zayıf yerinden yakalar ve öldürür.Yıldızın parladığı, küçük eylemlerin, büyük dönüşümlere yol açtığı dönemlerde, büyük sanılan güçlerin, sanıldığı kadar büyük olmadığı, “Davut”ların “Golyat”ları dize getirdikleri, tarih boyunca her ülkede görülür.

*

Yirmi birinci yüzyılda dünyanın, iki büyük ekonomik gücü olan Çin ve Amerika arasındaki, güç savaşında dengeleri, Doğu Türkistan, Tibet, Tayvan ve Hong Kong gibi, küçük bilinen ülkeler değiştirecektir. Bunun için bütün ülkeler, bilardo masasında toplar gibi, çok duyarlı olan dengeyi korumak için, bulundukları yerde durarak, büyükleriyle, küçükleriyle çatışma alanlarından daha çok, uzlaşma alanlarını genişletmeye çalışıyorlar.

*

Yunus’un bir şiirinde vurguladığı gibi, nasıl bir sinek bir kartalı alıp yere vurursa, küçük bir ülke Amerika’yı ya da Çin’i alır, büyük savaşa sürükler. Amerika “On bir Eylül” intihar saldırısıyla, dehşet verici bir savaşa sürüklenmiştir. Çin de Hong Kong’la, Tayvan'la sürüklenecektir. Bu yüzden Birleşmiş Milletler, çatısının altında toplanan ülkelerin çoğunluğu, savaşların dehşet verici yıkımlarını bildikleri için, küresel sorunların uzlaşmayla çözülmesini isterler.

*

Dünyanın siber savaşlara gebe olduğu bir dönemde, Türk ve İslam ülkeleri, dünyadaki gelişmeleri çok yakından izlemek zorundalar. Onlar geçmişte Ortadoğu’nun kaynaklarını yok eden, İran ve Irak savaşından ders alarak, Rusya, Ukrayna, Çin, Amerika birbirlerini yakıyor yıkıyor olsalar bile, ellerindeki buğdayları toprağa atıyorlar. Kışkırtmalar kapılmadan bütün ülkelerde, uzlaşmaları özendirmeye, çatışmaları önlemeye çalışmak her aydının görevidir.

*

Doğu’dan Batı’ya bütün büyük düşünürler kitaplarında, savaşların büyüttükleri kötülükleri, barışların özendirdikleri iyilikleri tartışmışlardır.

*

Siyasal, kültürel, ekonomik yapılar, fiziksel, kimyasal, biyolojik yapılara benzerler. Küçük bir değişme, büyük altüst oluşlara yol açar.

*

Sınırsız, duvarsız, kapısız dünyada, hayatın her alanında barış arayanlar, savaş arayanlardan daha güçlü olurlar.

29 Temmuz 2024, 00:45

HIDIR YILDIRIM'LA MUAZ ERGÜ'NÜN ''BİR GÜZEL İNSAN ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN'' KİTABI ÇEVRESİNDE YAPTIĞI DERİNLİKLİ SÖYLEŞİ

********************************************* Hıdır Bey, Ersin Nazif Gürdoğan ile tanışma öykünüzden bahseder misiniz? Ne zaman ve nasıl tanıştınız? *************************************** Bundan hemen hemen otuz yıl kadar önce, adını en güzel kitap adlarından biri olarak addettiğim “Görünmeyen Üniversite” ile tanıştım. “Görünmeyen Üniversite”, kitabın bütününü özetleyen iki kelimelik sehl-i mümteni (yoğun ve özlü anlatım) edasında bir ifadeydi. Bu kitap, bir muhitle ve bu muhitin insan üzerinde tesir oluşturan atmosferiyle ilgili bilgiler taşımanın yanı sıra Ersin Nazif Gürdoğan’a ait biyografik unsurlar da barındırıyordu. Yine aynı yıllarda Nazif Hoca’nın “Hicaz’dan Endülüs’e” adlı kitabını da okumuştum. Bu kitapta da öğretim üyesi olarak bulunduğu Cidde’deki hatıralarıyla Mekke ve Medine ziyaretlerine ilişkin bilgi ve hissiyatı ile ayrıca burada iken Endülüs bölgesine gerçekleştirdiği bir gezinin intibaları yer alıyordu.

*

Buna ilaveten 90’lı yıllarda yayımlanan “Günler Akarken” adlı kitap da bir hatıra kitabı olarak Ersin Nazif Gürdoğan’ı yakından tanıma imkânı sunuyordu. Okuduğum kitapları ve bu kitaplarda yer alan biyografik unsurlar Ersin Nazif Gürdoğan Hoca’yı yakından tanımama vesile olmuştur. Bunun yanında düzenli olarak Yeni Şafak’taki köşe yazılarını da takip ederdim. Köşe yazıları, niteliği itibarıyla bir yazarın duygu ve düşüncesini günlük gelişmeler paralelinde tanıma imkânı verir.

*

Ersin Nazif Gürdoğan’la tanışmamız ise daha yakın zamanlardadır. Mehmet Âkif İnan ile ilgili gerçekleştirdiğim kitap çalışmalarım sırasında kendisine başvurdum. Bir söyleşide Mehmet Âkif İnan’ın gençleri akademik çalışmalara teşvik ettiğini, akademik ilerleyişlerini takip ettiğini, akademik ilerleyişini takip ettiği isimlerden birisinin de Nazif Gürdoğan olduğunu okumuştum.

*

Nazif Hoca’yla görüştüm, kendisi bana çok yardımcı oldu, çalışmamı ikmal edebilmem için çeşitli isimler de önerdi. “İz Bırakan Öğretmen Mehmet Âkif İnan” kitabı dolayısıyla Nazif Gürdoğan Hoca’yla tanışmış olduk. Bilahare görüşmelerimiz sıklaştı. ************************************************************ Gürdoğan ile ilgili bir kitap hazırlama fikri nasıl doğdu? Sizi böyle bir çalışmaya iten sebepler hakkında neler söylersiniz? *************************************************** Mehmet Âkif İnan Vakfı tarafından 2020 yılında başlatılan benim de jüri üyeleri arasında bulunduğum Mehmet Âkif İnan Ödülleri kapsamında Kültür, Sanat ve Edebiyat Ödülü Ersin Nazif Gürdoğan’a verildi. Bu süreçte Nazif Hoca ile birkaç görüşmemiz oldu. Mehmet Âkif İnan ile ilgili yaptığımız yayınlardan da haberdardı. Benim biraz eli çabuk olduğumu görünce kendisiyle ilgili yapılan bir çalışmanın akim kaldığından, tamamlanamadığından söz etti.

*

Bende bu çalışmayı tamamlama fikri uyandı. Ancak Nazif Hoca’nın bir biyografisi yoktu. Onun hakkında bir biyografi yazacak kadar bilgim ve kaynağım vardı. Yazıp kendisine gönderdim, eksik kalan kısımlarını tamamladık. Ardından çalışmanın diğer bölümlerini planladım ve çalışmaya başladım. Bu tür çalışmalarda çeşitliliği oluşturan ve lezzeti artıran husus, ısrarlı takiptir. Nazif Hoca’nın hayatını, kişiliğini, düşünce dünyasını, eserlerini değişik cephelerden yorumlayan ve bir araya geldiklerinde kıymetli bir bütünü oluşturan yazılar, ancak ısrarlı takiple bir araya getirilir. Biz de öyle yaptık. **************************************** “Bir Güzel İnsan Nazif Gürdoğan” özenle hazırlanmış kapsamlı bir kitap. Yetmiş civarında yazarın yazısı kitapta yer almış. Bu isimleri seçerken nelere dikkat ettiniz? Kitabı hazırlama esnasındaki ölçütleriniz nelerdi? ******************* Bir kısım yazılar yaklaşık 50 yıllık bir süre içerisinde çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış yazılardı. İfade ettiğim gibi Nazif Gürdoğan’ın hayatını, düşünce dünyasını, eserlerini ele alan yazılardı. Bu yazıların sahipleri onun Edebiyat, Mavera dergilerinde birlikte olduğu yakın arkadaşlarıydı. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Alaaddin Özdenören, Atasoy Müftüoğlu gibi isimlerin yanı sıra Ali Haydar Haksal, Şakir Kurtulmuş, Alim Kahraman, Arif Ay, Osman Bayraktar, Osman Koca, Kemal Kahraman, Ali Göçer, Hüseyin Yorulmaz, Recep Garip gibi isimler de geçmişte Nazif Gürdoğan hakkında yazılar yayımlamışlardı.

*

Bu yazıları derledik. Ayrıca Nazif Gürdoğan’ın bir şekilde gerek yazı hayatında gerek akademik hayatında birlikteliği olan ama hakkında yazmamış bulunan isimlerle temas kurduk. Onlardan kendilerinde kalan Nazif Gürdoğan’ı anlatmalarını istedik. Bu şekilde de epeyce yazı oluştu. Bu isimler Nazif Gürdoğan’ı tanıyan, kendisini değerlendirme hususunda kişiliğine, eserlerine vakıf olan isimlerdir. Her biri Nazif Gürdoğan portresinin tamamlanmasına yazılarıyla katkıda bulunmuş; değişik, renkli bir portre, lezzetli bir biyografi kitabı oluşmasına katkı sağlamışlardır. Hepsine müteşekkirim. ************************ Kitabınız Gürdoğan şahsında bir dönemi, bir edebiyat çevresini ve bu çevrenin edebiyatla ilgili çalışmalarını, yayımladıkları dergileri de anlatıyor. Bir dönemin tanıklığı… Bu dönemin edebiyat camiası ve Gürdoğan’ın kurucularından, yöneticilerinden, yazarlarından olduğu Mavera dergisi ile ilgili neler söylersiniz? Ne gibi izlenimler edindiniz Mavera ve o dönem hakkında? ************************************* Türkiye’de Takrir-i Sükûn Kanunu ile birlikte 1925 yılından itibaren bu milletin öz değerleriyle barışık dergi ve gazetelerin yayınına son verilmiştir. Bu suskunluk dönemi, 1939 yılında Nurettin Topçu’nun Hareket dergisini çıkarmaya başlamasıyla sona ermiştir. Üstat Necip Fazıl 1943 yılında Büyük Doğu’yu çıkarmaya başlar. 1947’de ise Osman Yüksel Serdengeçti’nin Serdengeçti dergisi yayımlanmaya başlar.

*

Bu yayınların Türkiye’de yeniden öze dönüş hareketini omuzlayan nesillerin yetişmesindeki emeği büyüktür. Erdem Bayazıt 1939, Mehmet Âkif İnan, Rasim Özdenören, Alaaddin Özdenören, Cahit Zarifoğlu 1940, Ersin Nazif Gürdoğan 1945 doğumludur. Bu isimlerin doğduğu yıllarda yayın hayatına başlayan bu dergiler, onların düşünce dünyasının şekillenmesinde büyük tesir oluşturur. Üstat Necip Fazıl ile yakın temas kurar, onun öncülüğünde Büyük Doğu’da ilk yazılarını yayımlarlar. 1960’ta çıkan Diriliş, 1969’da çıkan Edebiyat ve 1976’da çıkan Mavera, bu isimlerin yazı hayatında üç merhaleyi belirler. Bu cümleden olarak, Diriliş çıraklık, Edebiyat kalfalık, Mavera ustalık dönemlerini karşılar diyebiliriz.

*

“Bir Güzel İnsan Ersin Nazif Gürdoğan” kitabı özel olarak Ersin Nazif Gürdoğan’ı anlatmakla birlikte bir dönemi, bu dönemde çıkan dergileri, bu dergileri çıkaran ve bu dergilerde yazan isimleri de ele almaktadır. *************** Gürdoğan dediğimizde akla hemen onun çok yakın arkadaşları Nuri Pakdil, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, M. Âkif İnan, Atasoy Müftüoğlu… gibi isimler akla geliyor. Tabii ki Yedi Güzel Adam… Neler söylersiniz? ******************************* “Kuş alayıyla uçar.” denilir. Bir kişinin tek başına yetişmesi diye bir şey pek mümkün değildir. Olsa da çok sıra dışı olur. Kişinin içerisinde bulunduğu çevre, ait olduğu muhit yetişmesini etkiler. Edebî akımlara baktığımızda bir şekilde birbiriyle teması olan kişilerden teşekkül ettiğini görürüz. Bir arada olan sanatçıların edebî beğenileri gelişir, sanat anlayışları birbirine yaklaşır, zevkleri incelir. Üretimlerini birbirlerine göstererek daha mükemmel hâle ulaşması için birbirlerini eleştirirler. Böylece gelişme kaydedilir.

*

Saydığınız isimler Âkif İnan, Atasoy Müftüoğlu ve Nazif Gürdoğan dışında Maraşlıdırlar. Âkif İnan ise lisede onlarla beraberdir. Aynı lisede okumuşlar, lise yıllarında birbirlerinden etkilenmişlerdir. Mesela, aruzla şiir yazan bir genç olarak aralarına katılan Âkif İnan, daha çok Batı edebiyatı çerçevesinde bir edebî yöneliş içerisinde olan diğerlerinin geleneksel edebiyatımıza da kulak kabartmalarına vesile olmuş; onlar da Âkif İnan’ın çerçevesinin genişlemesine ve geleneksel edebiyatın dışındaki edebî ürünlere de ilgi duymasına katkı sağlamışlardır. Nuri Pakdil ağabeyleridir, öncüdür, yol açıcıdır, kahramanlarıdır.

*

Nazif Gürdoğan’ın ifade ettiği gibi ifade edecek olursak bizim edebiyatımız güzel adamlar edebiyatı, bizim medeniyetimiz güzel adamlar medeniyetidir. İlla “Yedi Güzel Adam” diye Cahit Zarifoğlu’nun şiirinden mülhem olarak ifadelendirilecek olursa, Cahit Zarifoğlu ile birlikte Mavera dergisini çıkaran ekip, birbirine daha yanaşık olmaları hasebiyle “Yedi Güzel Adam” olarak anılmaya daha uygun olur düşüncesindeyim. ****************************************** Mavera dergisinin kendinden daha önce çıkarılan Büyük Doğu, Edebiyat ve Diriliş dergilerinden ayrıldığı noktalar var mı? ***************************************************** Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat’ın birbirine benzeyen bir özelliği vardır. Bunlar bir kişi ile özdeşleşmiş dergilerdir. Büyük Doğu Üstat Necip Fazıl’ın, Diriliş Sezai Karakoç’un, Edebiyat Nuri Pakdil’in dergisidir. Bu dergilerin yönünü, hızını, periyodunu öncüleri belirler. Mavera ise bunlardan farklı olarak bir ekip dergisidir. Biri diğerinden daha öne çıkmayan, istişare ile yönetilen bir dergidir. Ersin Nazif Gürdoğan Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat’ın destekleyicisi, Mavera’nın kurucularından birisidir.

*

Ersin Nazif Gürdoğan bir yazar olarak Mavera dergisi ile birlikte edebî kamunun önüne çıkmıştır. Mavera’da söyleşiler, tercümeler de yayımlamış ayrıca derginin Türkiye’de ve dünyanın değişik ülkelerinde yayılması için de çaba göstermiştir.

*

Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera gibi dergiler aynı zamanda bir okuldur. Düşünce ve sanat dünyamıza yüzlerce isim kazandırmışlardır. Bugün bu dergilerin mecrasında 1987 yılında yayın hayatına başlayan Yedi İklim ve 1997 yılında yayın hayatına başlayan Hece, emin adımlarla ilerlemektedirler. Bunun yanında daha yakın zamanlarda yayın hayatına başlayan ve düşünce dünyamızı zenginleştiren pek çok dergi, bu mecrada yayınını sürdürmektedir. *************** Hıdır Bey, kitabınıza aldığınız farklı yazıları okuduğunuzda nasıl bir Gürdoğan’la karşılaştınız? ************************ Muhitinin insanı ile karşılaştım diyebilirim. Nazif Hoca, Eskişehir’in Mihalıççık ilçesinde dünyaya gelmiştir. Yunus Emre, Taptuk Emre, Mevlana, Nasrettin Hoca, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli bunlar Orta Anadolu’yu mayalayan ve bir gönül iklimi oluşturan Anadolu erenleridir. Bunların oluşturduğu atmosfer hâlâ Anadolu’yu ışıtmaktadır. Nazif Hoca işte bu atmosferde, Anadolu’da temerküz eden bin yıllık medeniyet birikiminin şekillendirdiği bir şahsiyet olarak yetişmiştir.

*

Nazif Hoca’da; Yunus Emre’den, Taptuk Emre’den, Nasrettin Hoca’dan, Hacı Bektaş-ı Veli’den, Hacı Bayram-ı Veli’den mutlaka izler görürsünüz. Çok geniş bir çevre, yardımseverlik, bilgiyi paylaşma, işi kolaylaştırma, zorluğu değil kolaylığı gösterme, tebessüm, hüsnüniyet; bunlar Nazif Hoca’nın alametifarikasıdır. Bunlarla metinlerde çokça karşılaştım. ************************************ Görünmeyen Üniversite, Teknolojinin Ötesi, Günler Akarken, Kirlenmenin Boyutları, Zamanı Aşan Şehirler, Hicaz’dan Endülüs’e, Dünya Bir Şehirdir, Nazif Hoca’nın hemencecik akla gelen kitapları. Bu kitaplar farklı konuları ele alıyor. Ne söylersiniz bu hususta? ********** Nazif Hoca’nın eserleri üç kategoride ele alınabilir: akademik eserleri, akademik çalışmalarını kendi medeniyetimizin birikimiyle yeniden yorumladığı eserler, gezi yazısı türünden yazılarla şehir ve medeniyet ilişkisini ele aldığı yazıların yer aldığı eserler.

*

“Üretim Planlamasında Doğrusal Programlama ve Demir Çelik Endüstrisinde Bir Uygulama”, “Ticari ve Sosyal Açıdan Proje Değerlendirme Yöntemleri”, İşletmelerde Yatırım Yönetimi” akademik kitaplarıdır.

*

“Teknolojinin Ötesi”, “Kültür ve Sanayileşme”, “Kirlenmenin Boyutları”, “Görünmeyen Üniversite”, “Günler Akarken”, “Girişimcilik ve Girişim Kültürü”, “İki Dünyanın Hesaplaşması”, “Düşünceyi Eylem İçin Bilmek” ikinci türden kitaplarıdır. Hicaz’dan Endülüs’e, Zamanı Aşan Şehirler, New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma, Dünya Bir Şehirdir, Her Şehir Bir Dünyadır ise gezi yazısı, şehir kitabı türünden kitaplarıdır.

*

Tasavvufi öğretinin Nazif Gürdoğan’ın hayata, olaylara bakışında önemli bir etkisi vardır. Üretim ve tüketim ilişkilerini ekonomi biliminin ilkelerine göre değil, bizim medeniyetimizin öğrettiği, tasavvufun incelttiği şekilde ele alır. Pazarlama, yatırım, finansman gibi teknik konuları edebiyat ve medeniyet gibi bizi ele alan başlıklarla uyumlandırarak inceler. Şehir konusundaki yorumlamaları özgündür. Farklı bir disiplinden hareket ederek yol alır. Bu yönüyle Sezai Karakoç’a benzer.

*

Çok cepheli bir mütefekkir olan Sezai Karakoç; şiirden hikâyeye düşünceden denemeye kadar uzanan geniş bir yelpazede eserler vermiştir. Sezai Karakoç yükseköğrenimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Mali Şubesinde (Maliye Bölümü) tamamlamıştır. Karakoç; din, tarih, sosyoloji gibi alanların yanı sıra ekonomi gibi teknik bir alanda da çok önemli tespitlerde bulunmuştur. Üretim-tüketim dengesi, sermaye-emek ilişkisi, lüks-israf, zekât-gelir dağılımı ve kazanç-faiz gibi meseleleri inceleyen Karakoç, bu konularda çeşitli teklifler de ortaya koymuştur.

*

Bir mühendis ve işletmeci olarak aynı konularda düşünce üreten Nazif Gürdoğan, Sezai Karakoç’un bu yönü ile örtüşen bir çizgi ortaya koymaktadır. Gürdoğan, bu yönüyle Mavera dergisinde birlikte olduğu arkadaşlarından da farklılık arz etmektedir. Onlar edebiyatın daha baskın olduğu bir kimlik ortaya koyarken Gürdoğan, Sezai Karakoç’u yenileyen bir yaklaşımla daha geniş bir pencereye sahip “düşünür kimliği” ile öne çıkmaktadır. ***************************************************** Kitaptaki yazıların Gürdoğan üzerinde mutabık oldukları noktalar var mı? Mesela kişiliği, hayata bakışı, çalışma şekli… ************************************************ Yaklaşık yarım asırlık bir zaman diliminde yazılmış olan yazıların ilklerinden başlayarak kitabı hazırladığımız dönemde yazılan yazılar da dâhil olmak üzere tamamı birbirini tamamlayan yazılardır. Yazılarda, hiç kimseyi kırmayan, mütevazı, çok geniş bir okuma evrenine sahip, kendini güncellemeyi başarmış, dünyanın gidişatını okuyabilen ve geleceğe yönelik öngörülerde bulunabilen bir aydın kimlikle karşı karşıya kalınmaktadır.

*

Nazif Gürdoğan’ın temas kurduğu herkeste olumlu intibalar bıraktığı görülmektedir. Ayrıca Nazif Hoca anlık tanışmaları kalıcı dostluklara dönüştürmede de oldukça mahirdir. İlişki yönetiminde ustadır. Candan ve samimi davranır. ********************************* Hıdır Yıldırım kitabı hazırlamadan önce Gürdoğan hakkında neler düşünüyordu? Kitabı hazırladıktan sonra düşüncelerinizde değişiklikler oldu mu? ********************* Bazen insan eserle müellifi arasında çok büyük bir farkla karşılaşır. Yazar idealize ettiği düşüncelerini eserinde dile getirir ancak kendisi dile getirdiği düşüncenin insanı değildir. Okuyucu hayal kırıklığına uğrar, eserlerini okuyup beğendiği yazarla tanışmamış olmayı diler. Nazif Hoca eseriyle bütünleşmiştir.

*

Eserlerinden tanıdığımız, şahsen tanıştığımız, birlikte çeşitli programlara katıldığımız, vakit geçirdiğimiz Nazif Gürdoğan; eserlerinde ortaya koyduğu paradigmanın/eserlerindeki değerler dizisinin insanıdır, eseriyle mutabıktır. Bizim kitabımızda yer alan yazılarda anlatılan Nazif Gürdoğan da aynen böyledir. Nazif Hocayla ilgili düşüncelerimiz değişmemiş, pekişmiştir diyebilirim. ************************************************************ Kitabı hazırlarken Gürdoğan’ın teşvik ve tavsiyeleri oldu mu? Bahseder misiniz? ***************** Kitap için yazı talebinde bulunabileceğimiz isimler konusunda yardımcı oldu. Ayrıca kendisine yazılmış mektupları verdi. Hayat hikâyesindeki eksikliklerimizi gidermemizde yardımcı oldu. ****************************************************** Son olarak neler söylersiniz? *************************** Bizim önümüzden yürüyen, bize yol açan, iz bırakan büyüklerimizi yakından tanımalıyız. Onları yakından tanımaya vesile olacak eserleri yazmalı, bu türden eserleri okumalı, çocuklarımıza okutmalıyız. Bu aynı zamanda bir vefanın da gereğidir. ************************************************** Teşekkür ederim. **************** Hıdır Bey biz teşekkür ederiz. ************************** HIDIR YILDIRIM **************** 1972 yılında Kütahya’da doğdu. İlkokulu, Evliya Çelebi İlkokulu’nda bitirdi. Ortaokulu ve liseyi Kütahya İmam-Hatip Lisesi’nde tamamladı.

*

Dumlupınar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Bir süre gazetecilik yapan Yıldırım, 1998 yılında öğretmenliğe başladı. Kütahya’da ve Ankara’da çeşitli okullarda Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı.

*

1998-2017 yılları arasında Eğitim-Bir-Sen ve Memur-Sen’de çeşitli sendikal görevler üstlendi. Bu süreçte Eğitim-Bir-Sen Yayınları’ndan çıkan çeşitli kitapları yayına hazırladı. Yıldırım, Mehmet Âkif İnan’ın gazete ve dergilerde kalmış yazılarının kitaplaştırılması projesini yürüttü.

*

Yurt içi ve yurt dışında sempozyumlar düzenledi, başta Hece, Yedi İklim, Eğitime Bakış olmak üzere çeşitli dergilerde makaleler yayımladı.

*

2017 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurulu üyeliğine seçildi.

*

Evli ve iki çocuk babasıdır.

*

“100 Soruda Sendikacılık ve Eğitim-Bir-Sen”, “Bir Duruş Adamı Erol Battal [2 cilt]”, “Bilge Sendikacı Mehmet Akif İnan [2 cilt]”, “İz Bırakan Öğretmen Mehmet Akif İnan [2 cilt]” , “Eğitim-Bir-Sen Tarihi [5 cilt]”, “Memur-Sen Tarihi [4 cilt] yayımlanmış kitapları arasındadır.

29 Temmuz 2024, 11:33

EKONOMİ DÜNYASINDA KAZANDIRMAYANLAR KAZANAMAZLAR

Dünyada kuruluşlar varlıklarını korumak ve uzun ömürlü olmak için, birbirleriyle alışveriş yaparlar. Bütün ülkelerin kuruluşları ya üreticiler ya da tüketiciler olarak, birbirlerine bağımlıdırlar. Kuruluşların birlikte yaşadıkları dünyada, ekonomik ve kültürel yarışma olmadan, hiçbir alanda gelişme olmaz. İyilikte yarışma yarışan kuruluşların sayısını çoğaltırken, kötülükte yarışma yarışan kuruluşların sayısını azaltır.

*

Ürünlerin ve hizmetlerin üretim yöntemlerindeki yenilikler, iletişim araçlarındaki gelişmeler, kuruluşlar arasındaki yarışmayı, yerel pazarlardan küresel pazarlara taşımıştır. Finansman kaynaklarını çeşitlendirmeyen, üretim yöntemlerini geliştirmeyen ve pazarlama tekniklerini yenilemeyen kuruluşların, ürettikleri ürünlerin ve hizmetlerin kalitelerini artırmaları mümkün değildir. Kuruluşlar dünya pazarlarında, üç ana strateji izleyerek, kendilerine yer açmaya çalışırlar.

*

Kuruluşlar arasında, çok sık olmasa da izlenen stratejilerden ilki, “Kaybet Kaybet” stratejisidir. Bazı kuruluşlar yarışmak zorunda oldukları kuruluşları, kesinlikle yok edilmesi gereken düşman olarak görürler. “Kaybet Kaybet” stratejisinin uygulandığı bir yarışmada, taraflar birbirlerine öylesine zarar verirler ki, yarışmanın kazananı olmaz, iki taraf da kaybeder. Bu yüzden “Kaybet Kaybet”, kuruluşların kaçınması gereken, kazananı çok olmayan bir savaş stratejisidir.

*

Kuruluşlar arasındaki yarışma stratejilerinden ikincisi, biri kazanırsa, diğerinin kaybettiği, “Kazan Kaybet” stratejisidir. Dünya ölçeğinde yaygınlık kazanan ve kurumsallaşan spor kuruluşları arasında “Kazan Kaybet” stratejisi geçerlidir. Ancak spor karşılaşmalarında “Kazan Kaybet” yarışma stratejisindeki yaklaşım, kuruluşlara uygulanırsa, yalnızca bir taraf kaybetmez, iki taraf birden kaybeder. Kuruluşlar, birbirlerine bağımlıdır, birinin kaybı diğerine de yansır.

*

Kuruluşların izledikleri üçüncü yarışma stratejisi, “Kazan Kazan” her zaman başarıyla uygulanan, en geçerli yarışma stratejisidir. Kuruluşlar arasındaki yarışmada “Kazan Kazan” stratejisi, tek yanlı bağımlığa değil, karşılıklı bağımlılığa dayanır. “Kazan Kazan” yarışma stratejisinde, iki taraf da kazandığından, taraflar aralarındaki alışveriş hacmini büyütmek için, birbirleriyle iş birliği yaparlar. Bir tarafın kazanması, diğer tarafın kaybetmesi anlamına gelmez.

*

Dünyadaki bütün kuruluşlar aralarındaki yarışta, “Kazan Kazan” stratejisi izlerlerse, dünyanın kaynakları, bütün insanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılar, herkes için hayatı kolaylaştırırlar. Ancak devletler gibi, kuruluşlar da güçlendikleri zaman, aralarındaki yarışta “Kazan Kazan” barış stratejisinden daha çok “Kaybet Kaybet” savaş stratejisi izlemeyi seçerler. Bu yüzden insanlığın çoğunluğu, bolluk içinde değil, yokluk içinde yaşamaktadır.

*

İyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede yarışmak, bütün kuruluşların görevidir.

*

Kökleri “Kaybet Kaybet” olan ağaçların, meyvaları “Kazan Kazan” olmaz.

*

Kuruluşların yarışma dünyasında, kazananlar kazandıranlardır.